,

Ermeniler 1915’i Nasıl Hatırlıyorsa, Kürtler de Aynı Şekilde Hatırlıyorlar
Namık Dinç

Enstitümüzün kurucu üyelerinden Namık Kemal Dinç’in Agos Gazetesi’ne verdiği röportajın geniş hali.

Ermeni Soykırımı konu edildiğinde, önemli bir tartışma konusu da, Kürtlerin soykırımdaki rolü. Adnan Çelik ile Namık Kemal Dinç’in Diyarbakır ve çevresindeki Kürtlerin 1915 Ermeni Soykırımı’na dair hafızalarına yönelik sözlü tarih çalışmasının ürünü olan ve İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları tarafından basılan ‘Yüz Yıllık Ah! Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir’ kitabı, bu konuda önemli kaynak olacak. Hâlihazırda Ermeni Soykırımı’na dair Kürt siyasetçileriyle röportajlarından oluşan ‘Yüz Yüze’ belgeseli üzerine çalışan tarihçi Namık Kemal Dinç’le, yeni çıkan kitapları ve Tarih Vakfı’nda yaptığı ‘Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir ve Kürtler’ sunumu üzerine konuştuk.

1915’te Diyarbakır çevresindeki Kürtlerin 1915’e dair hafızalarına yönelik sözlü tarih çalışması yaptınız. Kürtler nasıl hatırlıyorlar 1915’i?

Öncelikle böyle bir olayı tarihsel bağlamı içerisinde ele almadan sadece sınırlı bir coğrafya ve bir toplumsal grup üzerinden değerlendirmenin sıkıntılarına dikkat çekmek isterim. Nihayetinde 1915 soykırımı çok daha büyük bir coğrafyada ve merkezi bir irade üzerinden hayata geçirilmiştir. Kürtlerin anlatılarında da bazen açıktan bazen örtülü bir şekilde bu merkezi iradeye işaret edilmektedir. Mesela 1915’i tanımlarken Kürtler, en yaygın tanım, ‘ferman’ veya ‘ferman-ı filehan’dır. Ferman, padişahın emri ve devletin iradesi anlamına geliyor. Kürdistan’ın her yerinde kullanılıyor. İkincisi, bu fermanın askerlerin öncülüğünde tellallarla duyurulduğu, kaymakamlara hızlıca iletildiği ve çok yaygınca duyurulduğunu görüyoruz. Devletin “Herkes bu olaya iştirak edecek” baskısı yaptığını görüyoruz. Aslında bu şekilde katliamlara dair devlet kararına vurgu yapılıyor. Yani Kürtlerden kendi Ermenilerini öldürmelerini istediğini, öldürmezlerse Ermenilerin başına gelen akıbetin onları beklediği tehdidini yaptıkları anlatılıyor. Bu çerçevede, öldürmeleri meşrulaştırmak için İslamiyetin sıklıkla kullanıldığı ve Ermeni öldürenin cennete gideceğine dair yaygın bir anlatı da var. Yani bir yandan zor ve tehdit kullanılırken diğer yandan rızanın imal edilmesi için din devreye sokulmakta. Yine katliamlar yapılırken, devletin bir şekilde bu olaylara iştirak ettiğine de şahitlik ediyoruz. Öldürülen kafilelere jandarmaların eşlik ettiği veya bizzat katıldığını görüyoruz. Dolayısıyla yine bir devlet gözetiminin altı çiziliyor.

1915’te kendi rollerini nasıl açıklıyorlar?

Soykırımın yaşanmasında ana aktör ve fail olarak hep devletin rolüne vurgu yapıldı. 1915’i tanımlarken de, olayların gelişimindeki hikâyeleri anlatırken de, bu vurguyu görüyoruz. Devletin bu rolünü görmeden, direkt Kürtlerin rolünü konuşmaya başlarsak, bir şeyleri es geçmiş oluruz diye düşünüyorum.

Siz nasıl görüyorsunuz bu durumu?

Genel anlamda, bu olayın devletin kararıyla ve tek tip bir toplum ve mekân yaratmak için yapıldığını biliyoruz. Kürtlerin yaşadığı topraklarda, 19. yüzyılda devlet merkezileşme politikalarıyla ciddi bir hâkimiyet kuruyor. 1848’de beylik sistemi tasfiye ediliyor, sonrasında Hamidiye Alayları kuruluyor. Diğer alanlarda da, devlet tüm kurumlarıyla o bölgede yeniden tesis ediliyor. Merkezileşmeye karşı isyanlar çıksa da, 1915’e gelirken, devletin bu bölgede tam anlamıyla hâkim olduğunu görmek gerekiyor. Dolayısıyla devlet, bu bölgede hâkimiyet kuramamış, aşiretler başına buyruk hareket ediyor algısı tarihsel olarak yanlış. Bütün bölgelerde, insanların yanındaki Ermeni’yi bir anda öldürmeye başlaması için başka bir irade gereklidir zaten.

Dolayısıyla ‘Kürtlerin rolü’ kavramı yanlış mı? 

Evet, bu konuya dair bazı yanlışlar var. Milliyetçilik düşüncesi, Osmanlı’da en geç gelişen grup Kürtler. 20. yüzyılın başında gelişen Kürt milliyetçiliği diasporik bir özellik taşır, Kürdistan’da ciddi bir güç sahibi değildir ve dar bir zümreyle sınırlıdır. Enteresan bir özelliği de Osmanlı yıkılırken dahi bu milliyetçiler arasında en güçlü eğilim Osmanlı içinde özerk bir Kürdistan’dır. Hatta resmi anlatıda zararlı cemiyetlerden birisi olarak gösterilen Kürdistan Teali Cemiyeti, 1918’de kurulduğunda da, sonrasında da ayrılıkçı bir örgüt değil. Osmanlı sınırları içerisinde özerk bir Kürdistan isteyen bir anlayışa sahip. Kürtlerin milliyetçilik konusunda en coşkulu hareketleri bu durumdayken, Kürdistan’da milliyetçiliğin bir siyasi eğilim olarak gelişmiş olduğunu düşünmemiz yanlış olur. Etnisite olarak Kürtlükten bahsedebiliriz elbette ama kimlik olarak insanlar kendilerini Kürtlük üzerinden değil, daha çok din üzerinden ifade ediyorlar.

Bölgedeki diğer grupların katılımı da Müslümanlık üzerinde mi tanımlanıyor?

Karşımızda çok heterojen bir bölge var. Örneğin, bizim çalıştığımız Diyarbakır’da Kürtler dışında Müslüman Türkmenler, Araplar, Çerkesler de yaşıyorlar. Diyarbakır’daki yönetici tabaka da bu anlamda büyük çeşitlilik arz ediyor. Örneğin Diyarbakır’ın köklü ailelerinden İskenderpaşazadeler Çerkes’dir, Türkmen kökenli birçok yönetici aile var. Dolayısıyla katliamlara mobilizasyonun İslam üzerinden yapıldığını ve kitlenin katliamlara katılımının Müslümanlıkla sağlandığını söylememiz gerekir. Tüm bunlara rağmen, etnik olarak Kürtler, bu katliamlara ciddi anlamda müdahil oldular.

Dönemin okuması için yerel aktörlere mi bakmak gerekir?

Grup bilincinin o dönemde gelişmemiş olmasından ötürü, Kürtlerin dahlini yerel aktörler üzerinden okumak gerekir. Dönemin önde gelen ailelerinin çoğunun devlet politikasına eklemlenerek, katliamlara ortak olduğunu söyleyebiliriz. Bu aktörler de kendi içerisinde katılımda ve katılıma sevk eden sebeplerde farklılıklar arz ediyor. Bir yanda, kendi köyündeki Ermenileri öldürürken, kaçırabildiği kadar Ermeni’yi saklayan ve koruyan ağalar var, diğer yandan, Ermenilerin mülküne konmak için onları öldürenler de. Dolayısıyla fail durumunu da birbirinden ayırt etmek gerekir. Anlatılarda, fail olarak en çok öne çıkanlar, ağalar, beyler ve şeyhler oluyor. Elbette ki, bütün ağalar, beyler ve şeyhler değil. Özellikle Ermenileri kurtaran şeyhler çok anlatılıyor. Mardin’de Şeyh Fethullah, Diyarbakır’da Şeyh Said ve daha başka kişilerin karşı fetvalar yayınladığı söyleniyor. Diyarbakır şehir eşrafınınsa bu katliamlarda bizzat organizatör rolünü oynadığı söyleniyor. Pirinççizadeler, Yasinzade Şevki Ekinci ve Şeref Uluğ gibi… Anlatılarda ön plana daha çok Diyarbekir’in yönetici elitleri çıksa da (-ki bunun tarihsel, sosyolojik ve ekonomik nedenleri var) sıradan insanlarında katliamlara dahil olduğuna, bazen dini fanatizm bazen de mal-mülk edinmek kaygısıyla öldürmelere iştirak ettiğine dair yaygın anlatılar var.

Kürt milliyetçilerinin rolüne dair ne diyebiliriz?

Kürt milliyetçi hareketinde 20. yüzyılın ilk yarısında önemli rol oynamış aktörlerin birçoğu, Ermeni Soykırımı konusunda duyarlı tavırlar sergilemişler. 1919 Paris Konferansı’nda, Boğos Nubar Paşa ile Şerif Paşa bir ittifak antlaşması imzalıyorlar. İçeriği bir kenara bırakarak söylüyorum, 4 yıl önce bir soykırım yaşanmışken, iki toplumun temsilcileri anlaşmaya varabiliyorlar. 1925’te Şeyh Said Hareketi sırasında, Garzan ve Diyarbakır başta olmak üzere birçok yerde halen varlığını sürdürebilen Ermeniler harekete destek veriyor. Bu Ermeniler de isyan bastırıldıktan sonra, öldürülüyorlar veya Suriye’nin Rojava bölgesine kaçmak zorunda kalıyorlar. Şeyh Sait Hareketi sonrası Suriye’ye kaçmak zorunda kalan kişilerin öncülüğünde 1927 yılında Ermeni ve Kürtlerin birlikte oldukları Hoybun Cemiyeti’ni kuruyorlar. Zira bu cemiyet, Lübnan’da Vahan Papazyan’ın çiftliğinde kuruluyor. Kürt milliyetçiliğinin ileri gelenlerinden Kamuran Bedirxan, Haco Ağa ve Ekrem Cemilpaşazade gibi isimlerle Taşnaklar birlikte yola çıkıyorlar. İlk dönem Kürt milliyetçilerinin bu konudaki tavrı üzerine çalışılması gerekir.

1915’i en çok Kürtler hatırlıyor diyebilir miyiz?

Her şeye rağmen, Diyarbakır’ın yüzde 30’unu oluşturan bir kimliğin tamamıyla yok edilmesinden bahsediyoruz. Ayrıca diğer bölgelerden Diyarbekir üzerinden taşınan tehcir kafileleri de var. Dolayısıyla çok büyük bir katliamdan bahsediyoruz. Öldürülen insanlarla yıllarca bir arada yaşamış insanlarda, bu yok ediliş, çok büyük bir yaraya yol açıyor. Aradan dört nesil geçmesine rağmen, olaylar çok canlı bir şekilde hatırlanıyor ve anlatılıyor. Fatma Müge Göçek Agos’a verdiği röportajda Türkler ve Ermenilerin 1915’i nasıl hatırladığını anlatırken diyor ki, “Türklerde bu olaya dair bir hafıza yokken, Ermeniler bunu daha dün olmuş gibi anlatıyorlar”. Saha çalışmalarımıza dayanarak söylüyorum ben de, Ermeniler 1915’i nasıl dün olmuş gibi hatırlıyorsa, Kürtler de aynı şekilde hatırlıyorlar. Dinlediğimiz bir çok hikayede Kürtler 1915’i sanki dün yaşanmış gibi ayrıntılarıyla anlattılar. Biri, öldürüldüğü için unutamıyor, diğeri bu öldürmelere dahil olduğu veya tanıklık ettiği için. Görüştüğümüz birçok insan, atalarının “Bunları unutmayacağım” diye sürekli anlattığını söylüyor. Bir şekilde travma yaşıyorlar.

Bu hafıza neden bu kadar canlı?

Kürtlerde bu hafızanın kesintiye uğramadan yüz yıldır devam etmesinin birçok farklı sebebi var. Bence bu süreklilikte üç temel hususun altını çizmek gerekir. Birincisi, hafızanın mekânla kurduğu ilişki. Olayların mekâna işlemiş olması, hafızanın devam etmesinde rol oynuyor. Mekânın birçok yerinde Ermenilerin yoğun olarak yaşaması, bunun sebeplerinden biri. Köy, yayla ve hatta ev isimleri, Ermenilerle anılıyordu zaten. Yerleşim isimlerinin iadesini istiyoruz dedikleri yerlerin birçoğunun adı, Ermenice aslında. Aynı zamanda, Ermenilerin kafileler halinde belirli yerlerde öldürülmeleri, oraların öldürme mekanı olarak hafızaya işlenmesine yol açmış. Kitap kapağında Çüngüş’teki düdenin fotoğrafı var. O düdenin hikâyesini o bölgedeki herkes biliyor. Biz, görüşme yapmak için minibüsle oraya giderken, şoför, 1915’te Ermenileri öldürüp buraya attılar diyebiliyor. Kayseri’deki Kürt yerleşimi olan Sarız üzerine yaptığımız görüşmede, Sarız’da Ermenilerin öldürülüp Cancan diye bir kuyuya atıldığı söylendi. Tıpkı düden, Çermik’teki Lana Gavuran veya Lice’deki Kuna Romî  gibi bir öldürme mekânı orası da ve oralarda ne yapıldığı hatırlanıyor. İkincisi ise hikâyelerdeki yoğun şiddet. Bu şiddet anlatıları özellikle kadınlar ve çocukların öldürülmesine odaklanıyor. Öyle büyük bir şiddet yaşanmış ki, insanlar gördüklerini unutamamışlar. Örneğin, yeni doğmuş bir bebeğin öldürülmesi üzerine en az beş farklı şiddet hikayesi dinledik ve bu hikayeler, burada anlatamayacağım kadar yoğun şiddet içeriyor. Aynı zamanda, inanç itibarıyla kendisini savunamayacak durumda olanların öldürülmesi de acıma ve utancı artırıyor. Üçüncü sebep de Ermenilerle uzun ortak geçmiş. Aynı coğrafya ve kültürü birlikte yaratmış iki halktan bahsediyoruz. Bu sebeple, “Ermeniler gittikten sonra buralar çoraklaştı” anlatısı çok yaygın. Ahmet Türk, Derik’i anlatırken bu cümleyi kullandı veya Çüngüş’ün terk edilmişliği, buna bağlanıyor. Böyle bir ortak tarihin kesintiye uğramasının hafızada gerçekten yeri var. Ayrıca ekonomik olarak büyük darbe yenmiş. Yüz yıldır belini iktisadi anlamda doğrultamamış olmak da bunda pay sahibi. Son olarak şunu da ekleyeyim, bugün Kürtler, 1915’i utanç ve vicdan azabıyla hatırlarken, bunu kendi mücadeleleriyle ilişkilendiriyorlar. Bireysel hafızanın kolektif hafızaya dönüşmesi, son 30 yıldaki Kürt mücadelesiyle, Kürtlerin mağduriyetlerini Ermenilerin yüz yıl önce yaşadıklarına benzetmesiyle ortaya çıktı. 1960’lara kadar nasıl Ermenileri öldürdüğünü övgüyle anlatan insanların olduğunu dinledik, ancak bugün böyle bir örnek yok. Bu dönüşüm, bahsettiğim siyasi konjonktürün bir parçası.

Bu hafıza, Kürt siyasi hareketinin bu konuyla yüzleşmesine nasıl yansıyor?

Kürtlerin yıllardır bildiği bu acı, 90’larda itibaren dışa vurulmaya başladı. Siyasi hareketin bunun daha gerisinde olduğu muhakkak. Kürt hareketi, genel olarak enternasyonalizmi ön plana çıkarsa da, bu meseleye özel bir tavır geliştirmemişti. Kendi ajandasında diğer sorunların gerisinde bıraktı diyebiliriz. Bugün ise Türkiye’de bu mesele daha fazla gündeme geldikçe, yani oluşan toplumsal hafıza dile gelmeye başladıkça ve bu konudaki birikim arttıkça, siyasi hareket de bundan açıkça etkileniyor. Toplumsal hafızanın siyaseti iteklediğini söyleyebilirim. Burada siyasi hareketlerle toplumsal hafızanın ilişkisine genel olarak bakılmalı. Türkiye’de siyaset, çoğunlukla toplumu yönlendiren ve topluma baskı yapan güç olarak yer alıyor. Kürt siyaseti açısından ise bunun tersinden de işlediği söylenebilir. Kürt siyasi hareketinin toplum üzerindeki baskı gücü kadar, Kürt toplumunun da siyasi harekete baskı gücü var. Son dönemde, PKK’nin üst düzey yöneticilerinden Mustafa Karasu’nun ‘Ermeni lobisi’ üzerine yaptığı açıklamalarda da ortaya çıkıyor bu. Toplumsal hafızanın etkisiyle Sivas’ta Ermenilerle kurduğu ilişkiyi hatırlayarak açıklama yapıyor. Ancak yine de handikap şurada açığa çıkıyor. Kürt siyasi hareketini yönlendirenler, taban kadar meseleyi bilmiyor. Dolayısıyla onlar da tabandan yeni yeni öğreniyorlar.

Kürt toplumu, o lider kadrodan daha iyi durumda mı?

Toplum, bu işin farklı bir yönünü biliyor, daha insana dair hikâyelerden konuşuyor. Dolayısıyla siyasi motivasyon üzerinden bakmadığından, siyaseten bunun maliyetini de düşünmüyor ve insani duygularla bunu mahkum ediyor. Ama tartışmanın istikameti siyasi maliyetine doğru ilerlediğinde yaklaşımda farklılıkların olduğunu belirtmek gerekiyor. Kürt Hareketinin tereddütlü, çekingen hareket etmesinde bu siyasi motivasyonun etkileri bariz görülebiliyor. Kitabı birlikte yazdığımız Adnan Çelik’in sözleriyle söylersem “Hakikat ancak söylediğin şeyin maliyetini hesap etmeden dile geldiğinde hakikat olabiliyor”.  Ayrıca Kürt Hareketi açısından 1915 Soykırımı konusunda resmi tarihin şablonculuğundan sıyrılamadığını belirtmek gerekir. Türkiye’de siyaset yapan sol cenah, Kürt hareketi de buna dâhil, resmi tarih okumasının etkisinde kalmış, Ermeni meselesinde ise bu çok daha bariz ortaya çıkıyor. Bu tarih okumasında, 1915 Soykırımı yer almaz. Dolayısıyla, tarih okuması yapılırken, buna yer açma ve bu meseleye hak ettiği önemi verme zorunluluğu var. Kürt siyasi hareketi, bunu yeni yeni yapmaya çalışıyor. Bu yüzden, bundan sonra değişecektir diye düşünüyorum. Ancak mevcut haliyle tarihten sınıfta kalma hali sürüyor.

Siyasi açıdan, soykırımın faturası Kürtlere çıkarılacak diye düşünüyorlar mı?

Bu konuda yaptığımız görüşmelerde, bazı Kürtlerin 1915’e dair fatura bize kalacak kaygısı taşıdığını gördük. Bu, bir taraftan yersiz, bir taraftan da haklı bir korku. Devlet dilinde bu vurgu, Talat Paşa’dan beri gözlenen bir şey. Talat Paşa, Almanya’ya kaçtıktan sonra yaptığı bir konuşmada, Ermenileri Kürtlerin öldürdüğünü söylüyor. Zira devlet, bu konuda sıkıştıkça suçu başkalarının üzerine atmayı düşünüyor ve düşünecektir. Meclis’te bu bağlamda bir açıklamayı Yusuf Halaçoğlu bile yapmıştı. Yıllar önce Salkım Hanım’ın Taneleri filminde, gayrimüslim bir kadına tecavüz edenin Türk subayı olmasına TSK tepki gösterince, tecavüz edenin Hamidiye Alayına mensup bir Kürt milisi olduğunu söylediler. Dolayısıyla devlet aklının inkârcılığı, suçu Kürtlerin üzerine atmaya yönelik de çalışıyor. Bu yüzden, Kürtlerin kaygısı haklı diyorum. Diğer taraftan yersiz bir kaygı, çünkü Kürtlerin kolektif hafızası, bu yapılanları mahkûm ediyor. Yüzleşme konusunda samimiyet gerçekten önemlidir. Kürtler, özellikle kadınlar, dinledikleri acı dolu hikâyeleri açıkça anlatmaktan çekinmiyorlar. Samimiyetle reddedilen ve utançla özür dilenen bir konudan kaçmanın gereği yok, zaten böyle bir yol da yok. Artık Kürt siyasetinin ana aktörlerinin de bundan kaçmadığını görüyoruz.

Yüzleşme konusunda kat edilen yol büyük diyebilir miyiz?

Öyle bir şey söyleyemeyiz. Günlük yaşamda, Ermenilere, Süryanilere ve Müslümanlaştırılmış Ermenilere yönelik ayrımcılık pratikleri maalesef devam ediyor. Bunu göz ardı edemeyiz. Özellikle Müslümanlaştırılmış Ermeniler, kimlik arayışlarında dışlandıklarına dair rahatsızlıklarını açıkça ifade ediyorlar. Örneğin, Ermeniler için halen fileh deniliyor. Fileh, kelime olarak toprağı işleyen anlamına gelen fellahtan geliyor. Lakin köken olarak her ne kadar emekçi anlamı olsa da, kullanımı günlük yaşamda çoğunlukla aşağılayıcı anlam içeriyor. Bugün artık bu kelimeyi kullanmak ayıptır. Yüzleşmeyi gündeme getiren Kürtlerin bu kelimeyi artık kullanmaması gerekir. Bu, çok ciddi bir sorun olarak, hem de daha geniş Kürt kitlesini ilgilendiren bir sorun olarak önümüzde duruyor. Öte taraftan, Kürt hareketinin bu yönde öncül rol oynamaya başlaması, özür dilenmesi veya bu meselenin gündeme taşımaya çalışması, güven ortamını oluşturuyor. Birçok görüşmede, “Burası Ermenilerin, Süryanilerin ve bizim ortak vatanımızdır” denmesi çok önemli.

Genç Kürtler, meseleye nasıl bakıyor?

Yeni nesil Kürt milliyetçileri bu konuda biraz daha kapalı bir pozisyonda. Genel bakış açısı şöyle; o defter kapandı ve geride kaldı, çünkü Kürtlerin o dönemde siyasi bir iradesi yoktu. Dolayısıyla bu meselede, Kürtleri suçlu görmüyorlar ve artık “Burası Kürdistan’dır, Ermenistan olamaz” şeklinde düşünüyorlar. Şu anda, çok güçlü olmasa da milliyetçi kitlenin böyle bir eğilimi olduğunu da söylemek gerekir. Fakat genel olarak yeni kuşak gençlerin bu meselede son derece meraklı olduğunu, sözlü hafızadan beslendiklerini ve hatta çoğunun kendi ailesi içerisinde Müslümanlaştırılmış Ermeni olup olmadığına dair yoğun bir arayışa girdiğini görüyoruz.

Meselenin pratik çözümüne dair ne düşünülüyor?

O nokta gündeme geldiğinde, sorunlar ortaya çıkıyor. Toprak ve hakların iadesi meselesinde daha çok yol kat edilmesi gerekiyor. Birçok insanın geçmişe dair hafıza çok canlı ve açık olsa da, mevzu açılınca, “Ermeniler gelip topraklarımızı mı alacaklar?” gibi bir kaygı baş gösteriyor.

Topraklara el koyduklarını düşünmüyorlar mı?

Toprak meselesine dair, yaptığımız çalışmada şunu görüyoruz. Toprakları Kürtler alsalar da, toprak paylaşımı devletin gözetiminde ve kontrolünde yapılmış. Ağalar ve beyleri kenara bırakarak, köylülerin çoğunlukla bu toprakları para karşılığında devletten satın aldığını görüyoruz. Dolayısıyla çoğunlukla değerinin çok altında olmasına rağmen, bu toprakların bedeli devlete ödenmiş. Elbette münferit örnekler de var. Örneğin, bir köyde 4-5 hane olan Ermeniler öldürüldüğünde, malına el koymuş olanlar var. Fakat daha büyük toprak parçası olduğunda, devlet el koyma işlemini bizzat yürütmüş. Devlet, Silvan ve Batman’da, Ermeni köylerini o yörenin ileri gelenlerine vermiş. Devletin verdiği izinle, bu toprakların icarı, halen belirli aileler tarafından toplanıyor. Ortada tapusu bile yokken, bu iktidar paylaşımı, soykırımdaki rollerine karşılık onlara verilmiş. Yani esas payın devlet tarafından alındığını ve sonra oradakilere dağıtıldığı söyleniyor.

1915’te Diyarbakır’da görev alan ‘Ermeni avcıları’: Bejikler

Kitapta özel bir milis grubu olarak bejiklerden bahsediliyor. Bejikler kimlerdir?

1915’te Diyarbekir’de özel bir milis grubu oluşturulduğunu öğreniyoruz anlatılardan. Kürtler, bu gruba bejik diyorlar. Amcası, dedesi bejik olan insanlardan dinledik onlara dair hikayeleri ve genellikle lanetle anılıyorlar. Bejik, Kürtçe ‘susuz, verimsiz, çorak tarla’ için kullanılan bir kelime. Neden bejik dediklerini tam bilmiyoruz, belki de aşağılamak için öyle diyorlar. Anlatanlar genellikle bugünkü köy korucularına benzetiyorlar onları. Diyarbekir’in bütün ilçelerinde anlatıyorlar bejikleri. Genelde, ‘cendirmeyê bejik’ veya ‘eskerên bejik’ olarak bahsediyorlar bunlardan. Gençlerin çoğu askerde oldukları için, genelde 45 yaşının üstünde güçlü, kuvvetli erkeklerden oluşan bejikler, hem soykırımda kafilelerin katledilmesinde rol alıyorlar, hem de soykırımda kurtulmuş ve Müslümanların yanına yerleşmiş Ermenileri bulup öldürüyorlar. Görevleri, kendi mıntıkalarında bu işi icra etmeleri. Jandarma denmesi, bu grupların resmen jandarma olarak görevlendirilmiş olmaları ihtimalini artırıyor. Zira o dönemde, yereldeki güçleri jandarma olarak görevlendirme alışkanlığı var. Bejikler de hem jandarmalık yapıp büyük ihtimalle hem de öldürdükleri Ermeniler için para alıyorlar. Van’daki ‘Kasaplar Taburu’nu veya Mardin’deki ‘El-Hamsin Birlikleri’ni hatırlatıyor, ancak bejikler, seyyar birlikler değil, yerelde, kendi mıntıkalarında işlerini yapıyorlar. Şimdiye kadar hiçbir yazılı çalışmada rastlamadım bunlara dair bilgiye.

‘Oyun oynar gibi Ermenileri katletmeye giderlermiş’

Ergani ilçesinde görüştüğümüz 48 yaşındaki Cüneyt anlatıyor Ezo (Aziz) ile Newo’nun (Nevzat) hikâyesini (s. 100-1):

“İlkokuldayken öğretmenlerimiz bizi ona gönderirdi. ‘Kaç kişiyi öldürmüş? Onları nasıl öldürmüş?’ gibi soruları Ezo’ya sorardık. Öğretmenlerimiz bizden aldığımız cevapları kendilerine söylememizi isterlerdi. Ezo da cevap olarak, ‘Şu kadar yahut bu kadar Ermeni öldürdüm,’ derdi. Anladığım kadarıyla pek çok insanı keyfi istediği için öldürmüş. Mesela, bir çocuğun arkadaşlarına ‘Hadi gidip bir süre top oynayalım,’ demesi gibi Ezo ve arkadaşları da, ‘Gidip şu kadar Ermeni’yi öldürelim,’ diyerek, oyun oynar gibi adeta Ermenileri katletmeye giderlermiş. Müslüman Kürt gençleri, ‘kim ne kadar Ermeni öldürür’ yarışına girmişler. ‘Bakalım kim daha fazla Ermeni öldürecek,’ diyerek Ermenileri öldürmeye gitmişler. Tam da bu şekilde hareket etmişler. En azından bize böyle anlatırlardı. Evet, kim daha çok öldürürse! Sanki insan değil de hayvan öldürmeye gidiyorlar. Ezo, ‘Biz oraya kim ne kadar çok Ermeni öldürecek diye gidiyorduk,’ derdi. Güçlü kuvvetli, boylu poslu bir adamdı da. Ben bu soruları sorduğum sıra, Ezo 110-120 yaşlarındaydı. Onlarca Ermeni’yi canlı canlı dağlardan aşağılara attığını anlatırdı: ‘Askerler onları bizim önümüzden geçirirlerdi. Biz de aralarından birkaçını alıp öldürürdük. Askerler asla bize karışmazlardı. Askerler, ‘vurun, ne yaparsanız yapın,’ diyorlardı. Bir diğer amacımız da Ermenilerden altınlarını almaktı. Yani hem altın için gidiyorduk hem de öldürmek için,” diye anlatırdı Ezo yapıp ettiklerini.”

‘Eğer namussuz olmasaydın, o çocuğa bunu reva görmezdin’

Silvan’da 4-5 yaşlarındaki Kevo’nun öldürülmesine ilişkin hikâyeyi Şeyh Mahmut Yeşil anlatıyor (s. 114-5):

“12 Mart’tan sonra Mela Evdilkerîm, Kürdistan’ın güneyine kaçmıştı. 1974’te af çıkınca tekrar yurda döndü. Dönünce her şeyi yerli yerine oturtamadan kızı öldü. Biz de başsağlığına gittik ona. Biz o ara taziye evinde otururken Hecî Çerkez Köyü’nden akrabaları geldi. Bunlar, Mele Xelîl ve Sofî ‘Ismanê Mûso idiler. Gelip oturdular ve sohbet etmeye başladılar. Konu Ermeni Terqî’ne geldi. Sofî ‘Isman anlatmaya başladı: ‘Bizler bütün Ermenileri bir araya topladık. Zaten kaçan canını kurtarmıştı. Kalanları ise sıraya dizip silahla vurarak hepsini öldürdük. 4 yaşındaki Kêvo adlı Ermeni çocuğun ortalıktan kaybolduğunu fark ettik. Yeni yürümeye başlamıştı. Tüm aramalarımıza rağmen bulamayınca birinin onu kendisiyle götürdüğüne karar verip aramadan vazgeçtik. Bir köşede dinlenmeye başladık. Ben de arada odun kesiyordum. Baltam vardı ve akşam karanlığı bastırıncaya kadar çalıştım. Ben çalışırken bir şeyin hızla arkamdan geçtiğini sezdim. Başlangıçta bunun bir tavuk olduğunu sandım. Ama sonra tavukların uzun zaman önce kümese gittiğini hatırladım. Sonra birden dönünce Kêvo’yu hızla ahıra koşar halde buldum. Ben de hemen ardından ahıra girdim. Balta halen elimdeydi. Yemliğin önünde durdum ve o ara göz göze geldik. Gözleri sarıydı. Bana bakarken gözleri parıldıyordu. ‘Nereye vurayım?’ diye sordum. Çocuk dedi ki, ‘Dayı buraya vur!’ Nereye vurulacağını iyi biliyordu. Ben de baltayı kafasının tam ortasına vurdum ve kafası iki parçaya ayrıldı.’ Bunu söyler söylemez Mele Evdilkerîm, yanında bulunan yastığı kaptığı gibi onun yüzüne vurdu ve yere düşürüp dövmeye başladı. Ağzını burnunu kanatıncaya kadar dövmeye devam etti Mele Evdilkerîm. O arada Mele Evdilkerîm’in dayısı Mele Xelîl araya girerek yeğenini ‘Ismanê Mûso’dan ayırdı. Ağzı burnu kan içindeydi ‘Ismanê Mûso’nun. Bunun üzerine kapıya doğru gitti ve bir ara dönerek, ‘Namussuz olmasaydım gelmezdim evine,’ dedi. Mele Evdilkerîm de, ‘Eğer namussuz olmasaydın, o çocuğa bunu reva görmezdin,’ dedi. ‘Ismanê Mûso da çekip gitti.” (age, S. 114-115)

,

Sınırın iki yüzü: Suruç ve Kobanê’den Notlar
Özgür Amed

Özgür Gündem gazetesinde kendine has tavrı ve mizahıyla tanıdığımız Özgür Amed’le Sınırın iki yüzü’nü, Suruç ve Kobanê’yi tartışıyoruz.

