“Ezidilerin 73. Fermanı, Şengal Soykırımı Konferansı” gerçekleştirildi

 “Ezidilerin 73. Fermanı Şengal Soykırımı Projesi” kapsamında düzenlenen ve Zan Vakfı’nın organize ettiği “Ezidilerin 73. Fermanı, Şengal Soykırımı” konferansı, 1 Ekim Cumartesi günü Beyoğlu’ndaki Cezayir Toplantı Salonu’nda gerçekleşti.

Zan Vakfı bünyesinde bir yıldır yürütülen projenin, son etkinliği olan konferansın amacı ise soykırım sonrası Türkiye’ye gelen Ezidiler’in yaşadıkları sorunları ve soykırım döneminde karşılaştıkları katliamları kayıt altına almak, arşivlemek. Proje kapsamında Diyarbakır, Batman ve Siirt’teki Ezidiler ile görüşmeler yapılırken sözlü tarih çalışmasına yer verildi.

‘Ötekinin de Ötekisi’

Konferansın açılış konuşmasını Zan Vakfı’ndan Namık Kemal Dinç yaparken proje üzerinde bir yıldır çalıştıklarını vurguladı ve şunları söyledi:

Namık Kemal Dinç“3 Ağustos 2014 tarihinde Şengal bölgesinde bulunan Ezidiler’e yönelik bir soykırım gerçekleşti. Böyle bir çalışma yapma fikri de tam olarak bu saldırıların gerçekleştiği döneme dayanıyor. Bir grup arkadaş ile birlikte “1915’in hafızasını, Diyarbakır özelinde Kürtlerin 1915’e dair hafızasını araştırıyorduk. Ağustos ayında bu haber geldi ve yaşananın bir soykırım olduğunu 100 yıl önceki başka bir trajediyi araştırırken, daha derinden idrak etmemiz söz konusu oldu. Yaşanan gerçekliğin belgelenmesi ve tarihe not düşülmesi gerekliliği konusunda bir fikir oluştu bizde ve bu fikri Zan Vakfı ile paylaştık.

O dönemde yeni kurulmuş olan Zan Vakfı için de kendileri açısından ilk projeleri olması ve aynı zamanda tarihsel bir anlamı da olabileceği düşüncesiyle bu fikrimize destek verdiler. Ezidilerin, Kürtlerin tarihinde yaşanan birçok katliamın, soykırımın bilinmiyor olması, unutulmuş olması ve dolayısıyla tarihe not düşülmesi gerekliliği bizi teşvik etti, yönlendirdi.

Zira, aslında Ezidiler de Kürtler içerisinde ötekinin ötekisi konumunda, çok da sesi duyulmayan, tarihi çok da bilinmeyen, Kürt tarihi yazılırken üzerinden atlanılan, geçilen bir toplum. Bu çalışmayı yaptığımızda gördük ki; Kürt tarihi olarak yazdığımız, çizdiğimiz, konuştuğumuz ve anlattığımız birçok şey Ezidiler tarafından farklı değerlendirilmiş ve benimsenmiş.”

‘Şengal’de Yaşanan Tam Anlamıyla Bir Soykırım’

Bir etno-dinsel grup olan Ezidiler’in, kimliklerinden dolayı yok edilmek istendiğini ve bu çerçevede yüzyıllar boyu sistematik saldırılara, katliamlara uğradığını belirten Dinç;

“Yaptığımız yüz yüze görüşmeler de yaşananın bir soykırım olduğunu detaylarıyla anlamak mümkün. Birleşmiş Milletlerin (BM) ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin maddelerine baktığımızda da Ezidi ve Şengal gerçekliğinde karşımıza çıkan durumun aynı olduğunu görüyoruz” ifadelerini kullandı.

Dinç, Irak’ın ‘Şeyhan’ ve ‘Şengal’ bölgelerinin yanı sıra Ermenistan’da da yoğun Ezidi nüfusunun yaşadığını söylerken, şöyle devam etti:

“Daha öncesinde, Kuzey Kürdistan olarak ifade ettiğimiz bölgede de yoğun Ezidi nüfusu olmasına rağmen bugün resmi rakamlar 295 kişi ile sınırlamışlardır. Oysa burası Ezidiler’in ‘Halti vatanı’ olarak ifade ediliyordu. Büyük Ezidi nüfusunun bulunduğu bir coğrafyaydı. Şengal de soykırım ile birlikte büyük oranda Ezidisizleştirildi. Bu inancın, kültürün, yaşam tarzının önemli oranda dumura uğramasına sebep oldu. Soykırım süreçleri sadece fiziki katliamlardan ibaret değil, aynı zamanda bir yaşam tarzının, ilişki tarzının, kültürün yok edilmesidir ki, maalesef Ezidiler’in maruz kaldığı durum budur.”

