Yası Tutulmaya Değer Görülmeyen Bedenlerin Süreklileşmiş Yası: Devlet Mezarlıkları Neden Bombalıyor?
Derya Aydın

“Bir sisifos gibi cezalandırılan bu bellek bir daha hiç iyileşmeyecek?”

Asuman Susam (Yeryüzü Âyetleri) ((Furuğ Ferruhzad, Yeryüzü Ayetleri, Can Yayınları, İstanbul, 2008))

2013’te PKK lideri Abdullah Öcalan ile devlet arasında müzakereler başladığında, faili meçhul cinayetlerde kaybolanların bir mezarının olmaması konuşulan konuların başındaydı. Müzakere günlerinde -bu konu her açıldığında- medyanın da odaklandığı ilk isimlerden biri Berfo Ana ((Berfo Karabayır’ın oğlu Cemil Karabayır’dan 12 Eylül 1980 darbesinde gözaltına alındıktan sonra bir daha haber alınamadı. Yıllarca oğlundan haber almak için mücadele eden Berfo ana, 2013’te müzakereler bağladığında Cumartesi annelerinin mücadelesinin sembolü haline geldi. Recep Tayyip Erdoğan ile görüşen Berfo ana tek dileğinin “ölmeden oğluna ait bir mezar görebilmek” olduğunu dile getirmişti. Ancak BerfoAna bu dileği gerçekleşmeden 106 yaşında öldü )) olarak bilinen Berfo Karabayır’dı. Berfo Ana’nın en büyük arzusu yıllardır devletin kaybettiği oğlunun naaşına ulaşıp, ona ait bir mezar yapmaktı. Çünkü bir mezarın olması yas tutmayı mümkün kılacak ilk nedendir. Ancak kaybedilen kişinin en azından bir avuç kemiğine, ona ait birkaç parça eşyaya, bir parça dişine ya da bir tutam saçına kavuşamaz, bir avuç toprakla daha sonra ulaşabileceğiniz bir yere defnedemezseniz onun yasını tutmaya başlayamazsınız. Yas’ın süreklileşmesi acıların en büyüğüdür. Sofokles’in Antigone tragedyasında geçen hikâye insana ait bir duygu olarak yasın önemini vurgulamaktadır. Buna göre, Tebes kralı Kreon’un isyan eden yeğeni için mezar yapılmasını ve yas tutulmasını yasaklayarak, cesedinin savaş meydanında bırakılıp kurda kuşa parçalatılmasını buyurması ona verilecek cezaların en büyüğüdür. ((Sophocles-Antigone,çeviren: Reginald GibbonsveCharles Segal, New York, Oxford University Press, 2003. )) Antigone’nin, amcası Kreon’un bu buyruğunu çiğneyerek kardeşinin parçalanmış bedenini bir mezara gömüp egemenlerin adil ve insani olmayan yasalarına karşı mücadele için ilham kaynağı olması bundandır. ((Hişyar Özsoy, “Araf’ta Kalmak: Tarih Mezarda Başlar”, Politikart, http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=9088 )) Yasını tutamadığınız sevdiğinizin silueti peşinizi bırakmaz. Açık bir yara gibi sürekli bedeninizi, ruhunuzu ve belleğinizi kemirir. Bu durumda yaşamınız imkânsızlaşır, ama ölmeniz de kolay değildir, ölseniz de gözleriniz açık gidersiniz. Berfo Ana oğlunun mezarına kavuşmadan öldü. Böylece devlet onu acıların en büyüğüne mahkûm etti. Dünyanın hafızasında şeffaf bir küre biçimindeki mezarından açık gözleriyle izlemeye devam ediyordur.

