“Concerning Violence”: Bütün mesele katırların katledilmesidir!
Özge Özdüzen

Concerning Violence (Şiddet Üzerine, Goran Hugo Olsson, 2014), Franz Fanon’un 1961’de yazdığı Yeryüzünün Lanetlileri adlı kitabının ilk bölümünün adını taşıyan bir belgeseldir. Belgesel, tıpkı adı ve baz aldığı kitap gibi oldukça serttir; sert bir geçmişi sert bir gözle; sert bir üst sesle ve sert bir kurgu tekniğiyle anlatır. Fanon’un kitaplarında bize öğütlediği gibi sömürgeciliğin şiddeti ancak sert bir şekilde anlaşılabilir ve aşılabilirdir; film de bu yolu takip eder. Yönetmen Goran Hugo Olsson’ı özellikle siyahların Amerika’daki 1960’lar ve 1970’lerdeki mücadelelerini, siyahi liderlerle günümüzde yaptığı söyleşiler üzerinden anlattığı The Black Power Mixtape 1967-1975 belgeseliyle tanıyoruz.

Şiddet Üzerine, Yeryüzünün Lanetlileri kitabının ilk bölümü olan Şiddet Üzerine’nin sadece adını taşımakla kalmaz, bu kitabı film boyunca Lauryn Hill’in üst sesi bize ‘okur’. Film dokuz bölümden oluşur, her bölüm Fanon’un kitabından dizelerle açılır, sürer ve kapanır; bu açıdan kitap gibi bir belgesel olduğu söylenebilir. Bu bölümlerin her biri kitabın bölümlerine ithaf olunarak yazılmıştır/kurgulanmıştır. Belgesel, bize kitabı ‘okurken’ arşivlerden alınan arşiv görüntüleriyle destekler. Bu arşiv görüntülerini ‘diyalektik kurgu’ ile bir araya getirip, özgürlük örgütlerinin liderleriyle, Afrika halklarıyla ve sömürgecilerle yapılan söyleşilerle birlikte kullanır.

Yönetmenin İsveç’in resmi devlet arşivine girip bu görüntüleri bulması sisteme içerden yöneltilmiş bir eleştiri, daha doğrusu içerden açılmış bir delik gibidir. Film, emperyal devletlerin şiddetlerini onların kendi arşivlerinden kullanarak gösterirken Fanon’un nasihatini alır. Fanon, “efendinin geliştirdiğini köleleştirilen/sömürülen halkların yararına kullanın” der (1). Örneğin, Mozambik ile Angola arasındaki sınır emperyalistler tarafından belirlenmiştir, özgürlük mücadelelerinde halklar bu sınırı ve buradaki ‘altyapıyı’ kendi yararlarına kullanırlar. Aynı şekilde Olsson da emperyal devlet arşivlerini, Avrupa devletlerinin inşasındaki en temel yalanlardan birini ortaya sermek için, emperyalist/sömürgeci geçmişi anlatmak için kullanır.

Belgesel, dekolonizasyonun emperyalist şiddet tarihine karşı ‘mecburen’ şiddet ile kurgulandığını gösterir. Şiddetin kolonyal geçmişle nasıl da ilişkili olduğunu yüzümüze vurur, bu şiddeti aşmanın yolunun şiddetten geçtiğini anlatır. Örnekleri Mozambik, Angola, Gine, Liberya gibi ülkelerdeki bağımsızlık mücadelesi hikâyeleridir. 1967-1987 arasındaki birçok ülkeden dekolonizasyon tarihini gözler önüne serer ve bu mücadelelerin aralarındaki ‘farklılıkları’ sıfırlayarak da yapmaz. Sonuçta bağımsızlık mücadelelerinin farklılıklarını da anlatan ama hepsinin emperyal şiddete karşı nasıl da zorunlu olarak şiddete dayanan mücadeleler olduğunu anlatır çünkü bu derece büyük bir şiddetten kurtulmak için şiddet şarttır.

Bu dokuz bölüm açılmadan karşımıza ilk çıkan ses ve görüntü çağımızın en önemli filozof ve sosyologlarından Gayatri Chakravorty Spivak’ınkidir, Spivak üniversitedeki odasından seslenir seyirciye. Ve der ki: “Sömürgecilik insanlığın paylaştığı bir açgözlülüktür. Tüm nesillere öğretmemiz gereken, kimsenin bir diğerinden daha iyi olmadığıdır. Sermaye oluşturma açgözlülüğünden kaynaklanan sömürgecilik, gündelik hayatta hâlihazırda var olan ırkçılığı medeniyet, modernleşme veya küreselleşme adı altında dönüştürür ve yaygınlaştırır, tıpkı bugünkü gibi”. Farklı dönemlerde farklı boyutlarda ve türlerde yayılan bu açgözlülük ve nihayetinde sömürgeciliğin kökenlerinin ve mekanizmalarının geçmişte de yaşadığımız anda da bizimle iç içe olduğu, film boyunca deşifre edilir.