“Rojava’da adı konulmamış bir üçüncü dünya savaşı yanı başımızda yaşandı dersek abartı olmaz. Cenneti dünyada Kürt katliamları ile kurmayı hedefleyenlerin içine düştüğü Kobanê, cephe komutanlarından Meysa Ebdo’nun deyimi ile ‘birilerinin cehennemi’ oldu…

Savaş küçük bir kasabada geçmedi! Başta Kürdistan olmak üzere kısa sürede tüm dünyanın gündemine girerek sokaklarda yükselen sese, basının renkli kapaklarına, fon müziği direniş şarkılarından oluşan belgesellere ve muazzam hikâyelere sıçradı. Savaş bu kentin içinde olduğu kadar sınır boyunda da amansızca sürdü. Sınırın iki yakasına sıkışmış bir halk gerçekliği, gaz dumanları ve sınır tellerinin önünde kendi tarihi ile yüzleşme imkânı buldu.

Mekânı direniş, bellek, tarih ve zaman bağlamında değerlendirirsek Kobanê’de olan bitenleri ve sınırın iki yüzünü göz önüne aldığımızda bugüne dair zorunlu bazı okumalar yapma ihtiyacı doğduğu aşikar. Bu buluşmanın amacı da Kobanê’ye dair bir iki parantez açarak bazı tanıklıklar üzerinden bu tarihi zaferi başka bir göz ile okumaya, tartışmaya çalışmaktır.”

Özgür Amed

Zan Sosyal Siyasal ve İktisadi Araştırmalar Enstitüsü/Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî

Yer: Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî

Tarih ve Saat: 5 Şubat Perşembe – 18.30

Adres: İstiklal Caddesi No: 116, Danışman Geçidi Han Çıkmazı Sokak No:1, Beyoğlu İstanbul (Galatasaray Meydanındaki Hazzo Pulo Pasajı içinde)

,

Hamit Bozarslan ile Röportaj: “Arap Baharı” Sonrası Ortadoğu’nun Siyasal Durumu ve Kürtler
Zeynep Uğur & Adnan Çelik

Öncelikle genel bir perspektif açısından, “Arap Baharı” sonrası yaşanan değişimler ekseninde Ortadoğu’nun bugünkü panoramasını nasıl okumak gerekir?

Öncelikle 1980’lerle ortak bazı noktalar var. 1980’lerde Arap âleminde son derece önemli bir kriz yaşandı. Bu krizin temelinde bir yandan İran Devrimi ve Afganistan’ın işgali, diğer yandan da Camp David anlaşmaları vardı. Bunların akabinde üç tane savaş: İran-Irak savaşı, Afganistan Savaşı ve Lübnan İç Savaşı’nın hızlanması… Bu kriz döneminde sınırların ne kadar zayıf olduğu, Westphalia modelinin ne kadar ciddi bir kriz içerisinde olduğu, toplumların ne kadar zaaf içerisinde ve kırılgan olduğu aşikâr bir şekilde ortaya çıktı. Devletlerin çeteleşme sürecine girdiği, aynı şekilde sınırların silahlı konar-göçerliği mümkün kılan bir şekilde zayıfladığı ve Arap âlemindeki gençliğin şiddet kapasitesinin gittikçe iç savaşlara aktarılabileceği gösterildi.

Arap âleminde 2011’den sonra ikinci bir kriz yaşandı: çok büyük, çok daha ciddi bir kriz; çünkü bu sefer bu krizin önünde sadece 1980’lerde gözlemlenen olay ve olgular yok, aynı zamanda toplumların çökmesi de var. Şu anda Arap âleminin büyük kısmında yaşanan durum, toplumların çökmesi veya ortadan kalkmasıdır. Bunu Libya’da, Sina Bölgesi’nde, Suriye’de, Suriye’nin uzantısı olan Lübnan ve Irak’ta, Yemen’de çok açık bir şekilde görüyoruz. Devletin çökmesi toplumu özgürleştirmiyor; tam aksine toplumsal zamanı veya mekânı belirleyen kurumun da ortadan kalkmasını kaçınılmaz kılıyor. Bununla birlikte toplumun kendisi de kayboluyor. Bunun sonuçlarından bir tanesi askeri bir fragmantasyon. İkinci sonuç mekânsal bütünlüklerin kırılması, yeni mekânsal dinamiklerin ve toprakların oluşması; askerileştirilmiş yeni iç sınırların oluşturulması; fakat aynı zamanda dış sınırların tamamen aşılması ya da anlamsızlaşması. Üçüncü sonucu da fragmantasyonun son derece hızlı bir şekilde aşiret temeline dayandırılması; ya da mezhebi temelde yeniden tanımlanması sonucunda toplumun kendisini yönetemeyecek hale gelmesi. Bu koşullarda ortaya çıkan alternatif radikal bir İslamcılık ya da radikal bir ideoloji olabilir.

Bu noktada IŞİD gibi radikal İslami örgütlerin ortaya çıkması nasıl gerçekleşti? Suriye’ye yönelmeleri sonrasında ÖSO’yu kısa bir sürede egale edebilecek bir güç haline geldiklerini görüyoruz. Bunu nasıl açıklamalıyız? IŞİD’in Musul’u işgal etmesi görece daha kolay olurken Suriye’de aynı durumun gerçekleşmemesi konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Aslında ikisinde de ortak noktalar var. Hatta bu ortak noktaları Libya’da ve Yemen’de de görüyoruz. İbn-i Haldun’dan beri şunu biliyoruz: Eğer bir toplumda çok sayıda “asabiyet” varsa, o asabiyetlerin iktidara ulaşabilmesi mümkün olmuyor. Birbirlerini nötralize ediyorlar. Bu koşullarda radikal bir davaya sahip olan bir aktör kendisini dayatabiliyor; hele de bu aktör bazı iç dinamiklere dayanmışsa ve bazı dış dinamiklerden beslenebiliyorsa kendisini şiddet yoluyla çok daha kolay bir şekilde dayatabiliyor. Mesela 1990’larda Afganistan’da Talibanlar’ın yükselmesinin nedeni buydu. 1990lar’da Afganistan’da Sovyetler Birliği yenilmişti, savaş zafere ulaşmıştı; fakat aynı zamanda savaş ağaları arasındaki çatışmalar bir birliğin oluşmasını engelliyordu. O zamana kadar kimsenin bilmediği, hatta var olmayan, sadece radikal yeni bir temelde ortaya çıkan Talibanlar kendilerini rahatlıkla dayatabildiler. Bugün hem Suriye’de hem Irak’ta olan da bu. Suriye toplumunun şiddetli fragmantasyonu bunu mümkün kılıyor. Irak’ta mezhepçi dinamiklerin son derece radikalleşmesi Sünni bölgede IŞİD’in kendisini dayatabilmesini, eski Baas dinamikleri veya aşiret dinamikleri gibi diğer dinamiklere tahakküm etmesini mümkün kılıyor.

Çok önemli ikinci bir nokta daha var, orada da İbn-i Haldun’a değinebiliriz. İbn-i Haldun’a göre “cité/città” anlamında Medine’nin oluşabilmesi için toplumun pasifleştirilmesi, silahsızlandırılması gerekiyor; fakat aynı zamanda silahsızlandırılmış bir toplumun yarın kendini çeteleşme riski taşıyan kendi devletine, kendi halifesine; ya da dışarıdan gelen bir tehlikeye karşı da koruyabilmesi mümkün değil. O yüzden İbn-i Haldun’un iktidar teorisi neredeyse tümüyle bu çıkmaz üzerine bina edilmiş durumda. Ona göre, her iki alternatif de mümkün değil: Eğer Medine’yi silahlı bir biçimde bırakırsanız o zaman Medine’nin medeni olması mümkün değil; ama silahsızlandırırsanız da kendini koruyabilmesi mümkün değil. Machiavelli’ye baktığınız zaman o tam tersini söylüyor: Machiavelli Medine’nin silahlandırılmasının zorunlu olduğunu söylüyor. Musul gibi yaklaşık 1 500 000 nüfusa sahip, 86 000 asker tarafından korunan, kasalarında yaklaşık 500 000 000 dolar olan, ama halkı silahsızlandırılmış bir şehrin iki dakika bile dayanamaması hem İbn-i Haldun’un hem de Machiavelli’nin teorilerini çok açık bir şekilde doğruluyor.

IŞİD nasıl El-Nusra, El-Kaide gibi örgütler bölgede etkinken onları reddedip kendini bu şekilde konsolide edebildi? IŞİD’in bu kadar büyümesini nasıl değerlendirmeliyiz?

IŞİD aslında El Kaide’yi reddetmedi. Kendisinin gerçek El Kaide olduğunu söylüyor. El Kaide’nin bir devamı. Bu radikalleşmenin tarihinde genellikle görülen bir olgu; bir hareket kendisini fersah fersah aşan dinamiklere ve fizikçilerin bifürkasyon dediği kopuşlara yol açabiliyor. Aslında IŞİD El Kaide’nin en önemli ürünü. Hem yeniden konfigüre edilen bir şekli, hem de başarısı. IŞİD konusunda anlamamız gereken şey şu: bir yandan örgütün okuyabildiğimiz, anlayabildiğimiz bir şeceresi var, 1980’den bu yana radikal İslami hareketlerle ilgili hemen hemen bütün simaları, safhaları biliyoruz; ama diğer yandan da hareket bir devamlılık gösterse bile bu devamlılık içinde sürekli iç kırılmalar yaşanıyor. Bu kırılmalar sosyolojik kırılmalar, yeniden radikalleşme kırılmaları, aynı zamanda nihilist dinamiklerin seferber edilmesini de beraberinde getiriyor. Nazizm’de de böyle bir örnek var. Hareketin kendisini sürekli radikalleştirmesi, hareketin her dönemde birbirinden tamamen farklı yeni sosyolojik profiller kazanmasını kaçınılmaz kılıyor. O yüzden 1980’lerde Abdullah El-Azam etrafında oluşan radikal İslamcılık, 1988 El Kaidesi, 2001 El Kaidesi birbirine benzemiyor. 2011 El Kaidesi veya IŞİD de birbirine benzemiyor. Sosyolojik açıdan bu çok ilginç bir olgu. Belki de orada sosyolojinin söyleyebileceği çok bir şey kalmıyor.

Bir yandan da uluslararası ilişkiler bazında düşünürsek, IŞİD’le Ortadoğu devletleri arasındaki ilişki nasıl yorumlanmalı? Özellikle hem uluslararası koalisyona katılıp hem de üstü kapalı bir şekilde IŞİD’e destek veren ülkeler görüyoruz…

Öncelikle belirtilmesi gereken, hem İran hem Türkiye hem de Körfez ülkelerinin bölgenin mezhebileştirilmesi açısından ellerinden gelen her şeyi yapmış oldukları. Bunu yaparken aynı zamanda da artık kendilerinin kontrol edemeyeceği dinamikleri yarattılar. Bu El Nusra için de, IŞİD için de geçerli. Burada çok ciddi bir tarihsel sorumluluk var. Son Peşavar olayları nedeniyle geçen gün sanıyorum Radikal’de bir yazı yayınlanmıştı; Afganistan’da savaş ağaları arasında bir savaş olmasaydı büyük bir ihtimalle Talibanlar kazanamazdı; fakat Pakistan’ın desteği olmasaydı da kazanamazlardı. Pakistan Talibanları, Afganistan’ı kontrol etmek için destekledi; fakat daha sonra kendisi de Talibanlaşmaktan kaçınamadı. Bu Türkiye için de Körfez ülkeleri için de geçerli. İran için tam geçerli değil; çünkü İran’ın bir milis diplomasisi var. 1980’lerde Sünni-cihadi temel Asya’da yayılırken İran tam aksine milis temelinde Lübnan’da ve Irak’ta yerleşmeye çalıştı. Bu milis desteği sanıyorum -Belucistan dışında- İran’ı cihadileşme tehlikesinden koruyor. İkinci olgu şu: Türkiye’nin IŞİD’i desteklemesi bilinçli, Kürtlüğe karşı ve mezhebi temele dayanan bir siyaset. Körfez’de tam bu değil, ama orada da artık kimin ne karar aldığı da bilinemiyor. Riyad’ın IŞİD‘e karşı olduğunu söylemesi veya koalisyona katılması, Suudi Arabistan’daki diğer iktidar mercilerinin bu örgütü desteklememesi anlamına gelmiyor. Devlet içi fragmantasyon son derece ciddi riskleri de beraberinde getiriyor. Bir yığın araştırmacı Suudi Arabistan’ın çok ciddi bir parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söylüyor.

Kimi zaman IŞİD tamamen irrasyonel tercihler üzerinden bir araya gelmiş bir örgüt, bir şiddet makinesi olarak değerlendiriyor; fakat bu kadar geniş bir alana yayılmış, güçlü bir örgütlenme kapasitesi yaratmış bir örgütün bu şekilde irrasyonellik temeli üzerinden tartışılması doğru mu? IŞİD’i bu kadar güçlü kılan şey tam olarak nedir?

Konuya ikircikli yaklaşmamak lazım. Bazı aktörler hem çok rasyonel olabiliyor, hem de bu rasyonelliği tamamen sınırlandıran, hatta sıfırlaştıran nihilist bir dinamik içinde oluyor. Nazizm’de de görüyoruz bunu. Nazizim bir yandan çok rasyonel. İktidar stratejilerine, gelecek tahayyüllerine, ordunun yeniden örgütlenmesine, hatta işsizliğin çözülmesine baktığınız zaman çok rasyonel; fakat diğer yandan da kendini sürekli sıfırlayan, kendi yarattığını yok eden nihilist bir dinamiğe sahip. Bu tür hareketleri algılayabilmek çok zor. IŞİD de aynı şekilde. IŞİD’in irrasyonel olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. Tam tersine. 21. Yüzyılda bu türden bir devletleşme sürecinin oluşabilmesi o kadar da kolay bir iş değil. Bu olgu İslamcı dinamikler sayesinde Afrika’da da yaşanıyor. Toprağa, mekâna, zamana sahip olabilme faktörü burada da ortaya çıkıyor. Diğer yandan IŞİD radikalleştirdiği sürecin dinamikleriyle kendisini imha edebiliyor. Bu iki gelişim aynı anda, birbirlerini tamamlayan iki süreç olarak ortaya çıkıyor. Mesela Şengal’e o şekilde saldırmak gerçek bir intihar hareketiydi, Kobane’ye o kadar şiddetli şekilde saldırmaksa intiharın da ötesine geçiyor. Sanıyorum en azından 1000 kişi kaybettiler. Hâlbuki eğer salt rasyonalite içinde olsalardı ellerindeki topraklarda kendilerini güçlendirmeleri gerekirdi.

IŞİD’i çekici kılanın ne olduğu konusunda ise elimizde ciddi bir araştırma eksikliği var. Benim okuyabildiğim şu: 1990lar’da ve 2000’lerde Arap âleminde önemli bir pasifleşme yaşanıyor. Özellikle Mısır’da İslamcı gerillaların sindirilmesi ve Cezayir iç Savaşı’ndan sonra Arap âlemi bir yandan barışçıl bir âlem haline geliyor; fakat aynı zamanda marjlarda yoğun bir şiddet üretiyor ve bu şiddet unsurları kendi aralarında birleşebiliyor, yeni yapılara yol açabiliyor. 11 Eylül’e gelen süreç şuydu: bir dizi Arap ülkesinden giden, sosyal bir temele sahip olmayan; ama sayıları binlere varan, bir elit kategorisine tekabül eden radikal bir muhitin oluşması. Bu muhitin kendisini “uzaktan”, Afganistan, Sudan, Somali hatta Avrupa sahalarından, hatta Ortadoğu hapishanelerinden yola çıkarak yeniden radikalleştirmesi ve kendini fedaya dayanan bir aksiyoloji geliştirmesi. Bu olmasaydı 11 Eylül olamazdı. 11 Eylül’ün 1980’lerde olması mümkün değildi. Bu marjlarda oluşan radikalizm günün birinde kaçınılmaz olarak on binleri çekecekti. 2000’lerde birkaç bin “mücahid” söz konusu, şu anda ise on binlerce kişiden bahsediyoruz. Bu aynı zamanda nesilsel bir yenileştirmeyi beraberinde getiriyor. El Bağdadi şu anda Bin Ladin’in 11 Eylül dönemindeki yaşına sahip; 43 yaşında. Nesilsel yenileşme, yeni bir elitin oluşması, sınıflararası koalisyon… El-Kaide ve IŞİD’in oluşmasında ve gelişmesinde bu tür bir yığın faktör devreye giriyor. On binler söz konusu olduğu zaman artık sıradan bir hareket gibi davranamıyorsunuz. İkinci olgu: marjlarda kalıyorsunuz, marjlarda oluşuyorsunuz; ama bir noktada marjlardan merkeze yeniden dönmeniz, merkezi kontrol altına almanız gerekiyor. Şu anda IŞİD’in yaptığı bu.

Bir de Suriye dışından da çok fazla katılım var. Dünyanın en geniş katılımlı uluslararası örgütü halinde. İngiltere, Fransa gibi diaspora olarak tanımlayabileceğimiz alanlardan bu kadar fazla katılım olmasının nedeni nedir?

Yine aynı olgu. Marjların getirdiği çekim gücü, savaşın marjlarda yaşanması, bir savaş tahayyülü, “war game” tahayyülü… Şunu unutmamak gerekiyor, IŞİD’in estetiği tamamen gotik bir estetik. Gotik derken 14. Yüzyıldan değil son 10-20 yıldaki gençlerin estetiğinden bahsediyorum. IŞİD bu gotik estetiğin hayata geçirilmesi. Bu da son derece çekici bir güce sahip. Buna ek olarak İslam’daki hicret olgusunu hatırlatmak gerekli. Peygamberin bir hadisi var: “İslam yabancılıkta (ya da gurbette ) doğdu. Yeniden gurbete gidecek. Yabancılar aramızdaki en mutlu kişilerdir.” Bu hicret olgusu sembolik olarak son derece önemli. Bu insanların Suriyeli ya da Iraklı olmaması bir sorun yaratmıyor. Tam tersine dışarıdan gelmiş, her şeyini feda etmiş muhacirler olarak kabul görebiliyorlar. Muhacirlerin bir toplumu ele geçirmesi İslam’da ilk defa görülen bir olay değil. İslam imparatorluklarının kurulmasının temelinde de kısmen bu olgu var ve bunun getirdiği büyük bir çekicilik var.

Musul’un işgalinin hemen öncesinde Barzani liderliğindeki Güney hükümeti Bağımsız Kürdistan’ın ilanına hazırlandığını deklare etti. IŞİD çok kısa süre sonra Musul’u işgal etti. Bundan çok kısa bir süre sonra da Şengal’e saldırdı. Güney Kürdistan’ın bu saldırı karşısındaki hazırlıksızlığını nasıl değerlendirmek lazım? Şengal’in ardından Güney-Kuzey Kürdistan arasında bir kırılma olduğunu veya kırılmanın kristalize olduğunu söyleyebilir miyiz?

Hem Güney Kürdistan’da hem Rojava’da aslında aynı kriz yaşandı. Güney Kürdistan’da yaşanan şuydu: birincisi, bölge askeri olarak oldukça zayıftı. Kürt Medinesi, toplumu, artık savaşı ya da şiddeti arkasında bıraktığını düşünüyordu. Genel geçer model Atina demokrasisiydi. Yarı patrimonyal, yarı demokratik; fakat şiddet temelinde örgütlenmeyen bir toplum. Savaş artık Kürtlerin ufkundan çıkmıştı. İkinci bir faktör: Şengal’in Suriye Kürdistanı’yla topraksal bir devamlılık içinde; ama Irak Kürdistanı’yla bu devamlılığı yok. Sanıyorum o yüzden IŞİD’in daha çok Güney Irak’a yöneleceği hesabından yola çıkarak, Şengal’e bir saldırı olabileceğini düşünemediler. Aynı şekilde sanıyorum Rojava’da da bu kriz yaşandı; çünkü orada ortaya konulan model kısmen hegemonyaya dayalı, kısmen de demokratik temsili içeren bir sistemdi. Aynı zamanda İsviçre kantonları benzeri bir model olduğu söyleniyordu. PYD 2012’den itibaren El Nusra’yla savaştaydı; ama bu bir şehir savaşı değildi. Herhalde Medine’nin saldırıya uğrayabileceğini PYD de düşünmüyordu; ancak PYD farklı bir gelenekten geldiği için askeri olarak direnebilme kapasitesi vardı. Her iki bölgede de kriz yaşandı ve şiddetin ve savaşın artık uzak bir tarihte kalmadığı, tam tersine günlük yaşamı belirleyen bir olgu olduğu büyük bir acıyla öğrenildi. Kırılma var; fakat aynı zamanda bu kırılmayla birlikte hem Şengal’de hem Kobane’de olup bitenler bir dayanışmanın mümkün olacağını da gösterdi. Mesela Peşmerge’nin Türkiye Kürdistanı’nda o kadar heyecanlı bir şekilde karşılanması, alkışlanması, Irak Kürdistanı’nda Kobane üzerine yapılan tartışmalar… Yani sanıyorum Kürt bölgesel sistemi kendi içinde ihtilafları olsa bile bu dayanışma mekanizmalarını ortaya koydu.

Rojava’daki kanton modelinden bahsetmişken bu modeli nasıl okumalıyız sizce? PKK’nin kafasındaki idealin gerçekleştirilmesi olduğunu söyleyebilir miyiz?

PKK / PYD için bir devletleşme modeli ve Abdullah Öcalan’ın son on yılda oluşturduğu düşüncenin ya da toplum modelinin pratiğe geçirilmesi. Bunun Kürtler için belli bir önemi var; ancak dünyanın pek çok yerinde demokrasiyi aşan yeni bir toplum modelinin oluşturulması arayışları var. Sanıyorum PYD açısından olup biten bu.

Özellikle PYD’nin ortaya çıkıp Rojava’daki kantonları ilan etmesinden sonra ÖSO ve İslami örgütlerin PYD’ye karşı oldukça sert bir şekilde eleştiri yönelttiğini ve muhalefet ettiğini görüyoruz. PYD, hem Esad rejimine hem de ÖSO’ya karşı bir siyaset izleyerek ne yapmak istedi? Bu muhalefet ne üzerinden gelişiyor?

Ben eleştirilerle pek ilgilenmiyorum aslında; yani herkes son derece zor bir durumda, herkes komplo teorilerinin peşinde, herkes yenilgiye bir sorumlu bulmak istiyor, bu da belki anlaşılabilir bir şey. Ama benim görebildiğim kadarıyla olup bitenlerin temelinde Suriye krizinin sürekli şekil değiştirmesi yatmakta. Her yaz Suriye’de bir kırılma yaşanıyor ve savaşın kendisi yeniden tanımlanıyor. Bunun ilk adımı 2011 yazında atıldı. 2011 yazının belirleyici olayları Suriye’deki muhalefetin bir kısmının şiddete kayması ya da silahlanması ve aynı zamanda mezhebi bir temele oturması oldu. Bu mezhebi temelin en önemli göstergesi kurulan ilk birimin adının El Muaviye olması. Hatta ikinci bir birim daha kurdular: Saddam Hüseyin; fakat sonra onun adını değiştirmek zorunda kaldılar. İkinci bir kırılma 2012 yazında, 18 Temmuz’da Şam’da yapılan saldırının rejime çok ciddi bir hasar vermesiyle yaşandı. O kırılmadan sonra bir yandan Şam rejimi büyük ölçüde Kürdistan’dan çekildi, diğer yandan da o tarihten itibaren uçaklar kullanılmaya başlandı. Üçüncü kırılma 2013 yazında Hizbullah tarafından El Kuseyr’in alınması ve bunun El Kuseyr, Şam, Homs ve Lazkiye’yi içeren bir “Alevistan” devleti kurulmasını gündeme getirmesi. Dördüncü kırılma bu yaz yaşanan kırılmalar: IŞİD’in yükselmesi ve Suriye savaşının Irak ve hatta Lübnan’ı da içerecek şekilde yaygınlaşması. Bu 11-12 ay gibi kısa döngülerin oluşmasının nedeni, her döneme has süreçlerin kısa bir zaman içinde bir tıkanma noktasına varması ve ancak çok daha yoğun bir şiddet yoluyla aşılabilmesi.

2012’de 18 Temmuz saldırılarından sonra ortaya çıkan durumu İbn-i Haldun çok iyi ifade ediyor: Eğer bir iktidar topraklarının tümünü kontrol edemiyorsa, o zaman stratejik eksenlerin ve başkentin kontrolüne ağırlık veren yeni bir strateji düşünmeli. Koruyamayacağınız yerlere on binlerce asker gönderirseniz bunun size stratejik olarak hiç bir faydası olmaz. Suriye bunu Kürt şehirlerinden çıkarak çok rasyonel bir şekilde yapabildi. İkincisi; burada Türkiye’ye verilen bir cevap vardı. Türkiye’nin Suriye’nin silahlı mücadelesine destek vermesi aynı zamanda Suriye’nin PKK yanlısı ya da PKK’nin devamı olarak görülen bir örgütü öne çıkarmasını mümkün kılabildi. Üçüncüsü; Kürtler açısından olup biten sanırım şu: 2011 yaz silahlanmasına kadar Kürtler devrimin içerisindeydi. Kamışlı’da, Kobane’de bir yığın gösteri oldu; fakat 2011 yazından itibaren bir devrim mantığından çıkıp iç savaş durumuna girilmesiyle, özellikle de mezhebileşmeyle birlikte Kürtlerin artık bu harekette yer alabilmesi mümkün olamadı.

Bugün ne Irak’ta ne Suriye’de Kürtlerin bu yaşananları Kürtçeye çevirebilmesi mümkün değil. Sünni ihtilafını, ya da Nusayri-Sünni ihtilafını siyasi olarak Kürtçeye çevirebilmek mümkün olmuyor. Daha önce Baas diktatörlüğüne karşı savaş Kürtçeye tercüme edilebilen bir şeydi; ya da Irak’ta demokrasi, Kürdistan’da federasyon Kürtçeye tercüme edilebilecek şeylerdi. Hatta 2005’te Suriye’nin demokratikleştirilmesiyle ilgili Şam Deklarasyonu imzalandı. Bu deklarasyonun oluşmasında Kürtler önemli rol oynadı. Bunun Kürtçeye tercüme edilmesi mümkündü. Sanıyorum ilk kezdir ki Kürtler son derece ciddi bir biçimde siyasi tercüme sorunu yaşıyor. Arap âleminde yaşananları kendi siyasi dillerine, kendi tecrübelerine tercüme edemiyorlar, bu yüzden de kalkıp Arapların iç savaşlarına katılabilmeleri mümkün olmuyor; çünkü artık söz konusu olan sadece bir diktatörlüğe karşı olmak değil, mezhebi bir dinamiğin içine girmek. Bu mezhebi dinamik geçmişe göre çok daha yıkıcı bir dinamik; çünkü sosyal darwinist bir nitelik içermekte ve büyük katliamları kaçınılmaz kılmakta.

Peki, Güney Kürdistan’da böyle bir dinamikten bahsetmek mümkün değil mi sizce? Mesela Irak’ta Maliki yönetiminde çok ciddi bir Şii önderliği yaşandı. Sizce Güney Kürdistan’da mezhebileşmeyi Sünniler lehine etkileyecek bir dinamikten bahsetmek mümkün mü?

Mümkün değil; çünkü Kürtlük olgusu var. Bunu şurada da gördük: Kürtler aslında Sünniler ve Şiiler arasında çok uzun bir süre arabulucu olmak istediler. 2004 ve 2007 arasında Irak’ta bir iç savaş yaşandı ve bu döneminde Kürtler arabuluculuk yapmak için ellerinden geleni yaptılar. Bu aynı şekilde 2011, 2012, 2013 yılları için de geçerli. Kesinlikle Sünni bir kimlik kazanmadan Sünnilerin sisteme yeniden entegre edilebilmesi için ellerinden geleni yaptılar; fakat bunu hiç bir şekilde Şiiliğe düşmanlık temelinde de yapmadılar. Tercüme meselesinin yaşanmasının sebebi de şu; Kürtler kendi geçmişlerini mezhebi bir temelde okumuyorlar, geleceklerini de bu şekilde tahayyül etmiyorlar. Kendi ihtilafları çok daha değişik temellerde oluşmuş, siyasi ihtilaflar. Değişik partiler arasında ihtilaflar olabiliyor, Irak Kürdistanı’nda 9 ay boyunca hükümet kurulamıyor, PKK’yle Irak Kürdistan Yönetimi arasında ihtilaflar oluyor. PKK’yle Kürdistan hükümeti arasında hem devamlılıklar, hem ortak bir sistem var, hem de çok ciddi ihtilaflar var. Kürtler arasındaki ihtilafları da şu anda Arap siyasi diline tercüme edebilmek mümkün olmuyor.

Kobane üzerine odaklanırsak, özellikle uluslararası koalisyonun müdahalesinin gecikmesi düşünülürse, dört parçadaki eylemlerin koalisyonu müdahaleye ittiğini söyleyebilir miyiz? Veya aynı şekilde iki yıldır IŞİD ve El Nusra Kobane’ye çeşitli saldırılar gerçekleştirirken bu yaz gerçekleşen saldırıların uluslararası gündemde bu kadar yer alması nasıl yorumlanmalı?

