Rojava, Devrim içinde Devrim ve Yeniden İnşa – Janet Biehl ile Söyleşi
Egîd Özdemir

Çeviri: Yağmur Yılmaz

Bundan 6 ay öncesine kadar Kobanê-Rojava konusunda bilgi sahibi olan çok az kişi vardı. Ama en son Kobanê direnişinde, dünyanın dört bir yanında Kobanê ile dayanışma eylemleri gerçekleşti. 1936’da İspanya’daki iç savaş ve devrim için dünyanın dört bir tarafından insanlar nasıl seferber olduysa, dünyanın her yerinden sosyalist, feminist, anarşist, ekolojist vb. gruplar Kobanê için ayağa kalktı. Rojava devriminin dünya tarihindeki önemi nedir sizce?

Rojava’nın geçtiğimiz yüzyıllarda gelişen devrimci gelenek için önemi çok büyük. Tıpkı 1789’un Paris’i, 1905 ve 1917’nin St. Petersburg’u, 1936-37’nin Barcelona’sı gibi, bugün de Rojava radikal hareketlerin odak noktası haline gelmiş durumda. Devrin gerçek demokrasi ve halk idaresi gibi devrimci arzuları Rojava’da vücut buluyor.

Biliyorsunuzdur, Bookchin’in devrimler tarihini konu alan dört ciltlik son kitabının adı Üçüncü Devrim. (Kitap Türkçeye de çevrildi.) Bu çalışma, halk hareketlerinin Batı devrimlerindeki rolü üstünde duruyor. Kitabın başlığının ne anlama geldiğini açıklayayım, zira başlık içeriğin anlaşılmasında kilit role sahip. Birinci Devrim, feodalizme karşı yapılan devrimdir. 1789 yılında Fransa halkı, köylü ve işçi sınıfları da dahil olmak üzere, monarşi ve aristokrasiye karşı ayaklandı; ancak Jakobenler bu özgürlük hareketini denetim altına alıp bir diktatörlüğe çevirdiler ve Napolyon karşı-devrimini yaptı. Sonuçta bundan en çok faydalanan taraf ise zenginliklere el koyan ve ekonomik gücünü sağlamlaştıran burjuvazi oldu.

İkinci Devrim’e gelince, bu burjuvaziye karşı yapılan devrimdir – Marksist tabirle, proletaryanın başlattığı devrim. Marx’ın ifadesiyle, sömürülmekte ve yoksullaştırılmakta olan proletarya isyan etti. Ancak bir kez daha devrim dizginlenerek, bu kez elitlerin devrimin öncüleri olduğunu iddia ettiği bir tiranlık kuruldu. Proletarya adına bir diktatörlük tesis eden rejim, yeniden baskıcı bir nitelik kazandı. Dolayısıyla, 1917’deki St. Petersburg ayaklanmaları da, aslen demokratik kurumlar, demokratik asker ve denizci konseyleri olan Sovyetlere karşı emekçi sınıfı tarafından başlatıldı. İstedikleri, iktidarın aşağıdan yukarıya doğru aktığı birkaç kademeli bir konsey demokrasisi oluşturmaktı – tıpkı Rojava’daki gibi. Fakat Bolşevikler iktidara geldiler ve aşağıdan yukarıya doğru akan demokrasinin kademeli Sovyet yapısını, yukarıdan aşağıya bir dikta yönetiminin aracına dönüştürdüler. İkinci Devrim kaba hatlarıyla bu şekilde gerçekleşti.

Bookchin’in kitabına da ismini verdiği Üçüncü Devrim ise halkın Marksist çizgideki diktatörlüklere karşı yaptığı devrimdir. Diğer tüm devrimlerde olduğu gibi, bu da sıradan insanların devrimi; yalnız bu insanlar artık tarihten ders çıkarmış durumda. Burjuvazinin toplumun zenginliğini ele geçirmesine engel olmaları ve birtakım öncülerin halk adına konuşma kisvesi altında bir diktatörlük kurmasına izin vermemeleri gerektiğinin bilincindeler. Bunun yerine, meclisler gibi demokratik kurumlar oluşturarak, halkın güçlenmesini amaçlıyorlar. Bookchin’e göre, 1936-37 İspanyol Devrimi’nin somut bir örneği olduğu, özgürlükçü bir devrim bu.