Şengal’in, Ezidiler için önemli bir coğrafya olduğunu belirten Dinç; tarih boyunca sığındıkları bir bölge olduğuna da vurgu yaptı. Dinç:

“13. yüzyıldan itibaren Ezidiler, Şengal’e sığınan bir hareket içerisindedirler. 13. yüzyılda Laleş’te, ‘Şeyh Adiy’in mezarı tahrip edilir, kemikleri yakılır. Ardından ilk grup Şengal bölgesine yerleşir. Saldırılar arttıkça Ezidilerin sığındıkları bir coğrafyadır, Şengal Dağı. Sürekli seferlere maruz kalmışlardır ve bu askeri operasyonların tarihini en iyi anlatan Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesidir. Oraya da bakılabilir. Nasıl katliamların yapıldığı yazılıdır ki bugün IŞİD’in yaptığı katliamlarla çok benzer uygulamalara o dönemde de rastlanır. Şengal, yalnızca Ezidilerin sığındığı bir yer değil mesela 1915’te binlerce Ermeni de Şengal’e sığınmışlardır. Dönemin Ezidi liderleri de onları korumuştur” diye konuştu.

Ezidiler’in, ‘içine kapanık bir toplum olma’ özelliğine değinen Dinç, şöyle devam etti:

“Kendi başlarına yaşayan bu toplum 1975 yılında, Türkiye’de çok da tanık olduğumuz iskân politikalarından birisine maruz kaldı. Ne olmuştur? Toplu köylere yerleştirmek gibi bir politikaya maruz kalmışlardır. Cumhuriyet’in başında karşımıza çıkan ‘merkez köyler’ politikası. Daha sonra Ecevit’in’köy-kent’ projesi olarak ifade ettiği projeler; Kürt Hareketi’nin orada büyük darbe yediği ‘Cezayir Antlaşması’ndan sonraki süreçte, 1975 yılında Şengal’de uygulanmıştır. Yaklaşık 165 köy varken Şengal Dağı’nda, bütün bu köyler içinde yaşayan insanlar; düzlük alanlara, ovalıklara yerleştirilmişlerdir. Görüştüğümüz Ezidiler, dünyanın en kalabalık köyleri bizim köylerimizdir derler. Aslında bildiğimiz şehirdir.IMG_5516

Bu süreç 1975’ten sonra Ezidiler için bir anlamda entegrasyon ve asimilasyon sürecidir. Sonraki süreçlerde soykırıma doğru gidilirken başka tarihsel dönemeçler de var. Bunlardan biri ‘2003’ SaddamHükümetinin düştüğü dönemdir. Bu dönemden itibaren aslında Şengal’in statüsüne dair bir tartışma başlamıştır.

Tartışma şu; Şengal kime bağlı olacak? Merkezi hükümete mi bağlı olacak, yoksa Kürdistan Bölgesel Yönetimine mi bağlı olacak? Bu bağlamda bir tartışma sürer. Aslında Şengal, Musul vilayetine bağlı bir kaza statüsündedir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi en başta burada hakim değildir. Zaman içerisinde özellikle KDP ve Barzani’ye bağlı Peşmergeler, Şengal bölgesinde hakimiyet kuracaklardır.

KDP’nin bölgede yoğunlaştığı ve gücünü artırdıkları süreç ise Ezidiler’in ‘2007 Fermanı’ olarak ifade ettikleri 14 Ağustos 2007’de gerçekleşen bombalı saldırıdır. 2007 tarihinde iki köye, 4 tır ile büyük bir saldırı gerçekleşir ve yüzlerce insan burada hayatını kaybeder. Bunun üzerine Barzani ve KDPPeşmergeleri bölgede hakimiyet kurmak üzere daha fazla konumlanmaya başlarlar.