Söz konusu olan daha çok bir körleşme. Büyük devletlerin ille de rasyonel stratejilere sahip olduğunu düşünmüyorum, bazen tamamen kör oluyorlar. Bu okuyamama veya körleşme durumu bazen çok ciddi sonuçları da beraberinde getirebiliyor. Örneğin Amerikan yönetiminin 2011 sonrasında Ortadoğu’yu okuyabildiğini söyleyebilmek mümkün değil. 2014’te müdahale etmelerinin nedeni ise şiddetin son derece ciddi bir şekilde, hem niceliksel hem de niteliksel anlamda boyut değiştirmesi. Varılan nokta artık küçük cihadî bir grubun orada yer tutması değil; bir devletleşme sürecinin başlaması. 2014 başlarına kadar Suriye’de 1200 milis bulunmaktaydı. Bu milislerin birbiriyle savaşması Amerika açısından hiç bir sorun yaratmıyordu. Zaten bu milislere karşı nasıl bir askeri güç kullanılabileceği de pek bilinmiyordu. 2014’te ortaya çıkan tablo çok daha değişik: artık kendini bir devlet olarak algılayan bir yapının oluşması ve bu yapının önemli bir mekâna sahip olması söz konusu. Mesela şu an Irak Kürdistanı’yla IŞİD’in sınırı 1053 km. Barzani “Biz Irak’ı terk etmedik, Irak bizi terk etti.”dediğinde anlatmak istediği Irak’ın topraksal olarak Kürdistan’dan uzaklaşması. Şu anda IŞİD’in kontrol ettiği bölge İngiltere kadar. Bu şekilde IŞİD’in mekânı ve zamanı kontrol etme imkânı var. Zaman ve mekân bir devleti oluşmasını mümkün kılan en önemli kaynaklar arasında yer almakta; iktidar, bir erkin zamanı mekâna dönüştürmesi, kendisine bu yolla bir devamlılık sağlayabilmesi anlamına gelmekte. Sanırım bu da Amerika’nın kabul edebileceği bir şey değildi.

Türkiye’nin bu süreçte oynadığı role biraz değinirsek, özellikle Kobane işgali sürerken izlediği dış politika hakkında ne düşünüyorsunuz?

Onu felaket ve cinnet dışında başka bir terimle tanımlayabilmek mümkün değil. Türkiye’nin dış politikasında Kürt düşmanlığına dayalı belli bir rasyonelite var. Suriye’yle ilgili olarak bunu açık bir şekilde dile getirmek gerekiyor; fakat ondan sonraki safhada cinnete gidiliyor. Mezhebi temelde bu şekilde diretebilmek Türkiye’yi güçlendirmiyor, tam tersine zayıflatıyor. 2011 veya 2012’de olsaydı herkes Beşer El Esad’ın üç ay içerisinde düşeceğini söylüyordu. O zaman için belki bu siyasete rasyonel bir siyaset denilebilirdi; fakat 2014’te bu siyasete devam edebilmek hem rasyonel hiç bir sonuç vermeyen bir siyaset, hem de Amerika’da, İngiltere’de, hatta Körfez ülkelerinde çok ciddi bir prestij kaybından başka hiç bir şeye yaramıyor. Buna ek olarak, Türkiye bunun bedelini ödeyebilecek durumda değil. IŞİD elemanlarına kalkıp “Burada milli bir sınır var. Milli egemenliğe tabii ki saygı gösterilir” diyemezler ve demeyecekler. Türkiye’den katılımlar sanıyorum 3000-4000 kişi civarında. Bunların yarın öbür gün Türkiye’ye dönmemesi için hiç bir sebep yok. Türkiye’ye dönme, aynı zamanda yeni radikal aksiyolojilerin de Türkiye’de tatbik edilmesi tehlikesini içermekte.

6-7 Ekim, Serhildanlar, Kuzey Kürdistan’da yaşananları ortaya çıkaran dinamikler neydi? Özellikle 6-7 Ekim Kürt hareketi açısından, hem HDP’nin Türkiyelileşme projesi bağlamında, hem Hizbullah’ın yeniden şiddet pratiği olarak ortaya çıkması, hem de AKP açısından düşünüldüğünde ne ifade ediyor?

6-7 Ekim aslında hem 70ler’in hem de 90’ların konsantre bir şekliydi. Sanıyorum bu açıdan son derece tehlikeli şeyler yaşandı ve yarın yeniden yaşanabilir. Sadece Kürdistan’da değil. 70’lerin konsantre bir hali; çünkü 70ler’de görülen şiddet olguları yeniden yaşandı. 90lar’ın konsantre hali; çünkü devlet büyük çapta bir şiddet kullandı. Buna ek olarak da kitlesel bir katılım söz konusuydu. En önemlisi bence 6-7 Ekim sadece AKP stratejisinin iflasını veya Kürt hareketinin direnme kapasitesini değil, aynı zamanda yarın bir kriz döneminde şiddetin son derece kitlesel bir şekilde yaşanabileceğini gösterdi.

Özellikle son 3-4 yıldır Kürt hareketi içinde hep meseleyi Türkiye içinde görmek gibi bir eğilim vardı. Kobane’yle beraber meselenin ulusaşırı boyutu ortaya çıktı. Mesela 90lar’da gerilla cenazeleri hep Türkiye’den diğer parçalara gidiyordu. İlk defa Kobane’den Kuzey’e gelmeye başladılar. Yani cenazelerin yönü değişti. İlk defa ulusaşırı bir tahayyül kazanıldığını söyleyebilir miyiz?

Bilemiyorum; fakat şu olgu var; son 20-25 yıldır, aslında her zaman, Kürtler birbirini besleyen ve meşrulaştıran ikili bir süreçten geçiyor. Hem bir Kürdistanlaşma süreci, hem de sürekli bir şekilde yeniden Türkiyelileşme, yeniden Iraklılaşma, yeniden Suriyelileşme süreci. Hem devletler tarafından belirlenen bir sahada yer alıyorlar ve buradaki konumlarını genel Kürdistan sahasında bir meşruiyet olgusu olarak kullanıyorlar, hem de bu devletler sınırlarının aşılmasıyla yeniden Kürdistanlaşma, yeniden Kürdistani olmanın getirdiği meşruiyetin Türkiye, Suriye, İran ve Irak bağlamında kullanımı söz konusu. Sanıyorum bu iki süreç henüz sona ermedi; fakat aynı zamanda da şunu görüyoruz; büyük bir ihtimalle Kürt toplumu ve diğer toplumlar arasında çok ciddi farklılaşmalar açılıyor. Irak ve Suriye’de dediğim gibi bu çok açık bir boyuta vardı; yani ortak politik bir dil kalmadı. Bu Türkiye için de kısmen geçerli. Kürtlerin İstanbul’daki varlığı veya HDP’nin varlığı ne olursa olsun Kürdistan siyasi ve sosyolojik olarak ayrı bir iklime dönüşüyor. Bunun önüne geçilebilmesi bana son derece zor geliyor; ama aynı zamanda Türkiye ve İran’da hala ortak bir siyasi dil var. “Türkiye’nin demokratikleşmesi” dediğinizde Kürtler bunu anlıyor veya İran’da teokrasinin sona ermesi için bir slogan attığınız zaman Kürtler bunu siyasi gramerlerine dâhil edebiliyor. Bunun mücadele vermeye değer olduğunu düşünebiliyorlar. Sanıyorum bu siyasi dil tükenmedi. Yarın eğer Türkiye’de AKP’nin getirdiği ve dayattığı mezhebileşme çok ileri bir boyuta varırsa nasıl olur bilemiyorum. İran mezhebileşmede bir sınır konulması zorunluluğunu kısmen de olsa anladı mesela. Bir de her iki ülkede de demokratik bir muhalefet var. Irak’taki demokratik muhalefet sayıca çok az mesela, Suriye’de de aynı şekilde; ancak İran ve Türkiye için bunu söyleyemiyoruz. Toplumun bir kısmında da olsa, Kürtlerden bazı beklentiler var.. Bu beklentiler Kürt-Türk, Kürt-Fars ya da Iran devamlılığını sağlıyor; fakat dediğim gibi, dikotomik düşünmemek gerekiyor; yani farklılaşma da son derece ciddi boyutta. Hatta Türklerin ve Kürtlerin radikalleşme ve deradikalizasyon süreçleri aynı değil. Mesela Kürtlerin Gezi’ye katılımı her şeye rağmen son derece sınırlı kaldı. Radikalleşme ve radikalizmden çıkma süreçleri bile aynı değil. O yüzden hem farklılaşmayı hem de her şeye rağmen devamlılığın korunmasını birlikte düşünmek gerekiyor.

Şengal’den önce ve sonra Kongre için pek çok tartışma oldu. Bütün bunlardan sonra Şengal, Kobane ve günümüze gelen süreçte bahsettiğiniz gibi bir farklılaşma, aynı zamanda da bir dayanışma olgusu görüyoruz. Sizce bunun Kürt Ulusal Kongresi’nin yeniden oluşturulması yönünde bir etkisi olur mu?

80li ve 90lı yıllarda bölgesel bir siyasi Kürt sahası vardı. Bu saha aynı zamanda da bölünmüş bir sahaydı. Hatta ilişkilerin şiddetle çözülmeye çalışıldığı bir saha. PKK, İran ve Irak Kürtleri arasında savaşlar yaşandı. Son 15-20 yıla baktığımızda ortak bir siyasal saha oluştuğunu ve bu siyasal sahada aktörlerin sayısının son derece azaldığını görüyoruz. Suriye’de kağıt üzerinde 14 gözükse bile aslında 2-3 örgüt var, aynı şekilde İran’da gerçekten faal 2-3 örgüt var, Irak’ta Kürdistan hükümeti ve üç örgüt var, Türkiye’de tek bir örgüt var. Bunun sonucu olarak sanıyorum Kürtler arasında bölgesel Kürt sistemin hem ihtilaflı olması, hem de bu sistemin kendi sorunlarını şiddetle çözmemesi konusunda tam bir hemfikirlik var. Sistem ihtilaflı; ama aynı zamanda sistemin iki tane eşitler arasında birincisi var: Bir yandan Irak Kürdistan hükümeti, diğer yandan PKK. Bunların çizdiği kırmızı çizgiler herkes tarafından kabul ediliyor; ama aynı zamanda bunların imkân verdiği şeyler herkes tarafından kabul edilen fırsatlar olarak da görülüyor. Bu iki aktör ihtilaflı aktörler; ama aynı zamanda da sorunlarını şiddet yoluyla çözmemeye karar vermiş iki aktör. Ulusal Kongre olur mu olmaz mı, bilemiyorum; ama içinde bulunduğumuz koşullarda bu sistemin işlememesi için hiçbir neden yok.

Son olarak PKK ve PYD’nin uluslararası imajının bu süreçten nasıl etkilendiği hakkında neler söyleyebilirsiniz? Salih Müslim’in Amerika’yla, Barzani’yle temaslar kurduğunu görüyoruz. Sizce bu tanınmaya, diplomatik ilişkilere giden bir süreç mi?

Diplomatik ilişkilere giden bir süreç, gitti de. Bu tanıma şeklinde olur mu bilemiyorum; ama şu açık; genel olarak Kürtlerin imajı epeyce yükseldi. Bunu biraz da üzülerek söylüyorum; çünkü aynı zamanda Arapların başına gelenleri unutuyoruz; ancak Irak’ta da Suriye’de de direnen tek unsur, tek halk Kürtler. Irak’ta kör topal da olsa bir demokrasinin olması ve bunun dışarı yansıması son derece önemli bir olgu. Suriye’de ise kadınların rolü kendi başına çok önemli. Bazı büyük markalar Kürt kadın gerillalarının kıyafetlerini model olarak tanıtıyorlar. Böyle bir gelişme olması son derece önemli. Bir yığın şey artık uluslararası ilişkilerde resmi değil; belki hiçbir zaman da olmadı. Mesela Türkiye’yi herkes tanıyor; ama Türkiye’nin prestij kaybını gördüğünüz zaman bu tanınmanın pek de olumlu bir yansımasını görmüyorsunuz. Aynı zamanda PKK tanınmıyor; ama herkes PKK’yle temas içerisinde, bunu da herkes biliyor.

,

21. Yüzyılda Kapitalizmden Çıkış Mümkün mü? – Toplum ve Kuram Dergisi Söyleşileri

Binghamton Üniversitesi öğretim üyesi Denis O’Hearn ile kapitalizmden çıkmayı seçen veya kapitalizmden sürgün edilen “sürgün” toplumları (Rusya Kazakları, Meksika’daki Zapatistalar, Kuzey İrlanda ve ABD’deki mahkûmlar vb.) tartışıyoruz.

Tarih boyunca insanlar, kapitalizmin dışında gündelik hayatlar örgütlemeyi amaçlayan kolektif gruplar ve pratikler oluşturdular. Rekabet ve kapitalist birikim ilkelerinden ziyade, karşılıklı yardım ve dayanışma ilkelerine göre yaşamayı denediler. Karşılıklı Yardımlaşma: Evrimde Bir Öğe, adlı kitabında Peter Kropotkin; insanlık tarihinin, proto-devletler, devletler ve kapitalistlerin bireysel rekabetçi yapıları inşa girişimleri ile aşağıdan karşı-hareketlerin karşılıklı yardımlaşmacı pratik ve yapıları yeniden inşası arasında bir dizi çatışmadan müteşekkil olduğunu ileri sürer. Bu karşı-hareketler geç kapitalizmde daha fazla güçlükle karşılaşsa da; Denis O’Hearn’ün Andrej Grubacic ile birlikte kaleme aldığı yakın zamanda yayımlanacak olan kitabı, dayanışma ve karşılıklı yardımlaşmaya dönük güçlü itkilerin varlığını koruduğunu  gösteriyor. Üstelik bu sadece Zapatista veya mahkûm topluluklarında değil, aynı zamanda sıradan insanların gündelik hayatta birbirleriyle yardımlaşma biçimlerinde de gözlemlenebilir. Öte yandan bu tarz pratikler ve kurumlara dönük tehditler de varlığını korumaktadır. Bu tehditlerden biri hapishanelerde dayanışmayı (hapishanenin “yalın yaşamı”) zedeleyecek özel koşullar belirdiğinde, modern pratikleri ve tüketimci teknolojileri yeniden tesis etmek için süregiden baskıdır. Bir diğeri ise, sürgün toplulukların, hareketlerini ve topluluklarını hayatta tutabilmek için ya devletlerle ya da destekçileriyle yapmak zorunda kaldıkları kaçınılmaz  pazarlıklardır.

24 Ağustos Pazar günü saat 13:00’de Denis O’Hearn ile yukarıda çizilen çerçevede kapitalizme alternatif yaşam alanlarını, dayanışma pratiklerini ve karşılaşılan sorunları tartışacağız. Kapitalizm dışında alternatif yaşam pratikleri üzerine düşünen herkesi panelimize bekliyoruz.

Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî

Not: Panelde İngilizceden Türkçeye ardıl çeviri yapılacaktır.

Yer: Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî

Tarih ve Saat: 24 Ağustos Pazar- 13.00
Adres: İstiklal Caddesi No: 116, Danışman Geçidi Han Çıkmazı Sokak No:1, Beyoğlu İstanbul (Galatasaray Meydanındaki Hazzo Pulo Pasajı içinde)

,

Kürtler 1915 için hangi ifadeleri kullanıyor?
Namık K. Dinç & Adnan Çelik

Zan Enstitüsü kurucu üyeleri ve Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî dergisi yayın kurulu üyeleri Namık K. Dinç ve Adnan Çelik bir süredir 1915 Ermeni Soykırımı’nın Kürtlerin hafızasındaki yeri hakkında İsmail Beşikçi Vakfı’nda bir araştırma yürütmektedir. Araştırma ile ilgili Namık K. Dinç ve Adnan Çelik ile  T24 tarafından yapılan röportajı buradan okuyabilirsiniz:

İsmail Beşikçi Vakfı Kürtlerin 1915’ini araştırıyor

İsmail Beşikçi Vakfı, 1915’in yüzüncü yıldönümü yaklaşırken Diyarbakır özelinde bir araştırma başlattı. Yaklaşık 8 aydır devam eden proje kapsamında bölgede yaşayan, farklı yaş ve sınıflara mensup Kürtler ile Kürt aydın ve siyasilerle konuşuldu.

Namık Kemal Dinç, Adnan Çelik, Kadir Kaçan, Tülin Dağ veSerdar Öztürk tarafından yürütülen “1915 – Diyarbakır ve Kürtler” isimli sözlü tarih çalışmasıyla yaşananların nasıl aktarıldığı, hangi kelimelerin kullanıldığı ortaya çıkarılırken Kürtlerin 1915 olaylarındaki rolü de sorgulanıyor.

Çalışmanın detaylarını öğrenmek için projenin yürütücülerinden Namık Kemal Dinç ve Adnan Çelik ile konuştuk.

Çalışmanın neden Diyarbakır sınırları içinde yapıldığını, kullandıkları yöntemi ve elde ettikleri bazı sonuçları paylaşan Dinç ve Çelik, o dönem Diyarbekir ismiyle anılan vilayetin siyasi yapısını da anlattılar.

“Kürtlerin nasıl bir rol oynadıklarını kendilerinin anlatımıyla dile getirmek istedik” diyen Dinç ve Çelik, görüşmelerde dile getirilen hikayelerin büyük bir kısmının katliama iştirak eden aktörlerin, sonrasında başlarına gelen musibetlerle ilgili olduğunu söyledi. Dinç ve Çelik, “Ermeni kadın ve çocukları öldüren yerel milislerin bulaşıcı hastalıkla korkunç bir şekilde ölmesi” gibi anlatımları, somut bir yüzleşmeye evrilebilecek “sembolik yüzleşme” olarak adlandırıyor. Kürtler arasında ilk kez 1915’e dair sözlü tarih çalışması yapıldığını vurgulayan Dinç ve Çelik’in sorulara verdiği yanıtlar şöyle:

‘Kürtler Ermenilerle empati yapma ihtiyacında’

– Bu projeyi yapma fikri nasıl oluştu?

Namık Kemal Dinç: Bu araştırmanın ortaya çıkış fikri, temel olarak 1915’te Ermeni halkının yaşadığı facianın Kürtler arasında daha fazla konuşulmaya başlanmış olmasından doğmuştur. Türkiye’de genelde aydınlar ve daha dar bir zümre içerisinde konuşulan Ermeni meselesi, Kürtler arasında çok geniş kitleler tarafından konuşulmakta ve tartışılmakta. Belki de bugün yaşadıkları mağduriyetin bir sonucu olarak geçmişi hatırlamakta ve Ermeni halkıyla bir nevi empati yapma ihtiyacı duymaktadır. Bugününü ve geleceğini kurmak konusunda oldukça büyük bir irade sergileyen Kürtler, diğer yandan kendi geçmişleriyle yüzleşerek daha güçlü adımlar atmak istemekte. Biz de bu çabalara bir nebze katkı sunmak istedik.

Bu çalışmayı kimler destekledi? Projeyi kimler yürütüyor?

Dinç: İsmail Beşikçi Vakfı bünyesinde yürüttüğümüz “1915-Diyarbakır ve Kürtler” isimli projemize Ekim 2013 tarihinde başladık. Bu yılın sonunda bitirmeyi planladığımız proje Anadolu Kültür, Açık Toplum Vakfı ve Global Dialogue gibi kurumlar tarafından destekleniyor. Projemiz beş kişilik bir ekiple yürütülüyor. Bizim dışımızda Kadir Kaçan, Tülin Dağ ve Serdar Öztürk arkadaşlarımız da proje için çok ciddi bir emek veriyorlar. Ekip temelli bir çalışma olmasaydı böylesi kısa bir sürede bu kadar yol alamazdık.

‘Görüşmeler anadilde yapıldı’

– Bu çalışmada hedef kitleniz kimlerdi? Görüşmeleri yaparken kriterleriniz nelerdi?

Dinç: Projenin hedefi, Diyarbakır özgülünde 1915’in hatırlanma, anlatılma ve aktarılma hallerine odaklanmak, bu konuda oluşan hafızayı gün yüzüne çıkarmak. Dolayısıyla bunu ortaya çıkarabilmek için Diyarbakır’ın il merkezinden ilçelerine her bölgesinden insanlarla görüştük. Yine değişik sınıf, tabaka ve siyasal düşünceden insanlar olmasına gayret ettik. Yaşlı, genç, kadın, erkek, köylü, işçi, memur, meslek erbabı, işsiz, burjuva, dini bütün, seküler, milliyetçi, demokrat, sosyalist toplumun birçok farklı kesimiyle görüşmeler yaptık.

İlke olarak, insanların kendilerini en iyi ifade ettikleri dilde konuşmasını istedik. Bunun için de özellikle anadilde konuşmalarına imkan sağladık. Diyarbakır’da Kürtçe’nin Kurmanci ve Zazaki lehçeleri konuşuluyor. Her iki lehçede de insanların anadillerinde görüşmeler yapıLması belki de proje için en önemli artılardan biri oldu.

‘Kürtlerin soykırımdaki rolü’

– 2015’e bir yıl kala birçok çalışma yapılıyor. Diyarbakır özelinde yaptığınız bu çalışmanın diğer çalışmalardan farkı ne?

Dinç: Son yıllarda Ermeni soykırımına dair tartışmalar ve araştırmaların yoğunlaşması söz konusu. Bunun iki nedeni var: Birincisi, 2000’lerden itibaren Ermeni meselesinin artarak gündeme gelmesidir. İkincisi ise, soykırımın yüzüncü yılının yaklaşmasıdır. Özellikle yüzüncü yılında soykırımın önemli bir gündem oluşturacağı düşünülerek hem devlet cenahı, hem de Ermeniler cephesinden ciddi bir hazırlık var. Devlet bir yandan klasik inkarcı refleksini sürdürürken, diğer yandan Başbakan Tayyip Erdoğan’ın son “taziye” açıklamasında olduğu gibi farklı manevralar yapma arayışında. Bu yoğun tartışma içerisinde gündeme gelen unsurlardan biri de Kürtlerin soykırımdaki rolü. Kürtler sözlü kültür ve geleneği, hafızası çok güçlü olan bir toplum. 1915’e dair bugüne kadar özellikle Ermeni toplumu nezdinde sözlü tarih çalışmaları yapılmış olsa da Kürtler arasında böyle bir araştırma yapılmamıştı. Bir devlet sahibi de olmadıkları için Kürtlerin yazılı arşivleri yok. Biz de buna istinaden Kürtlerin 1915’e dair toplumsal hafızasını deşmek, hem hadisenin kendisini nasıl hatırladıklarını, nasıl ifade ettiklerini anlamak, kuşaklar arasında bu aktarımı takip etmek, hem de kendilerini bunun neresine koyduklarını, nasıl bir rol oynadıklarını kendilerinin anlatımıyla dile getirmek istedik.

‘Diyarbakır merkez, valisi soykırım organizatörü’

– Neden özel olarak Diyarbakır’ı çalışma alanı olarak seçtiniz?

Dinç: Saha olarak Diyarbakır’ı belirlememizin birkaç nedeni var. Diyarbakır, öncesini bir kenara bırakırsak, Osmanlı devletinin hakimiyetine girdiği günden bugüne kadar bölge açısından hep bir idari merkez konumundadır. 1847 tarihinde kurulan Kürdistan Eyaleti’nin merkezi Diyarbekir’dir, ki çok geniş bir alanda yönetsel merkezdir. Yine 1915’te de oldukça önemli ve merkezi bir konumdadır. Bu konumu yaratan faktörler, Diyarbekir Valisi Dr. Reşit’in soykırımda oynadığı organizatörlük ve kan dökücülükte sınır tanımaması kadar, Diyarbekir’in kuzeyden gelen Ermeni kafileler için bir geçiş güzergahı olmasıdır. Suriye’de Deyr-i Zor bölgesine gönderilen Ermeni kafileler Diyarbekir’den geçmek zorunda kalmışlar ve bu esnada saldırılara, katliamlara uğramışlardır.

1915’ten farklı olarak bugünün Diyarbakır’ı, Kürtler tarafından payitaht, yani başkent olarak kabul edilip, Amed olarak yeni bir hafızanın, geleneğin merkezi konumundadır. 1990’larla birlikte Amed (Diyarbakır) şehri Kürt hareketinin en önemli ve güçlü olduğu merkezlerin başında gelmektedir. Diyarbakır’ın eski büyükşehir belediye başkanı Osman Baydemir, 2009 yerel seçimi öncesinde “Diyarbakır bir kaledir” derken, Kürt siyasi hareketinin sağlam bir destekçisi olduğunu dile getirmekteydi. Politizasyonun Türkiye ortalamasının çok üstünde olduğu Diyarbakır şehrinde, halkın 1915 ve Ermeniler hakkında giderek daha gür bir ses ve cesaretle konuşmaya başlaması da önemlidir. Kürt siyasi hareketinin şehrin yaşamına, insanlarına, ilişkilerine, kültürüne damgasını vurduğu Diyarbakır, belki de bugünü ve geleceği inşa ederken geçmişle yüzleşme, hesaplaşmanın gereği olarak 1915’i hatırlıyor ve konuşma ihtiyacı duyuyor.

‘Diyarbakır’da Osmanlı hakim, Kürtler silahlı, Ermeniler örgütsüz’

– Diyarbakır’da aldığınız sonuçlar, bölgedeki diğer iller ile benzerlik ya da farklılıklar oluşturuyor mu?

Dinç: Aslında oldukça kritik bir soru bu. Biraz da “Kürtlerin Ermeni soykırımında rolü nedir” gibi bir soruyla bağlantıları var. Sanki bunun devamında bu soru gelecekmiş gibi bir hissiyat da yaratıyor. Bunları akılda tutarak sizin sorunuza cevap verecek olursam, öncelikle kesin bir sonuç ve yanıtımızın olmadığını belirtmek isterim. Elbette bazı düşüncelerimiz ve öngörülerimiz var ama genelleme ve karşılaştırma yapabilmek için Diyarbakır dışında diğer lokalleri de incelemek gerekir. Bizim çalışmamızın Diyarbakır’la sınırlı olması karşılaştırma yapmamıza ve genellemelere ulaşmamıza imkan tanımıyor. Fakat daha önce yapılmış farklı çalışmalardan da biliyoruz ki, Kürtlerin yaşadığı birçok yerde 1915’in hikayesi Diyarbakır’a hem benziyor, hem de benzemiyor. Benzerlikler ve benzemezlikler hem yerel aktörlerin, hem de yerelin dışından gelip sürece dahil olan aktörlerin örgütlülüğü, ilişkileri, konumlanışı ve bu ilişki ve çatışmadaki durumla ilgili.

Unutulmamalı ki, soykırım savaş koşullarında gerçekleşiyor. Daha önemlisi, savaşın bir sonucu olarak Ermeni ve Kürtlerin ortak yaşadığı toprakların bir kısmı yabancı bir işgal gücü (Rusya Ordusu) tarafından ele geçirilmiş. Osmanlı devleti, bütün bölgelerde nizami teşkilatlarını kurmuş egemen bir devlet konumunda. Kürtler bütün parçalılığına ve örgütsüzlüğüne rağmen, modern öncesi dönemlerden kalan, -belki Hamidiyelerin bir nevi devamı gibi görülebilecek- silah ve güç sahibi yerel bir unsur. Ermenilerin örgütlülüğü ise Van, Sason, Zeytun gibi lokal bazı bölgelerle sınırlı.

Buradan bakacak olursak, Diyarbakır savaş sırasında işgale uğramış bir bölge değil. Burası çok önemli çünkü Osmanlı devleti bütün örgütlülüğü ile burada egemen konumunu sürdürüyor. Keza Kürtler de hem aşiret yapısı, hem geçmişten kalan, eski güç ve takati olmasa da ileri gelen beyleri, hem de Diyarbakır şehir merkezinde yeni gelişen ve önemli oranda İttihat ve Terakki ile eklemlenmiş eşraf tabakası ile bölgede hayli önemli bir güç. Ermeniler ise Diyarbakır’da nicelik olarak kalabalık olsa da nitel olarak zayıf ve örgütsüz, genellikle kendi halinde, günlük yaşam gailesi ile uğraşan bir insan topluluğu. Diyarbakır’da Ermenilerin Kürtlere yönelik saldırısına dair anlatı neredeyse yok gibidir. Bir tek Kulp bölgesinde sınırlı bazı anlatılar var ki, bu da aslında Kulp’la sınır olan Sason bölgesinde örgütlü Ermenilerin uzantısı niteliğindedir.

Tekrar başa dönecek olursak, bütün bu güçlerin konumlanışını bilmeden ve diğer bölgelerin özgünlüğünde bunları takip edip, oralardaki hikayeleri dinlemeden karşılaştırma yapmak ve yanıt vermek sağlıklı olmaz.

Kürtler 1915 için hangi kelimeleri kullanıyor?

– Diyarbakırlılar 1915’i hatırlıyor mu ve nasıl adlandırıyor?

Adnan Çelik: Diyarbakır’da 1915’e dair canlı ama parçalı bir hafızanın varlığından bahsetmiştik. Sahadaki görüşmelerin çoğunda 1915’te yaşananları Kurmancî ve Zazakî lehçelerinde tanımlayan birçok değişik ifade kullanıldı. Bu ifadeler bize hem yaşananların gerçekliğine dair, hem de Kürt toplumunda bu yaşananların ne şekilde anlamlandırıldığına dair de son derece ilginç veriler sunuyor. Aslında 1915’te tam olarak ne olduğuna dair en objektif bakışı da bu ifadeler oluşturuyor. Örneğin görüşmelerin neredeyse tamamında 1915’te yaşananları anlatan“Fermana fillehan”, “qetilkirina fillehan”, “firxûna fillehan”, “kuştina fillehan” ve “dema birrînê” gibi Kürtçe ifadeler kullanıldı. Bunlar Türkçeye “katletmek”, “yok etmek”, “kökünü kurutmak”, “kesme dönemi” olarak çevirebilir. Bu da sanırım bize Diyarbakırlıların 1915’i nasıl adlandırdıklarına dair net bir fikir veriyor ve az önceki soruda bahsettiğimiz çıplak şiddeti gösteriyor.

– Diyarbakır özelinde yaptığınız bu çalışmayla Kürtlerin rolüne dair bir genelleme yapabilecek misiniz?

Dinç: Bu araştırma özgülünde Kürtlerin rolüne dair genelleme yapmanın iki temel zorluğu var. Bunların ilki araştırmanın yöntemiyle, ikincisi ise araştırmanın sınırları ile ilgilidir. Araştırmayı sözlü tarih yöntemine dayalı olarak gerçekleştirdik. Sözlü tarih yöntemi son yıllarda Türkiye’de yaygınlık kazanan bir tarih araştırması yöntemi. Genelde resmi tarihte yer bulamayan kesimler üzerinden yürüyen, bu anlamda tarihin demokratikleşmesine katkı sunan önemli bir yöntem. Ancak, sizin sorduğunuz gibi çok kritik, tarihi bir soruya sadece sözlü tarih yöntemine dayanarak, diğer araştırma tekniklerini devreye sokmadan, örneğin belge ve arşiv taraması yapmadan, başka araştırmalarla karşılaştırmaya gitmeden yanıt vermek doğru olmaz.

İkincisi ise araştırma alanının sınırlarıyla alakalı. Başlangıçta da söylemiştim, bu araştırma Diyarbakır’la sınırlı. Diyarbakır üzerinden Kürtlerin yaşadığı her yerde aynı hikayeyi genellemek bizi yanlışa götürebilir. En basitinden Diyarbakır, 1915’te işgale uğramamış, Rus Ordusu’nun işgaline mücavir vilayet konumunda.

