Hangi 1915 Hangi “Ortak Acı”?
N. Kemal Dinç

Türkiye devleti 1915 soykırımının yüzüncü yılında yıllardır sürdürdüğü inkâr politikasında ısrarcı olduğunu bir kez daha gösterdi. Geçen seneki “taziye” çıkışından sonra umutlanan çevreleri hayal kırıklığına uğratacak düzeyde sert, katı, “resmi” bir inkâr duvarı kendini gösterdi. Rejimin yeni elitleri olan “Müslüman” efendileri sadece inkâr duvarını tahkim etmekle yetinmediler, bolca referans aldıkları “Osmanlı mirasının” bitmek bilmeyen entrikalar dünyasından esinlenerek yeni piyesler sergilediler.

İsmini Ortak Acı koydukları bu piyesi 24 Nisan günü icra etmek suretiyle soykırım gerçeğinin yükünü omuzlarından atmaya gayret ettiler. Ortak Acı söylemi üzerine kurulan bu piyesi 24 Nisan günü Çanakkale sırtlarında açık havada sahnelemek suretiyle Ermeni ve Süryani halklarının 1915’de yaşadıkları Acı-ları karşılıklı cephelerde savaşan askerlerin ölümleriyle Ortak-laştırıp acılarımız ortak mesajı vermeye çalıştılar.

Cinayet işleyen bir suçlu nasıl suçunu gizleyip olayı olduğundan farklı yansıtmaya, kendisinin en az cezayla kurtulacağı bir senaryoyu yazmaya çalışırsa Türkiye devleti de benzer bir haletiruhiye içerisinde yüzüncü yıl baskısını üzerinden atmaya çalıştı. Son yıllarda adeta bir ulusal kahramanlık anlatısı olarak örülüp 18 Martlarda geniş toplumsal kesimleri Çanakkale’ye mobilize ederek gündemleştirmeye çalıştıkları anmaları bu sene 24 Nisan gününe taşıyarak başka bir veçheye büründürmeye çalıştılar.

Aslında her yıl Çanakkale savaşlarının yıldönümünde Anzakların torunları bu topraklarda hayatını kaybeden dedelerini anmak için 24’ü 25 Nisan’a bağlayan sabaha karşı Sabah Ayini olarak ifade edilen bir anma yapıyorlardı. Türkiye devleti her yıl 18 Martta yaptığı anmaları 24 Nisan’a kaydırarak bir anlamda Çanakkale savaşlarında iki cephede de ölen askerlerin anmasını ortaklaştırmaya çalıştı. Bu amaçla da dünya devletlerinin liderlerine çağrılar yaparak ‘Çanakkale’ye gelin’ dedi. Piyesin bu kurgusu ilk anda kulağa hoş gelse de soykırımın yüzüncü anmalarının yapılacağı 24 Nisan’da Ermenistan devletinin de dünya liderlerine soykırım anmasına katılmak için çağrı yaptığını düşündüğümüzde senaryonun görünmeyen niyetinin anlaşılması mümkün olur.

Tarihin ters yüz edilip, güncel politik çıkarlar için kullanılmasının en tipik örneklerinden biri “Çanakkale Zaferi” anmalarıdır. Osmanlı devletinin savaşa niçin girdiği, hangi cephelerde akıbetinin ne olduğu sorgulanmaksızın Çanakkale “kahramanlığı” üzerine kurulmuş Birinci Dünya Savaşı anlatısı; son yıllarda yaratılmak istenen bir ulusal mit olarak hayatımıza girmiş bulunmaktadır. Bu yıl anmaların 18 Mart’tan 24 Nisan’a taşınması ise tümüyle soykırım anmasını gölgede bırakmak amacıyla icat edilmiş politik bir manevradır. Bu kapsamda Ermenistan Devlet Başkanını 24 Nisan’da Çanakkale’ye davet etmek ve Ortak Acı temasıyla barış eli uzatıyormuş gibi yapmak yavuz hırsız misali bir pişkinlik örneğidir.

