Dilsel Hegemonya ve Yanlış Yüzleşme
Şerif Derince

Irkçılık, özellikle de sömürgecilikten beslendiğinde, beraberinde bir dilsel hegemonya ve baskı da getirir. Bu da kaçınılmaz olarak sosyal, siyasal ve ekonomik alanların nasıl düzenleneceğini belirler. İş güvencesi, aile geçimi, genç nüfusun istihdamı, sağlık hizmetleri, yoksulluk, eğitimsel gelişim, kültürel yeniden üretim, tutuklama pratikleri, mekansal ilişkiler, yani kamusal alanın tümü ve buna bağlı olarak özel alanın önemli bir kısmı dilsel hegemonyaya göre düzenlenir. Bu düzenlemeler, gruplar arasındaki sosyoekonomik ve siyasi iktidar ilişkilerini, egemenler lehine sürekli yeniden üreten bir çark olarak işler. Bu nedenle, insanların dil pratikleri, yani hangi dil veya dilleri kullandıkları, kendi tercihlerine göre değil, içinde bulundukları şartlara göre şekillenir.

Dilsel hegemonya, hangi dil veya dillerde iletişim kurmanın meşru olduğunu belirlerken, aslında dillerini yasakladığı, ötekileştirdiği kişiler için insan olmanın tek yolunun kendilerine dayatılan egemen dille iletişim kurmaları olduğunu söyler. Anadillerinde eğitim alamayan çocuklar okula gittiklerinde, kendilerine ve kültürlerine yabancı olan bir sistemin içinde sessizleştirilmekte, kendilerini ifade etmeleri için en ufak bir alandan bile mahrum bırakılmaktadırlar. Bu sistemin içinde hayatta kalabilmenin tek yolu egemen dile entegre olmak olarak sunulmaktadır. Bu entegrasyonun hayatta kalmalarını sağlayıp sağlamadığı önemli değildir, gerçek olan sözkonusu algının böyle yaratıldığıdır. Böylece, dilsel hegemonya sonucu olarak bir kısım insan, kendi anadilini kullanmaktan “vazgeçmek” zorunda kalır. Elbette, bu tarihsel süreç egemenlere karşı ciddi direnişlere de sahne olur. Ancak dilsel olarak ortaya çıkan durumun kendisi ve bununla nasıl yüzleşilmesi gerektiği, bu konuda nasıl ideolojik ve yöntemsel bir tutum geliştirilmesi gerektiği henüz yeterince çokyönlü ele alınmamaktadır.

Kürtçe açısından tartışmaya baktığımızda, 20. yüzyılın sonlarına kadar farklı iktidar baskılarına rağmen Kürt nüfusunun büyük bir kısmı arasında Kürtçe’nin korunabildiğine, esas iletişim aracı olarak kullanıldığına ve nesiller arasında aktarılabildiğine tanıklık ederiz. Bu dönemde okula gidebilen kişiler ve zorunlu askerlik sırasında az da olsa Türkçe öğrenmiş yetişkin erkekler olmakla beraber, gündelik ilişkiler büyük ölçüde Kürtçe yürütülmüş, resmi kurumlarla zorunlu ilişkileri bir kenara bırakırsak, Kürtler arasındaki baskın dil Kürtçe olarak kalabilmiştir. Ancak 1990’lara kadar parça parça, sonrasında ise topyekûn savaş, savaş konseptinin bir parçası olarak köy yakma, zorla göç ettirme gibi yöntemler kullanılmış, bunların sonucunda daha önce Kürtçe konuşulan ortamlarda büyüyen çocuklar artık Türkçe’nin egemen olduğu ortamlara girmek zorunda kalmış, aileler buralarda hayatta kalma stratejisi olarak çocuklarına anadillerini aktarmamayı “tercih” etmeye zorlanmıştır. Yerinde kalabilenler için ise zaten var olan dil yasakları daha da şiddetli bir şekilde sürdürülmüş. 2000’lere gelindiğinde ise, hükümetin değişmesi ve tek bir partinin bütün meclis gücünü eline geçirmesi ile beraber devletin zor ve baskı pratiklerine ilaveten yeni yöntemler kullanılarak, toplumsal alanın bütününü kendi politikaları doğrultusunda var gücüyle şekillendirmeye çalıştığını görmekteyiz. Birçok sosyal politika uygulaması, okullaşmanın bu yönde planlı olarak arttırılması, televizyon gibi kitle iletişim araçlarının çok daha fazla yaygınlaşması, kır ve kent arasında gidiş-gelişlerin çok daha kolaylaşması dilsel pratikler açısından da sonuçlar doğurmuştur. Bu siyasal ve sosyoekonomik yeni koşullar sonucunda, Kürtçe daha önce sahip olduğu alanları hızlı bir şekilde Türkçe’ye bırakmış, nesiller arasında Kürtçe aktarılamamaya ve gündelik hayatın büyük bir kısmı Türkçe yürütülmeye başlanmıştır. Kürtçe için çok ciddi tehlike çanlarının çalmaya başlamasıyla konjektüre bağlı olarak dil meselesinin 2000’li yılların başından itibaren önemli bir hale gelmesi sonucu, ortaya yeni bir durum çıkardı.

