İsrail İşgalciliği ve Cezaevi Sistemi: Filistin Zindanının İçindeki Zindan
Şerif Derince

İsrail’in dünya devletleri içerisinde en büyük işgalci olduğu göz önünde bulundurulduğunda, hukuksuzlukla ve zorbalıkla zapturapt altına aldığı Filistin topraklarının dünyanın en kapsamlı cezaevi sisteminin mağduru olduğu söylenebilir… Bir yekûn olarak işgalcilik bundan ibaret değil elbet: Bütün Filistin’i bir cezaevine dönüştürürcesine ambargolar uygulamak, Filistin’deki gayri-meşru varlığını sürdürebilmek adına sürekli şiddet kullanmak, egemen olmak ve egemen kalmak adına (başta gözaltına alma ve tutuklamalar olmak üzere) Filistin halkına gayri insani her türlü iktidar tekniğini kullanmak, İsrail işgalciliğinin sacayaklarıdır. 1948 yılından bu yana, yani Nakbha olarak adlandırılan katliam, işgal ve zorunlu göç ettirme sürecinin başlangıcından bugüne kadar, emperyalist ABD’nin desteğiyle hareket eden İsrail Siyonizmi’nin Filistinlilere tanıdığı seçenekler hep sınırlı oldu: Mülteci olmak, özgürlük için mücadele etmek ve/veya ölmek… Ya da aynı yaşamda hepsini birden tecrübe etmek.

Bu noktada, cevaplanması gereken önemli bir soru var: Bu zulmü, hatırı sayılır uluslararası tepkilere rağmen yarım asırdır devam ettirebilmek için neye inanmak gerekiyor? Bu sualin cevabı oldukça basit: Siyonizme! Yani İsraillilerin seçilmiş halk olduğuna, başta Araplar olmak üzere Yahudilerin tüm toplumlardan üstün olduğuna, bu seçilmiş olma sanrısının ancak be ancak vaat edilmiş toprakların tamamen ele geçirilmesiyle gerçek karşılığını bulacağına, bu yolda yapılan her şeyin mubah olduğuna inanmak gerekiyor. Anayasal vatandaşlık politikasının ırkçı olduğunu açıkça yazan yegâne modern ulus-devlet olan İsrail’in gözlerindeki zalimliği tüm çıplaklığıyla görmek adına, İsrail’in zindan içinde kurduğu zindana bakmak gerek. İsrail, toprak işgallerine durmaksızın devam ederken, işgal ettiği topraklar etrafına ördüğü duvarların mantığını anlayabilmek için duvarların içindeki duvarları, İsrail cezaevi sistemini kavramamız gerekiyor. Zira İsrail, yalnızca hem “İsrail sınırları”nda kalan hem de Filistin bölgesinden olan, çeşitli legal veya illegal örgütlerle keyfi bir şekilde ilişkilendirdiği on binlerce kişiyi, sürekli cezaevine hapsedip tutsak ettiği Filistinlileri değil, tüm Filistin halkını kontrol etmeyi ve bu yolla Filistin özgürlük mücadelesini tasfiye etmeyi hedeflemektedir.