Bookchin’in el üstünde tuttuğu projesi, devrimci geleneği savaş sonrası döneme ve hatta yirmi birinci yüzyıla taşımaya çalışmaktı. Proletarya devrimleri çağının kapandığı gerçeğiyle cebelleşen Bookchin, yeni devrimci failin yurttaşlar olacağını ve devrim mahallinin de fabrikalardan kentlere kayacağını düşünüyordu. Teknolojinin iş yükünü ortadan kaldırdığı (bunu kıtlık-sonrası olarak adlandırıyordu) ve toplumun işlemesi için gerekli olan emeği yok ettiği fikrindeydi. Çalışmaktan muaf olmak, halkın demokratik süreçlere katılmasını mümkün kılacaktı. Dolayısıyla liberter belediyecilik anlayışını, yani kentlerdeki mahallelerde ve kasabalarda yüz yüze demokrasinin olduğu kurumlar oluşturma düşüncesini ileri sürdü.

Rojava’daki devrim dikkate değer ve şiddet içermediği, çatışmasız gerçekleştiği için de alışılmışın dışındaydı. Esad rejimi on yıllardır sert ve son derece baskıcı bir şekilde ülkeyi yönetiyordu. Ancak 2012 Temmuz’unda, rejim, sadece kendisinin vâkıf olduğu sebeplerden ötürü (muhtemelen Kürtlere karşı askeri bir cephe açma arzusunda olmadığı için), ülkenin kuzeyi üzerindeki hakimiyetinin elinden kayıp gitmesine göz yumdu. Rejimin bölgedeki temsilcileri, birkaç gün içinde kayıplara karıştı. Diktatörlükten kurtulmuş olan Rojava halkı ise Demokratik Konfederalizm ilkelerini izleyerek, tıpkı Bookchin’in tasavvurundaki gibi, halk meclisleri ve farklı kademelere sahip konfederal konseyler oluşturdular.

Bildiğim kadarıyla Bookchin hiçbir zaman böyle bir devrimin bu kadar çabuk ve şiddete başvurulmadan gerçekleşeceği öngörüsünde bulunmadı – özellikle de endüstrileşmiş Batı cumhuriyetlerinde. Örneğin, ABD’de devletin gücü bir yaz gecesinde öylece yitip gitmez. Washington’daki federal hükümet asla pes edip, New York, Chicago ve Los Angeles’ı meclislerdeki insan kalabalığının idaresine bırakmayacaktır. Güçlü ve zengin olan ABD hükümeti, kaybedecek çok şeyi olduğundan, teknolojiyle son derece iyi donatılmış, güçlü ordusuyla buna sert bir biçimde karşı koyacaktır.

Bu yüzden Bookchin’in stratejisi tam anlamıyla çatışmanın olmadığı bir devrim öngörmedi. Ona göre, devrim öncesi dönemde konfedere meclisler ulus-devlete karşı bir güç teşkil etmek durumundaydı. Buna, Troçki’nin ifadesini kullanarak, “ikili iktidar” adını verdi. İkili bir iktidar olarak konfederasyon, bünyesinde topladığı halk iktidarını temsil edebilir. Ancak, bunun yanı sıra, iktidar devrini zorlayan bir kaldıraç görevi de görebilmektedir. Bu iktidar devri, yeterli sayıda insan desteklediği takdirde, şiddete başvurulmadan emrivaki bir şekilde vuku bulabilir. Ancak, konfederasyonun halkı örgütleyip devrimci bir çatışmanın başlamasıyla da gerçekleşebilir. Bookchin’in de sıklıkla dile getirdiği gibi, bu durumda silahlı kuvvetlerin devletin tarafından halkın tarafına geçmesi elzemdir.