Kürt aydınlar 1915’i nasıl okuyor?

– Proje kapsamında aydınlar ile de görüşmeler yaptınız, bu kapsamda neler söyleyebilirsiniz?

Çelik: Daha önce de belirttiğimiz gibi proje kapsamında yaptığımız görüşmelerde her kategoriden insanlara ulaşmayı hedefledik. Bu kapsamda Kürt aydın, yazar ve siyasetçilerinden de bazıları ile görüşmeler yaptık. Diğer görüşmecilerden farklı olarak dikkat çekici yanların başında bu kategoriden görüşmecilerin 1915’e dair analizlerini sadece Kürt sözlü hafızası üzerinden değil, ayni zamanda bu konuya dair yaptıkları okumalarla harmanlayarak kendi ideolojik konumları doğrultusunda dile getirmeleriydi. Özellikle Kürtlerin 1915’teki rolünü tartışırken daha “politik” bir yerden konuşan aydınların şaşırtıcı bir şekilde 1915’i analiz ederken meselenin tarihselliğini oturtmada ve 1915’e giden yolda Kürt-Ermeni ilişkilerinin dönüşümünü neden-sonuç ilişkileri içerisinde kurmada zorlandığını fark ettik. Kanımca bu zorlanmanın esas nedeni, aslında 1915’i Kürtlerin tarihsel mecrasında tali bir zaman-olay olarak görmeleri. Örneğin Kürtlerin binlerce yıllık tarihine dair oldukça detaylı bilgiler sunan bazı görüşmecilerin 1915’e son derece genel geçer bilgilerle yaklaşması bunu açıkça gösteriyor. Bu durumun temel nedenlerinden birisi de özellikle 20. yüzyıl Kürt tarihini Türkiye Cumhuriyeti tarihiyle birlikte okumanın yarattığı tahribattır. Cumhuriyetin kurucu tarih anlatısında neredeyse hiç yer bulamayan, bulsa bile inkar temelinde işleyen 1915 meselesinin bu görünmezliği ve talileştirilmesi boyutunun bazı Kürt aydınlarının da tarihle kurdukları ilişkiyi etkilediğini söylemek mümkün.

“Kürtlerin 1915’e katılması tercihti; ‘kullanıldık’ söylemi doğru değil”

– “Kullanıldık” ifadesini sık duyuyor musunuz? Tarihçi olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Çelik: Aslında bu “kullanıldık” söylemi Türkiye’de sadece 1915’e dair değil, hayatın birçok alanında sıklıkla duyduğumuz bir klişeye dönüştü. Bu söylemin diğer alanlardaki kullanımını tartışmayı başka zamana bırakarak, Kürtlerin 1915’teki rollerine dair yapılan değerlendirmelere dönersek birkaç temel noktaya işaret etmek istiyorum.

Bunlardan ilki Kürtler arasında 1915’te yaşananlar bağlamında dile gelen “kullanıldık” söyleminin birçok açıdan son derece anakronik olduğu gerçeğidir. Aradan geçen yüzyıllık zaman içindeki toplumsal dönüşümler ve ulusal bilincin gelişimi gibi değişkenleri göz önünde bulundurmadan şimdinin bakış açısıyla o dönemde soykırıma iştirak etmiş bazı Kürt aktörlerinin kullanıldığını söylemek aslında“Kürtler hiçbir zaman bilinçli olarak böylesi bir pratiğe katılmazlar, eğer katılmışlarsa kandırılmışlardır, kullanılmışlardır” demenin farklı bir versiyonudur. Bu söylem doksanlarda koruculuk sistemine dahil olan Kürtler için de kullanıldı ve hatta yaptığımız saha görüşmelerinde de özellikle bu “kullanıldık” söylemini dile getirenler, o dönemde soykırıma katılan Kürtler ile doksanlardan beri PKK’ye karşı devlet safında yer alan korucular arasındaki benzerlik ve sürekliliklere vurgu yaptılar. Bu, Kürt toplumunun son derece homojen, yekpare, toplumsal çatışma ve güç ilişkilerinden arınmış olduğunu varsayan bir idealleştirmenin sonucudur. Oysaki iktidar ve çıkar ilişkilerinden bağımsız bir toplumsal alandan bahsetmek mümkün olmadığına göre, Kürtler de bundan azade düşünülemez, o yüzden de hem 1915’te soykırıma katılan, hem de doksanlarda koruculuğu kabul eden Kürtlerin bu tercihlerini onların kişisel tercih yapma iradelerini sıfırlayan “kullanıldılar” söylemine hapsetmek mümkün değil.

‘Sembolik yüzleşme var’

– Görüştüğünüz Diyarbakırlılar yüzleşmeye hazır mı? Anlatılarda yüzleşmeye dair neler anlatılıyor?

Çelik: Tabii burada her şeyden önce geçmişle yüzleşmeden tam olarak neyi kastettiğimizi netleştirmemiz gerekiyor. 1915’te yapılanların soykırım olup olmadığı mı? Kürtlerin de soykırıma iştirak ettiklerini kabul etmeleri mi? Ermeni halkından özür dilenmesi mi? El konulan Ermeni mallarının iadesi ya da tazminatının ödenmesi mi?

Görüşmelerde dile getirilen hikayelerin büyük bir kısmı soykırıma iştirak eden aktörlerin, sonrasında başlarına gelen musibetlerle ilgiliydi. Örneğin Ermeni kadın ve çocukları öldüren yerel milislerin bulaşıcı hastalıkla korkunç bir şekilde ölmesi, Ermeni kirvesini öldürdüğü yerde bir yıl sonra kendi komşusu tarafından öldürülen köylü, yaşlılığında geceleri gördüğü kâbuslar yüzünden uyuyamayan “cellatlar”, el koyduğu Ermeni mallarından dolayı çocuğu olmayan yani “ocağı kör olan” ağaların hikayelerini dinledik.

Bütün bu hikayelerde hakkın yerini bulmadığı, adaletin gerçekleşmediği bir yüzleşme zemini var aslında. Bizim bu proje kapsamında geçmişe dair sembolik yüzleşme olarak tariflediğimiz bu anlatıların Kürt toplumunda 1915 ile gerçek anlamda yüzleşmeye dair çok önemli bir imkan sunduğunu düşünüyorum. Somut yaşantıların soyut düzeyde bir adalet talebine ya da adaletin gerçekleşmesi durumuna dönüştüğü bu anlatılar aslında günümüzde sıklıkla dile getirilmeye başlananonarıcı adalet yaklaşımının doğal bir örneğidir.  Bu açıdan Kürtlerin 1915’e dair bir yüzleşmeyi soyut ve gömülü bir şekilde gerçekleştirmelerinin, somut bir yüzleşmeye de kapı araladığını, bu imkânı büyütecek politik çerçevelerin Kürt hareketi aracılığıyla geliştirilebileceğini düşünüyorum.

– Dinlediğiniz hikayeleri nasıl işlemeyi düşünüyorsunuz?

Çelik: Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Geçmişi anlamaya, hatırlamaya yönelik sözlü tarih çalışmalarının en zorlayıcı yanlarından birisi de dile gelen hafızanın, hatırlama biçimlerinin bölük pörçük ve parçalı yapısı. Bu yüzden sahada gerçekleştirdiğimiz sözlü tarih görüşmelerinin de en büyük özelliği 1915’e dair hikâyelerin bütünlüklü olmayışı, çeşitli olay eskizleri şeklinde dile geliyor olması. Hem aradan oldukça uzun bir süre geçmesi ve buna bağlı olarak ilk ağızdan dinleme olanağımızın olmayışı, hem kuşaklararası aktarım sürecinde unutulan, yeniden eklenen boyutların olması da bir başka gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin 1915’e dair bütün hikayelerin yegane ortaklığı çıplak bir şiddet anlatısıyla hatırlanıyor olmaları. Bazen bu şiddetin yoğunluğu hikayenin bağlamının ve aktörleri üzerine düşünmenin de önüne geçebiliyor. Bu yüzden yaptığımız görüşmelerin başlangıcında görüşmeciler tarafından dile gelen bu çıplak şiddet hikayelerinin toplumsal, mekânsal ve faillik bağlamını da ortaya çıkaracak detay sorularla hikayeleri bütünlüklü bir çerçeveye kavuşturmaya çalıştık. Bunun için ikinci görüşmelerle, aynı aile ya da köyden başka bireylerle görüşmeler yapıp adeta bir puzzle’ın parçalarını birleştirir gibi anlatıları bütünlüklü bir çerçeveye kavuşturmaya gayret ettik. Ancak bundan sonra tüm saha görüşmeleri boyunca ortaya çıkan verileri, hem meselenin tarihselliğini oturtma, hem de anlatılarda öne çıkan esas temalar seklinde başlıklandırarak 1915 kontekstini Diyarbekir örneğinde bütüncül bir şekilde sunmaya çalışıyoruz.

– Bu çalışma barış sürecine ya da Türkiye’nin demokratikleşmesine ne gibi katkılar sunacak?

Dinç: Biz bu çalışmada, sözlü tarih yöntemiyle Türkiye’nin yakın geçmişindeki en önemli hadiselerden birine eğiliyoruz. Bir anlamda bir tarihçilik yapıyoruz. İnsanların tarihe ilgisi geçmişe duyduğu ilgiden kaynaklanmaz. Genel olarak bilinenin aksine, insanların tarihe ilgisi bugününe ve geleceklerine dair planlarıyla ilgilidir. Bugün ve geleceğe dair kurgularımız bağlamında tarihe yöneliriz, hatta bazen tarihten yardım isteriz. Tabii bir de tarihin kapanmayan yaraları vardır ki, doğru bir yüzleşme ve hesaplaşma yapılmazsa hep peşiniz sıra gelir, kanamaya devam eder. Hakikat ortaya çıkarılmadığı, adalet teslim edilmediği sürece adeta lanetli bir hayalet gibi etrafınızda dolaşır. 1915’in laneti Türkiye’de hiç bitmeyen sınırsız bir şiddet ve kötülük olarak devam ediyor. 1915 sonrası yüzyıllık hikayemize bakılırsa, şiddetin, öldürmenin, acımasızlığın, hunharlığın yaşanmadığı bir tek an bulamayız. Yüzyıldır, şiddetin, ölümün ve kötülüğün bin bir çeşidini yaşamış bir toplumuz ve yaşamaya devam ediyoruz. Şiddetin topluma sirayeti ve acımasızlığın (bunu vicdansızlık olarak da okumak mümkün) bir etik haline geldiği dönem 1915’tir. Savunmasız ve masum olduğu bilinen insanların göz göre göre öldürülmesi toplumsal vicdanı çok derinlerde zedelemiştir. Bugün toplumun hala kendine gelememesinin ve acılarında ortaklaşamamasının en önemli nedenlerinden biri budur.

Bu perspektifle biz bu proje ile hakikatlerin ortaya çıkarılmasına bir katkı sunmaya gayret ediyoruz. Hakikatlerin ortaya çıkarılması adaletin tesisi için elzem bir adımdır. Ve Türkiye’nin demokratikleşmesi, ancak hakikatler ışığında bir yüzleşme ve hesaplaşma ile mümkündür.

– Bu çalışma güncel tartışmalara katkı sunacak mı?

Dinç: Elbette katkı sunacaktır. 1915’in yüzüncü yılı yaklaşırken Ermeni meselesi çok daha yoğun tartışılmaktadır. Ancak gerek Ermeni meselesi, gerekse 1915’e dair bilgilerimiz hala oldukça sınırlı ve yetersizdir. Genellikle tartışmanın “soykırım ve soykırım değil” ikiliğinde sıkışması meseleyi öncesi ve sonrasıyla bütünlüklü görmemizi engellemekte. Tartışmayı bu ikilikten çıkarıp, tarihsel bir zeminde yeni bir okumaya tabi tutmak, 1915’i ve sonrasını bunun üzerinden getirmek çok daha sağlıklı sonuçlara bizi götürecektir. Diyarbakır özgülünde 1915’in toplumsal hafızasını açığa çıkarmaya dönük yaptığımız bu çalışma, bize çok önemli veriler sunmaktadır. Az çok Diyarbakır’ın 1915’teki tablosunu çizmemize katkı sunan bu araştırma, yapılan ve yapılacak olan diğer çalışmalarla birlikte büyük fotoğrafı görmemize katkı sunacaktır düşüncesindeyim.

http://t24.com.tr/haber/ismail-besikci-vakfi-kurtlerin-1915ini-arastiriyor,259795

,

Masis Kürkçügil ile Soykırım ve Ermeni-Kürt İlişkileri Üzerine
Harun Ercan & Mehmet Polatel

II. Abdülhamid dönemine gelmeden önce Ermeni toplumu içerisinde  ne gibi toplumsal, siyasal ve kültürel dönüşümler yaşanıyordu?

Eğer “Ermenilerin siyasallaşmasından” bahsedeceksek II. Abdülhamid döneminden çok önce Ermenilerin “modern” anlamıyla, o günlerde gelişen sınıfların, burjuvalarının bulunduğu alanlar ne ise oralardan başlamak gerekir. Ermeni entelijansiyası, –tabii Batı Ermenistan’daki çünkü Doğu Ermenistan farklıdır; buluştukları kanal var ama önemli ölçüde ayrıdırlar– büyük oranda 1840’lı yıllarda Avrupa’da yetişmiştir. Bunlardan bazıları amiraların, bazıları amira olmayan zenginlerin, sarrafların, ticaretle uğraşanların çocuklarıdır. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi bunlar ister istemez o ülkelerdeki siyasal hareketliklerle ilişkilenirler. Fransa’daki 1848 İhtilali, Şubat İhtilali bu açıdan önemlidir. Burada 1860’ta yazılan ve 1863’te padişah tarafından kabul edilen Ermeni nizamnamesinin, “anayasasının”, yazarı olan ve aynı zamanda Mithat Paşa’nın yanında Osmanlı Anayasası’nı yazmış olan Kirkor Odyan gibi adını sanını bildiğimiz insanlar var. Bu insanlar ünlü Fransız tarihçisi Jules Michelet’nin öğrencisi olmuşlardır. Bu insanlar sosyal sorunlarla nasıl ilişkileneceklerini Victor Hugo’nun Sefiller’inden öğrenmişlerdir. Oradan bu etkilenmeyle demokratik siyasal haklar açısından bir takım liberal aydınlar oluşmuştur. Ve bu liberal aydınların oluşmasına paralel diyebilecğimiz bir şekilde Ermenilerin kendi toplumsal-iç mücadelesine bakarsak, proletarya ile burjuvazi arasında değil ama bir tür sınıf mücadelesi modern anlamıyla Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler içerisinde cereyan etmiştir. Ermenilerde patrikhane önemli bir unsurdur, milleti temsil eder zaten. Burada nüfuz sahibi olan amiralar vardır. Yani padişahtan torpilli, padişahla ilişkili zengin insanlar. Bunlar hem milletin hayrına bazı işler yaparlar –işte kilise, okul yapar veyahut yoksullara yardım eder– ama bir yandan da buradan milleti bloke ederler. Buna karşın zanaatkâr dediğimiz veyahut esnaf diyebileceğimiz ama zanaatkâr emekçi diyemeyeceğimiz insanlar da millet temsilinde pay sahibi olmak istemişlerdir. Ve bu ciddi bir mücadeledir. Ermeni nizamnamesi dediğimiz hikaye Ermeniler için geçerli olan bir nizamnamedir ve işte bu hukuku açıklar. “Cemaat yönetiminin” veya “millet yönetiminin” daha demokratik işlemesi için konmuş olan bir sistemdir. Bu bir tür karşılıklı olarak kurumlarla yani cemaatin kurumlarıyla bireyleri arasındaki hukuku belirler; bu açıdan anayasal bir değeri vardır. Tabii bu da önemli bir husustur. Amiralar daha izayede Eğin, Divriği vbg. Kökenli olmasına rağmen, İstanbul’da yaşarlar ve taşradakilerle pek bir bağları yoktur.

Doğu’da yani literatürde Batı Ermenistan deniler yerde (bu sonradan uydurma bir laf olmayıp Roma’dan beri Batı ve Doğu, veya Bizans ve İran Ermenistanı –19, yüzyıl ilk çeyreğinden sonra Rus Ermenistanı– bütün haritalarda ve hatıratlarda , gezi kitaplarında zikredilir) başka bir hayat vardır. Bu kabaca çift vergiyle somutlayabileceğimiz yani hem devlete hem Kürt aşiret reislerine vergi vermek zorunda olan yoksul bir köylü kesimini işaret eder. Tabii ki zanaatkârı, tüccarı, tefecisi de var. Tabii ki Kürt aşiret reisine vergi veren Kürt yoksulu, köylüsü de var. Bütün Ermeniler, bütün Kürtler diye ayrıca belirtmeye gerek yok. Ama şöyle diyebiliriz: Ermeni meselesinin doğudaki oluşumu tamamıyla bir köylü meselesidir. Zaten 1890’da kurulan Ermeni Devrimci Federasyonu, (Taşnaksutyun) programı itibarıyla popülist bir partidir. Yani köylü sosyalizmini benimser. Zaten programı Rus partisininkinin tercümesidir. Orada ilişkiler can ve mal güvenliğinin olmadığı bir ortamı gösteriyor. Bu genellikle gözden ırak tutulur. Bazılarında orada halklar iç içe yaşıyordu, Osmanlı onları eziyordu ve bu ikisi arasındaki ilişki nötr bir ilişkiydi gibisine bir kanaat var. Sonradan ya Ermeni devrimci militanları veyahut, milliyetçileri, ayrılıkçıları çıktı veya emperyalizmin bir oyunu olduğu için sorunlar çıktı sanılıyor. Tabii ki ortada bir oyun olması için bir gerçeklik olması lazım. Ortada bir gerçeklik yoksa, sizin oynayacağınız bir alan yoksa istediğiniz kadar tepinin. Yoksa muhakkak ki bütün büyük güçler tarih boyunca kendilerine göre, kendi çıkarları doğrultusunda bütün dünyayı şekillendirmeye çalıştılar. Zaten “sermayenin bir kanunu da budur” der şefimiz manifestodan beri. Dolayısıyla bunun bir kötülükle değil sermayenin kanunuyla ilgisi vardır.

Şimdi burada oluşan meseleye baktığınız zaman II. Abdülhamid’e gelmezden evvel 19. yüzyılın ortasında çok kesin bir şekilde bir güvenlik sorunu vardır. Burada yaşayan Ermenilerin önce Kürtlerden ve 1860’dan sonra, zamanla yaklaşık 20 yıl içinde sayıları iki milyonu bulan Kafkasyadan göç ettirilen Çerkeslerden kaynaklanan güvenlik sorunu vardır. Tabii o da başka bir trajedi bir açıdan. Ama o trajediyle gelen insanların nerelere yerleştirildiklerinin bir haritasını çıkarmak mümkündür. Devlet tarafından tamamıyla bu mesele (Ermeni meselesi) gözetilecek şekilde konuşlandırılıyorlar. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan (93 Harbi) sonra dikkat ederseniz zaten hem Ayastefanos Antlaşması’nda hem Berlin Antlaşması’nda bu husus yer alır. Detaylarına girmeyelim ama Osmanlı Rusya’ya karşı savaşı kaybettikten sonra Ayastefanos Antlaşması yapıldı. Bunun üzerine Bismarck ilk defa uluslararası siyasete girdi ve antlaşmanın muhteviyatını yumuşatarak kendisi müdahil oldu. Dolayısıyla Rus emperyalizmine karşı mücadeleye yeni başlayan Alman emperyalizmi dahil oldu. Buradaki sorun neydi, taleplere baktığınız takdirde bu tamamıyla buradaki Kürt ve Çerkes yağmacılığına karşı ırz, can aklınıza gelebilecek her türlü melanete karşı güvenlik meselesini görürsünüz. Bu tarihlerde dikkat ederseniz daha sonra sözü edilecek olan veyahut da günah keçisi haline getirilecek olan herhangi bir “ayrılıkçı” veya “devrimci” vs. bir örgüt yoktur. Ve bu söylediklerimizin aksini söyleyecek kimse de yoktur. “Palu Harput 1878” ((“Palu Harput 1878” kitabını yayınlayan Arsen Yarman ile Toplum ve Kuram Dergisi’nin üçüncü sayısında yer verdiğimiz röportajı okumak için bkz: http://zanenstitu.org/roportaj-arsen-yarman-ile-19-yuzyilda-ermeniler-ve-bozulan-iliskiler-uzerine/ )) diye üç papazın 93 Harbi’nden sonra bölgeye gidip gördüklerini bir rapor olarak yazmaları bizim için çok büyük bir zenginliktir Hem bölgeyi açıklamak açısından hem bölgedeki insanların halet-i ruhiyesini anlamak için gelenek görenek vs. gündelik yaşam açısından inanılmaz bir zenginlik. Orda da bunu görüyorsunuz. Yani hem bu baskıları görüyorsunuz hem genel olarak bölgedeki yoksulluğu görüyorsunuz ama bu tarihlerde bile az önce dediğimiz gibi daha sonra iddia edilecek herhangi bir mevzu söz konusu değildir. Bu sorun siyasal olarak özellikle Doğu Ermenistan kökenli olarak başlamış olan ve Muş (Daron) başta olmak üzere bir takım bölgelere fedai gönderen Taşnakların sorunu oldu. Köylü popülist bir örgüt olması hasebiyle bölgeye gidiyorlar. Hınçaklar Cenevre’de kurulurken, Taşnaklar Tiflis’te. Tiflis de Ermeni merkezli bir yerdir, belediye başkanlığını bir ermeniler kazanmış. İnsanlar oraya göç ettikleri için yoksa Tiflis hiçbir zaman Ermenistan’a ait değildir ama Tiflis Doğu Ermenilerin merkezi yeriydi, matbaasıyla vs. siyasi, kültürel merkeziydi. O bakımından Tiflis’te yetiştiler.

Hınçaklar, bu coğrafyada Marksist olmak iddiasıyla kurulmuş ilk örgüttür. 1887’de Cenevre’de, Georgi Plekhanov’un dizi dibinde kurulur. Hınçakları İkinci Enternasyonal’de Plekhanov temsil eder. Kurucusu Bakü asıllı bir Ermeni ama yabancı öğrenciler içinde tanınmış bir insan olduğu için, örneğin, 1 Mayıs’ta yabancı öğrenciler adına konuşacak çapta da çevresinde meşruiyeti olan birisidir. Burada daha sonra Ukrayna Halk Komiserliği Konseyliği başkanlığı veyahut Sovyet devriminin önemli simalarından biri olacak olan ve dışişlerinde çalışacak olan Balkan Marksizm’inin kurucusu Christian Rakovsky ile tanışır. Ve Rakovsky, Ermeni meselesi üzerine çok önemli bilgilere sahip olan bir insan ve sanıyorum Rosa Luxemburg’u da bu konuda yönlendiren veyahut bilgilendiren kişidir. Dolayısıyla 1900’lü yıllara geldiğimiz zaman Avrupa sosyalist hareketinde Ermeni meselesi bilinen bir meseledir. 1894-96 Abdülhamid katliamlarından sonra Jan Jaurès’in mecliste konuşması vardır. Bir anlamda siyasallaşma 1890’lara geldiğimizde şekillenmeye başlamıştır. İyi kötü Ramgavar gibi anayasacı demokrat dediğimiz örgütler de var.

1894-96 katliamlarından önce Ermeni örgütleri siyasi anlamda ne derece etkindi?

Başlı başına bir sorunla karşı karşıyayız, o da şu: diyelim ki 1908 Meclis-i Mebusan’a Ermeni mebusları da girmiştir. Hınçaklar, o zaman 1908 sonrası Hürriyet ve İtilaf diyebileceğimiz o kanatla, Taşnaklar ise İttihat Terakki ile işbirliği yapmışlardır. İttihat Terakki ve Taşnaklar zaten başkaları tarafından, yabancı-yerli gözlemciler tarafından kardeş parti olarak görülürlerdi. Bunların toplumsal ağırlığına baktığınız takdirde Ermeni toplumunun o zaman ne kadarını temsil eder diye elimizde bir veri yok çünkü seçim sistemi buna müsait değil zaten. Bir tür listeden giriyorsunuz. Sonra bu seçim sistemi bugünkünden çok farklı. Temsil kabiliyeti çok sınırlı, o nedenle pazarlıklara bağlıdır. Memleket yüz milyon, siz yirmi milyonsunuz beşte bir size ait diye bir kural yok. Bir nisbî temsil söz konusu değil. Ermeni örgütlerinin kıymet-i harbiyesine değin elimizde rakamsal bir veri yok. Lakin bir siyasi aktivite içinde olduğunuz takdirde çarpan etkisi uyandırıyor bu, ama bunun toplumsal karşılığına baktığınız zaman her zaman aynı sonuç çıkmaz.

Taşnaklar da, Hınçaklar da, –bu bir kanaattir elimde rakam olmadığı için– toplumu böylesine yönlendirme veyahut büyük bir kısmını temsil etme kabiliyetine sahip değillerdi. Zaten o günkü örgütlenme faaliyetlerini düşündüğünüz takdirde dağınık bir şekilde olan gariban köylüyü örgütlemeniz için günümüzdeki teknik olanakların olması lazımdı. Böyle bir şey zaten söz konusu değil ve bunlar da içeride fedai hareketi vs. dışında yoklar ama mesela en önemli yerleşim yeri İstanbul. İstanbul herkes için büyük payitaht. Ermeniler için de kültürel, siyasi merkez. Abdülhamid sansüründen İstanbul’da nefes alamazsınız. Taşnaklara yakın olan ama Taşnakların örgütsel yapısı içinde olmayan insanlar vardı tabii ki. Taşnakların merkezi buraya yakındır: Sakız Ağacı şimdiki Atıf Yılmaz sokakta, 50 küsur numara. Sonuç olarak, mecliste olan, legal bir örgüttür, illegal değildir. 31 Mart olduğu zaman bizim kahraman İttihatçılar kaçarken Taşnaklara sığınırlar.

Değinmemiz gereken bir husus da Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi bekasını sağlamak için Tanzimat ile başladığı idari düzenlemelerdir. Bu düzenlemeler bildiğiniz gibi merkezileştirme yönündeydi. İltizam meselesini bir türlü çözemediler. Bir, iki yıl iltizama verilmedi ama sonra olmadı çünkü vergi meselesi önemli. Devlet dediğin vergi toplayacak. Vergiyi toplayamıyorlardı. Mültezim sistemi yerine, yerinden bu işi halledelim yani yerel  idarecilerle bu işi yapalım dediler, yapamadılar. Burada başka bir şey daha vardı. Bir anlamda Kürt emirliklerinin de merkeze bağlanmasını gerektirecekti, tabii ki bu da emirlerin gücünü zayıflatacaktı. Osmanlı İmparatorluğu’nun küçük ortakları olan Kürt emirliklerinin, veyahut yerel iktidarların nisbî özerkliğini ortadan kaldıracaktı. Bu merkezileştirme politikası, Kürt emirliklerini rahatsız etmiştir. Bir de Tanzimat’ın bir özelliği de şudur: “gavura bundan sonra gavur denmeyecek”. Bu Kürt emirlikleri için sorun olur. Yani Süryani’nin, Ermeni’nin eğer malına, mülküne, kızına, karısına el koyma hakkınız varken artık bunu yapmanız hukuksuz, kanunsuz addedilirse, bu sizin iktidarınızı zayıflatır. İktidar neye yarar ki? iktidar dediğiniz gasptır! Velhasıl kelam bu bir sorun yarattı. Bu sorun imparatorluk tarafından uzun süre bir türlü çözülemedi.

Abdülhamit’le birlikte ama özellikle 93 Harbi’nden sonra, yani ama 93 Harbi’nin de etkisi var, yani Abdülhamit bir gün sabah kalktı ve başına bir taş düştü, dedi ki; ben şu Kürt meselesine şöyle bakayım demedi. Osmanlı orduları içinde Kürtler zaten ayrı bir birlik olarak Ruslara karşı savaşmışlardır. Bir iki yıl sonra isyan edecek olan Şeyh Ubeydullah, Osmanlı ordusunda komutandır. Dolayısıyla Osmanlı-Rus Harbi’nden sonra II. Abdülhamit, kesinlikle önceki politikayı bırakmaya ve hem Ruslara karşı Kürtleri yanında tutmaya hem bölgedeki olası Ermeni kıpırdanmalarına karşı onları denetlemeye çalıştı. Bir taraftan da aslında bütün sistemi Kürtlerle birlikte kurmak, Kürtlerin olası bağımsızlaşmaları ve ulusal bağımsızlık fikrinin gelişmesini engellemeye yönelik bir politika oluşturdu. Böyle bir şeyi tartışmak abes bir şeydir ama Osmanlı, Kürtler olmadan Rus İmparatorluğu’na karşı mücadele edebilir miydi? Rus devletine baktığın takdirde –devlet yapılanması, gücü vesaire– Büyük Petro Petersburg kentini kurarken daha doğrusu devleti yeniden kurarken, inşa ettiği bakanlıklara, bürokrasiya baktığın takdirde bambaşka bir devlet mekanizması kurmuş. Bizim Bab-ı Ali gibi bir şey kurmamış.

Kürtlerde gerçekten yerel iktidarlarının ötesinde bir bağımsızlaşma emaresi var mıydı, gözüküyor muydu?  Elimizde bu konuda herhangi bir veri yok. Bu minvalde her zaman fikirler vardır, bazı bireyler ortaya çıkabilir. Tarih bazen sıçramalarla ilerleyebilir. Ama sıçrama da ne kadar gerilediğinize de bağlı bir şey. Hiç gerilemeden sıçramazsınız, bir sınırı vardır. Ortada bir fikir olacaktır da oradan bir sıçrama olacaktır. Dolayısıyla bütün ihtimaller elbette düşünülmüştür. Bütün bu üç şık –kabaca– düşünülmüştür. Ama sonuç olarak Hamidiye Alayları kendi bölgesinde, kendi halkı üzerinde bir baskı aracı olarak, bir yağma aracı olarak kalmıştır. Ama esas olarak da oradaki Ermeniler, Süryaniler üzerinde bir felaket olmuştur.

Bu bağlamda Sasun ve Ermeni siyasi örgütleri hakkında ne söylenebilir?

Hampartsum Boyacıyan (Dr. Murad), Kilikya milletvekilidir.  Çok uzun yıllar hapiste kalmıştır. Hapishaneden gelip milletvekili olmuştur. Bu bahsettiğimiz insanların bazıları Abdülhamit zindanlarından çıkıp gelirler. Onlar hürriyet mücahidi yani. Bu tür Sasun İsyanları hep öz savunma isyanlarıdır. Aklı başında birinin, zorda kalmadıkça kendi durumuna bakıp –sınırda olursanız sırtınızı bir yere verirsiniz– Sasun gibi Allah’ın defettiği bir yerde devlete kafa tutması için artık nefes alamaz duruma gelmiş olması lazımdır.