Şiddet Üzerine’nin Spivak’ın odasında bu sözleriyle başlayan sahnesini takip eden arşiv görüntüsünü filmin ve emperyalizmin bir alegorisi olarak görmek mümkün. Bu sahne askerlerin helikopterden aşağıdaki büyük baş hayvanları vurdukları bir sahnedir. Kamera ateş açan askerin bakış açısındadır. Daha sonra helikopter iniş yapar, askerlerin ölmeyen hayvanların yanına gidip vurduklarını yakın çekimde görürüz. Yavaş ve yedire yedire hayvanların ‘sebepsizce’ katledilmelerine askerlerin gözünden bakarız. Bu gerçek arşiv görüntülerinde pek duygu belirtisi de yoktur. Sartre, Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabındaki giriş yazısında “sömürgelerde sömürgecilerin kullandığı şiddetin tek amacının oradakilerin silahın gücünü öğrenmeleri değil, onların insanlıktan çıkmalarını da sağlamaktır” der (2). Bu sahne, sömürgeciliğin şiddeti nasıl doğallaştırıp insaniyetten uzak bir ‘doğal’ dünya yarattığının habercisidir.

Film insanların ölene kadar çalıştırılıp Avrupa’nın kendisine saraylar inşa ettiğini anlatır. Aslında filmin asıl meselesi bu da değildir. Auschwitz’de gerçekleşen katliamın/soykırımın Avrupa’da gerek filmlerle gerek medya ile sürekli anılması, bu konuda farkındalık olması ile Avrupa’nın ‘kaçmadığı’ bir mesele olması, fakat konu Afrika’ya geldiğinde temsiliyeti bırakın ‘şiddet uygulayanlar biz değiliz onlar’ gibi bir ideoloji yayılmış olması ve bu ideolojinin anayasaların ve ‘modern’ devletlerin tüm aygıtlarının temelini oluşturmasıdır. Belgesel, bu açıdan Avrupa’nın ‘şiddet tarihi’ üzerineyken içinde ironi de barındırmıyor değildir. Örneğin belgeselin bir bölümünde İsveçli sömürgeci çift kölelerinin değerlerini nasıl da güzel güzel değiştirdiklerini, İncil’de sonuçta çokeşliliğin olmadığını ve tabi ki kölelerin de bu erdemi öğrenmesi gerektiğini anlatır. Fakat bu çekimi yapan gazeteci ‘çokeşlilik İncil’de yasaklanıyor mu?’ diye sorar. Çift birbirlerine bakıp öylece kalakalır, bir sessizlik ve uzun bir bekleyiş olur.

Tıpkı Concerning Violence belgeseli gibi, Franz Fanon’un filme konu olan kitabı bugün belki her zamandan daha da geçerli. Bu kitapta Fanon, Cezayirliler’in Fransa sömürgesinden mücadele ile kurtulduğunu, Fransa’nın onlara özgürlüklerini ‘vermediği’nin altını çizer ki bu da birçok bağımsızlık mücadelesinde milliyetçilerin/jakobenlerin/ulusalcıların bu mücadeleleri desteklememe bahanesidir. Fanon’un kitabı, bugünün dinamiklerini sivil haklar hareketlerinden sonra anlatmıyor diyen akademisyenlerin aksine gerçekleri tüm vuruculuğuyla yüzümüze çarpıyor. Bugün ‘sömürgecilik bitti’ diyenlere karşı sömürgeciliğin hem gerçekte hem de zihinlerde sürdüğünü göstermek için Fanon’un kitabına tekrar tekrar dönmek gerek, çünkü sömürgecilik sadece doğrudan şiddetle, doğrudan işgalle veya sömürüyle olmuyor, daha ‘görünmez’ ve daha ‘gizli’ şekillerde de devam ediyor. Elleri temiz Avrupa devletleri, bu gerçeği halen sanki kendi gerçekliği değilmiş gibi davranıyor. Şiddeti gizleyip kendisine şiddet olmayan bir dünya yaratan sömürgecilik tarihi en pis işlerini arka bahçelerde, resmi tarihlerin bakmadığı, günümüzde medyaların veya tarih kitaplarının ilgilenmediği yerlerde yapıyor.

