Kuşaklararası Dil Aktarımı veya Değişimi
Şerif Derince

Büyükanneler ve büyükbabalar!                   

Bizim için koruduğunuz

dilimiz için size teşekkür ederiz

henüz doğmamış olanlar için

onu koruma sırası bizde şimdi

dileriz bu gerçek olur

Yukarıdaki sözler, Kanada devleti tarafından toprakları işgal edilmiş, kendileri ve dilleri uzun süre devlet baskısına maruz kalmış bir yerli grubu olan Maliseetlerin ((Maliseet topluluğu da dahil Kanada’da yerli halkların dilleri hakkında daha detaylı bir okuma için bakınız: Shelly K. Taylor, Kanadada Çokdilliliğe karşı Kast Sistemi Yaklaşımı: Fransızca Çokdillileştirme Programında Dilsel ve Kültürel Azınlık Çocukları, Çokdillilik Yoluyla Toplumsal Adalet s: 249, Eğitim Sen Yayınları, 2013)) Onur Yasası olarak adlandırdıkları metinden. Sözler, dillerin kuşaklar arasında aktarılmasının kesintiye uğramadığı ve yeni kuşaklara aktarılma sözünün verildiği bir durumu tasvir ediyor. Fakat maalesef Maliseet dili de dahil olmak üzere dünyanın her yerinde binlerce dil, hâkim devlet politikaları yüzünden doğal serüvenlerine devam edememekte, diller yeni kuşaklara aktarılamadıkları için kaybolmaktadır. Ve yine bu durum başta egemen dilleri konuşan topluluklar olmak üzere çoğu insan için doğal, kendiliğinden gelişen bir süreç olarak düşünülmektedir. Oysa doğal olan ve olması gereken dillerin kuşaktan kuşağa kendisini yenileyerek aktarabilmesidir; hiyerarşik toplumsal ilişkiler ve baskıcı iktidar politikaları bu süreci kesintiye uğratmakta, bir yandan çeşitli baskı ve şiddet teknikleri kullanarak anadillerini konuşan toplulukları cezalandırmakta, dillerini kaybetmeleri için onları zorlamakta, bir yandan da dillerini kaybetmelerinden yine kendi kendilerini sorumlu tutmalarının bilgisini üretmektedir. Bu bilgi egemenin bilgisidir. Bu bilgi sömürgeciliğin bilgisidir. Bu bilgi iktidarın bilgisidir. Bu bilgi evrensel olduğuna inanmamız istenen bilgidir. Üstelik bu bilgiye dayanan sosyal ve siyasal ilişkiler sistematik bir şekilde dünyanın her yerinde işlemekte, coğrafya, etnisite, ırk, kültür, inanç farkı tanımadan diller ve bu dilleri konuşan topluluklar arasında yapısal eşitsizlikler yaratmaktadır. Ve elbette tüm bunların sonuçları kadınları ve erkekleri, farklı sınıfsal grupları farklı etkilemekte, eşitsizliği bazıları için daha da derinleştirmektedir. Bu nedenle, dillerin kuşaklar arasında aktarımının kesintiye uğraması, diğer bir deyişle kaybolması sadece belli bir bölgede ve belli diller için geçerli bir durum değil, aksine küresel bir meseledir. Bununla beraber, dillerin kaybolması tek başına olmamakta, siyasal, toplumsal ve ekonomik tahakküme dayanan iktidar rejimlerinin bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır. Cahit Irgat’ın bu türden tahakküm ilişkilerine uyarlanabilecek şu dizelerinin tasvir gücü oldukça yüksek:

Ağzımızdan dilimizi çaldılar,

cebimizden paramızı,

alnımızdan terimizi,

ve renk renk ayırmadan

gözlerimizi.

Bu dizelerin, dil kaybolması bağlamında bize söylediği söz, dillerimiz kaybedilirken aynı zamanda ekonomik olarak da, siyasi olarak da güçsüzleştirildiğimiz ve bunun tek bir dil için değil, çalanların, yani tahakküm edenlerin dilleri dışında geri kalan tüm diller için ayrım yapılmadan uygulandığıdır.