90’ların OHAL döneminde gerillaların devlet tarafından toplu mezarlara –kimsesizler mezarlığına ya da kimi zaman çöplüklere – gömülmesi, cenaze törenlerinin yasaklanması, buna karşılık halkın törenleri gizli yapıp, gerillaların gece defnedilmesi Kürdistan’da rutinleşmiş uygulamalardı. Devletin bu uygulamalarından dolayı aileler yıllarca çocuklarının yasını mümkün kılacak bir mezar kuramadı. Bu kadar korkunç bir acının son bulması, en azından daha katlanılır kılınması için 2013’te inşa edilmeye başlanan PKK’li gerillalara ait mezarlıklar aylardır devlet tarafından bombalanıyor. İlk olarak Muş’un Varto ilçesinde bulunan PKK’ye ait “Şehit İsmail ve Şehit Ronahi “şehitlikleri helikopterler tarafından bombalandı. Daha sonra Şırnak’ın Cudi şehitliği, Bitlis’in Xerzan şehitliği ve Diyarbakır’ın Lice ilçesindeki “Şehîd Amed ve Şehîd Hêvîdar” şehitlikleri Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait uçaklar tarafından bombalandı. Devlet en son 17 Ekim Cumartesi günü Dersim’in Pülümür ilçesindeki “Suna Çiçek ve Doktor Baran Şehitliği”ni, mezarları ve mezarlığın içinde kurulan Cemevini bombaladı. ((“Gece bombalanan PKK mezarlığında yıkım başladı”, zete, 17 Eylül 2015http://zete.com/gece-bombalanan-pkk-mezarliginda-yikim-basladi/; “Cudi dağında mezarlıklar bombalanıyor!”, Cizre Postası, 21 Eylül 2015http://www.cizrepostasi.com/cudi-daginda-mezarliklar-bombalaniyor-33721h.htm;”Dersim’de cemevi bombalandı”, Demokrat Haber, 18 Ekim 2015,http://www.demokrathaber.net/guncel/dersimde-cemevi-bombalandi-h55923.html. )) Aylarca bu bombalamalar Kürtlerin gözü önünde, Cudi, Xerzan, Lice ve Dersim’de binlerce insanın bu mezarlıklara kalkan olmasına rağmen devam etti. Devlet, Kürdistan dağlarının birkaç yüz metre arazisine tekabül eden bu kutsal yerleri-‘mabetleri’ yıkarak simgesel olarak Kürtlerin ruhuna, bedenine ve belleğine iyileşmez yaralar açtı. Peki devlet PKK’lilere ait mezarlıkları neden yıkıyor?

Geride kalanların büyük ahdi

PKK mezarlıkları 2013 yılında müzakereler başladıktan sonra Kürdistan’ın kuzeyinde kalıp geri çekilmeyen gerillalar tarafından inşa edilmeye başlandı. 2013 baharından 2015 yazına kadar geçen iki sene boyunca gerillalar Kuzey Kürdistan dağlarını karış karış dolaşarak burada 90’lı yıllarda hayatını kaybeden arkadaşlarının defnedildiği yerleri aradılar. Savaşın en yoğun olduğu 90’larda hayatını kaybeden gerillalar bulundukları yere defnedilmiş ve geçen 25 yılın sonunda çoğunun mezarı kaybolmuştur. Yıllar süren çalışmalar sonucunda çeşitli haritalandırma yöntemleri, hayatta kalan gerillaların verdiği bilgiler, günlüklerde, anılarda geçen notlar, geri dönmek üzere arazide bırakılan işaretlerin izini sürerek ve köylülerin verdikleri bilgiler doğrultusunda bazılarının naaşlarına ulaştılar. İnce ince iz sürmek, yıllar sonra geriye kalmış bir avuç kemik zarar görmesin diye elleriyle toprak kazmak, naşın yanına defnedilmiş ona ait eşyaları bulmak, buldukları her naaşı da “şehadete” uygun ritüellerle şehitliğe getirip defnetmek ve nihayet bir mezar taşıyla ölenin ve onu sevenin huzura kavuşup yasını tutabileceği bir mezar-lık- inşa etmek, gerillaların çatışmasızlık sürecinde yaptığı biricik faaliyetti. Geride kalanlar olarak bu son “kutsal” görevi büyük bir titizlikle yerine getirdiler.

