Yazılar

Anadili Çalışmaları için Muhtaç Sözlük
Şerif Derince

Türkiye’de anadili konusunda uzun süredir verilen güçlü bir politik mücadele olmasına rağmen akademik alanda Türkçede henüz güçlü bir literatürün oluştuğu söylenemez. Şüphesiz bu alanın bu kadar boş kalmasının temel sebebi, Türkiye üniversitelerinde, özellikle de dilbilimi ve eğitimbilim alanlarında akademik üretimi esas alan özgürlükçü bir anlayışın ve pratiğin, birkaç istisna dışında, yeterince gelişmemiş olmasıdır. Buna paralel olarak, ilgili uluslararası literatürdeki önemli kaynakların Türkçeye çevirilmemesi de, bu literatürün zayıf kalmasına yol açmıştır. Durum böyle olunca, Türkçede bu literatür oluşturulurken özellikle terim ve kavramlar ile ilgili bir takım yetersizliklerin ortaya çıkması da kaçınılmazdır. Dolayısıyla, gerek Türkçe yazılan veya Türkçeye çevrilen kaynakların yeterince iyi anlaşılması, bu terim ve kavramların söz konusu tartışmaları ne kadar iyi karşılayabildiğine ve okurların bunu ne kadar anlamlandırabildiğine bağlıdır. Bu nedenle, bu alanda hazırlanan kitapların hangi kavramları ne anlamda kullandıklarını açıkladıkları ve okuyucuya sundukları bir muhtaç sözlükçelerinin olması önemlidir. Bu noktadan hareketle, bu yazı, Eğitim-Sen yayınlarından çıkan Çokdilli Eğitim Yoluyla Toplumsal Adalet isimli çeviri kitapta kullanılan belli başlı önemli kavramların Türkçeye nasıl uyarlandıklarını ve kısaca ne anlama geldiklerini ele almak üzere hazırlanmıştır. Bu sayede hem söz konusu literatürün oluşturulmasına hem de ilgili terim ve kavramların doğru bir şekilde anlaşılmasına katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

Anadili: Mother tongue: Herkesin üzerinde hem fikir olduğu bir anadili tanımı olmasa da, genellikle kabul gören iki yaklaşım vardır. Birincisi, çocuklukta ilk duyulan, ev içinde konuşulan dili anadili olarak kabul etmektedir. İkincisi ise, kişi bu dili konuşamıyorsa dahi kendisini özdeşleştirdiği kültürün dilini, atalarının dili olarak tanımladığı dili anadili olarak kabul etmektedir. Çoğu durumda bu iki durum birbiriyle örtüşse de, örneğin Kürtçe bağlamında, çeşitli nedenlerden dolayı artık Kürtçeyi konuşamayan birçok kişi anadili olarak Kürtçeyi kabul etmektedir ve sosyodilsel ve kültürel açıdan bu doğru bir tanım olarak kabul edilir. Anadili kavramının yerine kamuoyunda yaygın olarak “anadil” kavramı da kullanılmaktadır, ancak Necmiye Alpay’ın doğru bir şekilde gündeme getirdiği gibi, bu kullanım “esas dil”, “temel dil” ve hatta “resmi dil” olarak da anlaşılabildiği için, “anadili” kullanımı daha doğrudur.

Anadilinde eğitim: Mother tongue education: Öğrencilerin kültürel ve kimlik olarak ait oldukları anadilinin eğitim ve öğretim dili olarak kullanılmasıdır. Türkiye ve Kürtçe bağlamında, Türkçe dışında bir anadili olan çocukların kendi anadillerinin eğitimde kullanılması talebini vurgulamaktadır. Dünyada pekçok toplumda eğitim ve öğretim anadilinde yapılmaktadır. Bunun yapıldığı yerlerde bu temel bir haktır. Ayrıca bazı toplumlarda anadilinde eğitim yapılması yok olma tehlikesi olduğu düşünülen dillerin korunması hedeflenmektedir. Anadilinin öğrenilmesi ve korunması açısından oldukça etkili bir yöntem olsa da, öğrencilerin genelde egemen dil olan ikinci bir dili de öğrenmesi sağlanmadıkça, çocuklar için özellikle bir takım sosyo-ekonomik dezavantajlar oluşturma potansiyeli de vardır.

Anadili temelli çiftdilli eğitim: Mother tongue-based bilingual education:

Öğrencilerin anadillerinin öncelikli eğitim dili olduğu, okur-yazarlığın anadili aracılığı ile öğretilmeye başlandığı, kademeli olarak ikinci bir dilin, önce ders olarak, daha sonra da bazı derslerin eğitim dili olarak müfredata dahil edildiği eğitim sistemine denir. Bu sistemde eğitim, sözkonusu dillerin her ikisini de iyi bilen öğretmenler tarafından verilir. Sonuç olarak öğrenciler, hem anadillerini hem de ikinci dili genelde iyi derecede öğrenebilir, kimlik gelişimi açısından sağlıklı sonuçlar ortaya çıkar.

Anadili temelli çokdilli eğitim: Mother tongue-based multilingual education:

Prensip ve işleyiş olarak, anadili temelli çiftdilli eğitimdekine benzer bir eğitim sistemi takip edilir. Tek fark, ikiden fazla dilin, yine kademeli olarak müfredata eklenmesi ve öğrencilerin en az üçdilli olmalarının hedeflenmesidir. Özellikle ikiden fazla dilin birbiri ile temas halinde olduğu topluluklarda bu türden eğitim uygulamaları yürütülür. Türkiye’de özellikle Urfa, Diyarbakır, Dersim ve Mardin gibi şehirlerde Kürtçe, Türkçe ve Arapçanın, bazı durumlarda Süryanice, ya da İstanbul gibi yerlerde Rumca, Ermenice ve daha birçok dilin temas halinde olabildiği yerlerde, bu türden eğitim uygulamaları takip edilebilir.