Afrika haklarının Afrika’da, Avrupa’da ya da Amerika’da emperyalizme karşı mücadeleleri, belgesel sinemada All Power to the People (1996) ya da Adwa (1999) gibi eski örneklerle temsil edilse, ana akım sinemada da Selma (2014) ile yeni yeni temsiliyet bulsa da yine de konu üzerine kaynaklar oldukça az. Kaynaklar pek artmazken çok geçmişte değil 2013 ve 2014’te bile silahsız Afro-Amerikalı Trayvon Martin’in Amerika’da polis tarafından katledilmesi ve sonrasında Micheal Brown ve John Crawford’un da aynı şekilde vurulması üzerine bir alev gibi yanan Ferguson ayaklanmasını vurgulamak bu noktada mecburi. Siyahilerin ya da ötekileşmiş/sömürülmüş halkların yaşadığı ırkçı ve emperyalist saldırılara karşı günümüzde #blacklivesmatter yani ‘Siyahların hayatları önemlidir’ demek acildir. Bu bağlamda belgeselin büyük bir eşitsizlik tarihine dayanan sömürgeciliği bu derece sert bir şekilde karşımıza çıkarması, hem de konu üzerine özellikle batı menşeili ‘cesur’ çok da kaynak olmaması açısından çok önemli.

Türkiye’de Şiddet Üzerine

Geçen hafta Türkiye devleti Roboskî’de onlarca katırı hunharca katletti. Bu katırların bir kısmı doğrudan öldürüldü, diğer bir kısmı “terörize olup askerden kaçarken uçurumdan düştüler”, şu anda bu katliam hâlâ devam ediyor. Bölgede köylülerin geçim kaynağı olan neredeyse bütün katırlar devlet tarafından katledildi. Roboskî, devletin bir bahaneyle; bu dönemine göre kaçakçılık olur, protestolar olur, kalekol inşa etmek olur ya da hiçbir sebebi olmadan katliam yaptığı bir yerdir. Katırları öldürmesi ise bu kapsamda ‘sıradanlaşmış’ bir durumdur. Onur Günay, Türkiye’de şiddetin devletin monopolisi altında uygulandığını anlatır. Yasanın, hukukun ve normun altında devletin şiddeti yatar. 1915 Soykırımı ve devamında süregelen şiddet devletin varlığı ve bekası için kurucudur. Bu şiddete, Walter Benjamin’i takip ederek ‘kurucu şiddet’ adını verir. Günay, bu şiddete halklar karşı koyduğu zaman, imtiyazlı entelektüelin oturduğu yerden bu şiddeti hemen kınadığını anlatır. Devletin şiddetini zerre kadar sorunsallaştırmayanlar, halklar, muhalifler direnişe geçtiğinde uyguladıkları şiddeti lanetlerler. Bu göz, devlet şiddetini görmezden gelirken kendilerine uygulanan şiddete karşı duranları kınar. Devlet şiddeti, bu açıdan, ‘öteki’ne dair yaratılan ‘şiddetli, vahşi, terörist’ imgesi üzerinden kurulur ve meşrulaştırılır. Bir başka deyişle, devlet tekelindeki kurucu şiddet, ‘şiddetli bir öteki’ yaratarak kendi şiddetini görünmez ve hatta meşru kılar (3). Tıpkı Avrupa’nın Afrika’da veya kendi topraklarında yarattığı ‘şiddetli siyah’ imgesi veya Türkiye’nin yarattığı şiddetli Kürt imgesi gibi.

Günay, 28 Aralık 2011’de F16’larla bombalanan Roboskî’de 34 insanın kaçakçılık yapıyorlardı gerekçesiyle katledilmesi örneği üzerinden, devlet ve ana akım medyanın burada yapılan katliamı göstermediğini anlatır. Dönemin başbakanı ise bu başarılı operasyonu için çalışanlara teşekkür eder. Roboskî örneği üzerinden hem AKP’nin devlete karşı bir hükümetmişçesine ve de kendisinden önce gelen devlet geleneğinden farklıymışçasına ortaya çıkışının büyük bir mit olduğunu anlatır (4). Şiddetin ve terörün nasıl halen ve hep devlet tekelinde uygulandığını, özgürlükleri için ötekiler tarafından uygulandığında ise kullanılan söylemlerin birbirine zıt olduğunu anlatır.

