Güney Afrika’dan Kürdistan’a Çatışma ve Çözüm
Ahmet Hamdi Akkaya*

Silahlı çatışmaların çözümünde müzakere yönteminin öne çıkması aslında oldukça yeni bir gelişme sayılabilir. İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1980lere kadar olan dönemde, devletlerin veya karşıtlarının zaferiyle sonuçlanan iç savaşların kaderi bu tarihten sonra ciddi biçimde değişti. 1990’lardan itibaren silahlı çatışmaların müzakere yoluyla çözümü giderek daha öne çıktı. 1940’dan 1980’lere kadarki süreçte müzakere yoluyla sona erdirilen silahlı çatışmaların sayısı çok sınırlı iken, 1990lardan itibaren bu yöntemle sona eren silahlı çatışma sayısı, bir tarafın zaferi ile sonuçlanana eşittir (Toft, 2009, s.6). Özellikle Güney Afrika ve Kuzey İrlanda’da müzakere yoluyla çözüm süreci denemelerinin başarıyla sonuçlanması tüm çatışmalı durumlara örnek gösterilmeye başlandı.

Kürdistan Özgürlük Hareketi (KÖH) ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında süregiden çatışma süreci ve çözüm girişimleri de zaman zaman bu örneklere atıfla tartışılıyor. Çatışmaya yol açan sorunların niteliği ve çatışmanın biçimi açısından ciddi farklar bulunsa da, mücadele eden güçler ve çözüm sürecinin kimi özellikleri, özellikle G.Afrika deneyimi ile şaşırtıcı benzerlikleri gündeme getiriyor. Bunlardan en önemlisi olarak, her iki örnekte de masanın bir yanında direniş safları açısından hegemonik yanı güçlü 2 örgüt ve lider (Afrika Ulusal Kongresi/ANC-Nelson Mandela ve Kürdistan İşçi Partisi/PKK-Abdullah Öcalan) olması ve her iki liderin de cezaevinde iken bu süreci başlatmaları belirtilebilir. Nitekim, senaryosu, tarihçi-yazar Robert Harvey’in The Fall of Apartheid (Apartheid’ın Çöküşü) adlı araştırma kitabına dayanan Güney Afrika’da Apartheid rejimi ile ANC arasındaki müzakere sürecini anlatan Endgame (Son Oyun, 2009) adlı filmde geçen şu diyaloglar bile çarpıcı benzerlikler konusunda fikir verebilir.

Dr.Noel Barnard (heyete): “Başkan, kamuoyu önünde hala resmi politikayı savunuyor: Teröristleri yenmeden onlarla görüşmezsiniz. Özel olarak ise, sizin bu diyalogu mümkün olduğunca sürdürmenizi istiyor… ANC’nin güç yapısındaki kırılma noktalarını daha fazla bildikçe, oyunun sonunu daha iyi kontrol edebiliriz…”

P.W.Botha (Barnard’a): “Sen, bu görüşmeleri bana ‘ANC’nin üzerinde etki sahibi olacağız, Mandela’ya karşı elimiz güçlenecek’ diye pazarladın. Bunu sağlamayacaksa ne faydası var?”

ANC Heyeti (G.Afrika heyetine): “Mandela’nın ve tüm politik tutukluların serbest bırakılması ve politik örgütlenme üzerindeki yasakların kalkması. Ancak bundan sonra gerçek bir demokratik yönetime uzlaşılarak geçilebilir.”

G.Afrika Heyeti (ANC heyetine): “Bunlar olmazsa, ayaklanma ve kan dökülecek mi demek istiyorsunuz…. Bu eski terör taktiğidir, görüşmeler başlayınca şiddeti artırmak yani… Eğer bunun hükümetle görüşmelerde elinizi güçlendireceğini düşündüyseniz, yanılıyorsunuz.”

Mandela (ANC Yönetimine): “Değerli arkadaşlar, en iyimser tahminle Başkan beni kafeste görüp böylece boyun eğdireceğini sanıyor. Fakat ben de 20 yıldır bu an için kendimi hazırlamışım. Barnard ile konuşmak riskli idi fakat bir şeye güvenebilirsiniz; ben koşulları müzakere etmiyorum, sadece ANC’nin bunu yapmasını kolaylaştırıyorum. Sonuçta kesin olan şu; ben ve siz beraber o kadar uzun bir yol katettik ki, şimdi bizi birbirimizden ayırmaları mümkün değil.”

Barnard (Botha’ya): “Resmi görüşmeler başlamadan önce, iki taraf da tavizler vermeli. Eğer biz Mandela’yı bırakarak bir jest yaparsak…”

Botha (Barnard’a): “Ben Mandela’nın serbest bırakılmasından hiç sözetmedim.”

Barnard (Botha’ya): “Bu artık bir politik kendini kurtarma meselesi değil efendim. Sizin zaman kazanma politikanız bir belirsizlik boşluğu yarattı ve bu artık şiddeti besliyor. Şimdi inisiyatifi alırsanız, ülkeyi iç savaşın kenarından döndüren vizyon ve devlet adamlığına sahip olarak tarihe geçeceksiniz.”