Bu dönüşüm Bookchin’i fazlasıyla kaygılandırıyordu. Rojava’da ise bahsi geçen dönüşüm, iç savaş yüzünden tükenmiş olan ordunun pes etmesinden sonra gerçekleşti. Bu tarihte, devrimci kuvvetler olan PYD ve TEV-DEM konsey ve komünleri oluşturmaya başlayalı bir yıl geçmişti. Bu sayede, hayati an gelip çattığında yeni kurumlar zaten yürürlükteydi. Harikulade olan da buydu işte. Bu belki başka yerlerde de olabilir. Rojava, önceden hazırlık yapmanın ve iktidarın gerçek kaynağını yok saymak yerine halk adına iktidarı kullanmaya hazır karşı-kurumlar kurmanın ne kadar önemli olduğunu kanıtladı.

Abdullah Öcalan Demokratik Özerkliğin esaslarını açıklarken özerkliğin temel şartlarından birinin de öz-savunma olduğunu vurgulamıştı. Rojava’da YPG ve YPJ örgütlenmeleri temelinde gelişen direniş çok etkili oldu. Bu öz-savunma birimlerinin profesyonel ve hiyerarşik birer militer güce dönüşmemesinin panzehiri nedir ve kadınların bu öz-savunma birimleri içinde etkin bir güç olmasının cinsiyet ilişkilerine toplumsal yansımaları neler olur?

Rojava’dayken gördüğüm kadarıyla, YPG ve YPJ bu tehlikenin gayet farkındaydı. Bunun üzerinde epey düşünmüş gözüküyorlardı; hiyerarşi ve profesyonelleşmenin gelişmesine karşı birtakım önlemler almışlardı.

Öncelikle, YPG ve YPJ, kendilerini bilinçli ve açık bir şekilde hiyerarşik olmayan terimlerle tanımlıyorlar. Kendilerini bir ordu olarak nitelendirmiyorlar; zira ordu tanımı itibariyle devlete eklemlenmiş bir yapıdır. Bunun yerine, devleti değil halkı savundukları için kendilerine halkın savunma güçleri diyorlar.

İkincisi, bu savunma birliklerinde demokratik mekanizmalar mevcut. Eşitlikçi bir yapıya sahipler – savaşçıların üzerinde komutanlar dışında bir rütbe bulunmuyor. Zaten komutanlar da savaşçılar tarafından seçiliyor. Bu seçimler normalde yılda bir yapılıyor ama komutanlar, savaşçıların takdirine göre yeniden seçime gidilerek azledilebiliyor.

Üçüncüsü, bu birlikler içinde kadınların varlığı son derece önemli çünkü insanların rütbelerine göre sıralanmaktan ziyade, birbirlerine bağlı olduklarını vurguluyor ve böylelikle hiyerarşinin oluşmasını engellemeye yarıyor.

Son olarak, savaşçılar Demokratik Konfederalizm ideolojisi konusunda eğitim aldıkları için sorunun ne olduğunu anlıyorlar. İdeolojik eğitimin, sadece YPG/YPJ içinde değil, genelde de ne kadar yaygın olduğunu görmek beni şaşırtmıştı. Ekonomi akademisi, Asayiş akademisi ya da diğer akademilerin hepsinde Demokratik Konfederalizm müfredatın bir parçası.

Hiyerarşinin ortaya çıkmasını kesin olarak engelleyecek bir mekanizma söz konusu değil; ancak bunu sağlayacak bir şey varsa o da eğitim. Bookchin’in sıklıkla söylediği gibi, “Hiçbir şey bilincin yerini tutamaz.” Rojava halkı, böyle açıkça ifade etmese de bunu kavramış gibi gözüküyordu. Devrimi yapanlar, özgür bir toplum yaratmak için, hiyerarşik olmayan bir eğitime vurgu yapıp bu sistemi geniş bir alana yayıyor ve halka, kendilerine ve birbirlerine güvenmeyi öğretiyorlar. Yine de bu, hiyerarşinin oluşmayacağını garantilemiyor; hiyerarşiye engel olma konusunda ne kadar etkili olacağı ise zamanla belli olacak.

