“vurma abiciğim taş bile atmadım ki”
Serhat Arslan

Kobanê, Ağustos 2014’te IŞİD tarafından kuşatılmasının hemen ardından YPG/YPJ savaşçılarının destansı direnişiyle dünya kamuoyunda en çok konuşulan kent oldu. Bunda, IŞİD barbarlığına karşı dünyadaki birçok kesimin Kürtlerle dayanışmasıyla birlikte en büyük payın YPG/YPJ savaçılarının direnişine düştüğü yadsınamaz bir gerçek. Yine Kürtlerin neredeyse dünyanın her yerine yayılan eylemleri- ki bunların doruk noktası 6-9 Ekim Kuzey Kürdistan serhildanıydı- Kobanê direnişini daha da görünür kıldı. Uzun sayılabilecek bir sürecin sonunda 26 Ocak 2015’te şehir merkezinin IŞİD’ten tamamen temizlenmesiyle devam eden direniş dünya kamuoyu için çekim merkezi olmaya devam etmekte. 10 Şubat 2015’te Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ın PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah ve YPJ’li bir komutanla görüşmesi de bunun en açık göstergesi.

Gerek kuşatma ve IŞİD’in ilerleyişi gerekse de tarihi direniş üzerine siyasetçisinden akademisyenine, karikatüristinden ressamına, şairinden yazarına, müzisyeninden yönetmenine; Kobanê üzerine kalem oynatmayan, fırça sallamayan, mikrofon uzatılmayan ya da söz söylemeyen neredeyse kimse kalmadı. Bu yazıya konu olan da Kobanê üzerine sözünü öykü formunda söyleyen ve öykücü Tekgül Arı tarafından yayına hazırlanan “Taşa Fısıldayan Öyküler: Kobanê” ((Taşa Fısıldayan Öyküler: Kobanê, Yay. Haz. Tekgül Arı, Ankara: Notabene Yayınları, 2015.)) adlı kitaptır. Kitabın duyurulmasıyla birlikte özellikle sosyal medyada yazarlara ve kitaba dair epey bir tartışma yapıldı. Söylenenler kısaca üç kategoride özetlenecek olursa: 1) Kitabı, Kobanê’yi farklı bir açıdan görünür kıldığı için olumlu bulanlar, 2) yazarlarının Kobanê’ye hiç gitmeyip devam eden bir süreçte böylesi bir kitabın çıkarılmasına doğrudan karşı çıkanlar ve 3) bir şey söylemek için önce ne yazıldığına bakılması gerektiğini düşünenler. Üçüncü kategoridekilerin bir kısmı kitabı açıktan savunamayıp iyi bir şey yazıldığını umanlar ve aslında kitabın kötü olduğunu düşünüp siyaseten doğrucu davrananlar olarak da ayrıldığını belirtmem gerek. Diğer kategorileri de kendi içinde bölmek mümkün ancak sonu gelmeyen bir bölme işlemine girmemek en iyisi.

Peki, neyin nesidir bu kitap? Ece Temelkuran, Pelin Batu, Helîm Yûsiv, Şeyhmus Diken gibi, diğer yazarlarına göre daha çok tanınmış insanların da öykülerini barındıran bu kitap okuyucusuna kimin hikâyesini anlatıyor ya da Kürtler çığlık çığlığayken hangi taşa ne fısıldıyor?