Anadili yoğunluklu dil canlandırma programı: Revitalisation immersion programme: Çeşitli nedenlerle ve biçimlerde, kültürünün anadilini öğrenme imkanı olmamış ve genelde içinde yaşadıkları toplumun egemen dilini birinci dili olarak konuşan çocukların, atalarının dilini öğrenebilmesi için uygulanan eğitim modelidir. Bu durumlarda genellikle çocukların anne- babalarının yaygın olarak konuştuğu dil de egemen dil olmuştur ve çocukla iletişim sadece egemen dil aracılığı ile sağlanmıştır. Ancak anadilinin yoğun bir şekilde kullanıldığı sınıflarda ders verilerek, bu çocukların atalarının dilini ikinci dil olarak öğrenmeleri sağlanır. Dünyanın her bölgesinde bu tür örneklere rastlamak mümkündür. Türkiye bağlamında, artık birinci dili Türkçe olan ancak atalarının dili Kürtçe (hem Zazaca hem de Kurmancca), Arapça, Ermenice, Çerkezce, Rumca, Süryanice gibi diller olan çocukların anadillerini yeniden öğrenebilmeleri için bu türden eğitim modelleri uygun olabilir.

Artırıcı dil öğrenimi: Additive language learning: Bu kavram, çocukların anadillerini koruyarak yeni diller öğrenmeleri anlamına gelir. Bu sayede, çocuğun dil repertuarının genişlemesinin yanı sıra, kültürel kimlik oluşumu konusunda da zenginleştirici bir tecrübe kazanılmış olur.

Bilişsel Akademik Dil Yeterliliği (BADY): Cognitive Academic Language Proficiency (CALP): Dilbilimci Jim Cummins’in kavramsallaştırdığı dil yeterliliği türlerinden biridir ve kişinin akademik konular hakkında konuşabilmesini, akademik bir metni anlayabilmesini veya üretebilmesini sağlayan dil becerileri anlamına gelmektedir. Akademik dergi ve kitaplarda kullanılan metinleri kullanabilmek, bu becerilere sahip olmaya bağlıdır. Dil öğrenimi ve soyut düşünmenin gelişimi açısından çok önemlidir.

Bilişüstü farkındalık: Metacognitive awareness: Üstbiliş olarak da bilinen bu kavram, bireyin kendi bilişsel süreçlerinin farkında olması ve bunu kontrol edebilme ve yönlendirebilme yetisi kazanması; yani, bireyin problem çözme süreçlerinde planlama, izleme ve değerlendirme yapabilmesi, bilişsel aktivitenin anlaşılması ve kontrol edilmesi ve bilişi etkileyen faktörlerin anlaşılması gibi üst düzeyde tahliller yapabilmesi durumunu ifade etmektedir. Bu kitabın da birçok yerinde değinildiği gibi, bilişüstü farkındalık, dil gelişimi ile de yakından ilişkilidir ve birçok araştırma, çokdilliliğin bu farkındalığı arttırdığını göstermiştir.

Birinci dil: First language: Genelde çocuğun doğduktan sonra çevresinde ilk duyduğu ve/veya kendisini en iyi ifade ettiği dil olarak tanımlanmaktadır. Türkiye’de anadili Türkçe dışında bir dil olan birçok kişinin durumunda olduğu gibi, kişinin birinci dili her zaman anadili olmayabilir.

Biyoçeşitlilik: Biodiversity: Herhangi bir ekosistemde yaşayan canlı formların çeşitliği anlamında kullanılmaktadır. Bu terimi anadili tartışmalarında kullanan Tove Skutnabb-Kangas, biyoçeşitlilikle, canlı türleri ve dilsel çeşitlilik arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Skutnabb-Kangas’a göre biyoçeşitliliğin en fazla olduğu bölgeler, aynı zamanda dilsel çeşitliliğin de en fazla olduğu yerlerdir ve bu çeşitlilikler önemli bir ilişkisellik içindedir. Birinde meydana gelen azalma diğerinde de paralel bir azalmaya yol açmaktadır.

Çiftdilli eğitim: Bilingual education: Okur-yazarlık dersleri dahil çeşitli müfredat derslerinin en az iki dil aracılığıyla yapıldığı eğitim türüdür. Bu kitapta yer alan Carol Benson’un makalesinde de ele alındığı gibi, bu isimle bilinen oldukça fazla ve birbirinden farklı eğitim uygulaması vardır. Kimisinde eğitime bir dille başlanır, ilerleyen yıllarda başka bir dille devam edilirken, kimisinde her iki dil de en başından beri eğitim dili olarak kullanılır. Azınlık topluluklar bağlamında, genelde öğrencilerin anadilleriyle birlikte egemen dilin de eğitimde kullanıldığı eğitim uygulamasıdır.

Çiftseslilik: Diglossia: Bazı bölgelerde, resmi kurumlar ile gündelik ilişkiler alanlarında konuşulan aynı dilin iki farklı biçiminin olması durumudur. Bu durumda, biçimlerden birisi daha prestijli iken diğeri daha az prestijli olmaktadır. Türkçe açısından bakıldığında, yöresel şiveler ile devlet dairelerinde, edebiyatta, medyada kullanılan dil biçimi farklıdır ve bu, söylemsel farklılığı ortaya çıkarmaktadır. Ancak halk arasında iki farklı dilin konusulması bu tanıma girmemektedir. Örneğin Türkiye’de Türkçe ve Kürtçe konuşulması bu tür bir çiftseslilik durumuna örnek değildir.

Çokludillilik: Plurilingualism: Genelde bir veya iki dilin resmi dil olduğu veya toplumda en fazla iki dilin konuşulduğu yerlerde bireyin çokdilli olmasına denir. Bu durumda, toplumda yaygın olarak bir veya iki dil konuşulsa da, bazı bireyler eğitim yoluyla veya başka bir dilin konuşulduğu bir yerde bir süre yaşayarak, üçüncü veya dördüncü bir dil öğrenerek, çokdilli olabilirler. Çokludilliliğin bir diğer tanımı da, ikiden fazla dili konuşan bir bireyin, sahip olduğu dillerin toplamını kullanabilmesidir; diğer bir deyişle, hangi dili konuşursa konuşsun, bildiği diğer dillerin de imkanlarından faydalanması olarak düşünülebilir.