Daha önce Rojava Devrimi için “kendi başına yap devrimi” kavramını kullandınız. Bildiğiniz üzere Kuzey Kürdistan’da ateşkes süreci var.  Öcalan bu süreçte, “Devletten bir şey beklemeden demokratik özerkliği inşa edin,” dedi. Rojava’da savaş koşullarında Demokratik Özerklik inşa edilirken Kuzey Kürdistan’daki bu ateşkes süreçi inşayı nasıl etkileyecektir?

Bilemiyorum – lütfen benden geleceği görmemi beklemeyin. Türkiye, Kürt azınlığına karşı olan kin dolu ve hiçe sayan tavrını bir kenara bırakıp, anayasasında nihayet Kürtlerin varlığını ve haklarını tanımaya karar verirse sadece Türkiye’deki değil Rojava’daki Kürtler de şüphesiz bunun faydasını görecektir. Umarım yakın zamanda, görüşmelerden çıkan sonuç bu olur; ancak kimse bunun nasıl olacağını, hatta olup olmayacağını bilmiyor.

Kürt Özgürlük Hareketi’nde siyasi partilerde, yerel yönetimlerde, kurum ve kuruluşlarda kadın-erkek eşitliği temelinde eş başkanlık sitemi uygulanıyor. Özellikle belediyelerde eş başkanlık sistemi uygulanmasının yerel demokrasiye ne tür bir etkisi olabilir?

Eş başkanlık sistemi, eş başkanlardan birinin kadın olması şartıyla, hem demokrasi pratiği için hem de bir sembol olarak önemli bir uygulama. Gerekli dil becerisine sahip olmadığım için Rojava’da halktan kadınlarla konuşma fırsatı bulamadım; fakat, erkeklerin uzantısı oldukları ve politik alanın dışına itildikleri bir sistemden, siyasi birer aktör olarak kendi ayakları üzerinde özgürce durabildikleri yeni bir düzene geçilirken, oldukça köklü bir dönüşüm yaşadıkları kesin. Belki Rojavalı kadınlardan bazıları yeni rollerini hemen üstlenmeyi başardı – belki de senelerdir bunun için can atıyorlardı ve sonunda bu şansı elde ettiler. Belki de, eski düzenin boyunduruğundan kurtulmak ve düşündüklerini açıkça ifade edebilmek onlar için gayet kolay oldu.

Diğerleri için, bu aşamaya gelmek biraz daha zaman alabilir. Erkek ya da kadın, bazı insanlar için topluluk önünde konuşmak korkutucu olabilir – özellikle de yıllar boyunca, nesilden nesle buna izinleri olmadığı söylenip durmuşsa. Bir topluluk içinde konuşup kendini ifade edecek cesareti toplamak uzun sürebilir. Birçok insan saçma ya da yanlış bir şey söyleyeceğinden korkar. Özellikle de kadınların, yapacakları bir hatanın diğer tüm kadınları kötü göstereceğinden veya erkeklerin onlar hakkında, “Ait olduğu yere, evine dönmeli,” diye düşüneceğinden korkuyor olmaları olası. Oysa herkes böyle bir ortamda hata yapabilir. Umuyorum ki, kadın ya da erkek fark etmez, çekingen olanlar da eninde sonunda kendilerinde o cesareti bulacaklar. Bir kere seslerini yükselttikten sonra, konuşmak zamanla daha da kolaylaşacak.

Rojava, halk meclisleri sayesinde, diktatörlük rejiminin pasif süjelerini aktif birer yurttaşa dönüştürüyor. Bunu Vermont’ta, kendi yaşadığım yerde düzenlenen kasaba toplantılarından biliyorum; katılanlar her geçen gün, her yeni toplantıyla birlikte daha güçlü hale geliyorlar.

İnsanlar yavaş yavaş kendilerine olan güvenleriyle birlikte, siyasi becerilerini de geliştirecekler. Adaletsizliklere karşı hararetle seslerini yükseltmeyi ve fikirlerine katılmasalar dahi, belki de komşuları veya çocuklarının okul arkadaşlarının ebeveynleri olan insanlara medeni davranmayı öğrenecekler. Bir konunun ne zaman üstüne gidilmesi gerektiğinin ve ne zaman vazgeçmek gerektiğinin farkına varacaklar. Halk meclisleri, aklından geçenleri söylemeyi bilen kadın ve erkeklerden oluşan bir insan kitlesine, geniş bir politik jenerasyona gebe. Rojava’nın zenginliği olan bu insanlar, Kürt Özgürlük Hareketi içinde durdurulamaz bir güç haline gelecekler.