Bu isyanlar meselesi teker ele alındığı zaman, resmi tarih açısından garabet bir hikâyedir. Koskoca Osmanlı ordusu, Sasun’da, küçücük bir yerde isyan çıkıyor, herkes Guevara gibi olsa ne yazar yani. Dolayısıyla bu isyanları, bir öz savunmadan başka bir şey olarak telakki etmek mümkün değildir. Herkesin çoluk çocuğu var; çocuğu olan insanlar harekete en geç geçen insanlardır haklı olarak. Yaşlısı var vesaire. Fedailer öyle değildir. Taşnak Fedaileri, Sergey Neçayev’in “Devrimcinin Kateşizmi”nde olduğu gibi isimleri önemli değildir, sevdaları yoktur, ana-baba isimleri önemli değildir, her şeyiyle gider kendini vakfeder. Ama normal insanın gündelik hayatından, çoluk çocuğundan, sorumluluklarından vazgeçip de ölümü göze alıp karısının, anasının, babasının, çocuklarının yok olmasını da göze alarak silah alması için bir nedeninin olması gerektiğini her insan düşünebilir. Yerel halk direnmezse siz bir şey yapamazsınız. Dünyanın hiçbir yerinde hiç kimse dışarıdan gidip de grev çıkartmamıştır. Grevi insanlar çıkarır. Siz gider katılırsınız. İhtilaller de böyledir, Fransız İhtilali, Ekim Devrimi, Paris Komünü de böyledir, kimsenin karar vermesiyle olmamıştır. Kitleler sokağa dökülmüştür, ondan sonra siyasi örgütlenmeler bu işe nasıl dâhil olabileceklerine, nasıl yönlendirebileceklerine, zamanı nasıl kısaltabileceklerine bakmışlardır.

Bir yandan, 19. yüzyıl boyunca İstanbul’daki çevrelerde yapılan tartışmalar var. Onları nereye koyabiliriz?

Şöyle diyebiliriz. 1840’lı yıllarda başlayan 1848’den etkilenen “Ermeni aydınlanması” dediğimiz dil başta olmak üzere, halkın kullandığı gündelik dili, kültür dili haline getirme mücadelesi oldu. Okulların açılması, yurtdışına gitme, teknik eğitim Ermenilerin de kullandıkları tabirle bir kültürel Rönesans yarattı. Bu dönem zarfında Ermenilerin kendi geçmişlerine bakarak 19. yüzyılın ortasında bir kültürel dönüşüm başladı. Bu kültürel dönüşüm bir nizamnameyle taçlandı. Arkasından Osmanlı Anayasası yapıldı. Osmanlı Anayasası’na Ermeniler çok önem verdiler. Ondan sonra Doğu’daki baskılar, İstanbul’daki Ermeni çevrelerini, patrikhaneyi de sıkıştırmaya başladı. Çünkü şikâyetler geliyor, bizim başımıza bu belalar geliyor, bunlar için ne yapılması gerekir deniyor. Bu baskılar karşısında birtakım siyasi arayışlara girildi. Bu siyasi arayışlar, Ayastefanos ve Berlin Antlaşması’nda da ortaya çıkan sorunlardır ve bunların gerçekleşmesi için mücadele edildi. Bu sorun 1908’e kadar artarak devam etti.

1894-96, Abdülhamit katliamı resmi dilde “pogrom” veyahut “kısmî soykırım” diye geçer. Verilen rakamlar büyük rakamlar olduğu için telaffuz etmeyeyim. En küçüğü 100 bindir; 300 bine kadar uzanan rakamlar vardır. Bahsettiğimiz tarih ortada. Buradan da kaçkınlar oldu; yani topraklarını bırakıp evlerini bırakıp gidenler oldu. Bu can-mal güvenliği meselesi dehşetli bir şekilde devam etti. Hatta İttihatçılarla Taşnaklar arasındaki ilişkinin bu kadar yakın olmasında çeşitli nedenler vardır. Bunlardan birincisi her ikisi de Abdülhamit düşmanıdır, ona karşı muhalefet etmişlerdir. O güne kadar Ermeniler için katliam dediğiniz zaman Abdülhamit katliamı akla gelirdi. Bunun tekrarı bir problem olarak gözükürdü. Bu ihtimalin yeniden zuhur etmesi onlar için hayati bir sorun oldu. Taşnaklar da Hürriyet ve İhtilaf’ı daha padişahçı ya da saltanatçı gördükleri için bu ilişki devam etti. Altı yıl boyunca süren tartışma Ermenilere vaat edilen can güvenliğinin sağlanması ve geri dönenlerin mallarına mülklerine kavuşmaları meselesidir; yani topraklarına kavuşmaları meselesi. Nihayetinde Kürtlerin gasp ettiği topraklara kavuşması meselesi. 1914’e gelindiği zaman, savaş başlayınca, İttihat-Terakki rejimi de bu işi gargara etmiştir. Kelimenin amiyane tabiriyle sallamıştır. Halledeceğiz demişlerdir. Ermeni milletinin -Osmanlı tabiriyle- bir eyleme kalkışmayla tabiri caizse hır çıkardığı yönündeki görüşlerin bir temeli yoktur. Tabii ki her yerde militan bulursunuz. Bahsettiğiniz nüfusun ne olduğuna bakın. Yüzdeyle, bindeyle ölçerseniz o oldukça düşük bir rakamdır. 1915’te İstanbul’da tevkifat başladığı, Ermeni aydınları tevkif edildiği zaman bu adamlar teröristse siz hayatınızda böyle terörist gördünüz mü? Evinde oturuyor ve akşam Talat Paşa’yla kağıt oynuyor. Sonuna kadar bekliyor bu bir hata ve düzeltilecek diye. Kaçan kaçtı zaten. Durumu gören, fark eden insanlar, vahametin farkına varan çok az insan kaçtı tabii.

Resmi tarihin Ermeni örgütlerinin şiddet eylemlerine odaklanan bir tarih okuması var. Bunun örneklerinden biri de Abdülhamid’e yönelik suikast girişimi. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasına Saraybosna’da Arşidük Ferdinand’e yapılan suikast neden oldu derseniz zaten bu tür olaylar çok keyfi olur. Velev ki Taşnak Merkez Komitesi bu suikastı hazırladı. İki kişi arada gitti. Bunun milletle ne ilgisi var? Her yerde iki kişi bulabilirsiniz. Aynı şeyi diğer kurumlara da uygularsanız bunun anlamı vardır. Politik şiddet dersiniz. 1894-96 pogromu bir kenara atılacak. Birkaç kişi Abdülhamit’e suikast hazırlayınca bu politik şiddet olacak. Öteki saray teşrifatı öyle mi! Abdülhamit, Batı’nın gözünde de, Ermenilerin gözünde de katliam yapmış bir sultandır. Politik şiddetten bahsediyor, çaresiz denebilecek yaşlı bir insandan bahsetmiyorsunuz. Diyeceksin ki senin için bir çözüm müdür, tabii ki değildir. Tarihi kitleler yapar. Ama bu politik şiddet, “bana aittir, başkası kullanırsa problem çıkarır” diye tahlil yaparsak buna tarihte “zevzeklik” denir.

Buna benzer Ermeni hareketlerine ve Ermenilerin o dönemki varlığına dair ters taraftan ve yanlı tarih yazmaya çalışanların başvurduğu ikinci bir şey de emperyalizm söylemidir. Ermenilerin sermayeyle veya emperyal güçlerle bir şekilde birlikte hareket ettiğine dair tarih okuması kastı var. Buna nasıl sahih bir cevap vermek lazım?

Christian Rakovsky’ye döneceğiz, Balkan Marksizmi’nin babası dedik. Türkçe dâhil bütün Balkan dillerini konuşur. Osmanlı İnkılabı olduğu zaman Sosyalizm dergisine bu konuda bir yazı yazar. Osmanlı İnkılâbı’nın önündeki sorunları dile getirir. Bunlardan biri “milli mesele”dir. O kadın meselesini de dahil eder ve sosyal mesele diye devam eder.

Troçki, Balkan Harbi sırasında yazdığı bir makalede iki unsurun altını çizer. Birincisi, Jön Türkler-devlet Ermenileri kesecek, ikincisi; Batı Osmanlı’yı parçalamak istiyor. Tabii ki böyle bir sorun var Osmanlı İmparatorluğu’nun çeşitli nüfuz alanlarına bölünmesi, parçalanması için daha sonra 1916’da Fransa ve İngiltere arasında kesin olarak anlaşma olduğu gibi öncesinde de görüşme var. Herkesin kendine göre çeşitli planları vardır. Osmanlıların da Orta Asya’ya gitme planları var. Herkes plan yapıyor. İttihatçılar da mazlum değil burada Sarıkamış’a giderken. Dolayısıyla bu tür sorunlar var. Bir toplumun içinde iç sorunlar varsa diğer güçler de bu iç sorunları kullanarak kendi nüfuz alanlarını genişletmeyi düşünürler. Rusya bu açıdan çok önemli çünkü Rusya 19. yüzyılın başında Kafkasya’ya inerekten klasik olarak İran Ermenistan’ının önemli bir kısmını ele geçirir. Ve ondan sonra o coğrafyada bir nüfuz alanı oluşturmaya çalışır. Halklar hapishanesidir, burada yeriniz yok. Taşnaklar, Çar’ın naibine suikast hazırlamıştır. Hapishaneler Taşnak doluydu çünkü Taşnakların esas menşei, kalabalık olduğu yer İran ile birlikte orasıdır. İran Anayasal Devrimi’nin önemli savaşçılarından biri Ermeni’dir. Ermeniler için bu bahsettiğimiz süre zarfında bu gelgitler, geçişler devam etti. Öbür tarafta can, mal güvenliğiniz var. Irzınıza, namusunuza  saldırı yok. Ama bir halk olarak taleplerinize karşılık yok. Çerkesler için aynı şey değil 1860’tan başlayarak Rusların Kafkasya’ya girmesi onlar için bir kıyımdır.

93 harbinden sonra Kars vs. Rusların eline geçiyor, sonrasında aşiretlerin bir kısmı burada, bir kısmı orada diye benzer bir durum oluyor. Bu mesela bir cazibe merkezi haline geliyor, ama bunun karşılığı ne? Eğer bunun karşılığı toplu bir şekilde 1914’te Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman Ermeni askerler toptan Rusya tarafına geçse dedikleri doğru olurdu. Öte yandan, bakalım rakamlara…

Nasıl bir durum var?

Anadolu asker kaçağı dolu. Zaten Birinci Dünya Savaşı sonucunda şöyle bir şey var:  “Ermeniler kaçtı”. Türkler ne yaptı? O zaman onlar da hepten kaçtı. Dolayısıyla böyle bir mantık oldu. Böyle bir hikaye yok. Zaten Ermenilerin kaçanı kaçmıştı. Kaçmayan amele taburlarına alındı. Amele taburlarında katledildiler. Geri kalan, katliamda öldürülenlerin ağırlıklı kısmı kadın ve çocuktur. Göç yollarındaki fotoğraflara bakın 20 yaşında birini bulamazsınız. O amele taburlarında ölmüştür zaten. Kürtler çapulculuk yaptılar, öldürdüler, saldırdılar kestiler ya. Çoluk çocuğu, kadın ihtiyarı kestiler. Emperyalistlerden bahsederken birisi birisiyle görüşmüştür falan. Zaten Osmanlı da savaşa böyle girdi. Enver Paşa buradaki Alman elçisini ziyaret ediyor. Rusya’dan bir şey olmaz, bizimle savaşa girin diyor. Adam ikna oluyor. Savaş kısa sürer biz de masaya oturur malı götürürüz. Dolayısıyla doğru ama mesela diyelim ki bir Hınçak’ı İngiliz istihbarat servisiyle oturmuşlar vs. böyle şey yok. Bunu yapan Enver Paşa Almanlarla yapıyor. Kendi milletini kırdırıyor. Esas hikaye şu: Bu Taşnaklar günah keçisi oldu. Daha sonraki siyasi çizgileri bakımından daha sağcılaşmış milliyetçileşmişlerdir bu doğru.

Bu dediğiniz olayın olduğu süreç tam olarak ne zamana tekabül ediyor ?

Bu dediğimiz hikayeden sonra. Taşnaklar Sosyalist Enternasyonal üyesi, seksiyon, daha sonra olmayan Osmanlı seksiyonunun alt seksiyonu. Yani sosyalistseniz Troçki ile Luxemburg ile Lenin’le Kautsski’yle aynı masada oturan insanlar bunlar. Hiç kimse o zamana kadar, 1914 yılına kadar bu insanlara “emperyalizmin ajanı” dememiştir. İttihatçılar da demedi zaten. Taşnaklar son kongrelerini 1914’te savaşın arifesinde Erzurum’da yaparlar. İttihatçılar da gider derler ki “siz bizden yana Rusya’da isyan çıkartın, size özerklik verelim”. Vereceksen neden o güne kadar durdun, hakkı mı değil mi? Yalan, sahtekarlık yani. O zaman Taşnaklar bu teklifi kabul etselerdi şimdiki Erzurum, Kars vs. Ermeni özerk bölgesi mi olacaktı? Enver Paşa ya da  İttihatçıların teklif ettiğini biz söylesek bize “vatan haini” derler. Herkes vatan haini oldu ya neyse. Hiçbir şekilde Taşnaklar, 1914’e kadar ayrılmak istememişlerdir. Osmanlı içinde haklarını savunmak durumunda kalmışlardır.

Bu aslında isteseler de yapamayacaklarıyla alakalı.

Bu da tartışmalı bir konu ama şunu söyleyeyim şimdi Ermenistan dediğiniz coğrafya belirsizliğinin ötesinde tüm Ermenileri kapsamıyor. Tabii coğrafya değişen bir şeydir. Şimdi kalkıp kimlerden beri babamın nesiydi demek saçma sapan şeylerdir. Şimdi İstanbul genel bir merkez, kültürel merkez burası. Trabzon’da, İzmir’de ciddi nüfuslardan bahsediyoruz; matbaaları vs. var. Dolaysıyla böyle bir talepte bulunduğunuz takdirde belli bir coğrafyanın özerkliğini isteyebilirsiniz. Ama eğer geniş bir alandaysanız, toprağa ilişkin bir talebiniz olmaz. Toprak dışı talebiniz, özerklik talebiniz vs. olur. Bu bir güvenlik ve toprak meselesidir, bunun çözülmesi lazım. Olur muydu, olmaz mıydı? Ben tekrar ediyorum Taşnaklar son ana kadar böyle bir ayrılık peşinde olmadılar. Krikor Zohrab’ın adadaki evinde eski Ermeni mebusları “katliam olur mu, olmaz mı?” diye anket yapıyorlar. Olur diyorlar ama bekledikleri Abdülhamid katliamları kadar, pogrom kadar bir hikaye. Bekliyorlar.

Ne zaman oluyor bu?

1914 yazı işte ondan sonra kış geliyor.

1915’e gelindiğinde Ermeniler nasıl bu kadar hazırlıksızlar? Neden direniş yok? Nasıl yok?

1908-14 döneminde Patrikhane’de bir dönem Taşnaklar’ın, ondan sonra Bab-ı Ali baskınından önce Hınçaklar’ın etkisi artar. Siyaset geri çekilince ruhbanın etkisi öne çıkar. Bu entelijansiyanın hayat tarzı, kırsal kesimdeki insanlardan uzak, orada beraber yiyip içiyorlar. Tabii ki başka sorunlarla da ilgileniyorlar. 1908 meclis zabıtları Türkçe basılmıştır. Onlara baktığınızda mesela Zohrab’ın sadece Ermeni meselesinden bahsetmediğini görürsünüz. Onunla beraber bir işçi bloku var, sol blok var mecliste. 65’te TİP grubu kurulmadan önce tek işçi bloğu odur. Bunlar milliyetçi! Külahıma yuttur, TİP daha milliyetçi. İttihatçılardan bir farkı yoktur zaten Ermeni meselesini açıklamakta.

Taşnaklar bu meselenin çözülebileceğine inanmışlardı, benzer insanlardı, yakın ilişkileri vardı. Hınçaklar mesafeli davranmışlardı.  Selanik Sosyalist Federasyonu gibi Hınçaklar da 1912 seçimlerine Hürriyet ve İtilaf ile girerler. Bu konuda ikilem vardır. Bu meseleyi İttihat Terakki’nin çözmesi konusunda beklentileri olanlar varken diğer taraftan bunlar sorunu çözmez aksine daha beter yaparlar diyenler vardır. Bir iddiaya göre 1910 son Selanik Kongresi’nden sonra İttihatçılar milliyetçi bir proje peşindedir.

Ermeni siyasi örgütleri için halkı örgütlemek tarihsel olarak çok da kolay bir hikaye değildir. Büyük miktarda kırsal bir kesim ve bir toplumun yaklaşık %15 civarı kadarsınız. Katliam önlenemeyecekti ama hiç olmazsa bir özsavunma geliştirilmeye çalışılabilirdi. Bunu örgütleme kapasitesine sahip değillerdi, öyle bir ufukları da yoktu. Benzer bir sorun Yahudi soykırımı için de vardır. Birinci Dünya Savaşı olmasaydı bu mesele bu şekilde olmayabilirdi. Birinci Dünya Savaşı, Rosa Luxemburg’un “ya sosyalizm ya barbarlık” dediği bir ikilemle karşı karşıya bıraktı insanlığı. Sosyalizm belki Ekim Devrimi’yle başkalarının ihtimal alanına girdi ama barbarlık da büyük miktarda Ermenilerin başına geldi. Dolayısıyla o güne kadar o kadar kapsamlı bir felaketle insanlık yüz yüze gelmemişti. Ne kadar tasarlarsanız tasarlayın bu kadar feci bir şeyi tahayyül etmeniz mümkün değil.

Çünkü daha öncesinde insanlık tarihinde böyle korkunç bir şey yaşanmamış, böyle bir gerçeklik de var.

Biraz önce dediğim gibi onların da düşündükleri bir tür pogrom yani 1894-96 gibi bir şey. Yani İstanbul sokaklarında sopalarla Ermenilerin kafalarının ezilmesi gibi bir şey. Tamam olabilir, 100 bin ya da 200 bin insan öldürülebilir ama soykırıma varacak bir şeyi beklemiyorlardı. Soykırım, birileri dese de demese de çıplak gerçek şu: bir halk yaşadığı topraklardan resmen kazınıyor. Yani yarattığı tüm birikimle, kanlı canlı bir halk kazınıyor. Böyle bir şey kimsenin aklından bile geçmez çünkü o zamana kadar vaki olan bir şey değil. Sonuna kadar da tabii insan fecaati yakıştırmıyor, yoksa 1914’de Ağustos ayında Erzurum’da konferans yapılırken (Taşnak) alınan  karar şu: Herkes bulunduğu ülkenin ordusuna katılacak yani Rus olan Rus ordusuna, Osmanlı olan Osmanlı ordusuna katılacak.

Bu zaten aslına belirleyen temel şeylerden bir tanesi değil midir?

Zaten bunu dediği anda, mesele İttihatçılar “bunu böyle yapın” derken “yapmazsanız” ne olacağıdır; “bizden taraf savaşa girin, öbür tarafta Ruslara karşı isyan çıkartın” dediğiniz takdirde yapmazsanız “biz bir şey yapacağız” demektir.

Bir de Meşrutiyet’in ilanı ile başlayan siyasi karmaşa ortamı ve Adana Katliamı mevzusu var. İttihat ve Terakki’nin bu konudaki tutumu hakkında neler söylenebilir?

Henüz daha 31 Mart olmuş, İttihat Terakki 1908’den sonra her şeyi kontrol etmiş durumda değil. Daha sonra kontrol edecek. Bahanesi var. Ermeni katliamının Talat Paşa’nın telgrafında planlanan bir hikaye olmadığını biliyoruz. Toplum buna meyyal, toplumun geçmişinde var bu hikaye. Dolayısıyla geçmişe dönüp baktığımız takdirde “eskiden biz halklar kardeş gibi yaşıyorduk” durumu yok. Her halk zaten kendi içinde, kardeş gibi yaşamıyorduk ki. Halklar neden kardeş gibi yaşasınlar? O ileride belli bir tasavvur etrafında verilecek mücadelenin ürünü olabilecek bir hikâye. Sanki Türkler kendi içinde eşit, adil bir şekilde yaşıyorlardı. Kendi içinde eşit, adil, özgür bir şekilde kardeş gibi yaşamadan başka bir halkla nasıl kardeşçe yaşasın.

Tam bu değinmenizde aslında 1915 ekseninde durduğumuzda Kürtlerin soykırım sürecindeki rolünü nasıl tanımlayabiliriz ?

Tabii dediğimiz süreçte şunu görüyoruz merkezden bağımsız olarak, Kürt emirliklerinden başlayarak yerel iktidarda zorba aşiretler var. Tabiî ki her ilkel toplum çok barbardır anlamında bir şey söylemiyorum. Ama bu aşiret sistemi kendi içinde çok hiyerarşik bir yapılanma barındırıyor. Dolayısıyla Osmanlı merkezinden bağımsız olan Kürt aşiret reislerinin –dini itikatları da sağlamdır bunların, sonuçta Hristiyan bir kavimle karşı karşıya kalıyorsun ve bu açıdan ideolojik tahkimatı da sağlamdır– bir oyuna geldiklerini söylemek abes bir şeydir. Ne 19. yüzyıl boyunca ne II. Abdülhamid döneminde ne de İttihat Terakki döneminde aldatıldık ve terk edildik.

O zaman Kürtlerin yaptığı işbirlikçilik midir ?

İşbirlikçilik değil daha da kötü bir şey diyorum. Merkezden bağımsız bir şekilde Ermeni meselesinden ziyade çünkü Süryani katliamında bu çok açıktır. Süryaniler için dediğim şeylerin hiçbiri baki değildir; ne ayrılıkçı örgüt vardır ne emperyalizme dair bir şey vardır. Sonradan Ermeniler için uygun görülen argümanlar Süryaniler için geçerli değil. Süryanilere ne oldu? Süryanileri “fisebilillah, pir aşkına” Kürtler temizlemiştir. Bunun aksini söyleyecek hiç kimse olmamalıdır. Dolayısıyla işbirlikçilikten daha ziyade bir şeydir. Çünkü bu kısmi egemenlik alanına sahip bir ortaktan sözediyoruz. Kendisini öyle görüyor.

Tehlikeli olan bu zihniyetin bugüne kadar devamı da olabilir çünkü biz Türk, Kürt, Ermeni derken sonunda tarihi somut insanların tarihi olmaktan çıkarıp kimliklerle ifade etmeye başlıyoruz. Bizler tarihi anlatmaya Malazgirt’ten başlıyoruz. Malazgirt’te Ermeniler de var, herkes var. Birincisi, Malazgirt Ermeni ismi. İkincisi bu binli yıllarda Anadolu’da Araplar var ondan önce haçlılar gitmiş ondan sonra kimin kimle nasıl ittifaklar kurduğunu anlatmak eğelenceli olabilir. Tarih üstü bir ittifak yok, ben size Selçukluların haçlılarla ittifakını anlatırım sonra ne yaparsınız? Herkes birbiriyle ittifak kuruyor yoksa böyle Kuran ayetiymiş gibisine şu kavimle şu kavim neden ittifak yapsın. Bir kavim kendi içinde ittifak yapmıyor zaten. Kendi içinde çatışmalar var. Köylü isyanları var, Bizans’ta da var. Vergi isyanları oluyor. Neden bir Kürt ile Türk, Türklerin kendi içindeki savaşlarında taraf tutsun? Şah İsmail Türk müydü değil miydi? Yavuz Selim, Türk müydü değil miydi? O öyleydi, bu böyleydi. Biz bunu tarihsel olarak açıklayacaksak bir egemenlik ilişkisi olarak açıklayacaksak, iki iktidar arasındaki savaşı açıklayacaksak ne ala, ama “biz Türklerle beraberdik” hikayesiyle masal bile anlıtalamaz. Türk, Türk ile beraber değildi. Böyle bir şey başka nerede var? Yakın tarihe geldiğimizde, “Çanakkale’de Kürtler de vardı” diyorlar. Çanakkale’de Ermeniler de vardı. Kürtler ve Ermeniler Çanakkale’ye Kürt ve Ermeni olarak mı gittiler? Osmanlı olarak gittiler. Bilmiyorum böyle bir Kürt var mı; “ben Çanakkale’de savaşırsam Kürt halkının geleceğini kurtarırım” diyen.

Bu günden baktığımızda Kürtler, Kürt hareketi soykırımla nasıl yüzleşmeli? Soykırımı tanımak soykırımla yüzleşmek için yeterli midir ?

Soru güzel ben de bunu bu yakınlarda yeniden düşünüyorum.  Provokatif bir soru sorabilir miyim ?

Tabii ki.

Şu anda Kürt hareketi, Ermeni soykırımını reddederekten “bana soykırım yapıldı” diyebilir mi? Kaldı ki, Kürtlere soykırım yapılmamıştır. Olmayan bir soykırımı, soykırım olarak gösterip de Ermeni soykırımını kabul etmediğiniz zaman dünyada dolaşamazsınız.

Öcalan şöyle bir şey kuruyor; Ermenilere gerçekten bir soykırım yapıldı; Kürtlere de kültürel, siyasi ve toplumsal bir soykırım yapıldı.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda, dünyada en cefakar halkın Kürt olduğunu söyler. Halbuki Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeniler, İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudiler ve Çingenelerdir. Şimdi, birincisi, bu mağduriyet skalasını kurup da başına kendi milletini koyduğun taktirde bu işin içinden çıkamazsın. İkincisi, soykırım meselesini tanımak demek resmi görmek değildir. Filmi göreceksiniz. Şunu söylüyorsanız soykırımı tanımanızın hiçbir anlamı yoktur: “Ermeni katliamının baş müsebbibi, esas nedeni Ermeni milliyetçi harekettir” dediğiniz zaman sizin bir ezilen ulus olaraktan bütün halk taleplerinizi hâk ile yeksan edersiniz. Bu hakikaten demek ki “müstahaktılar”. Baş sebebi Ermeni milliyetçi hareketiyse ki söylediğim tarihte Ermeni milliyetçi hareketi diye adı anılan iki örgüt, şu andaki var olan Kürt ulusal hareketinden daha solcudur. Lafzı olarak değil yani. Olmazsa bana değil Lenin’e sorsunlar. Çok meraklılarsa orada duruyor, Lenin’in eserlerinde “Ermeni Devrimci Hareketi” diye geçen Taşnak örgütüdür. Şimdi soykırımı tanımak demek ağlamak demek değildir. Onu liberaller de yapıyor. Onu Ermeni milliyetçileri de yapıyor. Şimdi tarihe herkes kendi tasavvur ettiği gelecek ile bağlantılı olarak bakar. Eğer gerçekten biz insanlığın bu tür felaketlerden uzak, adil, eşit ve özgür bir şekilde yaşamasını tasavvur ediyorsak; bu sebepler vaka kadar önemlidir. “Ermeni milliyetçileri” diyorsanız soykırım demeseniz de olur çünkü senin gerekçen İttihatçıların gerekçesidir. Bir tutarlılık var. Abdullah Öcalan, Avrupa İnsan Mahkemesi’ne verdiği savunmasının kitaplaştırılan beşinci cildinde 1919-1922 dönemi için bir tür cennet tarifi yapar. İşte Kürtlerin varlığı kabul ediliyordu, demokratikti, bize özerklik verilecekti, antiemperyalistti  vs. ibarelere baktığınız takdirde, ben bunlardan hiçbirinin doğru olduğu kanısında değilim. Anti emperyalist değildi, demokrat değildi. Bütün bunlar ciddi şeylerdir. O toplumsal ve tarihsel zemin oradaki halkların katliamı üzerine oturmuştur. Her bakımından yanlış bir hikaye. Ama eğer bugün kalkıp Türkiye’yi büyüteceğiz –eğer özne Türkiye ise– bizim bahsettiğimiz tahayyül ile bir ilişkisi olmaz zaten. Bu hikayeyi başka bağlamlarda tartışıyoruz demektir bu. Şimdi soykırım, herhangi bir soykırım, ve hatta insanlığın soykırım ile sınırlı olmayan, başına gelen belli başlı felaketler, içlerinde irili ufaklı başka felaketleri de barındırdığı için önemlidir. Bunları anlar ve bunlara karşı nasıl mücadele edeceğimizi bilirsek o zaman dediğimiz türden bir gelecek inşa etme şansımız olabilir. Onun için çok önemlidir. Enzo Traverso’nun Marksistler ve Yahudi Meselesi kitabının alt başlığı aslında bir anlaşmazlık tarihidir, yanlış anlama tarihidir. Marksistler de Yahudi meselesini uzun süre anlamamışlardır çünkü Marksizm de sosyalizm de mücadele için kendisini geliştiren bir düşüncedir. O ilk evrede, 19’un ikinci yarısında, o sorunu kavrayamamışlardır. Kabaca bizim anlayışımızda sosyalizm bu işi çözer, önce birlikte olalım vs. Bizdekinden farklı olarak unutmayalım, Yiddiş dili Rusça’dan önce Marks’ın yazılarının çevrildiği dildir.  Yahudi işçi örgütü Bund’un kuruluş tarihi, Rus İşçi Partisi’nden öncedir. Proleter bir halktan bahsediyoruz. Benzer bir durum Ermeniler için de geçerlidir. Kafkaslardaki Ermeni Spesifistler, proleter millett diye görürler Ermenileri. Bir avucu hariç geri kalanı yoksuldur. Tarumar olmuş bir halk. Şimdi, bu tartışma Kürtler açısından tarihsiz bir tartışmadır. Ama şart da değildir. Ne istediklerine bağlı. Gerçekten Türkiye ile birlikte Kürtler ve Türkler olarak daha büyük olmak istiyorlarsa böyle bir tartışmaya ihtiyaçları yok zaten. Müzakere süreci için elzem bir tartışma da değil bu. Başka bir şey için elzem. Onun da öznesi yok zaten.

Biraz açar mısınız bunu?

Benim öznesi yok dediğim, başka bir türlü dünyayı inşa edecek güçler Türkiye’de yeterli değil. Beğendiğimiz, beğenmediğimiz bütün sosyalistleri toplasan yüzde bir civarında. Demek ki bunun öznesi yok. Eğer kültürel özerklik, muhtariyet, eski köy isimlerinin verilmesi ya da polis teşkilatının belediyelere bağlanması vs. hatta vergilerin yerelde toplanması gibi kısmen Almanya eyalet sistemi kısmen Amerika’daki eyalet sisteminde varolan maddelerse mesele… Toplum ve Kuram dergisinde Gültan Kışanak’la yapılan bir görüşmede, Demokratik Özerklik’in karşılığı olarak gösterilen Almanya’daki eyalet sistemi gibi bir şeydi. Bunlar için, hatta asgari ücreti arttırmak için veyahut Kürdistan’ın gelirini arttırmak için de soykırım meselesini tanımaya gerek yok. Fransa da hâlâ Cezayir’de yediği haltları kabul etmiyor. Ama sosyalistler hâlâ Cezayir’deki sorunlarla cebelleşiyorlar. Günah çıkarmak için değil. Çünkü her an benzer bir şey olabilir; tarih geçmişte kalan bir şey değildir. Mesela Fransa Orta Afrika’ya girdi. Dolayısıyla hâlâ sıcak bir mesele. Bunlar canlı tartışmalar. Bu sınırda bir talebiniz varsa bu pazarlık için, “birlikte olursak”, “biz zaten eskiden Malazgirt’te beraberdik” demek için soykırım meselesini tartışmak lükstür. Lobiler meselesi de buna bağlı bir şeydir. Bu lobi meselesiyle en acı bir şekilde mücadele eden Hrant Dink’tir. Hrant Dink gibi burada Ermeni olmaktan dolayı katledilen birinin bu topraklardan giden Ermenilere  yaptıklarının yanlış olduğunu söylemesi herhalde kolay bir şey değildi. Ama başka bir şey vardı.  Hrant Dink, hiçbir zaman bu lobilerinin dertlerini eleştirmedi. Yöntemlerini eleştirdi.

