‘Öngörü’nün Ötesinde Bir Kitap: “Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı?”
Serhat Arslan

Basım tarihi belli olmamakla birlikte Londra Konferansı’ndaki Meselelerden: Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı? Yaşamayacak mı? ((Kitabın, İsmail Demirci tarafından günümüz Türkçesine kazandırılan nüshası ile Haluk Kortel vd. tarafından Latin alfabesine çevrilmiş nüshası karşılaştırılmıştır. Birbirine oldukça uyan iki nüsha, kitabın ilk basımında yer alan Anadolu ve Kürdistan’ı bir arada gösteren haritayı almamakla da ortaklaşmışlardır. )) adlı kitabın 1913-1914 arası, Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce yazıldığı tahmin edilmektedir (Dinç, 2011: 38). Kitabın yazarı Johns Mool, çevirmeni de ünlü İttihatçı Habil Adem ((Gerçek adı Naci İsmail (Pelister) olan Arnavut asıllı Habil Adem’in doğum ve ölüm tarihi tam olarak bilinmemektedir. Elektrik Mühendisi olmak için gittiği Almanya’dan, felsefe doktoru olarak geri döndüğünü ve Almanca, Fransızca ve İngilizce dillerini bildiğini belirtmektedir. Önce Emniyet Teşkilatı Tercüme Bürosunda çalışan Adem, daha sonra Aşâir ve Mûhacirîn Müdîriyyet-i Umûmiyyesi’nin (AMMU) Türkmenler şubesinde çalışmıştır. Adem, kamuoyunu etkisi altında bırakan on eser yayınladığını ve hepsinde yazar olarak Avrupalıların adını kullandığını, kendisini de çevirmen gibi gösterdiğini belirtmiştir. Bunu da Babıâli’nin sansüründen kurtulmak için yaptığını söylemektedir. Mahmut Ragıp Kösemihalzade de, Adem’i doğrular biçimde Türkmen Aşiretleri kitabının Hâbil Adem tarafından yazıldığını, bizzat Adem’in kendisinden duyduğunu kaydetmiştir. Her ne kadar, Adem, sansürden kurtulmak için eserlere kendi adını yazmadığını iddia etse de bunun, bünyesinde çalıştığı kurumun bir politikası olduğu açıktır. Dündar, haklı olarak, Adem’in 1916 yılında 4 ve 1918 yılında da 3 adet olmak üzere toplam 12 adet eser yazmış olmasının zor bir ihtimal olduğunu ve bu eserlerin Encümen-i İlmî’nin ortak yayınları olduğunu belirtmiştir. Akt. Serhat BOZKURT, Bir Toplumsal Mühendislik Kurumu Olarak “Aşâir ve Mûhacirîn Müdîriyyet-i Umûmiyyesi”, 149. Yukarıda incelenen kitap için de benzer bir durumun geçerli olduğu söylenebilir. Yani kitap çok büyük ihtimalle Habil Adem ve/veya Encümen-i İlmî tarafından kaleme alınmıştır. Nitekim kitabı günümüz Türkçesine çeviren İsmail Demirci, kitabı yayına hazırladığı süre içinde, yazar olarak gösterilen isim hakkındaki bütün araştırmalarına rağmen herhangi bir bilgiye rastlamadığını söyleyerek bu kanıyı güçlendirmektedir. Johns MOOL, Londra Konferansı’ndaki Meselelerden: Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı? Yaşamayacak mı?, çev. Habil Adem, Gün.Türkçesi İsmail Demirci, 12. Hem İTC’nin AMMU bünyesinde çıkardığı eserlerin hem de AMMU’nun kendisi hakkında detaylı bilgi için bkz. Serhat BOZKURT, Bir Toplumsal Mühendislik Kurumu Olarak “Aşâir ve Mûhacirîn Müdîriyyet-i Umûmiyyesi”. )) olarak belirtilmiştir. Kitabın bugün için önemi ise Ermeni soykırımının 100. yılı vesilesiyle Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk yıllarında devlet eliyle organize edilen ve/veya gerçekleştirilen kıyımların arka planında yatan düşünceleri/motivasyonları açıkça göstermesidir. Ayrıca, aşağıda da görüleceği üzere, kitapta dile getirilen birçok düşüncenin daha sonra hayata geçirilmiş olması da kitabı önemli kılan bir diğer noktadır.

