,

Kendi Topraklarında Yabancı; Göç ve Sürgünden Mülteciliğe Şengal Ezidileri

Zan Sosyal Siyasal İktisadi Araştırmalar Vakfı’nın yürüttüğü, Ezidilerin 73. Fermanı: Şengal Soykırımı projesi kapsamında hazırlanan “Kendi Topraklarında Yabancı: Şengalli Ezidiler” adlı fotoğraf sergisi 18 Haziran 2016 Cumartesi günü Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Sergi Salonu’nda açılıyor.

Ezidilerin 73. Fermanı: Şengal Soykırımı projesi, 3 Ağustos 2014’de IŞİD canileri tarafından başlatılan saldırılar sonucunda yaşananları, soykırımdan kaçışı ve kamplardaki yaşamı belgelemek amacıyla planlandı. Tarihleri boyunca inançlarından dolayı saldırıya, katliamlara maruz kalmış bir halk olan Ezidiler yaşadıkları bu son saldırıyı 73. Ferman olarak tanımlamaktadırlar. Ferman kelimesinin bu topraklarda yaşayan halkların hafızasında katliamla, soykırımla eşdeğer kullanıldığı 1915 gibi birçok tarihsel olayda karşımıza çıkmaktadır. Şengal’de IŞİD çetelerinin Ezidi halkına karşı uyguladığı şiddet, bir halkı, bir coğrafyayı, bir inancı, bir kültürü, bir yaşam tarzını tümüyle yok etmeyi hedefleyen, farklı yöntemlerin bir arada uygulandığı komplike bir saldırıdır. Bu saldırı sonucunda Mezopotamya’nın kadim inançlarından biri kendi öz coğrafyasıyla birlikte yok olmakla karşı karşıya kalmış durumdadır. Zan Vakfı bu projeyle, Ezidi halkının maruz kaldığı bu büyük felaketi, bizzat bu saldırıya maruz kalmış insanlarla sözlü tarih yöntemine dayalı derinlemesine görüşmeler yaparak belgelemek ve ulusal ve uluslararası kamuoyunun duyarlılığını artıracak etkinliklerle (kitap, konferans, resim sergisi, atölye çalışması gibi) görünür kılmayı amaçlıyor. Bu çerçevede, Batman, Siirt ve Diyarbakır kamplarında yaşayan Ezidilerle görüşmeler yapıldı.

Kamplarda yapılan birebir tanıklıkların anlatıldığı görüşmelere paralel olarak fotoğraf sanatçısı Fatma Çelik’in objektifinden Ezidilerin kamp yaşamları fotoğraflandı. Katliam, yerinden edilme, göç, topraklarına geri dönüş, yabancılık ve kamp hayatı gibi temalara odaklanan “Kendi Topraklarında Yabancı: Şengalli Ezidiler” adlı fotoğraf sergisi 18 Haziran 2016 Cumartesi günü saat 15:00’te Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Sergi Salonu’nda açılacak. Sergi 18-28 Haziran 2016 tarihleri arasında konuklarını bekliyor.

Zan Vakfı’nın yürüttüğü Ezidilerin 73. Fermanı: Şengal Soykırımı Projesi, Açık Toplum Vakfı ile Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin desteği ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi işbirliği ile yürütülmektedir.

İletişim Bilgileri

Adres : Yenişehir Mah.

Lise Cad. Boğaziçi Apt.

Dış Kapı No:01 Daire No:7

YENİŞEHİR /DİYARBAKIR

Tel: 0412 223 30 23 / 0535 613 82 15

e-mail: zanenstitu@gmail.com

,

Toplum ve Kuram -Lêkolîn û Xebatên Kurdî- 12. Sayı İçin Yazarlara Çağrı

Toplum ve Kuram dergisi olarak ilk sayımızdan itibaren içeriğimizi belirli dosya başlıkları çerçevesinde şekillendirdik. 15 Ekim 2016 tarihinde yayımlamak üzere hazırlandığımız sayımızın dosya konusunu da ekoloji olarak belirledik. Politik, etik ve ahlâki boyutlarda oldukça hassas bir yere tekabül eden ve güncel tartışmalarda kendine geniş yer bulan dosya konumuzun Kürt ve Kürdistan toplumları açısından yeni tartışmalara kapı aralamasını umut ediyoruz.

Disiplinlerarası bir yaklaşım ile ekoloji ana başlığına dokunan yazıları değerlendirmek ve okuyucularımız ile buluşturmak istiyoruz. Daha önce başka bir dergi ya da kitapta yayımlanmamış olan yazı önerileri makale, kitap tanıtımı/eleştirisi, röportaj veya tanıklık şeklinde sunulabilir.

Konu başlıklarında genel çerçeve aşağıdaki gibidir. Burada yer almayan ancak ekoloji başlığına temas eden yazılar da değerlendirilecektir:

  • Ekoloji ve Kürt/Kürdistan kültürleri
  • Kürdistan’da sürdürülebilir üretim ve tüketim
  • Politik mücadele alanı olarak ekoloji
  • Savaş ve ekoloji ilişkisi
  • Kadın, LGBTİ ve ekoloji
  • Komünalizm ve ekoloji
  • Hayvan özgürlüğü ve türler / Türcülük
  • Kent, yeniden inşa ve ekoloji
  • Baskı ve tahakküm aracı olarak ekoloji / Doğa katliamları
  • Alternatif yönetim biçimleri, yerel yönetimler ve ekoloji

Toplum ve Kuram dergisinde yayımlanmak üzere yazılarını göndermek isteyen yazarlar 27 Haziran 2016 tarihine kadar toplumvekuram@gmail.com adresine 150-250 kelimeden oluşan makale özetlerini gönderebilirler. Dergide yer verilebilecek olan yazarlara 4 Temmuz 2016 tarihinde geri dönüş yapılacaktır. Çalışmaların tamamlanmış hâllerinin teslim tarihi ise 20 Ağustos 2016 olarak belirlenmiştir. Bu aşamadan sonra yazarlarla ortak çalışma yürütecek olan editör ekibimiz (danışma kurulundan arkadaşlarımızla) yazıların son hâlini 19 Eylül 2016 tarihine kadar yazarlar ile birlikte verecektir.

Kaynak Gösterme / Referans Sistemi

Toplum ve Kuram Dergisi, yeni sayı itibariyle düzenli olarak sürdürdüğünden farklı bir referans sistemi uygulayacaktır. Kaynak gösterme/referans sistemini açıklayan “Yazar Kılavuzu”, makale özeti değerlendirilen ve dergide yazısı yayımlanacak yazarlara bilahare gönderilecektir.

Önemli Tarihler

27 Haziran 2016          Makale özeti göndermek için son gün

04 Temmuz 2016        Yayın kurulu tarafından kabul edilen yazılara dönüş

20 Ağustos 2016          Tamamlanmış makalelerin dergiye teslimi

19 Eylül 2016               Editör ekibiyle birlikte çalışılmış yazıların son hâlinin verilmesi

Farqîn’de Devletin “Duvar Yazısı” Hâlleri
Hakan Sandal & Serhat Arslan

Farqîn’de 2-14 Kasım 2015 tarihlerindeki “abluka” esnasında özel harekât polisleri tarafından duvarlara yazılan sloganlar farklı düzeylerde tartışmaları da beraberinde getirdi. Başlamadan belirtmek gerekir ki bu yazıların yazılma ve servis edilmelerini sömürgeci tarih ve pratiklerden ayrı düşünmek, ayrı konumlandırmak, kolonyal şiddet geçmişini görünmezleştirme riskini taşımaktadır. Duvar yazıları, sömürgeci pratiklerin mekâna hâkim olma çabasının yansıması olarak ağır silahların bıraktığı izler ile okunduğunda sömürgeci tertibat daha net görülebilir. Burada karşımıza önemli bir soru çıkıyor: Gelişmiş teknolojik silahlara sahip (ve bununla övünen), ideolojik aygıtları elinde tutan, kullandığı şiddeti meşru gören devletin o “güçlü erkekleri” neden duvarlara yazılar yazar? Bir ilçeye, mahalleye/mekâna topyekûn “ders verdikten” sonra bu yazıların yazılıp servis edilmesi nasıl okunabilir? Şüphesiz bu sorular etrafında çeşitli tartışmalar yürütülebilir. Bu yazıda ise duvarlara yazılan sloganlar, belirli bir tarihsellik içinde sömürgeciliğin mekânsallaştırma yönü, hafıza ve egemenlik kavramları üzerinden tartışılacaktır.

Kürdistan’ın 19. yüzyılın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu ve 20. yüzyılın başında yeni Türk devleti tarafından işgalinin ve ilhakının (toprağa el koyma) coğrafyaya doğrudan yansımaları olmuştur. Sürgünlerin nedeni ve sonucu olarak el konulan topraklar, yerleşime kapatılan bölgeler, tel örgüsüyle çevrilen ve/veya mayınlanan araziler, bombalar ve top atışlarına hedef olan mağaralar, geçitler bu yansımaların sadece bir kısmıdır. Bunlarla birlikte direnişin, devlet egemenliğinin görece az hissedildiği dağlık ve kırsal alanda örgütlenmesi (Ağrı İsyanı bunun tipik örneğidir ve PKK’nin Kürdistan’da ilk olarak kırsal alanda faaliyete geçmesi tesadüf değildir), direnişi mümkün kılan ve ona belli ölçülerde şeklini veren dağların, ormanların ve mevziler kazılan toprağın kullanımı, yine mekânın bir mücadele ve egemenlik alanı olarak işlediğini göstermektedir. Kısacası mekâna imza atmak ve onda iz bırakmak verilen mücadelenin hem bir parçasını, hem de sonucunu oluşturmaktadır.

Günümüzde Kürt Özgürlük Hareketi ve Türk devleti arasındaki savaşın farklı ölçek ve mekânlarda sürmesi (ör. Rojava), bu yazı bağlamında savaşın dağdan/kırdan kentlere taş(ın)ması, farklı mekânsal direnişleri ve tahakküm biçimlerini de ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda öz yönetim ilan edilen mahallelerde sokaklara kazılan hendekler ile mekâna atılan imzaya; bu mahalleleri haritadan silme isteğindeki devlet de delik deşik edilen binalar ve özel harekâtçıların duvarlara “kara”ladıklarıyla karşılık vermiştir. Yüzyılı aşkın bir tarihin neredeyse iki haftayı bulan ablukada kendini tekrar ettiği de söylenebilir. Nitekim duvarlara yazılan “Türksen Övün Değilsen İtaat Et” ve “Yeşil de Burada” gibi birçok sloganın belli bir tarihe/hafızaya/anlatıya atıf yapması, geçmişte yaşanılan katliamları ve devlet terörünü hatırlatması da sır değildir.

2

Egemenlik İspatının Sahnesi Olarak Mekân

Türk devleti, bir yandan istenmeyen bir geçmişe, farklı kültürlere ve dinlere ait mekânsal düzenlemeleri görünmez kılarken ve/veya yok ederken diğer yandan, egemenliğinin sureti olarak kontrol ettiği hemen her karış toprağa, birçok ulus-devlet gibi, bayrak ve heykeller dikmiş, idari binalar, resmi kurum ve kuruluşlar inşa etmiştir. Dolayısıyla devletin mekân politikaları, birinin diğerini yadsımadığı pozitif(kurma/yaşatma) ve negatif(yıkma/öldürme) inşalar üzerinden tartışılabilir. Ancak söz konusu Kürdistan olduğunda devletin kendisi gibi mekân politikaları da farklı bir bağlama oturmaktadır. Türkiye’deki temel sosyo-ekonomik ve siyasal örgütlenme olan devlet, Kürdistan’da zora dayalı sömürgeci bir savaş aygıtına dönüşmektedir. Bu dönüşümün doğrudan mekânsal karşılığı ise başta Kürdistan kavramının yok edilmesi olmak üzere neredeyse bütün yer isimlerinin Türkçeleştirilmesi, Kürdistan’da köy ve orman yakma, mayınlama, yaylalara çıkış yasağı gibi negatif pratikler ile devlet binası kurmak, baraj inşa etmek, okullar açmak gibi pozitif çağrışımlı düzenlemeler olmaktadır. Bu pozitif ve negatif mekânsal düzenlemenin amaçlar noktasında birbirlerinden farklı değil, aksine tamamlayıcı nitelikte bir buluşmaya tekabül ettiği söylenebilir.

Mekânda askeri ve kurumsal düzenlemelere ek olarak egemenliğin bir başka inşası da semboller aracılığı ile gerçekleştirilmektedir; heykeller, yazılar, isimler… Sözgelimi Dersim yolunda “güçlüyüz, cesuruz, hazırız – komando” yazısının, Amed’in merkezine ilerlerken uzun süre üst geçitte gelenleri karşılamış olan “Ne Mutlu Türküm Diyene” tabelasının, neredeyse Kürdistan’da yazılmadık dağ ve tepe kalmayan Türklüğü ve militarizmi öven sloganların, resmi tarihin ulus mitlerinin imzasını taşıyan büst ve heykellerin varlığı sadece birkaç örnektir. Bütün bunlar şiddetsiz bir varoluşun “pozitif” değer yüklü karşılıkları olarak gösterilse de taşıdığı sembolik şiddet korkutucu değil tehdit edicidir. (1) Bu semboller, devletin elinde tuttuğu “meşru şiddet hakkı”nı ve askeri mevcudiyetin “meşruiyet” tarihini hatırlatır. Bir bakıma Türk devleti Kürdistan coğrafyasını egemenliğinin yansıyacağı, somutlaşacağı, hissedileceği ve her an görüleceği şekilde yeniden düzenlemeye çalışırken – sadece fiziksel olanı kabul edilemez olarak düşünülen- şiddeti sembolik şiddet yardımıyla “yumuşatır”. Sömürgeci tertibatın varlığı bu yolla kabul edilebilir/kabul edilemez ikiliğine hapsedilir ve statü mücadelesinde yeri geldiğinde fiziksel şiddet, işbirliği hâlinde bulunduğu sembolik şiddeti kabul ettirmek, onaylattırmak amacıyla işe koşulur. Devletin kabul-ret ikiliği üzerinden oluşturduğu bu çerçeve istisna hâlinin kural olduğu Kürdistan’da “oyun”u egemenin belirlediği sınırlar içerisine hapseder ve buna karşı geleni ya da “oyun”u kendi kurallarıyla oynayanı “terörist”, dolayısıyla öldürülebilir ve yası tutulamaz olarak damgalar.

Mekân ve Hafızanın Ayrılmazlığı

Hafıza, sadece geçmişin imgelerini bugüne taşıyan değil, hem geçmişi hem de geleceği kuran, sürekli “olma” hâlinde merkezini arayan bir merkezsizlik olarak mekân ile sıkı bir ilişki içerisindedir. Dolayısıyla mekân, hafıza ile etkileşimde olan politik bir mücadele alanı olarak karşımıza çıkar. Bu noktada egemen tarafından duvarlara yazılan yazılar, belirtilen mücadele alanından yola çıkarak Türk devletinin kendisini Kürdistan’da hangi düşünceler, arzular ve/veya talepler üzerinden örgütlediğini okumak için önemli ipuçları sunmaktadır. Öyleyse bu yazıları (kolonyal şiddeti vurgulayarak sömürgeleştirilmiş öznenin sessizleştirilmesine hizmet etmemeye dikkat ederek) tartışmak hem muğlaklaştırılan güç ilişkilerini görünür kılmak, hem de sürecin bir anından yola çıkarak gelişen sömürü ve direniş pratiklerini anlamlandırmak açısından önemlidir.

3

Duvarlara İç Döken Devlet

“Devlet geldi”

“Kan koksun buram buram” /“Kurdun dişine kan deydi, korkun”

Kanın değeri hem dökebilen için araçsal rolü(kurbanlaştırma), hem göstergeler düzeninde kimlik(Türklük/Kürtlük) belirleyen işlevi hem de muğlaklığı; yani dökülebilir, bozulabilir oluşuna bağlıdır.(2) Kan kokusuna duyulan “özlem” ise bir anlamda belirli bir grubu “kurbanlaştırma” olarak okunabilir. Nitekim egemen olanın egemenliğini sürdürmek için tehdit atfettiği ve önemsiz bulduğu kurbana yönelttiği şiddet, kendine yönelebilecek şiddeti azaltmanın bir yolu olarak görülebilir. (3)

“Kızlar geldik ininize girdik” / “TC burda piçler nerde” / “Adam Olun!!!”

Egemen düşünüşte özne olarak namevcut olan kadınlar, söylem içerisinde (negatif) bir dolayım ile var olabilmektedirler. Kadın bedenleri, kolonyal dönemin başlangıcından ötesine fethedilen ülkeyi simgeleştirirken (4) bir anlamda kolonyal şiddet sömürgeleştirilmiş özne ile “erkeklik” üzerinden bir bağ kurmaya çabalar. Böylece hem erkekliği kutsar hem de karşısındakini, kutsal olmasını beklediği erkekliğinden yaralamaya çalışır. Bu durumda kadın iki defa ötelenir ve kadına dair cevabın da (şiddet yoluyla) erkekten gelmesi beklenir.

Bu yazılamalar, her Türk’ün asker doğduğu devletin kurucu teorik argümanlarından olan “ordu-millet” söyleminin erk’eklikle özdeşleşmesinin/sözleşmesinin ve bunun “fethedilen” mekânda var oluşunun somutlaşmasıdır. Erkeklik başından beri (erkek) devletin de desteği ile gündelik hayatın bütün hücrelerine sızmış ve burada hem sembolik hem de maddi anlamda kendini yeniden üretebilmiştir. Dolayısıyla Farqîn’in duvarlarındaki bu cinsiyetçi yazılamalar kadına dair genel bakışın özeti ve yeniden üretimi niteliğindedir.

“Esedullah timi burada”

Esedullah timi kimdir? Kimlerden oluşur? Belirtilen duvar yazısı ile yoğun olarak tartışılan bu soru günün sonunda Kürdistan halkları için fark eder mi? JİTEM ve İslamcı Hizbulkontra gibi yapıların hepsi devletin haşmetli ve altın varaklı aynasından yansıyan suretler ise, bu grup “torosların dönüşü” ile tehdit edilen bir halkın beklemediği ne getirebilir? Bu bilinmez, bilinmez oluşu ile bir şiddet beklentisi doğurup korkutma amacını da taşımaktadır. Ayrıca “Esedullah” isminin Ankara ve DAİŞ ile muğlak ilişkisi (5) ve sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği ilçelerde yine DAİŞvari imaj ve sloganlarıyla arz-ı endam eden özel harekatçılar, Besê Hozat’ın analiz ettiği şekilde AKP’nin DAİŞ’leşmesinin (6) birer emaresi olarak okunabilir. “Yeşil de burada” yazısıyla birlikte düşünüldüğünde devletin “derin”liğinin bitmediği ve/veya tasfiye edilmediği, sadece kendini konjonktüre göre revize ettiği ileri sürülebilir.

 “Devletin var ihanet etme” / “TC ne derse odur” / “Türksen Övün Değilsen İtaat Et”

“Devlet geldi” yazısıyla mekânda şiddetiyle var olabildiği itiraf edilen devlet, ikinci aşamada kendisini dayatıp ona ait olunmasını beklemektedir. Bu, ölümcül şiddet yerine kendini dayatan güce itaat edilmesi beklentisi olarak görülebilir ve günün sonunda “bu güç ‘ne derse odur’ aksi ise şiddettir” tehdidini de barındırmaktadır. Mahmut Esat Bozkurt, 1930 senesinde Türk olmayanlara tanıdığı hakların (“Hizmetkâr olma hakkı, köle olma hakkı”) 2015 senesinde duvarlarda “Türksen Övün Değilsen İtaat Et” şeklinde yer alacağını bilse, şüphesiz gurur duyardı. İmha ve inkâr ile birlikte Türk olmayana reva görülen asimilasyonun şiddetle karılmış harcıdır bu slogan. İtaatsizliğin ve “ihanet”in sonu ise soykırım ve katliamlar zincirine bir halka daha eklemek olacaktır.

4

Kimlik Duvarları

Mekânın sloganlarla işaretlenmesi sömüren-sömürülen / sahip-köle kimliklerinin sabitleştirilmeye, yazı yoluyla maddileştirilmeye çalışılmasıdır bir anlamda. Sabit öznelliğin imkânsızlığı ise egemen şiddetinin bir türlü doyuma ulaşamayarak süreklileşmesini beraberinde getirmektedir.

Yüzünü kapatma edimi hegemonik güç karşısında direnen kesime özgüyken duvar yazısı yazan “heybetli ağabeylerin” yüzlerini kapatmaları dikkat çekicidir. Ayrıca duvar yazısının kendisi ekseriyetle yine hegemonik güce karşı gelişen direniş pratiğiyken egemenin bu direniş alan ve biçimlerini de kaplayarak yok etmeye çalıştığı söylenebilir. Benzer bir örnek İsrail askerlerinin “işgal edilmiş topraklarda” yaptıklarını ifşa eden “Breaking The Silence” kuruluşunun paylaştığı bir görselde karşımıza çıkmaktadır; bu görselde İsrail askeri Gazze’de evlere “geri geleceğiz” yazılaması yaparken Yahudi yıldızı çizmektedir. (7) Yine İsrail ve Filistin’de çeşitli duvarlara ve mezar taşlarına İbranice yazılan “Araplara Ölüm” yazıları da benzer niteliktedir. (8) Tabii buradan ayrı bir soru da çıkıyor; son bir seneyi aşkındır yüksek çözünürlüklü şiddet görseli paylaşımları DAİŞ ile ilişkilendirilmişken, Türk devleti tüm bu yazılamaları ve yüzü kapalı güçlerini yine yüksek çözünürlük ile neden fotoğraflayıp paylaşmaktadır? İmaj ve etki çalışmasında DAİŞ ile yüksek çözünürlüklü birliktelik nasıl bir ortaklaşmadır?

Sonuca Doğru

Bu yazıda 12 günlük sokağa çıkma yasağı/abluka sonrası Farqîn’de duvar yazıları üzerinden bir resmi tarih okuması yapılmaya çalışıldı. Şüphesiz daha uzun, etraflı tartışmalar yürütülebilir, yürütülmeli. Devlet bir yandan egemenliğini duvar yazıları ile ispatlamaya çalışırken bir yandan da zulüm ve sömürgecilik tarihini ifşa etmektedir. Kürt ulusal bilincinin de uzun süredir karşısına mücadele ile çıktığı bu pratikler duvar yazılarında somutlaşarak tarihe yazılmakta, direnişin meşruiyetini hatırlatmaktadır.

Ayrıca 12 günün ardından provokasyon amaçlı olduğu açık olan, halkın arasından yürütülen ve ürkek adımlarla şehri terk eden silahlı güçlerin, karşılarında izleyeni etkileyecek bir halk tepkisi ile karşılaşmaları durumu da var. Hatta bu silahlı güçleri kendi öfkesinden koruyan bir halk gerçekliği olduğu da söylenebilir; nitekim söz konusu provokasyon gerçekleşmedi ve görüntülerde bu ilginç, üzerine düşünülmesi gereken ikili yönelim (öfke duyma – kendi öfkesinden koruma) net bir şekilde görülmektedir. Sömürgeci temsiline karşı bu tepki, halkın duyguları ve politikleşmesi arasında zaman içerisinde gelişen bir bilinç olarak yorumlanabilir.

Yazıyı yine sorular ile bitirmek faydalı olacaktır; fiziki şiddet, abluka, yoksun bırakma ve sembolik şiddet ve ırkçı işaretler ile mekân(sal)laştırma karşısında öz savunmanın bir zorunluluk hâline gelmemesi ne derece mümkündür? Hayatta kalmak için yapılan edimlerin “batı” aydınlarında liberal analize nesne olması ne şekilde okunabilir? Bu duvar yazıları, genç neslin direnişinde gelişen öznelliğe ne şekilde etki etmektedir? Yine aynı duvar yazıları, “batı”/diasporada yaşayan Kürdistanlıların politik ajandalarını nasıl şekillendirmektedir?

Kaynakça ve Notlar

(1) Tehdit eden şiddet ve korkutan şiddet ayrımı, Benjamin’in liberal hukuk teorisyenlerinin hukuku koruyan şiddeti “korkutucu şiddet” olarak nitelemelerine getirdiği eleştiri üzerinden kullanılmıştır, nitekim Benjamin için bu şiddet tehdit eden şiddettir, bkz. Aykut Çelebi (der.), Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Metis Yayınları, İstanbul, 2010, sf: 27.

(2) Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2010, sf: 108.

(3) Bu noktada kurbanın (Kürtler) tüm topluma sunulması, toplum olarak görülenin uyumunun yeniden kurulması amacını taşır ve kimi grupların/kitlelerin buna onay verdiği söylenebilir, bkz. René Girard, Şiddet ve Kutsal, Kanat Kitap, İstanbul, 2003, sf: 5, 10.

(4) Ania Loomba, Kolonyalizm Postkolonyalizm, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2000, sf: 176-198.

(5) “Esedullah Timi ile ilgili vahim iddialar: Ankara’ya bağlılar”, BirGün, 17 Kasım 2015, http://www.birgun.net/haber-detay/esedullah-timi-ile-ilgili-vahim-iddialar-ankara-ya-baglilar-95315.html.

(6) Besê Hozat, “IŞİD’leşen AKP”, Özgür Gündem, 18 Kasım 2015.

(7) “New provocative photos of IDF soldiers on Facebook”, Lahav Harkov, The Jerusalem Post, 25-10-2010, http://www.jpost.com/Israel/New-provocative-photos-of-IDF-soldiers-on-Facebook.

(8) “Death To The Arabs ~ Gotta Love Them Zionists”, Snippits And Snappits, http://snippits-and-slappits.blogspot.com.tr/2009/05/death-to-arabsgotta-love-them-zionists.html.

NOT: Bu yazı 21 Kasım 2015 tarihli Yeni Özgür Politika gazetesinde yayımlanmıştır.

