Görünmez Sömürgecilik ve Kürt/Kürdistan Meselesine Dair Analizler
Serhat Arslan

Kürdistan’daki savaşın yoğunluk kazanmasıyla doğru orantılı olarak “barış”a dair farklı ton ve gürlükte çıkan çağrıların, hâlihazırda yaşananlara dair analizlerin sayısı da artıyor. Bunlarla birlikte bu çağrıları ve analizleri kimin, hangi saiklerle yaptığı da tartışılmaya başlandı.[1] Bu yazıda sol-sosyalist/muhalif-aydın kesimin gerek barış, gerekse de silahların susması konusunda yaptığı çağrı ve analizlerde yeteri kadar yer bul(a)mayan ancak temel önemde olan bir konuya değinmeye çalışacağım; sömürgecilik ve sömürgeci pratikler ile çağrı/analizlerin ilişkiselliği. Konuyu, üç farklı yazı üzerinden hakettiği yeri bulmadığını düşündüğüm “sömürgecilik” perspektifi ile değerlendirmeye çalışacağım. Bu perspektifin görünmez kılınması/yok sayılması ile “sorunun” temelini bulanıklaştıran, dolayısıyla egemene geniş alan açan durumun izi sürülecektir. Son olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin eleştirilebilirliği hususunda kısa bir tartışma ile yazıyı bitireceğim.

Simetromani[2] ve Sömürgeci Devlet

Silahların sus(turul)ması ve/veya barış üzerine yapılan çağrı ve analizlerde göz ardı edilen ya da görmezden gelinen en önemli noktalardan biri kanımca sömürgeci devlet ve onun pratikleri meselesidir. Bu yüzden Türk devletinin Kürdistan’daki sömürgeci varlığını ekonomik, kültürel, askeri vb. bütün boyutlarıyla göz önünde bulundurmadan yapılan çağrılar ya da analizler hep biraz(!) eksik oluyor/olacaktır. Çünkü bu durumun kabulü de reddi de her şeyden önce belli kavramlara yüklenilen, bilimsel/sosyolojik ya da değil, anlamları ve onların kullanıldığı bağlamı tamamen değiştiriyor; üretilen bilgiyi ve bu bilgiyle kurulan ilişkiyi düzenliyor. Başka bir deyişle yapılan çağrının ve/veya analizin çerçevesini oluşturuyor ve biz öyle olmadığını iddia etsek de bizi siyaseten bir yerlerde konumlandırıyor.

Örneğin; Ahmet İnsel’in, 10 Eylül’de AGOS’a yaptığı açıklamada “HDP şu anda iki silahlı güç arasında sıkışmış durumda. Gerçekten çok zor durumda” sözü dikkate değerdir.[3] “İki ateş arasında” (between two fires), daha önce 1990’lar Kürdistanı’nı, daha çok da bu dönemde yaşanan zorunlu göçün açıklaması için kullanılan bir kavramsallaştırmadır. Buna göre, 1990’larda, başta Kürtler olmak üzere Kürdistan’da yaşayanlar bir yandan devletin koruculuk ve ajanlaştırma diğer yandan PKK’nin buna karşı milisleştirme ya da lojistik destek sağlama baskısına maruz kalmışlardır ve bu baskı onların temel göç etme nedenidir. Oysa bu eşitlemenin tersine, belirtilen dönemde yaşanan zorunlu göçün en temel nedeninin Türk devletinin “savaş stratejisi” olarak yaktığı ve/veya boşalttığı köyler olduğu açıktır. Dolayısıyla devletin sömürgeci pratiklerini görünmez, devlet şiddetini muğlak kılan bu argüman şimdi HDP ve yaşanan savaş için “iki tarafa” da silah bırakma çağrısı ile yeniden üretiliyor. Bu yaklaşım, aslında sömüren ve sömürülenin asimetrik karşılaşmasında iki tarafı eşitleyen, dolayısıyla sömürenden/egemenden yana tavır alan bir anlayıştır. Bu anlayış, temelini bulduğu liberal görüş çerçevesinde sömürgeci ilişkileri yeniden üretmekten öteye gitmiyor. Oysa Türk devletinin Kürdistan’da sömürgeci olduğunun ve/veya sömürgeci pratiklerin varlığının kabulü, eğer sömürgecilik onaylanmıyorsa, yapılacak çağrının doğrudan devlet şiddetinin buradan çekilmesine yönelik olmasını gerektirir.