Bu durum aslında tam da yeni kurulan Irak Anayasasının 140’ıncı maddesinde Şengal’in statüsüyle alakalı bir sorunu da beraberinde getirir. Üzerinde mutabakata varılmayan bölgelerden birisi olan Şengal’de 2007 yılında bir referandum yapılacak ve referandum sonucunda da karara varılacaktır. Oysa 2007 yılında referandum yapılamaz. Bugüne kadar da yapılamadı. Şengal’in nereye bağlı olacağı konusunda karar verilemez. Bu da gerilimi sürekli artıran durum olmaktadır.

Soykırıma giden süreçte diğer önemli tarih ise 9 Haziran 2014 Musul’un düşmesidir. Musul, Telafer ve Şengal aynı yol hattı üzerinde bulunan ve birbirine yaklaşık 30 km mesafede bulunan şehirlerdir. Musul 9 Haziran’da düşer. 16 Haziran’da Telafer düşer. Sıranın aslında Ezidilere geldiği bellidir. Sadece Şengal değil, Şengal’in etrafındaki Arap köylerinin hepsi de IŞİD tarafından kontrol altına alınmıştır ve çoğunlukla buradaki Sünni Müslüman nüfus ile birlikte hareket etmiştir.

Telafer şehri düştüğünde oradan kaçan Şiiler, Şengal’e sığınmışlardır ve görüştüğümüz Ezidilerin birçoğu aylarca gelen Şiilere kol- kanat gerdiklerini, onlara yardım ettiklerini söylerler. Aslında tehlike adım adım onları da kovalamaktadır. Belki bir güvencelerinin olduğunu düşünürler. Bir kısım Ezidi, Şengal’den Güney Kürdistan’a gitmek isterler ama Peşmergenin izin vermediğini söylerler. Çünkü ‘biz burayı koruma altına almışız, bizim burada güvencemiz altındasınız, herhangi bir şekilde de başınıza bir şey gelmeyecek’ şeklinde güvence verilir. Ama 3 Ağustos 2014’te gece 2-2.30 gibi IŞİD saldırısı Şengal’in güneyindeki iki köye başlar. Sabah 6 olduğunda kendilerini koruyacak bir gücün olmadığını görürler.

Saat 7’ye kadar savaşırlar. Ferdi silahlarıyla savaşırlar. Bu manada Ezidiler, IŞİD saldırısı karşısında nefsi müdafaa konusunda çok cesaretli bir tavır sergilemişlerdir. Onun da altını çizmek gerekir. Fakat silahları bittiğinde, savaşacak durum kalmadığında Şengal bölgesini boşaltmaya başlamışlardır. Ki; insanların yönünü çevirdikleri yer yine Şengal Dağı’dır. On binlerce insan günlerce Şengal Dağı’nda aç susuz kalmıştır. Bu görüntüleri de hepimiz izledik.

Şengal Dağı’nda maruz kalan Ezidiler, 8 Ağustos tarihinde orada HPG ve YPG gerillalarının koridor açması üzerine güvenli şekilde geçişlerini sağlarlar. Yüz binlerce insan bu şekilde hayatını kurtarır. Fakat karşılaştıkları büyük acılar her biri üzerinde derin travmalara yol açmıştır. Kendi topraklarında mülteci olmuşlardır. Kendilerini güvende hissetmiyorlar. Artan kaos, savaş nedeniyle. Yurt dışına gitmeyi düşünüyorlar.”

‘Ezidiler İle İlgili Yazılan Her Şey Öldürmeyi Emrediyor’

Kapatılan ‘İMC TV’nin koordinatörü, gazeteci Eyüp Burç ise Ezidiler hakkında yazılan birçok şeyin yanlış ve nefret söylemi içerdiğini vurguladı ve şunları söyledi:

“Ben de Ezidiyim. Yazılı tarih ile Ezidiler hep yanlış anlaşılmıştır. Ezidiler, yazının değil sözün kavmidir. Kendilerine, tarihlerine dair yazılı hiçbir şey bırakmamışlardır. Bıraktığı düşünülen şeylerde Ezidiler’e ait değildir. Deyim yerindeyse, tırnak içinde söylüyorum yanlış anlaşılmasın; ‘Ezidilikte yazı haramdır!’