Kitapta öncelikle beş ayrı başlık altında Osmanlı İmparatorluğunun eleştirisi yapılmakta ve İmparatorluğun ömrünü doldurduğu vurgulanmaktadır. İncelenen beş ayrı başlıkta Osmanlı’nın düştüğü hatalardan kurtulunarak Türkiye adında yeni bir devletin kurulması gerektiği ileri sürülmektedir. Daha sonra ise Almanya, İngiltere ve Rusya’nın Anadolu üzerindeki olası planları ve politikaları açıklanmakta, son kısımda da yeni Türkiye devletinin bütün bu planları nasıl bertaraf ederek kurulacağı anlatılmaktadır.

“Yeni Bir ‘Hükümet’ Önünde: Türkiye ((Kitap boyunca çoğu yerde yazar “Osmanlı” yerine “Türkiye” kavramını kullanmaktadır. Çünkü daha sonra görüleceği üzere, yazara göre “Osmanlı” kelimesi unutturulmalıdır. ))” başlığıyla başlayan kitapta yazar, önce Osmanlı’nın, Selçuklu Devletleri’nin (Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu) devamı olarak kurulduğuna ve gelişmesiyle birlikte zamanın ruhuna da uyarak İngiliz ve Fransız devletleri gibi sömürgeci bir yapıya büründüğüne değinmektedir. Ancak Osmanlı’ya katılan farklı unsurlar, zaten Osmanlı adını alarak unutulan Türk milliyetini daha da kötü etkilemiş ve neredeyse onu yokluğa sürüklemiştir. Çünkü diğer devletler “millet temin ettikten sonra” sömürgeci olurken, Osmanlı henüz bunu gerçekleştirmeden bu işe kalkışmıştır.

Bu Türkiye, bu usulü takip ederken sömürge macerasına kapıldı. İngiltere gibi, Fransa gibi, zayıf ve kuvvetsiz milletleri tazyik ve istila ediyordu. Bu devrin yeniliği buydu… Fakat, bunlar Türkiye gibi pek erken, pek acemi hareket etmediler. Memleketlerini imar ettikten, o hükümet sömürgesi için bir millet temin ettikten sonra bu sahneye çıktılar… Osmanlı İmparatorluğu ise başkadır. Anadolu Selçuklu Devleti’ne “Osmanlı” ismi verilirken, Türk milliyeti unutuldu… Türkiye bu [sömürgeci] macera içinde birçok şeylere tesadüf etti ve macerasını devam ettirebilmek bu şeylerin bazılarıyla aşılandı. Bunlar, bir miras gibi bugünkü Türkiye’ye kalmıştır.  İşte Osmanlı hükümet usulü bu mirasların toplamıdır… Osmanlı hükümet usulü adıyla beş kısma ayrılan bu tesirler şunlardır:

1) Türkler’den başka unsurların idareye karıştırılması.

2) Sömürge meseleleri.

3) Osmanlı ismi.

4) Edebiyat, lisan.

5) Arap usulü tahsil (Mool: 18-20).

Yazara göre, problem olarak sıralanan bu durumların hiç biri kurulacak olan Türkiye devletinde olmamalıdır. Öncelikle, Osmanlı idaresi içinde devşirmelerin yanı sıra farklı etnik, dini, kültürel grupların temsilcileri ve farklı devletlere (dolayısıyla milletlere) bağlı kişiler de bulunmaktaydı. “[Osmanlı yönetimindeki bu Türk olmayanlar], Türklük’ten başka bir şey düşünüyorlardı. Anlamayarak böyle düşünmeye mecbur idiler. Zira Türk değillerdi” (20). Yazara göre, Osmanlı’nın çöküşünde önemli bir neden olan bu durum kurulacak Türkiye devletinde asla tekrar etmemelidir. Devletin yönetim kademesine Türklerden başka kimse gelmemelidir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan hemen sonra Bakanlar Kurulu’nda kabul edilen 1925 tarihli Şark Islahat Planı’yla ikinci derecede memuriyetlere bile Kürtlerin getirilmemesi kararı alınmıştır. Yine Mart 1926’da çıkarılan 788 numaralı Memurin Kanunu’na göre memur olmak veya devlet dairelerinde işçi olarak çalışmanın ilk koşulu “Türk olmak”tır. Aynı kanunun dördüncü maddesinde ise memur olacaklarda aranan şartların başına Türk olmayı koymakla yetinmeyip, evlilerin de gayrimüslimlerle evlenmemiş olması istenecektir. Kanundan önce gayrimüslimlerle evlenmiş olanlar ise Müdafaa-i Milliye ve Bahriye Vekâletlerinde çalışamayacaklardır.