Cizre Jitem Davası ve Türk Devletinin ‘Cezasızlık’ Siyaseti
Ayhan Işık

Geçen hafta gazetelere küçük bir haber düştü. Toplumda “Cizre JİTEM Davası” olarak bilinen ve 1993-1995 yılları arasında Cizre’de yirmi sivilin zorla kaybedilmeleri/öldürülmelerine dair Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 14.07.2009 tarihinde açtığı ‘Cemal Temizöz ve Diğerleri’ davası geçen hafta Eskişehir’de devam etti. Memleketin ağır siyasi ve psikolojik sorunlarının ve yarılmalarının olduğu bir döneme denk gelen dava, birkaç gazete ve haber sitesi dışında pek gündem olmadı ve yeterince dikkate alınmadı. Oysa bu ve buna benzer davalar Türk devlet yapısının siyasi ve hukuki olarak nasıl işlediğini, kendi yasalarının bağlayıcı kuralları olsa da devlet mensuplarına cezasızlık ((Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nden çıkan ve Gülşah Kurt’un kaleme aldığı “Cezasızlık Sorunu: Soruşturma Süreci” başlıklı çalışma bir devlet siyaseti ve bir adalet kültürü haline gelen cezasızlığı inceliyor. Bizleri şaşırtmayacak bir bilgi de bu kavramın AİHM içtihadına Türkiye’yle ilgili bir kararla giriyor olmasıdır:“Cezasızlık olgusunun anahtar kavramlarından birinin dokunulmazlık olduğu açıktır. Dokunulmazlık aynı zamanda hesap verebilirliği imkânsız kılar. Hesap verebilirlik hem bir süreci ifade eder hem de bu sürecin sonunda faillerin eylemlerinin cezai, hukuki ya da idari yaptırımlarla karşılanması anlamına gelir. Hesap verebilirliğin bulunmayışı, soruşturma ve/veya yargılama süreçlerinin sonunda cezasızlığı doğurur. (…)AİHM içtihadında cezasızlık (impunity) kavramının ilk kez Türkiye’yle ilgili olarak verilen bir kararda kullanılmış olması, içinde yaşadığımız cezasızlık iklimi düşünüldüğünde son derece anlamlıdır.” http://yeni.hafiza-merkezi.org/wp-content/uploads/2015/02/cezasizlik_sorunu.pdf )) siyasetini nasıl sürdürüldüğünü bir kez daha çok açık bir biçimde bizlere gösterdi. Nedir cezasızlık siyaseti? Devletin yasal yollarla yapamadığı birçok kirli işini yaptırdığı veya bu halden vazife çıkarıp bu işi yapan kadrolarını, kendi hukuk sisteminin cezayi yaptırımlarından muaf tutarak bir biçimde ödüllendirmesidir.

Davanın sanıkları dönemin Cizre İlçe Jandarma Komutanı olan Cemal Temizöz, Cizre eski Belediye Başkanı Kamil Atağ, Kukel Atağ, Temer Atağ, Adem Yakin, Abdulhakim Güven, Hıdır Altuğ ve Burhanettin Kıyak’tı. ((Serap Işık, Temizöz Davası: http://failibelli.org/davalar/temizoz-davasi/ )) Daha önceki duruşmalarda diğer tutuklular bırakılmıştı ve son duruşmada davanın tek tutuklu sanığı Burhanettin Kıyak da serbest bırakıldı. Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, 2013 yılında Cizre’de Zorla Kaybetmeler üzerine yaptığı çalışmada kayıp yakınlarıyla onlarca görüşme yapmıştı ve istisnasız her görüşmede yukarıda isimleri geçenlerin hepsi veya birkaçı zorla kaybetme olaylarının failleri olarak dile getirilmişti. (Bir hatırlatma: Hafıza Merkezi’nin son araştırmasında faili meçhullerin dışında sadece zorla kaybedilenler 1300’den fazladır. ((Göral, Özgür Sevgi, Ayhan Işık ve Özlem Kaya. 2013. Konuşulmayan Gerçek:Zorla Kaybetmeler. İstanbul: Hakikat Adalet Hafıza Merkezi. s. 22 )) İHD ise daha önceki araştırmalarında zorla kaybedilenlerin sayısını 800’den fazla olarak ifade etmişti. ((Hüsnü Öndül, Zorla Kaybedilme: http://www.ihd.org.tr/zorla-kaybedilme/ )) Türk devletinin farklı kurumları aracılığıyla 1984 sonrası yaşanan iç savaşta sivil Kürtlerden zorla kaybetme ve faili meçhulle öldürülenlerin sayısı çok çok daha fazladır.

Bu rakam yüzlerce, binlerce değil sadece “1” de olabilirdi. Yani kaybedilen, katledilen yalnızca bir kişi de olsa bu olayın devlet hukuku gereği sorgulanması, açığa çıkarılması ve failin yargılanması beklenen, daha doğrusu günümüz modern devlet siyasasında olması gereken bir durumdur. Fakat ne yazık ki Türkiye’de hukukun hakkaniyetli bir biçimde hayat bulduğunu söylemek abes olacaktır. Tutarlı yürüyen tek pratik devlet mensuplarının hukuksuz uygulamalarının sürekliği ve cezasızlığıdır. 9 sanıklı Cizre JİTEM davasında hiçbir tutuklunun kalmaması, bu devlet anlayışının bir meseleyi çözmek istemediğinde konuyu mahkemelere havale ederek anlamsızlaştırdığının en açık göstergesidir. Oysa insanlara hukukun, adaletin olduğunu hatırlatan kimi tiyatrolar izletilir fakat devletin fail olduğu böylesi durumlarda davalar hiçbir zaman kendi hukuklarında yer aldığı şekilde bile sonuçlanmaz! Bu ilkesel olarak devlet dediğimiz mefhuma içrek bir haldir. Modern olanın öncekilerden farkı, şekle daha fazla vurgu yapması ve bunun ritüellerine fazla önem atfetmesindendir. Çünkü çağımızın mahkemeleri modern devlet denen aygıtın tek ‘meşru’ organıdır ve devlet her açıdan bu kurumun görünür olmasını isteyerek bir nevi kâğıt (anayasa) üstünde bağımsız bırakır. Hukuk metinlerinde onlarca yasanın yer alması, orada hakkaniyetli bir hukuk düzeninin olduğu ve oturduğu anlamına gelmemektedir.

Cezasızlık siyaseti, Türk devletinin sadece kuruluşundan itibaren değil öncesinden kalan adaletsiz bir siyasi arka planın ürünüdür. Geçmişin her anının kutsandığı bir devlet ve toplum geleneğinde hatayı kabullenmemek ve doğal olarak geçmişiyle yüzleşmemek, korkular ve yalanlar üzerine kurulu soyut bir Tarihin biriktirdiği günahların o devleti ve toplumu her an takip etmesine sebebiyet vermektedir. Türk devletinin ve toplumunun geçmişiyle yüzleşememesinin en temel sebebi budur. Çünkü nereden, hangi olayla, hangi katliam ve soykırımla yüzleşmeye başlayacaklarını bilemiyorlar! Dolayısıyla Türk devleti ve bunu kabullenen toplumunun bu günahkâr ortaklığı kimi kesintilere uğrasa da devam etmiştir. Devlet sürekli muhalifine ceberutluğunu en sert biçimde gösterirken kendi hukukuna aykırı hareket etse de, mensuplarına “cezasızlık siyasetini” uygular ve mahkemeler bu hukuksuz ve adaletsiz olayların üzerini kapatmakla meşguldür! Burada devletin belki de en kurnaz siyaseti tüm günahlarına toplumu da ortak etmesidir. Dolayısıyla bu adalet sistemine taşı atacak ilk günahsızı bırakmamak gibi bir siyaset gütmüştür.

Yukarıdaki davada isimleri zikredilen Jitem mensuplarını, hem kayıp yakınları hem de Şırnak ve Cizre’deki avukatlar bu ölümlerin bölgedeki sorumluları olarak dile getirilmektedir. Peki devlet göz göre göre bu davada kimseyi tutuklamayarak ne söylemek istemektedir? Ya da bu cezasızlık salt rutin dışı bir durum mu yoksa devletin en derinlerinde yer alan yerleşik bir siyasetin karşılığı mı? Cizre Jitem davası, Türk devletinin Kürt/Kürdistan siyasetinin ana mantığını içeren yerel bir davadır. Bu dava Kürt meselesinin Türkiye’deki çözümü açısından da önemli bir konumdadır ve çözüm süreciyle de ele alındığında iki yönlü bir hukuki süreç gerektirmektedir. Birincisi devletin yüz yılık bir inkârı ve buna karşı Kürt siyasi hareketinin mücadelesi sonucu gelinen aşamada tartışılan müzakere ve bunun en temel belirleyenlerinden biri olan yüzleşmedir. Yüzleşmek ahlaki olduğu kadar hukuki bir içeriğe de sahiptir ve asgari düzeyde bir hukukun olmasını gerekli kılar. Geçmişte hesabı sorulmamış devlet ve devlet kurumları kaynaklı ihlaller ve suçlarla yüzleşilmesini gerektirir. Diğeri de Türk devletinin kendi hukukuna, anayasasına/yasalarına göre suç sayılan olayların (Cizre’de 20 sivilin öldürülmesi gibi) faillerinin yargılanması ve cezalandırılmasıdır. İlki öncelikli olarak siyasaldır (vicdani ve ahlakidir), ikincisi ise öncelikli olarak hukukidir ve doğal olarak yasalar çerçevesinde bu yükümlülükler yerine getirilmelidir. Dolayısıyla devlet iki yönlü olarak bir sınavdan geçmektedir: hem Kürt meselesine yaklaşımı, yani inkârcı devlet siyasetini sürdürüp sürdürmeyeceği, hem de suç işlemiş mensuplarını ne şekilde yargıladığı hususunda. Devletin bu çift yönlü hukuki ve siyasi kıskaçtaki tavrı onun önümüzdeki döneme dair fikriyatını da ele verecektir.

Lakin yukarıda da kısaca belirtildiği gibi devlet kendi mensuplarına, kurduğu göstermelik mahkemelerde ceza vermeyerek hukuki açıdan yeni ve adil bir anlayışa sahip olmadığını göstermiştir. Ki bu durum birkaç yıl önce açılan Ergenekon ve Balyoz davalarında da anlaşılmıştı. O davalarda yargılanan askerlerin birçoğunun özellikle 1990’larda Kürdistan’da görev yapmaları ve zorla kaybetmelerde, faili meçhullerde, köy yakmalarda ve yine zorla göçertmelerde en etkili pozisyonlarda oldukları bilinmesine ve en üst derecede sorumlulukları olmasına rağmen sadece AKP’ye darbe yapmak gibi gerekçelerle yargılanıp bırakılmaları bu yargı ve hukuk tiyatrosunun bir göstergesidir. Dolayısıyla Cezasızlık ve Adaletsizlik, Türk devletinin kendi kurumları ve mensupları mevzubahis olduğunda uyguladığı en istikrarlı davranış halidir.  Devletin yargı kurumları bu cezasızlığı görevsizlik, yetkisizlik, takipsizlik ve zamanaşımı ((Gökçen Alpkaya, İlkem Altıntaş, Öznur Sevdiren, Emel Ataktürk Sevimli, Zorla Kaybetmeler ve Yarginin Tutumu, s.28 http://www.hakikatadalethafiza.org/images/UserFiles/Documents/Editor/Yay%C4%B1nlar/HAH_Zorla-Kaybetmeler-Yarg%C4%B1_2013.pdf )) gibi hukuki terimlerle yasal bir forma sokup süreci bitiriyor. Suç işleyen devlet mensupları kendi kurumlarının bu hukuk(suz) felsefesini çok iyi bildiklerinden, göstermelik bir yargı ve bazen de kısa süreli tutukluluk sürecinden sonra aklanacaklarının farkındalar. Bu sebeple öldürmek, kaybetmek, köy yakmak gibi olayların gerçekleştirilmesinde herhangi bir pişmanlık ve suçluluk/hukuksuzluk görmediklerinden aynı olayı emir veya “ihtiyaç” dâhilinde bir daha gerçekleştirmekten geri durmuyorlar.

Devletin, kurumlarının ve mensuplarının sadece son yüz yılda gerçekleştirdiği birçoğu katliamlarla biten onlarca toplumsal ve siyasal olayda kendi hukukunu işletmemesi ve üstüne failleri ödüllendirmesi,  bu olayların hala devam etmesini sağlayan en önemli etkendir. Devlet bu süreçlerde toplum içinde çok fazla deşifre olan ve bilinen kimi kurum ve şahsiyetleri de yine benzer bir hukuksuzluk süreciyle “cezalandırarak” ortadan kaldırmaktadır. Hala açıklanamayan, netleşmemiş birçok asker-sivil devlet mensubunun ölümü bu hukuksuz yaklaşımın devlet içi sonuçlarıdır. Böylesi olaylar çeşitli komplo teorilerine konu olsa da ciddi bir gerçekliği barındırdıkları da bilinmektedir.

Cizre örneğinde dile getirilen bu hukuksuzluğun devam etmesini sağlayan en önemli faktörlerden biri de devletin suç işlemiş mensuplarını cezalandırmayıp daha üst görevlere terfi etmesidir. Son yüzyıl Türkiye tarihi bunun onlarca, yüzlerce örneğiyle dolu. Sadece birkaçını burada zikretmek, nisyan ile malul hafıza-i beşeri tazelemek, bizlere devletin işleyiş kodlarını bir parça gösterecektir. Daha kitlesel olayları ele aldığımızda bu zihniyetin kökenlerini rahatlıkla görebiliriz: Ermeni soykırımını, Rum sürgününü, Zilan ve Dersim katliamlarını organize edenlerin devlet içindeki hızlı yükselişleri böylesi bir hukuksuzluğun ve de cezasızlığın sonucudur. Daha somut bir örnek açısından Türkiye Büyük Millet Meclisi Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nun raporunda da dile getirildiği üzere; 6-7 Eylül olaylarında Mustafa Kemal’in Selanik’teki evine bombayı koyan, suçluluğu ispat edilen ve İstanbul’daki gayri-Müslim nüfusa yönelik pogroma dönüşen olayların fiili müsebbibi Oktay Engin’in siyasi kariyeri oldukça “parlaktır.” Raporda kendisi hakkındaki ifade şöyledir; “siyasi cinayetlerin, kontrgerilla eylemlerinin başladığı yıllardan, 12 Eylül darbesine kadar en kilit makamlarda görev yaptı. Emniyet Müdürlüğü Planlama Daire Başkanlığı’nın ardından Eskişehir ve Nevşehir Valiliği görevlerinde de bulundu ve sonrasında emekli oldu.” ((Türkiye Büyük Millet Meclisi Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Raporu, s. 69 http://dosyalar.hurriyet.com.tr/haber_resim_3/genel_degerlendirme.pdf ))  Devlet görevlilerinin böylesi bir motivasyona sahip olmalarının, onların suç addettiğimiz birçok olayı yükselmek için birer basamak olarak görmelerine sebep olduğu aşikârdır. Yine 1993’te Sivas’ta Madımak otelinin yakılması ve 35 kişinin öldürülmesi sonrası bu olayı gerçekleştirdikleri düşünülerek yakalanan ve yargılanan sanıkların savunmasını kimi muhafazakâr avukatlar üstlenmişti. Bu avukatların birçoğunun daha sonra muhafazakâr partilerden bakan, milletvekili, yüksek yargı mensubu, belediye başkanı, parti yöneticisi gibi mevkilerle ödüllendirilmeleri ((http://blog.milliyet.com.tr/sivas-katliami-nda-saniklari-savunan-avukatlar-simdi-ne-yapiyor-/Blog/?BlogNo=353491 )) cezasızlık zihniyetinin, sadece devletin çekirdeğinde değil ona suç ortağı olan toplumun ne yazık ki çok geniş bir kesiminde olduğunu da gösteriyor.

Yine daha 12 yaşında olan Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz, 21 Kasım 2004 tarihinde Kızıltepe’deki evlerinin önünde özel timlerce katledilmişti. Bu davada yaşanan gelişmeler ve faillerin olay sonrası yargılanmaktan ziyade bürokratik açıdan yükselişleri, hem hukukla hem de sadece Kürt halkıyla değil tüm Türkiye toplumlarıyla nasıl dalga geçildiğini, hukukun hiçbir meşruiyetinin ve güvenilirliğinin kalmadığını göstermektedir; Avukat Meryem Erdal’ın ifadesiyle “Olayın olduğu dönemde Kızıltepe kaymakamı olan Engin Durmaz olaydan kısa süre sonra Erzurum Vali Yardımcılığı görevine, operasyonu organize eden, yöneten ve olayda doğrudan sorumluluğu bulunan Mardin Emniyet Müdür Yardımcısı Kemal Dönmez 1. sınıf emniyet müdürlüğüne terfi ettirildi (…) Bu yaklaşımın altında, ihlalde bulunan devletin, cezalandırma dâhil her türlü yasal, idari, adli ve fiili önlemi alma iradesine ve gücüne sahip olduğu gerçeği yatmaktadır. Ne var ki, insan hakları alanındaki deneyimler, ihlalci devletlerin, izledikleri politikanın bir parçası olarak, gerçekleştirdikleri ihlalleri etkin biçimde soruşturmaktan, kovuşturmaktan ve yaptırıma uğratmaktan ısrarla kaçındıklarını göstermiştir. Bunu, kısaca, devletlerin “cezasızlık politikası” olarak adlandırmak mümkündür” ((Meryem Erdal “Cezasızlık”, Diyalog, Kasım – Aralık, s.52-60 http://e-kutuphane.ihop.org.tr/pdf/kutuphane/1_49_2009-12-01.pdf ))

Devletin bu cezasızlık ve adaletsizlik siyaseti sadece devlet mensupları ve devletin “kullandığı” kimi çevreler için geçerliyken, çok küçük yaşlarda toplumsal eylemlerde yer alan çocuklara ise yüzyılları bulan cezalar verilmektedir. Son çıkan iç güvenlik yasasının kabul edilmesinin hemen ardından trajik bir gözaltı olayı da Mersin’de gerçekleşti. Kobanê sınırına gittiği ve polise mukavemet ettiği gerekçesiyle 7 yaşındaki bir çocuğun gözaltına alınması ve ancak savcılığa götürüldükten sonra serbest bırakılması ((http://www.ozgurgundem.com/?haberID=130039&haberBaslik=Polise%20mukavemet%20ya%C5%9F%C4%B1%207%E2%80%99ye%20d%C3%BC%C5%9Ft%C3%BC!&action=haber_detay&module=nuce )) ceza ve cezasızlık, daha doğrusu hukukun bu ülkedeki durumunu göstermesi açısından manidar bir örnek. Türk devletinin hukuk sistemi kadar esnek başka bir kurumu yoktur. Diğer bir ifadeyle ikiyüzlü (iki anlamıyla da) bir hukuk sistemi inşa edilmiş. Devlet böylece hukuksuzluğunu kendi çıkarınaysa cezasız bırakmakta, fakat Kürt, yoksul, gayri-Müslim yani bilumum “ötekiler”e karşı da devlet düşmanı hukukunu sürekli ve sürekli en sert biçimde uygulamaktadır.

Tüm bu örnekleri ve Türkiye’nin hukuksuz geçmişini düşündüğümüzde Cizre JİTEM davasında tutuklu kimsenin kalmaması biraz anlaşılıyor. Kısa bir süre sonra davanın da düşmesi en büyük ihtimallerden biridir. Bu dava rutin dışı bir istisna değil aksine gerçek ve rutin bir devlet uygulamasıdır. Devlet, cezasız bırakarak ödüllendirdiği kadrolarıyla bugünlere geldi. Dolayısıyla kendi varlığını tehlikeye atacak bir durumu, kendi hukuk sisteminde olsa bile uygulamaktan kaçınacaktır. Bu devletin ontolojik bir sorunudur ve devlet, kurumları ve yöneticileriyle bunu kolay kolay terk etmeyecek bir pozisyondadır. Aksine toplumu da bu hukuk sistemlerine ortak ederek muhalefeti de engelleme siyasetine başvuracaktır. Fakat devletin hukuk sisteminin bu ikiyüzlü ve karamsar tablosu, onun kadiri mutlak bir sistem olduğu anlamına gelmiyor. Aksine daha kırılgan ve yeniye bir o kadar açık hale gelmesini de sağlıyor.

Not: Fotoğraf Ömer Baran Saman.

 

Yası Tutulmaya Değer Görülmeyen Bedenlerin Süreklileşmiş Yası: Devlet Mezarlıkları Neden Bombalıyor?
Derya Aydın

“Bir sisifos gibi cezalandırılan bu bellek bir daha hiç iyileşmeyecek?”

Asuman Susam (Yeryüzü Âyetleri) ((Furuğ Ferruhzad, Yeryüzü Ayetleri, Can Yayınları, İstanbul, 2008))

2013’te PKK lideri Abdullah Öcalan ile devlet arasında müzakereler başladığında, faili meçhul cinayetlerde kaybolanların bir mezarının olmaması konuşulan konuların başındaydı. Müzakere günlerinde -bu konu her açıldığında- medyanın da odaklandığı ilk isimlerden biri Berfo Ana ((Berfo Karabayır’ın oğlu Cemil Karabayır’dan 12 Eylül 1980 darbesinde gözaltına alındıktan sonra bir daha haber alınamadı. Yıllarca oğlundan haber almak için mücadele eden Berfo ana, 2013’te müzakereler bağladığında Cumartesi annelerinin mücadelesinin sembolü haline geldi. Recep Tayyip Erdoğan ile görüşen Berfo ana tek dileğinin “ölmeden oğluna ait bir mezar görebilmek” olduğunu dile getirmişti. Ancak BerfoAna bu dileği gerçekleşmeden 106 yaşında öldü )) olarak bilinen Berfo Karabayır’dı. Berfo Ana’nın en büyük arzusu yıllardır devletin kaybettiği oğlunun naaşına ulaşıp, ona ait bir mezar yapmaktı. Çünkü bir mezarın olması yas tutmayı mümkün kılacak ilk nedendir. Ancak kaybedilen kişinin en azından bir avuç kemiğine, ona ait birkaç parça eşyaya, bir parça dişine ya da bir tutam saçına kavuşamaz, bir avuç toprakla daha sonra ulaşabileceğiniz bir yere defnedemezseniz onun yasını tutmaya başlayamazsınız. Yas’ın süreklileşmesi acıların en büyüğüdür. Sofokles’in Antigone tragedyasında geçen hikâye insana ait bir duygu olarak yasın önemini vurgulamaktadır. Buna göre, Tebes kralı Kreon’un isyan eden yeğeni için mezar yapılmasını ve yas tutulmasını yasaklayarak, cesedinin savaş meydanında bırakılıp kurda kuşa parçalatılmasını buyurması ona verilecek cezaların en büyüğüdür. ((Sophocles-Antigone,çeviren: Reginald GibbonsveCharles Segal, New York, Oxford University Press, 2003. )) Antigone’nin, amcası Kreon’un bu buyruğunu çiğneyerek kardeşinin parçalanmış bedenini bir mezara gömüp egemenlerin adil ve insani olmayan yasalarına karşı mücadele için ilham kaynağı olması bundandır. ((Hişyar Özsoy, “Araf’ta Kalmak: Tarih Mezarda Başlar”, Politikart, http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=9088 )) Yasını tutamadığınız sevdiğinizin silueti peşinizi bırakmaz. Açık bir yara gibi sürekli bedeninizi, ruhunuzu ve belleğinizi kemirir. Bu durumda yaşamınız imkânsızlaşır, ama ölmeniz de kolay değildir, ölseniz de gözleriniz açık gidersiniz. Berfo Ana oğlunun mezarına kavuşmadan öldü. Böylece devlet onu acıların en büyüğüne mahkûm etti. Dünyanın hafızasında şeffaf bir küre biçimindeki mezarından açık gözleriyle izlemeye devam ediyordur.

90’ların OHAL döneminde gerillaların devlet tarafından toplu mezarlara –kimsesizler mezarlığına ya da kimi zaman çöplüklere – gömülmesi, cenaze törenlerinin yasaklanması, buna karşılık halkın törenleri gizli yapıp, gerillaların gece defnedilmesi Kürdistan’da rutinleşmiş uygulamalardı. Devletin bu uygulamalarından dolayı aileler yıllarca çocuklarının yasını mümkün kılacak bir mezar kuramadı. Bu kadar korkunç bir acının son bulması, en azından daha katlanılır kılınması için 2013’te inşa edilmeye başlanan PKK’li gerillalara ait mezarlıklar aylardır devlet tarafından bombalanıyor. İlk olarak Muş’un Varto ilçesinde bulunan PKK’ye ait “Şehit İsmail ve Şehit Ronahi “şehitlikleri helikopterler tarafından bombalandı. Daha sonra Şırnak’ın Cudi şehitliği, Bitlis’in Xerzan şehitliği ve Diyarbakır’ın Lice ilçesindeki “Şehîd Amed ve Şehîd Hêvîdar” şehitlikleri Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait uçaklar tarafından bombalandı. Devlet en son 17 Ekim Cumartesi günü Dersim’in Pülümür ilçesindeki “Suna Çiçek ve Doktor Baran Şehitliği”ni, mezarları ve mezarlığın içinde kurulan Cemevini bombaladı. ((“Gece bombalanan PKK mezarlığında yıkım başladı”, zete, 17 Eylül 2015http://zete.com/gece-bombalanan-pkk-mezarliginda-yikim-basladi/; “Cudi dağında mezarlıklar bombalanıyor!”, Cizre Postası, 21 Eylül 2015http://www.cizrepostasi.com/cudi-daginda-mezarliklar-bombalaniyor-33721h.htm;”Dersim’de cemevi bombalandı”, Demokrat Haber, 18 Ekim 2015,http://www.demokrathaber.net/guncel/dersimde-cemevi-bombalandi-h55923.html. )) Aylarca bu bombalamalar Kürtlerin gözü önünde, Cudi, Xerzan, Lice ve Dersim’de binlerce insanın bu mezarlıklara kalkan olmasına rağmen devam etti. Devlet, Kürdistan dağlarının birkaç yüz metre arazisine tekabül eden bu kutsal yerleri-‘mabetleri’ yıkarak simgesel olarak Kürtlerin ruhuna, bedenine ve belleğine iyileşmez yaralar açtı. Peki devlet PKK’lilere ait mezarlıkları neden yıkıyor?