O nedenle yazının dışında kaldıklarından dolayı tarihler arası aktarımla geçmiştir ve kuşaklardan kuşağa bu yüzden bir sürü yanlış aktarımlar olmuştur. Hele hele bunun yazıya dökülmüş hali, hiçbiri Ezidilik içerisinde ve çerçevesinde anlatılmamış; dışarıda oryantalist, eksantrik ve bir şekilde nefret söylemlerini de içeren yazılı bir tarihle karşı karşıyayız. Ezidiliği doğru anlamanın yolu; Ezidiler ile ilgili tarihi okuyun ama hiçbirine inanmayın derim. Tek tük doğrular vardır ama Ezidiler hakkında genelde yanlış bilgilendirilirsiniz. Skolastisizme düşmeyin. Bu tür yazılar gerçek anlamda öldürüyor. Çünkü bunları okuyan herhangi bir Ezidi komşusunu öldürür. En iyisi oryantalist yazılmıştır, onlara da inanmayın. Bir de az kalmış Ezidileri dinleyin. Onları konuşmaya ikna ederseniz eğer o güveni verirseniz eğer size içlerini döker ve anlatırlar.

Ezidiler ile ilgili yazılı olan her şey Ezidilerin ölümünü emrediyor. Birlikte yaşamın önünü kapatıyor. 73ferman olmuşsa eğer (bugünkü sayılar bunlar) biliniz ki bu önyargıların ön plana çıkardığı özellikle de yazılı tarihin, anlatımların ön plana çıkardığı bir sonuçtur. Bunu gerçekten hayati bir önemde görüyoruz. Ezidileri önce Ezidilerin dilinden dinleyelim. Bu güne kadar yazıyı reddettik ama artık yazmak gerekir. Skolastisizmden uzak bir gerçek aklında bu işe girişmesi gerekiyor.”

‘Özerklik İstiyoruz’

Gazeteci Burç; ‘Ezidiliğin’ tarihsel olarak Kürdistan’ın İslam öncesi inancı olduğunu belirtirken mevcut bulundukları coğrafyada özerklik hakkına sahip olması gerekliliğine de vurgu yaptı ve şöyle devam etti:

“Ezidiler, jeopolitik bir durumdadır şu an. Dünyanın paylaşmak istediği ve çatışmaların, savaşların tam girdabında yer alıyor. Güney-batı Kürdistan şu an Ortadoğunun, Amerika’nın, Irak’ın, 22 Arap devletinin ve paramiliter IŞİD vb. örgütlerin çatışma alanlarının ortasındadır. Güney-batı Kürdistan’ın tam ortasında da Şengal duruyor. Güney-batı Kürdistan ne demek? Şu an Irak’taki otonomlaşan Kürdistan parçası (Güney Kürdistan) ile Rojava dediğimiz Suriye Kürdistan’ı (Batı Kürdistan) diye tarif ettiğimiz hattır ve coğrafik, teritoryal ve demografik olarak da bir parçadır. Burası hem dünyanın, hem de Kürtlerin, Kürt siyasi güçlerin ilgi alanındadır. Bundandır ki; 22 Arap devleti, bir örgüt yaratarak ilk hedefini de Musulolarak belirlediler.

Mustafa Barzani ile Saddam Hüseyin o dönem Kürdistan’ın otonomi görüşmelerini yürütürken Musul da tartışma konularından biri oluyor. Saddam, bölgede nüfus sayımı yapılmasını önerirken; Barzani ise mezar taşlarının sayımının durumu ortaya çıkarmada yeterli olacağını belirtiyor. Çünkü bir Araplaştırmapolitikası sürekli oldu ve bunun sonucunda da göçebe Arap toplulukları buraya yerleştiler. Musulhakikaten Ezidilerin merkezidir. Ezidilik, Kürdistan’da bir dönem epey taraftar toplarken Musul başkentti.

Kürtler 4 bin yıldır Kuzey Mezopotamya’da yaşıyorlar. Ezidiler’in de yurdu burasıdır. Ezidiler’in başlarındaki fermanın bitmesi için çoğunlukta oldukları toprak parçasında özerk olmalarını istiyorum. Kendi kendilerini yönetmelerini istiyorum. Ezidiler’in başka türlü korunamayacağı ve başka fermanlara tabii tutulacağı kaygılarından yola çıkarak bunu istiyorum ve insanların bunu anlamalarını bekliyorum. Son kalan Ezidiler’in katliamlara kurban gitmemelerini istiyorum. Kürdistan’ın siyasal birliğine bağlı bir ‘Ezidihan’ kantonu istiyoruz. Yaşayabilecekleri Müslüman Kürtlerdir. Gelecekte birbirlerine karşı daha yakın durabilecekleri de yine Kürtlerdir. Dolayısıyla yönü Bağdat değil Erbil’dir, Diyarbakır’dır, Kamışlo’dur.