Botha (Barnard’a): “Tarih, dümeni erken bıraktığımı da söyleyebilir. Eğer Mandela’ya özgürlüğünü şimdi verirsem, elimizdeki en büyük kozu bırakmış oluruz. O da herkes gibi; ne kadar çok alırsa, daha fazlasını isteyecektir. Kilit O’dur.”

Filmden alınan bu diyaloglarda kalın harflerle verilen isimlerin KÖH-TC cephesindeki muadilleri yani; N.Mandela=A.Öcalan, P.W.Botha=R.T.Erdoğan, Dr.Noel Barnard (o dönemki Güney Afrika İstihbarat Teşkilatı’nın sorumlusu)=H.Fidan, ANC=PKK ile değiştirilmesi halinde de metnin hayli inandırıcı olacağı açıktır. Bunun nedeni ise; filmde konu edinilen Güney Afrika’da 1985 ile 1990 yılları arasında yaşanan dönem ile şu an KÖH ile TC arasında yürütülen ve ‘çözüm süreci’ olarak adlandırılan sürecin benzerlikler göstermesidir. Bu açıdan ANC’nin yaşadığı deneyime yakından bakmak faydalı olacaktır. Bunun için de ANC ile G.Afrika yönetiminin yanı sıra bir çok başka toplumsal ve siyasal gücün de katıldığı 1990 sonrası resmi görüşmeler yerine, Mandela’nın hapisteyken başlattığı ve ‘görüşmeler üzerine görüşme’ olarak adlandırdığı dönemi esas almak daha doğru olacaktır. Bu makale de esas olarak 1990 Şubat’ında Mandela’nın serbest bırakıldığı döneme kadarki süreci kapsamaktadır.

Silahlı Mücadeleden Görüşmeye

Yirminci yüzyılın başından itibaren değişik aşamalardan geçen Güney Afrika’daki ırkçı rejim, 1950’li yıllarla birlikte bir çok yasal düzenleme ile daha kapsamlı bir nitelik kazandı. Aynı şekilde, ırkçı rejime karşı mücadele de bu süreçte yeniden şekillendi. 1912’de kurulan ANC, bu dönemde bir yandan 1953 yılında kabul ettiği M(Mandela)-Planı çerçevesinde yeniden yapılanırken, diğer yandan da 1955’de altına imza attığı Özgürlük Beyannamesi ile (Freedom Charter) hem genel programını hem de ittifaklarını belirliyordu (Suttner, 2013). Bu çerçevede şekillenen mücadelenin ilk aşaması 1960’da ırkçı rejimin gerçekleştirdiği Sharpeville katliamı, ardından ANC’nin yasaklanması ve giderek artan baskılarla sonuçlandı. Buna karşı yeraltına çekilen ANC, Mandela liderliğinde silahlı kanadı MK’yi (Zuluca, Ulusun Mızrağı anlamına gelen Umkhonto we Sizwe) oluşturarak yeni bir mücadele sürecine girişti. Kendisi de Etopya’da askeri eğitim gören Mandela’nın liderliğindeki MK’nin daha çok sabotaj niteliğinde eylemler gerçekleştirdiği bu dönem, Mandela’nın Ağustos 1962’de, lider kadronun büyük kısmının ise bir yıl sonra yakalanması ile sona erdi.

Yargılanıp ömür boyu hapse mahkum edilen Mandela ve arkadaşlarının Robben adasına götürülmeleri ile başlayan yeni süreçte ise başlangıçta ANC oldukça etkisiz idi. Örgütsel yapının ağırlıklı olarak yurtdışında şekillendiği bu süreç, ırkçı rejimin ağır baskısı altında büyüyen yeni bir kuşağın radikal eylemlerle ortaya çıktığı 1970lerin ikinci yarısına kadar devam edecektir. Bu dönemde, ANC  Oliver Tambo önderliğinde yurtdışında giderek genişleyen bir ittifak içinde askeri-siyasi-diplomatik çalışmalarına devam ederken,  Mandela ve hapisteki tüm lider kadro açısından tam bir izolasyon dönemi yaşanmıştır.

1962’de tutuklanmasından 1980’lerin başına kadar ki 20 yıllık süreçte, Mandela’nın dışarı ile ilişkisi çok çok sınırlı olmuştur. Aile üyeleri ile çok seyrek yapabildiği görüşmeler ve zaman zaman dışarı kaçırabildiği mektuplardaki bazı mesajları dışında örgüt ve dış dünya ile bağlantısı olmadığı belirtilebilir. Ancak 1980 yılında başlatılan Mandela’ya Özgürlük kampanyası ANC’nin de tekrar aktif güç olarak devreye girdiği bir aşamaya işaret etmiştir. Nitekim ırkçı rejimin başına kendisini ‘savaşcı ve reformcu’ olarak tanımlayan P.W. Botha’nin geçtiği bu süreçte ilk değişim, 1982 yılında Mandela ve üç arkadaşının 18 yıldır tutuldukları Robben adasından Cape Town yakınlarındaki bir hapishaneye (Pollsmoor) getirilmesidir. Mandela ve arkadaşlarının dış dünya ile haberleşme imkanlarının göreceli olarak arttığı bu dönemde ırkçı rejim de, Güney Afrika nüfusunda önemli bir grubu oluşturan Hintliler ve Renkliler için (melez ırkları tarif için kullanılan bir terim, Coloureds) ayrı parlamentolar oluşturmaya karar verdi. Nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan siyahların durumunda hiç bir değişiklik getirmeyen bu ‘açılım’a karşı, ANC ve müttefikleri ise Birleşik Demokratik Cephe (UDF) adlı kitlesel bir oluşumla cevap verdiler. Böylece 1980’ler Güney Afrika’da yeni bir mücadele sürecinin de başlangıcını ifade etti.