Çokdilli eğitim: Multilingual education: Müfredat derslerinin, en başından itibaren ikiden fazla dil aracılığıyla verildiği eğitim modelidir. Genellikle çocukların doğduğu andan itibaren ikiden fazla dile maruz kaldıkları bölgelerde bu tür eğitim modelleri uygulanmaktadır. Ayrıca bir veya iki dili konuşabilen çocukların üçüncü veya dördüncü bir dili de yeterli bir şekilde öğrenebilmesi için bu tür modellerin kullanıldığı durumlar da vardır.

Çokdillileştirme eğitim modeli: Immersion education: Uygulamalı Dilbilimi alanında, çiftdilli olan veya çiftdilli olması arzu edilen öğrencilerin eğitimlerinde kullanılan, genellikle başarılı çiftdilli eğitim modeline tekabül eder. “Immersion” teriminin Türkçe karşılığı olarak literatürde “daldırma” kelimesi kullanılsa da, bu kullanımda bir eksiklik vardır zira “daldırma” kelimesi, terimin Uygulamalı Dilbilimi literatüründeki kullanımına açıklık getirmemektedir. Bu terim, belirli bir akademik yıl boyunca eğitimin tamamının, büyük bir kısmının veya en az yüzde 50’lik bölümünün, çocuğun daha önce bilmediği ikinci bir dilde yapılmasını ifade etmektedir. Fakat bu modellerin uygulandığı okullarda çalışan öğretmenlerin hepsi çiftdilli veya çokdillidir ve öğrencilerin birinci dilleri eğitim sisteminde kabul ve değer görür. Çokdillileştirme eğitim programlarında, eğitim dilinin çocuğun anadilinin yerine geçmesi riski söz konusu değildir; hedef, öğrencilerin çiftdilli/çokdilli olarak yetiştirilmesidir. Genellikle prestijli ve egemen dilleri konuşan üst-orta sınıfa mensup ailelerin çocuklarının eğitiminde kullanılan ve oldukça başarılı sonuçların alındığı bu modellerin en bilindik örnekleri Kanada’da bulunmaktadır. Ancak bazı ülkelerde, bu terimin kullanıldığı fakat esas itibariyle tekdillileştirme modellerinin uygulamada olduğu örnekler de mevcuttur.

Öte yandan, “immersion” terimi, anadilleri zayıflamış veya tamamen unutulmuş çocuklara hem anadillerini hem de ikinci veya üçüncü bir dili öğretmek için uygulanan modellerde de kullanılmaktadır. Bu tür okullarda da hedef çokdillileştirme olmasına rağmen, ağırlık çocuğun anadiline verilmektedir. Bu tür durumlarda, immmersion terimini “anadili yoğunluklu” olarak kullanmak daha doğrudur.

Ayrıca, özellikle Kanada’da bazı dilsel azınlık toplulukların çocuklarının kendi anadilleri yerine Fransızca eğitim gördüğü okullar için de “French immersion” modeli takip edilmektedir. Oysa bu modelde, çokdilliliğin ne kadar gelişebildiği oldukça şüphelidir. Bu okullarda takip edilen programlara da “Fransızca-yoğunluklu” demek daha doğru olacaktır.

Dil değiştirme: Language shift: Gönüllü veya gönülsüz asimilasyon sonucu, bireyin veya bir topluluğun bir dili kullanmayı daha fazla sürdürmeyip, yerine başka bir dili ikame ettiği durumdur. Daha çok dilsel azınlık topluluklarına mensup bireylerin, kendi anadillerini unutup, yalnızca egemen dili veya dilleri konuşması olarak ortaya çıkar. Ancak söz konusu dilin kendisi başkaları tarafından kullanılmaya devam eder.

Dil kaybı:Language loss: Bir dilin artık hiçbir kullanıcısının kalmadığı durumdur.

Dil koruma: Language maintenance: Bir dili konuşanların uzun süre azalma eğilimi gösterdiği ve yok olma riski taşıyan bir dilin, yok olmaması için çeşitli formel veya informel yollarla korunup yeni nesillere aktarılmaya çalışılması durumudur.

Dil riski: Language endangerment: Bir dilin kullanıcılarının gittikçe azalmaya başlaması ve azalma devam ederse gelecekte kaybolma tehlikesi taşımasını ifade eder.

Dil yeniden canlandırma: Language revitalization: Çeşitli nedenlerden dolayı atalarının dilini öğrenebilme ve kullanabilme imkanı olmamış kişilerin, atalarının dillerini yeniden öğrenebilmesi için yapılan müdahalelerdir. Bu kitapta bazı örnekleri verilen bu müdahalelerin olduğu bağlamlarda, genelde, “çokdillileştirme”, “çokdilli” veya “anadilinde” eğitim modelleri uygulanmaktadır. Dünyada en bilinen örnekleri Katalunca ve İbranice için olan bu tür dil canlandırma durumlarında, süreci genelde güçlü politik kampanyalar belirlemiştir.

Dillerarası aktarım: Linguistic transfer: Esas olarak psikodilbilimci Jim Cummins tarafından yaygınlaştırılan bu kavram, kişinin bir dilde sahip olduğu dilsel becerilerin diğer bir dile, bu becerilerin yeniden öğrenilmesi gerekmeden, belli stratejilerle aktarılabilmesini ifade etmek için kullanılmıştır. Buna göre, örneğin herhangi bir dilde okur-yazarlık becerileri öğrenmiş bir kişi, bu becerileri başka bir dile de aktarabilir ve bu aktarma, ilk kez okur-yazarlık öğrenildiğinde olduğu gibi gerçekleşmez; çok daha hızlı ve rahat bir şekilde yapılabilir zira daha önce bunun altyapısı zaten oluşmuştur. Cummins, bu kavramı, çiftdilli eğitim yapılırsa öğrencilerin her iki dil için de ayrı ayrı zaman ayırması gerekeceği ve bundan dolayı zaman kaybı olacağı yönündeki yaygın inanışa, araştırma verileriyle karşı çıkarken kullanır. Cummins, bu konuda yaptığı çalışmalarla, yeterince düzgün yapılan İspanyolca-İngilizce çiftdilli eğitim programlarında okuyan Hispanik öğrencilerin, sadece-İngilizce eğitim alan Hispanik öğrencilerden orta ve uzun vadede daha iyi İngilizce öğrenebildiği gerçeğini açıklamaktadır. Üçüncü ve dördüncü dillerin öğrenilmesinin de çok rahat bir şekilde gerçekleşebilmesi, yine dillerarası aktarım ilkesi ile ilgilidir.