Bir Rölanti Söylemi olarak “Sivil(lik)”

Sömürgeci devletin görülmemesi ya da yapılan analize katılmamasının yol açtığı diğer önemli bir eksiklik de adeta fetişleş(tiril)en “sivil” kavramının kullanımında görülmektedir. Son zamanlarda bu kavramın kullanıldığı bağlamlar ve nedenler o kadar çeşitli ve farklılaşmıştır ki burada ancak birkaç tanesine değinilecektir.

Haziran seçimlerinden sonra sivil kavramının en çok karşımıza çıktığı alan şüphesiz ölümlerdir. Özellikle de devletin kolluk kuvvetlerinin “sivil” Kürtleri ya da “sivil” halkı öldürmesi neredeyse muhalif olan bütün kesimlerin tepkisini çekmiştir. PKK’nin devletin kolluk kuvvetlerine karşı yaptığı bazı eylemlerde “sivil” ölümlerin olması da, PKK tarafından yapılan açıklamalar ve dilenen özürlerle birlikte, daha cılız da olsa benzer tepkilere yol açmıştır.

Burada temel mesele devletin kolluk kuvvetlerinin “sivil” öldürmesine tepki duyup, gerilla ve/veya belli bölgelerdeki öz savunma milislerinin (ör. YDG-H) ölümlerinin sessizce karşılanması hatta çoğu zaman “normal” bulunması, dolayısıyla olumlanmasıdır. Bu sessizlik, bir yandan devletin sömürgeciliğini devam ettirirken diğer yandan sömürgedekini/egemenin ötekisini yani öz savunma yapanları oryantalist bir bakışla sabitlemekten başka bir şey değildir. “Sivilliği” öz savunmanın ötesinde legal-illegal karşıtlığı üzerinden inşa eden bu perspektif, milislerin yaşam hakkını,[4] gündelik hayatını yok sayan ve herkesi potansiyel bir “devlet düşmanı” olarak işaretleyen sömürge hukukunu yeniden üretmekten başka bir şey değildir.

Hem sömürgeci devlet meselesini hem de bunun sivillik ile ilişkisini görmek açısından Barış Özkul’un 13 Eylül’de “Kürt Sorununda Naiflik Eleştirisi” başlığıyla kaleme aldığı yazısından görece uzun bir alıntı yapacağım:

“Mevcut durumda barış çağrısı yapmanın, sivil siyasette ısrar etmenin sadece ilkesel değil aktüel-politik bir değeri de var. Zira 7 Haziran’dan sonra Kürdistan’daki savaşı kimin niçin başlattığı konusunda AKP seçmeni dâhil kimsenin tereddüdü yokken HDP’nin moral üstünlüğünü kaybedebileceği; uluslararasılaşma yoluna girmiş bir hareketin tekrar mahalli sınırlarına çekilebileceği bir sürecin önü açıldı. Bir tarafta Kürdistan’da sivil halk katledilirken (bu satırları yazdığım sırada Cizre’deki ölü sayısı 20’ye ulaşmıştı) diğer tarafta çorbacıya ateş açmak, yol kesip araç taramak gibi eylemleri olan bir örgüt var.”[5]

Öncelikle burada sivil kavramı neden kullanılıyor sorusunu soralım. Örneğin öldürülenler gerilla olsa ya da silahlı milisler olunca sorun olmuyor mu? Türk devletini ve ordusunu Kürdistan denilen yerde sömüren/işgal eden olarak görüyorsak -ki yazar Kürdistan diye bir yerden bahsediyor-  devletin ve ordunun buradaki iş(lev)i ve bunların meşruiyetleri sorunsallaştırılmamalı mıdır? Yazarın da dediği gibi “bir savaş başlatılmış”sa, kendisine karşı savaş başlatılmış olanlar ne yapmalıdır? Kendisine savaş açılmış öznelerin buna karşı aldığı kararları ve geliştirdikleri pratikleri nasıl okumak gerekir? Mustafa Alp Dağıstanlı gibi okumamak gerektiği muhakkak; “PKK saldırıya geçmekle kendini savunmuş olmuyor. Kendi militanları ölüyor. Evet, PKK şiddete şiddetle karşılık vermeseydi devlet saldırılarında yine PKK militanları ölecekti, ama devlet hiçbir şiddet eylemine kalkışmayan insanlara karşı şiddeti bu kadar uzun süre devam ettiremezdi. Yani daha az PKK’li ölecekti, bunu söylemek acı ama öyle…”[6] Şiddeti kutsamıyorum, ancak sömürgeci pratikleri ile Kürdistan’da var olan bir devletin savaş makinasının şiddeti ile kendisine yönelinmediği takdirde politik şiddete başvurmayacağını beyan etmiş ve kanımca buna uymuş bir hareketin öz savunmasını bir tutmak ya da “sizi öldürmeye gelenlere karşı koymasaydınız daha az ölürdünüz” sığlığında cümleler kurup konunun sayılara indirgenmesine de kimse eleştiri ya da analiz demesin lütfen.