Türkiye devleti Ortak Acı söylemiyle acıları paylaşmak değil eşitlemek istiyor. Acıları ortaklaştırmak paylaşmakla mümkündür. Paylaşmakla; yani onun acısıyla hemhal olmak, yüreğinde hissetmek, Ermeni halkının maruz kaldığı hunharlığı açık yüreklilikle ikrar etmekle olur. Paylaşmak; sevgi ve vicdan gerektirir. Kendi inancından ve etnik kimliğinden olmayan insanlara muhabbetle bakabilmeyi, insan kimliğinin birleştiriciliğinde sevgi beslemeyi gerektirir. Atalarının yüzyıl önce yaptığı soykırımı inkâr etmekle kalmayıp adeta bugün olsa yine yaparım dercesine “istersem Türkiye’de yaşayan yüz bin Ermeni’yi deport ederim” demekle olmaz.

Ortak Acı söylemiyle acıları eşitlemeye çalışmak; ‘sen de acı çektin ama ben de çektim’ diye yaşanan acıları aynılaştırmak tarihsel hakikate de adalet anlayışına da vicdana da sığmaz. Ölüm her halükarda insana acı verir. Ama ölümden ölüme de fark olduğunu bazı ölüm şekillerinin hem maruz kalanlar hem de geride kalanlar için çok daha fazla acıttığını, bir travmaya dönüşüp nesiller boyunca devam ettiğini inkâr edemeyiz. Savaş esnasında cephede, siperde ya da çarpışarak ölen yüzbinlerce Osmanlı askeri ile amele taburlarına alınan Ermeni askerlerin elleri ayakları bağlanarak infaz edilmesini ya da tehcir adı altında kafile edilip yola çıkarılan savunmasız Ermeni kadın, çocuk ve yaşlıların bazen açlıktan, susuzluktan, soğuktan ölüme terk edilmesini bazen de bir dere yatağında, mağarada, kuyuda kesici aletlerle doğranarak öldürülmesini nasıl aynı kefeye koyup eşitleyebiliriz?

Soykırım sürecinde katledilen Ermenilerin, Süryanilerin neredeyse hiçbirinin üzerine toprak atılmamış, hiçbirinin kendine ait bir mezarı olmamış, hiçbir ölünün ardından gerçek bir yas tutulmamıştır. İnsanı hayvanlardan ayıran en önemli özelliklerden biri ölülerini toprağa gömmesidir. Hayvanların ölüleri toprağın üzerinde kalır ve halkın deyimiyle “kurda kuşa yem olur”. İnsanlar ölülerini toprağa gömer ve ardından tuttukları yasla acılarını hafifletmeye çalışırlar. Yüzyıldır yası tutulamamış bir soykırımın, toplu katletme ve yok etmenin, mezarsız, tarihsiz bırakmanın acısını nasıl hafifletecek ya da dindireceksiniz? Çanakkale’de hayatını kaybeden yüzbinlerce askerin mezarı başında saygı duruşunda bulunurken soykırım mağduru insanların acısını ifade eden bir tek anıt mezarın bile bulunmadığı Türkiye’de Ortak Acıyı nasıl inşa edeceksiniz? Soykırımı inkâr ederek acıyı paylaşmaya yanaşmayan Türkiye devleti, acıları eşitleyelim derken bile eşitliğin gereklerini yerine getirmeyip sembolik de olsa bir anıt mezar dikilmesine rıza göstermeyerek Ortak Acı söyleminde sahici, samimi ve inandırıcı olmadığını göstermiştir.

Acıları ortaklaştırmak acıları paylaşmakla mümkündür. Başkasının acısını samimiyetle görmek, hissetmek, yasına ortak olmakla mümkündür. Onun acısını kanatarak, canını acıtacak söylem ve tehditlerle değil, yaranın kapatılmasına hizmet edecek çözüm önerileri geliştirmek ve pratik adımlar atmakla olur. Bunun için günü kurtarmak amacıyla yapılan politik manevralardan vazgeçerek, acıları ortaklaştıracak Ortak Acıyı inşa edecek sahici adımlar atmak gerekir.

Tashih: Harun Ercan