Öncesinde Kürtlerin özgürlük mücadelesi topyekûn bir kurtuluş etrafında şekillendiğinden dil hakları konusunda baskın bir söylem üretimi de olmadı. Dil gündemi kendini dayatınca da birbirinden farklı yaklaşımlar ortaya çıktı. Meseleye daha çok siyasi mücadele açısından yaklaşanlar, esas olarak devletin dil politikalarını ifşa etmeye ve buradan alan genişletmeye çalıştı.  2002’de yapılan Kürtçe seçmeli ders için dilekçe eylemi bunun çok etkili bir örneğiydi. Kültürel olarak yaklaşanlar da ciddi bir dil kaybı yaşandığını ve bunun nedeninin sadece devlet politikaları olmadığını, aynı zamanda kendilerinin de eksiklikleri olduğunu belirtti. Bu ikinci yaklaşım, Kürtlerin kendilerine dönüp dil pratikleri açısından özeleştiri yapmaları için de çok önemli bir fırsattı. Nitekim birçok insan da böyle yaptı; basılı ve görsel yayında daha fazla Kürtçe kullanılması, Kürtçe kurslarının açılması ve birçok kişinin dilini öğrenmeye başlaması, konuşabiliyorsa okuma-yazmasını öğrenmeye çalışması gibi çabalar buna örnektir. Yine bu dönemde, daha çok Türkçe konuşan Kürt siyasetçilerin, yazarların, entellektüellerin anadillerini kullanmaları yönünde çağrılar yapıldı; belediyeler başta olmak üzere Kürt kurumlarının çalışmalarını Kürtçe yürütmeleri için baskı kuruldu. Tüm bunlar azımsanmayacak sonuçlar da verdi, 10 sene öncesine göre birçok alanda Kürtçe daha görünür olmaya başladı. Bu sayede daha önce yukarıdan aşağıya sert bir şekilde devam eden dil kaybı ivmesi bir nebze de olsa durdurulmuş oldu.

Bu gelişmeler, dil koruma çalışmaları için sevindiricidir elbette. Bu uğurda emek harcayan, mücadele eden, bedel ödeyen herkesin büyük payı var. Ancak bu yeni durum, Kürtçe bilen ve kullanan Kürtler ile bilmeyenler arasında sağlıklı olmayan bir çatışma da doğurdu. Şöyle ki, Kürtçe bilen ve kamusal alanda dil üzerinden siyaset üreten grupların bir kısmı, Kürtçe’nin zayıflaması ve kaybolmasında sorumluluğun aynı zamanda Türkçe konuşan Kürt siyasetçi, yazar ve aydınlarda da olduğunu ileri sürdü. Kürtçe bilen fakat çoğunlukla Türkçe’yi kullanan siyasetçi, yazar, aydınların bir kısmı artık daha fazla Kürtçe kullanmaya başladı, yeterince Kürtçe bilmeyenler ise bu konuda açıklama yapmak, birçok yerde söze başlarken Kürtçe bilmediği veya konuşamadığı için özür dilemek zorunda kaldı. Bu da dil mücadelesi için yeni mevziler kazanıldığı anlamına geldiği için çok önemlidir. Ancak, hiç Kürtçe bilmeyen veya entellektüel kapasitesini kullanabilecek yeterlilikte Kürtçe bilmeyenlere yönelik zaman zaman sert eleştiriler yapıldı, hatta maksadını aşan şekilde karalamaların da yapıldığına şahit olduk. Celadet Bedirxan’ın “Kurdino, malxirabno! An nebêjin em kurd in, an jî bi kurdî biaxivin, bixwînin û binivîsînin!” sözü ve benzeri söylemler üzerinden, Kürt kimliğini sadece “Kürtçe konuşabilme ölçütüne” bağlama, bu ölçüte uymayanların Kürtlüğünü sorgulama gibi pratikler yıkıcı sonuçlar da ortaya çıkardı. Toplumun önde gelenlerinin kamusal alanda Kürtçe konuşmaları, dilin korunması ve geliştirilmesi için çok önemli olduğu yadsınamaz. Ancak Kürtçe bilmeyen veya yeterince kullanamayan kişilere karşı yaklaşım, başka türlü bir dilsel şiddet yarattı. Bu yaklaşım, Kürtçe’nin korunup geliştirilmesine hizmet etmediği gibi bazı gerçeklikleri de çarpıttığı için sorunludur.