Bakur belgeselinde bir gerilla bu süreci şöyle anlatıyor:

“Bildiğimiz arkadaşların hepsini merkezi alanlara topladık, tekrar defnettik. Kavanozlara isimlerini yazdık, künyelerini yazdık, biz olmazsak aileleri gelirse bulsun diye. Ama çok cüzi bir miktardır, yani yüzlerce şehitten birkaç arkadaş ancak bulabilmişiz. Savaştan dolayı bilinmiyor. Hangi arkadaş nerededir? Bilen arkadaş şehit düşmüş…” ((Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu, Bakur (film), 2015 ))

Arazide buldukları arkadaşları için mezar inşa etmek, defnetmek, mezar taşını koymak, mezarlığı düzenlemek, çiçek ekip onu sulamak; eşyalarını özenle bulup düzenlemek, müzeye koymak ve bu süreçte ziyarete gelen halkı ağırlamak, çatışmasızlığın sürdüğü iki yıl boyunca gerilla için rutinleşmiş işler arasına girdi.

40 yıl süren savaşta hayatını kaybeden binlerce insanın ancak birkaç yüzünün naaşına ulaşıldı. Gerilla ve halkın desteği ile çok kısıtlı imkânlarla Kürdistan dağlarında mezarlıklar kuruldu. Buraya tek tek taşınan kemiklerin kime ait olduğu kimi zaman DNA testleriyle ortaya çıktı. Ancak büyük çoğunluğu isimsiz-anonim mezarlar olarak kaldı. Yıllar sonra araziye defnedilenlerin bulunması çok zor olduğundan bu mezarlıklara daha çok toplu mezarlardan, gerillaların “atıldığı” çöplüklerden ve hava saldırılarında toplu şekilde hayatını kaybeden gerillalar defnedildi. Bu nedenle bu mezarların büyük çoğunluğu kimliği tespit edilememiş anonim mezarlardır. Xerzan Şehitliği’nin neredeyse bütün mezar taşlarında ya doğum ve ölüm yeri ve tarihi, ya da hayatını kaybettiği yer ve tarih yazılmıyor.

2

Xerzan Şehitliği, Bitlis. Temmuz 2015 (Fotoğraf: Derya Aydın)

Ölenle ölünmüyorsa gerçekte ip kimin boynunda?

Mezarların anonim olması onu metaforik olarak bütün Kürdistan’a ait kılmaktadır. Bu anonim mezarlar kısa sürede, Kürtlerin 40 yıldır süren mücadelesinde yaşanan büyük kayıpların yasının toplu olarak tutulduğu yerler haline geldi. Son iki yıldır Kobanê’de hayatını kaybeden YPJ/YPG gerillalarının da buralara defnedilmesiyle bu mekânlar Kürtlerin neredeyse her gün ziyaret ettiği kutsal mekânlar haline geldi. Buraların inşa edilmesiyle geriye kalan, öl-e-memiş, yıllarca ölenin yükünü boynunda taşımış olan gerillaların kendi elleriyle arkadaşlarını defnederek “vefa” burcunu ödeyip, yıllar önce kaybettikleri arkadaşlarının yasını tutmasına vesile oldu. Bir gerilla yine Bakur belgeselinde yas tutma dönemini şöyle dile getiriyor:

“Bazen bize soruyorlar bu kadar şehit var, nasıl yaşıyorsunuz? Oturup düşünemiyoruz onun için. Oturup düşündüğümüzde, anlattığımızda yapamıyoruz. Yürümüyor yaşam o noktadan sonra. Kalp beyin kaldırmıyor yani. Fark ettim ben bunu. Bazen eğitim alanlarına çekiyorlar bizi, biraz daha savaşın az olduğu, yoğunluğun az olduğu alanlara çekiyorlar. Mesela ben hala şehit arkadaşlar üzerine yazı yazamam. O zaman fark ettim ben nasıl kaldırmışım bunu. Yaşarken içindeyken onu hissetmedim. Şimdi hissediyorum kaldıramıyorum da yani. Şunu fark ettim her gün yaşaman gerekiyor, ayakta kalman gerekiyor budur doğru olan. Diğer yüklerin hepsini hafifletiyorsun aslında bir çeşit. Nasıl yapıyorsun bilmiyorum, insani bir şey de değil aslında. Ya da nasıl yaptığımızı da bilmiyorum; o beyin ve kalp dengesini nasıl kuruyoruz ama şunu fark ettim yani onun ağırlığıyla yaşamıyorsun. Sadece içinden geçiyorsun. Ağırlığını hissettiğinde an, yaşam durur aslında.” ((Demirel ve Mavioğlu, 2015 ))