Barış Özkul, Mustafa Alp Dağıstanlı ve kendisine aydın-muhalif diyen/denilen birçok kişinin ortak noktası başta PKK olmak üzere Kürt Özgürlük Hareketi’nin bileşenlerini tanımlaması, kategorize etmesi ve onu “eleştirirken” akıl vermeyi de ihmal etmemesidir.

Foucault, Bilginin Arkeolojisi isimli çalışmasında konuşma hakkının, kavrama yetisinin, önceden oluşturulmuş ifadeler toplamına meşru ve dolaysız girişin; oluş(turul)an söylemi kararların, kurumların ya da uygulamaların içine yerleştirme yeteneği olarak anlaşılan söylemin mülkiyetinin belirli bir bireyler grubuna verildiğini söyler.[7] Türkiye’de de bu mülkiyet yukarıda sözü edilen aydınlarda olsa gerek. Çünkü PKK ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin diğer bileşenlerinin ne olduğunu, neyi, nasıl ve ne zaman yapması gerektiğini çok iyi biliyorlar. O kadar ki tanımladıkları, akıl verdikleri ve eleştirdikleri kurumları onlardan daha iyi biliyorlar.

Kürt Aklı ve Örgütlülüğü Karşısında “Kendiliğindenlik”

Vatandaşı olduğu devletin sömürgeciliğini hesaba katmayan, görmeyen veya öyle değilmiş gibi çalışan sömürgeci aydın zihin… Örneğin, Murat Belge rahatlıkla HDP’nin ciddi bir tefekkür ve örgütlenme çabasıyla değil, ancak onun dışında ve tamamen konjonktürel olan gelişmelerle, kendisinin de daha önce tarif ettiği biçimi alıp başarılı olduğunu ve yine kendisinin tanımladığı şekilde hareket edildiğinde bu başarının devam edebileceğini söyleyebiliyor:

“HEP’in kuruluş aşamasında, bu parti yalnız sosyalistlerin, yalnız Kürtler’in değil, kadın hareketinin, bütün ezilen etnik ve dinî ya da başka temele dayanan toplulukların, sol-liberallerin, kendilerini evlerinde hissedecekleri bir adres olmalı, diyorduk. Ama dediğim gibi tercih başkaydı ve öyle bir şey olmadı. Ama 2015’te, AKP iktidarında, böyle bir toplaşma kendiliğinden oluşuverdi… Bu durumun [HDP’nin başarısının] önceden tasarlanmadan, bazı kendiliğinden biçimlenişler sonucu ortaya çıktığını düşündüğümü söylemiştim. Böyle bir konjonktürün şu aşamada çıkabilmiş olması bir mucize ve bunun da tekrarlanabilir bir şey olduğunu hiç sanmıyorum. HDP şu ya da bu nedenle, tanımlamaya çalıştığım rolü oynayamazsa, bu sorun kanlı bıçaklı bir seyirle sonu kestirilemeyen bir kaos olup gidecektir. HEP bir fırsattı; harcandı. HDP de bir fırsat.”[8]

HDP’nin Abdullah Öcalan’ın projesi olduğu ve seçim başarısında hem 30 yılı aşkın bir geleneğin hem de çok ciddi bir emeğin önemli paya sahip olduğunu söylemek malumun ilamı olacaktır. Ama Belge için bunların hiçbir anlamı yoktur, zira Kürdün böyle bir fikri anlayışı ve/veya örgütlülüğü geliştiremeyeceğine o kadar emin ki ortada kendisinin deyişiyle “gerçekliğin kendisi” olan başarılı bir sonuç varsa bile bu ancak tesadüflerle mümkün olmuştur. Çünkü bilimsel, sosyolojik ya da organizasyonel herhangi bir söylem ve örgütlülüğün mülkiyeti bu aydın kesimdedir. Ayrıca Belge HEP’i de HDP’yi başta Türkler olmak üzere Türkiye’deki bütün halklar için bir fırsat olarak görmek yerine sadece  Kürtler açısından bir fırsat olarak değerlendiriyor. Anakronik yaklaşımına ek olarak HEP’i bitmiş bir süreç olarak değerlendirirken HDP’de HEP’in imzasını göremiyor, görmek istemiyor.