Solgun Bir Halk Çocukları Ayaklanmasıyla “Başlayan” İsrail Zindan Politikası

Filistin topraklarındaki İsrail işgalciliğinden kaynaklanan İsrail-Filistin çatışmalarının paralelinde, İsrail cezaevi politikalarının esas sahneye çıkması, birincisi 1987’de başlayan ve altı yıl süren, ikincisi de 2000’de başlayıp be yıl süren İntifadalar Dönemi’nde olmuştur. Birinci İntifada Dönemi’nde, İsrail devletinin kitlelere ateş açarak, keyfi tutuklamalar yaparak, evleri sürekli harap ederek ve halkı zorla göç ettirerek sürdürdüğü politikalara karşı, neredeyse tüm bir Filistin halkı çok güçlü bir direniş sergilemiş ve bu sayede Filistin meselesi yeniden bütün dünyanın gündemine oturmuştur. Bu muazzam halk ayaklanması karşısında İsrail askerlerinin cevabı başlangıçta istisnasız şiddet ve katliam, akabinde de toplu tutuklamalar oldu. Bu çatışmalarda 1000’in üzerinde Filistinli öldürülürken, 120.000’den fazla Filistinli de gözaltına alındı.(1) İsrail’in uyguladığı politikalar o kadar vahşiydi ki, İsrail karşıtları kadar İsrail dostları da şaşkınlıklarını gizleyemediler. (2) Bu vahşet karşısında Birleşmiş Milletler İsrail’i kınadı ve İsrail’in yaptıkları savaş suçları kapsamında değerlendirildi. (3) Birinci İntifada, 1993 yılında El Fetih ile İsrail devleti arasında başlayan Oslo görüşmelerine kadar devam etti. Görüşmelerin erken safhalarında karşılıklı güven adımlarının bir parçası olarak Filistinli tutsakların önemli bir kısmı serbest bırakıldı. Sonraki aşamada ise bir Filistin Yönetimi (FY) kurulmasına ve Batı Şeria’nın bir kısmı ile Gazze’nin büyük bir kısmının yönetiminin FY’ye bırakılmasına karar verildi.

Oslo görüşmelerinden sonra çatışmalar bir süre için dinse de, özellikle ABD’den açık destek alan İsrail devletinin tüm zorbalığı sürdü. Üstelik Gazze ve Batı Şeria’daki bölgelerin anlaşma gereği Filistin Yönetimi’ne bırakılacağı sözü verilmesine rağmen, İsrail bu bölgelere ambargo uyguladı ve mücavir alanlar hiçbir zaman tam olarak Filistinlilere bırakılmadı. Ayrıca, 1990’ların başlarından itibaren Hamas’ın da güçlü bir Filistin örgütü olarak ortaya çıkması ve El Fetih’e göre politik şiddeti temel bir mücadele aracı olarak benimsemesinin yanısıra, İsrail devletinin uyguladığı eşi benzeri görülmemiş şiddet, çatışmaların ölçeğini yeniden savaş boyutuna yükseltti. Bu dönemde, daha önce kapatılan birçok cezaevi yeniden kuruldu ve sayısız Filistinli tutuklandı.

Daha da önemlisi, İsrail’in de sonrasında kabul ettiği üzere, 1990’lı yıllarda Filistinli mahkûmların organları (özellikle korneaları ve böbrekleri) ailelerinden izinsiz bir şekilde, kimi durumlarda da mahkûmlar ölmeden önce, İsrailli cezaevi yöneticileri tarafından alınıp kullanılmıştır. (4) Cezaevinde yatan Filistinlilerin tanıklıkları, bu uygulamanın Birinci İntifada sürecinden itibaren sistematik olarak yapıldığını belirtmektedir. (5)

İçerisi veya Dışarısı: Shabak veya Shabak

1990’lı yıllara gelindiğinde, İsrail’de kullanımda olan cezaevlerinin büyük bir çoğunluğu 1930’larda İngilizler tarafından kullanılan, bir kısmı da Osmanlı döneminden kalma zindanlardı. 2003 yılında, İsrail cezaevi sisteminde birtakım köklü değişikliklere gidildi. Cezaevlerine ayrılan bütçe azaltıldı ve hücreleri gözetleme teknikleri daha etkin şekilde kullanılmaya başlandı. Bununla beraber, özellikle Filistinli siyasi tutsakların tutulduğu cezaevleri, Shabak olarak bilinen özel yetkili, yarı-askeri Genel Güvenlik Hizmetleri’ne bırakıldı. Türkiye’deki JİTEM’in muadili sayılabilecek Shabak yapılanması bir nevi gizli servis özelliği taşımakta ve kanunlarla belirtilmiş açık bir yetki ve sorumluluk alanı bulunmamaktadır. Oldukça geniş bir idare sahası olan ve birçok faili meçhulden sorumlu olan Shabak’ın diğer görevleri arasında Filistinliler tarafından örgütlenmeye çalışılan direniş eylemleri hakkında bilgi toplamak ve polisler tarafından tutuklanmış olan Filistinlilerin sorgulanarak itirafçı olmalarını sağlamak da vardır. Ayrıca Arap muhbirlerin kullanılması da yine bu gizli örgütün görevidir.