 Kitabın kapağından başlamakta fayda var. Kapakta, tel örgülerin ardına –kitap başlığından anlaşılacağı üzere Kobanê’ye- bakan, ellerini önünde kavuşturmuş bir kadın ve boynu bükük bir çocuk var. Saman sarısı renk ve zemindeki kuru otlar da gösteriyor ki mevsim sonbahar… Bilen bilir, Kürtler’de ellerini önünde kavuşturmak uğursuzluktur ve kötüye işarettir. Boynu büküklük içinse bir şey demeye gerek yok. Kapak fotoğrafı aslında kitabın Kobanê için(den) yazılmadığını ve öyle direnişe falan da değinilmeyeceğini gösteriyor. Nitekim okumaya başlayıp son sayfayı da kapatınca insanda bir bitmemişlik hissi uyanıyor. Öyle iyi edebiyatın doyumsuzluğundan değil, Kobanê’nin yokluğundan.  Neredeyse hiçbir öyküde Kobanê yok, olanlarda da keşke olmasaymış dedirten cinsten. Birazdan örnekleyeceğim.  Peki, ne var öykülerde? Ne yok ki “bireysel” vicdanlarımıza fısılda(ya)mayan: Kobanê’den “kaçanlar”, dilenen kadınlar ve çocuklar, ucuz işgücü olarak çalışan kadınlar ve çocuklar, ölen kadınlar ve çocuklar, köleleştirilen, tecavüz edilen kadınlar ve çocuklar, yaşlılar ama özellikle kadınlar ve çocuklar… Masumlaştırılmış, kurbanlaştırılmış, bazen dik dursa da kişiliksizleştirilmiş, silikleştirilmiş, yalnızlaştırılmış kadınlar ve çocuklar…

Burada kısaca iki meseleye kitaptaki bazı yazı ve öyküler bağlamında değineceğim. “Kaçmak” ve “bireysellik”. İnsanların savaştan kaçması ve/veya yerinden edilmesi değil mesele, bu konuda söz söylemek bile gereksiz.  Ama asıl mesele neredeyse bütün yazarların söz birliği etmiş gibi ve Kobanê düşmüş gibi sürekli kaçmaktan ((Kitapta, diğer kavramlar da en az aşağıda verilen “kaçmak” örneği kadar ve benzer bağlamlarda kullanılmıştır. “ Ben de herkes gibi kaçmak zorunda olursam nereye gideceğim?” sayfa 37. “Hastaları sırtlanmış gençler, yaşlılar, çocuklar, arabalılar, hayvanlar, çobanlar, kuzular… Uzaktan bakıldığında; Afrika’da kurak bölgeyi terk eden yaban hayvan sürülerinin tozu dumana katarak ilerlemesini andırıyordu bu insan seli.” sayfa 39. Teşbihte hata olmaz ama değil mi… “ Kaçmalıydı, çocukları için kaçmalıydı.” sayfa 66. “Kaçmadan önce…” sayfa 80. “Kürtler düştü…” sayfa 93. “Çabuk ol Dayê… hiç zaman yok… herkes yola döküldü bile.” sayfa 103. “Kötü bir rüyaydı artık Kobanê.” Sayfa 104-105. “Sınırı geçip buralara sığındıklarından beri…” sayfa 114. “Kardeşlerim, dostlarım, komşularım kaçabildi mi?” sayfa 148.)), sığınmaktan, çaresizlikten, umutsuzluktan bahsedip; direnenleri, yani kalanları, yani Kobanê’ye geçmeye çalışırken vurulanları ((Kader Ortakkaya anısına yazılmış bir öykü var ancak yine Ortakkaya’nın anısı için değinmemeyi tercih ediyorum)), sınırları anlamsız hâle getiren, tel örgülerini parçalayıp savaşmaya, yoldaşına omuz vermeye gidenlerin görülmemesidir. Aslında haksızlık etmemek gerekir, Kobanê’de kalanlar ya da savaşmak için oraya gidenler de var bazı öykülerde. Mesela Fırat Öztürk’ün kaleme aldığı “Kısacık bir an” ((Sayfa 44- 47.)) öyküsü. Öykü, oğulları Baran YPG saflarında savaştığı için Kobanê’yi terk etmeyen bir ailenin 16 yaşındaki kızları Berfin’i anlatıyor. Gerçi öykünün bazı yerlerinde sanki Baran kaybolmuş gibi anlatılıyor ya neyse. “En son küçükken bu kadar çok korkan”, “narin elleri” korkudan titreyen Berfin, abisini bulmak için çıktığı Kobanê sokaklarında ilk başta IŞİD’lilerden ayıramadığı genç bir YPG savaşçısıyla karşılaşır ve bir anda ona âşık olur. Karşılaşmaları ve Berfin’in aşık olup içinden “Devran [Berfin’in karşılaştığı savaşçı], bu zamana kadar çok fazla cesur kadın tanımıştır. Ne yapsın beni.” diye geçirerek ama bir yandan da savaşmaya da karar vererek geri dönmesi o kadar kısa sürer ki bu “an” öyküye de ismini vermiştir. Öztürk’ün öyküsü için söylenecek çok şey var ama kadın erkek ilişkisini verili toplumsal cinsiyet kodlarını yeniden üretmesi, savaşmayı erkeğin aşkına/etkisine indirgemesiyle benzer başka bir öyküye değinip “bireysellik” meselesine geçmek istiyorum.