Ezidiler, kendi kendilerini yönetecek; kendi güvenlik güçlerini oluşturacaklardır. Sınırlarını koruyan ve içinde Ezidiler’in de olduğu bir Kürdistan güvenlik gücü olmalıdır. Bunlar yetmiyor; Birleşmiş Milletler’den de Ezidiler’i koruyacak bir şemsiye kararının alınması da gerekiyor. Çünkü İslamiyet’ten kaynaklı, bazen din, milli değerlerin, komşuluk duygularının üzerine çıkabiliyor. Kürt IŞİD’ci yok mu? Var. Yani bir zemin var. Ezidiler, Müslümanlarla iç içe yaşıyor ve Ezidiler ile ilgili ön yargılar hiç iyi değil. İslam fıkığında, ‘mürted’ olarak tanımlanmasının yanında katli vacip sayılan sapkınlar olarak görülüyor.”

Burç konuşmasının sonunda da; “Ezidiler üzerinde kimse büyük laflar etmesin. Ne PKK etsin, ne de KDPetsin. Ezidiler kendilerini yönetmek istiyorlar. Kimse bizim hakkımızda karar vermesin. Yaşlılarımızı, şeyhlerimizi Şengal Dağı’na çıkarıp; “Burayı Kandil yapmak istiyorlar” diye açıklama yaptırıyorlar. Ama şunu da unutmasınlar, Kandil’den gelenler sizi kurtarmıştır” ifadelerini kullandı.

‘Hakkımızdaki Emirlerin Hepsi Ölüm Fermanlarıdır’

Ezidi Kültür Vakfı’ndan Azad Barış, konuşmasının başında Avrupa’ya giden Ezidiler’e değinirken; “Avrupa’ya gidenler kapitalizmin, modernitenin, şehir hayatının gerçeğiyle karşılaştıkları andan itibaren geri dönmek istiyor” ifadelerini kullandı.

“Ezidiler, Mezopotamya’nın yerlileri, kadim halkların komşuları ve tanrının emsalsiz takipçileridir” diyen Barış; haklarında ifade edilen ‘kötüye tapma’ gibi bir durumunda asla olmadığını belirtti ve şunları söyledi:

“Ferman dediğimiz aslında soykırımdır. Soykırımdan bahsederken rakamsal niteliklerden ötürü somutlamaya gidilemez. Soykırım sistematiği ve soykırımın ne olduğuna bakılarak ona göre kavramsallaştırmaya gidebilirsiniz. Üçüncü ve en önemli olan ise her ferman dendiğinde aslında bütün Ezidiler’i kapsayan bir kavramdır fakat öncelikli olarak kadına yöneliktir. Çünkü kadın, Ezidiler de ilahi sırları taşıma anlamında ve o bilginin aktarımı ve sürdürülebilirliği için en işlevsel olandır.

Saldırılar, ferman karakterine büründüğü andan itibaren aslında sadece fiziki olarak yok etmekten değil tümüyle kadim bilginin yerle bir edilmesidir. Ferman kavramı çok basit bir şekilde Osmanlı Devletinin tarihine baktığımızda padişahların yazılı olarak verdiği emirlerdir. Bu emirler; yeni bir yapılandırmayı, bir bölgeyi yönetmek için olabilir ama bizim için çıkan hiçbir fermanda böyle bir durumun söz konusu olmadığını söyleyebilirim. Hakkımızdaki emirlerin hepsi ‘ölüm’ fermanlarıdır. Ferman, Ezidiler için kendi öz kaynağından hızla uzaklaşarak yok olmaktır.”