2003 yılındaki yapısal değişiklikten beri Shabak’ın kontrolünde olan önemli cezaevlerinde, Filistinli tutsakların tutulduğu Ofer, Ktziot ve Hadarim gibi hapishanelerde, yeni hücreler dışarıya değil içeriye bakacak şekilde düzenlenmiş, odalara televizyon konularak önceleri okuma, siyasi eğitim ve kültürel aktiviteler için ayrılan zamanın televizyon başında geçirilmesi hedeflenmiştir. Ayrıca Hamas, El Fetih, İslami Cihad ve diğer örgütlerden olan tutsaklar birbirlerinden izole edilerek siyasi tutuklular arasında iletişim ve örgütlenme olanakları ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.

Cezaevi sistemindeki bu yeni düzenlemeler aracılığıyla ve teknolojinin bir yöntem olarak devreye girmesiyle dışarıdaki hayat ile içerideki hayat arasındaki geçişlilik her zamankinden daha fazla geçerli olmaya başladı. (6) Zira bu dönemde İsrail’de yürürlükte olan cezaevi sistemi, sadece herhangi bir suç isnat edilen tutukluları değil, aynı zamanda tüm Filistin nüfusunu kontrol eden bir mekanizma olarak çalışmıştır. Bu sayede gözaltına alınan kişiler hakkında detaylı bilgiler toplanmakta ve tutuklu bulundukları süre içinde yapılan gizli gözetlemeler sayesinde ilişki içinde oldukları kişi veya kurumlar hakkında da birçok bilgiye ulaşılabilmektedir.

2007 yılına ait bir veriye göre, İsrail’deki tutukluların %47’si güvenlik suçları işlemekle itham edilmişti. Üstelik burada suçtan kasıt, şiddet içeren herhangi bir eyleme katılmak değil yasal olmayan bir Filistin örgütüne üye olmaktır ki, İsrail devletinin yasal olarak kabul ettiği Filistinli örgüt sayısı yok denecek kadar azdır. Bu nedenle, sivil toplum kuruluşuna üye olmak dahi tutuklanma sebebi olabilmektedir. Bu grupta olan tutsakların cezaevi koşulları adli tutuklulara göre oldukça kötüdür ve çoğu zaman avukatlarıyla görüşmeleri bile engellenmektedir. Üstelik çatışmaların görece daha şiddetli olduğu veya siyasi gerilimin tırmandığı dönemlerde siyasi tutsaklar için cezaevi koşulları çok daha ağırlaşabilmektedir. İsrail cezaevlerindeki tutukluların sayısı açısından da ciddi dalgalanmaların yaşandığı söylenebilir. Aşağıdaki tabloda son yirmi beş yıl içinde İsrail cezaevlerinde bulunan siyasi ve adli toplam tutuklu sayısı verilmektedir.

Yıl

1988

1992

1995

1999

2002

2005

2008

2010

2012

Sayı

7,527

10,144

7,909

9,337

10,922

16,060

21,905

20,191

17.700

Oran(100,000 kişi başına)  

213

145

156

171

238

308

275

 
Tablodaki yıllara dikkat edildiğinde belli dönemlerde yaşanan dalgalanmalar, İntifada dönemleriyle ilişkilidir. 2012 yılına girilirken İsrail Cezaevi Sistemi’nin yayınladığı verilere göre, ülkedeki tüm cezaevlerinde tutulan siyasi ve adli tutsakların sayısı 17.700’dür. Bu dönemde gözaltına alınan çocuk sayısı ise 6.700 civarında olup neredeyse hepsi “taş atmak” gibi eylemlerle suçlanıp gözaltına alınmıştır. Gözaltına alma ve tutuklama yaşı 12 olup, İsrail kanunlarında yetişkin olma yaşı 18 olarak kabul edilse de 14 yaşındaki çocuklar bile yetişkinlerle aynı koşullara tâbi tutulmakta ve cezalar almaktadır. Ayrıca Hamas, El Fetih ve İslami Cihad partilerinin seçimle göreve gelmiş yöneticilerinin de bir kısmı tutuklu bulunmaktadır. Sadece Hamas’ın İsrail cezaevlerinde bulunan tutuklu seçilmişlerinin sayısı 47’dir.