Mesela bir anket yaparsan, yüzdeye vursan Türk sanat müziğini Ermeniler, Türklerden daha iyi bilir.  David Barsamian diye Tarık Ali’li Chomsky’li kitapları olan, Türkçe’ye de çevrilen bir arkadaşımız var. Türkiye’ye de gelmişliği vardır. Onun bir makalesinde ilginç bir şey var. Bu lobiciler ne yapıyorlar? Amerika Birleşik Devletleri’nde başkan adaylarının veya devlet başkanının yemeğine katılıyorlar, bilmem kaç bin dolar para veriyorlar. O acaba 24 Nisan’da bu kelimeyi kullanacak mı diye. Barsamian, o yazısında, “burada bu kadar Afrikalı var, Afro-Amerikan, Latin, yerli, göçmen var; gidin derdinizi onlara anlatın” diyor. Yani aslında o da bir lobi faaliyetidir. Kürtler lobi faaliyeti yapıyor mu yapmıyor mu? Tabii Kürt ulusal hareketi de lobi faaliyeti yürütüyor. Yapmalı mı? Bize uygun düşer mi?  Biz Barsamian’ın dediğinden yanayız tabii ki. Bir sorunun varsa, benzer ezilmişliklere veyahut benzer formda olan insanlara, onu hakikaten anlayabilecek olan, kendi tarihinde kendi geçmişinde de bu tür acılar yaşayanlara ve onu anlamlandırabilecek olanlara anlat. Amerikan devlet başkanına ne diye anlatıyorsun? Anlatsan ne olur, anlatmasan ne olur. Zaten anlayamaz. Her seferinde pazarlık konusu haline getirirler çünkü onun çıkarı da neyi gerektiriyorsa onu yapacak sonunda.  Ötekinin hayatıyla örtüşecek bir tarzın olmalı. Yani bir yerli ile otursan bunu  konuşsan,  derdini giderebilirsin, sözünü çoğaltabilirsin. Dolayısıyla bu lobi meselesi de ucuz, komplo teorilerini besleyen bir şey aslında. Uluslararası güç ilişkileri, kamplar vs. üzerinden düşünüyoruz. Aşağıdan tarih daha farklı bir şeydir. Bütün bu yukarıdaki olup bitenlere uluslararası pazarlıklara, güç ilişkilerine, çatışmalara da verdiği pay, aşağıdakinin hayatından çok çok daha azdır çünkü tarihi insanlar yapıyor. Kitleler yapıyor.

Buradaki literatür tartışmasına baktığın taktirde, Kürt hareketi bu konuya çok sonra girmiştir.  Elimde bir döküm yok, kronolojik bir şey yapacak halim yok ama izleyebildiğim kadarıyla büyük miktarda anlatılara dayanan bir tarih vardı. Folklorik hikaye vardı. Kürt ulusal hareketi siyasal olarak bir yere varmış durumda yani reel bir gücü var. Ama bununla kıyaslayıp baktığında bu tarih anlayışı çok çelişkili. Ondan önce Türkçe’de yazılmış olan bu meseleye dair bir dizi husus var. Yoksa tabii ki bazı belediyelerde de olsa vs. Ermenice dersler verilmesi, bazı kiliselerin restorasyonunun yapılması önemli. Daha fazla şeye ihtiyaç var ama başka bir şey daha var burada. Neden belki daha tepkisel olmak durumunda kalıyoruz? Sen ezilen konumundaysan ve hak talep ediyorsan tarihte kaybolmuş olsa da –gördüğünüz gibi hiçbir şey kaybolmuyor aslında çünkü tarih devam ediyor– başka bir hak talebinde bulunmuş olana başka bir hassasiyetle yaklaşman lazım. O hassasiyeti göstermiyorsan senin inandırıcılığın olmaz. “Ben ötekinden daha fazla şey yapıyorum”. Öyle bir hakkın yok bir defa. Daha radikal olmak durumundasın. Yoksa tabii ki birçok insan, sadece Kürt ulusal hareketinden değil, bir kısım Türk sosyalisti de artık bu sorunu yazıyor, çiziyor. Biz de Türkler derken herhalde onları kastetmiyoruz zaten. Burada her zamanki gibi parantez açmak gerekir. Muhakkak ki resmi ideolojiyi savunanları kastediyoruz.

 

 

,

Gökçen Alpkaya ile Gözaltında Kayıplar/Zorla Kaybetmeler Üzerine Röportaj
Toplum ve Kuram

1995 yılında yazdığı “‘Kayıp’lar Sorunu ve Türkiye” ((http://www.politics.ankara.edu.tr/dergi/pdf/50/3/8_gokcen_alpkaya.pdf)) makalesi bugün halen Türkiye’de kayıplar, insan hakları ve hukuk üzerine yapılan araştırmalarda referans kaynak olarak kullanılan, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası Hukuk Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Gökçen Alpkaya ile sorularımız aracılığıyla bir söyleşi gerçekleştirdik. Kendisine kaybetmenin yoğun olarak yaşandığı, ama kayıp lafının hala tırnak içinde kullanılabildiği o yıllarda yazdığı bu makaleyi, o günden bugüne nelerin değiştiğini sorduk. Bizlere, kayıpla ilgili tanımlardaki belirsizlikleri, “gözaltında kayıp”tan “zorla kaybettirilmeye” nasıl geçildiğini, hukuki tanımların nasıl hep belli bir anda bir takım uzlaşmalar yoluyla kurulduğunu, arşivlerin devlet için önemini anlattı. Devlete sadece bir soyutlama olarak yaklaşıldığında nasıl en vahşi olayların bile kavranamaz, anlaşılamaz hale geldiğini bir kez daha yakıcı biçimde anladık.  

Alpkaya, kayıplar üzerine 1995 yılında yazdığı makalesini aslında 2 bölüm olarak tasarlamış. İkinci kısım, özellikle sola yönelik yargısız infazlara ilişkin olacakmış, fakat kayıplar yazısı yayınlandıktan sonra “o umursamazlığın ne denli sarsılmaz olduğunu gördüğün[m]de diğerini yazmak anlamlı” gelmemiş ve yazmamış. Umursamazlık tüm ağırlığıyla sürüyor, ama böyle yazılar ve söyleşiler de bazılarımızı güçlendirmeye devam ediyor. Bizleri kırmayıp bu söyleşiyi gerçekleştirdiği için Gökçen Alpkaya’ya çok teşekkür ediyoruz.

Türkiye’de zorla kaybettirme hakkında ilk kapsamlı makaleyi siz yazdınız. Üstelik bunu kayıpların devam ettiği bir süreçte yaptınız. Sizin hikâyenizi öğrenebilir miyiz öncelikle? Bu konuda bir makale yazmaya nasıl karar verdiniz? Makaleyi yazdıktan sonra hayatınızda bir değişiklik oldu mu, o dönemde ya da sonrasında devletten (polis, istihbarat, üniversiteniz vs.) açık ya da örtük hiç baskı gördünüz mü?

Hayır, o çalışma nedeniyle hiç baskı görmedim. O dönemin koşullarında bu şaşırtıcı olmayabilir. 1994-1995 koşullarından söz ediyoruz: Sabahları gazete büfesinden Özgür Gündem almak akademinin güvenli sularında böyle bir çalışma yayınlamaktan çok daha tehlikeli idi. Akademinin güvenli suları derken bilinçli bir korumadan değil, akademi ile hayat arasındaki karşılıklı umursamazlıktan söz ediyorum. Nitekim, devletten herhangi bir baskı görmediğim gibi akademi içi veya dışı hiç kimseden de olumlu veya olumsuz bir tepki almadı o yazı. Başlangıçta biri zorla kaybetmelere, diğeri de 90’ların başında sola, özellikle DHKP/C’lilere yönelen yargısız infazlara ilişkin iki yazı tasarlamış ve henüz internetin adını bile duymadığım bir dönemde her ikisinin de verilerini toplamak için beş-altı ay uğraşmıştım. Sıra yazmaya gelince, yargısız infazların aksine zorla kaybetmelerin hem de bütün şiddetiyle devam ediyor olması belirleyici oldu, geçmişe dair konuşmak her zaman daha kolaydır çünkü. Ama yazı yayınlanıp o umursamazlığın ne denli sarsılmaz olduğunu gördüğümde diğerini yazmak anlamlı gelmedi. Tıpkı şimdi zorla kaybetmeler konusunda konuşmamın da anlamlı gelmediği gibi: Neredeyse on beş yıl boyunca yok sayılan bir çalışma nedeniyle neredeyse yirmi yıl sonra adeta “uzman”mışım gibi muhatap alınmamda doğru olmayan bir şey var. Çünkü bu süre içinde dünya da, Türkiye de, akademi de çok değişti, örneğin o dönemin Türkiye koşullarında insan hakları alanında çalışmak hem etik hem de politik bir zorunluluk iken artık etik ve politik yüklemlerinden bağımsız bir uzmanlık alanı söz konusu, dahası ben de değiştim, içinde yaşadığımız koşulları insan hakları kavram ve kurallarıyla anlayabileceğimiz ya da değiştirebileceğimiz kanısında değilim.

Bu nedenle, cevaplarımın uzmanlıktan uzak, en az hikayem kadar öznel olacağını söylemek zorundayım.

Daha çok gazete yazılarından, devlet ve sivil toplum kuruluşlarının yayımladığı belgelerden faydalandığınız anlaşılıyor. Araştırma sırasında kayıp yakınlarıyla, Cumartesi Anneleri’yle de iletişim halinde oldunuz mu? Neden?

Hayır. Hiçbir şeyin tek bir nedeni olmadığı gibi bunun da tek bir nedeni yok elbette. Nedenlerden birisi metodoloji açısından cahilliğim olsa gerek. Hatırlayabildiğim kadarıyla örnek alabileceğim herhangi bir çalışma yoktu ve ben de hukuk metodolojisini ancak bu kadar esnetebildim: Ulaşabildiğim belgelerin titiz bir incelemesi yeterli gibi görünmüştü.

Bir başka ve aslında daha belirleyici olduğunu sandığım neden ise tamamen kişisel. Böyle bir iletişimin, ya da temasın diyeyim, her koşulda dönüştürücü olacağı kesin ama bu dönüşümün eşitlikçi bir ilişkiye yol açıp açmayacağı hiç belli değil: Kayıp yakınları ile temas ya beni “hoca” olarak konumlandırılacağım hiyerarşik bir ilişkiye götürürdü ya da bambaşka bir yere savururdu. Böyle bir ikileme hiç düşmeyen meslektaşlarıma gıpta etmekle birlikte ben hala bu ikilemi aşabilmiş değilim.

Zorla kaybettirme tanımını netleştirebilir miyiz diğer sorulara geçmeden? İnsanlığa karşı suç kategorisinde değerlendirildiğinin altını çizdiğiniz bu kavrama nasıl yaklaşmalıyız?

Aslında söylemeye bile gerek yok, hiçbir tanım her biri biricik olanı anlatmaya yetmez. Hele de işlevi itibarıyla soyut, genel olmak zorunda olan “hukuksal” bir tanım gerçekte tanımı yapanların, tanımı yaptıkları anda vardıkları uzlaşmadan gayrısını anlatmaz. Dahası, tanımı bir yana, henüz adında bile uzlaşamadığımız bir kavram hakkında konuşuyoruz: Vaktiyle “gözaltında kayıp” diye adlandırılan olguyu siz şimdi “zorla kaybettirme” olarak adlandırıyorsunuz örneğin. Halbuki hep aynı olguya işaret etmeye çalışıyoruz: “Devlet” olarak kişileştirdiğimiz bir siyasal/hukuksal ilişkiler ağının “düşman” bellediğini kendi hukukunun bile dışına atarak “yok” kılması. Öte yandan, bunun bir tanım değil, farklı dönemlerde ve ülkelerde hatta bazen aynı dönemde aynı ülkede bile farklılaşan bir pratiği açıklama çabası olduğuna dikkat çekmek isterim. Kuşkusuz böyle bir çaba bile son derece yetersiz kalıyor, örneğin devletin bir siyasal/hukuksal ilişkiler ağına indirgenmesine de, “düşman” kavramının bu şekilde kullanılmasına da pek çok ve haklı itirazlar yapılabilir elbette.

Yine de bir tanım vermek gerekirse, devletlerin ne zaman ve niçin bu pratiğe başvurduğu, kimleri zorla kaybettiği gibi kritik sorulara hiçbir cevap getirmese de hem zorla kaybetme pratiğini hem de failleri açıkça ortaya koyan Herkesin Zorla Kaybetmelere Karşı Korunması Hakkında Uluslararası Sözleşme’nin 2. maddesindeki şu tanımı aktarabilirim:

“...devlet görevlilerinin ya da devletin yetkilendirmesi, desteği veya göz yummasıyla hareket eden kişilerin ya da kişi gruplarının gözaltına alma, tutuklama, kaçırma ya da diğer herhangi bir biçimde özgürlükten yoksun bırakması ve bu durumdaki bir kimseyi, özgürlükten yoksun bırakmayı kabul etmenin reddedilmesi veya kaybedilen kişinin akıbetinin ya da nerede olduğunun gizlenmesiyle, hukukun koruması dışına çıkarması…” ((Sözleşme metni için bkz. http://www.ohchr.org/EN/HRBodies/CED/Pages/ConventionCED.aspx, çevirisi için bkz. Mehmet Semih Gemalmaz, Ulusalüstü İnsan Hakları Hukuku Belgeleri 2. Cilt: Uluslararası Sistemler, İstanbul, Legal Yayıncılık, 2011.))

Bu haliyle bırakmayıp biraz açmakta fayda var. Zorla kaybetmelerin failleri devlet görevlileri ya da devletin yetkilendirmesi, desteği veya göz yummasıyla hareket eden kişiler ya da kişi grupları. Dolayısıyla bir zorla kaybetmeden söz edildiğinde mutlaka onun devletle bir şekilde bağlantısı bulunduğu kastedilmiş oluyor. (Bu arada Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünün bu açıdan farklı olduğunu, orada faillerin sadece devletle değil, bir  “siyasal örgüt” ile de bağlantılı olabileceğinin kabul edildiğini belirtmeliyim.) Fiile gelince, her şeyden önce herhangi bir şekilde özgürlükten yoksun bırakmayı içeriyor, ama ayırıcı özelliği özgürlükten yoksun bırakmayı inkar etmek veya özgürlükten yoksun bırakılan kimse hakkında bilgi vermemek, böylece onu hukukun koruması dışına çıkarmak.

Bu fiil, öncelikle, birden fazla hak ihlalini içerdiği için başlıbaşına bir insan hakları ihlali oluşturuyor. Dolayısıyla devletlerin hukuksal sorumluluğunu doğuruyor. Ancak fiilin ağırlığı nedeniyle, sadece bir insan hakları ihlali olarak değil, faillerin ceza sorumluluğunu doğuran bir suç olarak kabul ediliyor. Nitekim Sözleşme, devletlere, zorla kaybetmeleri ulusal ceza hukuklarında suç sayma ödevi yüklüyor.  Öte yandan, zorla kaybetmeler uluslararası ve iç silahlı çatışmalarda uygulanacak uluslararası insani hukuk kuralları bağlamında da suç olarak kabul ediliyor. Nihayet, Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü uyarınca, herhangi bir sivil topluluğa karşı geniş çaplı ve sistematik bir saldırının parçası olarak uygulandığında, “insanlığa karşı suç” sayılıyor.

Dünyanın farklı bölgelerinde zorla kaybetme farklı dönemlerde kullanıldı.  Sistematik bir devlet siyaseti olarak zorla kaybettirmeler nerede, hangi tarihsel konjonktürde başladı?

İlk sistematik uygulamayı başlatan, aslında daha doğrusunu söylemek gerekirse, bir devlet pratiği olarak zorla kaybetmeleri keşfeden, Nasyonal Sosyalistler, yani Naziler. Bu pratik 7 Aralık 1941 tarihli Gece ve Sis kararnamesi ile başlıyor, onu izleyen pek çok kararla da iyice yerine oturuyor. Bunları Nürnberg Mahkemesi kayıtlarından izleyebiliyoruz. ((http://www.loc.gov/rr/frd/Military_Law/pdf/NT_war-criminals_Vol-III.pdf)) Nazi pratiği deyip geçmemek ve daha sonraki pratiklerle karşılaştırabilmek için nasıl uygulandığını kavramak gerektiği kanısındayım.

Öncelikle, Adalet Bakanlığı ile Genelkurmay arasında yakın bir işbirliğiyle hayata geçirilmek üzere kurgulanıyor. Diğer bir deyişle kelimenin tam anlamıyla “merkezi”: Hem karar hem de uygulama açısından. İkincisi, gerekçe: Kararname, Almanya’nın işgali altındaki Batı ülkelerinde, “komünist unsurlar ve diğer Alman-karşıtı çevreler”in Reich’a karşı saldırılarını artırdığını, bu faaliyetlerin suçluları “sindirmek” için en ağır önlemlerin alınmasını gerektirdiğini belirtiyor. Bunun için, ilke olarak, işgal altındaki topraklarda gecikmeksizin gerçekleştirilecek bir yargılama sonucunda (bir başka belgeye göre bunun ilke olarak bir hafta içinde gerçekleşmesi isteniyor) ölüm cezası verilmesi, bunun mümkün olmadığı koşullarda ise suçluların Almanya’ya nakledilmesi öngörülüyor. Nihayet, pratiğin ayırıcı özelliği: Alman veya yabancı makamlar tarafından sorulması halinde bu kişiler hakkında “tutuklandıkları ve kovuşturma gereği başka bilgi verilemeyeceği” dışında hiçbir açıklama yapılmaması öngörülüyor.

Bir başka belge, Führer’in bu tür suçlar bakımından hapis hatta ömür boyu hapis cezası vermenin zayıflık olarak değerlendirileceğini; etkili ve nihai bir caydırmanın ancak ya ölüm cezasıyla veya failin yakınlarını ve halkı failin akıbeti hakkında belirsizlik içinde tutmakla sağlanabileceğini düşündüğünü bildiriyor.

Dolayısıyla gerekçesi, amacı ve uygulama alanı belli bir devlet pratiğinden söz ediyoruz. Bu öyle bir pratik ki, zorla kaybedilen kişi yakınları bakımından yok-kişiye dönüştürülürken Alman devlet aygıtı içinde kendisine uygulanacak muamele ayrıntılarıyla düzenleniyor ve her şeyin titizlikle kayıt altına alınması isteniyor. Başlangıçta askeri gereklilikler durumunda askeri mahkemelerde, ama asıl olarak yetkilendirilmiş özel mahkemelerde yargılanması, bunun mümkün olmadığı durumlarda ise ilke olarak savaş sonuna kadar toplama kampında tutulması öngörülen Gece ve Sis tutsaklarına dair düzenlemeler ve uygulama süreç içinde değişiyor, ancak belgeler her şeye rağmen bir hukukun uygulanmakta olduğunu gösteriyor: Yargılananların avukat yardımından yararlanma hakkının fiilen kullanamamasının yarattığı sorunlardan, ölüm cezasına mahkum edilenlerin vasiyette bulunma veya dini yardım alma hakkına kadar pek çok şeyin düzenleme konusu olduğunu görüyoruz.

Uzatmayayım, zorla kaybetmelere ilişkin Nazi pratiği, sonraki örneklerde gördüğümüz gibi “düşman”ı çıplak ve keyfi bir şiddetle hukuk-dışına atıveren bir pratik değil. Bunda Gece ve Sis’in asıl olarak Batı Avrupalı tutsaklara yönelik olmasının ne ölçüde belirleyici olduğu ise ayrı bir soru.

1915 yılında, 24 Nisan kararlarıyla İstanbul’da gözaltına alınan Ermeni aydınlarının bir kısmının da cenazelerinin kayıp olduğunu biliyoruz. Pek çok Alevi, Kürt katliamından sonra cenazelerin yok edildiğini hatırlatıyor bu durum. Türkiye’de gözaltında kaybetmeyi kökü Osmanlıya dayanan bir devlet pratiği olarak görebilir miyiz sizce?

Öncelikle sorunuzun ve söyleyeceklerimin yanlış anlaşılmaması için belirtmeliyim ki, zorla kaybetmelerin ayırıcı unsuru cenazelerin kayıp olması değil. Tam aksine, hem Nazi pratiği hem de 1990’lar bunun aksini gösteriyor. Aslında yukarıda değindiğim belgelerde ölüm cezası infaz edilen Gece ve Sis tutsaklarının bedenlerinin adları yazılmadan defnedilmesi emrediliyor ama yine de gerek kişisel eşyalarının, gerekse eğer isterlerse yazabilecekleri son mektupların saklanması da emredildiğinden, bedenleri ulaşılamaz ama akıbetleri bilinebilir kılan bir pratik söz konusu. 1990’larda ise bedenlerin bulunup bulunmamasından çok akıbeti belirsiz kılmaya yönelik bir pratik var. Bu nedenle, sadece cenazelerin kayıp olmasından yola çıkan bir devamlılık arayışı açıklayıcı değil bence.

Yine de sorunuzun, genel kabul görmeye başlayan ama katılmadığım bir kanıyı yansıttığını düşünüyorum. Buna aslında cevabı belli olan bir soruyla yanıt vereyim: Kökü eskiye dayanmayan herhangi bir devlet pratiği olabilir mi? Öyleyse, benzerlikler kadar farklılıklara da dikkat etmek gerekiyor. Önceki sorunuzu yanıtlarken anlatmaya çalıştığım gibi, Nazi hukuku bile bir “hukuk” idi, liberal hukukçular ne derse desin. Üstelik, inanması yine güç olsa da, Osmanlı’da da böyle bir hukuk kavramı var idi. Bugün arşivler konusundaki ayak diremenin, soykırıma ilişkin merkezi bir planı kanıtlayacak emirlerden çok, o dönemin koşullarında bile titizlikle tutulan ve incelenmeleri halinde soykırımın nasıl uygulandığını kanıtlayacak kayıtların açığa çıkacak olmasından duyulan kaygıdan kaynaklandığını sanıyorum örneğin.

Halbuki, onca yıl sonra, dünyada 70’lerde, Türkiye’de ise 90’larda hortlayan zorla kaybetme pratiğinin ayırıcı özelliği hukuka aykırılığı değil, hukuk-dışılığı. Şöyle anlatabilirim belki:  İlkinde “çocuğum nerede?” diyen bir anneye, “çocuğunu ben aldım” veya “şuraya gönderdim” diyen ve gücünü kendi hukukunu dayatabilmekten alan bir iktidar var iken, ikincisinde “cebimde değil ki vereyim” diyecek kadar pişkin ve arsız sözcülere sahip bir “şebeke” var. Ne kadar basite indirgenmiş olursa olsun, bu fark devlete, “egemen”e, istisna haline vs. ilişkin incelikli kuramsal tartışmaları geçersiz kılıyor ve onunla mücadelenin yolunu gösteriyor bence.

Kısacası, Türkiye’deki zorla kaybetmelerin Osmanlı’ya değil, 1970’lerde beliren bir siyaset ve hukuk tarzına dayandığını sanıyorum. Tabiri caizse, tarihten ders çıkararak yeniden işe koyulan bir Nazi aklından söz edebiliriz. Bu konuda hiçbir araştırma yapmadığım için tamamen spekülatif olsa da şu iddiayı dile getirmekten kendimi alamıyorum: Zorla kaybetmelerin hem Naziler için sığınak, hem de ABD için arka bahçe olan Latin Amerika’da hortlaması tesadüf olmasa gerek.

Hafıza Merkezi’nin Şırnak bölgesinde yapılan görüşmelere ait son raporlarında, dönemin avukatları hakkında pek çok şikâyete ve eleştiriye rastlıyoruz. Avukatların, hukukçuların, insan hakları savunucularının 1990’lar ve günümüzde sizce karşılaştıkları zorluklar, yaptıkları yanlışlar nelerdi, şu an verilecek hukuki mücadelenin en önemli ayakları nelerdir?

Bu soruya yanıt vermek de, hele de benim konumumdaki biri için gerçekten çok zor. Her şeyden önce, “avukatlar, hukukçular, insan hakları savunucuları” olarak andığımız kimselerin, o dönemde zorla kaybetmelere karşı biricik dayanak olduğunu ve onlardan bazılarının bu nedenle zorla kaybedildiğini unutmak mümkün değil.  Dolayısıyla o dönemin avukatları hakkındaki şikayet veya eleştirilerden yola çıkarak genelleme yapmak da doğru değil. Bu nedenle aslında “neyi başardılar?” üzerinde durmak bana daha önemli geliyor.

Her şeyden önce, sadece hukukun değil, olağanüstü hal hukukunun bile askıya alındığı bir ortamda, müthiş bir hukuk mücadelesi verdiler. Şimdi ve buradan bakınca layıkıyla kavramanın neredeyse imkansız olduğu bir mücadele bu. Bazen olguları anlamak ve açıklamak için başvurduğumuz kavramlar tam aksi bir etkiyle zihnimizi karartıyor: “Devlet köy yaktı” cümlesi devlet soyutlamasına dair bildiklerimiz, köy kavramının zamansal ve mekansal uzaklığı ve yakmak fiilinin Madımak gibi görece yakın bir katliama rağmen gündelik yaşam içinde kullandığımız aletlere bitişip evcilleşmesi nedeniyle algılanabilir, kavranabilir olmaktan çıkıyor örneğin. Halbuki o dönemde Kürt coğrafyasında devlet, bizim ancak bugün adlarını, yüzlerini yavaş yavaş öğrendiğimiz birtakım katillerden ve onları korumak üzere örgütlenmiş bir bürokratik aygıttan yola çıkarak yapılan bir soyutlama. Bu açıdan, böyle bir ortamda hukuku uygulatma mücadelesinin nasıl muazzam bir çaba olduğunu algılamak gerekiyor, hele bir de zorla kaybetme gibi kanıtlanması olağan bir hukuk düzeni içinde bile çok güç olan, ifademi bağışlayın, “kalleş” bir pratikten söz ettiğimizi hatırlarsak. Üstelik bütün bunlar bir de “insan hakları” kavramının bile yeni olduğu bir Türkiye bağlamında yaşanıyordu. Gerçekten de, bugün bize pek doğalmış gibi gelen insan hakları, insanlığa karşı suç gibi kavramların 1980 öncesinin siyasal mücadelesinde yeri olmadığını, bunların ancak 80 darbesinin ardından, siyasetin imkansızlaştığı koşullarda bir direniş mevzisi olarak değer kazandığını hatırlamak gerekiyor. 80 öncesinde dünyayı epey yakından izlediği halde işkence, yargısız infaz, zorla kaybetme gibi pratikleri insan hakları bağlamında kavramsallaştırmayan bir sol gelenek ile insan hakları teorisine ve hukukuna dair neredeyse hiçbir birikimi olmayan bir akademi üzerinde yükselmeye çalışan bir insan hakları mücadelesinden söz ediyoruz. Bunlara bir de, zorla kaybetmelerin yoğunlaştığı sırada İHD kurulalı daha on yıl bile olmamış olduğunu ekleyelim.

Kısacası, o dönemde yapılan yanlışlara dair herhangi bir eleştiri dile getiremem. Ancak bugün için aynı şey söylenemez elbette. Aradan geçen onca yılın birikimi ile kendini yeni koşullara uyarlayan çok daha etkili bir insan hakları mevzisi oluşturulabilirdi. Bunu çekinerek söylüyorum çünkü örneğin herhangi bir İHD üyesinin “peki sen niçin burada değilsin?” demekte haklı olacağını düşünüyorum. Yine de karşımızda bir gerçek var: Bugüne kadar zorla kaybetme pratiği ile layıkıyla hesaplaşacak irade, bilgi ve donanıma sahip bir kurumsal yapı oluşamadı.

Böylece son sorunuza da cevap vermiş oluyorum sanırım: Şu an verilecek hukuki mücadenin başlıca ayakları zorla kaybetmelerle hesaplaşma iradesi, bu pratiğe ve onunla hesaplaşmaya dair bilgi ve nihayet onu hayata geçirecek bir donanım gibi görünüyor. Bu iradeyi İstanbul İHD’nin Gözaltında Kayıplar Komisyonu yıllardır müthiş bir dirençle ortaya koyuyor, şimdi ise Hakikat Adalet Hafıza Merkezi Türk coğrafyasında hiç alışık olmadığımız bir titizlikle çalışıyor, öyleyse yirmi yıl sonra olsa bile geçmişteki kişisel ve sair hatalarla gölgelenmeyecek bir yüzleşmenin eşiğindeyiz demektir.

Çalışmalarınızda, zorla kaybettirilenin hukukun dışına çıkarılmış olması sebebiyle “yok-kişi” statüsüne alınmış olmasından söz ediyorsunuz. İnsan hakları literatürü ve uluslararası tartışmalar bağlamında, bu tarz uygulamalara karşı imzalanan sözleşmelerin bağlayıcılığı ve “iyileştirme” potansiyeli hakkında ne düşünüyorsunuz?

Görebildiğim kadarıyla temel bir ikilem var ve bu ikilem içinde düşündükçe onu aşmanın da yolu yok. Şöyle anlatabilirim: Gerek sözleşmeleri, gerekse siyasal ve yargısal denetim mekanizmalarıyla bir bütün olarak uluslararası insan hakları hukuku, devletlerin bu tür pratiklerini değiştirebilme yetisine sahip değil. İkilem de bu gerçek üzerine kurulu. “İyimser” denebilecek bir yaklaşıma göre, insan hakları savunucularının etkili mücadelesi ile bu “eksiklik” kapatılabilir, örneğin devletler zorla kaybetme pratiğine mi başvurmaya başladılar, öyleyse buna karşı bir sözleşme yapılır, böylece o sözleşmeye taraf olsun olmasın bütün devletler bu pratiğin “yasak” olduğunu öğrenir ve ona başvurmaktan çekinirler. Elbette biraz karikatürize ediyorum. Bu yaklaşımın en başarılı örneği Uluslararası Ceza Mahkemesi İçin Koalisyon idi, gerçekten de UCM’nin kurulmuş olmasını koalisyonun son derece etkili çalışmasından bağımsız düşünmek imkansız ama öte yandan UCM kuruldu da ne oldu dediğimizde, aynı ikilem yeniden devreye giriyor ve “iyimser”lerin, “evet, şimdilik sadece Afrika’daki suçları yargılıyor ama elbet bir gün ABD’li, Avrupalı suçluları da mahkum edecek” cevabı karşısında diyecek bir şey bulamıyoruz: Gerçekten de, kim bilebilir bütün gücümüzle mücadele edersek günün birinde bütün suçları yargılamasını sağlayamayacağımızı? İkilemin diğer tarafında ise “eleştirel gerçekçi”ler var, bunlara “pasif gerçekçi” demek de mümkün sanıyorum, çünkü “gerçekçi”lerin zaten apaçık söylediklerini ve/veya eylediklerini “eleştiri” konusu yapmaktan öteye gidemiyorlar. İlk grubun ideolojik ve politik muhatapları olduğu için epey etkili olduğunu, ikincisinin ise olumsuzluk temelinde yani “kötü”yü işaret etmekle yetinen bir politika yapılamayacağı için gerçekte hiçbir etkisinin bulunmasının mümkün olmadığını düşününce, söz ettiğim ikilem düpedüz bir “çıkmaz”a dönüşüyor.