Dillerarası karşılıklı bağlılık: Linguistic interdependence: İlk kez Jim Cummins tarafından 1970’lerin başında teorize edilen bu kavram, dillerin beynin aynı bölgesinde bulunduğuna ve birbirleriyle sistematik bir ilişki içinde olduğuna vurgu yapar. Buna göre, bir kişinin sahip olduğu iki veya daha fazla dilin gelişimi birbiriyle yakından ilişkilidir ve uygun sosyodilsel şartlar altında, birinin gelişimi diğerinin gelişimine önemli bir şekilde katkıda bulunur. Bu yaklaşım, özellikle dilsel azınlık topluluklarındaki aileler arasında bilinçli bir şekilde yaygınlaştırılan, “çocukların anadillerini konuşmalarının egemen dili öğrenmelerini engelleyeceği yanlış bilgisine” karşı çıkmaktadır; tam aksine, çocukların egemen dili iyi öğrenebilmelerini, öncelikle kendi anadillerini iyi derecede bilmelerine bağlamaktadır. Birçok araştırma ile kanıtlanan bu durum, dillerin birbirinin rakibi değil besleyeni olduğunu göstermektedir.

Dilsel ayrımcılık veya dilkırımı: Linguicism: Daha çok Tove Skutnabb- Kangas tarafından dillendirilen bu kavram, tıpkı toplumların soykırıma uğratılmaları gibi, dillerin de kırıma uğratıldığını ve ortadan kaldırılmaya çalışıldığını göstermek için kullanılmaktadır. Buna göre, bir dil, bu dili konuşanlar öldürülmeden, ancak anadillerini zorla bırakıp başka bir dili benimsemeleri istenerek ortadan kaldırıldığında, dilkırımı gerçekleşmiş olur. Skutnabb-Kangas’a göre dilkırımı, Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinin (E793, 1948) soykırımı tanımlayan ikisi aşağıda verilen toplam beş tanımına denk gelmektedir:

madde II (e): zorla bir topluluğa ait çocukları başka bir topluluğa aktarmak; ve

madde II (b): bir grubun üyelerinin ciddi fiziksel ve ruhsal zarar görmesine yol açmak.

Buna göre, bir topluluğu, anadilini terk etmeye zorlamak ve bu yolla topluluğun ciddi fiziksel ve ruhsal zarar görmesine yol açmak, soykırım tanımına uymaktadır. Kürt dilbilimci Amir Hassanpour, özellikle Türkiye’de Kürtçeye yapılan devlet müdahalesinin bu türden bir dilkırımı olduğunu söylemektedir.

Dilsel çeşitlilik: Linguistic diversity: Bu kavram, aynı bölgede birçok dilin bulunması ve gündelik iletişimin çokdilli bir şekilde gerçekleşmesi durumunu anlatmak için kullanılmaktadır. Dillerin birbirinden farklılığına vurgu yapmaktan ziyade, farklı farklı dillerin birarada olmasına odaklanan bir kavramdır.

Dilsel insan hakları: Linguistic human rights: Yine daha çok Tove Skutnabb- Kangas tarafından literatürde yaygınlaştırılan bu kavram, tıpkı insan olmaktan kaynaklanan bir takım hakların varlığı gibi, dili konuşmaktan kaynaklanan bir takım hakların var olmasını ifade eder.

Dilsel soykırım: Linguistic genocide: Dilsel ayrımcılık ve dilkırımı olarak da kullanılır. Bu terimler yukarıda açıklanmıştır.

Dilüstü farkındalık: Metalinguistic awareness: Kısaca, dilin doğası hakkında bilinçli bir şekilde düşünebilme yetisi olarak tanımlanabilir. Dilüstü farkındalık sayesinde farklı diller arasında bir takım beceriler ve bilgiler karşılıklı olarak aktarılabilir ve bu da, konuşma esnasında ihtiyaca göre bir dilden bir dile geçiş yapabilme ve çeviri gibi süreçleri kolaylaştırır. Ayrıca bu farkındalık sayesinde, dilin sadece sembollerden ibaret olmadığını ve belli anlamların ötesine geçebildiğini, anlamın beyinde oluşturulduğunu ve varlıklara verilen isimlerin keyfi olduğunu ve dilden dile değişebildiğini, dilin belli bir yapısının olduğunu ve bu yapının içinde bir takım değişikliklerle farklı sonuçlar çıkarılabildiğini kavrayabiliriz.

Dinamik çiftdillilik: Dynamic bilingualism: Bu terim, iletişim faaliyetinin çokdilli ve çok yönlü alanına uyan çok sayıdaki dil pratiklerine işaret etmektedir. Bu kitapta kullanıldığı anlamıyla, farklı seviyelerde ve farklı amaçlar için çeşitli dilleri kullanma yeteneği olarak tanımlanan çokludillilik durumudur. Ayrıca Avrupa Dilleri Ortak Çerçevesi tarafından “iletişim amacıyla dili kullanma ve toplumsal bir aktör olarak görülen bireyin, farklı seviyelerde, çeşitli dillerde ve kültürlerde yeterliliğinin olduğu kültürlerarası ortamlara katılma” becerisi olarak da tanımlanmaktadır.

