Hakikatlerle Yüzleşmede Kültürel Bağlamı İçinde Anlatı/Dil
Şerif Derince

Barış ve müzakere süreçlerinde yüzleşme konusunda düzenlenen bir sempozyumda konuşan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) eşbaşkanı Gültan Kışanak, “yüzleşme” kavramının tek başına kullanılmasının eksik olacağını, yüzleşme ile beraber “hakikat” ve “adalet” kavramlarına da başvurulması gerektiğini çok yerinde bir tespit ile dile getirdi. Kışanak’a göre hakikatler bilinmeden yüzleşme de gerçekleşemez ve dolayısıyla ister cezalandırıcı isterse de onarıcı olsun adalet sağlanamaz. Bu üç kavramdan ilki olmadan diğer adımların da atılamayacağından hareketle hakikate nasıl ulaşılacağı, barış süreçlerinin en önemli başlıklarından bir tanesi olduğu söylenebilir. Elbette Türkiye-Kürdistan örneğinde henüz barış sürecine geçilmemiş olması, gelinen noktada sadece barışa gitme umudu veren bir takım müzakerelerin başlamış olması, hakikatleri araştırma, yüzleşme ve adalet sağlama mekanizmalarının kurulması hakkında konuşmak için henüz çok erken olduğu hissi verebilir. Ancak hakikatlerin hangi esaslara göre araştırılması, ne gibi yöntemler kullanılması gerektiği gibi konuları tartışmak için hiç de erken değil. Zira hakikatlerin nasıl ortaya çıkarılacağı izlenecek yöntemler ile yakından ilişkilidir ve dünya deneyimlerinden biliyoruz ki her hakikatleri araştırma komisyonu illa da hakikatleri oldukları gibi ortaya çıkaramamıştır. Bu nedenle, diğer birçok meselede olduğu gibi bu konunun da geniş bir şekilde tartışılması gerekmektedir.

Hakikatlerin araştırılması konusunda ilk ve en önemli başvurulan yöntem, tanıklıkları dinlemektir. Tanıklık da bir anlatı içinde bütünlüğe kavuşur, diğer bir deyişle dille kurulur. Ancak dil sadece tanıklığın kurulması için kullanılan bir araç değildir, aynı zamanda anlatıyı da şekillendirir. Her dilin dünyayı ve olayları algılama, kodlama ve anlamlı bir bütün olarak anlatıya dökmesi kültürel olarak örülmektedir. Dolayısıyla farklı dillerdeki anlatılar da yine kültürel olarak örülür ve ancak kültürel bir bağlam içinde incelendikleri ölçüde tanıklığı resmedebilir. Üstelik bu örgü sözlü ve yazılı anlatılarda farklı ortaya çıkabilmektedir. Zira sözlü dilin kendisi ile beraber bağlama getirdiği dil-ötesi (extralinguistic) birçok değişkenin de varlığından bahsedilebilir. Örneğin duraksamalar, bir takım kelimelerdeki vurgular, duygular, ünlemler, kesik ve kısa cümleler, birinci tekil şahısın kullanıldığı etken cümleler, yazılı dilde ya hiç görünmezler ya da çok eksik yazıya dökülebilirler. Bu noktalar da hakikatlerin araştırılması konusunda hangi dillerin dinleneceği, bu dillerden başka dillere çeviri yapılacaksa kültürel bağlamın ne kadar hesaba katılacağı, tanıklıkların kaydedildikten sonra transkripsiyonlar sırasında nelerin kaybolduğu gibi konuları çok önemli hale getirmektedir.

Burada hareketle bu yazının amacı, hakikatlerin araştırılması sürecinde tanıklıkların kültürel bağlamı içinde, sözlü dilin özelliklerine göre anlaşılması gerekliliğinin önemi hakkındadır.