Geride kalanların büyük ahdi

PKK mezarlıkları 2013 yılında müzakereler başladıktan sonra Kürdistan’ın kuzeyinde kalıp geri çekilmeyen gerillalar tarafından inşa edilmeye başlandı. 2013 baharından 2015 yazına kadar geçen iki sene boyunca gerillalar Kuzey Kürdistan dağlarını karış karış dolaşarak burada 90’lı yıllarda hayatını kaybeden arkadaşlarının defnedildiği yerleri aradılar. Savaşın en yoğun olduğu 90’larda hayatını kaybeden gerillalar bulundukları yere defnedilmiş ve geçen 25 yılın sonunda çoğunun mezarı kaybolmuştur. Yıllar süren çalışmalar sonucunda çeşitli haritalandırma yöntemleri, hayatta kalan gerillaların verdiği bilgiler, günlüklerde, anılarda geçen notlar, geri dönmek üzere arazide bırakılan işaretlerin izini sürerek ve köylülerin verdikleri bilgiler doğrultusunda bazılarının naaşlarına ulaştılar. İnce ince iz sürmek, yıllar sonra geriye kalmış bir avuç kemik zarar görmesin diye elleriyle toprak kazmak, naşın yanına defnedilmiş ona ait eşyaları bulmak, buldukları her naaşı da “şehadete” uygun ritüellerle şehitliğe getirip defnetmek ve nihayet bir mezar taşıyla ölenin ve onu sevenin huzura kavuşup yasını tutabileceği bir mezar-lık- inşa etmek, gerillaların çatışmasızlık sürecinde yaptığı biricik faaliyetti. Geride kalanlar olarak bu son “kutsal” görevi büyük bir titizlikle yerine getirdiler.

Bakur belgeselinde bir gerilla bu süreci şöyle anlatıyor:

“Bildiğimiz arkadaşların hepsini merkezi alanlara topladık, tekrar defnettik. Kavanozlara isimlerini yazdık, künyelerini yazdık, biz olmazsak aileleri gelirse bulsun diye. Ama çok cüzi bir miktardır, yani yüzlerce şehitten birkaç arkadaş ancak bulabilmişiz. Savaştan dolayı bilinmiyor. Hangi arkadaş nerededir? Bilen arkadaş şehit düşmüş…” ((Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu, Bakur (film), 2015 ))

Arazide buldukları arkadaşları için mezar inşa etmek, defnetmek, mezar taşını koymak, mezarlığı düzenlemek, çiçek ekip onu sulamak; eşyalarını özenle bulup düzenlemek, müzeye koymak ve bu süreçte ziyarete gelen halkı ağırlamak, çatışmasızlığın sürdüğü iki yıl boyunca gerilla için rutinleşmiş işler arasına girdi.

40 yıl süren savaşta hayatını kaybeden binlerce insanın ancak birkaç yüzünün naaşına ulaşıldı. Gerilla ve halkın desteği ile çok kısıtlı imkânlarla Kürdistan dağlarında mezarlıklar kuruldu. Buraya tek tek taşınan kemiklerin kime ait olduğu kimi zaman DNA testleriyle ortaya çıktı. Ancak büyük çoğunluğu isimsiz-anonim mezarlar olarak kaldı. Yıllar sonra araziye defnedilenlerin bulunması çok zor olduğundan bu mezarlıklara daha çok toplu mezarlardan, gerillaların “atıldığı” çöplüklerden ve hava saldırılarında toplu şekilde hayatını kaybeden gerillalar defnedildi. Bu nedenle bu mezarların büyük çoğunluğu kimliği tespit edilememiş anonim mezarlardır. Xerzan Şehitliği’nin neredeyse bütün mezar taşlarında ya doğum ve ölüm yeri ve tarihi, ya da hayatını kaybettiği yer ve tarih yazılmıyor.

2

Xerzan Şehitliği, Bitlis. Temmuz 2015 (Fotoğraf: Derya Aydın)

Ölenle ölünmüyorsa gerçekte ip kimin boynunda?

Mezarların anonim olması onu metaforik olarak bütün Kürdistan’a ait kılmaktadır. Bu anonim mezarlar kısa sürede, Kürtlerin 40 yıldır süren mücadelesinde yaşanan büyük kayıpların yasının toplu olarak tutulduğu yerler haline geldi. Son iki yıldır Kobanê’de hayatını kaybeden YPJ/YPG gerillalarının da buralara defnedilmesiyle bu mekânlar Kürtlerin neredeyse her gün ziyaret ettiği kutsal mekânlar haline geldi. Buraların inşa edilmesiyle geriye kalan, öl-e-memiş, yıllarca ölenin yükünü boynunda taşımış olan gerillaların kendi elleriyle arkadaşlarını defnederek “vefa” burcunu ödeyip, yıllar önce kaybettikleri arkadaşlarının yasını tutmasına vesile oldu. Bir gerilla yine Bakur belgeselinde yas tutma dönemini şöyle dile getiriyor:

“Bazen bize soruyorlar bu kadar şehit var, nasıl yaşıyorsunuz? Oturup düşünemiyoruz onun için. Oturup düşündüğümüzde, anlattığımızda yapamıyoruz. Yürümüyor yaşam o noktadan sonra. Kalp beyin kaldırmıyor yani. Fark ettim ben bunu. Bazen eğitim alanlarına çekiyorlar bizi, biraz daha savaşın az olduğu, yoğunluğun az olduğu alanlara çekiyorlar. Mesela ben hala şehit arkadaşlar üzerine yazı yazamam. O zaman fark ettim ben nasıl kaldırmışım bunu. Yaşarken içindeyken onu hissetmedim. Şimdi hissediyorum kaldıramıyorum da yani. Şunu fark ettim her gün yaşaman gerekiyor, ayakta kalman gerekiyor budur doğru olan. Diğer yüklerin hepsini hafifletiyorsun aslında bir çeşit. Nasıl yapıyorsun bilmiyorum, insani bir şey de değil aslında. Ya da nasıl yaptığımızı da bilmiyorum; o beyin ve kalp dengesini nasıl kuruyoruz ama şunu fark ettim yani onun ağırlığıyla yaşamıyorsun. Sadece içinden geçiyorsun. Ağırlığını hissettiğinde an, yaşam durur aslında.” ((Demirel ve Mavioğlu, 2015 ))

Gerillalar bu şehitliklerin inşa ederek aynı zamanda kaybettikleri çocuklarına yıllardır kavuşamayan anne-babaların, kardeşlerin gelip ziyaret edeceği, yasını tutabileceği bir mekân inşa etmiş oldular. Bu nedenle buralar son iki yılda Kürtlerin toplu ziyaretler gerçekleştirdiği “mabetler” hâline geldi. Bayramlarda Kürdistan’daki halkın ilk ziyaret ettiği yerler gerilla mezarlıkları oldu. Gerilla ile halkın beraber kurduğu şehitlikler onların buluşmasını sağlayan, paylaşmasına zemin olan bir alan hâline geldi. Bu ziyaretlerden sonra yaşadıkları şehirlere, köylere dönenler buradaki hafızayı gittikleri yere götürdüler. Bitlis’e 2014’te gittiğimde daha önce hiç duymadığım kadar gerilla anılarına ve şehitliğe dair hikâyeler duydum. Bunun konuşularak yayılması ve tekrarlanması Kürdistan’da gerillaya dair yeni bir hafızanın ortaya çıkmasına yol açtı. Sonuç olarak, yıllarca devletin öldürdüğü ancak ölümlerini kutsal kabul etmeyip, cansız bedenlerini tahrip ettiği, kamusal alanda çıplak olarak sergilediği, araçların arkasından sürüklediği ve kültürel ritüellere uygun defnedilmesine engel olduğu homo sacer ((Giorgio Agamben, Homo Sacer: Sovereign Power and Bare Life, Stanford University Press, 1998)) bedenler ilk defa bu şehitliklerde bir araya getirildi. Böylece yıllarca insana ait biricik pratik olan yas tutabilmenin imkânsızlaştığı Kürdistan’da yası tutulamayanların yası topluca tutulmaya başlandı. Ancak buralar yas tutabilmenin fiziksel imkânlarının yaratılmasının yanında, gerillaya ve direnişe dair toplumda yeni bir hafızanın oluşmasına da neden oldu.

Devlet şiddetinin hedefindeki Kürdistan’ın duygu antropolojisi

40 yıl önce Kürdistan’da ulus devlet kurmak için mücadeleye başlayan PKK’nin, bugün paradigmasını değiştirerek Demokratik Özerklik için mücadele ediyor ve buna rağmen her sene binlerce Kürt bu harekete katılıyor ve Kürtlerin ezici çoğunluğu PKK’yi destekliyorsa, Kürtlerin demokratik özerkliğe inanmış, kavramış olması ve onu inşa etmek için hazır olmasından ötürü değil; PKK’nin bu 40 yılda Kürtlerde yaratmış olduğu duygudan ileri gelmektedir. Daha da önemlisi bu duygunun mücadelenin en önünde yer alan PKK gerillasını da tutan, harekete geçiren ve bütün eyleme biçimlerine yön veren bir duygu olmasındandır. Bu yan yana mücadele etmenin verdiği güven, birlikte yaşamanın yarattığı sevgi, ortak bir gelecek tahayyül etmenin yarattığı umut ve en önemlisi geride kalanlara karşı duyulan vefa burcunun bir bütünüdür.

Sosyal bilimler son dönemlerde toplumların anlam dünyasını ortaya çıkarmak ve onları mobilize eden faktörleri anlamak için duygulara bakmayı önermektedir. ((Sara Ahmed,Duyguların Kültürel Politikası, Sel Yayınları, İstanbul, 2014; M Gregg, GJ Seigworth,The Affect Theory Reader,Duke University Press, London, 2010 )) Sosyal bilimdeki bu yeni ekol duyguların bedenleri ve kültürleri şekillendirmedeki rolüne dikkat çeker. Kürdistan’daki 40 yıllık direnişe baktığımızda, duygu antropolojisi yapmadan ne PKK’yi ne de rasyonel olmayan bir şekilde zaferle sonuçlanan Kobanê direnişini anlamak mümkündür. PKK mücadelesine tarihsel olarak baktığımızda bütün değişim süreçlerinde, yeni söylemlerin kurgulanmasından gündelik yaşamın biçimlenmesine, hatta paradigmanın değişimine kadar duyguların nasıl dolaşıma girdiğini görmek mümkündür. Sözgelişi, şehitliklerin Kürtler üzerindeki tesirini anlamadan, Cudi dağına çıkıp canlı kalkan olan, Dersim merkezde çatışma esnasında çığlık atan, gerillanın sedyedeki cansız bedenine son bir kez eğilip öpen, Cizre’de günlerce aç susuz bir şekilde direnen halkı anlamak mümkün değildir. Aram Yayınevi’nin son birkaç yıldır bastığı gerilla anılarına baktığınızda PKK gerillalarının bu duygu üzerinden nasıl eylediklerini görmek mümkün. Benzer şekilde Kobanê’deki savaşı zaferle taçlandıran önemli etkenlerden bir tanesi, dünyanın her yerinde yaşayan Kürtlerde ortaya çıkan bu duygu ortaklığıdır.

PKK’nin sık dile getirdiği “PKK bir şehitler hareketidir” sözünün anlamı ise geride kalan gerillanın bu “zaferi” görmeden giden kişiyi nasıl mücadelesinin merkezine koyduğunu göstermesi açısından oldukça önemlidir. PKK gerillalarına ait mezarlıkların inşa edilmesinde en önemli etken bu duygunun açığa çıkmasıdır. Yani bu mekânlar bu duygusal süreçlerin sonucunda, henüz elde edilmemiş bir “zaferin” simgesel olarak yeniden kurulduğu yerler hâline geldi. Gerilla ve halkın birlikte fiziksel olarak mezar inşa etmesi, bir yandan bu “zaferi” görmeden gitmiş olana bağlılığı bildirirken, diğer taraftan Demokratik Özerklik’le Kürtlerin tahayyülünde muğlâklaşan Kürdistan’ın simgesel olarak yeniden inşa edilmesi anlamına geldi.

Zaferin simgesi olan “şehitlikler”

Devletin PKK gerillalarına ait mezarlıkları tahrip etmesi yeni olmasa da ısrarla saldırması tesadüf değil. Daha önce Kandil’de inşa edilmiş olan PKK mezarlıkları defalarca bombalandı. Benzer şekilde Diyarbakır’da halk mezarlığıyla iç içe olan PKK’lilere ait mezarlar defalarca tahrip edildi. Ancak son iki yılda Lice, Dersim, Cudi, Xerzan ve Kuzey Kürdistan’ın birçok yerinde kurulmuş şehitliklere büyük bir kin ve nefretle iş makineleri ve bombardıman ile saldırı sonucu, halkın büyük direnişine rağmen tahrip etmek yeni bir şeydir. Burada yıkılan yalnızca birkaç yüz mezar değil. Yıkılan şey Kürtlerin ulus devletten Demokratik Özerklik paradigmasına geçişleriyle 40 yıldır elde edilemeyen “zaferin” yarattığı büyük duygusal ve psikolojik boşluğu dolduran, Kürtlerin üzerine büyük tesiri olan simgelerin yıkılmasıdır. Şehitlikler henüz bitmemiş bir mücadelenin içerisinde olan Kürtlerin kendileriyle hesaplaştıkları yerlerdi. Çanakkale şehitliğinde dile getirilmeyen, akla gelmeyen, sorulmayan soruların sorulduğu yerlerdir. Yıllarca kaybettiği çocuğunun genç ölü bedenine kavuşmanın arzusuyla kavrulan bir annenin bu isimsiz mezarların arasında dolaşırken “değdi mi?” diye sessizce sorup hesaplaştığı, ama aynı zamanda acısının hafiflediği ve güç aldığı bir mekândı.

Canlı bir hafıza örneği olarak şehitlikler

PKK mezarlıkları aynı zamanda, Kuzey Kürdistan’da yaklaşık iki yüz yıldır süren mücadelenin sürekliliğinin cisimleşmiş halidir. 1938 direnişinde öldürülenlerin araziden toplanıp Dersim şehitliğine defnedilmesi rastlantısal değildir. Şehitliğin içinde Dersim katliamında katledilenlerin kafatasları, kemikleri açık bir şekilde camekânın içerisinde sergilenmekteydi. Bu, Kürtlerin 1938 Dersim katliamının hafızasının canlı olarak yaşamasını mümkün kılmaktaydı. Yine TİKKO gerillalarına ait naaşların da bu şehitliğe defnedilmesi Rojava’da inşa edilmiş Demokratik Özerklik ilkesi olan çokların bir arada yaşamasını ve bugün Kürtlerin Türkiye’de HDP üzerinden demokrasi ve barış isteyenlerle kurduğu ittifakı simgesel olarak temsil etmesi açısından oldukça önemliydi.

3

Dersim “Suna Çiçek ve Dr. Baran Şehitliği”, 1938 katliamında öldürülenlere ait kemikler, Ekim 2015

Ayrıca Dersim şehitliğinin içinde kurulan müze, 90’larda şehit düşen gerillalara ait eşyaların sergilenmesi açısından PKK tarihine ilişkin önemli bir hafıza oluşturmaktaydı. Gerillalara ait fotoğraflar, kitaplar, aynalar, kefîyeler, lastik ayakkabılar, kazaklarının kollarının örülmesiyle yapılmış çoraplar vb. Bu eşyalar henüz tarihi ciddi anlamda yazılmamış, filmi çekilmemiş PKK’nin ilk döneminde hangi zorluklarla mücadele yürüttüğünü göstermekteydi. Yine Kürt kadın mücadelesinde önemli bir yer tutan PKK gerillası Zilan (Zeynep Kınacı)’ya ait dürbünün yıllar sonra bir aile tarafından getirilip bu müzeye bırakılmış olması bu hafızanın sürekliliğini göstermesi açısından oldukça önemlidir. Ayrıca burada kurulan müzenin Cemevi, Camii ve Kilise şeklinde imar edilmesi tesadüf değil. Yüzyıllarca inançların bir arada yaşadığı bir yer olan Dersim’de bu inançların simgesel olarak PKK şehitliğinde buluşması oldukça anlamlıydı.

4

Dersim “Suna Çiçek ve Dr. Baran Şehitliği” içerisinde Gerillalara ait fotoğraf ve eşyaların sergilendiği müze (Fotoğraf: Ferhat Tunç)

Israrla Tutulan Yas

Yas tutmak Kürdistan’da direnişin bir parçası olagelmiştir. Devlet, cezaların en büyüğü olarak bu halka yas tutmayı dahi yasaklamıştır. Butler, belirli hayatların incinmiş veya kaybedilmiş hayatlar olarak kavranabilmesi için önce yaşanan hayatlar olarak kavranmasını gerektiğini söyler. “Hayattan sayılmayan ya da başından itibaren belirli epistemolojik çerçeveler dâhilinde kavranabilir olmayan hayatlar zaten hiçbir zaman tam anlamıyla yaşanmamış ya da kaybedilmemiştir” ((Judith Butler, Savaş Tertipleri,Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2015 )) der ve başkalarının hayatını kayıp ya da incinmiş hayatlar olarak kavrıyor ya da kavrayamıyor oluşumuza yol açan tertiplerin siyaseten belirlendiğini aktarır. Türkiye toplumunun bütün refleksleri siyaseten düzenlenmiştir ve buna göre Kürtlere ait acıların bir değeri yoktur. Kürtlerin ölümü yası tutulmaya değer değildir. Kürtlerin ölü bedenlerine yapılan bütün zulüm ve işkenceler doğal kabul edilmiştir. Öyle olmasaydı YJA-Star gerillası Ekin Wan’ın bedeninin devletin kolluk güçlerince yerde çıplak olarak teşhir edilmesine, Hacı Birlik’in 28 kurşunla infaz edildikten sonra devletin zırhlı aracının arkasına bağlanarak yerde metrelerce sürüklenen cansız bedenine, ve günlerce cansız bedeninin Türkiye’ye girmesine izin verilmeyip sınırda bekletilen Aziz Güler’in naaşına, Uğur Kaymaz’ın 12 yaşındaki bedenine sıkılan 13 kurşunla katledilmesine, beden bütünlüğü bozulmasın diye günlerce buzdolabında bekletilen Cemile’nin annesiyle günlerce aynı evde sabahlamasına, ve daha birkaç gün önce Türkiye’nin başkentinde yüz insanın ölümüne yol açan katliama tanıklık eden Türkiye toplumu dehşete düşerdi. Ama öyle olmadı. Gezi’de “aydınlandığını” iddia eden Türkiye toplumu bugün devletin Kürtlere uyguladığı her türlü fiziksel ve sembolik şiddete tanıklık ettiği halde “birlikte yaşam” imkânlarına kapı aralayan eski öfkenin bir parça tutulan yasla hafifletilmesi için Gezi’deki “fark”lara rağmen meydanın bir communpublic’e dönüşmesindeki ortaklığı sağlayabilmeliydi. Tutulamamış bir yastaki maddi öğelerin, -kemik, elbise, herhangi ‘ona’ ait bir aksesuar- bombalanarak ortadan kaldırılmasında açılan belki de sonsuz yas, sonsuzca bir en yakın düşmanlığın oluşmasındaki politik ‘bölücülük’ idi. Ve bu girişim devletin saf aklının kusursuzluğunda pratikleştirilirken dünyayı kendinden ibaret ve izole bir toprak parçasının üzerinde tepinmenin kıvancıyla yaşamaya devam etmenin neye mal olacağından şimdilik habersizler.

Umut Yerine

Bugün yasları tutulabilsin diye arkadaşları için mezar inşa eden gerillaların ölüm haberleri gelmeye devam ediyor. Kürtlere ait mezarların aylarca sistematik olarak bombalandığı bir ülkede söylemsel bir kardeşliğin ötesine geçmemiş hiçbir çabanın şiddeti ortak bir gelecek inşasının temeline harç taşıyamaz. Harca etraftan çalı toplayıp katan kuşları zehirleyen bir mekanizmanın yaptıkları ne harcı taşıyanları ne onlara okuyan baykuşu ve puhu kuşunu ürkütür. Yarılmış bedenleri, ruhları ve belleklerine karşı kayıtsız kalmakla kendinden kemiren değerlerin yalnızlığına gömülmekten başka bu devleti ve onun kutsallığına boyun eğmiş olup o var olsun diye taş kesilenleri dünyada bekleyen şey başları eğik ve yenik bir şekilde başka kıtalardan dönmektir.

Abdullah Öcalan’ın önerdiği Demokratik Özerklik, Türkiye’de bir arada yaşamak için güzel bir şans-tı- ama devlet PKK’nin son 40 yıldır Kürdistan’da yaratmış olduğu o muazzam duyguyu ve direnişi kırmak için bugün Dersim’de mezarlıkları bombalarken beraber yaşamayı mümkün kılacak biricik yol olan bu güzel hayali de beraberinde bombalamış oluyor. Unutulmasın ki üzerine beton dökülmüş olan bütün muhayyeller, bombalandıkça toprağın altından “adı Kürdistan olan isimsiz kahramanlar” olarak canlanıp ölümsüz bir direnmenin umuduna yeniden hayat verir.

Derya Aydın, Sabancı Üniversitesi, Kültürel Çalışmalar Master Programı

 

,

Savaş ve Bellek: Doksanların Zorla Kaybetme Fenomeni Olarak Beyaz Toros
Adnan Çelik

Adnan Çelik: Savaş ve Bellek: Doksanların Zorla Kaybetme Fenomeni Olarak Beyaz Toros

Okul boykotu: Eğitime evet, asimilasyona hayır
Şerif Derince

Okullar açılıyor. Farklı sosyal, sınıfsal ve kültürel özelliklere sahip milyonlarca kız ve erkek çocuğu, kendi yöntem ve önceliklerine göre kendi kendini eğittiği gündelik hayatın okulunu bir kenara bırakacak; orta sınıf değerlerini esas alan, tek dili, mezhebi ve kimliği yücelten ve binbir yamaya rağmen hala son derece cinsiyetçi bir eğitimin yüz yıldır kök saldığı devlet okullarına başlayacak, başlamak zorunda kalacak. Türkiye toplumunun büyük bir kısmı, eğitimin mevcut halinden rahatsız. Kendi durduğu yerden eleştirilerini dile getiriyor. Ancak buna rağmen, Kürt Özgürlük Hareketi dışında bu eleştirileri örgütleyerek toplumsal baskı oluşturabilen başka taraf ortaya çıkabilmiş değil.

Bilindiği üzere 2008 yılından beridir Özgürlük Hareketi, eğitim-öğretimin başladığı ilk hafta aileleri, okulları boykot ederek çocuklarını okula göndermemeye çağırıyor. Boykot, daha çok Kürtçe’nin resmi olarak tanınması ve eğitim dili olarak kullanılması talebiyle gerekçelendiriliyor. Etkileri itibariyle okul boykotu iki işlev görüyor. Birincisi, bu alandaki devlet politikalarının barındırdığı eşitsizlik ve ayrımcılık ifşa edilerek bu politikalardan vazgeçilmesi için baskı oluşturmak; ikincisi de halk arasında dil bilincini artırmak ve bu sayede var olan örgütlülüğü daha üst düzeye taşımak. Bir eylem biçimi olarak okul boykotlarının yarattığı sonuçlara bakıldığında, belli oranda amacına ulaştığı görülmektedir.

Bazı deneyimler

Farklı ülke örneklerine bakıldığında, okul boykotlarının farklı gerekçeleri ve talepleri olabilmektedir. Örneğin Amerika’da özellikle siyahlara karşı ırkçı politika ve pratiklerden dolayı çeşitli okul boykotları gerçekleştirilmiş; yine Amerika’da görece daha dindar Hristiyan aileler çocuklarının kendi inançları doğrultusunda yetişmesi için okulları boykot etmiş ve okula göndermemiş. Hindistan’da okulda kız öğrencilere yönelik tecavüz olaylarından dolayı okullar boykot edilmiş. Güney Afrika’da “Apartheid” döneminde, Mandela’nın önderliğini yaptığı Ulusal Afrika Kongresi’nin çağrısıyla eğitim sistemi uzun bir süre boyunca ırkçı ve ayrımcı olduğu gerekçesiyle boykot edilmiş. Galler’de özellikle üniversite öğrencilerinin başını çektiği geniş bir kitlenin Galce’nin tanınması için yaptıkları eylemlerde boykot, başvurulan yöntemlerden bir tanesi olmuş. Kürtçe’nin tanınması için yapılan okul boykotları dışında, AKP döneminde eğitimin tamamen Sünnileştirilmesi ve muhafazakarlaştırılması karşısında da laik eğitim talebiyle Eğitim-Sen’in başını çektiği kısa süreli okul boykotu gerçekleştirilmiş.

Görüldüğü gibi inanç, dil, ırk, cinsiyet temelli okul boykotlarına rastlanabilmektedir. Ancak hiçbirinde, boykot sonrasında veya kısa süre içinde talep edilen dönüşümler gerçekleşmemiştir. Bunun yerine okul boykotları, daha çok dönemsel etkiler yaratmış, iktidar nezdinde bir dönüşümden çok kitleler arasında bir duyarlılık ve farkındalık yaratması açısından değerli olmuştur. Fakat yine de bazılarının diğerlerinden daha başarılı olduğu da bir gerçek. İki farklı ülke örneğine bakarak, hangi durumlarda okul boykotlarının daha başarılı sonuçlar doğurduğuna bakalım.

Seattle boykotu ve Özgür Okullar

İlk örnek, Amerika’nın Seattle şehrinde 1966 yılında yaşandı. Çoğunluğunu siyah ailelerin oluşturduğu kitle, çocuklarının gitmek zorunda olduğu okulların beyaz çocukların gittiği okullara oranla çok az ödenek aldığı ve okul müfredatının ırk temelli ayrımcılık yaptığı gerekçeleriyle iki günlük okul boykotu gerçekleştirdi. Temel talepleri, tüm çocuklar için eşit fırsatlarının olması ve ırkından dolayı çocukların ayrımcılığa uğramaması olarak ifade edilmişti. Boykot örgütlemesi öncesinde ciddi bir hazırlık yapılarak hem çalışan ebeveynlerin boykot süresince çocuklarını bırakabilecekleri mekanlar yaratmak için hem de ırkçı eğitim sistemine alternatif çok kültürlü eğitim modeli önermek için “Özgür Okullar” adı altında çeşitli merkezler hazırlandı. Bu merkezler, daha çok kiliseler ve halka ait ortak binalardı. Merkezlere bu adın verilmesinin nedeni, ülkede devam eden daha geniş ırk ayrımcılığı karşıtı mücadelenin bir parçası olarak yürütülen bir çalışma olmasıydı. Yüzlerce gönüllünün öğretmen, öğrenci, doktor, hizmet elemanı, ulaşım sorumlusu, çocuk bakıcısı ve teknik ekip olarak çalıştığı bu okullarda, eğitim müfredatı da eyalet müfredatından oldukça farklı tasarlanmıştı. Özellikle Afrika-Amerika tarihi ve sivil haklar hareketlerinin mücadeleleri, önemli dersler olarak müfredata eklendi. Boykot günü, beklenenden çok fazla öğrenci, eyalet okullarına gitmek yerine Özgür Okullar’a katılmayı tercih etmişti ve bu yüzden hazırlanan mekanlar yetersiz kaldı. Boykot sırasında okullara katılım oranı yüzde 60 civarında düştü. Üstelik boykota katılanlar sadece siyah aileler ve çocuklarla sınırlı değildi, yüzde 30’ya yakın beyaz aile de boykotu desteklemek için çocuklarını okula göndermedi. Boykota ilgi ve katılım bu denli yüksek olunca, geniş medyanın da boykotu gündemleştirmesi mümkün oldu. Sadece ülke çapında değil uluslararası medyada da, diğer eyaletlerde devam eden ırkçılık karşıtı mücadele içinde en çok ilgi gören yerlerden bir tanesi Seattle oldu. Sonuç olarak Amerikan eğitim sistemindeki ırk ayrımcılığı ortadan kaldırılamadı, ancak hem boykotun yapıldığı çevrede bir takım iyileştirmeler yaşandı hem aileler örgütlü olduklarında ne kadar güçlü olduklarını gördü hem de aynı dönemde diğer Amerikan eyaletlerinde de devam eden daha geniş ırk ayrımcılığı karşıtı mücadele genişletilmiş oldu.