Eksiltici dil öğrenimi: Subtractive language learning: Dilsel azınlık topluluklarına mensup öğrencilerin kendi anadillerini unutmaları sağlanarak, kendilerine egemen bir dilin öğretilmesi biçimidir. Bu tür bir dil eğitiminin yapıldığı yerlerde, söz konusu dilleri konuşan öğrencilerin kendi dillerini ve kimliklerini değersiz görmeleri sağlanır ve dillerini terk etmelerinin, kendilerinin ve ailelerinin tercihiymiş gibi algılanması sağlanır. Türkiye’de, başta Kürt çocukları olmak üzere, anadili Türkçe olmayan tüm topluklara mensup çocukların Türkçe tekdilli okullarda maruz kaldığı eğitim, eksiltici dil öğrenimi tanımına uymaktadır.

Geçişli çiftdilli eğitim programları: Transitional bilingual education programs:

Dilsel azınlık topluluklarına mensup öğrenciler arasında akademik başarının ve okula devam oranlarının çok düşük olduğu yerlerde, egemen dilde eğitime daha hızlı ve kolay geçiş yapılması ve okula devam oranlarının artırılması için öncelikle çocukların anadillerinde okur-yazarlık öğrenmeye başladığı eğitim modelleridir. Bu modellerde, öğrenciler okulun ilk birkaç yılında kendi anadillerinde okuma-yazmaya başlarlar; sonraki dönemde eğitim tamamen egemen dilde devam eder ve çocukların anadillerine hiçbir şekilde yer verilmez. Bu durumun en bilinen örneği Amerika’daki Hispanik çocuklara uygulanan eğitim modelidir. Araştırmalara göre, bu modelin esas hedefi, entegrasyon adı altında asimilasyonu hızlandırmaktır; dolayısıyla okuma-yazmaya geçiş görece daha hızlı gerçekleşse de, eğitim ortamındaki eşitsizlik ve ayrımcılık ortadan kaldırılmamakta, anadilinin öğrenilmesi ve korunması sağlanamamakta ve egemen dilin öğrenilmesinde sorunlar devam etmektedir. Bu tür modellerin bazılarında egemen dile geçiş hemen ilk yılın ardından gerçekleşir; bu modele Erken-terk geçiş modeli: Early- exit transitional model denir. Öte yandan bazı örneklerinde, çocukların anadilleri 3 veya 4 yıl kadar kullanılmaya devam eder, ve buna Geç-terk geçiş modeli: Late-exit transitional model denir.

Gerileme: Attrition: Kişinin yeni bir dil öğrenme sürecinde anadilini veya önceki dilini kademeli olarak unutması durumunu ifade etmek için kullanılmıştır. Genellikle azınlık topluluklarına mensup kişilerin göç, tekdilli eğitim politikaları ve asimilasyon gibi süreçler yüzünden, egemen dili öğrenmek için kendi anadilinden vazgeçmesi veya uzaklaşmak zorunda kalması sebebiyle ortaya çıkar.

Herkes için Eğitim: Education for All: UNESCO’nun desteklediği, evrensel bir ilköğretim eğitiminin oluşturulmasını sağlamaya çalışan, ilk kez 1990 yılında düzenlenen bir programdır. Program esas olarak temel eğitim, yetişkin okur-yazarlığı, cinsiyet eşitliği, daha doğrusu eşitsizliği, ve eğitimde kalite sorunu gibi konulara eğilmektedir. Bu ilk programın gereklerini yerine getirmeyi taahhüt eden ülkelerin bu sorumlulukları yerine getirmemelerinden dolayı, 2010 yılında yapılan yeni bir toplantı ile 2015 Hedefleri programı hazırlanmıştır. Esas olarak UNESCO tarafından desteklenen bu programın uygulamaları her ülkede aynı olmamaktadır zira Etiyopya gibi bazı ülkelerde çokdilli ve çokkültürlü politikalar benimsenirken, Türkiye gibi ülkelerde ise bu konularla ilgili tek bir cümle dahi edilmemektedir. Bu da esas olarak, bu programın daha çok devlet politikalarının izin verdiği ölçüde hareket edebildiğini, eleştirel olmayı tercih etmediğini göstermektedir. Böyle bir tutum ise, aslında eğitimin “herkes” için değil sadece ilgili “devletlerin hedeflediği herkes” için olduğuna işaret etmektedir. Türkiye’de “Haydi Kızlar Okula” ve “Baba Beni Okula Gönder” gibi Herkes için Eğitim çerçevesinde düzenlenen kampanyalar buna örnek olarak verilebilir.

İki dil programı: Dual language program: Yaklaşık olarak yarı yarıya azınlık ve çoğunluk topluluktan öğrencilerin oluşturdukları, çiftdilli öğretmenleri olan ve eğitimde her iki dilin de kullanıldığı programlardır ve farklı uygulamaları vardır. Bazılarında eğitimin yarısı bir dilde, diğer yarısı başka bir dilde yapılırken, bazılarında ise aynı müfredat konusu önce bir dilde, sonra başka bir dilde yapılmaktadır. Bu program daha çok ABD’de İngilizce ve İspanyolca konuşan çocukların oluşturdukları sınıflarda uygulanmaktaydı ancak son dönemlerde Arapça, Çince ve Japonca konuşan çocuklar için de kullanılmaya başlanmıştır. Bu okullar genelde ilköğretim sonuna kadar devam eder, öğrenciler müfredat dersleri dışında kendi anadillerini veya ikinci dili de ders olarak öğrenmeye devam ederler.

İletişim kurma: Languaging: Bu kitapta makalesi bulunan Ofelia Garcia’nın önerdiği bu terim, kişilerin farklı sebeplerle ve farklı biçimlerde birden çok dille iletişim kurması eylemine, bu iletişimi kurarken, aynı bağlam içerisinde sahip oldukları farklı dillerin çeşitli imkanlarını kullanarak kendilerini en iyi düzeyde ifade etme çabalarına denk gelmektedir. Garcia’nın kendi deyimiyle, “sıklıkla yapıldığı gibi dillere değil de, çiftdillilerin çokdilli yaşantılarını anlamlandırmak amacıyla onların gözlemlenebilen çiftdilli pratiklerine odaklanan, çiftdilliliğe yönelik bir yaklaşımdır”.