Sıradaki, İbrahim Genç’in kaleme aldığı “Nişan Yüzükleri” ((Sayfa 84-88.)) öyküsü. Bu öyküde Nazdar ve Serhat adlı nişanlı iki genç Kobanê direnişine destek vermeye giderler. Nazdar, bir kadın olarak “şehrin güvenli bölgelerinde asayişte görevli”dir. Bir yandan “kentten ayrılmayan sivillerle ilgileniyor, işlerine koşuyor” diğer yandan “evlerin talan edilmesini ve hırsızlıkları önlemeye çalışıyor”. Şehrin güvenli kısmı olduğu için IŞİD’ten bahsedilmediğine göre evleri talan eden ve hırsızlık yapan da kim? Öykünün kahramanlarından Serhat da tabii ki bir erkek olarak çatışmanın en yoğun olduğu bölgededir ve esir düşer. Serhat’ın öldürüldüğünü düşünen Nazdar bir daha hiç gülmez ve asayiş görevini bırakarak çatışmaların yoğun olduğu bölgeye geçer. Düşmanın yoğun saldırılarından birini engellemek için fedai eylemi yapar. Nazdar’ın çatışma bölgesine geçişi ve fedai eylem yapması adeta Serhat’ın ölümü daha doğrusu yokluğuyla ilişkilendirilmiş. Arin Mirkan ve onun gibi yüzlerce kadın savaşçıyla anılan Kobanê’de Genç de Öztürk gibi kadının harekete geçişini, savaşa daha aktif katılımını erkeğe bağlamış… Bir de arka kapak yazısına önsözden alınan “Neden mi Kobanê? Algılara yerleştirilmiş zayıf kadın kimliğini Kobanêli kadınlar sildiği için. Savaşta kadın direnişiyle ön saflarda yer alarak, dünya tarihine bir destan yazdırdığı için…” gibi birkaç afili cümle konulmuş. Ancak öyküler okundukça bu söylemin sadece önsöz ve arka kapakla sınırlı kaldığı görülüyor.

“Bireysellik” meselesine gelince. Kitabın önsözünden son satırına kadar –iki öykü hariç ki onlara ayrıca değineceğim- Kobanê’de, Suruç’taki kamplarda ya da büyük şehirlerde savaştan etkilenenler tek başlarına yalnız birer birey olarak ele alınmış. Bu bazıları “mağrur” ama hepsi “mağdur” olan bireylere yapılan yardımlar da iyiliksever, kendi “küçük” dünyalarında yaşayan, hiçbir kolektif çalışmanın ya da dayanışmanın içinde yer almamış, bazıları Kürt arkadaşlara da sahip, bir şekilde kaybettiklerini ya da sahip olmak istediklerini yaptıkları yardımla elde etmeye çalışan bireyler tarafından gerçekleştiriliyor.