‘Ölülerin Kanı Daha Sıcakken, Bize Tecavüz Ettiler’

Barış ayrıca IŞİD’in Şengal’e saldırı ve soykırım sürecine de değindi. Şu ifadeleri kullandı:

“Ezidi kasaba ve köylerinin etrafı sarıldığında kimin nasıl bir duruma tabi tutulacağı önceden belirlenmişti. Köyleri ablukaya aldıktan sonra insanları meydanlara toplamışlardır. Planları dört etaptan oluşuyor. Birincisi kuşatma. Başarılı olunca ikinci etaba geçilir. Sınıflandırma yapılır. Bu ayrıştırmadan sonra kurbanların nasıl bir mağduriyete uğrayacaklarına karar verilir.

Bugün ortaya çıkan toplu mezarlardan biliyoruz ki, IŞİD bütün kurbanlarına olabildiğince yakın ilişki kurmuştur. İnfazlarını yakın mesafeden yapmışlardır. Önce ölüm çukurlarını kazmışlardır sonra kimin neye tabi tutulacaklarını seçmiş sonrada hemen önünde diz çöktürmüş ve ensesinin en yakınından infaz etmişlerdir.

Esir aldıkları ve Müslümanlığı kabul etmeyenlerin cesetleri ibret olsun diye meydanlarda bırakılmıştır. İşte tam burada sözüm ona Selefiliğin ve Müslümanlığın şaha kalkmış ruhunun derdi kadınla kurdukları ilişki. Savaşın ganimeti olarak gördükleri kadınlara tecavüz etmişlerdir. Tüm bunları ‘cihad’ adına yaptılar. ‘Ölülerin kanı daha sıcakken bize tecavüz ettiler’ bundan daha vahim bir şey olamaz. Görüldüğü üzere caniler, kurbanlarıyla yakın temas kurmuşlardır.”

‘Müslümanlaştırma Çabaları’

19. yüzyıl içerisindeki dini hareketlilikleri inceleyen Dr. Zeynep Türkyılmaz; Ezidilerin yalnızca politik saldırı ve şiddete uğrayanlar olarak değil aynı zamanda politik taleplerinin yanı sıra kimlik talepleri de olan bir topluluk olduğunu kaydetti. Türkyılmaz, 1830’larda binlerce Ezidi’nin sürgüne gönderildiğini, öldürüldüğünü söylerken o dönem Samsun’da Ezidi kadınların otuz kuruşa satıldıklarını da ifade etti.

Türkyılmaz; ” 1840’larda Bedirhan Bey’in, Ezidiler’e şiddet uygulayarak Müslümanlaştırmaya çalıştırdığı söyleniyor. 19. yüzyılda Ezidiler’in komşuları tarafından, Kürtler tarafından soykırımsal şiddete uğradıkları görülmüştür. Aynı dönemde Ezidiler de silahlı ve saldırılara karşı misliyle cevap verdikleri de olmuş.

1892’de Ömer Vehbi Paşa, Şeyhan’a sefer düzenler. Bu sefer, Osmanlıya müjde olarak yayılmıştır ve İslam’dan sapmış olan ahali olarak tanımlanan Ezidiler, Müslümanlaştırılmıştır. Fakat kısa süre sonra öğreniyoruz ki asıl hikaye farklı. Bir grup Ezidi önde geleni, ‘7 kesik baş’ ile Musul’daki Osmanlı valisine çıkarlar ve derler ki, biz isteğimizle Müslüman olmadık. Sürgüne gönderildik, öldürüldük.

Bunun üzerine soruşturma başlatılır. Fakat daha sonra bunun göstermelik olduğu anlaşılır. Bu sorgu sürecinde Şeyh Adiy işgal edilir. Ezidilerin Kabêsi olarak adlandırılan yer Müslüman medresesi olur. Bu süreçte de içinde ki kutsal emanetler Ömer Vehbi Bey tarafından ele geçirilmiştir.

İlk olarak gönderilen emir ise ‘fazla ses çıkarmadan putları yok edin ve geri dönülmez hale getirin’olmuştur. Ezidiler kutsal emanetlerini geri istemişlerdir. 1908 sonrası dilekçelerde de isteklerini yine sıralamışlardır. Ama hiçbirine cevap verilmemiştir.