Roj-revo-MAIN

Kürt siyasal hareketinin geliştirmiş olduğu “Demokratik Özerklik, Demokratik Konfedaralizm” tezlerinin en önemli esin kaynaklarından biri de malumunuz Murray Bookchin’in fikirleridir.  Rojava’ya gittiniz ve gözlemleriniz oldu. Rojava’da oturtulmaya çalışılan toplumsal yapının Bookchin’in fikirleriyle örtüşen ve ayrışan yönleri nelerdir sizce?

Bookchin’in liberter belediyecilik anlayışı, ekonomi açısından, şimdiye kadar Rojava’da olanlardan çok daha farklı bir düzeni öngörüyordu. Bookchin’in zihnindeki ekonomik düzen ne devlet sosyalizminde olduğu gibi devletleştirilmiş, ne sendikalizmde olduğu gibi fabrika çalışanlarının kontrolüne bırakılmış, ne kapitalizmdeki gibi özel mülkiyet temeline oturtulmuş, ne de komüniteryanizmdeki gibi küçük kooperatif sahipliğine dayandırılmıştır. Bunlar yerine belediyeleşmiş, yani toplumun tasarrufuna bırakılmıştır.

Belediyeleşme, ekonominin kontrolünün yurttaşlardan oluşan meclisler ve bunların oluşturduğu konfederasyonlar tarafından devralınması anlamına geliyor. Bu meclisler en nihayetinde toprak, kaynaklar, sanayi ve de zenginliklerin kontrolünü elinde tutan sınıfların malları dahil olmak üzere özel ekonomiyi kamulaştırır ve bunların herkesin yararına kullanılması için kontrolü topluma devrederler. Bunlar kamu malı haline getirilerek, toplum adına ve tüm halkın çıkarlarına uygun olarak meclislerdeki yurttaşlar tarafından idare ve kontrol edilir.

Meclisler, fabrikaların ve toprakların tekrar tikel çıkarlara sahip, ayrı ve rekabetçi birimlere dönüştürülmemesini sağlar. Maddi geçim kaynakları, meclislerce, erken dönem komünist hareketlerin taleplerini yerine getirecek bir biçimde dağıtılır: “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre.” Meclisler, mantık ve ahlak çerçevesinde ihtiyaç düzeylerini belirler. Elinden gelen iş ne olursa olsun, toplumdaki herkes geçim kaynaklarından faydalanır.

Bookchin’in ifade ettiği gibi, “Ekonomi, kelimenin dar anlamıyla ekonomi olmaktan çıkar – karşılığı ‘ticari’, ‘piyasacı’, kapitalist, ‘işçi kontrolünde’ girişimler değildir. Artık gerçekten politik bir ekonomi söz konusudur: kentin, komünün ekonomisi.” Akılcı ve ekolojik standartların güdümünde, ahlaki bir ekonomi olacaktır bu. Kamuya karşı sorumluluğa dayalı bir değer sistemi, sorumsuzca özel mülk edinimine olduğu gibi ekolojik yıkım ve insan hakları ihlallerine de engel olacaktır. Meclislerdeki yurttaşlar, bilinçli bir biçimde, ekonomik teşekküllerin işbirliği ve paylaşım gibi etik kurallara uygun olmasını garanti altına alırlar. Limit ve denge gibi klasik kavramlar, kapitalizmin kâr peşinde koşarak genişleme ve rekabet etme buyruğunun yerine geçer. Toplum insanlara değer verir ve bunu onların üretim ya da tüketim seviyelerine göre değil, toplumsal yaşama olan pozitif katkılarından dolayı yapar.