Öncelikle, bu muameleye maruz kalan insanların kendinden utanmaları ve Kürtçe bilmiyor olmanın sorumlusunun kendileri olduğu algısının yaratılması yanlıştır. Zira yukarıda bahsedildiği gibi, dil pratikleri insanların bireysel “tercihlerine” göre değil, bağlı bulunulan siyasi ve sosyoekonomik şartlara göre şekillenmektedir. Dolayısıyla hem devlet politikalarının mağduru olan insanların haksız yere suçlanması hem de bu yolla esas sorumlu olan devletin rolünün tartışmadan uzaklaştırılması dil mücadelesine hizmet etmez. Üstelik, bu şekilde suçlanan veya ötekileştirilen insanlarda dil farkındalığının oluşması bir yana dursun, bu insanların mücadeleden de uzaklaşmalarına neden olabilmektedir.

İkinci sorun, dil hakkını da kapsayan bütüncül kurtuluş mücadelesi yürütmenin bir paradoksu olarak egemenin dilini kullanma nedenlerinin hesaba katılmamasıdır. Bu paradoks şudur ki egemen bir dile karşı direnmek için o dilin kullanılması zorunlu olmaktadır. İktidar ve dil politikaları hakkında çalışan Eriksen bu durumu şöyle açıklamaktadır: “paradoksal olarak azınlık toplumlar, kimliklerini koruyabilmek adına mücadelelerini etkili bir şekilde sunmak için egemenlerin dilini kullanmaya birçok nedenden dolayı mahkumdur.” Bu, halk hareketlerinin kendi dillerini unutup, egemen dili kullanmaları gerektiği sonucunu doğurmaz, aksine halkın kendi dilinin kullanılması bu hareketlerin genişlemesi ve taban bulmasında çok önemli olduğu için büyük oranda kullanılır zaten. Ancak tartışmalarda sadece egemen dilin kullanılmasının sorunsallaştırılması hem gerçekliğin gözden kaçmasına hem de tarihin bugünden bakılarak yanlış okunmasına neden olur. Bu yanlış okumanın devamı, “PKK’nin dili Türkçe yerine Kürtçe olsaydı, şimdi Kürtçe bu durumda olmazdı” önyargısını doğurmaktadır ki bu söylem de hem Kürt Özgürlük Hareketi’nin sadece Türkçe kullanmadığı gerçeğini hem de KÖH’ün kurulduğu dönemi, kuruluş amacını göz ardı etmektedir.

Diğer bir sorun da, bir dile hizmet etmek için illa o dili kullanabilmenin zorunlu olduğu düşüncesidir. Elbette mücadelesini ettiğiniz dili kullanabilmek çok önemlidir, ancak bu dili çeşitli nedenlerden dolayı bilmiyor veya yeterince kullanamıyor olmak, o dil için birşey yapamayacağınız anlamına gelmez. Kürtçe’nin de önemli bir parçası olduğu uzun soluklu Kürt mücadelesine çok önemli katkısı olmuş fakat Kürtçe bilmeyen veya bilse de esas olarak Türkçe’yi kullanmış olan insanların sayısı azımsanyacak kadar çoktur. Başta da Abdullah Öcalan’ı ve İsmail Beşikçi’yi saymak gerekir.

Esasında Kürtçe kullanımı konusundaki bu hassasiyet bir iktidar talebidir; bu talep son derece meşru ve hak edilen bir taleptir. Çalışması ve örgütlülüğünün gücü ölçüsünde de zaten hak ettiği ikdidarı elde edecektir, etmelidir. Bu güç de ancak dil mücadelesinde kazanılan mevziler, üretilen çalışmalar, yetiştirilen kadrolar, meşruiyetin genişletilmesi, toplumsal alanın dönüştürülmesi ile mümkündür. Ancak, dil hassasiyeti salt iktidar elde etmenin aracı haline geldiği an esas amacından çıkmakta, başka bir mecraya hizmet etmeye başlamaktadır. Bu hem daha büyük özgürlük mücadelesi içindeki insanları karşı karşıya getirir, hem de bu mücadeleyi karalamaya hazır kişi ve gruplar için fırsatlar doğurur.

Sonuç olarak, bir dil “sadece iletişim kurmak için kullanılan bir araç” olarak görülemeyeceği gibi, bu dili bilip bilmemek de tek başına “ulusal kimliğe sadakatin ölçütü” olamaz. Kürtçe bilmek veya bilmemek üzerinden yürütülen tartışmalar bu gerçekliğe göre yapılmadığı takdirde dilsel hegemonyadan kaynaklı sonuçları, dilin siyasi iktidar ve sosyoekonomik ilişkiler ile karmaşık ilişkisini görmezden gelir.  Bu da, hem kamusal hem de özel alanda ilişkilerin kurulmasına, anlamın yaratılmasına yarayan en temel insan kaynağı olan dilin ulus-devletin ideolojik kurgusundaki yerini kaçırmak demektir.

Not: Bu yazı, Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde  “Dilsel Hegemonya ve Dilsel Pratikler” başlığı ile yayınlanmıştır.

http://yeniozgurpolitika.eu/index.php?rupel=nuce&id=39477