Bilindiği gibi hakikatleri araştırma komisyonları, ağır insan hakları ihlallerinin gerçekleştiği savaş, soykırım ve diktatörlük dönemlerinden sonra demokrasiye geçiş süreçlerinde hayata geçirilen mekanizmalardan birisi. Temel hedefleri toplumun hakikatleri öğrenmesi, yapısal reformların hayata geçmesi, adaletin tesisi, mağduriyetlerin onarımı ve toplumsal mutabakatın sağlanması olan hakikat komisyonları şimdiye kadar dünyanın farklı yerlerinde belirli süreler için faaliyet yürüttü. Hakikat ve yüzleşme denilince akla ilk gelen deneyimlerden bir tanesi Güney Afrika’daki ırkçı Apartheid döneminden sonra kurulan “Hakikatleri Araştırma ve Uzlaşma Komisyonu” örneğidir diyebiliriz. Bilindiği gibi Apartheid rejimi, Güney Afrika’yı 4 asır boyunca sömürge olarak kullanan Hollanda ve İngiliz işgalinin 1948 yılında halkları derilerinin renklerine göre yasalarla belli ırkçı kategorilere ayırması, sosyal, siyasal ve ekonomik ilişkileri bu kategoriler üzerinden şekillendirdiği bir pratik. Komisyonun yazdığı rapora göre Apartheid rejiminin birçok suçu arasında en önemlisi “milyonlarca mağdurun onuru, özgüveni ve özsaygısını çiğneyerek ortadan kaldırma, onları aşağılama ve küçük düşürme” gücüdür. 1960’a kadar şiddet içermeyen yöntemler ile rejimi protesto eden siyah örgütlerinin tüm faaliyetleri kesin bir şekilde yasaklandıktan sonra politik şiddete başvurulması, o sırada 60 binden fazla insanın mahkemeye çıkarılmadan tutuklanması, 30 binden fazla politik tutsağın çok uzun süreli hapishanelerde tutulması, sayısız faili meçhul cinayet, kadınlara ve erkeklere tecavüz, çevre tahribatı ve enkazdan sonra ırkçı rejimin yıkılması ile 1994 yılında, yeni kurulan meclis bir “Hakikatleri Araştırma ve Uzlaşma Komisyonu” kurulmasına karar verir ve bunun yasal zeminini belirler. 17 üyeden ve üç alt kuruldan oluşan komisyonunun görevi, 1960 yılı ile 1994 arasında yaşananların sebepleri, biçimi ve yol açtığı büyük insan hakları ihlallerinin olabildiğince gerçek bir resmini ortaya çıkarmak, adaleti sağlamak, mağduriyetleri gidermek ve rehabilitasyonu yerine getirmek olarak belirlendi. Komisyon, öncelikle tanıklıklara başvuracak ve elde ettiği bulguları geniş bir raporda sunacaktı. Tanıklıklar, anlatılarına başvurulan kişilerin kendi anadillerinde yapılması kararlaştırılsa da bir çevirmen tarafından İngilizceye çevrilerek komisyona aktarılacak, anlatının orijinal dili ve çevirisinin her ikisi de kaydedilse de yalnızca çevirinin transkripsiyonu yapılacaktı ve nihayi karar İngilizce’ye çevirilen anlatı üzerinden verilecekti. Bu da beraberinde birçok problemi getirdi. Bu problemlerin en başında çevirilerin kaçınılmaz olarak anlatıları eksik aktarması, sadece İngilizce kayıtların transkripsiyonlarının yapılması ve sözlü dilde kullanılan birçok dil-ötesi öğenin yazıya geçirilirken kaybolması gelir. Ancak aşağıda aktarılacak olan örnekte olduğu gibi en önemli eksiklerden bir tanesi de sadece çeviriye başvurarak hakikatin bulunmaya çalışılması, kültürel olarak dilde kodlanmış hakikati anlatıya dökme veya dökmeme biçimlerini göz ardı etmesidir. Bunun açık örneklerinden bir tanesi, oğlu Apartheid rejimi polisi tarafından öldürülen anne, Konile’nin tanıklığında yaşandı. Şimdiye kadar ele aldığımız konu hakkında oldukça açıklayıcı olan bu tanıklık deneyimine biraz yakından bakalım.