Geniş coğrafi alanlarda, yurttaş meclisleri konfederasyonlar vasıtasıyla ekonomik politikayı ilgilendiren kararlar alır. Mal sahibi sınıfların kamulaştırılmış malları, sadece belediyelerin içinde değil, bir bölgede bulunan tüm belediyeler arasında yeniden paylaştırılır. Eğer bir belediye diğerlerine zarar vermek pahasına kendi faydası için çalışırsa, diğer konfedere belediyeler bunu engelleme hakkına sahiptir. Ekonominin kapsamlı bir biçimde siyasallaşması, ahlaki ekonominin geniş ve bölgesel bir ölçeğe yayılmasını da sağlar.

Kobanê direnişi sonucunda kentin %80’i kullanılamaz hâle geldi. Hem yerelde hem de uluslararası alanda nasıl yeniden inşa edileceği  tartışılıyor. Farklı farklı modeller, projeler sunuluyor. Ekolojik, iklim şartlarına dayanıklı ve toplumsal ilişkileri zenginleştirici bir yerleşim modeli neleri içermelidir? Bu konuda dikkate alınmaya değer örnekler var mıdır?

Fikrimce, Rojava hepimizin yapması gerekeni yapmalı: Yerin altındaki petrole mümkün olduğunca dokunmamaya çalışıp, küresel ısınmaya katkıda bulunmaktan kaçınmalı. Bunun yerine, Rojava’da – ve dünyanın geri kalanında – yenilenebilir enerji sektörü geliştirilmeli. Özellikle de tek tek binalara, mahallelerin tamamına ve sanayiye güç sağlayacak güneş enerjisi kullanılmalı.

Ayrıca dünya üzerindeki diğer tüm toplumlar gibi, Rojava’nın da dirimli, yaşanabilir ve merkezi olmayan şehirler kurması gerek. Bu, yirmi birinci yüzyılda şu anlama geliyor: Şehirler, insanlara ve insanların ihtiyaçlarına göre şekillenmeli, arabalar ve arabaların ihtiyaçlarına göre değil. Şehirlerdeki mahalleler yürümeye elverişli olmalı. Zira yürünebilir ve bisiklet sürülebilir mahalleler topluluk ruhunu oluşturur; buralar insanların tanıştığı ve birbiriyle yüz yüze temas kurmak zorunda kaldıkları yerlerdir. Tüm bunlar aynı zamanda merkezsizleşmeyi ve demokratik özerkliği destekler. Evler, işyerleri, alışveriş ve dinlenme yerleri olabildiğince yürüme mesafesinde tutulmalı. Sokaklar hem güvenli hem de yaya ve bisiklet sürücülerini cezbedecek şekilde tasarlanmalı ve arabaların sokaklara hakim olmasına izin verilmemeli.

Şehrin yoğun bir biçimde inşa edilmesi faydalı olur çünkü alanın dar olması toplu taşımayı finansal olarak mümkün kılar. Mevcut boşluklara binalar yapmak, şehrin dışındaki alanlara insanları arabalara muhtaç eden düşük yoğunluklu banliyöler kurmaktan daha mantıklı. Şehir sokakları boyunca, parklara, yeşil alanlara ve kırlara ağaçlar dikilmeli. Arazi yeniden ağaçlandırılmalı. Parklar ve başka yeşil alanlar yaratılmalı. Bu alanlar, insanların kolayca, keyif alarak yürüyebileceği, bisiklet sürebileceği şekilde birbirine bağlanmalı. Kent çiftlikleri kurulmalı ve kentlerde bu müşterek çiftlikler için alan ayrılmalı.

Ayrıca, toplu taşıma üzerinde durulmalı. Ben özel araç sayısının düşürülmesi için toplu taşımayı öneriyorum. Arabalar sera gazı emisyonu, trafik, sosyal tecrit, otoparklar ve yaya düşmanı yolları beraberinde getiriyor. Kentlerdeki insanların arabalara olan ihtiyacın azalması için ise ucuz veya bedava toplu taşımaya ihtiyaç var. Ancak bu şekilde şehrin öbür ucundaki, yürüyüş yapabilecekleri mahallelere arabayla gitmek durumunda kalmazlar. Minibüsler, otobüsler artırılmalı; metrobüs ve hafif raylı sistem kurulmalı. Bunlar şehrin içindeki mahalleleri ya da şehirleri birbirine bağlayacak şekilde geliştirilebilir.