İsrail cezaevi sistemine göre bir kişi gözaltına alındıktan sonra mahkemeye çıkarılmaksızın 6 ay kadar tutuklu kalabilmektedir. Söz konusu kişi Filistinli siyasi bir tutsak ise bu süre tekrar tekrar uzatılabilmektedir. Bunun en iyi örneklerinden birisi, Filistin’in Mandela’sı olarak bilinen Marwan Barghouti’nin tutukluluğudur. El Aksa Şehitleri Tugayı’nın ve El Müstakbel Partisi’nin lideri olan Barghouti, 2002 yılında tutuklandıktan sonra aylarca mahkemeye bile çıkarılmadan gözaltında tutuldu.

Ofer Hapishanesi

Ofer Hapishanesi, İsrail hapishanelerinin en bilinenleri arasında yer alır. Bati Şeria’da yer alan bu cezaevi, genellikle Filistinli siyasi tutsakların hapsedildiği bir yerdir ve Ortadoğu’daki en ağır işkencelerin yapıldığı cezaevlerinin başında gelir. 800 tutsak kapasitesi olan Ofer’de, 2008 yılında verilen son bilgilere göre 1.100 kadar Filistinli tutsak kalmaktadır. İsmini 1968’deki Yahudi-Arap savaşında ölen Albay Zvi Ofer’den alan hapishane, 1995 yılına kadar Filistinli siyasi tutsakların hapsedildiği bir yer oldu. El Fetih ile yapılan Oslo görüşmelerinden sonra çözüm arayışlarının bir parçası olarak boşaltıldı ve tutsakların büyük bir kısmı serbest bırakıldı. Ancak İkinci İntifada ile birlikte 2002 yılında tekrar açıldı. Ofer cezaevinde tutulan Filistinli tutsakların bir kısmı da kadın ve çocuklardan oluşmaktadır. Yapılan incelemeler bu hapishanede insan hakları ve çocuk hakları ihlallerinin yapıldığını, çocukların tecavüzün de dâhil yüzlerce farklı kötü muameleye maruz kaldığı belgelemiştir. Yapılan ağır işkencelerin doğal bir sonucu olarak bu cezaevinde birçok açlık grevi başlatılmış ve İsrail karşıtı birçok eylem yine bu cezaevinin önünde yapılmıştır. Örneğin 2010 yılında, yaklaşık 2000 kadar Filistinli tutsak, kitlesel bir açlık grevi başlatıldı. Benzer şekilde 2012’de siyasi tutuklu Hana Shalabi tarafından bir açlık grevi başlatıldı. Bu açlık grevlerine destek vermek adına her seferinde çok sayıda Filistinli, Ofer cezaevinin önünde eylemler yaptı.