1983-85 arasında Mandela, Poolsmoor cezaevinde G.Afrikalı ve yabancı akademisyen, gazeteci ve politikacılarla görüşme şansını elde etti. Çoğunlukla bireysel inisiyatif niteliğindeki bu görüşmeler genellikle kamuoyuna yansımadı ancak değişen atmosferin işaretçisi idi. Nitekim 1985 yılı Ocak ayında ANC’nin ‘Güney Afrika’yı Yönetilemez Kılalım’ çağrısı ile başlattığı kampanya ve Botha’nın Mandela’nın şiddeti reddetmesi koşuluyla serbest kalabileceği yönündeki açıklaması süreci hızlandırdı. Mandela, bir kitle gösterisine kızı aracılığıyla ilettiği mesajla bu teklifi reddetti. 20 yıldan sonra ilk defa Mandela’nın sözleri kitlelerle doğrudan buluşuyordu. Hem Mandela üzerindeki tecritin göreceli kaldırılması hem de ANC’nin yürüttüğü ‘Yönetilmez Kılma’ kampanyası giderek etkili olmaya başladı. Aynı süreçte G.Afrika’ya yönelik hem uluslararası finans çevrelerinin,  hem de bir çok devletin ambargoya varan baskıları artarken, ırkçı yönetim de olağanüstü hal ilan etti. Böylece ‘umutla’ başlayan bir yıl çıkmazla sonuçlanacakken, devlet başkanı Botha’nın daha sonra görüşmelerde kilit rol oynayacak olan Adalet Bakanı Kobie Coetsee’ye ‘Kendimizi iyice köşeye sıkıştırdık. Bundan bizi kurtarabilir misin?’ demesi yeni bir kapıyı aralayacaktı (Sampson,1999, s. 336). Yıl sonuna doğru bir ameliyat geçiren Mandela’yı ziyarete giden eşi ile aynı uçakta yolculuk eden Bakan Cooetse, önce Winnie Mandela ile sohbet edecek, ardından hastanede Nelson Mandela’yı ziyaret edecektir. Mandela, anılarında şöyle anlatır bu beklenmedik ziyareti:

“Hastanedeyken eşim Winnie ziyaretime geldi. Beklenmedik bir ziyaretçim daha vardı: Adalet Bakanı Kobie Coetsee. Kısa bir süre önce bakandan ANC ve hükümet arasındaki görüşmeleri konuşmak için bir toplantı istemiştim ancak bana cevap vermemişti. Ama bu sabah hastaneye geldiğinde sanki eski bir dostunu ziyaret ediyormuş gibiydi. Kibar ve samimi davranıyordu. Saşırmıştım ama gayet normal karşılar göründüm. Hükümet ANC ile bir şekilde görüşmeye yanaşmıştı” (Mandela, c.2, 282).

Bu ameliyattan sonra Mandela hapishaneye döndüğünde arkadaşlarından ayrı bir yere alınır. 24 yıllık hapis hayatında ilk kez tek başına kalıyordur. Gerek Mandela ve lider kadrodan üç arkadaşının 1982 yılında Robben adasından diğer yoldaşlarının yanından alınması, gerekse de 1985 yılı sonunda Mandela’nın tek başına bir yere taşınması aslında nedensiz değildir. Önce tüm liderlik mekanizmasının genel örgüt yapısından, daha sonra da Mandela’nın liderliğin diğer üyelerinden ayrılması ile ırkçı yönetimle görüşmeye daha hazır hale gelecekleri umulmaktadır. Bunun örgüt saflarında ayrışma veya en azından karışıklığa yolaçacağı hesabı da gözardı edilmemektedir. Mandela ise anılarında şöyle değerlendiriyor bu durumu:

“Birkaç hafta sonra yeni koşulların ne anlama geldiğini anlamaya başladım. Bu değişiklik bir fırsattı. Arkadaşlarımdan ayrıldığım için mutlu değildim ve 3. kattaki güneşli terası, terasta yaptığım bahçemi özlemiştim. Ancak yalnızlığım bana belli bir serbestlik de sağladı ve bu sayede uzun süredir düşündüğüm bir şeye karar verdim: hükümetle müzakerelere başlamak. Müzakerelerle mücadelenin ileriye doğru gidebileceği kanaatindeydim. Şayet diyalog başlamazsa her iki taraf da şiddetin ve savaşın karanlık dünyasına çekilecekti. Diyalog çabalarımı bozacak bir tür kontrolden uzak tek başına kalmam, bu yönde ilk adımları atma fırsatı verebilirdi. Üç çeyrek asırdır beyaz azınlık yönetimi ile mücadele ediyorduk. 20 yıldan fazla süredir de silahlı mücadele içindeydik. Her iki taraftan da çok sayıda insan ölmüştü. Düşman güçlü ve dirençliydi. Ancak tüm uçakları ve tanklarına rağmen, tarihin yanlış yerinde durduklarını da anlamış olmalıydılar. Biz ise kendi açımızdan haklıydık ama güçlü değildik. Benim açımdan, askeri bir zafer imkansız bir rüya değilse bile uzak ihtimaldi. Her iki taraftan da binlerin ölmesinin anlamı yoktu. Onlar da bunu bilmeliydi. Artık konuşma zamanıdır. Ancak çok hassas bir süreçti. Her iki taraf da müzakereleri zayıflık ve ihanet olarak görüyordu. Birinin önemli bir taviz vermeden diğerinin masaya oturması mümkün değildi” (Mandela, c.2.285).