Gerillalar bu şehitliklerin inşa ederek aynı zamanda kaybettikleri çocuklarına yıllardır kavuşamayan anne-babaların, kardeşlerin gelip ziyaret edeceği, yasını tutabileceği bir mekân inşa etmiş oldular. Bu nedenle buralar son iki yılda Kürtlerin toplu ziyaretler gerçekleştirdiği “mabetler” hâline geldi. Bayramlarda Kürdistan’daki halkın ilk ziyaret ettiği yerler gerilla mezarlıkları oldu. Gerilla ile halkın beraber kurduğu şehitlikler onların buluşmasını sağlayan, paylaşmasına zemin olan bir alan hâline geldi. Bu ziyaretlerden sonra yaşadıkları şehirlere, köylere dönenler buradaki hafızayı gittikleri yere götürdüler. Bitlis’e 2014’te gittiğimde daha önce hiç duymadığım kadar gerilla anılarına ve şehitliğe dair hikâyeler duydum. Bunun konuşularak yayılması ve tekrarlanması Kürdistan’da gerillaya dair yeni bir hafızanın ortaya çıkmasına yol açtı. Sonuç olarak, yıllarca devletin öldürdüğü ancak ölümlerini kutsal kabul etmeyip, cansız bedenlerini tahrip ettiği, kamusal alanda çıplak olarak sergilediği, araçların arkasından sürüklediği ve kültürel ritüellere uygun defnedilmesine engel olduğu homo sacer ((Giorgio Agamben, Homo Sacer: Sovereign Power and Bare Life, Stanford University Press, 1998)) bedenler ilk defa bu şehitliklerde bir araya getirildi. Böylece yıllarca insana ait biricik pratik olan yas tutabilmenin imkânsızlaştığı Kürdistan’da yası tutulamayanların yası topluca tutulmaya başlandı. Ancak buralar yas tutabilmenin fiziksel imkânlarının yaratılmasının yanında, gerillaya ve direnişe dair toplumda yeni bir hafızanın oluşmasına da neden oldu.

Devlet şiddetinin hedefindeki Kürdistan’ın duygu antropolojisi

40 yıl önce Kürdistan’da ulus devlet kurmak için mücadeleye başlayan PKK’nin, bugün paradigmasını değiştirerek Demokratik Özerklik için mücadele ediyor ve buna rağmen her sene binlerce Kürt bu harekete katılıyor ve Kürtlerin ezici çoğunluğu PKK’yi destekliyorsa, Kürtlerin demokratik özerkliğe inanmış, kavramış olması ve onu inşa etmek için hazır olmasından ötürü değil; PKK’nin bu 40 yılda Kürtlerde yaratmış olduğu duygudan ileri gelmektedir. Daha da önemlisi bu duygunun mücadelenin en önünde yer alan PKK gerillasını da tutan, harekete geçiren ve bütün eyleme biçimlerine yön veren bir duygu olmasındandır. Bu yan yana mücadele etmenin verdiği güven, birlikte yaşamanın yarattığı sevgi, ortak bir gelecek tahayyül etmenin yarattığı umut ve en önemlisi geride kalanlara karşı duyulan vefa burcunun bir bütünüdür.