Yazar için, Osmanlı’dan yeni Türkiye devletine kalacak diğer olumsuz ve tahripkâr mevzu “Osmanlı” ismidir. “[Çünkü] bu kelimeden Türk’ün değil… belki Arab’ın, Ermeni’nin, Kürd’ün hakimiyeti anlaşılır” (23). İçinde bu kadar farklı unsuru barındıran bir devletin ise bekası yoktur. “Şimdi sosyoloji âlemini de dinleyelim. Türkiye’nin yaşayabilmesi için Türk’ün hâkimiyeti lazımdır. Zira bir devlet bir millettir. Biz Türkiye’yi seyrederken, Türk milletini görmeliyiz” (24).

Osmanlı’dan Türkiye devletine kalacak diğer olumsuz bir miras da Farsça’nın ve Arapça’nın kötü bir taklidi olan Osmanlıca ve Osmanlı edebiyatıdır. Çünkü yazara göre, edebiyat ve lisan; hislerin, hayallerin ve bunların bileşkesi olan fikirlerin oluşmasında çok etkilidir ve Türkler, Osmanlıca ve Osmanlı edebiyatının tesiriyle ecnebi hislerin ve fikirlerin etkisine karşı koyamamaktadır. Yazar, bunun önemli bir nedenini de Osmanlı’dan yeni Türkiye’ye miras kalan son tahripkâr meselede görmektedir: Arap usulü tahsil. Yeni Türkiye’nin bütün bunlardan kurtulmasıyla var olabileceğini savunan yazar, kurtuluşun reçetesini de altı alandaki gelişmeyle birlikte özel ve gayrı resmi bir teşebbüsün gerekliliğiyle tanımlamaktadır. Bu teşebbüsün gelişmesiyle Türklük devlete hâkim olacak ve devlet “tam” bir hale gelecektir.

Burada en önemli mesele, “idare sanatı”, “ticaret sanatı”, “askerlik sanatı”, “iktisat sanatı”, “siyaset sanatı”, “eğitim sanatı” ile Türklüğün gelişimidir… Zira Türk, [bu güne kadar] kamu vicdanının haricinde bir şey idi.  Böyle bir devlet vicdanı teşkil edebilmek için özel ve gayrı resmi bir teşebbüs gereklidir. Bu teşebbüsün gelişip olgunlaşması anındadır ki bu vicdan görünecektir.  Tam devlet buna derler. Bugünkü devlet, bu vicdanın oluşumuna kadar “yerini korumak” mecburiyetinde bulunan müstafi bir kabinedir (31).

Yazar, kitabın devamında “burada karşı bir kültür ile güçlü bir Türk devleti tesis edilecektir” (35) dedikten sonra bu devletin yaşayıp yaşamayacağını anlamak için coğrafyasına bakmak gerektiğini söylemekte ve yeni kurulacak devletin sınırları ve nüfus yapısını incelemektedir.

Yazara göre yeni kurulacak Türk devleti dört kısımdan oluşacaktır. Akdeniz, Merkez, Doğu ve Güneydoğu isimlerindeki bu kısımlardan Merkez kısmı devletin üzerinde inşa edileceği (bir kısmının hala Şamanizm’e yakın inanışta olmasında dolayı) gerçek Türklerden oluşmaktadır. Yazar, her ne kadar bazı seyyah ve maden mühendisleri aksini söylese de Merkez Anadolu’daki Farsak Türklerinin Hititlerin neslinden geldiğini iddia etmektedir (48). Bilindiği gibi bu yaklaşım çok daha “bilim-kurgusal” ve kapsamlı hâli ile 1930’lar Türkiye’sinde ‘Güneş-Dil Teorisi olarak karşılık bulacaktır.