Dillerin kaybedilmesini de içeren söz konusu tahakküm rejimleri özellikle 19. ve 20. yüzyıl boyunca çok sert bir biçimde uygulanmış, sosyal ve kültürel etkileri ise daha çok 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren görünür olmuştur. Ancak bu süreç, tahakküm eden rejimlere karşı verilen direniş mücadelelerine de tanıklık etmiştir. Bazı durumlarda örgütsüz olan kitlelerin tepkileri, fakat çoğu vakada görüldüğü üzere örgütlü direniş hareketleri, bu tahakküm rejimlerine karşı durmaya çalışmıştır. Bu mücadelelerin önemli bir kısmı hâlâ dünyanın hemen her yerinde devam etmektedir ve büyük ölçüde bu mücadeleler sayesinde hem diller hem de bu dilleri konuşan topluluklar adına birtakım kazanımlar elde edilmiştir. Bütün bu süreçler, sosyal bilimlerin farklı alanlarında inceleme konusu olmuş, farklı perspektiflerden çeşitli araştırma ve incelemeler yapılmıştır. Tarihsel olarak bu çalışmaların önemli bir kısmı egemenlerin bilgilerine göre şekillenmiş ve yine egemenlerin tahakkümünü yeniden üretmeye hizmet eden akademiden çıkmıştır. Ancak bahsi geçen mücadelelerin etkisi ile son zamanlarda bu egemenlerin bilgisine karşı hakikati ortaya çıkarmaya çalışan araştırmaların yapıldığına tanıklık etmekteyiz. Ancak bu çalışmaların önemli bir kısmı söz konusu tahakkümlerin bir parçası olarak dillerin kaybolmasının yarattığı sosyal, kültürel, en çok da eğitimsel ve bazı durumlarda ekonomik sonuçlara odaklanmaktadır.

Dillerin yasaklandıkları, ötekileştirildikleri için kaybolmalarının sonuçlarının dillendirilmesi oldukça önemlidir, bu halkların uğradıkları ayrımcılıkların ortaya çıkarılmasına önemli katkı yapabilmektedir. Ancak tek başına sonuçlara odaklanmak, çoğu zaman bu sonuçları doğuran yapısal neden ve süreçleri yeterince anlamamıza yardımcı olmaz. Dolayısıyla sonuçlardan yola çıkarak yapılan birtakım öneriler de her zaman halkların, zayıflatılmış dillerin lehine işleyemeyebilir. Zira söz konusu zayıflatmanın neden ve nasıl gerçekleştiğinin de analizi yapılmalıdır.

Handan Çağlayan’ın Diyarbekir’den başlayıp farklı Kürt ailelerin gündelik hayatlarında dil kullanımının peşine düşerek yaptığı alan araştırmasına dayalı Aynı Evde Ayrı Diller çalışması, bize Kürtçe’nin farklı kuşaklar arasında hangi durumlarda aktarılabilmiş olduğunu, fakat daha çok da nasıl aktarılamamış olduğunu göstermektedir.

Çalışma, birçok bakımdan hem güncel siyasi tartışmalara hem de bu alandaki akademik literatüre önemli katkılar sunmaktadır.

Öncelikle Aynı Evde Ayrı Diller çalışması, Türkiye bağlamında ve Kürtçe özelinde genellikle eğitim ile ilgili tartışmalara konu olmuş anadili meselesini hem daha geniş bir çerçeveye oturtarak gündelik hayatın diğer alanlarında tartıştığı için hem de sadece anadilinin yasaklanmasından kaynaklanan sonuçlara odaklanmakla kalmayıp aynı zamanda kuşaklar arasında dil aktarımının kesintiye uğramasının hangi sosyal, psikolojik ve siyasi etkiler sonucu gerçekleştiğini de gösterdiği için literatüre oldukça önemli bir katkıda bulunmaktadır.

Bir diğer önemli noktası, anadili etrafında yürütülen tartışmaların öznelerinin seslerine kulak verilmesi. Zira anadili meselesi hakkında yapılan çalışmaların önemli bir kısmı devletin dil politikalarına ve bunların nasıl uygulandığına odaklanırken bu politikalara karşı ne gibi direniş ve mücadelelerin verildiği genellikle bilerek veya bilmeyerek görmezden gelinmektedir. Handan Çağlayan, bu kitapta Kürt hareketinin uzun süreli mücadelesinin dil alanına nasıl yansıdığını, bunun Kürtçe için ne gibi kazanımlar sağladığını kitap boyunca ele alarak anadili etrafında dönen tartışmaları siyasal ve tarihsel olarak da hakikatleri gören ve hakkaniyetli bir bağlama oturtmaktadır. Bununla beraber, çalışmanın saha araştırması devam ederken yaşanan siyasi gelişmelerin ele alınması, anadili ile ilgili tartışmaların nasıl bir ortamda cereyan ettiğini göstermesi bakımından oldukça önemli.

Çalışmanın diğer önemli katkılarından biri de görüşmeleri ve kuşaklar arasında dil kullanımının ne durumda olduğunu hem köy, kent hem de göç bağlamında ele alması. Zira bu alandaki çalışmaların önemli bir kısmı ya herhangi bir mekân bağlamı göz önünde bulundurulmadan yapılmakta ya da sadece bir mekâna odaklanmakta. Oysa bu çalışmada köy, şehir merkezindeki yoksul mahalleler ve varsıl bölgede yaşayan aileler ile aynı zamanda savaş, köy boşaltmalar veya ekonomik sebeplerle Türkiye’nin batısına göç etmiş olan aileler ile görüşmeler yapılmış, böylece bir mekânla sınırlı kalmayan daha kapsamlı bir çalışma ortaya çıkarılmış.