Ne önsöz ve teşekkürde ne de öykülerde ve diğer metinlerde bütün imkânsızlıklarına ve devlete rağmen canla başla çalışan Kürt belediyeleri ve kurumlarının esamesi okunmuyor. Sanki kamplar kendiliğinden kurulmuş, hiçbir kolektif çalışma ya da kurum yok. Hele bir şekilde büyük şehirlere gelebilenler, ne bir tanıdık ne bir dayanışma ya da kurum, asla. Yapılan çalışmaları yetersiz ve/veya kusurlu bulabilirsiniz ama neden hiç yokmuş gibi yazılır ki? Hem bu yoksayıcılık egemen devletlerin Kürtleri özellikle de örgütlü Kürtleri yok saymasına benzemiyor mu sizce de? Geriye ne kalıyor peki, tabi ki savaşı ve sonuçlarını ve ona karşı direnmeyi fazlasıyla bireysel bir durummuş gibi ele almak.

Kitabın yazılma sürecine bakıldığında bu –mış gibi’nin nedeni de anlaşılıyor aslında. Çünkü gerçekten dayanışmaya gidilmemiş ki… “Teşekkür” ((Sayfa 16.)) kısmında kitabın “aynı zamanda bir eylem ve etkinlikler dizisi olarak tasarlandığı söyleniyor. “Kitabın hazırlık sürecini Ekim ayında Suruç’a bir destek ve durumu yerinde görme ziyareti ile başlattık” diyor teşekkürü yazan. Sonraki cümlesinden anlıyoruz ki aslında bu bir eylem ya da dayanışmadan ziyade, aslında bir “gezi programı”. “Bu süreçte, biz yazarların Suruç’a yapacağı yolculuk için iletişim hâlinde olduğumuz TMMOB Makine Mühendisleri Odası-Diyarbakır Şubesi gezi programını ve panel hazırlıklarını yaptı.” Geziye çıkmadan önce panel de ayarlanmış. Bir panel de Ankara’da Maden Mühendisleri Odası’nda yapılmış. Mesele en çok mühendisleri ilgilendiriyor sanırım. Sonra da kitap yazılmış. Öykülerden anladığımız kadarıyla zaten Suruç’ta da çok kalınmamış, bir basın açıklaması yapılarak panele gidilmiş. Yoksa Suruç’taki kampı gezen ve birazcık etrafına bakan biri, kampta karşılaştığı ve Türkçe bilmediğini bildiği bir çocuğa  “Okula gidiyor mu?” ((Sayfa 219.)) diye soru sormaz herhalde, yanılıyor da olabilirim.

Şüphesiz ki, savaşta bireysellik de kaçanların hikâyeleri de önemlidir ve onlar da anlatılmadan savaşın gerçekliği kavranamaz. Bu edebiyat için de, gerçek hayat için de böyledir. Ancak bir de kalanlar, savaşanlar, destek verenler, dayanışanlar ve kurulan kolektifler, birlikler vardır. Meselenin bu iki ucunu temsil etmeyen her türlü çaba ister edebiyatta ister gerçek hayatta olsun eksik kalacaktır.

Yazı biraz uzadı ancak değinmeden geçilmeyecek öykülere bakmak, haklarında bir iki kelam etmek gerek. Mesela Kobanê üzerine yazılabilecekler bu kadarmış gibi, kitaba koyacak başka bir öykü yokmuş gibi Kobanê ile doğrudan ilgisi olmayan ancak zorlama yorumlarla ilişkilendirilen ve zaten başka zamanlarda başka olay ya da durumlar için kaleme alınmış ve yayınlanmış öyküler de var kitapta. İlk okuduğumda kitapta olmalarının nedeni anlaşılmayan öyküler… Örneğin Peter Prange’nin Türkçe’ye de çevrilen ve 1909 yılının İstanbul’unu ve Abdülhamit’in dağılan haremini konu edindiği “Son Harem” kitabından bir öykü alınmış. ((Sayfa 183-185.)) Billy O’Callaghan’ın “Vahşi Kızıl Şafak” ((Sayfa 186-196.)) öyküsü de İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun (IRA) 1950’lerin sonu 60’ların başında “Sınır Mücadelesi” diye adlandırdığı kampanya kapsamında Kuzey İrlanda’daki askeri ve altyapısal hedeflere gerçekleştirdiği gerilla saldırılarını konu ediniyor. Öykünün yazarı tarafından “vahşi ve nihayetinde başarısızlıkla sonuçlanan” ((Sayfa 196.)) şeklinde bahsedilen bu eylemlerden birinin öyküsünün kitaba konulmasına “sınır” ve “gerilla” kavramlarındaki fonetik benzerlik neden olsa gerek.