Saydıklarım kentsel tasarımla ilgili son derece önemli meseleler ama Bookchin’e göre ekoloji aynı zamanda sosyal bir konuydu. Hayatı boyunca ekolojik krizlerin sebeplerinin sosyal olduğunu ve dolayısıyla çözümlerinin de sosyal olması gerektiğini öne sürdü. Bu konunun iç yüzünü anlamaya yarayacak anahtar kavramlardan biri çeşitlilikti. 1971 tarihli “Kendiliğindenlik ve Örgütlenme” (“Spontaneity and Organization”) başlıklı makalesinde Bookchin, biyosferin doğal evrim sürecinde çoğalan karmaşık yaşam formları ve “türler arasındaki, besin zincirleri ve besin ağları şeklinde gittikçe karmaşıklaşan karşılıklı ilişkiler” ile beraber gittikçe çeşitlilik kazandığını yazmıştı. Ekoloji, “çeşitlilik ve kendiliğinden büyümenin kendi içlerinde birer amaç olduğunu ve buna saygı duyulması gerektiğini ileri sürer.” Her ekosistem, çeşitlilik gösteren yaşam formlarının emsalsiz bir toplamıdır; insan ise bu bütünün yalnızca bir parçasını oluşturur.     Bu bütüne müdahalede bulunabilir, “hatta kendi yararına olduğu gibi toplumun çıkarına olmak kaydıyla bilinçli bir biçimde bu bütünü yönetmeye de çalışabilir; ancak bütün üzerinde hakimiyet kurmaya çalışır, başka bir deyişle onu yağmalamaya kalkarsa, bu bütünü ve sosyal hayatın doğal temelini yıkma riskiyle karşı karşıya kalır.” Ekolojik bakış açısının doğası itibariyle diyalektik bir yapıya sahip olduğunu düşünen Bookchin’e göre, bu yapı “farklılaşma, içsel gelişim ve çeşitlilik içindeki bütünlüğe vurgu yapar.” Günümüzde ekoloji, “eşsiz bir konuma sahip çünkü bir bütün olarak hiyerarşik toplumun çarpıcı bir eleştirisini yapan ama aynı zamanda uygulanabilir ve düzenli bir gelecek ütopyasının esas ilkelerini de ortaya koyan sosyal ve biyolojik bir zemin teşkil ediyor. Ekoloji, içinde bulundukları ekosisteme uygun olarak adeta sanatsal bir biçimde şekillendirilmiş olan yeni teknoloji türleri ve yeni topluluk biçimlerine dayanan sosyal merkezsizleşme ihtiyacını, bilimsel temellere dayandırarak doğrulamaktadır.”

Dolayısıyla Bookchin için, halk meclisleri demokrasisinin gelişimi ekolojinin bir parçası. Etnik ve dinsel çeşitlilik de öyle. Rojava’nın farklı etnik ve dini grupları arasındaki dayanışma, Bookchin’in fikirlerine göre, ekolojik bir toplumun yaşamsal bir parçası.

Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Bookchin radikal bir aydınlanmacıydı. Her türlü mistik ve dinsel düşünceye çok mesafeli biriydi.  Kürt halkının büyük bir bölümü Müslüman. Halkın dinsel inançlarıyla çatışmayacak bir seküler politik kültür nasıl inşa edilmelidir, bunun eğitim süreçlerine yansıtılması gereken ölçütleri neler olmalıdır?

Bookchin’in karşı çıktığı en mühim noktalardan biri din ve siyasetin birbirine karıştırılmasıydı. Hitler’in Nürnberg mitinglerinde mitoloji, ritüel ve törenlerle manipüle ettiği Alman halkının korku ve kızgınlıklarına hitap etmesi örneğinde olduğu gibi, duygusallık ve irrasyonelliğin siyasetin bir parçası olmasından korkuyordu. Hepimizin içinde gizli bir canavar var ve Hitler’in yöntemleri bunu ortaya çıkarmıştı.