Yine, anadili meselesinin toplumsal cinsiyet açısından gündelik hayatta nasıl tecrübe edildiğinin ele alınması, bu alandaki tartışmalara önemli veriler sunmaktadır. Aynı şekilde, dil kullanımının sınıfsal konumlar açısından da anlamlı farklılıklar gösterip göstermediği, farklı sınıflara mensup ailelerin meskun olduğu mahallelerde kuşaklar arasında dil aktarımının ne durumda olduğunun tartışılması, şimdiye kadarki çalışmalarda yeterince irdelenmeyen noktalardı.

Çalışmanın bir diğer önemli özelliği de, görüşme yapılan yerlerin geçmiş hafızasının hatırlatılması. Saha çalışmasının başladığı yer olan Diyarbekir şehrinden gidilen köylere kadar, bir zamanlar kimlerin bu yerlerde yaşadığı, bu yerlerin eski ve şimdiki isimlerinin hangi dillerden geldiği, ne anlama geldikleri teknik bir bilgi olmaktan ziyade bütün araştırmanın bir parçası olarak anlatıya dahil ediliyor. Ayrıca bu yerlerde bir zamanlar hangi dillerin konuşulduğu, görüşmeler yapıldığı esnada bu dillerin hâlâ konuşulup konuşulmadıkları da bu hafızanın bir parçası oluyor. Bütün bu anlatılar ise bize, Diyarbekir’in eskiden Kurmanci, Zazaki, Ermenice, Türkçe başta olmak üzere birçok dilin konuşulduğu çokdilli bir mekân olduğunu, fakat Ermenilerin ve Ermenice dilinin devlet katliamlarına maruz kalarak kaybedilmelerinin şehrin sosyodilsel hafızasındaki yerini gösteriyor.

Bu çalışma, içeriği itibariyle taşıdığı önem dışında, araştırma yöntemleri açısından da mevcut literatüre oldukça değerli bir katkı sunmaktadır. Bunlardan bir tanesi, saha çalışmasının sadece yüz yüze görüşmelerle sınırlı tutulmayıp çarşıda, pazarda, minübüste, sokaklarda duyulan seslere kulak verip “şehrin sesini dinleme” yöntemi. Bu sayede, sadece kişilerin değil aynı zamanda şehrin dil durumu hakkında da bir fikir edinebilmekteyiz. Bir diğeri, önceden belirlenmiş birtakım soruların tek seferde görüşülen kişilere sorulduğu ve sadece bu görüşmelere bağlı kalarak analizlerin yapıldığı araştırmaların aksine, görüşülen insanların farklı zamanlarda birkaç kere ziyaret edilmesi, formel bir araştırma ortamından ziyade rahat ve samimi bir ortamın yaratılması, bütünlüklü bir aile ve hane etnografisinin yapılması, görüşmecilerle birlikte uzun sayılabilecek vakitlerin geçirilmesi ve bu sayede kuşaklar arasında dil kullanımının gözlemlenmesi, yapılan analizlerin çok daha somut ve güvenilir olmasını sağlamaktadır. Bununla beraber, görüşmecilerle, kendi tercih ettikleri dillerde konuşulması dışında, görüşmecilerin bir dil konuşuyorken aynı konuşma esnasında başka dillere geçiş yapabilmesine olanak tanıyan bir ortamın varlığı, aynı konuşma içinde farklı dillerin hangi durumlarda neden tercih edildikleri hakkında bilgi vermesi açısından da önemli.

İçerik ve yöntem dışında, bu çalışmanın, çoğu sivil toplum kuruluşu araştırmalarında görülenin aksine esas hedef olarak siyasi karar alıcıları değil, daha genel bir okuyucu kitlesini hedeflemesi, ortaya hem çok daha sosyolojik bir araştırma çıkarmış hem de dil ve üslup olarak da teknik ve yavan olmayan, zevkle okunan bir kitabın meydana gelmesini sağlamış.

Sonuç olarak, şimdiye kadar birçok kişi tarafından ve pek çok kez dile getirilen anadili meselesinin bütünlüklü bir bakışla, sosyal ve siyasal bağlamı içinde, farklı yaş grupları ve mekânlar ile toplumsal cinsiyet, sınıfsal farklılıklar gözetilerek ele alınması gerekliliği bu çalışmada karşılık bulmaktadır. Böylesine gerekli bir çalışmayı politik olarak hakkaniyetli, akademik olarak da analitik bir şekilde bize sunan Handan Çağlayan’a teşekkür ederiz.

Not: Bu yazı, Handan Çağlayan’ın yazdığı Aynı Evde Ayrı Diller kitabına önsöz olarak yazılmıştır: Çağlayan, Handan (2014). Aynı Evde Ayrı Diller: Kuşaklar Arası Dil Değişimi, Eğilimler, Sınırlar, Olanaklar, Diyarbakır Örneği. DİSA Yayınları, Diyarbekir.