İlk Uluslar: First Nations: Inuit ve Métis toplulukları dışındaki Kanada Yerlileri anlamında kullanılmaktadır. Toplam nüfusları 700.000 civarında olan İlk Ulusların 630 kadar farklı topluluktan oluştuğu ifade edilmektedir; çoğu Ontario ve İngiliz Kolombiyası’nda yaşamaktadır. İlk Ulusların dillerinin bir kısmı eğitim dili olarak kullanılmaktadır. Eğitimde kullanılmayan dilleri konuşanların nüfuslarında ciddi azalmalar görülmektedir.

İskele kurma: Scaffolding: Eğitim bilimlerinde yaygın olarak kullanılan bu terim, öğrencilere yeni kavramlar ve/veya beceriler öğretilirken, öğrenmeyi kolaylaştırmak için yeterince destek verilmesi anlamına gelmektedir. Öğrencilerin yeni bir bilgiyi mevcut bilgilerine eklemelerini kolaylaştırma ve sağlamlaştırma hedeflenir. Dil öğretimi alanında, öğrencilerin yeni bir dili öğrenirken, daha önce bildikleri dil veya dillerin destek olarak kullanılması ve yeni dilin bu temel üzerine kurulması anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım, dillerin birbirlerinin destekçisi olabildiklerini ve uygun yöntemler kullanıldığı takdirde, yeni dil öğrenme sürecini ciddi şekilde kolaylaştırabileceğini benimsemektedir.

İşaret dili: Sign language: Sağır gruplar arasında gelişen ve kendi gramer özellikleri olan doğal bir dildir. İşaret dilleri, tıpkı duyabilen ve konuşabilen toplulukların kullandıkları diller gibi, karmaşık gramer, kelime ve vurgu yapılarına sahiptir.

Kimlik müzakeresi: Identity negotiation: Bu terim, bireyin kim olduğunu ve kimliğinin bu dünyadaki diğer kimliklerle karşılaştırdığında nerede durduğunu tartma sürecidir. Bu kitapta kullanılma biçimiyle, özelikle azınlık topluluklarına mensup çocukların tam olarak kim olduklarını anlama ve en yeni üyeleri oldukları toplumda anlamlı bir yer bulabilmeleri sürecidir.

Kimlik onaylama: Identity affirmation: Eğitim bağlamında, özellikle azınlık topluluklarına mensup çocukların dilsel ve kültürel özelliklerinin, okul müfredatı ve sınıf-içi pratiklerde kabul görmesi ve bu çocukları zenginleştiren özellikler olduğunun düşünülüp, buna göre davranılmasını ifade eder.

Kişilerarası Temel İletişim Becerileri (KTİB): Basic Interpersonal Communication Skills (BICS): Psikodilbilimi ve okur-yazarlık alanlarında yaptığı kurucu teorik çalışmalarla bilinen Jim Cummins’in, insanların gündelik hayatlarında kullandıkları, temel iletişimi sağlayan dilsel becerileri tanımlamak için geliştirdiği bir kavramsallaştırmadır. Cummins’e göre üç dil yeterliliği türünden biridir.

Kültürlerarası Çiftdilli Eğitim:Intercultural Bilingual Education: Özellikle Latin Amerika’daki çeşitli ülkelerde, yerli bir topluluğun dili ve kültürü ile İspanyol dili ve kültürünün eğitimde birlikte kullanıldığı programlardır. Bu programlar, daha önce sadece İspanyolca eğitimin yapıldığı ve egemen kültürden olmayan çocukların anadillerini unutmalarını hedefleyen programların terk edilerek, yerli dillerinin korunmasını ve kültürlerinin saygı görmesini amaçlamaktadır. Son dönemlerde birçok Latin Amerika ülkesinde eğitim tartışmalarının odak noktasını bu programlar oluşturmaktadır ve Peru’da Quechua örneğinde olduğu gibi, bazı uygulamalarda çok olumlu sonuçların alındığı görülmektedir. Ancak bu programların hepsinin sömürgecilik mirasını yeterince sorgulayamadığı ve sömürgeciliğin yarattığı tahribatları yeterince sorunsallaştıramadığı konusu tartışılmaya başlanmıştır. Bu nedenle, sömürgecilik mirasını hedef alan, özellikle yerli kozmolojisi (bilgisi) ile oluşturulmaya çalışılan, deneysel programlar da geliştirilmektedir. Bu tür programların, özellikle uzun süreli ayrımcılığa ve şiddetli yoksulluğa maruz bırakılmış toplulukların yaşadığı ve sömürgecilik benzeri mirasın hüküm sürdüğü bölgelerde çok olumlu sonuçlar verebileceği gösterilmiştir. Gelinen noktada, Arjantin, Bolivya, Brezilya, Kolombiya, Ekvador, Peru ve Meksika gibi birçok Latin Amerika ülkesi, çiftdilliliğin ve yerli kültürlerinin korunup, eğitimde kullanılabilmesi için çeşitli anayasal düzenlemeler yapmıştır. Bu eğitim şimdilik genelde sadece ilköğretim sürecini kapsamaktadır ve tüm yerli dillere ve kültürlere sağlanabilmiş değildir. Ancak mevcut programların şimdiye kadar ortaya çıkardığı olumlu tablo, devletleri bu konuda daha fazla adım atmaya teşvik etmektedir. Öte yandan, bu programlar genelde eğitim bakanlıklarının kontrolünde olduğu için, bazı yerli kuruluşları, bu programların yerlilerin denetiminde olması gerektiğini, yoksa sömürgecilik ile gerçek anlamda bir hesaplaşma yaşanamayacağını savunmaktadır.

Miras dil: Heritage language: Üzerinde hemfikir olunmuş bir kavram olmasa da, genelde egemen bir dilin yaygın olarak konuşulduğu bir bağlamda, evde konuşulan veya duyulan, yahut konuşulmasa da kültürel olarak aidiyet hissedilen dil olarak tanımlanabilir. Miras dil, genelde hiyerarşik dilsel ilişkilerin olduğu toplumlarda eğitimde kullanılmadığı için, bu dili konuşan çocuklar zamanla egemen dile asimile olurken kendi miras dillerini unutmaya başlayabilirler.