Güney Afrika boykotu

İkinci örnek ise, Güney Afrika’da 1953-55 yılları arasından. Avrupalı beyaz sömürgecilerin işgali altında yaşayan Güney Afrikalı siyah aileler, örgütlü güçleri Afrika Ulusal Kongresi’nin çağrısı ile çocuklarına dayatılan ırkçı eğitimi protesto etmek amacıyla okulları boykot edeceklerini açıkladı. Bu boykota Kongre’nin kadın ve gençlik örgütlenmeleri de aktif destek verdi. Boykotun amacı, hem sömürgeci rejimin gücünü kırmak hem de alternatif bir eğitim mücadelesi başlatmaktı. Aileler sabah erken saatlerde çocuklarıyla buluşuyor, kültürel ve dini ritüellerini gerçekleştiriyor ve sonra da çocuklarının okullarına yürüyüş gerçekleştiriyordu. Buna karşın devlet, bir yandan medya üzerinde baskı uygulayarak boykotun gündemleştirilmesini engellemeye, diğer yandan da polis şiddeti kullanarak halkı boykottan alıkoymaya çalıştı. Çıkan çatışmalarda birçok ebeveyn gözaltına alındı. Boykota katılan çocuklar, okullara bir daha alınmamakla tehdit edilse de, büyük bir kısmı boykotta ısrar etti. Boykot uzayınca, çocukların katılabileceği “Kültür Kulüpleri” açıldı, buralarda Afrika tarihi ve kültürü gibi dersler verildi. Boykot bu şekilde 1955’in Ağustos ayına kadar devam etti. Sonucunda, halk arasında ulusal bilinç arttı ve mücadele güçlendirilmiş oldu, Kültür Kulüpleri alternatif eğitim ve bilinçlendirme merkezleri olarak işlemeye devam ederek Güney Afrikalı çocukların kendi değerleriyle büyüdüğü, tarihini öğrendiği bir örnek oldu.

Örneklerin öğrettiği

Bu iki örnekten çıkarabileceğimiz derslere bakmak gerekirse: Okul boykotlarında alternatif eğitim mekanlarının oluşturulması, bu mekanlarda olabildiğince geniş bir gönüllü ekibinin toplanması, medya görünürlüğünün sağlanması, gençlik ve kadın örgütlenmelerinin boykota aktif katılması ve belki de en önemlisi boykot için etraflıca bir hazırlık yapılması, boykotun amaçlarına ulaşmasını önemli ölçüde etkilemektedir.

Kürtçe üzerinden geçtiğimiz senelerde yapılan okul boykotu eylemlerine baktığımızda, özellikle geçen sene yapılan son boykotun önceki senelerde yapılan boykotlara göre daha etkili olduğunu görebiliriz. Bunun sebebi de, diğer ülke örneklerine paralel olarak hem boykot ile beraber bir altenatif eğitim adresinin sunulmuş olması hem de bununla ilişkili olarak çok daha fazla medya görünürlüğünün sağlanmış olmasıdır. Geçtiğimiz sene eğitimin başladığı ilk hafta Kurdî-Der ve Eğitim-Sen’in bölge şubelerinin çağrısıyla bir haftalık okul boykotu yapıldığında, diğer taraftan üç kentte “Özgür Okullar” eğitime başladığı için çok daha etkili bir sonuç ortaya koymuştu. Amed’de Ferzad Kemanger, Cizre’de Berîvan ve Gever’de Dayika Ûveyş okulları, geçtiğimiz yıl başarılı bir sınav verdi, bu sene daha güçlü bir şekilde eğitime başlayacaklar. Üstelik bu okullara bu sene beş merkezde yenileri de ekleniyor.

Boykotun amacı ne olmalı?

Peki, bu sene Demokratik Toplum Kongresi’nin tüm bileşenleri adına yaptığı okulları boykot çağrısı nasıl bir etki yaratabilir?

Şu an Kürt meselesinde her şeye dair Türkiye’de ciddi bir basın sansürü var. Değil okul boykotu, günlerce süren polis ablukaları, sokakta güpegündüz öldürülen siviller bile, muhalif medya dışında, gündemde yer almıyor. Üstelik yer alsa bile, bu dönemde iktidar üzerinde bir baskı oluşturması pek mümkün görünmüyor. O halde okul boykotunun Türkiye medyasında yer alması ve iktidar üzerinde bu konuda baskı oluşturulması, bu seneki okul boykotunun amaçları arasında yer alamaz. Uluslararası kamuoyunda bu konuda gündem yaratmak da şimdiye kadar Türk devleti üzerinde herhangi bir baskı oluşturabilmiş değil, şimdi de çok olası değil. Kürt halkı arasında dil bilinci geliştirme açısından da zaten siyaseten ciddi bir sahiplenmeye ulaşıldığı görülüyor. Ancak Kürtçe, siyaseten sahiplenildiği kadar Kürt kurumlarında ve kamusal alanda karşılık bulabilmiş değil henüz. O halde bu sene okul boykotunun bu yönlü bir işlevinin olması faydalı olacaktır. Peki bu nasıl olabilir?

Her şeyden önce çağrının ilk defa bu yıl, sadece Kurdî-Der ve Eğitim-Sen’den değil, bu kurumların da bileşeni olduğu Demokratik Toplum Kongresi’nden gelmesi önemli. Bu, dil mücadelesinin sadece dil ve eğitim alanında çalışma yapan kurumların değil, tüm kurumların ve en genelinde toplumun meselesi olduğunun benimsendiğini gösterir. Bu  adımın pratik sonuçlarının görülmesi, bileşenlerin kendi alanlarında dili sahiplenmeleri, kitlelelerini bu konuda örgütlemelerine bağlı. Bu da boykot çalışmalarının katılımcı ve iyi bir şekilde planlanmasına, güçlü bir şekilde hazırlık yapılmasına bağlı.

Öz yönetim ve boykot

Diğer önemli bir fırsat, şu an öz yönetim tartışmalarının yapılıyor olmasıdır. Zira okul boykotları, bu tartışmalarla beraber ele alınırsa daha geniş, kitlesel bir desteği de arkasına alma potansiyeline sahip. Öz yönetim, nihayetinde halkın kendi hayatı hakkında kendisinin karar vermesi prensibine dayanıyor. O halde çocukların nasıl bir eğitim alacağı, öz yönetim prensibinin tam merkezinde yer almakta. Üstelik bu sayede Kürt kimliğini reddeden ve halkın taleplerini görmezden gelen eğitim sistemine karşı mücadele, sadece okulların açıldığı ilk hafta yapılan boykot ile sınırlı kalmayacak, daha uzun erimli yeni bir eylem biçiminin konusu olacaktır.

Her yerde Kürtçe!

Bu iki fırsatın iyi değerlendirilmesinin yolu, bu hafta boyunca tüm kurumlarımızı ve kamusal alanları eğitim mekanlarına çevirmek ve buralarda çeşitli etkinlikler yaparak Kürtçe’yi kullanmak ve kullandırmak olacak. Bunların başında da hem geçen sene açılan “Özgür Okullar”ı hem de yeni açılacak Kürtçe eğitim merkezlerini kitlesel bir şekilde sahiplenmek gelmektedir. Onun dışında, belediyelerimizde hizmetlerin hepsinin bu hafta boyunca ısrarla Kürtçe verilmesi, sivil toplum kuruluşlarımızın kendi faaliyet alanlarında Kürtçe seminer ve etkinlikler düzenlemeleri, tüm özel ve kamu kuruluşlarında hizmetlerin Kürtçe verilmesi için dilekçelerin verilmesi, işyerlerinden Kürtçe kullanmalarının istenmesi, sinema salonlarında dil meselesini konu edinen alternatif filmlerin gösterilmesi, açık mekanlarda çocuklarla Kürtçe etkinlikler yapılması, yol kenarlarındaki duvarlara dilin önemine dair yazılama ve grafitilerin yapılması, sosyal medya araçlarının aktif bir şekilde kullanılması ve benzeri bir dizi etkinlik yapılması, okul boykotunun dil mücadelesini yeni bir boyuta taşımasına yardımcı olacaktır.

Not: Bu yazı, Yeni Özgür Politaka gazetesinde yayınlanmıştır.

http://www.yeniozgurpolitika.eu/index.php?rupel=nuce&id=46588

Görünmez Sömürgecilik ve Kürt/Kürdistan Meselesine Dair Analizler
Serhat Arslan

Kürdistan’daki savaşın yoğunluk kazanmasıyla doğru orantılı olarak “barış”a dair farklı ton ve gürlükte çıkan çağrıların, hâlihazırda yaşananlara dair analizlerin sayısı da artıyor. Bunlarla birlikte bu çağrıları ve analizleri kimin, hangi saiklerle yaptığı da tartışılmaya başlandı.[1] Bu yazıda sol-sosyalist/muhalif-aydın kesimin gerek barış, gerekse de silahların susması konusunda yaptığı çağrı ve analizlerde yeteri kadar yer bul(a)mayan ancak temel önemde olan bir konuya değinmeye çalışacağım; sömürgecilik ve sömürgeci pratikler ile çağrı/analizlerin ilişkiselliği. Konuyu, üç farklı yazı üzerinden hakettiği yeri bulmadığını düşündüğüm “sömürgecilik” perspektifi ile değerlendirmeye çalışacağım. Bu perspektifin görünmez kılınması/yok sayılması ile “sorunun” temelini bulanıklaştıran, dolayısıyla egemene geniş alan açan durumun izi sürülecektir. Son olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin eleştirilebilirliği hususunda kısa bir tartışma ile yazıyı bitireceğim.

Simetromani[2] ve Sömürgeci Devlet

Silahların sus(turul)ması ve/veya barış üzerine yapılan çağrı ve analizlerde göz ardı edilen ya da görmezden gelinen en önemli noktalardan biri kanımca sömürgeci devlet ve onun pratikleri meselesidir. Bu yüzden Türk devletinin Kürdistan’daki sömürgeci varlığını ekonomik, kültürel, askeri vb. bütün boyutlarıyla göz önünde bulundurmadan yapılan çağrılar ya da analizler hep biraz(!) eksik oluyor/olacaktır. Çünkü bu durumun kabulü de reddi de her şeyden önce belli kavramlara yüklenilen, bilimsel/sosyolojik ya da değil, anlamları ve onların kullanıldığı bağlamı tamamen değiştiriyor; üretilen bilgiyi ve bu bilgiyle kurulan ilişkiyi düzenliyor. Başka bir deyişle yapılan çağrının ve/veya analizin çerçevesini oluşturuyor ve biz öyle olmadığını iddia etsek de bizi siyaseten bir yerlerde konumlandırıyor.

Örneğin; Ahmet İnsel’in, 10 Eylül’de AGOS’a yaptığı açıklamada “HDP şu anda iki silahlı güç arasında sıkışmış durumda. Gerçekten çok zor durumda” sözü dikkate değerdir.[3] “İki ateş arasında” (between two fires), daha önce 1990’lar Kürdistanı’nı, daha çok da bu dönemde yaşanan zorunlu göçün açıklaması için kullanılan bir kavramsallaştırmadır. Buna göre, 1990’larda, başta Kürtler olmak üzere Kürdistan’da yaşayanlar bir yandan devletin koruculuk ve ajanlaştırma diğer yandan PKK’nin buna karşı milisleştirme ya da lojistik destek sağlama baskısına maruz kalmışlardır ve bu baskı onların temel göç etme nedenidir. Oysa bu eşitlemenin tersine, belirtilen dönemde yaşanan zorunlu göçün en temel nedeninin Türk devletinin “savaş stratejisi” olarak yaktığı ve/veya boşalttığı köyler olduğu açıktır. Dolayısıyla devletin sömürgeci pratiklerini görünmez, devlet şiddetini muğlak kılan bu argüman şimdi HDP ve yaşanan savaş için “iki tarafa” da silah bırakma çağrısı ile yeniden üretiliyor. Bu yaklaşım, aslında sömüren ve sömürülenin asimetrik karşılaşmasında iki tarafı eşitleyen, dolayısıyla sömürenden/egemenden yana tavır alan bir anlayıştır. Bu anlayış, temelini bulduğu liberal görüş çerçevesinde sömürgeci ilişkileri yeniden üretmekten öteye gitmiyor. Oysa Türk devletinin Kürdistan’da sömürgeci olduğunun ve/veya sömürgeci pratiklerin varlığının kabulü, eğer sömürgecilik onaylanmıyorsa, yapılacak çağrının doğrudan devlet şiddetinin buradan çekilmesine yönelik olmasını gerektirir.

Bir Rölanti Söylemi olarak “Sivil(lik)”

Sömürgeci devletin görülmemesi ya da yapılan analize katılmamasının yol açtığı diğer önemli bir eksiklik de adeta fetişleş(tiril)en “sivil” kavramının kullanımında görülmektedir. Son zamanlarda bu kavramın kullanıldığı bağlamlar ve nedenler o kadar çeşitli ve farklılaşmıştır ki burada ancak birkaç tanesine değinilecektir.

Haziran seçimlerinden sonra sivil kavramının en çok karşımıza çıktığı alan şüphesiz ölümlerdir. Özellikle de devletin kolluk kuvvetlerinin “sivil” Kürtleri ya da “sivil” halkı öldürmesi neredeyse muhalif olan bütün kesimlerin tepkisini çekmiştir. PKK’nin devletin kolluk kuvvetlerine karşı yaptığı bazı eylemlerde “sivil” ölümlerin olması da, PKK tarafından yapılan açıklamalar ve dilenen özürlerle birlikte, daha cılız da olsa benzer tepkilere yol açmıştır.

Burada temel mesele devletin kolluk kuvvetlerinin “sivil” öldürmesine tepki duyup, gerilla ve/veya belli bölgelerdeki öz savunma milislerinin (ör. YDG-H) ölümlerinin sessizce karşılanması hatta çoğu zaman “normal” bulunması, dolayısıyla olumlanmasıdır. Bu sessizlik, bir yandan devletin sömürgeciliğini devam ettirirken diğer yandan sömürgedekini/egemenin ötekisini yani öz savunma yapanları oryantalist bir bakışla sabitlemekten başka bir şey değildir. “Sivilliği” öz savunmanın ötesinde legal-illegal karşıtlığı üzerinden inşa eden bu perspektif, milislerin yaşam hakkını,[4] gündelik hayatını yok sayan ve herkesi potansiyel bir “devlet düşmanı” olarak işaretleyen sömürge hukukunu yeniden üretmekten başka bir şey değildir.

Hem sömürgeci devlet meselesini hem de bunun sivillik ile ilişkisini görmek açısından Barış Özkul’un 13 Eylül’de “Kürt Sorununda Naiflik Eleştirisi” başlığıyla kaleme aldığı yazısından görece uzun bir alıntı yapacağım:

“Mevcut durumda barış çağrısı yapmanın, sivil siyasette ısrar etmenin sadece ilkesel değil aktüel-politik bir değeri de var. Zira 7 Haziran’dan sonra Kürdistan’daki savaşı kimin niçin başlattığı konusunda AKP seçmeni dâhil kimsenin tereddüdü yokken HDP’nin moral üstünlüğünü kaybedebileceği; uluslararasılaşma yoluna girmiş bir hareketin tekrar mahalli sınırlarına çekilebileceği bir sürecin önü açıldı. Bir tarafta Kürdistan’da sivil halk katledilirken (bu satırları yazdığım sırada Cizre’deki ölü sayısı 20’ye ulaşmıştı) diğer tarafta çorbacıya ateş açmak, yol kesip araç taramak gibi eylemleri olan bir örgüt var.”[5]

Öncelikle burada sivil kavramı neden kullanılıyor sorusunu soralım. Örneğin öldürülenler gerilla olsa ya da silahlı milisler olunca sorun olmuyor mu? Türk devletini ve ordusunu Kürdistan denilen yerde sömüren/işgal eden olarak görüyorsak -ki yazar Kürdistan diye bir yerden bahsediyor-  devletin ve ordunun buradaki iş(lev)i ve bunların meşruiyetleri sorunsallaştırılmamalı mıdır? Yazarın da dediği gibi “bir savaş başlatılmış”sa, kendisine karşı savaş başlatılmış olanlar ne yapmalıdır? Kendisine savaş açılmış öznelerin buna karşı aldığı kararları ve geliştirdikleri pratikleri nasıl okumak gerekir? Mustafa Alp Dağıstanlı gibi okumamak gerektiği muhakkak; “PKK saldırıya geçmekle kendini savunmuş olmuyor. Kendi militanları ölüyor. Evet, PKK şiddete şiddetle karşılık vermeseydi devlet saldırılarında yine PKK militanları ölecekti, ama devlet hiçbir şiddet eylemine kalkışmayan insanlara karşı şiddeti bu kadar uzun süre devam ettiremezdi. Yani daha az PKK’li ölecekti, bunu söylemek acı ama öyle…”[6] Şiddeti kutsamıyorum, ancak sömürgeci pratikleri ile Kürdistan’da var olan bir devletin savaş makinasının şiddeti ile kendisine yönelinmediği takdirde politik şiddete başvurmayacağını beyan etmiş ve kanımca buna uymuş bir hareketin öz savunmasını bir tutmak ya da “sizi öldürmeye gelenlere karşı koymasaydınız daha az ölürdünüz” sığlığında cümleler kurup konunun sayılara indirgenmesine de kimse eleştiri ya da analiz demesin lütfen.

Barış Özkul, Mustafa Alp Dağıstanlı ve kendisine aydın-muhalif diyen/denilen birçok kişinin ortak noktası başta PKK olmak üzere Kürt Özgürlük Hareketi’nin bileşenlerini tanımlaması, kategorize etmesi ve onu “eleştirirken” akıl vermeyi de ihmal etmemesidir.

Foucault, Bilginin Arkeolojisi isimli çalışmasında konuşma hakkının, kavrama yetisinin, önceden oluşturulmuş ifadeler toplamına meşru ve dolaysız girişin; oluş(turul)an söylemi kararların, kurumların ya da uygulamaların içine yerleştirme yeteneği olarak anlaşılan söylemin mülkiyetinin belirli bir bireyler grubuna verildiğini söyler.[7] Türkiye’de de bu mülkiyet yukarıda sözü edilen aydınlarda olsa gerek. Çünkü PKK ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin diğer bileşenlerinin ne olduğunu, neyi, nasıl ve ne zaman yapması gerektiğini çok iyi biliyorlar. O kadar ki tanımladıkları, akıl verdikleri ve eleştirdikleri kurumları onlardan daha iyi biliyorlar.

Kürt Aklı ve Örgütlülüğü Karşısında “Kendiliğindenlik”

Vatandaşı olduğu devletin sömürgeciliğini hesaba katmayan, görmeyen veya öyle değilmiş gibi çalışan sömürgeci aydın zihin… Örneğin, Murat Belge rahatlıkla HDP’nin ciddi bir tefekkür ve örgütlenme çabasıyla değil, ancak onun dışında ve tamamen konjonktürel olan gelişmelerle, kendisinin de daha önce tarif ettiği biçimi alıp başarılı olduğunu ve yine kendisinin tanımladığı şekilde hareket edildiğinde bu başarının devam edebileceğini söyleyebiliyor:

“HEP’in kuruluş aşamasında, bu parti yalnız sosyalistlerin, yalnız Kürtler’in değil, kadın hareketinin, bütün ezilen etnik ve dinî ya da başka temele dayanan toplulukların, sol-liberallerin, kendilerini evlerinde hissedecekleri bir adres olmalı, diyorduk. Ama dediğim gibi tercih başkaydı ve öyle bir şey olmadı. Ama 2015’te, AKP iktidarında, böyle bir toplaşma kendiliğinden oluşuverdi… Bu durumun [HDP’nin başarısının] önceden tasarlanmadan, bazı kendiliğinden biçimlenişler sonucu ortaya çıktığını düşündüğümü söylemiştim. Böyle bir konjonktürün şu aşamada çıkabilmiş olması bir mucize ve bunun da tekrarlanabilir bir şey olduğunu hiç sanmıyorum. HDP şu ya da bu nedenle, tanımlamaya çalıştığım rolü oynayamazsa, bu sorun kanlı bıçaklı bir seyirle sonu kestirilemeyen bir kaos olup gidecektir. HEP bir fırsattı; harcandı. HDP de bir fırsat.”[8]

HDP’nin Abdullah Öcalan’ın projesi olduğu ve seçim başarısında hem 30 yılı aşkın bir geleneğin hem de çok ciddi bir emeğin önemli paya sahip olduğunu söylemek malumun ilamı olacaktır. Ama Belge için bunların hiçbir anlamı yoktur, zira Kürdün böyle bir fikri anlayışı ve/veya örgütlülüğü geliştiremeyeceğine o kadar emin ki ortada kendisinin deyişiyle “gerçekliğin kendisi” olan başarılı bir sonuç varsa bile bu ancak tesadüflerle mümkün olmuştur. Çünkü bilimsel, sosyolojik ya da organizasyonel herhangi bir söylem ve örgütlülüğün mülkiyeti bu aydın kesimdedir. Ayrıca Belge HEP’i de HDP’yi başta Türkler olmak üzere Türkiye’deki bütün halklar için bir fırsat olarak görmek yerine sadece  Kürtler açısından bir fırsat olarak değerlendiriyor. Anakronik yaklaşımına ek olarak HEP’i bitmiş bir süreç olarak değerlendirirken HDP’de HEP’in imzasını göremiyor, görmek istemiyor.

Sonuç Yerine; PKK’yi Eleştirmek ve Eleştirinin Eleştirisi

Sömürgeci devletle ilişkili olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin, daha da özelde onun silahlı kanadının, yani PKK’nin eleştirilebilirliği-eleştirilemezliği meselesine kısaca değinmek istiyorum. Kürt Özgürlük Hareketi’ni takip eden kesimin çoğunluğunun PKK’yi eleştirilemez olarak gördüğünü düşünmüyorum. Hatta bunun tartışılması bile abesle iştigal etmektir. Ancak PKK’ye yapılan çağrıların ve/veya eleştirilerin eleştirisi yapıldığında, sanki söylenenden (hem içerik hem de biçim olarak) azade sadece PKK’nin eleştirilmiş olmasından rahatsızlık duyuluyormuş gibi bir üslup ile hemen karşı argüman geliştiriliyor. Asıl meselenin, sömürgecilikle ilişkili olarak siyaseten nerede durulduğu ve neyin nasıl bir dille eleştirilmiş olduğu görülmüyor ya da görülmek istenmiyor. Başka bir deyişle, eleştirirken ya da analiz yaparken kullanılan dilin/söylemin hangi tarihsel izlekle bugünkü anlamına kavuştuğu, neyi anlattığı, hangi iktidar ilişkilerini nasıl yeniden ürettiği ve kullananı nasıl bir özne pozisyonuna ittiği son derece önemli oluyor.

Bu durumda, konuşan aydın/muhalif, Türk devletini mümkün kıldığı söylenen egemen etnik grubun üyesiyse, yani Türk ise çok daha dikkat etmeli. Çünkü her ne kadar etnik ulusal ayrıcalıklardan feragat edildiği iddia edilse de Türklük hâlleri ve imtiyazları, tıpkı Steve Biko’nun beyazlık halleri ve imtiyazları için söylediği gibi ideolojiler ve siyasetler üstüdür.[9] Bu hâller ve imtiyazlar iradi bir terk edişle sonlanmazlar ve görünmez bir ilişkiler bütününün; dile gelmemiş ve belki de hiç düşünülmemiş zımni anlaşmalarla konforlu bir evreni oluştururlar. Dolayısıyla mesele eleştirip eleştirmemekte değil, bunun hangi özne pozisyonu ve diliyle nasıl ve ne zaman yapıldığıdır.

[1] Son döneme dair bu konuyu kamusal alanda tartışmaya açan önemli yazılardan biri için bkz. Deniz Yonucu, “Sömürgeci Devletin Aydını ve Muhalifi Olmak”, 17 Eylül 2015, http://www.birikimdergisi.com/guncel/somurgeci-devletin-aydini-ve-muhalifi-olmak. Erişim Tarihi: 22 Eylül 2015.
[2] Simetri hastalığı
[3] Uygar Gültekin, “Ahmet İnsel: ‘PKK içindeki bazı güçler HDP’yi gözden çıkarıyor’”, 10 Eylül 2015, http://www.agos.com.tr/tr/yazi/12713/ahmet-insel-pkk-icindeki-bazi-gucler-hdpyi-gozden-cikariyor, Erişim Tarihi: 22 Eylül 2015.
[4] Buradaki sivilleri “öz savunma milisi” yapan olgunun sömürgeci devletin Kürdistan’daki askeri varlığı olduğunu belirtmek yerinde olacaktır.
[5]Barış Özkul, “Kürt Sorununda Naiflik Eleştirisi”, 13 Eylül 2015, http://www.birikimdergisi.com/haftalik/kurt-sorununda-naiflik-elestirisi, Erişim Tarihi: 22 Eylül 2015.
[6] Mustafa Alp Dağıstanlı, “PKK, TC Devleti hariç her şeye zarar veriyor”, 7 Eylül 2015, http://www.diken.com.tr/pkk-tc-devleti-haric-her-seye-zarar-veriyor/, Erişim Tarihi: 22 Eylül 2015.
[7] Michel Foucault, Bilginin Arkeolojisi, Ayrıntı Yayınları, 2014, 85.
[8] Murat Belge, “ HDP’nin Önündeki Yol”, 24 Ağustos 2015, http://www.birikimdergisi.com/haftalik/hdpnin-onundeki-yol, Erişim Tarihi: 22 Eylül 2015.
[9]  Steve Biko, Siyah Bilinci, Dipnot Yayınları, 2014.