Sorunuza dönersem, sözleşmelerin ve denetim mekanizmalarının “iyileştirme” potansiyelinin bulunduğunu ve bunun hem yakınları kaybedilmiş olanlar için, hem de gelecekteki zorla kaybetmeleri engellemek adına göz ardı edilemeyecek kadar önemli olduğunu düşünüyorum elbette. Buna karşılık, devlet olarak kişiselleştirdiğimiz “şey”in kendisi ile mücadele bakımından etkisinin önemli olduğunu sanmıyorum.

AİHM’in Türkiye’nin son otuz yılına yayılan insan hakları ihlallerine verdiği cezaların yıldırıcı ya da caydırıcı olmadığını göz önünde bulundurduğumuzda, ödenen cezaların “hukukun dışında” işler yapmanın teminatı olarak görüldüğünü iddia edebilir miyiz?

Tabii ki edebiliriz, hele de eğer yukarıda söylediğim gibi bir “şebeke”den söz ediyorsak. Herkesin bildiğini sandığım bir masal/mesel üzerinden anlatmayı deneyeyim: “Şuraya bir kuş konmuş, bu görmüş, bu tutmuş, bu kıymış, bu görmezden gelmiş, bu da “aaa, sahi mi, haberim yok” demiş. Bu durumda Strasbourg’da kesilen bir tazminat cezası kimi, şebekenin hangi birimini ilgilendirir ki?

Buna karşılık, örneğin Herkesin Zorla Kaybetmelere Karşı Korunması Hakkında Uluslararası Sözleşme, taraf devletlere, sadece zorla kaybetmelerde fiilen yer alanları değil ama bir zorla kaybetmeyi bilen veya buna dair bilgiyi görmezden gelen veya bunun kovuşturulması için gereken önlemleri almayanları da cezai olarak sorumlu tutma yükümlülüğü getiriyor, Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü de benzer şekilde bireysel ceza sorumluluğunun yanı sıra amirin sorumluluğunu da düzenliyor. Kısacası, zorla kaybetmeler “parası neyse öderiz” rahatlığıyla geçiştirilebilecek ihlaller değil, bütün sorumluların yargılanıp cezalandırılması gereken bir suç. Bu açıdan, Hafıza Merkezi’nin veritabanında her zorla kaybetme vakası için devlet başkanından başlayan bir sorumlular listesine yer verilmesi son derece doğru bir tutum. Buna karşılık, bunlara “politik sorumlular” başlığı altında yer verilmesi, hukuksal sorumluluklarını unutturmamalı.

Zorla kaybettirmeler ve faili meçhuller hakkındaki sorulara devlet yetkililerinin yanıtı genellikle “rutin dışına çıkmış” devlet çalışanlarının münferit eylemleri ile karşılaştığımız yönünde olageldi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) sunulan metinlere ve açılan davalara baktığımızda, failler hakkındaki bu yaklaşımı doğrulayan verilerle mi karşılaşıyor yoksa merkezi ve sistematik bir uygulamaya mı?

Merkezi ve sistematik bir uygulama ile kastettiğimiz 24 Nisan veya Gece ve Sis kararnamesi gibi devlet aygıtının olağan işleyişi içinde yürürlüğe konan bir talimatın yerine getirilmesi ise hayır, görebildiğim kadarıyla AİHM kararlarında Ankara’dan bu tür bir talimat verildiğine dair veri yok. Buna karşılık, zorla kaybetme suçunun sadece bir kimseyi özgürlüğünden yoksun bırakmayı değil, ama onu hukukun koruması dışına çıkarmayı da içerdiğini hatırlarsak, merkezi ve sistematik bir uygulamanın ipuçlarını bulabiliyoruz. AİHM’nin  “Türkiye’nin Güneydoğusunda 1992-1996 arasında çok sayıda kişinin zorla kaybedilmesine” ilişkin bir “pattern”in varlığına dair saptaması bir yana, zorla kaybetmelere ilişkin davalarda gerek etkili başvuru yollarının bulunmadığına, gerekse devletin uygun ve etkili bir soruşturma yürütmediğine ilişkin kararları, en azından bu bakımdan merkezi ve sistematik bir uygulamayı işaret ediyor. Öte yandan, AİHM kararlarının devlet dediğimiz “şebeke”nin Türkiye’de zorla kaybetmeleri nasıl yürütmüş olduğunu açığa çıkarmak üzere analiz edilmesinin çok önemli veriler sağlayabileceğini düşünüyorum.

Cumartesi Anneleri Başbakan Erdoğan’la bir görüşmelerinde kendisine Türkiye’nin BM Kayıplar Sözleşmesi’ni neden imzalamadığını sordular. Erdoğan bunu “Bir bildiğimiz var ki imzalamıyoruz” şeklinde yanıtladı. Sizce Başbakan neyi kastediyor? Sadece bu topraklardaki ve son dönemdeki kayıpları mı? Bu sözleşme Kıbrıs’taki kayıplarla ilgili bir takım ekstra yükümlülükler de getiriyor mu?

Başbakanın, aslında eğer devlete ilişkin saptamam doğru ise sözkonusu şebekede o sırada başbakan sıfatıyla bulunan kişinin, neyi bilip neyi kastettiğini bilmem mümkün değil. Sözleşme, iyi niyetle uygulanması durumunda, gerek zaman, gerekse yer açısından bütün zorla kaybetmeleri kapsayacak bir perspektifle kaleme alındığı için, bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün zorla kaybetmeleri açığa çıkarmak ve cezalandırmak üzere başvurulabilecek hükümler içeriyor. Ama eğer amaç kağıt üzerinde bağlanmaktan ibaret ise,  sözleşmenin uygulanmasını denetlemekle görevli organın yetkisinin son derece kısıtlı olduğu çok açık: Çünkü Zorla Kaybetmeler Hakkında Komite’nin yetkisi, sadece sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra başlayan zorla kaybetme vakalarıyla sınırlandırılmış durumda. Kaldı ki bireysel başvuru hakkı da ancak ilgili devletin bunu kabul etmesiyle işlerlik kazanabiliyor. Dolayısıyla, sözleşmeye taraf olmanın, Kıbrıs’taki kayıplara ilişkin AİHM kararlarını aşan bir yük getireceği kanısında değilim. Buna rağmen taraf olma konusunda ayak direnmesinin nedeni sadece geçmişteki ve süregelenlere dair değil, aynı zamanda gelecekteki olası zorla kaybetmelere dair de hiçbir sorumluluk üstlenmeme niyeti olsa gerek.

Biliyorsunuz Cumartesi Anneleri 2009’dan itibaren eylemlerine yeniden başladılar İstanbul’da. Üstelik o yıldan beri başta Diyarbakır olmak üzere, Şırnak, Batman ve en son da (geçen hafta) Yüksekova’da Cumartesi Anneleri eylemleri başlatıldı kayıp yakınları tarafından. Bu eylemleri takip ediyor musunuz? Yeniden ve artarak ortaya çıkışını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Hayır, yukarıda söylediklerim bugün de geçerli olduğundan, üzerine konuşacak kadar izlemiyorum.

Türkiye özelinde, zorla kaybettirme ve kayıplar üzerine yapılan akademik çalışmalardan ya da bağımsız araştırmalardan söz edemiyoruz çok fazla. Bu durumu nasıl açıklayabiliriz ve ne tür çalışmalara ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorsunuz siz?

En başta anlatmaya çalıştığım açmazın bugün de geçerli olduğunu düşünüyorum: Akademi ile hayat arasında vaktiyle zor yoluyla koparılmış olan o bağın yeniden kurulması çok zor görünüyor. Bu nedenle, siyasal konjonktür buna sevketmedikçe, diğer pek çok konu gibi zorla kaybetmelere ilişkin olarak da sorunu kavramaya veya çözmeye yönelik çalışmaların kişisel çabalardan öteye gidemeyeceğini sanıyorum. Bu bakımdan bağımsız araştırmalara ilişkin umudum çok daha fazla: Hem bu pratiğin bütün boyutlarıyla açığa çıkarılması, hem de onu mümkün kılan koşulların doğru bir analizi için. 

 

 

 

,

Asım Akansoy: “Neoliberal aklı ve buna bağlı hegemonyanın yarattığı baskıya karşı ortak mücadele çerçevesini unutmamak, bunu bir imkân olarak değerlendirmek gerekiyor”
Bahar Şimşek & Betül Yarar

Dünyada sol-sosyalist ve diğer özgürlükçü hareketlerin genel durumunu değerlendirir misiniz?

21. yüzyılda sosyalist ve özgürlükçü hareketler, kendi siyasi söylem ve mücadele biçimlerini küresel bağlamda yeniden üreterek, günün koşullarına uygun olarak kendilerini var edip geliştirmektedirler. Arkasına 20 yüzyıl gibi çok önemli teori ve pratik birikimin, muazzam kapasitesi olan sosyalist hareket, ağır bir ikilem ile karşı karşıya. Bu ikilem bir yandan taşıdığı tarihsel birikim ve değerlere bağlılık, diğer yandan ise alternatif mücadele şekilleri ile birlikte bu değerlerle bütünleşmiş geleneği aşma zorunluluğudur. Çünkü gelenek ne yazık ki bugüne dair etkin siyaset olanağını sınırlandırıyor.

Bu noktada elbette, temel hak ve özgürlüklere dair mücadele sürerken, ezen ezilen çelişkisini farklı yöntem ve söylemle ileri taşıma cesaretini gösterme becerisi bu anlamda dikkate değerdir. İletişim teknolojileri bu dönemde özel bir önem taşımakla birlikte, yatay ve özerk örgütlenmelerle, hiyerarşik kalıbın dışında etkin insiyatif gösteren hareketler, gruplar ve bireyler artık hayatın farklı alanlarında belirleyici ve özne olabilmektedir. Dolayısıyla parti – örgüt yapılanmasının kendini var edebilmesi ve canlılığını koruyabilmesi için bireyi önemsemesi, hem de esnek mücadele ve yaratıcılık eğilimlerini gözeterek sahip çıkması, desteklemesi gerekir.

Partimiz, “Sosyalist Enternasyonal” yanında “PES yani Avrupa Sol Partisi” üyesidir. Bunun yanında henüz yeni şekillenmekte olan “İlerici İttifak” oluşumunun da kurucu üyesiyiz. Ulus ötesi ya da küresel ilişki ve ortak mücadele eksenin, sonuç alıcı ve etkin özgürlük mücadelesi için bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Ancak şunu da not etmekte yarar var ki bu oluşumlar istenilen dinamizmi tam olarak yaratabilmiş, küresel organizasyona bağlı olarak, gündemi belirleyebilmiş değildir. Yeterli olmayan küresel organizasyon ya da koordinasyon sıkıntıları ve bürokratik yönetimler, hareketin önüne geçmektedir.

En genelde her bölgenin-ülkenin kendi özgün koşullarına bağlı mücadelesi sürerken özellikle ezilenler için küresel bir kâbus haline gelen Neoliberal aklı ve buna bağlı hegemonyanın yarattığı baskıya karşı ortak mücadele çerçevesini unutmamak, bunu bir imkân olarak değerlendirmek gerekiyor. Aslında neoliberalizm küresel tek tipleştirme düzeni yaratırken küresel sola mücadelenin de birlikteliğini, bütünlüğünü ve sosyo ekonomik zeminini de hazırlamaktadır. Aynen manifestoda Marks ve Engels’in burjuvazinin kendi mezar kazıcılarını yarattığı yönündeki ifadesi gibi. Dolayısıyla bugün, bu süreci süratlendirmek ve sosyalistlerin geniş bir düşünsel perspektifle, yani tüm muhalif güçleri kucaklayacak bir yaklaşımla, küresel bağlamda bir araya gelmelerini sağlayacak iradeyi ortaya koymak gerekir. Son bir not da şu, Neoliberal akla karşı verilecek mücadelenin kapsamı yanında solun küresel ekonomik politikalar ve bunun ülkeler bağlamı konusunda kendi ev ödevini yapması, alternatifini yaratması gerekir. Süreçlere sadece muhalif bir noktadan bakmak yanıltıcı olmaktadır. Kurucu bir söylemle öngörülmesi gereken ekonomi politik programın ayrıntısı üzerinde çalışmak yerine bugün sosyalistler,  salt tepkisel reflekslerle siyaset yapıyorlar.

Bulunduğunuz bölge ve ülkenin özgün koşullarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu koşulları dikkate alan bir yerden siyaset yapmak nasıl mümkün?

Kuzey Kıbrıs, Türkiye’nin hem askeri hem de sivil vesayeti altında bulunan ve siyaset yapılması son derece zor olan bir bölge. Kıbrıslı Türk Solu olarak öncelikli hedefimiz, adanın Federal bir model çerçevesinde birleştirilmesidir. Bu durumda her iki toplumun da önemli bir tarihsel sıçrama yapacağı ve Kıbrıslı toplumların kendi kendilerini yönetebilecek sosyal ve ekonomik zemine ulaşacakları, kendi iradelerini kullanabilecekleri açıktır. Belki de o zemin sıfır noktasıdır ve biz tarihin, siyaseten sıfır noktası diyebileceğimiz yerine ulaşma mücadelesi içerisindeyiz.  Dolayısıyla Federal çözüm bizim temel konumuzdur. Bunun yanında biz bu tarihsel kopuşu, Kıbrıs Türk toplumu ve Rum toplumunun daha adil ve uluslararası hukuk sistemi içerisinde kendi kimliklerini var edeceklerini düşündüğümüz, Avrupa Birliği üyeliği bağlamına da oturtuyoruz. Ve elbette bunu savunuyoruz.

Parti olarak uzun bir dönem sürdürdüğümüz çözüm indirgemeci siyaset anlayışını kontrollü bir şekilde dönüştürerek, iç koşulların yani ekonomik, hukuksal ve siyasal bağlamda ülke koşullarının iyileştirilmesi ve vesayet ilişkilerini geriletmek adına program geliştirmeye yöneldik. Ülke gerçeğini göz ardı etmeden ve hiçbir sorunun çözümünü ötelemeden kararlılıkla ele almanın kaçınılmaz olduğu açıktı. Böylece hem günlük hayata dair konuşan ve çözüm üreten bir siyasi söylem geliştirdik,  hem de Kıbrıs Sorunu’nu sürekli önde tutarak somut durumu tüm açıklığı ile topluma sunduk. Bu durumla salt çözüm siyaseti ile günlük sorunları ertelemenin yarattığı gerilemenin mücadele bütünlüğüne zarar vermesini engelledik.

Dolayısıyla hayatın her alanındaki sorunlara dair siyaset üretmeden, toplumsal meşruluğu yaratamayacağımızdan hareketle, dar alanda değil, geniş ittifak modelleri ile tüm topluma dönük siyaseti benimsedik. Elbette partimizin temel ilkelerinden ödün vermeden.

Sosyolojik olarak partiniz kimleri temsil ediyor? Sizin hedeflediğiniz farklı kesimler var mı?

Küçük bir adada yaşıyoruz. Nüfusumuzun azlığından dolayı sosyal kesimler arasında belirgin ve büyük farklılıklar çok fazla değil. Bu nedenle en temelde, bugünün koşullarında toplumsal varlık sorunu yaşadığını düşündüğümüz Kıbrıs Türk toplumu ve her türlü mağdur, ezilen kesim, emekçiler yanında Federal çözümü hedefleyenler bizim temsil alanımızdadır.

CTP-BG’nin ortaya çıktığı tarihsel bağlamı aktarabilir misiniz?

CTP, 1970 yılında kuruldu. Kıbrıslı Türklerin ilk siyasi partisidir. Cumhuriyet ve Türk kelimeleri, 1960 rejimi içerisinde, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni savunan ve aynı zamanda etnik kökeni belirten kesime yönelik yapılmış birer göndermedir. Muhalif aydınların kurduğu ve “BEY rejimi” dediğimiz, Bayraktar, Elçilik Yönetimine karşı, kendi toplumunun haklarını ve iradesini savunan, emekten yana bir parti olarak kuruldu.

CTP-Birleşik Güçler ise, CTP’ye bağlı çözüm ve demokrasi yanlısı, farklı sınıfsal temel ve temsiliyet kapasitesi olan bireylerden oluşan bir ittifak politikası ile şekillenerek 2005 yılında geliştirildi.

Partinizin nasıl bir örgütsel yapısı ve nasıl bir politik çizgisi var?

Partimiz, özgürlükçü sosyalist bir partidir. CTP, farklı dönemlerden geçmiş, soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği etkisinde kalmış, güney Kıbrıs’taki Komünist AKEL partisi ile her zaman ilkeli ilişkiler içerisinde olmuş, ama en temelde Kıbrıs Türk toplumunun hak ve çıkarları üzerine bir mücadele şekillendirmiş bir parti olagelmiştir. 1989’dan sonra çok dikkatli bir yönetim anlayışı ile sol içi bölünme ve parçalanma süreçlerini üst boyutta yaşamamıştır. Bu dönemde, Kıbrıs Sorunu’nun varlığı parti içi farklılıkların bütünleşmesinde bir tutkal görevi yapmış ve erozyonu önlemiştir. Bugün, dünyadaki gelişmeleri çok iyi takip etmek yanında,  sol düşüncenin temel değerlerini sarsmadan, özgürlükçü bir siyaset anlayışı üretmeye çalışmaktadır.

Parti içi demokrasiyi nasıl ve hangi yeni veya alternatif mekanizmalarla işletiyorsunuz?

Parti içi demokrasi olmazsa olmazımızdır. Bu çerçevede alınan kararların tabandan tavana doğru çalışması yanında örgütlerin kendi inisiyatiflerinde alternatif çalışma yapmalarını sağlamak için yapısal düzenleme geliştiriyoruz. Parti ve Gençlik Meclisimiz yanında, katılımcı alternatif modeller üretmek için çalışmalarımız sürmektedir. Örneğin bu bağlamda Gençlik ve Kadın hareketimiz yanında yayın kuruluşlarımız (Gazete, radyo, tv, internet gazetesi…) da çalışmalarını tamamen özerk olarak sürdürmektedir. Bu noktada parti ilkelerinin dışına çıkmadan yapılan bu çalışmalardaki yaratıcılık ve verimin gelişiminden bahsedebiliriz.

Koalisyon partilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüz koşullarında sosyal şartlara bağlı olarak önemsediğimi belirtmek isterim. Ancak çok iyi tanımlanmış bir siyasi program üzerinden hareket etmek koşulu ile. Burada önemli olan farklı görüşlerin parti içerisinde ayrı gruplar şeklinde blok davranmaması, siyasi program ve tüzüğün esas alınmasıdır. Eğer bu kültür yaratılabilirse oldukça verimli olacağı kanaatindeyim. Ancak gruplara bağlı çok başlılığa yol açacak bir düzenleme ortaya çıkarsa zemin ve verim kaybına sebebiyet verir.

Sandık siyasetinin veya seçimlere katılmanın yürüttüğünüz mücadele açısından anlamı nedir? Bir başka deyişle sol radikalizmi tarafından uzunca bir süre sorunlu görülen ve hatta reddedilen parlamenter sistem içinde siyaset yapmak, devlet üzerine ve iktidar için mücadele vermek fikrini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önemli olan sosyalistlerin, hayatın her alanında siyaset yapmasıdır. Parlamento bizim için önemli bir mevzi, önemli bir siyaset üretme alanıdır. Bugün mecliste çok önemli yasalar hazırlamaktayız. Demokratikleşme, sivilleşme ve insan hak ve özgürlükleri bağlamında… İki gün önce Ceza Yasası’nda değişiklik yaparak ölüm cezasını kaldırdık, cinsel yönelimi ne olursa olsun, her bir bireyin insan haklarına uygun yaşaması için yasal düzenlemeler yaptık… Bunlar çok önemlidir… Biz, toplumun hayatını iyileştirecek adımları atmak için bu tür bir alanı kullanmaktayız. Kullanmak durumundayız. Dolayısıyla parlamenter mücadeleyi kutsamadan ancak siyasetin bu önemli alanını da sermaye veya milliyetçi kesime terk etmeden, amaç ve hedef berraklığı içerisinde hareket etmek çok önemlidir. Yasamanın, hukukun üstünlüğünü ve demokratikleşmeyi üretme gücü toplumların yaşama düzeylerine doğrudan yansıyan konulardır. Keza ekonomik konularda, halkın sorunlarını düzenleme bakımından…

Siyaset artık her yerdedir ve siz orda ya varsınız ya yoksunuz. Varsanız, bütün bu alanlarda etkin olmalısınız.

Partinizin taban örgütlülüğünü nasıl kurdunuz? Bunun için alternatif örgütlenme modelleri geliştirdiniz mi? Size göre farklı toplumsal hareketlerle organik ilişkiler kurmak nasıl mümkün? Sizin geçmişten bugüne bu hareketler arasında aşmak zorunda olduğunuz gerilimler oldu mu?

Geçmiş yıllarda sivil toplum örgütleri ile organik ilişkimiz olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu durumun ciddi anlamda sorun yaratması, ilgili örgütte bütünlüğü ve mücadele azmini azaltması bizim için uyarıcı oldu. Bugün üyelerimizi sendika, ekonomik örgütler ve diğer toplum örgütlerinde yer almaları konusunda uyarıyor, cesaretlendiriyoruz. Ancak o örgüte girdikten sonra, örgüt içi birliktelikler veya mücadele biçimleri açısından yönetimi tamamen kendi insiyatiflerine bırakıyoruz. Parti ile üyelik bağlarını sürdürdükleri sürece, zaten hem doğal bir paralellik ortaya çıkıyor hem de ilgili örgütün özgün sorunlarına yerinden çözüm ve mücadele şekilleri oluşuyor.

Farklı toplumsal hareketler arasında gerilime neden olma potansiyeline sahip noktalar nelerdir?  Ya da siz gerek parti içinde gerekse genel politik hayatta bunlar arasında gerilimsiz, uyumlu bir birlikteliğin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?   

Amaç ve hedef birlikteliği sağlandığı ölçüde, oluşabilecek gerilimi aşma konusunda çözüm üretilebilir düşüncesindeyim. Güven tesis edilmesi, örgütlerin siyasi çizgilerindeki tutarlılık, örgütler arası ilişkinin başarı ile harekete dönüşmesine neden olabiliyor. Bu noktada her türlü birliktelik değil, güven veren bir birliktelik ve tutarlılık öne çıkmalı… Bunun ötesinde farklılık, tartışma ve siyasi gerilim her zaman mevcuttur. Farklılık içinde amaçta birlik mottosu ile hareket etmek, dar alanda değil, geniş cepheyi hedeflemek küresel neoliberal akıl karşısında kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Partinizin etnik, dini, cinsiyete dayalı, sınıfsal ve benzeri farklılıklara karşı tutumu ve yaklaşımı nedir?

Etnik, dini ve cinsiyet ayrımcılığına, ötekileştirmeye ve dışlamaya kesinlikle karşıyız. İnsan hakları merkezli bir siyaset için çalışıyoruz. Bireylerin yönelim ve tercihlerine saygılı bir duruşumuz var. Onların hukukunu oluşturmak için çalışıyoruz. Ancak sosyal mühendislik projeleri ile toplumun sosyal yapı ve karakterini dönüştürmeye dönük her türlü siyasetin, uygulamanın karşısındayız.

,

Die Linke Eş Sözcüsü Bernd Riexinger: “Önceliğimiz oldukça net: diğer partilerin görmezden geldiği insanların sesi olmak”
Bahar Şimşek & Betül Yarar

Dünyada sol-sosyalist ve diğer özgürlükçü hareketlerin genel durumunu değerlendirir misiniz?

Bu soruyu küresel düzeyde cevaplayabilmek neredeyse mümkün değil. Almanya’da ve Avrupa’da son on yılda ise neoliberal güçler etkiliydi, kısaca söylersek bu güçler tabandan tavana kadar şiddetli bir bölüşümün yolunu derinden sarstılar. Ama aynı zamanda sol partiler de başarı kazandılar. Almanya’da DİE LİNKE, Alman parlamentosu Bundestag’da muhalefetin öncüsü oldu. Avrupa genelinde gittikçe çok sayıda insan, toplumun daha fazla kutuplaşmasını istemiyor. Bu, sol partiler için büyük bir şanstır.

Bulunduğunuz bölge ve ülkenin özgün koşullarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu koşulları dikkate alan bir yerden siyaset yapmak nasıl mümkün?

Almanya’da gittikçe daha çok insan maaşıyla yaşayamaz duruma gelmiştir. Çocuk yoksulluğu önemsiz bir fenomen olmaktan çıktı artık, pek çok emekli elindeki bir kuruşu harcarken bile on defa düşünmektedir. Bu koşulları gözetirsek -ki bizim dışımızda kimse bunu teşhir etmek ya da bitirmek istemiyor- gelecekte de parmağımızı yaraya basmaya devam edeceğiz. Bu nedenle bizim için oldukça net, önceliğimiz diğer partilerin görmezden geldiği insanların sesi olmaktır.

Sosyolojik olarak partiniz kimleri temsil ediyor? Sizin hedeflediğiniz farklı kesimler var mı?

Biz daha fazla toplumsal adalet istiyoruz. İnsanların yaşamını sürdürebileceği ücretler, yoksulluğa itmeyen emeklilik. İnsanların gelir düzeyine göre sağlık hizmetlerinden faydalanmasını istemiyoruz. Aynı zamanda barışçıl bir dış politika için mücadele ediyoruz. Pek çok Avrupa ülkesinde şu günlerde Avrupa’yı kurtarma adına kanlı sonuçlara yol açan şiddetli kemer sıkma politikalarının sonlandırılmasını istiyoruz. Bu duruşlara sahip herkes bizimle aynı yerdedir.

Partinizin nasıl bir örgütsel yapısı ve nasıl bir politik çizgisi var? Parti içi demokrasiyi nasıl ve hangi yeni veya alternatif mekanizmalarla işletiyorsunuz? Koalisyon partilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu yıl iki defa parti kongresi yaptık. Şubat ayında Hamburg’taki kongrede delegelerimiz Avrupa Parlamentosu seçimleri için programımızı belirledi ve parlamento için adaylarımızı seçti. Haziran’da ise üyelerimiz yeni parti yönetimini seçecekler. Ancak gündelik yaşam da partinin temelini oluşturan omurgadır. Yereldeki, işletmelerdeki, vakıf ve derneklerdeki partili üyelerimiz olmasa başarı şansımız olmaz. Partimizin hangi bileşeni olursa olsun bu öncelik herkes için nettir.

Sandık siyasetinin veya seçimlere katılmanın yürüttüğünüz mücadele açısından anlamı nedir? Bir başka deyişle sol radikalizmi tarafından uzunca bir süre sorunlu görülen ve hatta reddedilen parlamenter sistem içinde siyaset yapmak, devlet üzerine ve iktidar için mücadele vermek fikrini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biz radikal sol bir parti değiliz. Die Linke, parlamenter sistemin bir parçası ve parlamenter başarı bizim için önemli. Parlamentoda temsil edilmeyen bir partinin alternatifleri tartışmak için şansı büyük değil, tersine daha küçüktür. Aynı zamanda parlamentonun parçası olmaya yoğunlaşmış ve toplumsal bağlardan vazgeçmişlerse sol partiler yine bir başarı elde edemez. Sonuç olarak politik bir dönüşüm her zaman, toplumda bunu isteyen çoğunluk varsa mümkündür.

Partinizin taban örgütlülüğünü nasıl kurdunuz? Bunun için alternatif örgütlenme modelleri geliştirdiniz mi?

Katja Kipping ve ben, partimizi gelecekte dinç tutacak bir belge ortaya koyduk. Şimdi partide ve parti yönetiminde çeşitli tematik alanları –parti içi örgütlenme, kampanyalar geliştirme ve yürütme, üye kazanma ve üyelerle ilgilenme, eğitim, yeni kadrolar yetiştirme, parlamento dışı çalışmalar, finans ve yapılar- elden geçiriyoruz. Bunun yanı sıra geçmişte de döneme uygun formatlar uygulamaya soktuk. Geçen yılki Bundestag seçim programında üyelerimizin katılımı için online bir platform yaptık, şimdi ise herkes konusuna göre partinin gelişimi için kendi deneyimlerini aktarabiliyor.

Size göre farklı toplumsal hareketlerle organik ilişkiler kurmak nasıl mümkün? Sizin geçmişten bugüne bu hareketler arasında aşmak zorunda olduğunuz gerilimler oldu mu? Farklı toplumsal hareketler arasında gerilime neden olma potansiyeline sahip noktalar nelerdir?  Ya da siz gerek parti içinde gerekse genel politik hayatta bunlar arasında gerilimsiz, uyumlu bir birlikteliğin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?   

Ortak ve bağlayıcı projeler önemlidir. Tüm sosyal hareketlerle tüm sorunlarda uyuşmak hiç de gerekli değil, tam tersi. Politik bir projeye ikna olunmuşsa ve başarı da isteniyorsa benim deneyimim, tartışmanın önemli olduğu yönünde, buna bazen kavga da dâhil.

Partinizin etnik, dini, cinsiyete dayalı, sınıfsal ve benzeri farklılıklara karşı tutumu ve yaklaşımı nedir?

Farklı dinsel, etnik, cinsel, sınıfsal geçmişlere ve kimliklere sahip bireylerin yer aldığı çoğulcu bir partiyiz ve dahası bu gibi farklılıklara saygı duyulan bir toplumda yaşamanın mücadelesini veriyoruz. Kimlik temelli ayrımcılığa maruz kalmadan herkesin eşit eğitim, mülkiyet, sağlık haklarına sahip olması gerektiğini düşünüyoruz.