Konile’nin Öyküsü[i]

3 Mart 1986 tarihinde, Afrika Ulusal Kongresi’nin silahlı kolu olan Umkhonto weSizwe militanı olan Zabonke Konile, kendisi gibi harekete yeni katılmış olan diğer 6 arkadaşı ile birlikte bir pusuda polis tarafından öldürüldü. Irkçı rejim güdümünde yayın yapan televizyon kanallarında “teröristler etkisiz hale getirildi” şeklinde geçen olay, Güney Afrika’nın başkenti Cape Town’da gerçekleşti. Yıllar sonra ırkçı rejimin yıkılmasının ardından kurulan Hakikatleri Araştırma ve Uzlaşma Komisyonunun tanıklığını dinlediği kişilerden bir tanesi de Zabonke’nin annesi Konile Hanım oldu. Aynı pusuda öldürülen diğer militanlardan üçünün annesi de aynı oturumda tanıklık etmişti. Diğer tanıkların isim ve soyisimleri kayıtlara geçilirken, Konile sadece soyismi ile kaydedilmişti. Konile, tanıklığını kendi anadili olan Xhosa dilinde yaptı, ancak komisyondakiler İngilizce dışında dillerde yapılan tanıklıkları çeviri üzerinden anlamlandırıp, daha sonra İngilizce çevirinin transkripsiyonlarını okuyarak karara bağlıyordu. Konile’nin tanıklığını, İngilizce çevirisi dinleyenlere göre oldukça dağınık bir anlatıydı, zira Konile bir rüya gördüğünü, bir arkadaşı ile beraber emekli maaşlarını almaya giderken yolda oğlunun örgüt arkadaşı olan Peza’ya rastladığını, Peza’nın ona bir şeyler anlatmaya çalıştığını ancak son anda vazgeçtiğini, bu arada ön ayakları havada yukarıya bakan bir keçi gördüğünü, çok yalnız olduğunu ve emekli maaşlarını almaya gidiyor olduklarını birkaç kere tekrarlayarak anlatmıştı. Konile’nin komisyondan ne talep ettiğini duymayı bekleyen üyeler, Konile’nin sürekli olarak yalnızlığına vurgu yapması ve emeklilik maaşından bahsetmesi üzerine, onun etrafında olan bitenden yeterince haberdar olmadığını ve tazminat talep ettiğini düşünmüştü. Nitekim raporda bu yönde bir karara yer vermişlerdi. Dinleyenlerin çoğuna göre şehirden uzak bir köyde yaşan ve köy dışındaki dünya ile pek iletişimi olmayan Konile’nin anlatısındaki dağınıklık, köylü ve siyah kadınlara yönelik söylenen birçok ırkçı steriyotipe paralel olarak, köylü ve kadın olmasına bağlıydı.

Güney Afrika’daki Hakikatleri Araştırma ve Uzlaşma Komisyonundaki tanıklıkları inceleyen Antjie Krog, Nosisi Mpolweni-Zantsi ve Kopano Ratele, Konile’nin anlatısına tekrar baktı. Biri gazeteci, biri antropolog ve diğeri psikolog olan bu kişiler, öncelikle Konile’nin anlatısının İngilizce versiyonunu okudular ve birçok tutarsızlık ve çeşitli kesintiler ile karşılaştılar. Üstelik, Konile’nin tam olarak ne talep ettiği belli olmuyordu, oysa kendisinden önce tanıklık yapan diğer kadınlar, başı sonu belli anlatılar kurmuşlardı ve talepleri netti. Ayrıca diğer tanıklar, kendi kayıpları ve mağduriyetleri dışında komşularından, birlikte çalıştıkları insanlardan, çocuklarından bahsederken ve genellikle bir toplumsallığa vurgu yaparken, Konile sıklıkla kendisinden bahsetmiş ve kendi topluluğundaki diğer birçok kişinin aksine konuşurken birinci tekil şahısı kullanmıştı. Bu nedenle de araştırmacıların ilk tepkileri bunun Konile’nin gelişigüzel iç dökmesi ve önceden planlanmış bir anlatı olmadığı yönündeydi. Öte yandan, araştırmacılar Konile’nin kendi sesini “duyamadıklarını” düşündüler. Dolayısıyla “duyabilmek” için anlatının Xhosa dilindeki kaydını arşivden istediler ve bütün anlatıyı önce Xhosa dilinde yazıya döktüler. Daha sonra yeniden İngilizce’ye çevirip önceki transkripsiyon ile karşılaştırdıklarında birçok noktanın hiç çevrilmemiş olduğunu gördüler. Ayrıca kaydı dinlediklerinde, sözlü dile özgü birçok öğenin de yazılı dile aktarımda kaybolduğunu tespit ettiler. Dolayısıyla hem çeviride hem de çevirinin yazıya geçirilmesinde birçok hata yapılmıştı. Bu yüzden araştırmacılara göre yapacakları iş bir çeşit arkeolojik kazı niteliğinde olacaktı.