Fotoğraf: Fulya Sarıca

Her Yerde Anadili
Şerif Derince

Her alanda olduğu gibi dil ve eğitim alanında da hangi kavramlar ile bir meseleyi algılayamaya çalıştığımız bu meseleyi nasıl anlayacağımızı önemli ölçüde belirler. Ancak bu kavrayış sadece kavramların kendileri ile değil, aynı zamanda nasıl bir perspektifle, hangi tarihsel, siyasal ve kültürel bağlama oturtularak aktarıldığıyla da belirlenir. Buna rağmen dil hakkında ilgili yürütülen tartışmalarda çoğu zaman aynı kavramlar farklı ülke örneklerine atıfta bulunurken buralarda aynı şekilde kullanılıyormuş gibi sunulmaktadır. Bu şekilde hem Kürtçe ile ilgili tartışmalarda, yayınlarda veya çalışmalarda hem de Türkiye’deki diğer dillerin statüsü konulu tartışmalarda farklı ülke örneklerine sıklıkla değinilmektedir. Ancak bu ülke örnekleri çoğu zaman tarihsiz ve bağlamsız bir şekilde ele alınmaktadır. Üstelik bu ülke örnekleri, hem dil eşitliğini savunan hem de buna karşı çıkan taraflarca benzer şekilde kullanılmaktadır. Tüm dillere eşit statü tanınması ve özgür bir şekilde her türlü kamusal ve özel alanda kullanılmasını savunanlar, genellikle farklı ülkelerdeki anayasalara ve yazılı belgelere atıfta bulunarak çiftdilliliği veya çokdilliliğin benimsenmesi gerektini söyler. Karşı çıkanlar ise yine aynı şekilde anayasasında yalnızca bir tane resmi dil yazılı olan ülkelerden örnekler verir; ya da birden çok dilin eğitimde kullanıldığı ancak etnik, dini veya başka nedenlerden dolayı devam eden çatışmaları örnek göstererek birden fazla resmi dilin çatışmaya ve bölünmeye yol açacağını söyler.

Makro düzeyde siyasi söylemler içinde bu tür ülke örnekleri vurgusu anlaşılır bir durum. Ancak hem meselenin ne olduğuna hem de ne tür pratik adımlar atılması gerektiğine dair analizler yapılırken farklı ülke örneklerine bakılacaksa; ancak kendi tarihsel, siyasal ve sosyo-kültürel bağlamları içinde ele alınırlarsa faydalı olabilirler. Bununla beraber dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da ülke örnekleri kullanılırken, sadece devletlerin resmi dil politikalarına bakmamak; buna karşı mücadele eden halkların, hareketlerin ve grupların yaklaşımlarını ve pratiklerini de ele almaktır. Son olarak, bu ilişkilerin hangi bölgesel, ulusal ve uluslararası konjektürler içinde gerçekleştiğine ve tüm bunların dil meselesini nasıl etkilediğine bakılmadan kullanılacak ülke örnekleri yetersiz olacaktır. Bu türden bir yaklaşımla farklı ülke örneklerine bakılması önemlidir. Bununla beraber farklı ülke örneklerinde öne çıkan pratikler ile akademide, sivil toplum kurumlarının çalışmalarında sıklıkla karşılaşılan eğilim ve söylemlere de bakılmalıdır. Bu eğilim, söylem ve pratikler, kimlik ve hak mücadelesi yürüten toplulukların çalışmalarına katkıda bulunabileceği gibi zarar verme potansiyeline de sahiptir.

Mevcut tartışamlardaki eksiklerden bir tanesi de daha önce sadece egemen bir veya birden fazla dilde eğitim yapılırken, farklı bir anadili ile birlikte eğitimin nasıl ele alındığı, nasıl baştan kurgulandığına dair yeterince örnek de yok. Oysa öğretmen yetiştirme süreçleri, materyal geliştirme, kültür meselesi gibi meseleler halen çok az veriye, örnek çalışmaya dayalı bir şekilde yapılıyor. Bu nedenle, uzun süre eğitim alanından uzakta tutulmuş, yasaklanmış veya ciddi baskılara maruz kalmış dillerde eğitim yapılmaya başlandığında ne gibi süreçlerin geliştiğine bakmak son derece önemlidir.

Bu kitapçığın amacı yukarıda ele alınan noktalardan hareketle, Kürtçe özelinde yürütülen tartışmalara katkıda bulunmaktır. Bu amacını gerçekleştirmek için öncelikle tarihsel ve siyasal bağlamı içinde Galler’deki ve Hindistan’ın Orissa eyaletindeki dil ve eğitim çalışmaları ele alınacak, sonra da dil ile ilgili tartışmalarda yaygın olarak karşılaşılan eğilimlerin analizi yapılacaktır.

Kitapçığın tamamını okumak için: Her Yerde Anadili

Fotoğraf: Fulya Sarıca

Derin Devlet mi Derin Toplum mu?
Ayhan Işık

Müslüman Türk toplumu ya da Osmanlı’daki tabirle millet-i hâkimeden günümüze dek süregelen egemen Türk toplum aklının Kürdistan’daki savaş sebebiyle Batı’daki Kürtlere karşı gösterdiği tepkiler, ya da Türkiye siyasetine dair sürekli var olan lakin dönem dönem şahlanan milliyetçi/ırkçı refleksler, ((Refleks (Tepke olarak geçiyor TDK sözlüğünde): Dıştan veya içten gelen bir uyarım sonucunda organizmada tepkilere yol açan istemsiz sinir etkinliği. )) üzerinde oldukça ayrıntılı durmayı gerekli kılan bir durumdur. Burada davranış yerine refleks terimi bilinçli kullanılıyor. Çünkü refleks istemsiz ve içgüdüsel bir davranıştır. Toplumun bu kesiminin günümüzdeki siyasete dair düşünmeden verdiği tepki linç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun doğal bir reflekse dönüşmesinin tarihsel arka planı oldukça uzun ama sebebi bir o kadar da basittir: kendinden olmayan diğer kimliklere karşı eşitliği reddetmek. 7 Haziran seçimleri sonrası devletin savaş kararı alması ve son dönemde Cizre ve diğer Kürt il ve ilçelerindeki katliamları sürerken, Müslüman Türk toplumu da Kürdistan dışındaki neredeyse bütün bölgelerde devletin bu siyasetini linçlerle desteklemektedir. Buna karşı koyan Batı yakasından sayıca az muhalif bir kesim ile birlikte Müslüman Türk çoğunluğun devletle kurduğu ortaklığı ve gerçekleşen linçlerin sebeplerini analiz eden yazılar da yazılmaya başlandı. ((Barış Ünlü: http://bianet.org/biamag/siyaset/164092-turklugun-kisa-tarihi-1; Deniz Yonucu: http://www.birikimdergisi.com/guncel/somurgeci-devletin-aydini-ve-muhalifi-olmak; Tanıl Bora’nın son linç vakaları üzerine verdiği ropörtajı ve daha önce yayımladığı Türkiye’nin Linç Rejimi derin toplum olarak adlandırdığımız bu toplum aklını anlamak açısından başlıca çalışmalardan biridir: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/367955/_Alevi_ve_Kurtlere_atis_hep_serbest_.html )) Bununla birlikte akla şöyle bir soru geliyor, yüzyılı aşkın süredir bir linç siyasetinin varlığı, bir derin devlet uygulaması mı, yoksa devletin bu katliamları gerçekleştirmesine daimi bir destek veren bir derin toplum refleksi ve devletle kurduğu ortaklık mı?

Onlarca farklı halkı hâkimiyetinde tutan Osmanlı devletinde, ayrıcalıklı ve egemen toplum Müslümanlardı. Devletin son dönemlerinde ise bu kolektif aidiyete milliyetçiliğin de tesiriyle Türklük dâhil edildi, başat bir konuma geçti. Hâkim millet olmanın en önemli yönü diğer toplumlarla eşit olmamak, toplumsal hiyerarşide onlardan üstün bir yerde konumlanmış olmaktı. Osmanlının ilk reform girişimlerinden olan Tanzimat’ın hemen ardından imparatorluğun kimi bölgelerinde Müslüman toplumun ayaklanmaları baş gösterir. Bunun sebebi de kısmen Batılı devletlerin zorlaması, kısmen de çökmekte olan devleti kurtarmak için gerekli adımlar olarak değerlendirilen hukuki düzenlemelerin yapılmak istenmesidir. Bu ferman ile gayrimüslim toplumlara çeşitli haklar tanınır. Fakat milleti hakimenin yüzyılları bulan ayrıcalıklı konumu, İslam, halifelik ve kılıç ile elde ettiği tartışmasız itibarlı posizyonu ‘eşit’ olma fikriyle tehlikeye girince ilk tepkileri buna karşı isyan etmek olmuştur. Onlar için eşitlik fikri ‘ürkütücüdür’, çünkü hâkim olmanın avantajlarından faydalanırken uygulanan devlet siyasetine katkılarını hatırlamış ve belki de ilk defa hesap sorulabilirlik hissiyle karşılaşmışlardır. Bu kimliğin ve hâkim millet olmanın arkasındaki en büyük güç hesap vermemezliktir. Bu kolektif kimliğim zamanla daha da küçülerek Müslüman-Türk (cumhuriyetle birlikte kimlikteki öncelik değişerek Türk-Müslüman olur) ve devletle özdeş bir aidiyete bürünmesi, egemen Türk toplumunun çoğunluğunu oluşturan bu kimliğin hareket alanını belirlemiştir. Dolayısıyla bu kimliğin belki de en belirgin özelliği, birlikte yaşadığı fakat kendinden olmayan diğer halklara/dinlere karşı sahip olduğu halet-i ruyihe, yani eşitliğin sert bir reddiyesidir. Tanzimat sonrası Müslüman toplumun eşitliğe dair ilk karşı koyuşu, günümüzde linçleri gerçekleştiren toplumsal refleksin ilk davranış kodlarıdır. Osmanlı devleti küçülüp büzüldükçe, milliyetçi ideolojiler geliştikçe, devletten desteğini alan bu hâkim millet ayrıcalığı da hareket alanını yitirmeye başlar. Doğal olarak konumunu korumak adına hukuki eşitlik fikrine dair karşı koyuşları zamanla, düşünmeden ve haklı olduğunun bilinçsizliğiyle hareket eden ve devletin asıl sahipleri olarak katliamlardan linçlere kadar uzanan, doğal, toplumsal bir refleks halini alır. Hem Osmanlı’nın geç dönemlerinde hem de cumhuriyet tarihi boyunca bu anlayışın sürekliliğini, Tanzimat’a ve modernliğe karşı tepkilerden, 1915 Ermeni soykırımına, cumhuriyet dönemi Kürt ve alevi katliamlarından son günlerdeki linçlere kadar görebiliriz.

Birçoğumuzdaki algı ve tarihsel dayanaklara da sahip olan iddia, Türk devlet aklının, Osmanlı devletinin son dönemlerinden itibaren böylesi bir toplumu bilinçli olarak yarattığı, bir nevi ulus inşa sürecinde bu devletçi toplumsal aklın ortaya çıktığıdır. Bu kesinlikle doğru bir tespittir. Fakat konuya tersinden bakmakta da fayda var. Günümüze dek ‘ötekiyle’ eşit olmak gibi çeşitli korkularla şekillenen ve ırkçı olduğunu kabul etmeyen çoğunluğu ırkçı bir toplumun, gerçekleşen katliamlarda ve de devleti kurtarma görevinde devletten daha önemli bir role sahip, asıl fail olup olmayacağı önemli bir tartışma konusudur. Ki ırkçılığın kitleselleşmesi çoğunlukla onu görünmez de kılabiliyor! Gerçekleşen birçok katliam, pogrom, yağma ve linçlerde asıl organizatörün devletin derin kademeleri olduğu kimi ‘içerden’ itiraflarda, yazılan anılarda ve belgelerde mevcuttur. Fakat bu plan ve projelerin hayata geçmesi, daima kitlesel bir destek ve katliamları sessizleştirici bir meşruiyet gerektirir. Müslüman Türk toplumunun yani bu ülke nüfusunun çoğunluğunun tarihsel rolü de burada devreye girmektedir.

Türkiye’deki derin devlet nedir? 19. yüzyılda dünyanın her açıdan yeni bir döneme girdiğini, Osmanlı devletinin buna ayak uyduramadığı için yıkılmakta olduğunu, sultanların, devletin bu çöküşünü kurtaracak kudrete sahip olamadığını, bunun için devleti hem bu ‘basiretsiz’ sultanların ve hem de dört bir yanı sarmış iç düşmanlardan ve Batılı devletlerin elinden ‘kurtarmak’ gerektiğini düşünen, önceleri ‘entelektüel’ sonraları siyasetçi ve asker olan Türk-Müslüman bir toplum idealine sahip İttihatçı zihniyetin ‘kurtarıcı’ rolünün bir buçuk asırdır devam eden siyasal ve toplumsal tezahürü olarak ifade edilebilir. Görünen ve yüzeydeki ‘demokratik siyasetin’, seçimlerin ve hükümetlerin formaliteden ibaret olduğu asıl kurtarıcı kadronun devletin ve toplumun derinlerinde bir yerlerde hep varolduğu fikriyle hareket edildi.

Bir asırdan fazladır bu devlet, birçok savaşta yer almasına, onlarca isyan yaşamasına rağmen hala nasıl olur da bu ‘kurtarıcı’ rolünü tüm bu kurtarıcı misyonlarının sonuçları itibariyle toplumun aleyhine olduğunu bile bile kendi toplumuna kabul ettirebiliyor? Burada egemen Müslüman-Türk çoğunluğun rolü genelde göz ardı edilir ve kendinden olmayana dair tüm saldırıların yoksul, köylü, kentli, alt ve alt orta sınıf insanının arada bir kontrolsüz refleksleri olarak ifade edildi. Oysa durum zannedildiği kadar kontrolsüz mü? Müslüman Türk toplumunun çoğunluğu, ötekini reddeden ve yeri geldiğinde yok eden saldırıları, devletle kurduğu bir asrı geçkin bu birbirini kollama ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Derin devlet ((Derin devlet ve devlet kavramları, aralarında çok ciddi geçişler ve ilişkiler olduğundan keskin bir ayrım yapılmadan kullanıldı.)) ya da kendi anayasasına uymayan, soykırım ve katliamlar gerçekleştirmiş bu devlet siyaseti, egemen toplumun kimi zaman susarak kimi zaman derin siyasetinin asıl faili olarak verdiği destekle/refleksle sürdürmektedir. Derin devleti oluşturan temel etken, sürekli destek aldığı ve gerçekleştirdiği katliamlardan hesap sormayan, tam aksine bundan farklı yönleriyle faydalanan toplumun devlete duyduğu hoşgörüden, onun yarattıklarının ortağı olmasındandır.

Türk devletinin kuruluşunu kimi tarihçiler anlayış itibariyle 1923 değil de 1915 olarak, yani Ermeni soykırımı ile tanımlıyor. Dönemin İttihatçı ve kurtarıcı kadroları bu soykırım sürecinde toplumdan ummadıkları kadar destek gördüler. Öncesinde gayrimüslimlere, sonrasında Türk olmayanlara karşı gerçekleşen katliamlarda toplumun bu desteğinin nüveleri zaten fark edilmişti. Muhtemelen soykırım gibi çok büyük toplumsal ve ahlaki karar gerektiren bir siyaseti uygularken cesaretlerini de buradan almışlardı. Dolayısıyla bu ortaklığın bir devlet siyaseti olması geniş bir kesimi memnun edecekti ve öyle de yaptılar. Zihinsel ve idari olarak bir devletin yüz yıl boyunca ‘kendinden olmayana’ karşı siyasetinin değişmemesi bunun toplumunun geniş bir kesimince desteklenmesinden kaynaklıdır.

Günümüzde Müslüman-Türk toplumu birçok siyasi kararda hala devletin çok çok gerisindedir. Uluslararası camianın baskıları, hukuki yaptırımları, ekonomik yaptırım tehditleri vb dış baskılardan dolayı devlet, bazı konularda esneklik gösterse de Müslüman Sünni Türk çoğunluk, içinde bulunduğu hukuki sorumsuzluk, hesap vermemezlik, yargılanmama hali nedeniyle böyle bir kaygıya sahip değildir. Dolayısıyla devlet içindeki derin kanat, gücünü toplumun bu yapısından almıyor, aksine toplumun bu ‘sorumsuzluk’ halinin iteklemesiyle tekelindeki şiddet gücünü, yasal ve gayri yasal siyasetini hoyratça kullanıyor. Birçok toplumsal karar alma süreçlerinde bunun izlerini takip edebilir, nüfusun geniş kesimini oluşturan Müslüman Türk çoğunluğun meclisteki temsilcileri aracılığıyla yakın tarihte aldıkları iki kararda bunu rahatlıkla görebiliriz: AP’nin Ermeni soykırımı tasarısını kabul eden kararına parlamentodaki üç siyasi parti (AKP, CHP ve MHP) tüm ideolojik olmayan siyasi farklılıklarına rağmen ortak kınama kararı aldı. Yine yabancı ülkelere asker gönderme tezkereleri gibi devlet için daha yapısal konularda bu üç ‘çok farklı’ parti ortak bir akılla rahatlıkla karar alabildi. Bu partiler arasında farklar elbette var. Hepsini homojenleştirmek gibi yüzeysel bir analizle konuyu ifade etmek istemiyoruz. Fakat mesele Kürtler veya yüz yıl öncesinden kurulan devlet-Müslüman Türk toplum ortaklığı olunca nüanslar rahatlıkla görmezden gelinebiliyor.

Haziran 2015 seçimlerinde bu üç partinin aldığı oy oranı, HDP ve bir kısım kararsızları çıkardığımızda neredeyse yüzde seksendir ve bu muhtemelen Türkiye’yi, dünyada siyasal olarak en fazla muhafazakâr/milliyetçi/ırkçı nüfusu barındıran ülkelerden biri haline getiriyor. CHP’nin kendini sosyal demokrat olarak addetmesi bir şeyi değiştirmiyor, bu derin devletin sürükleyici gücü olan derin toplumunun en büyük öznesi onyıllarca CHP, ya da bu partinin geniş bir kesimiydi. Bu yüksek milliyetçi nüfus oranı, devletin irili ufaklı birçok katliamına asıl cesareti veren bir payanda işlevi gördü. Ermeni/Süryani soykırımları, Rum mübadelesi, Kürt katliamları, Trakya olayları, Varlık vergisi ve 6-7 Eylül süreçlerindeki devlet-toplum ortaklı yağmalar, katliamlar, Alevi katliamları, Roboski katliamı, 1990’larda başlayan ve özellikle 2000’lerden sonra süreklileşen Kürtlere karşı linç kampanyaları… Bu liste çok daha fazla uzatılabilir. Bu katliamların genel olarak Türk devlet aklının birer organizasyonu olduğu söylenebilir. Fakat bu olaylar sırasında veya sonrasında gerçekleşen birçok katliam, derin Müslüman Türk çoğunluğun devleti koruma refleksiyle gerçekleşen devletin içinde olduğu, fakat onu da önceleyen ve aşan bir reflekse sahip.

Bir ülke nüfusunun çok geniş bir kesimi kendinden olmayana karşı korku ve nefret üzerinden nasıl bu kadar devletçi ve milliyetçi olabilir? Bu durum, devletin oluşturduğu milliyetçi ideolojinin başarılı olmasından mı, yoksa Türk toplumunun devlet organlarını kurduğu ortaklığı korumak adına (darbelerde olduğu gibi orduyu göreve çağıran) müdahaleci bir pozisyon almaya itekleyen tavrından dolayı mı başarılı? Burjuva demokrasisi açısından bakıldığında bile büyük bir risk barındıran bu durum, devlet-toplum ortaklığıyla maalesef bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. Son zamanlarda Cizre ve diğer Kürdistan il ve ilçelerindeki devlet katliamlarına Batı yakasından gelen çok cılız tepkiler de maalesef bunu doğruluyor. Görece demokrasiyi oturtan ülkelerin siyasi partilerine bakıldığında muhafazakâr/sol-demokrat orantısı genelde yarı yarıyadır ve bu Batılı kapitalist devletler ve toplumları tarafından Nazi vb. faşist örnekler nedeniyle bilinçli olarak dengede tutulur. Fakat Türkiye’de ise tersine, bu orantısız denge, bu uçurum, hem sermayenin hem de Müslüman-Türk toplumunun ve diğer toplumlardan ideolojik ve ekonomik ortaklıklar kurdukları kesimlerle birlikte hep korunmaya çalışıldı. Ülkü ocakları, Alperenler ve son dönem AKP’nin güdümünde kurulan milliyetçi-mukaddesatçı Osmanlı ocakları gibi gençlik organizasyonları toplumun geniş kesimine sirayet etmiş bu anlayışı birkaç ‘kendini bilmez genç’ yaptı marjinalliği üzerinden meşrulaştırmaktan öte bir anlama sahip değildir.

Yukarıda bu ortaklığın siyasi olduğu kadar ekonomik de olduğuna vurgu yapmıştık. Herhangi bir Kürdün, Alevinin veya Ermeninin, daha doğrusu gayrimüslim ve gayri- Türkün bir hak elde etmemesi için siyasal açıdan farklı kulvarlarda olan siyasi partiler, ve geniş bir nüfusu barındıran üyeleri, sempatizanları rahatlıkla ortak bir akılla, devletlerini kurtarma aklıyla belki de kimi zaman devlete rağmen birleşebiliyorlar. Fakat günümüzde bir devleti bu kadar homojen bir toplumla ve tekçi bir zihniyetle idare etmek, devletin bu siyaseti ısrarla ve uzun süre devam ettirmek imkânsız. Devletin bu siyasetine karşı uluslar arası camiada Kürtlerin serhildanları ve haklı talepleri de dâhil tüm muhalif hareketlerin görünmez kılınmasında kendi toplumunun bu derin siyasetinden aldığı destek yadsınamayacak kadar fazladır. Ve Yine Kürtlerin serhildanlarını çıkardığımızda, Türkiye’de hem sömürgecilik hem savaş karşıtlığı hem de ekonomik eşitsizlik üzerinden sisteme muhalefet eden ciddi kitlesel ve süreklileşmiş eylemlerle pek karşılaşmazsınız. HDP ya da daha genel olarak Kürt hareketi ve Türkiye’deki oldukça zayıf muhalif kesimlerle bu siyaset çatırdama emareleri gösterse de, son linç olaylarında da görüldüğü üzere bu devletçi toplumsal aklın değişmesi için hâlâ çok uzun bir yolun olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. Tabi eğer Kürtler ya da bu devletçi çoğunluğun dışında kalanlarla Müslüman Türk toplumu hala birlikte yaşamak gibi bir fikre sahiplerse!

 

 

Kürtler, Türklerle Eşit Vatandaşlık Haklarına Sahip Olmalarına Rağmen Neden Devlete İtaat Etmiyorlar?
Güllistan Yarkın

Yazının başlığında dile getirilen soru Türkiye’deki herhangi bir tekstil atölyesinde, kahvehanede, kuaförde veya birden fazla kişi ile Kürtler hakkında konuşmaya başladığımız herhangi bir mekânda duyduğumuz ilk sorulardan biridir. Birçok kişi tarafından “Kürtler neden Türkiye’deki Lazlar, Çerkezler, Pomaklar, Araplar, Çingeneler ve diğer etnik gruplar gibi devlete itaat etmeyip sürekli sorun çıkarıyor?” şeklinde dile getirilen bu soru bu kadar sık sorulmasına rağmen Türk televizyonlarında, medyada ve akademilerde yeteri kadar tartışılmadı. Kürtlerin itaatsizliklerinin nedeni çoğu zaman Kürtçenin yasaklanması, Kürtlerin Kürt olduğunun inkâr edilmesi veya doğuya yatırım yapılmaması çerçevesinde tartışıldı. Türk olmayan birçok Müslüman etnik grup Türkiye’de Kürtlerle benzer koşullarda yaşadığı için; Kürtlerin hepsinin değil fakat önemli bir kısmının devlete karşı silahlı ayaklanma yürütmesine, asker ve polis öldüren PKK’ye destek vermesine veya PKK’yi terörist olarak adlandırmayan siyasi partileri desteklemesine anlam verilemiyor. Bu yazı, Kürtlerin devletle kurdukları ilişkinin Türkiye’de yaşayan ve Türk olmayan diğer Müslüman etnik gruplardan neden farklı olduğunu ele alacak.

Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti anayasası Türkiye’deki Kürtleri “Türk vatandaşı” olarak kabul etti ve Türklere tanıdığı bütün vatandaşlık haklarını Türkleştikleri oranda Kürtlere, Lazlara, Çerkezlere, Pomaklara, Araplara ve diğer etnik gruplara tanıdı. Türk olmayan bütün Müslüman halkların dilleri ve kültürleri aynı şekilde yok sayıldı. Bununla birlikte Türkiye’de Kürtlerin, Lazların, Çerkezlerin, Pomakların, Arapların ve Arnavutların Türklerin sahip olduğu bütün haklara sahip oldukları öne sürüldü. Örneğin Türkiye’deki bütün etnik gruplar Türkler gibi öğretmen, mühendis, doktor veya müteahhit olabilir ve aynı imkânlardan yararlanabilirdi. Bu görüş, İstanbul’da yaşayan Samsunlu Türk bir öğretmen tarafından şu şekilde dile getirilmiştir:

“Mahallede terörizm yanlısı bir arkadaş vardı. Onunla tartışmıştım… O haksızlık yapıldığını düşünüyordu. Ben farklı düşünüyordum. Aynı ekmeği aynı marketten alabiliyoruz. Aynı hastaneyi paylaşabiliyoruz. Hatta devlet hastanesine gittiğimizde aynı odada iki tane yatak var birinde sen yatıyorsun birinde ben. Aynı hizmetleri alıyoruz bir farkımız yok diyordum… Senin altında da aynı araba var benim altımda da aynı araba var. Ya en basitinden sen de aynı kızı sevebilirsin ben de aynı kızı sevebilirim. Hiç bir şekilde farklı değiliz yani. Tenin esmer olmuş tenim beyaz olmuş hiç fark etmez.”