‘Görüşme Üzerine Görüşme’ de Zorlu Geçti

Mandela, 1986 yılı başında avukatı aracılığıyla bu niyetinden ANC’nin dışarıdaki lideri O. Tambo’yu haberdar ettikten sonra Adalet Bakanı Cootsee’ye ‘görüşmeler üzerine görüşme’ başlatma çağrısı yapar ancak hiç bir cevap alamaz. Mandela’nın ısrarla üst üste yaptığı görüşme talepleri cevapsız kalır. Böylece hükümetle görüşme umudu bir nevi daha doğmadan sönerken, 1986 yılı baharında yeni bir olanak doğar. 1985 yılında İngiliz Uluslar Topluluğu (Commonwealth) ülkeleri toplantısında İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’ın karşı çıkmasına rağmen, Güney Afrika’daki çözümsüzlüğü aşmak için “önemli kişiler“ (ya da akil insanlar) delegasyonu oluşturma kararı alınmıştı. İçinde Avustralya, Nijerya eski liderlerinin de bulunduğu bu heyet, G.Afrika ziyaretleri sırasında Mandela’yla da buluşurlar. Toplantıda Mandela, müzakereler için zamanın geldiğini ve hükümet ile ANC’nin masaya oturması gerektiğini söyler ve heyete ANC’nin liderliğini yürüten Tambo ile görüşmelerini önerir. Heyetin Mayıs 1986’da ANC liderliği ile görüşme ardından G.Afrika’ya dönüp Mandela ile biraraya geleceği gün, ırkçı rejimin askeri güçleri ANC’nin Botswana, Zambia ve Zimbabwe’dekı üslerine hava saldırısı düzenledi. Böylece görüşme imkanı tamamen ortadan kalkar ve heyet Güney Afrika’yı terkeder.

Bir kez daha müzakareleri ileriye götürme çabaları sonuçsuz kalmış, hükümetin yurtdışındaki askeri saldırıları ve yeniden olağanüstü hal ilan etmesiyle şiddet hızla tırmanmaya başlamıştır. Tam da böylesi bir süreçte, 1986 yaz ortasında Mandela tekrar inisiyatif alır:

“Dışarıdan bakıldığında hiç de müzakere zamanı gibi gözükmüyordu. Fakat böylesi umut kırıcı anlar tam da inisiyatif alma zamanlarıdır. Çünkü böylesi zamanlarda herkes ikilemlerden de bir çıkış arar. Ben de cezaevlerinden sorumlu General Willemse’ye cok sade bir mektup yazarak ‘ulusal öneme sahip bir konuda sizinle görüşmek istiyorum’ dedim. Hafta sonu General ile görüşeceğim haberi geldi ve görüştük. Generale, Adalet Bakanı Kobie Coetsee ile görüşmek istediğimi belirttim… General bakanı aradı ve bir kaç dakika içinde görüşmeye gittik sanki hükümet görüşmeyi önceden ayarlamıştı. Görüşmeler için ileri bir adım atabileceğimiz bir fırsat çıkmıştı önümüze. Üç saat boyunca süren görüşmede Coetsee’nin de sorunun çözümünü istediği belliydi. Bu görüşme benim için büyük bir teşvik oldu. Hükümet ülkenin içine girdiği çıkmazı aşmak istiyordu ve şu anki pozisyonlarını bırakmaları gerektiğini anlamışlardı. Artık bir uzlaşının başında olduğumuzu görebiliyorduk. Süreç ilerlemeden kimseye birşey anlatmak doğru olmayacaktı. Hem Pollsmoor, hem de Lusaka’daki (ANC’nin ülkedışı karargahı) arkadaşlarım süreci iyi analiz ettiklerinde beni destekleyeceklerdi” (Mandela, c.2., 291-292).

Mandela’yı oldukça umutlandıran bu görüşmeden sonra haftalar, aylar geçmesine rağmen Adalet Bakanı Coetsee’den bir ses çıkmaz. Bakana tekrar mektup yazan Mandela bir cevap alamaz. Ancak hükümetin farklı gelişmeler için hazırlandığına dair sinyaller de vardır. 1986 yaz sonundan itibaren hapishanedeki görevliler sık sık Mandela’yı alıp şehir içinde ve etrafında gezilere çıkarlar. Hatta bir keresinde genç bir gardiyan, Mandela’yı evine götürerek ailesiyle tanıştırır. Mandela, anılarında bunu ‘belki de böylesi küçük özgürlükleri tattırarak serbest olmam için bir uzlaşıya götürmek istediler’ diye yorumlar.