Yine bir öykü kitabına şiir ve araştırma/inceleme yazısı gibi farklı yazın türlerinin konulması epey ilginç olmuş. Ne de olsa çeşitlilik her zaman okumayı kolaylaştırmış, okuyucunun dikkatini diri tutmuştur. Şiirden birkaç mısra vermekle yetinebilirim ama araştırma yazısına kısa da olsa değinmek lazım. Hasibe Ayten’in “On yaşındaki çocuğun çığlığı” ((Sayfa 205-206.)) adlı şiiri yoruma pek de yer bırakmayacak türden:

benim canımdan özge neyim var

vurmayın amcalar ekmeğimi ısırayım

yarısını da size vereyim

az önce melek olan berivan verdiydi

anamı babamı kardeşlerimi yitirdim

evimizi bulamıyorum

okullu arkadaşlarım neredesiniz ekmeğimi ısırayım yarısını da size vereyim

vurma abiciğim taş bile atmadım ki

Nevzat Süer Sezgin imzalı inceleme yazısının başlığı “Savaş Çocukları Vuruyor”. Bu yazısında Sezgin savaş bölgelerinde öl(dürül)en çocuk sayılarını/oranlarını ve çocukların savaşlardan etkilenme biçimlerini veriyor. Daha sonra sözü savaşlarda silah olarak kullanılan çocuk askerlere ve bu çocuk askerlerin kız ya da erkek nelerle karşılaştığını sıralıyor. Çocukların savaşlarda kullanılmasının kötülüklerini anlattıktan sonra meselenin “tüm dünyada gözlenen global bir problem” olduğunu söyleyerek sözlerine şöyle devam ediyor. “Türkiye’de özellikle güneydoğuda bu problem yaşanmaktadır. Savaşlarda kadınların yaşadığı [daha önce kadınlardan hiç bahsetmemişti] şiddetin çocuğu da aynı oranda etkilediği gözlenmektedir. Bunun da unutulmaması gerekmektedir.” ((Sayfa 209.)) Çocukluğun tarihsel ve politik bir kurgusal kategori olduğunu göz ardı eden yazar onu saf bir masumiyet ve insanlığın altın çağı olarak görmektedir. Yazıya korumacı ve kaygılı bir babanın ses tonu olarak yansıyan bu paternalist bakış, çocukluğu da sadece psikolojik ve pedagojik bir alana “hapsediyor”. Bu da yazarın, çocukları her türlü özne konumundan uzaklaştırarak onları büyüklerin dünyasının (aile, çevre, televizyon vs. aracılığıyla) verdiği her şeyi olduğu gibi kabul eden pasif birer alımlayıcı olarak tasvir etmesine yol açmış. Nitekim “global bir sorun olan” ve “Türkiye’de özellikle güneydoğuda” görülen çocukların savaşta kullanılması meselesi de kötü niyetli büyükler yüzünden yaşanmaktadır. Bu yazıyı, PKK’ye katılmak için dağa çıkan ancak yaşları küçük olduğu için geri gönderilen çocukların 7 yılla yargılandığı haberleriyle birlikte okuyun, ben öyle yaptım, epey kalıcı oluyor.