Yukarıdaki alıntı Türkler başta olmak üzere Türkiye’de yaşayan birçok etnik grubun genel görüşünü yansıtır. Türkiye’deki birçok Laz, Çerkez, Arap, Pomak ve farklı etnik gruptan gelen kişi de Türklerle aynı vatandaşlık haklarına sahip oldukları için Türkiye’de hiçbir etnik gruba geçmişte kalan dil yasaklamaları dışında ayrımcılık yapılmadığı, dolayısıyla Kürtlere de ekstra bir ayrımcılık yapılmadığı düşünülür. Kürtlerin yaşadığı topraklarda yoksulluk varsa diğer bölgelerde de yoksulluk vardır. Kürtlerin dili yasaksa diğer etnik grupların da dili yasaklanmıştır. Ama Kürtler neden diğerlerinden farklı olarak bir devlet istemekte, özerklik istemekte ya da özyönetim ilan etmektedirler? Örneğin İstanbul’da yaşayan anadili Azerice olan ve kendini Azeri olarak tanımlayan Karslı bir kadın tekstil işçisi şunu dile getirmiştir:

“Kürtlerin ben tek şeyini sevmiyorum. Yani başka ülke istiyoruz demelerini sevmiyorum. Onun dışında fabrika isteselerdi biz onların yanında olurduk. Memleketimize fabrika verin ya da işyeri verin ya da su kanalları verin deselerdi. Eskiden Kürtçe konuşmak yasaktı. Şimdi yasak kalktı her yerde konuşuyorlar. Ben kızmıyorum. Kendi aralarında Kürtçe konuşabilirler. Sadece devlet de benim dilimi kabul etsin demelerine kızıyorum. Her devletin birkaç dili olacak değil. Ona katılmıyorum. Anadilde eğitim de olabilir. Ama mahkemeye gittiklerinde Kürtçe bilen hâkim avukat istemelerini istemiyorum ben.”

İstanbul’da yaşayan Makedonya göçmeni erkek bir işçi emeklisi ise şunları dile getirmiştir:

“Kürtler bizde yol yok vs. diyorlar. Herkeste yol yok onlar da mı silaha saldırsınlar? Bunlar üst kimliği kabul etmiyor. Kürtlük alt kimliktir. Ben Arnavutum kardeşim. Ailem içinde de Arnavutça konuşuyorum ama benim üst kimliğim Türk.”

Bilindiği gibi Türk devleti kurulduğunda Fransa’nın modernleşmesini, milliyetçilik politikalarını ve vatandaşlık tanımını kendine örnek aldı. Fransa’da Fransız algısı devlet merkezlidir. Fransız geleneği ulusu kurumsal ve toprak bütünlüğü çerçevesi içinde algılamıştır. Vatandaşlığın cumhuriyetçi tanımı “evrensel”, “laik” ve “üniter”dir. İyi bir Fransız vatandaşı olabilmek için Fransa’da yaşayan azınlıkların ve göçmenlerin Fransızlar gibi yaşaması, Fransızca konuşması ve Fransız kültürünü benimsemeleri gerekmektedir. Fransız devletinin azınlıklara ve göçmenlere yaklaşımı asimilasyoncudur. Bununla birlikte Fransa asimilasyon politikalarını sadece Fransa’da değil sömürgelerinde de uygulamıştır. Asimilasyon politikaları Fransa’nın sömürgeci ideolojisinin temelini oluşturmaktadır. Sömürgelerdeki yerli haklar ancak Fransızların dillerini öğrendiğinde, gelenek ve göreneklerini kabul ettiğinde Fransız vatandaşı olmaya hak kazanmışlardır.

Türkiye’deki kültürel asimilasyon ve dil politikaları Türk devletinin egemenliği altında yaşayan Müslüman ancak Türk olmayan bütün etnik gruplara benzer biçimde uygulandı. Örneğin Lazların, Pomakların, Çerkezlerin ve Kürtlerin yaşadıkları bölgelerde asimilasyon amaçlı yatılı bölge okulları açıldı. Kürtler gibi Lazlar, Araplar ve diğer etnik gruplar da Türkçe dışında kendi dillerini konuştuklarında okullarda dayak ve şiddete maruz kaldılar. Sadece Kürtlerin değil bütün etnik grupların kamusal alanda Türkçe dışında dil konuşmaları yasaklandı. Fakat bugün bu etnik gruplar arasında devlete politik şiddet bağlamında itaat etmeyen sadece Kürtlerdir.

Kürtleri Türkiye’deki diğer Müslüman etnik gruplardan ayıran en önemli özellik, sadece Kürtçe dilini konuşuyor veya yoksul olmaları değildir. Kürtleri diğer etnik gruplardan ayıran özellikleri, yaşadıkları topraklar üzerindeki toplumsal tarihlerinin ve özellikle de Osmanlı devleti içindeki siyasi ve ekonomik konumlarının diğer etnik gruplardan oldukça farklı olmasıdır. Bu farklılıkla bağlantılı olarak 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti ülkesine diğer etnik gruplardan oldukça farklı biçimde, silahlı yollarla entegre edilmeye çalışılmışlardır. Hatta Kürtlerin ve yaşadıkları bölgenin büyük bir kısmının 1923 yılından 2015 yılına kadar geçen süreçte Türkiye’ye hâlâ entegre edilemediği bugün açıkça ortadadır.

  1. 20. yüzyılın başına kadar Kürtlerin siyasi yönetim biçimi aşiretlerin olduğu mirlik/beylik sistemiydi. Dolayısıyla her ne kadar Osmanlı egemenliğinde olsalar da Kürtlerin siyasi yönetim biçimi Anadolu halklarından ve/veya Anadolu’ya sonradan göç ettirilen halkların tarihinden oldukça farklıydı. Osmanlı devleti Kürt hükümetleri olarak adlandırılan Kürt mirliklerinin siyasi özerkliğini uzun yıllar boyunca tanımıştı. Hata çoğu zaman bu farklı siyasal konum Osmanlı devletinin Kürt beyliklerinin iç işlerine müdahalesi oldukça kısıtlı seviyede olduğu için birçok yerde neredeyse bağımsızlık biçiminde yaşanmıştı. Devlet ve mirlikler arasındaki ilişkiler ağırlıklı olarak vergi verme ve savaşlarda ittifak kurma biçiminde gerçekleşmişti. Cumhuriyetin kuruluşuna kadar devlet belgelerinde Kürtlerin yaşadığı bölgenin Kürdistan olarak adlandırıldığı da görülmektedir. Dolayısıyla Kürdistan, Osmanlı içinde Anadolu’dan farklı bir bölge olarak görülmüş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından bu bölge önce “şark” sonra da “Doğu ve Güneydoğu Anadolu” olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla “Doğu ve Güneydoğu Anadolu” ifadesi tarihsel geçmişi olmayan Osmanlı’nın ardından kurulan modern Türk devletinin yarattığı yeni bir tanımlamadır.
  2. 19. yüzyılda Osmanlı devletinin merkezileşme politikalarından sonra Kürt mirlikleri ile devlet arasında birçok siyasi ve ekonomik anlaşmazlık ortaya çıkmış ve bu anlaşmazlıklar birçok Kürt mirliğinin silahlı ayaklanmalarına dönüşmüştür. Bugün Türkiye’de Türkçe dışında başka bir dil konuşan ve Müslüman sayılan etnik grupların devletle böyle bir ilişki kurmadığı görülür. Farklı dilleri konuşan etnik grupların büyük bir çoğunluğu bugün yaşadıkları topraklara sonradan yerleşmiş göçmenlerdir. Örneğin tarihçi Kemal Karpat 1850-1940 yılları arasında Anadolu topraklarına yedi milyon Müslümanın göç ettiğini öne sürmüştür. Bu grupların bugün yaşadıkları topraklar üzerinde Kürtler gibi özerklik veya siyasi iktidar geçmişleri yoktur. Kürtler bu göçmenlerden farklı olarak yaşadıkları topraklar üzerinde yüzyıllar boyunca devlet formunda olmasa da belirli düzeyde siyasal iktidar kurmuş bir etnik grup olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra ise tıpkı öncesinde olduğu gibi Kürdistan coğrafyasının kuzeyinde, yeni Türkiye’nin güneydoğusunda 19. yüzyılda olduğu gibi merkezi iktidara karşı Kürt direnişleri devam etmiştir. 1925 ile 1940 yılları arasında Kuzey Kürdistan’da başta Şeyh Sait ve Ağrı ayaklanmaları olmak üzere devlete karşı birçok silahlı direniş ortaya çıkmıştır. Bütün bu direnişlere katılanlar katliamlardan geçirilmiş ve hayatta kalanların bir kısmı da 1934 İskân Kanunu’nda olduğu gibi Anadolu’nun iç ve batısına sürgün edilmişlerdir. Bu silahlı ayaklanmaların öncelikli nedeni asimilasyon politikaları veya yoksulluk değil, Kürtlerin yaşadıkları topraklar üzerindeki siyasi egemenliklerinin Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber tamamen ortadan kaldırılması girişimidir. Dolayısıyla Kürtlerin modern Türk devletiyle kurduğu ilişki Fransa’nın sömürgeleriyle kurduğu ilişkiye benzemektedir. Örneğin devletin Dersim hârekatı olarak adlandırdığı Dersim katliamında on binden fazla kişi hayatını kaybetmiştir.

Kürtlerin yüzyıllara yayılan silahlı direnişleri ve katliamlar hem Osmanlı hem de Türk devletinin hafızasında güçlü bir biçimde yer tutmuştur. Bu hafıza nedeniyle devlete bağlı askeri güçlerin Kürdistan ile kurdukları ilişki her zaman için diğer bölgelerden farklı olmuştur. Kürtler her zaman devlete “ihanet” etme olasılığı yüksek olan bir etnik grup olarak görülmüştür. Kürt yaşlılarının askerlik anılarında askere giden ve yeteri kadar Türkleşmemiş Kürtlere her zaman şüpheyle yaklaşıldığı ve Kürt askerlerin çoğu kez şiddetli biçimde dövüldüğü örneklere bolca rastlanması bundandır. Örneğin 1974 yılında PKK kurulmadan önce askerliğini Erzurum’da yapan Bingöllü bir Kürt esnaf şunları dile getirmiştir:

“Ben askerdeyken benim birliğimde Kürtler vardı. Bize soruyorlardı kaç tane jandarma öldürdünüz? Sizin mağara numaranız kaçtır? Kıro diyorlardı. O dönem askerde bize hep Kıro diyorlardı. O zaman biz bilinçsizdik. Bize söylenen her şeyi yutuyorduk. Bir şey söylesek öldürülebiliriz diye düşünüyorduk. En zor görevlere, en zor işlere Kürtleri veriyorlardı.”

PKK kurulduktan sonra da devlete karşı silah kullanmayan Kürtler de asker ve jandarma öldürme olasılığı yüksek kişiler olarak görülmüştür. 2002 yılında askerliğini Ardahan’da yapan Siirtli bir Kürt mermer işçisi de askerde yaşadıklarını şu şekilde dile getirmiştir:

“Askerde çok başarılı oldum. Atışta, silahta, bombada çok başarılı olunca bu sefer terörist damgası yedik. Sen terörist misin? Bugüne kadar kaç tane asker öldürdün? Sen dağdan mı geldin? Sen nerden geldin, sen nesin? Bunu komutanlar söylüyor. Biz silahın söküp takılması eğitimine gitmiştik. Tabi ben kendim söktüm taktım koydum oraya. Elazığlı bir çavuştu bana dedi ki sen terörist misin? Sen bugüne kadar kaç tane asker öldürdün?”

Sadece askere giden Kürtler değil, sivil Kürtler de çoğu zaman devlet tarafından “terörist” veya “potansiyel terörist” olarak değerlendirilmiştir. Bu durum Kürtlerin devletle kurduğu ilişkiyi önemli oranda etkilemiştir. Kürtler ve devlet arasında PKK öncesine dayanan ve PKK’nin kurulması sonrasında derinleşen askeri çatışmaların tarihi bugünkü ilişkilere de önemli oranda yön vermektedir.

Son süreçte Kürt ilçelerinde Kürtler tarafından seçilmiş belediye başkanları tarafından gerçekleştirilen özyönetim ilanları, Kuzey Kürtlerinin önemli bir kısmının siyasi özyönetim talebinin hâlâ çok canlı olduğunu ortaya sermektedir. Türkiye’de Türkçe dışında farklı dilleri konuşan bazı etnik gruplar içinse ancak son yıllarda kültürel talepler alanında kısıtlı bir etkileşimin olduğu söylenebilir. Özyönetim arzusunun ve merkezi devlet karşıtlığının yüzyıllardır Kürdistan coğrafyasında varlığını koruması ve bu arzunun nesilden nesile bir miras gibi aktarılması, Kürtlerin bugünkü konumlarını Türkiye’deki diğer Müslüman etnik gruplardan ayırmaktadır. Bugün Kürtlerin özyönetim ve özerklik taleplerinin bölücülük veya ihanet olarak değerlendirilerek suçlulaştırılması Kürtlerin bu topraklardaki tarihini unutmak veya görmezden gelmek anlamına gelmektedir. Kürtlerin tarihlerinin unutulması, görmezden gelinmesi veya küçümsenmesi ise son yüzyıla yayılan ve son otuz yıldır kesintilerle devam eden savaşın sona ermesini engellemektedir.

Not: Yazıdaki alıntılar İstanbul’da doktora tezi araştırmam sırasında gerçekleştirdiğim derinlemesine mülakatlara dayanmaktadır.

Kürdistan’da Doğa / Ekoloji Katliamı
Serhat Arslan

“Doğa üzerindeki egemenlik, insan üzerindeki egemenliği getirir.”

Max Horkheimer

Her ne kadar sınırları konusunda tam bir uzlaşı olmasa da günümüzde neredeyse hiç kimse Kürdistan’ın egemen devletlerce (Türkiye, Irak, İran ve Suriye) dört parçaya ayrılarak paylaşıldığına itiraz etmiyor. Bu yazıda da egemen devletlerce paylaşılan Kürdistan’ın Türkiye sınırları içinde kalan kısmı, Türk Devleti’nin, egemenliğini güçlendirmek ve kalıcı hâle getirmek için uyguladığı politikaların doğa ve/veya ekoloji üzerinde yarattığı tahribat ele alınacaktır. Çünkü doğa ve/veya ekoloji, Kuzey Kürdistan (Türkiye Kürdistanı)(1) özelinde devlet için egemenlik sağlama bağlamında stratejik bir alan iken Kürtler için stratejik olmakla birlikte hayatlarını idame ettikleri coğrafya olduğundan fazlasıyla önemlidir. Türk Devleti açısından doğaya, özellikle de dağlara hâkim olmak, Kürtler üzerinde kuracağı egemenliğin ön koşulu gibiyken Kürtler içinse Kürdistan coğrafyasının büyük bir parçası olan dağlar, her isyan ettiklerinde veya devletin katliamlara varan uygulamalarından kurtulmaya çalıştıklarında çıktıkları/sığındıkları neredeyse tek adres olmuştur. Nitekim Kuzey Kürdistan’daki son büyük isyanın, PKK’nin merkezinin de Zağros Dağları’nın önemli bir parçasını oluşturan Kandil Dağları olması bu bağlamda oldukça anlamlıdır.

Umumi Müfettişlik’lerden (1927) Ohal’e (1987) Kürdistanda Doğa / Ekoloji Katliamı

Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra Türkler ve Kürtler arasındaki zımnî mutabakatın sona ermiştir. (2) Bu ‘zımnî mutabakatın’ sonunun 1924 Anayasası ile başladığı söylenebilir. 9 Mart 1924’te, 1924 Anayasası’nın gerekçesi yine aynı tarihli anayasada şöyle açıklanmıştır: “Devletimiz milli bir devlettir. Çok milletli bir devlet değildir. Devlet Türk’ten başka bir millet tanımaz.” (3)

Homojen bir Türk ulus devleti şeklinde kurgulanan Türkiye Cumhuriyeti’nin önündeki en büyük engel, devletin de tanımayacağını deklare ettiği millet olarak Kürtler kalmıştır. Ermeniler 1915’te sokırımla sonuçlanan uygulamar neticesinde “temizlenmiş”, aynı dönemde yoğunlukla Batı Anadolu’da bulunun Rumlar resmi-gayriresmi yollarla ülkeden çıkarılmış ve çıkarılmalarına 1922’de Yununistanla yapılan mübadele antlaşmasıyla devam edilmiştir. Dolayısıyla devletin ve milletin “bölünmez bütünlüğü”nü tehdit eden temel topluluk olarak görülen Kürtler devletle karşı karşıya kalmıştır. Kürtlerin özellikle 1924 sonrası tanınmamaya / yok sayılmaya karşı ilk başkaldırıları da gecikmeyecek ve 1925’sonrasında Şeyh Sait önderliğinde isyan edeceklerdir. İsyanın bastırılmasına yönelik tedbirlerden oluşan ve neredeyse günümüze kadar devlet politikalarının temel metni olan Şark Islahat Planı 8 Eylül 1925’te Bakanlar Kurulu’nca kabul edilir. Planın hazırlanmasında etkili olan ve planın içeriğine yönelik rapor hazırlayan Çankırı Mebusu ve Meclis Başkanı Abdülhalik Renda raporunda, Şeyh Sait isyanının din perdesi altında tamamıyla milli bir hareket olduğunu söyler. Ona göre Şark Islahat Planı’nında yapılması gereken bu isyanla birlikte ortaya çıkan milliyetçi düşünceler ve ‘Kürtçülük’ün önünün alınması ve engellenmesidir. (4)

Şark Islahat Planı’nın nasıl olması gerektiğine yönelik diğer bir rapor ise Dahiliye Vekili Cemil Uybadın tarafından hazırlanır. Ubaydın raporunda, Kürdistan (raporda Şark olarak geçmektedir) “Umumi Valilikle ve müstemleke (sömürge) usulüyle idare edilmelidir” ifadesini kullanır ve planın buna göre düzenlenmesi gerektiğini söyler. (5)

Türk Devleti’nin Şeyh Sait İsyanı’nı bitirmeye yönelik uyguladığı baskılar bu süreçte kabul edilen Şark Islahat Planı ile hız kazanır ve isyan bastırılır. Plan, her ne kadar isyanın bastırılmasından önce kabul edilse de aslında sonraki süreçte uygulanacak politikaların genel çerçevesini oluşturduğu söylenebilir. Şark Islahat Planı ile birlikte Türkiye 5 umumi müfettişliğe ayrılır ve 5. umumi müfettişlik şu bölgeleri kapsar: Hakkari, Van, Siirt, Bitlis, Malatya, Muş, Elazığ, Dersim, Genç (Bingöl), Ergani (Diyarbakır), Beyazıt (Ağrı) vilayetleri ile Pülümür, Hınıs, Kiğı kazaları. (6) İsyanın bastırılmasından sonra devlet Kürdistan’daki hakimiyetini sağlamak için yoğun baskılar ve operasyonlar düzenlemeye başlar. Operasyonlar daha çok 5. Umûm Müfettişliği’nin alanına giren ve direnişin en yoğun olduğu bölgelerde gerçekleştirilir. (7) Buralarda ise özellikle dağlık ve ormanlık alanlar öncelikli hedeflerdir. Çünkü isyancılardan geriye kalanlar ve devlet baskısından kaçanlar buralara sığınmıştır. Dolayısıyla çoğunlukla dağ eteklerindeki köyleri, dağları (mağaraları) ve ormanlık alanları tahrip etmek ya da yakmak Kürtleri zapturapt altına almanın ön koşulu olarak görülür. Nitekim Genelkurmay Başkanlığı resmi yayını olarak 1972’de basılan “Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar (1924-1938)” adlı kitapta Şey Sait İsyanı’ndan sonra, 1927 yılı yaz aylarında ve özellikle Eylül ayında, Şarkın ıslah edilmesi çerçevesinde, Hani, Lice, Silvan ve Bicar dolaylarında askerin nasıl müdahalelerde bulunduğu açıkça belirtilmiştir:

Bazı köylerin müfrezeler gelmeden boşaltıldığı görülmüş, bunun üzerine köye muhit olan arazi kısımlarının da dikkatle araştırılmasına zorunluk hasıl olmuş, tarlalar, odun, saman, ot yığınları, ormandaki inler, mağaralar, komlar tamamen araştırılarak perakende bir surette buralara sığınan çoğu erkek, kısmen de kadın ve çocuklardan ibaret kümeler toplattırılmıştı. Yakalanan bu şahıslar arasında kadınlar tecrit edilerek, silahı ile tutulan ve eşkiya ile ilişkisi olduğu anlaşılanlar hemen kurşuna dizilmişti.

Bundan sonra ahali tarafından esasen boşaltılmış olan köyler (Botyan, Mürtazan, Zergezor bölgesinde miktarı 22’ye yükselen köy) eşkiya ile tamamen birlikte olduğu kesinlikle anlaşıldıktan sonra yakıldı… Kül haline gelen saman yığınları arasında mukadder [belirlenmiş] akıbetine uğrayan birçok eşkiya avanesinin cesetleri teşhis edildiği gibi, takip müfrezeleri buraya yaklaştığı sırada, elinden silahını atarak kendine masum hal ve tavrı veren, birçok kimseler dahi yakalanarak hemen imha edildiler. Tanınmış elebaşlardan Hartalı Sabri de müfrezeler tarafından yakalanarak öldürülmüş, Süpülük Dağı’nın taranması sırasında, Ömer Faro çetesine mensup 49, Emin Miko çetesine mensup 6 silahlı ve 39 silahsız, Kançavare ormanlarında yine Emin Miko’ya mensup 4 silahlı 12’si silahsız şaki [haydut] tutularak öldürüldüler. Asilerin terkettiği hayvan sürüleri müsadere edilerek bir kısım erlerin et istihkakına karşılık birliklere verilmiş, çoğu Elazığ ve Diyarbakır’a gönderilerek mülki idareye teslim edilmiştir.

Güney birlikleri, bölgesinde yaptıkları taramalar sırasında meşhur Şaki Bicarlı Mustafa’nın avanesinden ormanlıklar içinde saklanmış 19 kişiye tesadüf ederek imha etmişler.

Bu safha harekatının sonunda Kuzey ve Güney birlikleri tarafından Çotele Dağı’nın en yüksek tepelerine kadar yapılan taramalarla bütün meskun yerler araştırılmış, asilere yataklık ettikleri kesinlikle anlaşılan 60 kadar köy yakılmış, 450’ye yakın kişi öldürülmüş, bunlara ait olup güneye kaçırılmak istenen bütün sürüler ele geçirilmiştir…

Bu müsademede [çarpışmada] bir Yüzbaşı ile dört er yaralanmış, eşkiya 10-12 kişi kadar zayiat vermişti. Bu köy ve civarı sonradan tamamen yakıldı…

Temri ormanlarında bu şekilde [devlet yanlısı görünüp direnişçilere yardım ederek], müfrezeleri kandıran ve sonradan firar edenlerden 38 kişi yakalanarak öldürüldü… Ve Hüveydan bölgesindeki bütün köyler kamilen [eksiksiz olarak] yakıldı.” (8)

Kitabın yazılma amacı, giriş kısmında, “harp ve ayaklanma gibi müsibetlere gerçek ve görünür yönleri ile sebep olan faktörler karşı tedbirlerle [nasıl] yok edil[ir]”in anlaşılması olarak ifade edilmiştir. Anlaşılacağı üzere kitap ilerde çıkacak bir “sorun” için deneyim aktarımında bulunmaktadır. Nitekim daha sonra görüleceği gibi konu bağlamında 1920’ler ve 30’larda gerçekleştirilenler 1990’larda daha sistematik ve yoğun bir şekilde uygulanacaktır. PKK isyanını bastırmak için devlet neredeyse yüz yıllık bir gelenek hâline getirdiği Kürdistan coğrafyasının tahribatına bu dönemde daha da ağırlık verecek ve doğa tahribatına “güvenlik barajları” yapmak gibi farklı boyutlar katacaktır. Doksanlı yıllara geçmeden önce Türk Devleti’nin Kürdistan’ın farklı yerlerinde ve farklı tarihlerdeki benzer uygulamalarını hatırlatmakta fayda var. Bu hatırlatma, aslında olağanüstü hâle işaret eden bu uygulamaların Kürtler ve Kürdistan için nasıl da olağanlaştırıldığını ve bunun devlet tarafından nasıl da süreklileştirildiğini göstermesi bakımından son derece önemlidir. Çünkü doğa üzerinden süreklileştirilen tahribat ve yok etme sadece isyana katılanlar için değil aynı zamanda buralarda ikamet eden “sıradan” insanlar için de son derece yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır. Çünkü “mekânın [doğa’nın olarak da okunabilir] bir noktasındaki bir olay ya da bir şey yalnızca o noktada var olanlara gönderme yapılarak anlaşılamaz. Geçmişte, şimdi ve hatta gelecekte etrafında olan biten başka her şeyi içselleştirir.” (9) Dolayısıyla Kürdistan’ın belli bir bölgesinde gerçekleştirilen ekoloji tahribatı aynı zamanda geçmişten geleceğe o bölgenin etrafında olup biten özellikle de geçmişe ait her şeye zarar vermektedir. Çünkü Halbwachs’ın da belirttiği gibi bir topluluğun geçmişi onu çevreleyen maddi ortamın içinde muhafaza edilir. (10) Maddi ortam yok edilirken geçmişte yok edilmekte ve Türk Devleti Kürdistan coğrafyasını katlederken aynı zamanda Kürtlerin kendi çevreleri içinde muhafaza ettikleri geçmişlerini dolayısıyla geleceklerini de yok etmektir. Böylece cumhuriyet döneminin önemli dâhiliye nazırlarından Şükrü Kaya’nın da dediği gibi “som Türk bir devlet haline” (11) gelinecektir.

Türk Devleti’nin, kendini “som Türk” hâle getirmek için Kürtler ve Kürdistan coğrafyası üzerinde gerçekleştirdiği “operasyonlar” 1930’lu yıllar boyunca devam etmiş ve 38’de Dersim katliamıyla neredeyse doruk noktasına ulaşmıştır. Devletin Dersim’de gün be gün gerçekleştirdiği insan ve doğa katliamı Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı’nın yukarıda adı geçen yayınında yoruma yer bırakmayacak şekilde açıkça dile getirilmiştir. Kısaca örneklemek gerekirse:

“1 Temmuz 1938: Haydutların 5-6 bin tahmin edilen aile efradı İskisor, Ahpanos, Horan bölgelerindeki mağaralarda, dere tabanlarında, Sıprat mağaralarında saklanmakta..