Sosyal bilimler son dönemlerde toplumların anlam dünyasını ortaya çıkarmak ve onları mobilize eden faktörleri anlamak için duygulara bakmayı önermektedir. ((Sara Ahmed,Duyguların Kültürel Politikası, Sel Yayınları, İstanbul, 2014; M Gregg, GJ Seigworth,The Affect Theory Reader,Duke University Press, London, 2010 )) Sosyal bilimdeki bu yeni ekol duyguların bedenleri ve kültürleri şekillendirmedeki rolüne dikkat çeker. Kürdistan’daki 40 yıllık direnişe baktığımızda, duygu antropolojisi yapmadan ne PKK’yi ne de rasyonel olmayan bir şekilde zaferle sonuçlanan Kobanê direnişini anlamak mümkündür. PKK mücadelesine tarihsel olarak baktığımızda bütün değişim süreçlerinde, yeni söylemlerin kurgulanmasından gündelik yaşamın biçimlenmesine, hatta paradigmanın değişimine kadar duyguların nasıl dolaşıma girdiğini görmek mümkündür. Sözgelişi, şehitliklerin Kürtler üzerindeki tesirini anlamadan, Cudi dağına çıkıp canlı kalkan olan, Dersim merkezde çatışma esnasında çığlık atan, gerillanın sedyedeki cansız bedenine son bir kez eğilip öpen, Cizre’de günlerce aç susuz bir şekilde direnen halkı anlamak mümkün değildir. Aram Yayınevi’nin son birkaç yıldır bastığı gerilla anılarına baktığınızda PKK gerillalarının bu duygu üzerinden nasıl eylediklerini görmek mümkün. Benzer şekilde Kobanê’deki savaşı zaferle taçlandıran önemli etkenlerden bir tanesi, dünyanın her yerinde yaşayan Kürtlerde ortaya çıkan bu duygu ortaklığıdır.

PKK’nin sık dile getirdiği “PKK bir şehitler hareketidir” sözünün anlamı ise geride kalan gerillanın bu “zaferi” görmeden giden kişiyi nasıl mücadelesinin merkezine koyduğunu göstermesi açısından oldukça önemlidir. PKK gerillalarına ait mezarlıkların inşa edilmesinde en önemli etken bu duygunun açığa çıkmasıdır. Yani bu mekânlar bu duygusal süreçlerin sonucunda, henüz elde edilmemiş bir “zaferin” simgesel olarak yeniden kurulduğu yerler hâline geldi. Gerilla ve halkın birlikte fiziksel olarak mezar inşa etmesi, bir yandan bu “zaferi” görmeden gitmiş olana bağlılığı bildirirken, diğer taraftan Demokratik Özerklik’le Kürtlerin tahayyülünde muğlâklaşan Kürdistan’ın simgesel olarak yeniden inşa edilmesi anlamına geldi.

Zaferin simgesi olan “şehitlikler”

Devletin PKK gerillalarına ait mezarlıkları tahrip etmesi yeni olmasa da ısrarla saldırması tesadüf değil. Daha önce Kandil’de inşa edilmiş olan PKK mezarlıkları defalarca bombalandı. Benzer şekilde Diyarbakır’da halk mezarlığıyla iç içe olan PKK’lilere ait mezarlar defalarca tahrip edildi. Ancak son iki yılda Lice, Dersim, Cudi, Xerzan ve Kuzey Kürdistan’ın birçok yerinde kurulmuş şehitliklere büyük bir kin ve nefretle iş makineleri ve bombardıman ile saldırı sonucu, halkın büyük direnişine rağmen tahrip etmek yeni bir şeydir. Burada yıkılan yalnızca birkaç yüz mezar değil. Yıkılan şey Kürtlerin ulus devletten Demokratik Özerklik paradigmasına geçişleriyle 40 yıldır elde edilemeyen “zaferin” yarattığı büyük duygusal ve psikolojik boşluğu dolduran, Kürtlerin üzerine büyük tesiri olan simgelerin yıkılmasıdır. Şehitlikler henüz bitmemiş bir mücadelenin içerisinde olan Kürtlerin kendileriyle hesaplaştıkları yerlerdi. Çanakkale şehitliğinde dile getirilmeyen, akla gelmeyen, sorulmayan soruların sorulduğu yerlerdir. Yıllarca kaybettiği çocuğunun genç ölü bedenine kavuşmanın arzusuyla kavrulan bir annenin bu isimsiz mezarların arasında dolaşırken “değdi mi?” diye sessizce sorup hesaplaştığı, ama aynı zamanda acısının hafiflediği ve güç aldığı bir mekândı.