‘Osmanlının Tercihli Vatandaşlık Sistemi’

‘Şiddet, Ezidilerin en üretken oldukları dönemde geldi’ diyen Türkyılmaz; 1850 sonrası Ezidiler’in kimlik taleplerinin ciddi bir durumda olduğunu vurguladı.  Osmanlının tercihli vatandaşlık sistemine göre bazı gruplara mensupların çeşitli imtiyazlara ve haklara sahip olduğundan bahseden Dr. Zeynep Türkyılmaz;

“Ulus devletlerle hayata geçen durum insanların direnme hakkını yok sayıyor. Her ne kadar günümüzde orta doğudaki ülkeler seküler olarak görünse de hepsi bir dini tanımı olan ve o dini tanıma uymayanları da bir yabancı unsur olarak gören ülkelerdir. Umarım tarih tekerrür etmez. Umarım Ezidiler var olmaya devam ederler” diye konuştu.

‘Diyarbakır Kampı’

Sosyal çalışmacı Bişar İçli ise gönüllü olarak görev aldığı Diyarbakır Ezidi kampındaki izlenimlerini ve çalışmalarını anlattı. İçli:

“26.08.2014 tarihinde kampı kurduk. DEAŞ saldırısından sonra 17 bin kişinin sınırdan geçişi sağlandı. Kuzey Kürdistan belediyelerinin organizasyonlarıyla çalışmalar başladı. İlk dönemler zorluydu. Çadır sıkıntısı bir yandan. AFAD’dan 100 çadır almak için çok çaba gösterdik. Ergani, Çınar ve Bismil ilçelerine dağıtım yaptık. 7-8 bin kişi Diyarbakır’da ağırlandı. Çadır sayımızı 950’ye çıkardık.

İlk dört ayda kimlik çıkarma sorunuyla karşılaştık. Emniyet, kimlik çıkarılmazsa hiçbir konuda yardımın yapılamayacağını söyledi. Kimlik sorunu önemliydi. Gerçekten de fişlenme denilen şeyin ne olduğunu orada görmüş olduk. Toplam 9 bin kimlik çıkarıldı. Gıda, giyim vb. ihtiyaçlar belediye, sivil toplum kuruluşlarının ortak çalışması ve ortak ekipleriyle sağlandı. İlk 6 ay sancılı geçti.

Kullanılan çadırlar aslında mevsimlik çadırlar fakat 3 yıldır aynıları kullanılıyor. Koordinasyon ekibi oluşturduk. Bu ekip; kadın, çocuk, sosyal, teknik, gıda ve sağlık alanında. Sağlık hala inanılmaz derecede sorunlu. Tabipler odasının gönüllü doktorları ilk 8 ay görev aldı. Sonrasında Yeryüzü Doktorları görevi aldılar ve devam ediyorlar. Hastanelere gizli sokmalar, hasta kaçırmalar gibi durumlar oldu. 600’e yakın ameliyat gerçekleşti.

Eğitim alanında İngilizce, Kürtçe, Latince ve Ezidi kültürüüzerine kurslar açtık. Kitaplar bastık. 3 sınıflı bir okulumuz vardı. 6 sınıflı yaptık. Anasınıfı yaptık. Hayata destek adlı sosyal çalışma yürüttük. Atölye çalışmalarında ise tiyatro, müzik, resim, fotoğrafçılık, bilgisayar, takı tasarım atölyelerini açtık. Bunlar devam ediyor. Diyarbakır’da düzenlenen etkinliklere çocukları dahil etmeye özen gösterdik. Spor turnuvaları düzenledik.”

‘Bostanlar’

“2015’te 85 bostanla işe başladık. Köylerden tohum toplandı. IŞİD’den kaçarken çoraplarına sakladıkları tohumlarda kullanıldı. %90’ı bostancılıkla uğraşıyor. Mühendislik ötesi bir bilgi birikimine sahipler. Kadınlar burada ön plandaydı. Bu yıl 155 bostan oluşturuldu. Tohum komisyonu kurduk ve bu komisyon şu anda Kürdistan’a tohum dağıtabilecek düzeye geldi.”