1987 yılında Mandela ile Adalet Bakanı Kobie Coetsee görüşmeye başlarlar, üst üste yapılan görüşmelerin ardından yılın sonuna doğru hükümet bir somut öneri yapar: Artık, Mandela, üst düzey yetkililerden oluşturulan bir komisyon ile buluşacaktır. Başkanının Adalet Bakanı Coetsee olacağı komisyonda, cezaevleri genel sorumlusu General Willemse, Mandela’nın kaldığı cezaevinin direktörü ile eskiden akademisyen olan Ulusal İstihbarat Servisi başkanı Dr. Noel Barnard yeralır. Komisyonda cezaevleri sorumlulularının olması, görüşmelerin basına sızması durumunda cezaevi koşullarının tartışıldığı gerekçesini ileri sürmeye de yarayacaktır. İlk resmi toplantısını 1988 yılının Mayıs ayında yapan bu gizli çalışma grubu oldukça sık bir araya gelir. Birkaç ay boyunca neredeyse her hafta görüşme olurken, sonra düzensiz yapılan toplantıların periyodu ardından yine haftada bire döner. Ağırlıkta hükümet tarafından toplantılar ayarlanırken Mandela’nın talep ettiği oturumlar da olmustur.

İlk toplantılarda katılımcıların ANC hakkındaki bilgilerinin polis ve istihbarat kaynaklı olduğu için tek taraflı olduğunu gören Mandela, başlangıçta, ANC’nin tarihi ve hükümetten ayıran temel noktalar üzerinde durmayı tercih eder. Ardından da daha kritik konular olan silahlı mücadele, ANC’nin Komünist Partisi’yle ittifakı, çoğunluğun iktidarı gibi meseleler üzerinde durduklarını belirten Mandela, anılarında şöyle der:

“Görüşmelerde, ilk ve en can alıcı konu silahlı mücadeleydi. Konuyu birkaç ay boyunca tartıştık. Hükümetle müzakerelere başlamak ve benim devlet başkanı Botha ile görüşebilmem için öncelikle ANC’nin şiddeti terketmesinde ve silahlı mücadeleyi bırakmasında ısrar ediyorlardı… Ben de tabii, şiddetten devletin sorumlu olduğunu, ezilenin değil daima ezenin mücadelenin şeklini belirlediğini anlattım… ‘Eğer devlet barışcıl yöntemler kullanırsa ANC de barışcıl yöntem kullanacaktır’ sözlerini riskli de olsa söyledim. ‘Şiddetten arınmak size bağlı, bize değil’ dedim. Bu noktada anlayış düzeylerini yükselttiğimi düşünüyorum ve konu felsefik sorundan ziyade pratik bir sorun noktasına ulaştı. Ancak bakan Coetsee ve İstihbarat şefi Dr. Barnard, Ulusal Parti’nin şiddet kullanan hiç bir örgütle görüşmeyecekleri açıklamasını sık sık tekrarladıklarını, ‘kredibilitelerini kaybetmeden, aniden ANC ile görüştüklerini nasıl açıklayabilecekleri’ kaygısı taşıyorlardı. Hükümetin kendi halkına karşı küçük düşmeden görüşmelere başlaması için ANC’nin taviz vermesi gerektiğini düşünüyorlardı. Kendilerince haklı bir nokta olabilirdi ama ben onlara bir çıkış yolu bulamazdım. Onlara kısaca, ‘halka ANC ile masaya oturulmazsa Güney Afrika’daki soruna ne barış, ne de çözüm bulunabileceğini söylemelisiniz. Halk anlayacaktır’ dedim” (Mandela, c.2., 303,304).

Görüşmeler sırasında rahatsızlanarak belli bir süre hastanede kalan Mandela’ya, kendisini yarı tutuklu, yarı serbest bir konuma getirmek istedikleri söylenir. Böylece 1988 yılı Aralık ayında Mandela, Cape Town’ın kuzeydoğusu’nda bulunan Victor Verster cezaevi kompleksinde aslında görevlilerin lojmanı olan, bahçeli ve yüzme havuzlu müstakil bir eve yerleştirilir. Serbest kalacağı 1990 yılı Şubat ayına kadar burada yaşayacak olan Mandela, artık cezaevindeki arkadaşlarının yanısıra ANC’den, Birleşik Demokratik Cephe’den (UDF) kişileri de serbestce kabul edecektir.

Komisyon toplantılarının da devam ettiği bu süreçte, Mandela devlet başkanı Botha ile görüşme talebini de yineliyordu. 1989 yılı başında devlet başkanına, rejimin ANC’den müzakereler için önkoşul olarak istediği; şiddeti bırakma, Komünist Partisi ile ittifakı bozma, çoğunluğun iktidarı fikrinden vazgeçme konularında görüşlerini içeren mektubu sunar. ANC’nin şiddeti terketmeme diye bir sorunu olmadığını, esas hükümetin buna hazır olmadığını ve siyahlarla iktidarı paylaşmaya yanaşmadığını yazan Mandela, müzakereleri iki aşamalı önerir. Birinci aşama, müzakereler için gerekli şartların oluşturulmasının tartışılması, ikincisi de müzakerelerin kendisi.