Canlı bir hafıza örneği olarak şehitlikler

PKK mezarlıkları aynı zamanda, Kuzey Kürdistan’da yaklaşık iki yüz yıldır süren mücadelenin sürekliliğinin cisimleşmiş halidir. 1938 direnişinde öldürülenlerin araziden toplanıp Dersim şehitliğine defnedilmesi rastlantısal değildir. Şehitliğin içinde Dersim katliamında katledilenlerin kafatasları, kemikleri açık bir şekilde camekânın içerisinde sergilenmekteydi. Bu, Kürtlerin 1938 Dersim katliamının hafızasının canlı olarak yaşamasını mümkün kılmaktaydı. Yine TİKKO gerillalarına ait naaşların da bu şehitliğe defnedilmesi Rojava’da inşa edilmiş Demokratik Özerklik ilkesi olan çokların bir arada yaşamasını ve bugün Kürtlerin Türkiye’de HDP üzerinden demokrasi ve barış isteyenlerle kurduğu ittifakı simgesel olarak temsil etmesi açısından oldukça önemliydi.

3

Dersim “Suna Çiçek ve Dr. Baran Şehitliği”, 1938 katliamında öldürülenlere ait kemikler, Ekim 2015

Ayrıca Dersim şehitliğinin içinde kurulan müze, 90’larda şehit düşen gerillalara ait eşyaların sergilenmesi açısından PKK tarihine ilişkin önemli bir hafıza oluşturmaktaydı. Gerillalara ait fotoğraflar, kitaplar, aynalar, kefîyeler, lastik ayakkabılar, kazaklarının kollarının örülmesiyle yapılmış çoraplar vb. Bu eşyalar henüz tarihi ciddi anlamda yazılmamış, filmi çekilmemiş PKK’nin ilk döneminde hangi zorluklarla mücadele yürüttüğünü göstermekteydi. Yine Kürt kadın mücadelesinde önemli bir yer tutan PKK gerillası Zilan (Zeynep Kınacı)’ya ait dürbünün yıllar sonra bir aile tarafından getirilip bu müzeye bırakılmış olması bu hafızanın sürekliliğini göstermesi açısından oldukça önemlidir. Ayrıca burada kurulan müzenin Cemevi, Camii ve Kilise şeklinde imar edilmesi tesadüf değil. Yüzyıllarca inançların bir arada yaşadığı bir yer olan Dersim’de bu inançların simgesel olarak PKK şehitliğinde buluşması oldukça anlamlıydı.

4

Dersim “Suna Çiçek ve Dr. Baran Şehitliği” içerisinde Gerillalara ait fotoğraf ve eşyaların sergilendiği müze (Fotoğraf: Ferhat Tunç)