Konile’nin anlatısının tutarlı bir bütünlükten yoksun olmasını analiz ederken, Antjie Krog acının anlatıdaki yerine bakılması gerektiğini öneriyor. Bu konularda çalışmaları olan Elaine Scarry’nin söylediklerine yer veren Krog, acının dili yok ettiğini, yok etmeden önce anlatıyı tekeline aldığını, onu dağınık bir takım iç seslere dönüştürdüğünü ve sonunda dili bir takım söz dışı seslere, yani iniltilere, iç çekmelere, bağırış ve sızlanmalara indirdiğini aktarıyor. Oysa bunların hiç biri İngilizce yazılı metinde yer almıyor. Bu nedenle orjinal ses ve görüntü kayıtlarına baktıktan sonra, Konile’nin acısının nasıl de dilinin tümünü sarmaladığını anlayabiliyorlar. Yine benzer şekilde, acının hafıza üzerindeki etkisi konusunu analiz ederken, Krog mağdurların bir çeşit hayatta kalma stratejisi olarak yaşadıkları travmayı öncelikle beyninde parçalara ayırdıklarını ve sonra bu parçaları anlamlı bir bütün oluşturmayacak şekilde dağıttıklarını aktarıyor. Böylece kişi bir takım resimler, duygular ve hislere sahip olmaya devam ediyor, ancak bunların ne ile ilişkili olduklarını her zaman bütünlüklü bir şekilde hatırlayamıyorlar. Krog’a göre Konile’nin oğlunun öldürülmesi ile yukarıya bakan keçi resmini ilişkilendirmesi onun için bir çeşit hayata devam etme yöntemi olarak düşünülebilir. Çünkü keçinin beynindeki resmi ile yaşayabilir ancak oğlunun öldürülmesinin resmi ile yaşamaya devam etmesi o kadar da kolay olmayabilir. Krog’a göre Konile bütün bunları komisyonun önüne sererek oğlunun saygınlığını ve kendi kişisel ben’ini yeniden inşa edebilirdi, ancak bunu yapmak yerine hayatının kırık parçalarını masaya serdi ve acısını paylaştı.