Bookchin bunun yerine, insan doğasının en iyi yanına hitap etmek istedi – bu da ona göre akıldı. Kötü yönlerimizi, yani kızgınlıklarımızı, korkularımızı ve kıskançlıklarımızı dizginlemek için aklımızı kullanmalıyız ki toplum içinde barışçıl ve medeni bir biçimde yaşayabilelim. Bunun yanı sıra, liderleri birer koyun gibi körü körüne takip etmek yerine tahakkümle mücadele edebilmek ve özgürlüğün anlamını kavrayabilmek için akla ihtiyacımız var. Son olarak, aklın sosyal ahlakın temeli olduğuna inanan Bookchin’e göre, nihai ahlaki standart, bir topluluk olarak bağımsız olduğumuz gerçeğinin ve bir önceki soruda tarif ettiğim sosyal ahlak ihtiyacının farkında olan sosyalist bir toplumdu.

jNr6mzsK_400x400

Rojava toprakları tahıl, sebze, meyvede ve diğer birçok üründe bir hayli verimliyken Baas rejimi neredeyse yarım yüzyıllık iktidarında sadece belirlediği ürünlerin üretimine izin veriyordu. Rojava’yı tüm Suriye’nin tahıl deposu olarak kullanılıyordu. Devrim ile beraber halk tarımda “komünal ekonomi” temelinde  kooperatifleşmeye gitti. Günümüz finans çağında “komünal ekonomi” kavramının olabilirliği ve olası sonuçları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bence komünal ekonominin karşısında duran gücün ne olduğunun hepimiz farkındayız – bu da kapitalist modernitenin ta kendisi. Rojava, bu düzenin meydan okumasından kaçmak yerine, inatçı bir şekilde karşısındaki zorluğu kabullendi. Komünal ekonomi şu ana dek, kapitalist ekonomiden kopup marjinalleşerek gelişti – yani, ambargo ile. Eğer kapitalist yatırımlara izin verilecek olursa, bu durum büyük ihtimalle komünal ekonominin yıkımıyla sonuçlanacak. Bu ancak, (1) daha önce de tarif ettiğim gibi, eğitim ve bilincin böyle bir gelişmeyi önleyecek kadar sağlam olması ve (2) kapitalist olmayan ekonominin, halkın ihtiyaçlarını yeterli düzeyde karşılayacak kadar gelişmesiyle mümkün olabilir.

Rojava Toplumsal Sözleşmesinin girişinde “ekolojik bir toplum” ibaresi geçmektedir. Doğanın maruz kaldığı tahribatlar, dünyanın giderek keskinleşen eşitsizlikleri ve dayanılmaz boyutlara varmış siyasal tahakküm bağlamında Bookchin’in “toplumsal ekoloji” fikrinin çözüm olabilme potansiyeli ve ihtimali nedir sizce?

Rojava muazzam zorluklarla karşı karşıya. Fakat sağlıklı bir iyimserlik söz konusu olmazsa, hiçbir şey başarıya ulaşamaz. Ortaçağ Avrupa’sında, Katolik Kilisenin akılları ve iktidarları kontrol eden siyasal gücünün bölünmesi ve yenilmesi imkansız gözüküyordu. Ancak bu güç artık ortada yok. ABD kurulduktan sonraki on yıllar boyunca kölelik ülkenin ekonomik güç kaynağıydı ve köle sahiplerinin Washington hükümeti üzerindeki gücü kırılamaz gibi duruyordu. Ancak kölelik artık yok. İnsanlar, kolektif bir irade aracılığıyla mücadele ettikleri takdirde çok büyük değişikler yapabilirler. Kimse tek başına bir şeyi değiştiremez ama eğer herkes meselenin bir ucundan tutar ve o konuda bilgilenir, arkadaşlarına bundan bahseder, toplantılar yaparsa… İşte bunu binlerle çarpınca, ortaya hatırı sayılır bir güç çıkıyor. Rojava’nın demokratik, ekolojik, kadın-erkek eşitliğinin olduğu bir toplum olmasına katkıda bulunacak bir şey varsa, o da siyasi aktörlerin her alanda bilinç ve eğitimle pekiştirdikleri adanmışlıklarıdır.