Israrla Tutulan Yas

Yas tutmak Kürdistan’da direnişin bir parçası olagelmiştir. Devlet, cezaların en büyüğü olarak bu halka yas tutmayı dahi yasaklamıştır. Butler, belirli hayatların incinmiş veya kaybedilmiş hayatlar olarak kavranabilmesi için önce yaşanan hayatlar olarak kavranmasını gerektiğini söyler. “Hayattan sayılmayan ya da başından itibaren belirli epistemolojik çerçeveler dâhilinde kavranabilir olmayan hayatlar zaten hiçbir zaman tam anlamıyla yaşanmamış ya da kaybedilmemiştir” ((Judith Butler, Savaş Tertipleri,Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2015 )) der ve başkalarının hayatını kayıp ya da incinmiş hayatlar olarak kavrıyor ya da kavrayamıyor oluşumuza yol açan tertiplerin siyaseten belirlendiğini aktarır. Türkiye toplumunun bütün refleksleri siyaseten düzenlenmiştir ve buna göre Kürtlere ait acıların bir değeri yoktur. Kürtlerin ölümü yası tutulmaya değer değildir. Kürtlerin ölü bedenlerine yapılan bütün zulüm ve işkenceler doğal kabul edilmiştir. Öyle olmasaydı YJA-Star gerillası Ekin Wan’ın bedeninin devletin kolluk güçlerince yerde çıplak olarak teşhir edilmesine, Hacı Birlik’in 28 kurşunla infaz edildikten sonra devletin zırhlı aracının arkasına bağlanarak yerde metrelerce sürüklenen cansız bedenine, ve günlerce cansız bedeninin Türkiye’ye girmesine izin verilmeyip sınırda bekletilen Aziz Güler’in naaşına, Uğur Kaymaz’ın 12 yaşındaki bedenine sıkılan 13 kurşunla katledilmesine, beden bütünlüğü bozulmasın diye günlerce buzdolabında bekletilen Cemile’nin annesiyle günlerce aynı evde sabahlamasına, ve daha birkaç gün önce Türkiye’nin başkentinde yüz insanın ölümüne yol açan katliama tanıklık eden Türkiye toplumu dehşete düşerdi. Ama öyle olmadı. Gezi’de “aydınlandığını” iddia eden Türkiye toplumu bugün devletin Kürtlere uyguladığı her türlü fiziksel ve sembolik şiddete tanıklık ettiği halde “birlikte yaşam” imkânlarına kapı aralayan eski öfkenin bir parça tutulan yasla hafifletilmesi için Gezi’deki “fark”lara rağmen meydanın bir communpublic’e dönüşmesindeki ortaklığı sağlayabilmeliydi. Tutulamamış bir yastaki maddi öğelerin, -kemik, elbise, herhangi ‘ona’ ait bir aksesuar- bombalanarak ortadan kaldırılmasında açılan belki de sonsuz yas, sonsuzca bir en yakın düşmanlığın oluşmasındaki politik ‘bölücülük’ idi. Ve bu girişim devletin saf aklının kusursuzluğunda pratikleştirilirken dünyayı kendinden ibaret ve izole bir toprak parçasının üzerinde tepinmenin kıvancıyla yaşamaya devam etmenin neye mal olacağından şimdilik habersizler.

Umut Yerine

Bugün yasları tutulabilsin diye arkadaşları için mezar inşa eden gerillaların ölüm haberleri gelmeye devam ediyor. Kürtlere ait mezarların aylarca sistematik olarak bombalandığı bir ülkede söylemsel bir kardeşliğin ötesine geçmemiş hiçbir çabanın şiddeti ortak bir gelecek inşasının temeline harç taşıyamaz. Harca etraftan çalı toplayıp katan kuşları zehirleyen bir mekanizmanın yaptıkları ne harcı taşıyanları ne onlara okuyan baykuşu ve puhu kuşunu ürkütür. Yarılmış bedenleri, ruhları ve belleklerine karşı kayıtsız kalmakla kendinden kemiren değerlerin yalnızlığına gömülmekten başka bu devleti ve onun kutsallığına boyun eğmiş olup o var olsun diye taş kesilenleri dünyada bekleyen şey başları eğik ve yenik bir şekilde başka kıtalardan dönmektir.

Abdullah Öcalan’ın önerdiği Demokratik Özerklik, Türkiye’de bir arada yaşamak için güzel bir şans-tı- ama devlet PKK’nin son 40 yıldır Kürdistan’da yaratmış olduğu o muazzam duyguyu ve direnişi kırmak için bugün Dersim’de mezarlıkları bombalarken beraber yaşamayı mümkün kılacak biricik yol olan bu güzel hayali de beraberinde bombalamış oluyor. Unutulmasın ki üzerine beton dökülmüş olan bütün muhayyeller, bombalandıkça toprağın altından “adı Kürdistan olan isimsiz kahramanlar” olarak canlanıp ölümsüz bir direnmenin umuduna yeniden hayat verir.

Derya Aydın, Sabancı Üniversitesi, Kültürel Çalışmalar Master Programı