Araştırmacılardan Nosisi Mpolweni-Zantsi ise İngilizce ve Xhosa dillerindeki metinleri karşılaştırarak çeviride ne gibi kültürel anlamların yitirildiğini inceledi.  Mpolweni-Zantsi’nin amacı anlatıyı çeviri üzerinden değil de anlatıldığı dilde ve kültürel bağlam içinde anlamlandırmanın ne gibi farklılıklar yarattığını ortaya çıkarmaktı. Araştırmacı, ünlemlerle birlikte anlatıya baktığında öncelikle Konile’nin olan bitenlerle ilgili, İngilizce çevirinin aksine, keskin bir tasvir yaptığını aktarıyor. Ayrıca keçi ile ilgili konuşurken rüyasından bahsettiğini ve keçinin yukarıya bakmaktan ziyade arka ayakları üzerinde durduğuna vurgu yapılıyor, zira Konile bu hareketi kendisi yaparak gördüğünü tam olarak resmetmeye çalışıyor. Üstelik keçi gördüğü rüyadan her bahsettiğinde aynı zamanda oğlunun arkadaşı olan Peza’dan bahsetmesi, keçinin ve duruşunun özel bir anlam taşıdığına işaret ediyor. Mpolweni-Zantsi, bunun Konile tarafından atalarından kendisine bir uyarı şeklinde algılandığını ve kötü bir haber alacağına dair bir işaret aldığını aktarıyor. Araştırmacıya göre Konile bütün bunları aktarırken aslında kendisini dinleyenlere “oğlunun öldürüldüğünü öğrenmeden önce rüyasında bu kötü haberi alacağını bildiğini” anlatmaya çalışıyor ancak çevirmen bu kültürel kodlamayı gözden kaçırıyor ya da İngilizce’ye aktaramıyor. Xhosa kültürüne göre keçi ataları ritüelleri ile ilgilidir ve atalar ile kendilerinden sonra gelen nesiller arasındaki bağı sembolize eder. Aslında Konile keçiden bahsederken oğlunun cenazesinin kendi köylerine getirilmesine izin verilmeyip diğer öldürülen militanlarla beraber Cape Town’a gömülmesinden duyduğu sıkıntıyı anlatmaya çalışmaktadır. Zira Xhosa kültürüne göre ölen birisi, doğduğu topraklara atalarının mezarlarının olduğu yere gömülmelidir ki böylece atalar ile sürekli bir bağ kurulmaya devam eder. Ayrıca onların mezarlarını ziyarete giden yakınları ile arasındaki bağ da devam etmiş olur. Bu nedenle Konile’nin oğlunun kendi köyüne değil de Cape Town’a gömülmesi hem oğlundan yoksun olmasına hem de ataları ile aralarındaki bağın kesilmesine yol açtığı için Konile için dayanılmaz olmaktadır. Üstelik tüm çabalarına rağmen polisi bu yönde ikna edemediği için “vazgeçtiğini” anlatması bu durum karşısındaki çaresizliğini ve güçsüzlüğünü göstermektedir. Dolayısıyla Konile maddi bir kayıptan ziyade ruhani bir kayıptan bahsetmektedir. Bu nedenle Mpolweni-Zantsi’nin önerdiği nokta çevirinin kültürlerarasılığının da hesaba katılması yönündedir. Zira ancak bu sayede, çeviri esnasında kaybolabilecek birçok tanıklık kültürel bağlamı içinde anlaşılabilir.

Üçüncü araştırmacı olan Kopane Ratele ise Konile’nin anlatısını psikolojik yönüyle analiz etmektedir. Ratele’ye göre komisyon üyeleri tanıklıklardan belli bir anlatı duymayı, bu anlatının “önceki rejimin zorbalıklarından, sonra bir kahramanlık hikâyesinden, direngen anneler ve ailelerden ve son olarak da kötülüğün son bulduğundan” içermesini beklemektedirler. Önceki tanıklıklardan büyük ölçüde bu çerçeveye uygun anlatıların çıkarılmış olduğu aktarılıyor. Konile’den de beklenen bu olmasına rağmen, daha en başından bu beklentiyi boşa çıkaran, kendi yöntemi ile olup biteni anlatmak isteyen bir özne olmaktadır. Bu yüzden de komisyon üyeleri kendisine çok az soru sormayı tercih ediyorlar, üstelik anlattıklarını da bütünlüklü bir anlatı olarak dinlemeden. Yine Ratele’ya göre rüyalar Batı dünyasında tanıklık etmesi açısından itibar edilmeyen bir yöntem olmasına rağmen, birçok Afrika kültüründe rüyalar gündelik hayatı anlamlandıran ve onun bir parçası olmaya devam ettiren öğelerdir. Bu yüzden de Konile oldukça olağan bir şekilde rüyasını anlatısına eklemekte ve tanıklığının büyük bir kısmını bu rüya üzerinden anlatmaya çalışmaktadır. Zira Konile’nin rüya anlatısı tam anlaşılmadan genel anlatısı da anlaşılmamış olacaktır. Konile rüyasında keçi görerek atalarından bir mesaj aldığını anlatıyor, rüyanın atalarıyla, inandığı Tanrısı ile ve toplumu ile iletişim kurmaya devam etme yolu olduğunu aktarıyor. Ancak oğlunun cenazesi bütün çabasına rağmen kendisine verilmeyerek ve köyüne gömülmeyerek bu bağ koparılıyor. Tam da bu yüzden Konile anlatısında birinci tekil şahsı kullanırken aslında ataları ve tanrısı ile bağının koparıldığını ve bu yüzden bu dünyada “ben” ile konuşmak zorunda bırakıldığını ve bir parçası olduğu “bütün”den koparıldığını anlatmaya çalışıyor, bu yüzden de “biz” diyemiyor; komisyon üyelerinin ve diğer dinleyicilerin anladığı gibi “ben merkezli” düşündüğü için değil. Bu yüzden de Konile “ben” diye konuşurken bunu bir şikayet olarak dışa vurmaktadır. Söylemeye çalıştığı ise “ben” olarak yaşamak istemediği, oğlu öldürüldükten sonra bu hale geldiği ve kendisini bir bütünün parçası olarak gördüğü en son anın rüyada gördüğü keçi olduğudur. Bu yüzden de Ratele’ye göre birini anlayabilmek için söz konusu kişinin kendi gerçekliği içinde, çevresi, kendisi, evreni ile kurduğu ilişki içinde ele almamız gerekir. Öbür türlü anlatılar kişilerin değil bizlerin anlatıları olur ve hakikati açığa çıkarmakta yeterli olamazlar.