Diğer kısımlarda ise Rumlar, Ermeniler, Lazlar ve Kürtler de bulunmaktadır. Dolayısıyla zamanı geldiğinde buralarda önemli siyasi mücadeleler yaşanacaktır. Yazar, önce bölgeleri tanıtıp, bölgelerin tarihi ve nüfusu hakkında bilgi verdikten sonra yaşanacak siyasi mücadelede Türk’ün ne yapacağını anlatmaktadır.

“Akdeniz kısmı ki… Burada Türk yalnız değildir. Rum da aynı nisbette bulunuyor… Burada mutlak bir siyasi mücadele başlayacaktır” (38). Yaşanacak mücadelede ise yazara göre Türk’ün iki şekilde karşılık vermesi gerekecektir: Manevi ve maddi. “Anadolu Türkü’nü manen mağlup etmek için bir Rum ruhsal zekâsına tesadüf edilemez… Geleceğin manevi mücadelesindeki galip olan Türk’tür. Maddi mücadeleye gelelim: Bu da iki kısma ayrılır: Nüfus ve Para” (40). Her ne kadar nüfusta Türk’ün üstünlüğünden bahsedilse de para açısından Rum bariz bir şekilde öndedir. Bunun nasıl sonuçlanacağı ise kitabın sonunda verilmektedir. Nihai sonuç, Rumların asimle edilmesi ya da imhasıdır (104).  Nitekim daha sonra görüleceği gibi, kitabın yazarının özellikle Karadeniz bölgesindeki Rumlar için belirttiği gibi din, asimilasyonun önündeki en büyük engel olarak görülecek, Rumlar tehcir ve mübadele yoluyla Anadolu’dan sürülecektir. “Eğer dinin müthiş ayrılığı olmazsa imiş… bu Rumların bir ferdine bile tesadüf edilemezdi” (55).

Yazara göre, yeni Türkiye’nin Doğu kısmı ise güneyden kuzeye doğru Kürdistan, Ermenistan ve Lazistan olarak adlandırılmakla birlikte bu adlandırmalar tarihsel gerçeklere uymamaktadır. Yazarın gerekçeleri sırasıyla incelenecek olursa: “Doğu mıntıkası ki, buna Kürdistan diyorlar, bu isimlendirme katiyen doğru olmaz. Eski Kürdistan, Rusya, İran ve Türkiye arasında paylaşılmış olduğundan yalnız Türkiye’de kalan kısmına Kürdistan isminin verilmesi tarihsel gerçeklere pek uygun düşmese gerek” (53). Dolayısıyla yapılacak şey burayı Anadolu’nun bir parçası kılmaktır. Bu da devletin şimdiye kadar başaramadığını gerçekleştirip Kürtleri iskân etmekle/yerleşikleştirmekle mümkün olacaktır. İskândan sonra ise Kürtler hakkında olabildiğince bilgi toplanılıp, Kürdistan’ın bu kısmının idaresi için geniş ve sabit bir program belirlemek gerekmektedir. Daha sonra ise umumi bir eğitim seferberliğiyle burada Türkçe hâkim kılınacaktır (62-64). Kürtlerin asimilasyona dair bu yaklaşım Cumhuriyetin de neredeyse günümüze kadar farklı biçimlerde uygulamaya çalıştığı bir politika olacaktır.

Yazara göre, “Ermenistan ise, bir demagojiden, bir eğlenceden ibarettir… Avrupa, bu kıtaya “Ermenistan” ismini vermiştir.” Yazar, zaten Ermenistan denilen coğrafyada Ermeni çoğunluktan dolayısıyla olası bir Ermeni devletinden de bahsedilemeyeceğini vurgulamaktadır (61). Yazar’ın özellikle sayısal çoğunluğa vurgu yapması hem milliyetçilik anlayışı hem de sonraki dönem yaşanan soykırım, mübadele ve iskân politikalarının anlaşılması bağlamında oldukça önemlidir. Ayrıca, yazarın, nüfus yoğunluğu ve devlet kurma arasında doğrudan ilişki kurması, Hobsbawn’ın 19. yüzyıl milliyetçiliklerinde gözlendiğini söylediği bir durumdur. “Milletin, yaşama şansı olan bir gelişme birimi oluşturmak için yeterli bir büyüklükte olması gerekiyordu… 1843’te Garnier-Pasgès’in Dictionnaire politique’inde, besbelli çok küçük kaldıklarından Belçika ve Portekiz’in bağımsız milletler olması “gülünç” karşılanıyordu. John Sturat Mill, yadsınması pek mümkün olmayan İrlanda milliyetçiliğini, onların her şeyden önce, bütün etkenler hesaba katıldığında “saygın bir milliyet oluşturabilecek sayıda” olmalarına bakarak haklı gösteriyordu” (2010: 47). ((Vurgular bana aittir.)) Dolayısıyla Ermeniler hiçbir zaman sayısal çoğunluğa ulaşmamalıdır ve bunun kesin ve neredeyse geri döndürülemez çözümü ise soykırımdır.