Çev. Çetin Gürer

,

Siyaseteke Nû, Muxalefeteke Nû, Awayên nû yên Birêxistinbûnê
Bahar Şimşek& Betül Yarar

Tê zanîn ku ji bo em wateya salên 1990’an a ji aliyê siyaseta Tirkiyê fam bikin, pêdivî bi fikirandineke piralî heye. Bi vê re têkildar du şikestinên mezin bi veguherînên navxweyî yên  Tevgera Azadiyê ya Kurd û tevgera Îslamî dirûv girt. Û  helbet  tevgerên jinan ku  di van veguherînan de hem cih girtiye hem jî hevalbendiya wan kiriye…. Di salên  1980’an de livdarbûna rêxistinên jinan di salên 1990’an de di nav saziyên sivîl de bisazîbûna wan bi xwe re hêza  diyarkirina rojeva siyasî jî anî. Em qala serdema ku tevgera LGBT’ê dirûv girtiye dikin. Gelek têgihên ku heya wê demê nedihatin niqaşkirin ( di serî de “jin”) bi saya van rêxistinan hatin niqaşkirin. Ji bilî van nîqaşan behskirina qada siyasetê helbet ne mimkun bû. Di vê pêngavê de ÖDP( Partiya Azadiyê û Piştgiriyê) di hevparbûna têkoşîna Sosyalistên Tirk û Tevgera Kurd  de wekî nûnereke pêşî  derket holê.

Îro pêwîst e ku em van xalan hemûyan cardin, lê belê bi zimanekî nû nîqaş bikin. Mirov nikare ji ser salên 1990’an gav bike û  îro cihana em tê de dijîn bi tevgerên civakî yên nû û bi awayên birêxistinbûnên nû dikeve bin serweriya dengên muxalîf.  Di vê xalê de girîngiya bilêvkirina yên nû her berdewam e û xuya ye ku mîrata salên nodî ji bo vê hewildanê konaxa yekem e.  Geşebûnên siyasî ku pêwistiya van nîqaşan derxist holê jî di serdemeke nû de derketin holê.  Piştî  nûnerên Sosyalistên Tirkiyê di bin banê namzetên blokê de  hatin hilbijartin û paşê jî parlementeriya xwe di BDPê de domandin, em bi dilekî rihet dikarin bêjin ku em ketine pêvajoya duyem. Destpêkirina pêvajoya Kongreya Demokratîk a Gelan îro bi avabûna Partiya Demokratîk a Gelan gihiştiye pêvajoyeke nû. Avabûna Partiya Demokratîk a Gelan ji bo siyaseta Tirkiyê pêngaveke nû ye. Di vê pêvajoya ku  têkiliyên Sosyalistên Tirk û Tevgera Kurd xurttir dibe niqaşên siyaseteke nû  jênerevîn e. Rojeva me awayê fikirîn û nêzîkahiyên nû yên melez, piralî, têkildar û hevbandorker e…..

Di vê merhaleyê de li Ewrûpa û li Latin Emrîkayê derketina partiyên nû yên koalîsyonî girîngtir dibin. Asoxî  pêwîst e ku  tevgerdariya ku li Tirkiyê derdikeve hemberî me bi tevgerên civakî yên li çar aliyên cîhanê derdikevin re were fikirandin.  Civana ku dê di 1ê Reşemiya 2014’an de bi serenavê “ Lêgerîna Siyaseteke Nû: Di Têkoşina Demokrasiya Radîkal de Muxalefeta Nû û Awayê Birêxistinbûyînê”  li Enqerê were lidarxistin berhema  pêdivîya  vê fikirandinê ye.  Me di vê pêwendiyê de berî konferansê  ji partiyên beşdar re nêzikahiyên wan ên di derheq pirsgirêkên derdikevin pêşiya me de pirsî.

Me duh gotûbêja ku me bi koordînatora  SYRİZA(Koalîsyona Çep a Radîkal) ya Siyaseta Derveyîn û Sekreteryaya Parastinê  Sotiris Roussos re kiribû weşand. Em niha bi gotûbêja ku me bi Hevberdevka Partiya Yekitiya Demokrat Asya Abdullah re kiriye didomînin.

Wer. Tahir Baykuşak & Vural Erişmiş

Hevseroka PYD ASYA ABDULLAH: Rengê şoreşa Rojava rengê jinê ye.

Birêz Asya Abdullah destpêkê, hûn rewşa tevgerên çepgir, sosyalîst û azadîxwaz ên cîhanê çawa dinirxînin? Hûn dikarin fikr û ramanên xwe bi me re parve bikin?

Yanî taybetî em bêjin meselan sedsala 21’an de gelekî guhertinên pêş de diçin di aliyê sîstemê ne, yê ku herî rola xwe bilîze wê sedsalê da ye. Ew guhertinên dawî jî em taybetî bibêjîn rojhelata navîn de ku naha berdewam dikin. Yanî yên ku alîkar biban, pişgirî kiriban heta pêşengî kiriban lazim e hêzên demokratîk ban, hêzên sosyalîst ban, hêzên ku alîgirên azadî, aşîtî û demokrasiyeke gelan ban. Lê hemberî wan rewş û pêşketinên naha bi taybetî em nîf dikin, li giranî rojhilata navîn de her çiqas hindek hevildan hebin jî, lê rola ku tê xwastin li aliyê wan hêzan we dernakeve pêş. Tiştekî din a wan hêzan jî ew e ku di bin bandora sîstemê da ne. Yanî sîstemên ku em bêjin sermaye destê wan de, yên ku xwedî taktîkî, teknîkî û pratîkî ne. Tiştê ku civak dixwaze bi destê wê sîstemê tê pelçiqandin. Ji ber wan sedeman, xuya ye ku ew tiştên civak dixwaze heya naha tevgerên em dibêjin nikarin rola xwe bilîzin.

Hûn şert û mercên taybet ên herêma xwe û dewletê çawa dibînîn? Hûn van şert û mercan çawa ber çava digirin û siyasetê dikin?

Bi rastî tewahiya Suriyê li hemberî hereketên çete serhildanên gel hatin destpêkirin. Serhildanên aşitî hatin destpêkirin. Bi saya wan serhildanan, desthilatdariya li ser civakê hêdî hêdî bêbandor bû. Lê tevahiya Suriyê, heremên me bi dest xistine  bi gel re li hemberî çeteyan bersivên xurt hatin dayîn. Bi hêza xwe ya demokratîk bi hêza xwe ya azadîxwaz em ê sîyaseta xwe bidin meşandin. Em ê vê sîyasetê berdevam bikin. Neqebûlkirina îradeya Kurda heye, neqebûlkirina îradeya gel heye. Pirsgirêkên îro li tevahiya Suriyê hene. Em ê bi rengekî aşîtî û demokratîk çareser bikin. Em sîstemekî nû ava dikin.

PYD di pêvajoyeke çawa de derket holê? Hûn dikarin behsa vê serpêhatiya xwe bikin?

Yanî serkeftina PYD’ê bi tekoşîna PYD’ê ye. Ji ber ku damezirandina partiyê, em bêjin despêkê heya roja me, îro hem li Suriyê hem li hemû Kurdistanê partîciyên xwe re têdikoşe. Li hemberî hemû bêedaletiyê û hemû zextên desthilatdariya rejîma Baasê li ser gelê Suriyê, taybetî li ser gelê Kurd dihat meşandin. PYD wek partiyekî siyasî ji bo parastina mafên gelê Suriyê û gelê Kurd xwedî têkoşîn bû. Bi hezaran endamê me hatin girtin, heta rêveberên partiya me di zindanan de bi îşkencê şehît ketin. Îro PYD destpêka şoreşê heta naha wek partiyekî pêşeng û xeta siyasetê dimeşîne. Bi pêşengiya civakê serkeftina xwe kiriye. Ji ber vê sedemê, PYD partiya gel e. Partiyekî ku gel dora wê kom bibe, wê herdem serkeftî be.

Partîya we polîtîkayeke çawa dimeşîne? Hûn dikarin behsa vê bikin?

Yanî em bêjin aliyê siyasî, dîplomasî û hemû xebatên me yên hatine meşandin ji bo berjevendiyên gelê Suriyê bi kar tên, ji bo berjevendiyên gelê Kurd pêk tên. Heya naha çiqas êrîş li ser me çêbûn, hem aliyê hêzên derve hem di aliyê hêzên hindir de. Dixwazin pêşiya partiya me teng bikin, lê ew polîtîkaya me derxist holê, em ê ser wê israr bikin. Taybetî em dibêjin ji bo çareseriyekî aşkera û demokrasî, ji bo pirsgrêkên gelê Suriyê û gelê Kurd, wek partî, em ê polîtîkayên xwe ser wê esasê ser bixin. Em dikarin bêjin 2013’an de bi taybetî me hamleyên pir berfireh, diyalog û hevdîtin pêş xistin, hem li heremê hem li derveyî heremê. Ji bo avakirina welatekî nû em xwedî proje ne û xwedî siyaset in. Ser vê esasê em tevdigerin.

Demokrasiya di nava partî û rêxistinê hûn çawa û bi kîjan mekanîzmayên alternatîf pêk tînin?

Em modela serokatiyê ji bo xwe bingeh dibînin.

Hûn partiyên koalîsyonê çawa dinirxînin?

Wek partî bi rastî me nava xwe de gelek nîqaş kir. Modelekî çareseriyê em çawa pêş bixin? Em gelek fikirîn. Hem heremê, em bêjin îro hemû Kurd û hemû pêkhatiyên heremê bi hevre ne. Li hemberî alozî, şer û şîddeta li Suriyê holê rabe, wek partî em gehiştin qonaxekî pir baş, projeya xweseriya demokratîk. Ji bo vê, wek partî me proje amade kirin, me ser vê kar kir. Despêkê de me projeyê xwe pêşkêşî hemû aliyan kir, aliyên siyasî ên Kurd, gelek sazî û rêxistinên civakî, rêxistinên siyasî ên Ereb, Sûryanî, Asûrî û hemû partiyên din. Em bi hevre pir xebitîn û me bingehekî baş ava kir. Di wê projeyê de me dixwast hemû sazî û rêxistin û hemû partiyên siyasî nêrînên xwe, pêşniyarên xwe û nêzîkbûna xwe bînin ziman û me dixwast ew proje bibe projeya tevahiya hêzên siyasî. Di encamên xebatên hatine meşandin meclîsek hate avakirin û 22 heyetên xwe ava kirin. Di nava rêxistînê de gelek partiyên siyasî, rêxistinên civaka medenî û saziyên cuda hene. Meclîsa hatî avakirin naha dest bi xebatên xwe dike.

We bingeha rêxistina partiya xwe çawa ava kir? We modelên çawa pêk anîn?

Yanî wek partî jî em dibêjin xebatên me wek partiyekî siyasî dimeşin. Ji bo pêşxistina xeta siyaseta demokratîk nava heremên xwe û nava heremên Suriyê de, me têkoşîna xwe maşandiye. Wekî din esasên siyaseta me e we ku em xwe bigehijînin hemû hêzan, hemû hêzên derve, hemû hêzên heremî. Em dibêjin gelek sazî hene ku temsîla civakê dikin, em bigehijin wan jî. Wekî partî, em tenê beşên siyasî û dîplomatîk nagrin, wekî din em girîngiyê didin ser cîvakê jî. Ji ber ku civak îro hemû qadan de xwe rêxistiye. Ji ber vê yekê, beşekî xebata me ya derveyî siyaset û dîplomasiyê, em îradeya civakê, hêza civakê û tecrûba civakê em esas digrin. Her wekî din me hemû navçeyan kongrên partiyê çêdikin.

Nêrîn û helwesta partiya we ya derheqê cudahiyên olî, zimanî, çandî û çînî, yanî polî de çi ye? Hûn dixwazin derheqê vê de çi bêjin?

Yanî wek partî, em dikarin nêrînê xwe bêjin, ol, çand, hûner, ziman û pol ji bo ew projeya me pêş bikeve ne astengî ye. Em dikarin bêjin îro hemû ol, çand, ziman û pol cihê xwe digrin nav van kantonên em ava dikin. Ji bo me divê hemû çand hemû ol û ziman di nava sîstemekî demokratîk de xwe îfade bikin û xwe pêş bixin.

Dibêjin şoreşa Rojava şoreşa jinê ye. Hûn wê gotinê çawa dibînin? Şoreşa jinê tê çi maneyê?

Naha em dikarin bibêjin dema ku ew şoreş dest pê kir, hemû jinên Kurd bi hêza xwe tevlî bûn, yanî em bêjin berî ku şoreş li Rojava dest pê bike, jina Kurd xwedî tekoşînekî serbilind bû û hemû qadan de xwe rêxistibû. Yanî em dikarin bibêjin ku dema şoreş dest pê kir jina Kurd bi hazirî tevlî bû. Em dikarin bibêjin jina Kurd pêşengiya şoreşa Rojava kiriye. Biryarên ku Rojava tên dayîn hemûyan de jin tê de heye. Rengê şoreşa Rojava rengê jinê ye.

Dema ku hûn rewşa heremê û têkiliyên navnetewî bînin ber çava, hûn pêşketinên konferansa Cenevreya Duyem çawa dinirxînin?

Wekî em bêjin konferansa Cenevre, ev jî yek projeya me ye ku ji destpêka şoreşê heya îro, em alîgirên çareseriyê bûn. Ji ber ku projeya me ev e. Lê mixabin ev konferans ketiye nava destên hêzên ku bi berjevendiyên xwe tev digerin û amadekariyên wê tam nehatin çêkirin û bi hemû hêzan re pêkhatin nehat çêkirin. Ji ber vê yekê ev biryarên tên girtin nayê qebûlkirin û ne îradeya gelê Suriyê, ne jî îradeya gelê Kurd nîşan nade.

Demekî nêz de avakirina Kantona Cîzîrê pêk hat. Hûn ê derheqê vê de çi bêjin?

Em dikarin bibêjin Kantona Herema Cîzîrê pengaveke dîrokî ye. Hem ji bo hemû gelê Kurd, ne tenê Rojava, ji bo tevahiya gelê Kurd û taybetî jî ji bo hemû gelê Suriyê wekî gavekî dîrokî dinirxînim û modelekî herî serkeftî ye ji bo çareserkirina pirsgirêkên heremê. Ew tişt ji bo gelek kesan tîştekî nû ye û hemû çand, hemû nasname esas tên girtin. Gel bi îradeya xwe, xwe dide pêş. Nava wê kantonê de tişta herî girîng, pêwist e têkiliyên siyasî û dîplomatîk xort bên meşandin. Ew proje pêşiya şerî olî digre, ew proje gengeşiyên nava cîvakê de ji holê radike.

 

 

,

Yeni Siyaset, Yeni Muhalefet, Yeni Örgütlenme Biçimleri
Bahar Şimşek & Betül Yarar

1990’lı yılların Türkiye siyaseti açısından taşıdığı anlama ulaşmaya çalışan her çabanın çok değişkenli bir düşünme biçimini gerektirdiği hepimizin malumu. Bu anlamda karşımıza çıkan iki önemli kırılma ise sırasıyla Kürt Özgürlük Hareketi ve İslamcı hareket içerisinde yaşanan dönüşümler ekseninde şekillendi. Ve tabii bu dönüşümlerin hepsini kat eden, hepsine eşlik eden kadın hareket(ler)i… 1980’lerde hareketlenen kadın örgütlerinin 1990’larda sivil toplum içinde kurumsallık kazanırken, beri yandan siyasal gündemleri belirlemesi kaçınılmazdı. LGBT hareketinin şekillendiği bir dönemden bahsediyoruz. O zaman kadar verili kabul edilen pek çok kavramın (başta “kadın” olmak üzere) sorgulanmasına sebep olan tüm bu gelişmelerden bağımsız bir siyasal alandan söz etmek mümkün olamazdı. ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi) tam da bu kavşakta, Türkiye sosyalistleri ile Kürt hareketinin mücadelede ortaklaşma deneyimlerinin ilk temsilcisi olarak ortaya çıktı.

Bugün gelinen noktada tüm bunları yeniden ama yeni bir dil içinde tartışmayı gerekli kılacak bir durumda olduğumuz aşikâr. 90’lar olanca yoğunluğuyla geride kalamazken, dünya yeni toplumsal hareketler ve örgütlenme biçimleri ile yükselen muhalif seslerin hâkimiyetine girmek üzere. Bu bağlamda, bir yandan yeni olanın dile dökülmesi önemini korurken bu çabanın başlıca uğrağının 90’ların mirası olması kaçınılmaz görünüyor. Tüm bu tartışmaları gerekli kılan siyasal gelişmeler ise yakın dönemde karşımıza çıktı. Türkiye sosyalistlerinin temsilcilerinin blok adayları olarak girdikleri 2011 Genel Seçimleri ardından Barış ve Demokrasi Partisi’nin milletvekilleri olmaları ardından ikinci bir sürecin başladığını gönül rahatlığıyla söyleyebiliyoruz. Halkların Demokratik Kongresi’nin başlattığı süreç bugün Halkların Demokratik Partisi’nin kurulması ile Türkiye siyaseti açısında yeni bir eşik oldu. Türkiye sosyalistleri ile Kürt özgürlük hareketi arasındaki ilişkinin derinleşmeye başladığı bu yeni süreçte, yeni siyaseti tartışmayı ise kaçınılmaz. Gündemimiz, daha melez, daha çoklu, daha ilişkisel, daha etkileşimsel yeni düşünme biçimleri ve yaklaşımlar…

Tam da bu aşamada Avrupa’da, Latin Amerika’da siyaseti güçlendiren yeni koalisyon partileri önem kazanıyor. Nihayetinde Türkiye’de karşımıza çıkan siyasal hareketliliğin dünyanın dört bir yanında ortaya çıkan toplumsal hareketlerle bir arada düşünülmesi gerekiyor. 1 Şubat 2014 Cumartesi günü Ankara’da gerçekleşecek “Yeni Siyaset Arayışları: Radikal Demokrasi Mücadelesinde Yeni Muhalefet ve Örgütlenme Biçimleri” başlıklı toplantı bu ihtiyaca yanıt olma çabası olarak gelişmiş bir fikrin ürünü. Konferans öncesinde katılımcı partilere, bu bağlamda önümüze çıkan temel sorunlara yaklaşımlarını anlayabileceğimiz soruları yönelttik. SYRIZA (Synaspismós Rizospastikís Aristerás/Radikal Sol Koalisyon) Syriza Dış Politika ve Savunma Sekreteryası Koordinatörü Sotiris Roussos ile yapılan söyleşiyle başlıyoruz.

SOTİRİS ROUSSOS: “Parlamentoda ve hükümette çoğunluğu kazanmak toplumda radikal değişikler yapmak için yeterli olmayacaktır.”

Çeviren: Firuze Simay Sezgin

Dünyada sol-sosyalist ve diğer özgürlükçü hareketlerin genel durumunu değerlendirir misiniz?

Son on yılda dünya genelinde toplumlarda temel toplumsal ve siyasal haklar küresel spekülatif finansal kapitalizmin eşi görülmemiş doğrudan saldırısıyla karşı karşıyalar. Kapitalizm sadece toplumların gelirlerine veya refah devletin önemli unsurlarına saldırmakla kalmıyor; yok olmaya yüz tutmuş temel demokratik hakları tehdit ediyor, çevreyi tahrip ediyor ve günlük hayatlarımıza el uzatıyor. Bu neoliberal belaya karşı tepki gösteren çoğul sol ve özgürlükçü hareketler toplumları harekete geçiriyorlar ve “Başka Bir Alternatif Olmadığı” ((Sotiris Roussos burada Margeret Thacther yönetimiyle özdeşleşen “TINA (There is No Alternative/Başka Alternatif Yok)” sloganına göndermede bulunuyor (ç.n.) )) yönündeki anlayışı reddederek toplumsal adalet ve saygınlık içeren alternatifler için gayret ediyorlar.

Bulunduğunuz bölge ve ülkenin özgün koşullarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu koşulları dikkate alan bir yerden siyaset yapmak nasıl mümkün?

Hem Yunanistan’da ve bölgede tarihsel bir dönüm noktasında olduğumuz şüphesiz. Akdeniz’deki sosyal mücadelelerdeki yükseliş bizim neoliberalizmin gaddarlığına karşı yalnız olmadığımızı gösteriyor. Sadece Akdeniz toplumlarında değil, Batı Avrupa’da da güçlü müteffiklerimizin olduğu ortaya çıkıyor; özellikle Avrupalı işçi sınıfları Güney’deki kemer sıkmann ve sosyal refahın çökertilmesinin kendilerine kazanç getirmediğini fark ettiklerinden beri. Bu politikaların tam tersine daha çok gerileme, işsizlik ve sefalet anlamına geldiğini fark ettiler. SYRIZA Avrupa’ya ve Akdeniz’e karşı klostrofobik, içe dönük bir politika önermiyor. Kemer sıkmaya, işsizliğe ve barbarlığa karşı mücadelemizin Avrupa’daki ve Akdeniz’deki bütün insanları içerebileceğini ve içermesi gerektiğini açıkça belirttik.

Sosyolojik olarak partiniz kimleri temsil ediyor? Sizin hedeflediğiniz farklı kesimler var mı?

İşçi sınıfları kemer sıkma politikaları ve ekonomik daralma yüzünden çok acı çekiyor. İşsizlik sadece geleneksel işçi sınıflarında değil, entellektüeller, orta sınıf girişimciler ve bilim insanları arasında da yaygın. Özellikle genç kesim toplum ve ekonomi hakkında bakış açısı geliştirme imkânından yoksun bırakılmış durumda. Daha da önemlisi, güvencesiz çalışan işçilerin; istikrarsız sosyal durumlarda yaşayanların; kayıtdışı ekonomide ve işgücü kara borsasında olanların; sıfır saat kontratlı, haftada yedi gün sınırsız saat ve sürekli daha ucuza çalışanların sayısı sürekli artıyor

Partinizin nasıl bir örgütsel yapısı ve nasıl bir politik çizgisi var? Parti içi demokrasiyi nasıl ve hangi yeni veya alternatif mekanizmalarla işletiyorsunuz? Koalisyon partilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Geçen Temmuz’daki son konferansımızdan beri koalisyonun parçası olmasak da, siyasal görüşlerin çeşitliliğine ve siyasal stratejilerimizin aşağıdan yukarıya bir sekilde belirlenmesine hala değer veriyoruz. Çoğulculuğun zengin geleneğinin ve tabandan demokrasinin günümüz sosyal mücadellerininin karmaşıklığını anlamak için temel olduklarına ve bizim sosyal haraketlerden kaynaklanan haraketimize esin verdiklerine inanıyoruz.

Sandık siyasetinin veya seçimlere katılmanın yürüttüğünüz mücadele açısından anlamı nedir? Bir başka deyişle sol radikalizmi tarafından uzunca bir süre sorunlu görülen ve hatta reddedilen parlamenter sistem içinde siyaset yapmak, devlet üzerine ve iktidar için mücadele vermek fikrini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şüphesiz ki parlamenter sistem bizim politik mücadelemizin merkezinde. Ancak, sosyal hareketlerin siyasal hayatta oynadığı başat role de değer veriyoruz. Parlamentoda ve hükümette çoğunluğu kazanmak toplumda radikal değişikler yapmak için yeterli olmayacaktır. Bu büyük uğraşının başarılı olması için güçlü bir kitle hareketinin katılımı gereklidir. İnsanlar daha iyi bir toplum elde etmek için hareketlenmediği müddetçe ne SYRIZA ne Tsipras insanları kurtarabilir.

Partinizin taban örgütlülüğünü nasıl kurdunuz? Bunun için alternatif örgütlenme modelleri geliştirdiniz mi?

Cevap aşağıdan yukarıya demokrasi, her mahallede taban örgütler, kuvvetli kadın katılımı ve katılıma açık komiteler. Örneğin, dış ilişkilerin her zaman elitlerin ve uzmanların ayrıcalıklı işi olduğu düşünülmüştür. Biz partimizin uluslararası politikalar ve ilişkiler komisyonunu kurarken, her parti üyesine ve ilgisi olan arkadaşlara sürece katılmaları için açık bir çağrı yaptık. Bundan beri düzinelerce insan komiteye ve alt komisyonlara dâhil oldu.

Size göre farklı toplumsal hareketlerle organik ilişkiler kurmak nasıl mümkün? Sizin geçmişten bugüne bu hareketler arasında aşmak zorunda olduğunuz gerilimler oldu mu? Farklı toplumsal hareketler arasında gerilime neden olma potansiyeline sahip noktalar nelerdir? Ya da siz gerek parti içinde gerekse genel politik hayatta bunlar arasında gerilimsiz, uyumlu bir birlikteliğin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?

Sosyal hareketlerin çokluğuna ve bağımsızlığına olan saygı bizim onlarla olan ilişkimizin temel taşıdır. Sosyal hareketlerin parti politikalarının sözcüleri olarak algılayan eski teoriler güncelliklerini yitirmekle kalmadilar; aynı zamanda bu haraketleri bürokratikleştirme ve zayıflatma riskini barındırıyorlar.

Partinizin etnik, dini, cinsiyete dayalı, sınıfsal ve benzeri farklılıklara karşı tutumu ve yaklaşımı nedir?

İş gücünün toplumsal kuvveti, ekoloji ve feminizm partimizin itici kuvvetleridir. Gerçekten solcu olan bir partinin dört bacaklı bir masa gibi görülmesi gerektiğine inanıyoruz: bu ayaklar sosyalism, vatanseverlik, evrenselcilik ve hümanizmdir. Bizce böyle bir masanın üzerinde tarihten gelen birçok farklılıkları çözebiliriz.

Kürt Hareketi ile Gezi direnişi ilişkisi üzerinden yerel seçimlere bakmak

Roj / Tarih / Date: 07.12.2013 Şemî / Cumartesi / Saturday

Seat / Saat / Time : 17.00

Toplum ve Kuram Dergisi & İsmail Beşikci Vakfı

Gündem Söyleşileri-2

Konu: Kürt Hareketi ile Gezi direnişi ilişkisi üzerinden yerel seçimlere bakmak

Konuklar: Erkan Karabay ( BDP İstanbul Eşbaşkan Yardımcısı),

Ahmet Saymadi (HDK İstanbul İl Yürütmesinden)

******

Kovara Toplum ve Kuram & Weqfa Îsmaîl Beşîkcî

Hevpeyvînên Li Ser Rojevê – 2

Mijar: Di çarçoveya peywendiya tevgera Kurdan û berxwedana Geziyê de nihêrînek li ser hilbijartinên deverî

Mêvan: Erkan Karabay (Alîkarê Hevserokên PADê ya Stenbolê)

Ahmet Saymadi (Rêveberiya Stenbolê ya KDGê

Barış Süreci ve Demokratikleşme Paketi

Barış Süreci ve Demokratikleşme Paketi

Konuşmacılar: Namık Kemal Dinç ve Harun Ercan

Yer: İsmail Beşikçi Vakfı Terası

Tarih: 5 Ekim 2013 Cumartesi

Saat: 17.00

Bülent Küçük ile Çok Kültürlü Irkçılığı ve Roboski Katliamını Tartışıyoruz

Bülent Küçük ile Çok Kültürlü Irkçılığı ve Roboski Katliamını Tartışıyoruz

AKP döneminde sık sık kullanılan değişim, şefkat ve çok kültürlülük gibi kelimeler kimi çevrelerce pozitif anlamda yeni bir söyleme işaret ediyordu. Ancak, KCK operasyonları ile Kürtlerin siyaseten ablukaya alınması, daha önce görülmemiş şiddetli çatışmalar ve Kürt siyasi tutsakların başlattığı kitlesel açlık grevine yol açan süreçler ve bu grev boyunca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ve partisinin takındığı tavır, Kürtlere karşı ırkçılığının devam ettiğini, Kürt meselesi mevzu bahis olduğunda devlet aklında bir değişimin olmadığını gösterdi. Bu aklın en çıplak şekilde ortaya çıktığı an ise Roboski katliamı oldu. Ana akım medyada Türkiye’de olumlu değişimlerin olduğu söylenegelse de Kürtlere karşı ırkçılığın ve özellikle Roboski’de yaşananların neleri ortaya çıkardığını gösteren tartışmalara yeterince yer verildiği söylenemez. Buradan hareketle, ırkçılığı ve Roboski katliamını eleştirel analizlerle irdelemenin önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu minvalde Toplum ve Kuram söyleşilerimize devam ediyoruz. Söyleşide şu sorulara yanıtlar aramaya çalışacağız:

1) Türkiye’de Kürtlere karşı ırkçılığın aldığı son şekilleri nasıl anlamalı?
2) Roboski katliamı ırkçılık konusunda bize neler söylüyor?
3) Irkçılık ve Roboski katliamı ile Kürt meselesinde nereye doğru gidiliyor?

Bu sorular çerçevesinde 29 Aralık Cumartesi akşamı, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Bülent Küçük ile birlikte çok kültürlü ırkçılığı ve Roboski Katliamı’nı tartışıyoruz. Kürt meselesinin geleceğine dair tahayyül sahibi olan herkesi bekliyoruz.

Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî

Yer: İsmail Beşikçi Vakfı Terası
Zaman: 29 Aralık, 2012 Cumartesi- 17.00
Adres: Kuloğlu Mah. İstiklal Cd. Ayhan Işık Sok. No: 21/1 Beyoğlu /İstanbul

Merkeziyetçilik Çatırdarken Özerkliği Konuşmak

Merkeziyetçilik Çatırdarken Özerkliği Konuşmak: Çetin Gürür’le Kürt Meselesi ve Özerklik

Kürt meselesi bağlamında sürmekte olan çatışmalı dönem, çözüm umutlarını gün be gün bilinmezliğe erteliyor. Bununla birlikte, egemenlik paylaşımı olgusunun Kürt meselesinin çözümünde nasıl bir rol oynayabileceğine dair tartışmaların akademik ve entelektüel alanlarda azlığı da sır değil. Katı bir merkeziyetçilik anlayışı, tarihsel olarak biriktirdiği tüm askeri, bürokratik ve hukuksal mekanizmalarla sürüyorken aşağıdaki sorulara cevap aramayı elzem görüyoruz:

1) Bir yönetim modeli olarak özerkliği somut olarak nasıl anlamalı? Dünya örnekleri ve Meksika’daki Zapatistalar bizlere neler öğretiyor?
2) Fiili özerklik bağlamında nüfus ve coğrafya faktörlerinin etkisi nasıl anlaşılabilir?
3) Kürt meselesinin çözümünde özerklik modeli nasıl bir rol oynayabilir?
Bu sorulara yanıt aramak adına Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde doktora çalışmalarını sürdürmekte olan Çetin Gürer’le katılımcıların interaktif şekilde müdahil olacağı bir söyleşi düzenliyoruz. Kürt meselesinin geleceğine dair tahayyül sahibi olan herkesi bekliyoruz.

Yer: Toplum ve Kuram Dergisi
Zaman: 16 Aralık 2012, Pazar- 17.00
Adres: Toplum ve Kuram Dergisi, İstiklal Caddesi No: 116 Danışman Geçidi Han Çıkmazı Sokak No: 1 Beyoğlu (Yapı Kredi Yayınları’ nın karşısındaki geçitte, Çaycı Mustafa Abi’ nin Sokağı)

Açlık Grevinden Önce… Açlık Grevinden Sonra

Açlık Grevinden Önce… Açlık Grevinden Sonra: Nazan Üstündağ ile Kürt Meselesi Üzerine

Yer: İsmail Beşikçi Vakfı Terası
Zaman: 9 Ekim, 2012 Cumartesi- 17.00
Adres: Kuloğlu Mah. İstiklal Cd. Ayhan Işık Sok. No: 21/1 Beyoğlu /İstanbul