21 Temmuz 1938: Haydutların sığındığı, ağızları mazgallı taş duvarlarla kapatılmış mağaralar, cesur askerlerimiz tarafından kuşatılmış, top ve makineli tüfek ateşinden başka, 25. alaydan gönderilen istihkam [siper ve askeri yapılar] müfrezesi tarafından tahrip kalıpları atılmak suretiyle mağaralar tahrip edilerek içindekiler öldürülmüş, can havli ile dışarıya fırlayanlar da ateşle imha edilmişti.

14 Ağustos 1938: 15. Tümenin 38. Alayı bölgesinde yapılan taramada Yılan Dağı’ndan Ali Boğazı’na inen derelerde 65 haydut imha edildi. 57. Alay Boğaz’dan içeri girdi ve iki mağarayı kuşatarak ateş altına aldı ve bombaladı. Bu müsademede haydutlar bir hayli zayiat verdiler…

16 Ağustos 1938: Bir tayyare filosu yanlarında sürüleri bulunan 500 kişi kadar bir haydut grubunu bombalamış, makineli tüfek ateşi altına almıştır.

12. Tümen 12 Ağustos’tan beri yasak bölge içinde ve dışında yaptığı arama ve taramada yer yer birçok haydutları imha etmiş olmakla beraber son direnen 170 kişiyi daha imha etmiş, bölgedeki köy ve tarlaları yakmıştı.

15. Tümen de aynı şekilde bölgesindeki birçok köylerde yaptığı arama sonunda 150 haydudu daha imha etmiş, köy ve tarlaları yakmıştı.

Tarama bölgesinde, 17 günde 7954 kişi öldürülmüş veya diri diri yakalanmıştır.” (12)

Bütün bunlarla birlikte son günlerde ortaya çıkan belgelere göre Dersim Katliamı’nda zehirli/kimyasal gaz da kullanılmıştır. (13) Kitle imha silahı olarak da adlandırılan zehirli/kimyasal gazın insanlarla birlikte bütünen doğayı da yok ettiği bilinmektedir. Ve devlet, kimyasal gazları kullanacak askerleri eğitmek için kurslar açarak bunun sadece anlık bir şey olmadığını, bilinçli, sistematik ve ileriye dönük olduğunu da göstermiştir. Nitekim daha sonra görüleceği üzere benzeri durumlar doksanlar ve 2000’li yıllarda da gerçekleştirilecektir.

Dersim Katliamı’ndan sonra Kürdistanda görece hakimiyet sağlayan devletin gerek Kürtlere gerekse de Kürdistan coğrafyasına bu şiddet dolu yönelimi 1980’lerin sonunda da tekrar edecektir. Bu kez daha sistematik ve yoğun bir şekilde görülecek olan devlet terörünün hedefi son Kürt isyanı olan PKK’nin bastırılmasına yönelik olacaktır.

Kürt ve Türk sol görüşlü kentli öğrenci çevrelerinde; bilhassa Ankara’da doğmuş siyasal bir hareket olan PKK (14), kırsal alanlarda partileşmiştir. (15)

Köylülerin bir kısmı  kırsalda tutunan gerillalara mali kaynak kadar barınak, insan, lojistik ve bilgi de sağlamıştır. Köylülerin PKK’ye güç temeli ve güvenli bir sığınak sağlamaları, yerleşim bölgelerini çevreleyen ormanların gerillalara korunma ve saklanma imkânı vermeleri (16), bu bölgeleri devletin gözünde son derece önemli kılmıştır.

Doğanın/kırsalın gerillanın yaşam alanı hâline gelmesi, hareketi sindirip yok etmek isteyen devletin “bataklığı kurutmak” için bir kez daha bütün araçlarıyla buralara yönelmesine yol açmıştır. Bu amaçla 10 Temmuz 1987’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1983’te çıkarılan 2935 sayılı Olağanüstü Hâl Kanunu (17) çerçevesinde Şark Islahat Planı’nın güncel versiyonu gibi olan 285 nolu Olağanüstü Hâl Bölge Valiliği İhdası Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’yi (18) kabul etti. Bu kararnameyle birlikte Şark Islahat Planı çerçevesinde 5. Umum Müfettişliği alanına da giren Bingöl, Diyarbakır, Elazığ, Hakkari, Mardin, Siirt, Tunceli ve Van illerini kapsayan Olağanüstü Hâl Bölge Valiliği ihdas edilmiştir. 1990 ile birlikte Şırnak ve Batman da il olduktan sonra OHAL kapsamına alınmıştır. 1990 aynı zamanda OHAL valisinin yetkilerinin artırıldığı yıldır. Kararnamedeki değişiklikle, OHAL Valisi “güvenlik yönünden gerekli düzenlemeleri yapabilmek için geçici veya sürekli olarak görev alanı içinde bulunan köy, mezra, kom ve benzeri yerleşim birimlerini boşalttırabilir, yerlerini değiştirebilir, birleştirebilir ve bu maksatla gereken kamulaştırma ve diğer işlemleri re’sen [kendi başına, kimseye bağlı olmaksızın] ve ivedilikle yapabilir” tanımlaması kabul edilmiştir. Bu değişiklikle birlikte OHAL Valisi “diğer işlemleri” kimseye bağlı olmaksızın yapabilmektedir. Bu sayede hem köy boşaltmalarının hem de her türlü resmi ve gayri resmi uygulamanın “yasal” zemini hazırlanmıştır. (19) Bu düzenlemeye paralel olarak 1993 yılının  Şubat ayında Turgut Özal’ın Süleyman Demirel’e gönderdiği “çok gizli-zata mahsus” kaşeli dosyadaki raporda hâli hazırda had safhaya ulaşmış köy boşaltmaların devam etmesi isteniyordu. “Çözüm için öneriler” başlığı altında şu satırlar vardır.

En kritik yerlerden başlayarak Güneydoğu’daki dağlık bölgelerden köy ve mezraların tedricen boşaltılması ve bir plan dâhilinde, ülkenin batı kesimlerine serpiştirilerek yerleştirilmesi düşünülmelidir. Bölgede cazibe merkezleri olarak belirlenecek bazı illere yatırım ve yerleşme için özel bir teşvik sistemi uygulanarak, yatırım ve yerleşme için çekici hâle getirilmeli, böylece kırsal kesimin boşaltılması teşvik edilmeli ve kolaylaştırılmalıdır. (20)

Bütün bu yasal düzenlemelerle birlikte Türk Devleti’nin kuruluşunun ilk yıllarından bu yana Kürdistan’da doğa/ekoloji tahribatı bağlamında yaptıklarının 90’lardaki karşılığı dört uygulama alanı üzerinden ele alınacaktır. Birbiriyle ilişkili olan bu uygulamalar ve bunların devletçe yapılma nedenleri kısaca şöyle: (1) PKK’nin mali, insan, lojistik ve bilgi kaynağını kesmek için köylerin boşaltılıp/yakılıp köylülerin kırsaldan sürülmesi; (2) gerillanın gizlendiği ve korunduğu ormanların yakılması ve birçok yerin bombalanmasıyla gerillaya sığınacağı alan bırakılmaması, (3) doğrudan gerillanın hayatına kast etmek ve yine gerillanın sığındığı doğayı tahrip etmek için kimyasal silah kullanımı ve (4) Kürdistan’ın birçok yerine barajlar kurarak gerillanın geçiş güzergâhlarını ve yollarını su altında bırakmak. Bütün bunlar ve daha başka uygulamalar yan yana koyulduğunda Türk Devleti’nin, Kürtleri ve Kürdistan coğrafyasını, bir daha kendine tehlike olabilecek hiç kimsenin ve hiçbir yerin kalmayacağı şekilde tahrip etmeye, yok etmeye çalıştığı ve bu konuda kısmen de başarılı olduğu söylenebilir. Dolayısıyla devletin Kürdistan coğrafyasındaki tahribatını sadece PKK’ye karşı mücadele ekseninde okumak biraz eksik olacaktır. Çünkü yukarıda da değinildiği gibi Cumhuriyet’in kuluşundan bu yana devam eden tahribatla birlikte devlet, tıpkı ormanları yakarak ağaçlara yaptığı gibi bir bütün olarak Kürtlerin “kökünü kazımak” ve köyleri bombalayarak, insanları zorla göç ettirerek onları tarihsizleştirmek, “köksüzleştirmek” istemiştir. Bu ilişkisellik içinde bakıldığında, doğa/ekoloji tahribatının sadece düşük yoğunluklu savaşın taktiksel müdahalesinden çok devletin Kürtler üzerindeki stratejik planlamalarından biri olduğu görülecektir. (21)

Köy Boşaltmaları /Yakmaları (22)

Özellikle köy yakmak için oluşturulmuş askeri birliklerin (23) gerçekleştirdiği köy yakmaları/boşaltmaları genelde zorunlu göç ile ele alınmış, boşaltma yöntemi olarak yakmanın köy ekolojisine verdiği zararlar daha çok ikinci planda kalmıştır. Öncelikle, önemli oranda bir nüfusun aniden kırsaldan çıkarılması, çıkarılanların oradaki bütün faaliyetlerinin de son bulması demektir. Dolayısıyla tarım ve hayvancılık üzerinden işleyen ekonominin köy çevresinde oluşturduğu görece dengeli köy ekolojisinin bir anda altüst olduğu söylenebilir. (24) Ayrıca köylerin yakılarak boşaltılmasının hem köydeki arazi ve ağaçlarda hem de köy çevresinde ölümcül tahribata yol açtığı herkesçe bilinmektedir. Köy ve çevresinin oluşturduğu ekosistemdeki hayvanların birçoğu bu yakma olaylarında telef olurken, kırsaldan giden insanların kendileriyle götüremeyecekleri hayvanları bırakmaları hayvanlar arasında dengesiz bir çoğalma ya da azalmaya da yol açmaktadır. (25)

Tahribatın boyutlarına rakamlarla bakılacak olursa 1980’lerin sonlarından 2000 yılına kadar 3000 kadar köyün boşaltılıp yok edilmesiyle 1 ile 3 milyon arasında insanın da zorla yerinden edildiği görülecektir. (26) İHD’nin 1994 sonrası oluşturduğu yıllık bilanço raporlarında ise 1994-1999 arasında boşaltılan/yakılan köy ve mezra sayısı 1884 olarak ifade edilmiştir. Dolayısıyla 2500’e yakın köyün,sadece  90’lı yılların ilk yarısında boşaltıldığı söylenebilir.

Tablo 1: Yıllara Göre Boşaltılan ve Yakılan Köy Sayısı

Yıllar

1994

1995

1996

1997

1998

1999

Yakılan-boşaltılan köy ve mezra sayısı

1500

243

68

23

30

20

Kaynak: İHD Yıllık Bilançoları (27)

Bombalama Olayları ve Orman Yangınları/Yakmaları

PKK gerillalarına yönelik yapılan bir çok askeri harekatın bombalama olayları ve orman yakmalarıyla sonuçlandığı bilinmektedir. Bu yöntemle bir yandan PKK’ye kayıplar verdirmek istenirken bir yandan da gerillanın bölgede sığınabileceği, gizlenebileceği bazı bölgelerin yok edilmesi amaçlanmaktadır. Kürdistan’da bütün bunlar yapılırken, yaşananlar, devlet güdümlü ana akım medyanın manüpülasyonuyla Türkiye kamuoyunda görünmez kılınmıştır. Hatta Kürdistan’da ormanları yakan failler /askerler, ana akım medyayla birlikte Akdeniz ya da Ege bölgelerindede çıkan yangının söndürücüleri olarak gösterilmiş ve çevre dostu olarak kahramanlaştırılmıştır. Bu görmezliğe/görünmezliğe karşı gerek kamuoyu oluşturmak ve yapılanlara dur diyebilmek gerekse de hakikatin ortaya çıkması için Kürt milletvekillerince meclise verilen soru önergeleri ya cevaplanmamış ya da birbiriyle çelişkili cevaplar verilerek geçiştirilmiştir. Örneğin Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu orman yangınlarıyla ilgili sorulan aynı soruya iki yıl arayla birbiriyle çelişkili yanıtlar verebilmiştir. 2008’de Hakkari Milletvekili Hamit Geylani’nin 1990-2008  arasında Kürdistan’da kaç tane orman yangınının çıktığı, kaç hektar yandığı ve bunların yerine ne kadar ağaç dikildiğine dair sorusuna bakanın cevabı şöyle olmuştur. (28) “Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde 1990-2008 yılları arasında 390 orman yangını çıkmış olup, bu yangınlarda 9.100 hektarlık ormanlık alan zarar görmüştür… Yanan alanların tamamı bakanlığımızca ağaçlandırılmaktadır.” Bakan Veysel Eroğlu, Iğdır Milletvekili  Pervin Buldan’ın 2010’daki aynı sorusuna ise şöyle cevap vermiştir. (29) “Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde son yirmi yıl içerisinde çıkan orman yangınları sonucunda 5.649 hektarlık alan zarar görmüştür… Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerindeki ormanların hakim ağaç türü meşe olup, bu ağaçlar biyolojileri gereği yangın sonrası yaşama yeteneğini kaybetmeyerek yeniden sürgün vermektedir. Bu nedenle yangından zarar gören meşe alanlarına ağaç dikilmemektedir.” Bakanın söyledikleri ne birbiriyle uyuşmakta ne de gerçeği yansıtmaktadır. Çünkü sadece 6 yılda 1102 bombalama / kundaklama olayı gerçekleştiren ve bir ayda 33 orman yangını çıkaran TSK’nın (30) 20 yıl boyunca 5000 hektardan da 9000 hektardan da kat be kat fazla ormanlık alanı tahrip / yok ettiği söylenebilir.

Tablo 2 : 94-99 Arası Kürdistan’da Bombalanan/Kundaklanan Yer Sayısı

Yıllar

1994

1995

1996

1997

1998

1999

Bombalanan / Kundaklanan yer sayısı

191

184

109

127

140

351

Kaynak: İHD Yıllık Bilançoları (31)

Kimyasal Silah Kullanımı

Devlet Kürdistanda’ki birçok köyü boşaltıp ormanları yakarak, dağları ve mağaraları bombalayarak bastıramadığı PKK’ye karşı kimyasal silah kullanmaktan da çekinmemiştir. Mayıs 1997’de taraf olduğu Kimyasal Silahların Yasaklanması Sözleşmesi’ni (32) (CWC) de ihlâl eden Türk Devleti, Kürt milletvekillerinin bu konudaki soru önergelerini de kısaca “kullanılmamıştır” diyerek orman yangınlarındaki kayıtsızlığını burada da göstermiştir. (33)

Kimyasal silah kullanımıyla ilgili devletin “derin” sessizliği ve birçok olaydaki onlarca görgü tanığına rağmen yapılmayan inceleme ve/veya soruşturmadan dolayı bu konu “iddia” olarak kalmış ve bu konuda kamuoyu yeterince bilgilendirilmemiştir. Konuyla ilgili tek istisna Şırnak’ın Silopi İlçesi’ne bağlı Ballıkaya (Bilika) Köyü yakınlarında 11 Mayıs 1999 tarihinde gerçekleştirilen ve 20 PKK gerillasının kimyasal silahlarla öldürüldüğü operasyondur. Türk Devleti’nin kimyasal silah kullandığı operasyonda atılan kimyasal gazın tüpünün gerillalarca bulunarak Almanya’ya gönderilmesinden sonra ispat edilmiştir. Almanya’da kriminal laboratuarda incelenen tüpün kimyasal madde içeren ve öldürücü niteliğe sahip kimyasal gaz olduğu verilen raporla netleşmiştir. Daha sonra operasyonun görüntüleri Roj TV tarafından da yayınlanmış, olay, yaşandığı dönemde büyük yankı yaratmış ve konu Alman Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) tarafından Alman Meclisinin gündemine getirilmiştir. Ayrıca Türk medyasının aksine AP ve Reuters gibi uluslararası haber ajansları olaya geniş yer vermişlerdir. (34)

Tablo 3: Kimyasal Silah Kullanımı İddialarına Dair İstatistikler

Kullanılan kimyasal silah türü, kullanıldığı yer ve sonuçları

Sayısal karşılıkları

Militanlara Yönelik Kimyasal Silah Kullanımı

39

Doğa ve Araziye Yönelik Kimyasal Silah Kullanımı

5

Biyolojik Silah Kullanımı

2

Kimyasal Silah Kullanımı Sonucu Yaşamını Yitiren Gerilla Sayısı

437

Kaynak: İHD İnsan Hakları İhlalleri Bilançoları (35)

Yukarıda da değinildiği gibi devletin kimyasal silah kullanımına dair yeterince veri bulunmamakla birlikte İHD yaptığı çalışmalar ve yayınlarla birçok olayın belgelerini ve tanıklıklarını kamuoyuyla paylaşmıştır. İHD’nin bu çalışması Türk Devleti’nin Kürtler ve Kürdistan üzerine uyguladığı yüzyıllık politikaların geldiği noktayı göstermesi açısından oldukça önemlidir. Devletin geldiği noktayı anlamak için İHD’nin kimyasal silah kullanımına dair hazırladığı rapordaki tanıklıklara bakmak bile yeterince şey söyleyecektir. İHD kayıtlarına göre 1990’larda bilinen ilk kimyasal silah kullanımı 17 Mayıs 1994’te gerillaya katılmaya giden 22 dershane öğrencisi ve 6 PKK gerillasının ölümüyle sonuçlanan Bezar Dağı operasyonudur.

Malatya ve ilçelerinde 22 dershane öğrencisi genç 16 Mayıs [1994] günü dağ yoluna düştüler. Görgü tanıkları bir minibüsle Bezar Dağı’na doğru “Piknik yapmaya gidiyoruz” diye çıkan gençlerin sanki düğüne gider gibi neşeli olduklarını anlatıyor. Dağın yamaçlarına geldiklerinde minibüsten inen gençler, günde yüzlerce aracın geçtiği yolun kenarında olan ve üstünde ne bir ağaç ne de bir kayayı barındırmayan Bezar’a tırmanmaya başladı. Belirlenen ortak noktada 6 PKK’li ile buluşan gençler geceyi dağda geçirdi. Ertesi gün ise kimilerine göre ihbar kimilerine göre ise bir itirafçının ifadeleri doğrultusunda askerler Bezar Dağı’nı çembere aldı. Ve tarih 17 Mayıs’ın sabah saatlerini gösterdiğinde Adıyaman ve Diyarbakır’dan havalanan askeri helikopterler Bezar Dağı’nın üstünden uçarken, yamaçlardan ise binlerce asker 22 silahsız sivil ve 6 PKK’linin etrafını sarmıştı. Anlatıma göre 6 PKK’li, 22 silahsız sivili dağın yukarılarına doğru çıkararak kendini korumaları ve askerlerle karşılaşırlarsa teslim olmaları için ikna etti. PKK’liler gençleri korumak için yolu keserek askerleri beklemeye başladı. Burada çıkan çatışmada aralarında İrfan Çintay’ın da bulunduğu 6 PKK’li yaşamını yitirdi. Aynı saatlerde çevrede bulunan Şêxbor, Bowık, Qotır köylülerinin gözü önünde çıplak dağın orta yerinde ellerinde tek silah olmayan 22 gencin başına kobra helikopterleri bomba yağdırdı. Alev topuna dönen Bezar’da ellerini teslim olmak için havaya kaldırmış gençler, 3 saat süren bombardıman sonucunda öldürüldü. Dönemin görgü tanıkları, yaşamını yitiren gençlerin vücudundaki yanıkları ve dağa yayılan ağır kimyasal kokusunu hâlâ dün gibi hatırlıyor. (36)

Güvenlik Barajları

Türk Devleti 90’lar boyunca PKK’nin hinterlandı olan köyleri boşaltarak, gerillanın barınma, gizlenme ve korunma alanları olan ormanları yakarak hareketi sindirmeye çalışmış ancak bir türlü başarılı olamamıştır. 2000’ler ile birlikte devlet Kürtleri ve Kürdistan coğrafyasını kontrol altına almak için yeni bir uygulama geliştirmiştir. Dünyada başka benzeri olmayan ve Türk Devleti’nin literatüre kazandırdığı kavramla Kürdistan’da “güvenlik barajları” inşa etmiştir. Kürdistan’ı dilimlemek, (37) kontrol altına almak için kurulan barajların birbiriyle bağlantılı çeşitli işlevleri olduğu söylenebilir. Tarihsel kültürel kalıntıları yok etmek, köy yakmaları/boşaltmalarının başka bir yöntemle -yerleşim alanlarını su altında bırakarak- göçün devamlılığını sağlamak, akarsu yataklarını değiştirerek ekolojiyi tahrip etmek ve tabii ki sınır güvenliğini korumak. Devlet, güvenlik barajlarıyla bir yandan sınır güvenliğini sağlarken bir yanda da Kürt halkını (Türkiye Kürdistan’ı ile diğer parçaları) birbirinden ayırıp izole etmektedir. Bütün bu amaçlara uygun olarak Devlet Su İşeri, yatırım programının etüt-proje kapsamına sınır güvenliği sebebiyle aldığı Şırnak ve Hakkari’deki toplam 11 barajın katı proje yapımını 2007’de ihale etmiş ve tamamlamıştır. (38) Yedisi Şırnak’ta dördü Hakkari’de olan barajlar şunlardır.

1. Şırnak- Silopi Barajı Proje Yapımı

2.Şırnak Barajı Proje Yapımı

3.Şırnak- Uludere Barajı Proje Yapımı

4.Şırnak- Ballı Barajı Proje Yapımı

5.Şırnak- Kavşaktepe Barajı Proje Yapımı

6.Şırnak- Musatepe Barajı Proje Yapımı

7.Şırnak- Çetintepe Barajı Proje Yapımı

8.Hakkari- Çocuktepe Barajı Proje Yapımı

9.Hakkari- Gölgeliyamaç Barajı Proje Yapımı

10.Hakkari- Beyyurdu Barajı Proje Yapımı

11.Hakkari- Aslandağı Barajı Proje Yapımı. (39)

2008’de yapımına başlanan bu barajlarla birlikte Şirnex-Qilaban’dan (Uludere) Colemêrg (Hakkari) Çelê’ye (Çukurca) kadar sınırı oluşturan dağlık bölgede bulunan derin vadilerin su ile doldurulmasının planlanmaktadır. Barajlarla sağlanacak “güvenlik” beklentisinin yanında Kürdistan’ın belli bazı bölgeleri insansızlaştırılmaktadır. (40) Yine bu barajlarla birlikte, yukarı Mezopotamya’dan akan Dicle nehrinin Kasrik Boğazı’ndan başlayarak, Şırnak’ın Bestler-Dereler bölgesinde bulunan Hezil Çayı’na kadar olan bölgenin sular altında kalması ve Dicle nehri kıyısındaki tarihi mirasların yok olması söz konusudur. Kasrık Boğazı’nın hemen yanından başlayarak Feki Teyran Camisi, Finike Kalesi, Asur Kaleleri, Timurlenk Pençeleri, Alaattin Kasrı ve Kalesi ve bunlar gibi birçok tarihi eseri sular altında kalacaktır. “Sınır güvenliği” adı altında yapılan bu barajlar bir taraftan bölgedeki insanların birbirinden uzaklaşmasını ve bu bölgeden insan geçişinin engellenmesini sağlarken öteki yandan tarihi, kültürel ve doğal yaşam alanlarının yok olmasının sebebi olacaktır. (41)

Dipnotlar:

1 Bundan sonra okunmayı kolaylaştıracağı için Kuzey Kürdistan ya da Türkiye Kürdistanı yerine sadece Kürdistan ve burada yaşayan Kürtleri tanımlamak için ise sadece Kürtler kullanılacaktır.

2 Yayman, Hüseyin. 2011. Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası, Ankara, Seta Vakfı Yayınları, 53-54.

3 Akçura, Belma. 2009. Devletin Kürt Filmi, İstanbul, New Age Yayınları, 60.

4 Raporun tamamı için bkz., Bayrak, Mehmet. 1993. Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri, Ankara, Öz-ge Yayınları, 452-467.

5 A.g.e., 467- 480.

6 Şark Islahat Planı’nın tamamı için bkz. Akçura, Belma. 2009. Devletin Kürt Filmi, İstanbul, New Age Yayınları, 50- 58.

7 Umûmi Müfettişlik’lerin alanına giren iller farklı dönemlerde değişiklik gösterse de devlet politikalarının buralarda yoğunlaştığı söylenebilir. Umûmi Müfettişlikler ve bu müfettişliklerin alanına giren iller için bkz. Koçak, Cemil. 2010. Umûmî Müfettişlikler (1927-1952), İstanbul, İletişim Yayınları.

8 Hallı, Reşat. 1972.  Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar (1924-1938), Ankara, Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Resmi Yayınları, 240-244.

9 Harvey, David. 2011.  “Mekân-Zamanın Diyalektiği”, Yeni Yüzyılda Diyalektik, haz. Bertell Ollman ve Tony Smith, çev. Şükrü Alpagut, İstanbul, Yordam Kitap, 145.

10 Halbwachs, Maurice. 1950. La mémoire collective, Paris, Albin Michel, 209.

11 Akt. Bali, Rıfat. 1999. Bir Türkleştirme Serüveni (1923-1945), İstanbul, İletişim Yayınları, 254.

12 Hallı, Reşat. 1972.  Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar (1924-1938), Ankara, Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Resmi Yayınları, 432-480.

13  “Kürtlere yapılan katliamda şok belge!” http://www.internethaber.com/kurtlere-yapilan-katliamda-sok-belge-614465h.htm , erişim tarihi: 04.12.2013

14 Jongerden, Joost vd. 2009. “Türkiye Kürdistanı’nda Kontrgerilla Stratejisi Olarak Çevre Tahribatı”, Toplum Kuram, Sayı 1, 74.

15 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesinin dağlık bir köyü olan Fis’te yapılan toplantıda hareket partileşme kararı alır ve adını Partiya Karkêren Kurdistan (PKK) olarak deklare eder.

16 Jongerden, Joost vd. 2009. “Türkiye Kürdistanı’nda Kontrgerilla Stratejisi Olarak Çevre Tahribatı”, Toplum Kuram, Sayı 1, 75-77.

17 Resmi Gazete ilan tari ve sayı:  27. 10. 1983; 18204

18 Resmi gazete ilan tarihi ve sayı: 14. 7. 1987; 19517

19 Yetkileri genişletilmiş 1990’ların OHAL Valileri ile 1930’ların Umum Müfettişleri arasında da oldukça fazla benzerlik olduğu söylenebilir. Örneğin 1935 Tunceli Kanunu ile birlikte Dersim bölgesine atanan ve  asker-vali olan Umum Müfettiş’e emniyet ve asayiş noktasında gerekli gördüğü, kişi, aile ve köyleri vilayet içinde veya vilayet dışında bir yere sürgün etme ile birlikte idam yetkisi de verilmiştir. Kanunun tam metni için bkz. Düstür, Terip 3, Cilt 17, 165-170. Ayrıca kanunun detaylı bir incelenmesi için bkz. Beşikçi, İsmail. 1991. Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, İstanbul, Belge Yayınları. 