Son olarak iki yazıdan bahsedeceğim. İkisini de daha önce istisna olarak belirtmiştim. İlki Kiyoshi Nakagawa’nın “Bir Kez Daha Düşünme Vakti” adıyla kaleme aldığı bir buçuk sayfalık denemesi ki 240 sayfalık kitaptan çok daha fazlasını anlatıyor. Japon düşünür kısacık denemesinde Kobanê direnişini destekle(me)meyi Kürtlerin ulusal haklarıyla, kendi kaderlerini tayinle; Halepçe, Enfal ve Roboski katliamlarıyla ilişkili bir şekilde ele alıyor. Meselenin Kürtlerin kendi kaderini tayin olduğunda kendisine sosyalist, demokrat, liberal vs. diyen birçok kişi ve grubun ikircikli ve ikiyüzlü bir yaklaşım gösterdiğini söylüyor. Eğer kitabı yanlışlıkla aldıysanız ya da alacaksanız sadece bu bir buçuk sayfayı okumanız kâfi.

Değinmek istediğim diğer “istisna” öyküye geçeyim. Ece Temelkuran ya da Pelin Batu beklemeyin boşuna, yukarıda değinilenlere -Japon yazar hariç- benzer kısa bir şeyler yazmışlar onlar da. Benim son olarak ele almak istediğim Şeyhmus Diken’in “Halfeti Gülü” adlı öyküsüdür. Diken’in öyküsü de Kobanê direnişine yaklaşımıyla Nakagawa’nın denemesine benzer bir konumda okunabilir. Ama ben öyle oku(ya)madım, nedenine birazdan değineceğim. Öykü, Kobanê’ye savaşmaya gitmiş genç bir kadının annesine yazdığı mektup üzerine kurulu. Öykünün başlangıcı (mektubun anneye ulaşma süreci), mektubun giriş ve gelişme kısımları tamamen Kobanê direnişine, direnişin haklılığına ve Kobanê’nin tarihine ayrılmış. Ancak yazar hem mektubun hem de öykünün sonunu kendisine ayırmış.

Diken, mektubun gelişme bölümünün hemen sonlarına doğru çıkıyor ortaya. Kadın savaşçı “bir barikat arkasında küçük bir not defterinin sayfalarına, zaman zaman satırları birbirine karışarak” ((Sayfa 131.)) yazdığı mektupta annesine yanında bir gazeteci olduğunu söylüyor. O gazeteci bildiğiniz üzere mektubu getirendir. Hemen sonra o gazetecinin çalıştığı televizyonun, sınırın Türkiye tarafındaki Mehser Köyüne gelen aydın ve yazarların basın açıklamasını canlı verdiğini yazıyor mektupta. Tabii ki de bu aydın ve yazarlar kitabın da mimarları. Mektubun bundan sonraki kısmında Şeyhmus Diken’in Kobanê ile ilgili söylediklerine yer veren savaşçı bunun kendisini etkilediğini ve sonra birden Şeyhmus Diken’in okuduğu bir kitabındaki bir öyküyü hatırladığını yazıyor. İstanbul’dayken annesine kitabı okumadığı için pişman olan savaşçı mektupta annesinden isterse kendi hatırı için o kitabı okumasını istiyor. Sonra da Şeyhmus Diken’in kitabında etkilendiği o öyküyü özetliyor annesine, “barikat arkasında her an düşmanla karşı karşıya gelmenin ruh hâli içinde” ((Sayfa 134.)) yazan savaşçı. Hani başka biri aynı sözcüklerle aynı şekilde yazsa bu öyküyü, sadece inandırıcılığını yitirmiş denir ama Diken’in böyle bir konuyu neredeyse kendini merkeze alarak işlemesi; Kürtler boğazlarını yırtarak, ciğerlerini patlatarak bağırırken onun da kitaptaki diğer birçok yazar gibi, eline alıp atmadığında sonsuza kadar öylece kalacak, ne kendinin ne de senin varlığından bihaber taşlara fısıldadığını gösteriyor…

Not: Başlık, Hasibe Ayten’nin Taşa Fısıldayan Öyküler: Kobanê kitabındaki şiirden alınmıştır.