Okur-yazarlık: Literacy: Halk arasında yazılı bir metni okuyabilme olarak bilinen bu terim, akademik olarak, bilgi edinimi için okuyabilme, tutarlı ve bütünlüklü bir şekilde yazabilme ve yazılı bir metin hakkında eleştirel olarak düşünebilmeyi ifade eder. Bazı tanımlarda, vücut dilini, resim, harita ve video gibi iletişim biçimlerini anlayabilmek de okur-yazarlık olarak alınır. Okur-yazarlık ile ilgili üç temel yaklaşımın olduğunu söyleyebiliriz. En yaygın yaklaşım olan klasik okur-yazarlık anlayışında okur-yazarlık, bir metni okuyabilme, yazabilme veya temel matematiksel hesaplamaları yapabilme olarak görülür. Bu becerilere sahip olmayan insanların, çoğu zaman cahil ve bilgisiz oldukları düşünülür. İlerlemeci eğitim anlayışında ise işlevsel okur-yazarlık ön plana çıkmaktadır. Buna göre okur-yazarlık, üretim kapasitesi, daha fazla gelir elde etme ve insanların hayat standartlarının artırılması gibi konularda kimi işlevsel becerileri kazanma sürecidir. Bu da ancak yüksek öğrenime erişebilmekle mümkün görünür. Son olarak, eleştirel okur-yazarlık yaklaşımından bahsedilebilir. Aynı zamanda özgürleştirici ve güçlendirici okur-yazarlık olarak da bilinen eleştirel okur- yazarlık, toplumsal ve siyasal olarak ayrımcılıklara ve eşitsizliklere uğramış birey ve halkların, bu durumlarıyla ilgili olarak farkındalık geliştirmeleri, siyasal ve toplumsal olarak güçlendirilmeleri esasına dayanır. Böyle bir okur-yazarlık eğitimi ile söz konusu birey ve halkların yaşam şartlarının dönüştürülmesinin yolları da öğrenilmiş olur.

Bu üç yaklaşım illa birbirini dışlayan anlayışlar olarak görülmemelidir, aksine birbirini tamamlayan süreçler olarak ele alınmalıdır. Ancak öyle görünüyor ki, gerek uluslararası kurumlarca, gerekse daha çok yerel girişimlerle örgütlenen okur-yazarlık kampanyalarının hemen hepsi, özellikle klasik okur-yazarlık anlayışını, bazıları ise en fazla işlevsel okur- yazarlık yaklaşımını benimsemektedir. Buna karşılık, eleştirel okur-yazarlık yaklaşımını dile getiren çevrelerin sayısı oldukça sınırlıdır ve genellikle siyasal halk mücadeleleri veren örgütler ve muhalif eğitim çevreleri tarafından gündeme getirilmektedir.

Türkiye okur-yazarlık oranları bakımından UNESCO tarafından 2011 yılında hazırlanan son rapora göre 187 ülke arasından yüzde 90,8’lik okur- yazarlık oranı ile ancak 92. sırada yer alabilmektedir.

Öte yandan okur-yazarlık ile ilgili yaklaşımlarda çok önemli olan ve genellikle göz ardı edilen bir konu da, okur-yazarlığın hangi dil veya dillerde sağlandığıdır. Birçok yerel ve uluslararası kampanya, egemen resmi dilleri, varsayılan okur-yazarlık dili olarak almakta ve resmi dil dışındaki diller hakkında herhangi bir bilgi vermemektedir. Bu tür yaklaşımlar dünya genelinde tekdilliliği esas almakta ve dil kırımlarına ortam hazırlamaktadır. Okur-yazarlıkla meşguliyet: Literacy engagement: Bu terim, çocukların okula başlamadan önce evlerinde veya çevrelerinde yazılı materyallere doğrudan ve/veya dolaylı olarak maruz kalarak edindikleri okulöncesi okur-yazarlık deneyimidir. Bu tür bir deneyim, okulda olduğu gibi sistematik ve tutarlı olmak zorunda değildir ancak araştırmalar bu tür bir meşguliyetin, çocukların öğrencilik döneminde sistematik okur-yazarlık becerilerini edinmede ne kadar başarılı olacaklarını belirleyebildiğini göstermektedir. Üstelik bu meşguliyet okula devam etme oranlarında da belirleyici olabilmektedir. Öte yandan, okur-yazarlık meşguliyeti, okuldan sonra da evde devam eder ve çevresel uyaranların etkisi ile beslenir veya çevreden yeterli uyaranın olmadığı durumlarda sekteye uğrayabilir. Özellikle anadilleri okuldan dışlanan çocukların okur-yazarlık deneyimlerinde sıkıntılar yaşanabilmektedir. Bu nedenle, ailelerin ve öğretmenlerin, çocukların anadillerine de yatırım yapmaları, söz konusu sıkıntıların giderilmesinde önemli rol oynar.

Ortak temel yeterlilik: Common underlying proficiency: Yine Jim Cummins tarafından geliştirilen bu kavram, kişinin sahip olduğu tüm dillerin beyinde aynı yerde temsil edildiğini ve dillerin burada sistematik bir ilişki içinde olduğunu ifade etmek için kullanılır. Cummins’e göre, bu yeterlilik sayesinde çokdilli kişiler yeni dilleri öğrenirken, bir takım dil-üstü beceriler kullanarak öğrenmeyi hızlandırabilirler. Yine bu yeterlilik sayesinde, bir dilde öğrenilen beceriler rahatlıkla kişinin bildiği diğer bir dile aktarılabilir; böylece aynı beceri ve bilgilerin yeniden öğrenilmesi gerekmez. Bu da, çokdilli öğrencileri, tekdilli öğrencilere göre öğrenmede avantajlı hale getirmektedir.