Ancak bu süreçte ciddi bir kriz geçiren Botha’nın önce tedavi olması, sonrasında da iktidar partisinin liderliğinden ayrılması ama devlet başkanlığını bırakmaması ırkçı rejimin kendi içinde ciddi sarsıntılara yol açar. Ulusal Parti liderliğine gelen Botha’nın bakanlarından F.W. De Klerk çevresinde yeni bir iktidar bloku oluşmaktadır. Buna karşı Botha ise özellikle de güvenlik bürokratlarını etrafında toplayarak devlet başkanlığı konumunu korumak istemektedir. Böylesi bir ortamda Temmuz 1989’da Mandela, Botha ile ilk kez görüşür. Yarım saat süren ve daha çok nezaket ziyareti olarak adlandırılabilecek toplantıda, Mandela’nın kendisi dahil tüm siyasi tutsakların koşulsuz serbest bırakılmasını istemesi gerginliğe yol açar ve ve Botha, bunu yapamayacağını söyler. Kamuoyundan gizli olarak yapılan bu toplantıdan bir ay sonra, Botha devlet başkanlığı görevinden istifa etti. Devlet başkanlığına F.W. de Klerk’in getirilmesi ile yeni bir dönem başladı. Devlet başkanlığı için yemin ettiği gün, görüşme isteğini belirttiği bir mektup yazan Mandela’nın De Klerk hakkındaki görüşleri de şöyledir:

“Bize göre, De Klerk kapalı bir kutu gibiydi. Geçmiş pratiği reform ruhu göstermiyordu. Eğitim bakanlığı döneminde, siyah öğrencilerin beyaz üniversitelere girmesine izin vermiyordu. Ancak Ulusal Parti’nin başına geçtiğinden bu yana konuşmalarını takip ettim ve geçmişinden ayrıldığını gördüm. Bir ideologdan çok pragmatist biriydi; değişimi gerekli, kaçınılmaz görüyordu” (Mandela, c.2., 326).

De Klerk’in başkan olmasından sonra da müzakere komisyonuyla gizli görüşmeye devam eden Mandela, hükümetten iyi niyet gösterisi olarak siyasi tutukluları serbest bırakmasını ister. 1987 sonunda Govan Mbeki bu şekilde serbest bırakılmıştı. Ekim 1989’da da Devlet Başkanı de Klerk, önce Walter Sisulu ve Robben Adası’ndaki yedi ANC yöneticisini, ardından da Mandela ile beraber Pollsmoor cezaevine getirilen arkadaşlarını bırakır. Üstelik de serbest bırakılanlar hiçbir yasağa maruz kalmamıştır ve ANC adına konuşmalarına izin verilir. ANC yasağı böylece yaklaşık 30 yıl sonra fiilen kalkmış olur. Bunun üzerine Aralık 1989’da Mandela, De Klerk ile görüşmeden önce bir mektup yollar. Görüşmelerin iki aşamada olması fikrini yineleyen Mandela, hükümetin müzakere önündeki engelleri ortadan kaldırmasını ister. Tüm siyasi tutsakların serbest bırakılması, örgüt ve kişiler üzerinde yasaklama ve kısıtlamaların kaldırılması, olağanüstü halin sona erdirilmesi, ordunun şehirlerden geri çekilmesi taleplerinin yanında, gündemin birinci maddesi olarak karşılıklı ateşkese gidilmesi vardır. Bu çerçevede De Klerk ile görüşme gerçekleşir.

Ancak somut adım için yeni yılı beklemek gerekecektir. 2 Şubat 1990’da F. W. de Klerk parlamentonun geleneksel açılış konuşmasında apartheid rejiminin sona erdiğini duyurarak ‘müzakerelerin başlaması zamanı gelmiştir’ der. Bir hafta sonra da Mandela ile görüşerek serbest kalacağını bildirir. Artık tek tartışma nerede ve ne zaman serbest kalacağı üzerinedir. Mandela, dışarıda hazırlık için bir hafta sonra serbest bırakılmasını isterken, hükümet hemen diye ısrarcıdır. Sonuçta, Mandela 11 Şubat 1990 günü 27 yıllık tutsaklıktan özgürlüğe kavuşur.

Genel Özet

Özetle 1985-1990 arası inişli çıkışlı bir görüşme sürecinden sonra Mandela’nın özgürlüğü ve başta ANC olmak üzere ırkçı rejime karşı olan örgütlerin üzerindeki yasakların kalkması ile yeni düzenin çerçevesinin belirleneceği müzakerelerin önü açılmıştır. 1990-1993 arasında yaklaşık 3 yıl süren bu müzakerelerle çerçevesi çizilen yeni Güney Afrika düzenine tam geçiş ise 1994 yılındaki seçimlerle mümkün olur. Bu süreci etkileyen iç ve dış bir çok faktörden sözetmek mümkün.