Yazarlara göre sonuç olarak komisyon hakikatleri araştırırken tanıkların kendi anadillerinin kullanılmasını benimseyerek önceki ırkçı rejimin dilsel hiyerarşisini bozarak mağdurların onur ve haysiyetlerinin yeniden kurulmasına katkıda bulunmuşlardır. Ancak anlatıların ancak çeviri üzerinden, üstelik kültürel ve psikolojik bağlamlarına oturtulmadan, Batılı bilme ve anlamlandırma biçimleriyle anlaşılmaya çalışması hakikatin kalbine dokunamamaları sonucunu beraberinde getirmiştir. Bu nedenle, yazarların benimsediği yöntem Konile’nin sesinin “duyulmasını” sağlamış, duyabilmek için kulak vermenin ne kadar hayati olduğunu göstermiştir.

Sonuç

Yukarıda anlatılan Konile’nin öyküsünde açıkça ortaya çıktığı gibi hakikatlerin araştırılması oldukça karmaşık bir süreç barındırmaktadır. Anlatı ve dilin evrensel bir normu olmadığı, kültürel olarak kodlandığı ve toplumsal cinsiyete göre ve sınıfsal olarak şekillendiği aşikardır. Böyle olunca hakikate ulaşmak için bir tek dili değil, söz konusu bütün dilleri, bu dilleri konuşan üyeleri komisyona dâhil etmeyi, sadece anlatılanları değil, aynı zamanda anlatılmayanları da, anlatılanların ise anlatılma biçimleriyle anlaşılması gerekmektedir. Elbette bütün bunlar yapılırken, anlatıların ve anlatılarda kullanılan sembollerin, göndermelerin kültürel bağlamı içinde anlaşılması gerekir. Ayrıca tarihsel olarak aralarında ezme-ezilme ilişkileri doğmuş olan toplumlarda ve kültürel olarak farklı kodlara sahip toplumlar arasında çok katmanlı mağduriyetler ancak söz konusu iktidar ilişkilerin yarattığı psikolojik, siyasal ve kültürel algı-zıtlıkları ve dışa vuran davranışların altında yatan nedenlerle birlikte anlaşılabilirler. Bu türden bir anlama girişimi ancak kültürel kodlara göre şekillenen, eleştirel ve yerli bir analiz ve araştırma yöntemi ile mümkündür. Aksi takdirde hakikatlerin olduğu gibi anlaşılması mümkün olmayacağı gibi yüzleşme adına yapılacak her şey de eksik veya hatalı olacaktır. Buradan hareketle Türkiye-Kürt örneğinde savaşın yol açtığı mağduriyetlerin anlaşılması hakikatlerin ancak yukarıda anlatılan yaklaşım ve yöntemle mümkün olduğunu söyleyebiliriz.


[i] Konile’nin hikayesi, Antjie Krog, Nosisi Mpolweni-Zantsi ve Kopano Ratele’nin yazarları olduğu The South African Truth and Reconciliation Commision (TRC): Ways of Knowing Mrs. Konile (s.531-546) isimli makaleden alınmıştır. Söz konusu makale Norman K. Denzin, Yvonna S. Lincoln ve Linda Tuhiwai Smith’in derlediği Handbook of Critical and Indigenous Methodologies isimli kitapta yayınlanmıştır.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.