Lazistan için ise yazar şöyle bir belirlemede bulunmaktadır.

Eski Kolhide medeniyeti, Altın Büst (toison d’or) maceralarının sahası Lazistan’dır. Fakat bugün o muhteşem mazinin hiçbir mabedi yoktur ki, oradan bir yeniden doğuş iksiri alınabilsin. Ve böyle bir mabed olmadığı gibi, o insanlar da, o muhteşem medeniyetin, takipçileri de yoktur (56).

Yazar’ın sanki kendiliğinden yok olduğu izlenimi verdiği Lazistan’ı İldiko Bellér-Hann ve Chris Hann şöyle tarif etmektedirler: “Lazistan, Karadeniz’deki Pontus Rum topluluklarının eski merkezi olan Trabzon’un (Trebizond) doğu sınırından bugünkü Gürcistan’ın iç kesimlerine dek uzanan Osmanlı sancağına verilen addı. Berlin Kongresi’nde (1878) Osmanlı Devleti’nin sınırları yeniden çizildiğinde Batum’u da içine alan geniş Lazistan bölgesi, Rus Çarlığı’na geçti. Daha önceleri Trabzon’a bağlı olan Rize, Berlin Kongresi’nde ortaya çıkan bu yeni sancağın başkenti oldu. Hem Osmanlı İmparatorluğu hem de Rus Çarlığı yıkıldıktan sonra bölgedeki sınırlar yeniden çizildi; yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde bu eski ad kullanılmaz oldu” (2012: 9-10). İldiko Bellér-Hann ve Chris Hann’ın alıntılanan çalışması ise hem Lazların hem de Lazistan’ın Türkiye Cumhuriyeti içinde kalan kısmının nasıl Türkleştirilerek görünmez kılındığı üzerinedir.

Kitapta, kurulacak Türkiye devletinin Güney Doğu mıntıkasında ise Türkler, Kürtler ve Ermenilerin yanı sıra Araplar da vardır. Ancak, yazara göre buradaki Araplar, ilkel ve sıcaklığın etkisiyle tembeldirler. Dolayısıyla buradaki Türkmenler “diğer Türklerin ayıklanma ve seçkinliğine katkı sağlayabilecek olmaları yönüyle, bu mıntıkanın müstakbel hâkimleri sayılırlar. Bu bölümün sonunda ise yazar, genel bir değerlendirme yaparak “Anadolu nedir?” sorusunu sormakta ve hemen ardından cevap vermektedir: “Anadolu Türk’tür” (66).

Kitabın sonraki bölümünde ise İngiltere, Almanya ve Rusya’nın çeşitli yollarla Anadolu’yu ele geçirmeye çalıştığı anlatılmaktadır (69-85). Ancak “ecnebiler Anadolu’ya hücum ederken, Türk ve Türkiye devleti de bir milliyet tepkisi gösterecektir” (80). Bundan sonra ise kitaba isminin bir kısmını da veren “Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı?” bölümü gelmektedir (87).