Öncelikle, 1980’lerin başından itibaren ırkçı rejime karşı uygulanan ambargo politikasının, her ne kadar ABD Başkanı Reagan ve İngiltere Başkanı Thatcher tarafından boşa çıkarılmak istense de, oldukça etkili olduğunu vurgulamak gerekiyor. Baskı sadece rejime yönelik de değildir. ANC’nin oldukça etkili desteğini aldığı sosyalist blokta o dönem yaşanan gelişmelerin görüşme yoluyla çözüm arayışını güçlendirdiği bugün daha fazla açığa çıkmıştır. Gorbachev yönetiminin Batı ile yakınlaşması, bölgesel çatışmalara müdahil olmaktan vazgeçeceği gibi genel politikaların yanı sıra, ANC’ye ekonomi politikalarında ulusallaştırmaya daha az vurgu yapmasını önermek gibi somut adımları da içeren bir politika izlemesi müzakere sürecine geçiş açısından etkili olmuştur (Terreblanche, 2012, .7-17; Harvey, 2001, 22).  Kısacası, çatışmanın iki tarafını da müzakereye yönlendiren oldukça etkili uluslararası güçler sözkonusudur.

Aynı şekilde G.Afrika’nın içinde de giderek apartheid politikalarının yol açtığı olumsuz sonuçları gören geniş kesimler ortaya çıkmıştı. 1986 yılından itibaren, Mandela ile rejimin hapishanedeki gizli görüşmelerine paralel şekilde İngiltere’de ANC yetkilileri ile G.Afrikalı beyaz akademisyenler arasındaki temaslar  bunun sonucudur. Rejimin doğrudan bilgisi dahilinde bir tür arka kapı diplomasisi olarak gelişen bu temaslar da müzakere sürecinin ayrılmaz parçasıdır.

Tabii ki bütün bu gizli görüşmeler, arka kapı diplomasisi vs. tarafların kendi içlerinde çok da rahat ve sorunsuz bir biçimde gerçekleşmedi. ANC ve Mandela arasında temassızlıktan kaynaklanan sorunlar bazen ciddi kaygılara yolaçtı. Örneğin 1988 yılında, hapisten bir yıl önce bırakılan lider kadrodan Govan Mbeki, Mandela’nın beyaz azınlığa bazı güvenceler tanınabileceğini belirtmesi üzerine, Birleşik Demokratik Cephe yöneticilerine Mandela’yı görmeye gitmeme talimatı vermişti (Harvey, 2001, 162). Müzakere  seçeneğinin temel olduğu ortaya çıktığı 1988 yılının sonunda bile, ANC ırkçı rejime karşı güvence olsun diye askeri kanadının önemli yöneticilerini ülkeye sızdırarak Vula operasyonu adı altında kendilerine göre yedek bir askeri-siyasi mücadele hattı örgütlemeye girişecektir (Kasrils, 2013). Irkçı rejim ise görüşme sürecinde askeri baskısını hiç gevşetmediği gibi ANC yöneticilerine gerek komşu Afrika ülkelerinde gerekse de Batı metropollerinde saldırılarda bulunacaktır. Bunun en çarpıcı örneği, ANC Paris Temsilcisi Dulcie September’in, Mart 1988’de evinin önünde vurularak öldürülmesidir (Kasrils, 2013, 206).

Irkçı rejimin kendi içinde de ciddi tartışmalar ve rahatsızlıklar olduğu açıktır. Botha’nın başlattığı süreci sonucuna götüren ve G.Afrika’da yeni dönemin rejim açısından mimarı  olarak adlandırılan De Klerk de anılarında bu rahatsızlıklara yoğunca yer veriyor. 1985-89 arasındaki görüşme sürecinden kabinede olmalarına rağmen haberlerinin olmadığı, Botha’nın dar ve asıl olarak güvenlik bürokrasisinden oluşan bir ekiple politika belirlediğinden şikayet eden De Klerk’in halefinin genel yönetim tarzına ilişkin de ciddi eleştirileri var.

“İstikrarın yeniden inşası kendi başına gerçek görüşmelerin başlamasını garanti etmeye yetmezdi. Yıllar geçtikçe, Botha’nın liderlik tarzının da temel bir engel olduğu açıkça ortaya çıkmıştı. O’nu liderimiz olarak kabul edip başlattığı reformlar nedeniyle de takdir etmeme rağmen, fevri ve benmerkezci davranışından iyice rahatsız oluyordum… 1984’te Güney Afrika’nın ilk icracı Devlet Başkanı olarak göreve başladıktan sonra da, Botha benim onaylamadığım, giderek artan bir müstebit tarz edindi… Başkan olunca ofisini daha önce asırlarca sömürge valilerin konutu olarak kullanılan Tuynhuys’a taşıdı… Tuynhuys’un yeniden teşrifatı için büyük paralar harcandı. Kabul salonlarına, özel olarak dizayn edilip dokunan halılar döşendi. İki katlı balo solonu altın barok pervazlarla dekore edildi… Kuştuyünden başlıkları ile özel korumalar; muhafızların törenle nöbet değişimleri… Bunlar içinde büyüdüğümüz Ulusal Parti’nin ölçülü geleneklerine yabancıydı. Bütün bunlar P. W. Botha’nın bakanlarından ve Ulusal Parti milletvekilerinden giderek daha uzaklaşmasının belirtisiydi. Aynı zamanda Botha’nın danışmanlar grubu, Başkanı  politik meslektaşlarından uzak tutmada ve stratejisini hayata geçirmede daha belirleyici rol oynamaya başladılar. Başkanlık Ofisi’ndeki personel sayısı beş yüzü aştı. Başkanın medya ile ilişkileri daha da kötüleşti. Medya giderek düşman olarak görülmeye başlandı” (De Klerk, s.125-126).