‘Toplu Mezarlar Yeterince Gündem Olmadı’

Özyeğin Üniversitesi Göç Araştırmaları Merkezi’nden Muhip Ege Çağlıdil; Diyarbakır ve Siirt’teki kampları görme fırsatı bulanlardan. Çağlıdil, toplu mezarların gündemde yeterince yer bulmadığını belirtti ve “Hala yeri belli olmayan toplu mezarlar var. 3 Ağustos tarihiyle başlayan ferman süreci, soykırım süreci bitmiş değil. 12 Kasım 2015’te IŞİD bölgeden çıkarıldı ama Ezidiler’in bölgeye dönememesi, bölgede güvensizliğin hala bulunması bunu göstermektedir. Güvenliği sağlayacak efektif bir güç yok. Fermanlar devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Çağlıdil ayrıca “3 bin insan infaz edildi. Fakat tam rakam bilinmiyor. Ezidiler yerinden edildi. Genelde Dereburun, Zaho ve Duhok bölgelerine gittiler. Hazırlık olmadığı için Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne sığınan Ezidiler; sokaklarda, inşaatlarda kalmak zorunda kaldılar. Ağustos’ta gelmelerine rağmen 2014 Kasım’ında Zaho sokaklarında kalan birçok Ezidi vardı. 2014-15 kışı sert geçti onlar için. 15 bine yakın Ezidi ciddi sağlık sorunları yaşadı” diye konuştu.

Türkiye’ye sığınmak isteyen Ezidiler’in karşılaştıklarına da değinen Çağlıdil şunları kaydetti:

“T.C.’ye ilk gelen Ezidiler Zaho üzerinden Habur’a geldiler. Türkiye otoriteleri kapılarını açmadı. Uzun bekleyişlerin ardından sadece 3 bine yakın pasaportlu Ezidi sınırı geçebildi. Geri kalanlar ise uzun süre sınırda bekletildi. Birçoğu Zaho’ya geri döndü. Şengal insani koridoru açıldığında ise Roboski’den düzensiz yollardan geçmeye çalışan Ezidiler, Türk otoriteleri tarafından biber gazlı saldırıya uğradı. Gerçek silahla yaylım ateşine uğradılar. Türkiye’nin uluslararası camiada savunduğu açık sınır politikası, Kobane ve Şengal’den gelen Ezidiler için geçerli değildi. ‘Sınırı açtık’ ifadesi bir yalandan ibaretti. İlk iki ay hiçbir Ezidi geçemedi. Fakat daha sonra uluslararasından gelen baskılardan dolayı Ezidiler’in geçişine izin verdi.

Ancak bu süreçte sınırı geçen 25-30 bin Ezidi, sadece belediyelerin kısıtlı imkanlarıyla oluşturdukları yerlerde kalmak zorunda kaldı. Kamplarda sağlık yine büyük bir sorun olarak karşımıza çıktı. Psiko-sosyal destek çok büyük bir ihtiyaçtı. Suriyelerle birlikte kalmayacaklarını söyleyen Ezidileri, AFAD görmezden geldi. Daha sonraları ise Midyat’ta Suriyelilerin kaldığı eski bir kampa 3 bin Ezidi sığındırıldı.”

“Yaşadıkları travmaların boyutundan kamplarda kalmak istememelerini çok rahat görebiliyoruz” diyen Çağlıdil, IŞİD Şengal’den çıkarıldıktan sonra bölgeye giren sivil toplum kuruluşların karşılaştıkları ve sayısı tam belirlenemeyen toplu mezarların varlığına değindi ve şöyle devam etti:

“Ezidiler zorla Müslümanlaştırılmak istenmiş, kabul etmeyenler ise infaz edilmiş. Şengal’den kaçan Ezidiler’e ekmek veren aile de infaz edilmiş. Cesetleri ise gözdağı verilmek amacıyla gömülmemiş, gömülmesine de izin verilmemiş.

IŞİD bölgede yok fakat IŞİD’in, Şengal’de bıraktığı korku imparatorluğu hala sürüyor. Güvensizlik olmadığı için geri dönemiyorlar. Kendi topraklarında mülteci olarak yaşıyorlar. Şengal büyük önem taşıyor. Fermanın bitmesi için bölgeye geri dönmeleri ve hayatlarını sürdürmeleri gerekiyor.”

‘Kadın Hareketi İyi Bir Sınav Veremedi’

Konuşmaların ardından sorulan bir soru üzerine tekrardan söz alan gazeteci Eyüp Burç, kadın hareketlerinin soykırım sürecine istenilen düzeyde tepki vermediğini dile getirdi ve “Türkiye kadın hareketi; Ezidi kadınların katledilmesi, tecavüze uğramaları karşısında iyi bir sınav vermedi” diye konuştu.