Ktziot Hapishanesi

400.000 metre karelik bir alanı kaplayan Ktziot Hapishanesi, İsrail’in en büyük hapishanesidir. Ofer gibi bu hapishane de kalabalık bir Filistinli tutsak nüfusunu barındırmaktadır. Ktziot, 1953 yılında İsrail Savunma Güçleri tarafından bir tarım kolonisi olarak kullanılacağı iddia edilerek silahlardan arındırılmış bir bölgede kurulmuştur. Ancak buraya yerleşenler, silahlı ve eğitimli askerler olup İsrail sınır muhafızı görevi üstlenmiştir. Sonrasında Mısır ile yapılan savaşlarda Sina Yarımadası’na geçiş için bir üs olarak kullanılmış ve Mısır’ın mağlup olmasında önemli etken teşkil etmiştir. Bir çölü andıran arazisinde, 1988 yılında Filistinli tutsakların kaldığı çadırlardan oluşan devasa bir kampa dönüştürülmüştür. İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch/HRW), 1990 yılında burada yaptığı incelemelerde, hapishanedeki genel şartların “haşin ve insan onuruna yakışmayan” nitelikte olduğunu yazmıştır. Çadırlardan oluşan bir cezaevi kampı olan Ktziot’da yazları hayli sıcak, kışları ise dondurucu ölçüde soğuk olduğunda tutsaklar çok ciddi zararlar görmekte, bazı durumlarda ölümle sonuçlanan vakalar yaşanmaktadır. Ayrıca tutsaklar ile avukatları arasında görüşmelere ciddi kısıtlamalar getirilmekte, aile ziyaretlerine izin verilmemekte, aralarında Yüzüklerin Efendisi, Hamlet gibi klasikleşmiş eserlerin de olduğu birçok kitap keyfi bir şekilde yasaklanmakta, toplu spor yapılması engellenmekte ve dışarıya mektup gönderilmesi çok ciddi şekilde sınırlandırılmaktadır. Tüm bu nedenlerden dolayı, HRW, bu hapishanede 4. Cenevre Konvansiyon Kararları’nın açık bir şekilde ihlal edildiğini duyurmuştur. (7) Ktziot Hapishanesi de tıpkı Ofer gibi Oslo görüşmelerinden sonra kapatılsa da, 2002 yılında, İkinci İntifada’dan sonra tekrar açılmıştır. Ayrıca Ktziot da Shabak’ın kontrolündedir. Çeşitli kaynaklara göre Ktziot Hapishanesi’ndeki önemli hak ihlalleri arasında çok ağır işkenceler ve vahşi tecrit uygulamaları dışında, aile ziyaretlerinin yapılamaması, aşırı kalabalık, kötü yemekler, tutsaklara kıyafet sağlanmaması, keyfi gardiyan şiddeti ve yağma, kitap yasakları, çocuklara özel prosedürlerin olmaması ve kötü hava koşullarına maruz bırakılma sıralanmaktadır.

Yeryüzündeki hiçbir zulüm rakamlarla kavranamaz. Bu gerçeğin bilincinde olmakla beraber, şu istatistik verinin yan yana getirilen yüzlerce kelimeden çok şey anlattığının da farkındayız: Bugünden bakıldığında, mevcut istatistikler İsrail ordusunun Gazze ve Batı Şeria’yı işgal ettiği 1967 yılından beri Filistinlilerin neredeyse yüzde kırkının en az bir kere cezaevi deneyimi yaşadığını göstermektedir. (8)

Not: Bu yazı, Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî dergisinin Duvarlar Çoğalırken: Cezaevi Rejimleri ve Kürtler temalı 8. sayısının Portre dosyasında yayınlanmıştır.

1. Donald Neff, “The Intifada Erupts, Forcing Israel to Recognize Palestinians”. Washing- ton Report on Middle East Affairs. (1997).

2. David McDowall, Palestine and Israel: The Uprising and Beyond. (California: University Press, 1989)

3. Report of the Special Committee to Investigate Israeli Practices Affecting the Human Rights of the Population of the Occupied Territories. 26 Ağustos 1988.

4. “Israel Admits to Organ Thefts”, Al Jazeera International, 21 Aralık 2009, <http:// www.aljazeera.com/news/middleeast/2009/12/2009122161551898444.html>

5. Alison Weir, “The New ‘Blood Libel’?: Israeli Organ Harvesting”, Counter Punch, 28-30 Ağustos 2009 <http://www.counterpunch.org/2009/08/28/israeli-organ-harvesting>

6. A.g.e.

7. Human Rights Watch (HRW) (1991) Prison Conditions in Israel and the Occupied Ter- ritories. A Middle East Watch Report. Human Rights Watch.

8. Stéphanie Latte Abdallah, “Prison as a Means of Control”, Le Monde Diplomatique. (2012).