Sonuç Yerine; PKK’yi Eleştirmek ve Eleştirinin Eleştirisi

Sömürgeci devletle ilişkili olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin, daha da özelde onun silahlı kanadının, yani PKK’nin eleştirilebilirliği-eleştirilemezliği meselesine kısaca değinmek istiyorum. Kürt Özgürlük Hareketi’ni takip eden kesimin çoğunluğunun PKK’yi eleştirilemez olarak gördüğünü düşünmüyorum. Hatta bunun tartışılması bile abesle iştigal etmektir. Ancak PKK’ye yapılan çağrıların ve/veya eleştirilerin eleştirisi yapıldığında, sanki söylenenden (hem içerik hem de biçim olarak) azade sadece PKK’nin eleştirilmiş olmasından rahatsızlık duyuluyormuş gibi bir üslup ile hemen karşı argüman geliştiriliyor. Asıl meselenin, sömürgecilikle ilişkili olarak siyaseten nerede durulduğu ve neyin nasıl bir dille eleştirilmiş olduğu görülmüyor ya da görülmek istenmiyor. Başka bir deyişle, eleştirirken ya da analiz yaparken kullanılan dilin/söylemin hangi tarihsel izlekle bugünkü anlamına kavuştuğu, neyi anlattığı, hangi iktidar ilişkilerini nasıl yeniden ürettiği ve kullananı nasıl bir özne pozisyonuna ittiği son derece önemli oluyor.

Bu durumda, konuşan aydın/muhalif, Türk devletini mümkün kıldığı söylenen egemen etnik grubun üyesiyse, yani Türk ise çok daha dikkat etmeli. Çünkü her ne kadar etnik ulusal ayrıcalıklardan feragat edildiği iddia edilse de Türklük hâlleri ve imtiyazları, tıpkı Steve Biko’nun beyazlık halleri ve imtiyazları için söylediği gibi ideolojiler ve siyasetler üstüdür.[9] Bu hâller ve imtiyazlar iradi bir terk edişle sonlanmazlar ve görünmez bir ilişkiler bütününün; dile gelmemiş ve belki de hiç düşünülmemiş zımni anlaşmalarla konforlu bir evreni oluştururlar. Dolayısıyla mesele eleştirip eleştirmemekte değil, bunun hangi özne pozisyonu ve diliyle nasıl ve ne zaman yapıldığıdır.

[1] Son döneme dair bu konuyu kamusal alanda tartışmaya açan önemli yazılardan biri için bkz. Deniz Yonucu, “Sömürgeci Devletin Aydını ve Muhalifi Olmak”, 17 Eylül 2015, http://www.birikimdergisi.com/guncel/somurgeci-devletin-aydini-ve-muhalifi-olmak. Erişim Tarihi: 22 Eylül 2015.
[2] Simetri hastalığı
[3] Uygar Gültekin, “Ahmet İnsel: ‘PKK içindeki bazı güçler HDP’yi gözden çıkarıyor’”, 10 Eylül 2015, http://www.agos.com.tr/tr/yazi/12713/ahmet-insel-pkk-icindeki-bazi-gucler-hdpyi-gozden-cikariyor, Erişim Tarihi: 22 Eylül 2015.
[4] Buradaki sivilleri “öz savunma milisi” yapan olgunun sömürgeci devletin Kürdistan’daki askeri varlığı olduğunu belirtmek yerinde olacaktır.
[5]Barış Özkul, “Kürt Sorununda Naiflik Eleştirisi”, 13 Eylül 2015, http://www.birikimdergisi.com/haftalik/kurt-sorununda-naiflik-elestirisi, Erişim Tarihi: 22 Eylül 2015.
[6] Mustafa Alp Dağıstanlı, “PKK, TC Devleti hariç her şeye zarar veriyor”, 7 Eylül 2015, http://www.diken.com.tr/pkk-tc-devleti-haric-her-seye-zarar-veriyor/, Erişim Tarihi: 22 Eylül 2015.
[7] Michel Foucault, Bilginin Arkeolojisi, Ayrıntı Yayınları, 2014, 85.
[8] Murat Belge, “ HDP’nin Önündeki Yol”, 24 Ağustos 2015, http://www.birikimdergisi.com/haftalik/hdpnin-onundeki-yol, Erişim Tarihi: 22 Eylül 2015.
[9]  Steve Biko, Siyah Bilinci, Dipnot Yayınları, 2014.