Tekdillileştirme eğitimi: Submersion education: Diller arasında ciddi hiyerarşilerin oluşturulmuş olduğu ortamlarda, azınlık topluluklarına mensup çocukların yalnızca egemen dilde ve sadece egemen dili konuşan tekdilli öğretmenler tarafından eğitim aldıkları programlardır. Bu programların çok amacı olduğu söylenebilir; genelde azınlık çocukların kendi anadillerini unutup sadece egemen dilde tekdilli olmaları, egemen kültüre asimile olmaları, kendi topluluklarından utanmaları ve onları aşağılamaları beklenir. Bu programlarda, müfredatta veya sınıf-içi etkinliklerde hiçbir şekilde öğrencilerin anadillerine ve kültürlerine yer verilmez; bu dil ve kültürlerin bahsi geçtiğinde de olumsuz çağrışımlar kullanılır ve hasmane bir yaklaşım gösterilir. Bu programlarda eğitim almaya zorlanan öğrencilerin bir kısmı kendi anadillerini unutup egemen kimliğe asimile olabilirken, büyük bir kısmı da, egemen dili belli bir ölçüde öğrenebilmesine rağmen, hiçbir şekilde kendilerini tam olarak bu dilde ifade edemeyebilirler; öte yandan, kendi anadillerini önemli ölçüde yitirebilir ve sadece anlayabilecek seviyeye gerilerler ve bazı akademisyenlerin işaret ettiği çiftyarımdilli olabilirler. Ayrıca bu programlarda öğrencilerin akademik gelişimleri de ciddi dezavantajlarla karşılaşır ve çoğu öğrenci eğitime belli bir aşamadan sonra devam edemez hale gelebilir. Bu programlar 1970’lere kadar dünyanın birçok yerinde yaygın olarak kullanılmış olsa da, o dönemden sonra gerek akademik çalışmalar sayesinde gerekse de söz konusu dilleri konuşan toplulukların mücadeleleri sonucu ve egemen topluluktaki iktidar değişimleriyle birlikte yavaş yavaş terk edilmeye başlanmış, daha önce bu programları uygulayan ülkeler azınlık dillerini bir şekilde eğitim sistemine dahil etmişlerdir. Bu programlardan henüz vazgeçmemiş olan nadir ülkelerden biri de Türkiye’dir ve ülkedeki farklı anadillerini konuşan çocukların eğitiminde baştan beri sadece Türkçe eğitimi mecbur kılarak, yukarıda bahsedilen eğitimsel, dilsel ve sosyopolitik olarak oldukça sorunlu durumların ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Yakınsal gelişim bölgesi: Zone of proximal development: Bu terim, eğitim bilimlerinde, bir öğrencinin dışarıdan (öğretmen, ebeveyn ya da akranlardan olabilir) yardım alarak ve almayarak yapabilecekleri arasındaki farkın denk geldiği seviye olarak kullanılır. İlk kez Rus psikolog ve sosyal yapılandırmacı Lev Vygotsky tarafından kavramsallaştırılmıştır. Buna göre öğrenciler, öğrenme süreçlerinde, bulundukları seviyeden bir üst seviyeye çıkabilmek için sürekli gelişim bölgeleri oluşturmaya çalışırlar ve bu bölgeleri aşarak gelişmeye devam ederler. Vygotsky’e göre öğretmenlerin görevi, bu bölgelerin oluşturulmasında öğrencilere gerekli olduğu kadar rehberlik etmektir. Bu bölgelerin genişletilmesi ve öğrencilerin gelişimleri için, olabildiğince çok yönlü olarak, öğrencilerin bu bölgelerde gelişimlerini sağlamaları önemlidir. Gerek anadili gelişimi gerekse de yeni bir dilin öğrenilmesi sürecinde, önceki bilgilerin bahsedilen gelişim bölgelerinde nasıl kullanılacakları çok belirleyicidir. Bu süreçte dilsel gelişim ve yeni dil öğrenme, önceki bilgilere dayandırılarak gerçekleştirilirse, gelişim daha yetkin bir şekilde meydana gelir. Oysa özellikle dilsel azınlık öğrencilerinin anadilleri, yeni dil öğrenmeleri esnasında bir temel olarak değil de, bir tehlike, engel olarak alınırsa, öğrenciler gelişim bölgelerinde kaynaksız bırakılmış olur ve yeni bilgi ile karşılaşmalarında savunmasız bırakılırlar.

Yerli bilgisi: Indigenous knowledge: İşgal ve sömürü dönemi öncesi bir bölgede yaşayan halkların, sömürgeci kültürden farklı olarak kurduğu, sürdürdüğü ve genelde sözlü kültür şeklinde nesilden nesile aktardığı, yaşamla ilgili her türlü bilgiyi içerir. Bu bilgi, doğa ile birlikte nasıl yaşanacağını, ne zaman, ne gibi etkileşimlerde bulunulacağını belirler. Yerli bilgisi, sömürgeci kültür tarafından kurulan bilginin parametrelerinden ve kurulma biçimlerinden çok farklı olarak üretilir.

Yerli eğitim: Indigenous education: Yerli bilgisine göre düzenlenmiş, çoğu zaman sömürgeci iktidarın uyguladığı içerik ve biçimden farklı organize edilen eğitimdir. Örneğin, bazı bölgelerde yerli eğitim, yazılı metinler üzerinden değil sözlü kültüre dayalı yürütülür. Ya da matematik ve fen bilimleri gibi dersler, yerli yaşam içinde yer aldıkları ölçüde ve bu yaşamın ihtiyaçlarına göre düzenlenir veya tamamen dışarıda bırakılabilirler. Bu yolla yerli çocuklarının sosyalleşme süreçleri, yerli bilgisine göre ve yerli metotlarla sağlanır. Bu eğitimin önemli bir parçası da, bu süreçte yerli dilinin kullanılmasıdır.

Not: Bu çalışma, Eğitim-Sen Yayınlarından çıkan “Çokdilli Eğiyim Yoluyla Toplumsal Adalet” isimli kitapta yayınlanmıştır. Kitaba şuradan ulaşılabilir:

http://www.egitimsen.org.tr/ekler/212a7a54a8ba049_ek.pdf