Botha’yı ‘saldırgan, agresif’ olmakla, özellikle devlet başkanlığını üstlendiği dönemden sonra içine girdiği özerk ve lüks  yaşantıya, şaşaalı koruma ordusu törenlerine vurguyla eleştiren De Klerk’in anılarındaki bu sözleri Türkiye’deki mevcut gündem açısından da ilginç bir benzerliğe işaret etmektedir:

Ancak sonuçta, her iki tarafın yaşadığı sorunlar ve sürecin iniş-çıkışları ne olursa olsun, müzakere sürecinin ön aşaması başarı ile tamamlanarak ikinci aşamasına geçiş sağlanmıştır. Bu arada G.Afrika’da 1985-89 arasında yürütülen ön görüşme sürecinin kamuoyunun bilgisinin tamamen dışında olduğunu da vurgulamamız gerekiyor. Kamuoyuna açık olarak gerçekleştirilen asıl müzakere sürecinde yaşanan sorunlar, özellikle de ANC’nin izlediği politikadaki eksiklikler, yanlışlıklar bugün çok daha radikal bir tarzda eleştirilmektedir (Kasrils, 2013; Terreblanche, 2012). Bu temelde bu süreçten de alınacak bir çok ders vardır.

Sonuç olarak, bu makale, tabii ki G.Afrika deneyiminin -daha doğrusu herhangi bir deneyimin-, başka bir bağlamda aynen tekrarlanacağını ileri sürmemekle birlikte, başka deneylerden öğrenmenin kaçınılmazlığını göstermeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan, makalede özetlenen G.Afrika’daki ön görüşme sürecinin hikayesi, KÖH ile TC Devleti arasında yürütülen ve niteliği konusunda değişik yorumlara gidilen ‘çözüm süreci’ne ilişkin de bir fikir verebilir. Hele Mandela ve Öcalan gibi tarihi ağırlığı olan liderlerin belirleyici olduğu bir ön görüşme süreci sözkonusu ise, ortak dersler çok daha önem kazanır.

Nitekim PKK lideri Öcalan’ın Türkiye’ye getirildiği 15 Şubat 1999’dan itibaren tutulduğu İmralı adasında, Mandela’nın geçirdiği sürece benzer şekilde, Türk devlet yetkilileri ile temaslar kurduğu biliniyor. Şimdiye kadar asıl olarak da Kürt tarafının parça parça kamuoyuna duyurduğu bilgilerden anlaşıldığı kadarı ile bu temaslar iki döneme ayrılabilir. Birincisi 2006 -2009 arasında yapılan ön temaslardan sonra başlayan ve 2011 ortalarında sona eren Oslo Süreci, diğeri ise 2012 yılı sonunda Öcalan’ın bir mektubu ile başlayan ve hala devam eden süreç.

Birinci süreç, İmralı’da doğrudan Öcalan ve devlet yetkilileri, Kandil-Avrupa‘da ise kim olduğu resmen henüz açıklanmayan ‘yabancı’arabulucu üzerinden yürütülen üç ayaklı bir ilişkilenme üzerinden gelişti. İkinci süreç ise, asıl olarak İmralı’da Öcalan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan arasındaki görüşmelerle başlatıldıktan sonra, HDP milletvekillerinin dahil olduğu bir kapsama kavuşarak sürüyor. Hala nasıl sonuçlanacağı bilinmese de, müzakere süreci açısından Öcalan’ın konumunun Kürt Mandelası olarak net olduğu, hatta Öcalan’ın Kürtler ve kendi örgütü üzerindeki etkisinin Mandela’nınkinden daha güçlü olduğu  rahatça ifade edilebilir. Peki masanın öte yanında bir Botha mı, De Klerk mi oturuyor? İçinde bulunulan sürecin belki de kaderini belirleyecek en kritik soru budur.

 *Doktora Adayı, Gent Üniversitesi, Belçika; Çatışma ve Gelişme Çalışmaları Bölümü –Orta Doğu ve Kuzey Afrika Araştırma Grubu (MENARG)

Kaynaklar

De Klerk, F.W. (1998). The Autobiography: The Last Trek-A new beginning, Macmillan:London.

Harvey, Robert. (2001). The Fall of Apartheid: The Inside Story from Smuts to Mbeki, Palgrave: New York.

Kasrils, Ronnie. (2013). Armed & Dangerous: From Undercover Struggle to Freedom, Jacana Press: Auckland.

Mandela, Nelson. (2004). Long Walk to Freedom, 2 volumes. Abacus:London.

Sampson, Anthony. (1999). Mandela: The Authorized Biography, HarperCollins Publishers: London.

Suttner, Raymond. (2013). The ANC Underground in South Africa to 1976: A Social and historical Study, Jacana Press: Auckland, 4th edit.

Terreblance, Sampie. (2012). Lost inTransformation: South Africa’s Search for a new future since 1986,KMM review Publishing Company: Johannesburg.

Toft, Monica Duffy. (2009). Securing the peace : the durable settlement of civil wars, Princeton University Press: New Jersey.