Yazar bu bölümde, öncelikle, yeni kurulacak devlet için “Türkiye nedir?” sorusunu sorar ve hemen cevaplar: “Türkiye, çeşitli zaman aralıklarıyla Asya’dan teşekkül eden askeri ve dini devletlerden biridir” (88). Yazara göre, Osmanlı’nın çok etnili, kültürlü, dini ve dilli yapısı Türklüğü bozmuştur (92). Bunun için milli romantik edebiyatla, devleti kurtaracak olan kuvvet yani manevi uyanış sağlanacaktır. Asıl mesele ise manevi uyanışla birlikte burada tesis edilecek Türk devletine karşı sorunların (arızaların) olup olmayacağıdır. “İşte asıl tartışmaya taraf, bu mıntıkadır.  “Türk bu mıntıkada yalnız mıdır? Burada bir devlet teşkiline karşı arızalar var mıdır?” (100). Yazar, kendi sorduğu soruya cevap verirken, arızalardan (farklılıklardan) asimilasyonla kurtulmayı önermekle başlamakta ve gerekirse “zararlı fazlalıkların imha” edilebileceğini söylemektedir. “Doğal sınırlarıyla çevrilmiş bir vatanın evlatları, milli hâkimiyetinden emin olabilirler ve bir takım boranlar, fırtınalar nedeniyle aralarına girmiş olan zararlı fazlalıkları imha edebilirler” (103-104). Nitekim 1915 Ermeni Soykırımı böyle bir imhayla sonuçlanmıştır.

Son olarak yazar, “imha”nın gerekçelerini açıklamaktadır. O’na göre, Batı’da Rumlar, Doğu’da Ermeniler ‘içeriye girme’ siyaseti takip ederek Türk mevkiini işgal etmeye çalışmaktadır (105). Ancak:

Türk, fiilen varlığını ilan edeceği ve Anadolu gayesi için çalışacağı zamanda, bir Rum veya bir Ermeni nüfuzuna lakayd kalamaz! Bilhassa bir Rum ihtilaline belki de insaftan uzak bir karşılık verecektir. Ve doğal olarak da karşılık vermeye mecburdur… Ermeniler ise bizzat ayrılık teşebbüsüne cüret edemezler ve etmek istemezler. Başarısızlıkla sonuçlanan eski ihtilallerin fecaatini tekrar etmemek ve hiçbir zaman bir ekseriyet-i milliye teşkil edemeyecekleri bir sahada yaşayabilmenin ne kadar tehlikeli olduğunu da unutmamak lazımdır. İşte Avrupa’nın siyasi Ermenistan’ı için müthiş bir tehlike… Kürdistan’ın özerk yönetime bırakılmasından sonra Rusya askeri işgali gelir (106).

1913-1914 arası yazıldığı tahmin edilen kitapta detaylı bir şekilde yapılan planlamanın ve dile getirilen öngörülerin/arzuların hayata geçirilmesi için İttihatçılar Birinci Dünya Savaşı koşullarını bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Anadolu’yu anavatana dönüştürmek için “Anadolu ve Kürdistan’ı Türkleştirmeye girişmiş ve bu doğrultuda etnik temizlik dâhil her türlü “demografik mühendislik” uygulamasını devreye sokmuştur” (Dinç, 2011: 41). Uygulamaya konulan politikaların düşünsel alt yapısı ise Encümen-i İlmi’nin farklı konularda yaptığı ve bu kitabın da bir örneğini teşkil ettiği yayınlar olduğu söylenebilir.

Kaynaklar

Bellêr-Hann, İldiko – Chris Hann (2012), İki Buçuk Yaprak Çay, Doğu Karadeniz’de Devlet, Piyasa, Kimlik, 2. Baskı, Çev. Pınar Öztamur, İletişim Yayınları, İstanbul.

Bozkurt, Serhat (2014), Bir Toplumsal Mühendislik Kurumu Olarak “Aşâir ve Mûhacirîn Müdîriyyet-i Umûmiyyesi”, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış yüksek lisans tezi), İstanbul.

Dinç, Namık K. (2011), Kadim Anavatandan Bir İnkâr Coğrafyasına: Kürdistan, Osmanlı Kürdistanı, Proje Koordinasyonu Serhat BOZKURT, Alişan AKPINAR, Bgst Yayınları, İstanbul.

Hobsbawn, Eric (2010), 1780’den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik: Program, Mit, Gerçeklik, Çev. Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Mool, Johns (2009), Londra Konferansı’ndaki Meselelerden: Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı? Yaşamayacak mı?, Çev. Habil Adem, Gün.Türkçesi İsmail Demirci, Selis Kitapları, İstanbul.