Afrika’nın kesik damarlarıyla Kürdistan’ın kesik damarlarının birleştiği nokta tam da Şiddet Üzerine filminde karşımıza çıkar. Bu kurucu şiddet, kendisini sürekli hatırlatmak üzerine kurulmuştur, damarları hep keserek buradaki toprakların nefes almasını, yaşamasını engellemek üzerine kurmuştur ki bir yaşam belirtisi olamasın, sömürmeye devam etsin ki ucuz işgücü sağlasın, kendi büyük devlet şanı yürüsün… Roboski’de aldığı canlar yetmez bir de katırları öldürerek buradaki halkı kışkırtmaya çalışır. Tıpkı Şiddet Üzerine’de mesele katledilen hayvanlarsa, Türkiye’de de sömürgeci bir devlet geleneği olarak mesele tüm sıradanlığıyla katledilen katırlardır. Burada katırların katledilmesi Türkiye devletinin inşa ettiği sömürgesinde katırlar üzerinden halkları kışkırtmak amacı taşır. Roboskîlilerin neredeyse tek geçim kaynağı olan bu katırların katledilmesi üzerine Kürt halkının silahlara davranmasını sağlamak ister. Böylelikle Türkiye tarihinin kendisini kurduğu ‘şiddetli öteki’ imgesini her seferinde tescillemek amacındadır. Bunun üzerinden ise tabi ki kendi şiddetini meşru kılacaktır. Tam da silahların değil barışın konuşulduğu bir dönemde bunu yapması, barışı AKP’den korumamız gerektiğini bir defa daha hatırlatır hepimize.

Son söz yerine: Katırlar

Şiddet Üzerine, özellikle üst sesten ve kitabi tarzından dolayı bazı eleştirmenler tarafından didaktik bulundu. Kullandığı arşiv görüntülerinde beyazlarla siyahları çok ayırdığından, bir ‘ikili karşıtlık’ yarattığından da bahsedildi. Filmi birlikte izlediğim seyirciler ise filmin şiddeti biraz fazla göze sokarak kullandığından şikayetçiydiler. Özellikle yine çok yavaş sekanslardan birinde kamera Mozambikli bir kadının bize doğru baktığı bir anı gösterirken, kamera yavaş yavaş aşağı doğru kaydığında yeni doğmuş bebeğinin de kendisinin de vücudunun sağ tarafının olmadığını gördüğümüz bölüm seyircisini rahatsız etti. Oysaki film tam da şiddetin bu kadar normalleştirildiği bir ortamda şiddetin gösterilerek yansıtılabileceği veya yok edilebileceği ironisini yapmaktaydı.

Şiddet Üzerine, tam böyle bir boşlukta devlet şiddetinin ne boyutlarda olduğunu, hem de lafa Roboskî’deki gibi Afrika ülkelerinde ‘öylesine katledilen’ hayvanlar üzerinden başlıyor. Bugün şiddet kültürünü yok etmek istiyorsak şiddet üreten ideolojilerin devlet tarafından yeniden ve farklı formlarda üretildiğini görmemiz, #blacklivesmatter ve #DevletEliyleHayvanKatliamı dememiz, katırların katledilmesini engellememiz, Kısırkaya toplama kampını yıkmamız gerekir. Tıpkı katırların öldürüldüğü yerde nöbet tutan Roboskîliler gibi… Şiddet Üzerine’nin en şiddetli sahnesi nasıl açılış sahnesinde askerlerin hayvanları hunharca katlettiği sahneydiyse, Türkiye’de her gün şiddete maruz kalsak da Roboskî’deki katırlara uygulanan şiddet belki de en vurucusudur. Devletin ‘şiddetli öteki’yi yeniden kurmak ve ‘barışın neden olamayacağını’ bir bakıma kanıtlamak adına yaptığı bu katliam, Türkiye devletinin provokasyon tarihinin adeta bir özeti gibidir, tıpkı sömürgeci Avrupa devletlerinin Afrika’da ‘öylesine’ katlettiği hayvanlar gibi. Mesele katırlar değil mi? Hayır mesele katırlar, hep katırlardı, hep katırlar olacak.

NOT: Bu yazının ilk hali Yeni Film Dergisi’nin 35-36’ncı sayısında yayınlanmıştır.

Tashih: Harun Ercan

Referanslar

(1) Spivak, G. C. Preface to Concerning Violence, Film Quarterly Fall 2014, Volume 68, Number 1.

(2) Sartre, J.P. ‘Preface’ in The Wretch of The Earth, Franz Fanon.  New York: Grove Press. pp. 7-35, 15.

(3) Günay, O. (2013). Toward a critique of non-violence. Dialectical anthropology, 37(1), pp. 171-182. 174.

(4) a.g.y.s. 180-181.