20Yayman, Hüseyin. 2011. Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası, Ankara, Seta Vakfı Yayınları, 297-302.

21 Türk devletinin benzer uygulamaları Ermenilerin ve Rumların yaşadığı coğrafi bölgelerde ve yaşam alanlarında görmek mümkündür. Türk ve müslüman olmayan herkesi yok etmek ya da asimile etmek üzerine kurulan Cumhuriyet rejiminin mekânla kurduğu ilişki, öteki ve etnik/dinsel farklılıkla kurulan ilişkiyle büyük bir uyum içerisindedir.

22 Bundan sonra kolay okunması açısından sadece “köy boşaltmaları” kavramı kullanılacaktır.

23 “Askerden itiraf: Biz köy yakma taburuyduk”, http://www.radikal.com.tr/turkiye/askerden_itiraf_biz_koy_yakma_taburuyduk-1159979 , erişim tarihi: 29. 11. 2013

24 Benzer durum zorla yerinden edilenlerin yerleşmek zorunda kaldığı kent ve kasabalarda da görülmektedir. Kitlesel göçün yaşandığı bu yerlerde hem çevre hem de kent dokusu, alt yapısı hazırlanmamış bu ani göçlerin etkisiyle bozulmaktadır.

25 Köy boşaltmaları hakkında Mayıs 2013’yapılan bir görüşmede, görüşülen kişi bu konuda şöyle bir anekdot anlatmıştı: Mardin Kızıltepe’de, köylerinde karakol olduğu için boşaltılmayan ancak kendi köylerine yakın 11 köyün boşaltılmasından sonra eşek sayısında çok ciddi bir artış olmuş. Hemen hemen her yerde dolaşan eşekler, gece karakolun etrafında otlarken askerlerce gerilla sanılıp sürekli ateş edilerek öldürülüyorlarmış. Durumla baş edemeyen askerler bir süre sonra gündüz eşek avına çıkmaya ve eşekleri gördükleri yerde öldürmeye başlamışlar. Arkadaşım, okulların duvarının önünde kurşuna dizilen eşeklerden bahsetti, leşlerini öğrencileri alıp olabildiğince uzağa attığı.

26 Jongerden, Joost vd. 2009. “Türkiye Kürdistanı’nda Kontrgerilla Stratejisi Olarak Çevre Tahribatı”, Toplum Kuram, Sayı 1, 74.

27 “İnsan Hakları İhlalleri Bilançoları” http://www.ihd.org.tr/index.php/raporlar-mainmenu-86/bilanar-mainmenu-99.html , erişim tarihi: 05. 11. 2013

28 Hamit Geylani’nin sorusu ve cevabı için bkz. http://www2.tbmm.gov.tr/d23/7/7-5004c.pdf  , erşim tarihi: 30.9.2013

29 Pervin Buldan’ın sorusu ve cevabı için bkz: http://www2.tbmm.gov.tr/d23/7/7-15924c.pdf , erişim tarihi: 05. 11.2013

30 Delil Fırat, TSK bir ayda 33 alanda ormanları ateşe verdi, http://www.sendika.org/2010/12/tsk-bir-ayda-33-alanda-ormanlari-atese-verdi-delil-firat/ erişim tarihi: 30.9. 2013

31 “İnsan Hakları İhlalleri Bilançoları” http://www.ihd.org.tr/index.php/raporlar-mainmenu-86/bilanar-mainmenu-99.html , erişim tarihi: 05. 11. 2013

32 “Türkiye’de Yaşanan Çatışmalı Süreçte Kimyasal Ve Biyolojik Silah Kullanımı İddialarına Dair Rapor”, İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi, http://www.ihddiyarbakir.org/UserFiles/210653%C4%B0HDK%C4%B0MYASAL%20S%C4%B0LAH%20KULLANIMI%20RAPORUU.pdf , erişim tarihi: 27. 11.2013

33 Örneğin BDP Diyarbakır Milletvekili Nursel Doğan’ın 22-24 Ekim 2011 tarihleri arasında Hakkari’nin Çukurça İlçesi’ndeki Geliyê’de Tiyerê (Kazan Vadisi) kimyasal silah kullanımına dair soru önergesi bkz.  http://www2.tbmm.gov.tr/d24/7/7-1127s.pdf , soru önergesinin cevabı için bkz. http://www2.tbmm.gov.tr/d24/7/7-1127sgc.pdf , erişim tarihi: 27. 11. 2013

34 A.g.y. 10-11.

35 A.g.y. 7.

36 A.g.y. 7-8.

37 CHP’nin 9. Bürosu’nun 1944’te hazırladığı Azınlık raporunda geçen ve Kürdistan’da izlenecek iskan politikasının “ “Temsil (asimile) edilmesi istenilen milletin coğrafyasının parçalanması ve bu suretle topluluğunun bozulması” ilkesiyle yapılmalıdır” ifadesiyle dillendirilmesi oldukça manidardır. Raporun tamamı için bkz. Bulut, Faik. 1998. Kürt Sorunu’na Çözüm Arayışları, Ankara, Öz-ge Yayınları, 168-192.

38 T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 2007 Yılı Faaliyet Raporu, Sy142.

39 A.g.e. 142.

40 Abdurrahman Gök, Güvenlik Barajları Uğruna Yaşam Soluyor, http://www.ozgur-gundem.com/?haberID=47134&haberBaslik=G%C3%BCvenlik%20barajlar%C4%B1%20u%C4%9Fruna%20ya%C5%9Fam%20soluyor&action=haber_detay&module=nuce erişim tarihi: 30. 9.2013

41TBMM Tutanak Dergisi, Cilt 52, 13. Birleşim, 4 Kasım 2009 (Demokratik Toplum Partisi (DTP) Meclis Araştırması Önergesi)

NOT: Bu yazı Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî Dergisi’nin 9. sayısında yayınlanmıştır.

7 Haziran’ın Hakikati
Onur Günay

7 Haziran seçimlerinin en önemli sonucu Halkların Demokratik Partisi’nin 12 Eylül döneminin bir sonucu olan anti-demokratik seçim barajını yıkması oldu. AKP, yıllardır ciddi bir oy gaspıyla özellikle Kürt bölgesinden aldığı vekilleri alamayınca tek başına hükümet kuracak milletvekili sayısını bile bulamadı. HDP ise Yeni Yaşam çağrısıyla 6 milyondan fazla oy aldı, bu sayede 2011 genel seçimlerinde aldığı oyun iki katından daha fazlasını aldı. 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ciddi bir sıçrama yaratan Selahattin Demirtaş’ın aldığı oy sayısının (3.947.690) üstüne de 2 milyon 100 bin kadar yeni oy ekledi. Bu oyların nereden geldiğiyse birçok farklı mecrada iddiayla tartışılmaya başlandı.

AKP’li kanaat teknisyenlerinden cemaat medyasına kadar türlü türlü “uzmanlar”, bu artışın sebepleriyle ilgili manipülasyonlara daha ilk günden itibaren başladılar. Bilgi kirliğinin en net görülebileceği kaynakların başında Takvim, Akşam, Yeni Şafak, Akit, Star ve Sabah gibi iktidara yakın gazeteler yer aldı. 8 Haziran’da Akşam’ın manşetine göre Güneydoğu’da silah ve tehditle alınan oylara CHP kıyağı eklenince HDP barajı geçmişti. Seçimlere 3 gün kala, HDP’nin ağacı olan meşe ağacında sübliminal PKK mesajı gören Takvim’in 9 Haziran manşetiyse el yükseltti. Biji Etiler (ki Bijî Etiler olacaktı) manşetiyle çıkan Takvim’e göre, bütün sosyete ve beyaz Türkler PKK uzantısı HDP’yi desteklemişti, seçim zaferini de lüks mekanlarda viski içerek, şampanya patlatarak kutlamışlardı. Takvim’e göre Nişantaşı’nda HDP’ye ve “Sosyete Selo”ya giden oy oranı yüzde 80’leri aştı.

Hikâyenin kalanını hepimiz biliyoruz. Yıllardır anti-demokratik baraj yoluyla BDP/HDP’nin oylarını, milletvekillerini çalan ve milli iradeyi kutsayan AKP’liler ve yandaş milli iradeye küfretmeye başladı. Burhan Kuzu’ya göre halk kaosu seçti, Melih Gökçek’e göre seçimler yüzünden dolar, altın fiyatları fırladı, ekonomi çöktü. Hilal Kaplan aşka geldi, AKP tek başına iktidara gelemediği için parlamenter sistemin iflasını ilan etti. Tam da 12 Eylül darbesiyle yürürlüğe konulan seçim barajının yıkıldığı gün parlamenter sistemin iflasını ilan etmek için Kenan Evren’in yaşıyor olması gerekmediğini anladık. Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen Hayrettin Karaman birkaç ırgat birleşti, alternatifi olmayan iktidarı yıktı diyerek halka sitem etti.

İktidar kalemşörlerinin yazdıklarında ana fikir HDP’nin tek başına seçim barajını aşamayacağı, bu sonucun CHP’lilerin oyları ile mümkün olduğu yönündeydi. Yaratılan bilgi kirliğinin temel amacıysa HDP’nin 6 milyon oy aldığını ve diğer partilerin dev bütçelerinin, kendi medyalarının, devlet kaynaklarının aksine her bir oyunu gönüllülerinin çalışması ve emeğiyle kazandığı gerçeğini gizlemekti. 6 milyon insanın “terörist” dedikleri bir partinin etrafında kenetlenmesine bahaneler kılıflar uydurmaktı. Olmadı, tutmadı.

Peki HDP oylarını nereden aldı? Yalanın yalan olduğunu söyledikten sonra bir de bu yalanların neden üretildiğine bakmakta fayda var, zira 7 Haziran seçimlerinin hakikati orada saklı.

Dipten Gelen Dalga: Kent Yoksulları

AKP yıllardır yoksul mahallelerdeki seçim propagandasını vatandaş/halk ikiliğine dayandırarak yapıyor. Bu propagandaya göre beyaz Türkler monşerler cumhuriyeti isterken, AKP ezilenlerin, yoksulların haklarını savunuyor. Şimdiye kadar iyi işleyen bu propagandaya göre “ırgatların,” yani Cumhuriyetin ezdiği kesimlerin hakkını AKP savunuyor, din özgürlüğünü, hatta bazı ırgatların dil özgürlüğünü de AKP getiriyor. Seçim sonuçlarına baktığımızda AKP’nin en büyük darbeyi yoksul mahallelerden, 3 seçimdir oy deposu olan bölgelerden yediğini görüyoruz. Irgatlara olan sitemin sebebi de bu.

HDP’nin oy sayılarındaki ve oranlarındaki en önemli artış Kürt illerinden ((Bir yandan Suriye’de AKP’nin IŞİD’e desteği ve savaş politikaları, Roboskî katliamı, Dolmabahçe mutabakatından sonra çözüm sürecinde Erdoğan’ın masayı tekmelemesi ve Kürt sorunu yoktur demesi, öte yandan Kobanê direnişi ve zaferi, bölgeye aylardır gelen YPG’li gerillaların cenazeleri ve IŞİD barbarlığına karşı verilen tarihi mücadele, çözüm sürecinde her türlü provokasyona rağmen Kürt Hareketinin barıştan yana tavrı Kürdistan’da yaşayan halkların seçimini (ki burada sadece Kürtlerin seçiminden bahsetmiyorum) HDP yaptı. Öte yandan, 1990’lı yılları kapatacağını ve kirli savaş politikalarına son vereceğini söyleyerek Kürtlerden 2002’den bu yana çok ciddi bir destek almış olan hükümetin seçim süreci boyunca HDP karşıtı linçlerde, infazlarda ve bombalamalarda hiçbir idari yaptırıma gitmemiş olması bölge insanının tercihini HDP yaptı. Bir daha savaş yaşamaya kimsenin niyeti yoktu.)) ve batıdaki metropollerden geldi. Kürt illerindeki artışı CHP’nin desteğiyle açıklamaya kalkışan birisi henüz çıkmadığına göre hemen Batı’daki oylara geçelim, İstanbul özelinde bazı sonuçlara bakalım.

2011 Genel Seçimlerinde bağımsız adayların İstanbul’da aldığı oy sayısı 351 bin. 2014 yılında Selahattin Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 650 bin oy aldığı İstanbul’da HDP 1 milyon 70 bin oy aldı. Yani sadece İstanbul’da 2011’e göre oylarını 3 katına çıkardı, geçen seneye göre de 420 bin arttırdı. AKP’li kalemşörler bu oyların sadece Nişantaşı, Cihangir ve Etiler’den geldiğini iddia ediyor ancak seçim sonuçları bunu yalanlıyor. İstanbul’un alt sınıflarını, göçmenleri ve yoksulları barındıran mahallelerinde ve AKP’nin 2011’de yüzde 50’den fazla oy aldığı ilçelerde oylar AKP’den HDP’ye kayıyor.

Mesela Bağcılar’da AKP oyları 4 senede 45 bin azalırken, HDP oyları 40 bin artmış. Ha keza Milli Görüş’ün kalesi kabul edilen Sultanbeyli’de diğer partilerin oyu pek değişmezken AKP 10 bin oy gerilemiş, HDP ise oylarını 20 bin artmıştır. AKP’nin 20 bin oy kaybettiği Ümraniye’de HDP 27 bin yeni oy kazanmış. Kağıthane’de AKP 22 bin oy kaybederken bu oyların 7 binini MHP, 15 binini ise HDP kazanmış gibi gözüküyor. AKP’nin 30 bin oy kaybettiği Esenler’de HDP’nin oyları yaklaşık 20 bin artmış. AKP’nin 15 bin CHP’nin 6 bin oy kaybettiği Sultangazi’de HDP oylarını yaklaşık 30 bin arttırıyor. Bu oy sayılarında partiler arası geçişkenlik vardır mutlaka ve sandık bazlı inceleme yapmasak da AKP’nin yüzde 50 ile 70 arası oy aldığı bu ilçelerdeki değişim oy kayışlarını belgeliyor.

İstanbul’un geneline ya da yoksul semtlerine baktığımız zaman da AKP’den HDP’ye çok ciddi bir oy kayışı gözlemlenmektedir. Burada AKP’den vazgeçen kent yoksullarının da yoğunlukla HDP’ye ve MHP’ye kaydıklarını görüyoruz. 2 seneye yakın bir zamandır işçiler arasında etnografik araştırma yaptığım Kağıthane bölgesinde uzun yıllardır AKP’yi destekleyen kesimler arasında orta sınıfın AKP’ye sadık kaldığını ancak özellikle an alttaki işçiler arasında HDP ve MHP’ye kayışlar olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Dipten gelen bu dalganın birçok sebebi var. İslamcı orta sınıfların refah ve gösteriş meraklarının yoksullar arasında yarattığı sınıfsal öfke, kent rantının adaletsiz dağıtılması, yükselen konut fiyatları ve kiralarının çok ciddi bir kesimi mağdur etmesi. Öte yandan, AKP’nin siyasal olarak istismar ettiği İslam kardeşliğinde orta sınıfların yoksullara göre, Türklerin de Kürtlere göre daha çok kardeş olmasının da. Gitgide daha fazla mülteci barındıran İstanbul’da işçilerin çalışma ve yaşam koşullarının giderek kötüleşmesi bir başka önemli sebep. İşçi sınıfından Kürtler için listeye birçok faktör daha ekleyebiliriz.

Dipten gelen bu dalganın, uzun süren AKP iktidarındaki sosyo-ekonomik ve siyasal adaletsizliklerin Kürtlerde bulduğu karşılık HDP iken, Türk işçiler ve yoksullar arasında MHP’ye kayış olduğunu gözlemlemek mümkün. Ancak bunu iki tarafın da milliyetçiliğe savrulması olarak okumak bir hayli problemli olacaktır, Kürtlerin oy tavırlarının değişmesinin sebeplerinin çok farklı olduğunu düşünüyorum.

Birçok kişiye paradoksal gelebilir ancak HDP’nin Türkiyelileşme ve radikal çoğulculuk söyleminin uzun yıllardır metropollerde yaşayan Kürtler arasında çok ciddi karşılık bulduğunu söylemek mümkün. Uzun yıllardır İstanbul’da yaşayan Kürtler, uzun zamandır AKP’yi 1990’lı yılların ırkçı politikalarına ve devlet şiddetine karşı bir emniyet sübabı olarak görüyordu. Kürtlerin anlam haritasında CHP ve MHP doksanlı yıllara dönüş, daha fazla baskı, eziyet anlamına geliyor. Metropollerdeki Kürtler ise daha ılımlı olan ve Kürt sorununu tanıyıp, çözeceğini söyleyen AKP’yi destekledi. İlk iki döneminde AKP bazı manevralarla metropolde yaşayan Sünni Kürt nüfus içinde Kürt Hareketine ve öteki siyasi partilere nazaran ciddi üstünlük sağladı. İlk olarak, Kürt hareketinin yıllar süren mücadelesinin kazanımlarını ve devleti çözüm sürecine ikna etmesini kendi başarısı gibi sundu. İkinci olarak, doksanlı yıllar boyunca türlü hak ihlalleri, ırkçılık ve devlet şiddetiyle yaşamış Kürtler arasında Kürt Hareketinin çizgisindeki partileri desteklemesinin çatışmayı besleyeceği korkusu da etkiliydi (ki bu korkunun gençlere nazaran eski kuşaklarda hâlen daha etkili olduğunu görüyoruz).

Son olarak, AKP’nin İslam Kardeşliği söylemi ile geleneksel Türk milliyetçiliğinden kendini sıyırmaya çalışması ve daha kapsayıcı olması çok etkili bir hamleydi. AKP, mahallelerde din özgürlüğü söylemi ile tarikat-cemaat örgütlenmelerini serbest bıraktı, destekledi ve bu tip ağlardan çok ciddi bir destek aldı. AKP’nin bir “bir arada yaşam projesi olarak” İslam kardeşliğini ön plana sürmesi, kozmopolit bir şehirde birçokları için beraber yaşamanın dili anlamına geliyor, Kürtler ve Türkler arasındaki cemaat hukukun da zeminini oluşturuyor. Ancak İslam kardeşliğinde iki taraf eşit değildi. Kobanê ve Rojava’da AKP’nin Kürt düşmanı tavrı, AKP destekli neredeyse hiçbir dini cemaatin IŞİD’e açıktan tepki göstermemesi, Dolmabahçe mutabakatından sonra çözüm sürecinde yükselen beklentilerin Erdoğan tarafından “Kürt sorunu yoktur” şeklinde sıfırlanması muhafazakâr Kürtler arasında ciddi bir huzursuzluk yarattı. İslam kardeşlerinin arasına “Türklük” kibri girdi. AKP’nin Roboskî’de bombacıları ödüllendirmesi, doksanları anımsatan savaş politikaları, çözüm sürecinden vazgeçmesi, seçimden önce Diyarbakır mitinginin bombalanması gibi sebepler daha önce AKP’yi destekleyen Kürtlerin HDP’ye yönelmesine sebep oldu.

Kürtlerin HDP’ye yönelmesindeki tek sebep AKP’nin başarısızlığı değildi. HDP’nin Türkiyelileşme söylemi uzun yıllardır metropollerde yaşayan ve artık Türkiyeli hisseden Kürt seçmende ciddi karşılık buldu. İslam kardeşliğini yadsımadan, ancak toplumdaki her türlü farklı kesimin bir arada ve eşitler olarak yaşama hukuku önerisi Kürt illerinden farklı olarak, farklı cemaatlerle yaşama derdi olan Kürtler arasında ciddi bir heyecan uyandırdı. Bütün saldırı ve savaş çağrılarına inat HDP ve Kürt Hareketinin barıştaki ısrarı Kürtlerin hafızasında çok canlı olan doksanları kimin bitirdiğini herkese gösterdi. 2011’de İstanbul’da sadece Türk ve Kürt sol/sosyalist adaylar varken, parti olarak girince birçok farklı kesimden ve toplumdaki bütün farklılıkları içeren adaylar çıkarması ve barajın mecliste Kürtler açısından bir varlık – yokluk sınırı oluşturması HDP’nin seçim başarısındaki diğer önemli faktörlerdi.

Son olarak, mevsimlik ya da dönemsel olarak Kürt illerinden İstanbul’a çalışmaya gelen göçmen işçilerin seçimlerdeki belirleyici rollerinden gerekiyor. Kürt göçmen işçiler bir taraftan seçim çalışmalarının motor gücü oldular ve metropolde daha uzun yıllardır yaşayanlar üzerinde dönüştürücü bir etkileri oldu. Öte yandan da eski seçimlerden farklı olarak bu seçimlerde oy vermek için memleketlerine döndüler ya da çalışmak için geldikleri kentlere ikametlerini aldırarak seçim sonuçlarını etkilediler.

Saha çalışması yaptığım bölgede yoksul Türkler arasında AKP’den MHP’ye kayışlar olduğunu söylemek mümkün. Türk kimliği dışında cumhuriyetin ayrıcalıklarından pek de yararlanamamış bu kesimde AKP’den duyulan hoşnutsuzluk çok da katı ideolojik bir çerçeveden verilmeyen tepki oylarının MHP’ye kaymasına sebep oluyor. Erdoğan’ın gitgide katılaşan tavrı, ekonomik problemler, konut fiyatları, hayat pahalılığı ve AKP’nin gitgide daha güçlü ve ayrımcı bir rant merkezi haline gelişi bu hoşnutsuzluğu besleyen en önemli faktörler.

HDP’nin Batı’daki oyları sadece Kürtlerden mi geldi?

Hayır, HDP’ye toplumun her kesiminden kayışlar var. 2011 genel seçimlerinde CHP’nin yüzde 50 civarı ya da üzerinde oylarla birinci olduğu ilçelerde de HDP ciddi bir artış kaydetti. Mesela Şişli’de HDP’nin oylarında 17 bin artış var, CHP’de de 16 binlik bir düşüş. Ancak bu ilçede AKP’nin oyları da 30 bin kadar azalıyor. Kadıköy’de de benzer bir senaryo var. HDP’nin oyları 15 bin artarken CHP’nin oyları 20 bin, AKP’nin oyları da 30 bin azalıyor. Sadece Beşiktaş’ta AKP ve MHP’nin oyları sabitken CHP’nin oylarındaki 10 binlik düşüş, HDP’nin oylarındaki 10 binlik bir artışa dönüşmüş gibi gözüküyor. En çarpıcı örneklerden birisi Bakırköy. CHP’nin 13 binlik oy kaybı, diğer partiler çok değişmezken, HDP’nin 15 binlik artışıyla dengeleniyor.

HDP genel olarak sosyo-ekonomik refah seviyesinin göreceli olarak yüksek olduğu bu ilçelerde ciddi bir oransal artış kaydediyor çünkü daha önce aldığı oylar 3-5 bin seviyesinde. Sandık sandık incelemediğimiz için tam olarak oy kaymalarının hangi partiler arasında olduğunu da bilemiyoruz. Daha önce baraj sistemi ya da kutuplaştırıcı siyasetin gölgesinde HDP’den öteki partilere kayan potansiyel HDP tabanı, Kürt-Türk Aleviler, sol ve liberaller, Gezi İsyanı boyunca devlet şiddetine tanıklık etmiş ve Kürtlerle empati kurmya başlamış kesimleri bu listeye ekleyebiliriz. Basında emanet diye geçen ve CHP’den (çok daha az da olsa MHP’den) HDP’ye geçen taktik oylarınsa abartılandan çok daha düşük olduğunu düşünüyorum. (Bu fikir özellikle bu bölgelerde seçim çalışması yapan HDP’liler arasında çok yaygın.)

7 Haziran bize ne söylüyor?

  1. HDP, barışa sahip çıkan ve seçim barajına karşı olan çok geniş bir toplumsal kesimden onay almıştır. HDP’ye geçen oyların çok ciddi bir kısmı AKP’nin çözüm süreci politikalarından ve Türk milliyetçiliğine oynamasından rahatsız olan, ve daha önce AKP’ye oy veren Kürt muhafazakâr seçmenlerden gelmiştir. 90’lı yıllarla yüzleşme ve asker devleti bitirmek üzere gelen AKP’nin parti devlet hâline gelmesi özellikle Kürt seçmende ciddi bir rahatsızlık yaratmıştır. HDP’nin yeni yaşam vaadi, Türkiyelileşme söylemi ve toplumsal barışı savunan politikaları Batı metropollerindeki Kürt seçmende ciddi bir heyecan yaratmıştır. Şehrin yükünü çekenler, ezilen, yoksul Kürtler arasında HDP’ye ciddi bir kayış var. Özellikle genç Kürt emekçiler arasında HDP’ye ilgi çok güçlü ve gitgide daha yaşlı kuşakları da etkisi altına alıyor. Kürt halkı bir daha savaş istemiyor ve siyasal tercihlerini de bu yönde kullanıyor. Metropollerdeki bu dip dalga AKP ve kalemşörlerini korkutuyor. Seçimden sonra atılan Etiler, Nişantaşı manşetlerini bu minvalde okumak gerekiyor.
  1. Gezi İsyanı boyunca devlet şiddetine maruz kalan kentli, eğitimli, sol ve liberal kesimler arasında Kürt meselesine dair ciddi bir farkındalık oluştu. Devletin kolluk güçlerinin yapabileceklerini ve medyanın yalanlarının farkına varan kesimler arasında “Kürtler teröristtir” söylemi güç kaybetti. Medeni Yıldırım 28 Haziran 2013 tarihinde öldürüldüğü gün Beşiktaş ve Taksim’de buluşan binlerce insan bir barış köprüsünün de temellerini attı. Bu anlamda Gezi’deki özgürlük isyanı 7 Haziran’da kısmen de olsa ilk defa sandığa yansıdı. Kürt Hareketi ve Gezi İsyanı, İkinci Haziran’da HDP’de buluştu.

Aslında daha önce öncüllerinin çokça dile getirdiği ama ilk kez HDP’de cisimleşen bir şey var. Türkiye’nin bütün farklılıklarının, ezilenlerinin, söyleyecek sözü olup da söyleyemeyenlerin bir araya gelmesi durumu. AKP’li kalemşörlerin gizlemeye çalıştığı ilk hakikat yoksulların ve Kürtlerin oylarının HDP’ye kayması ise, gizledikleri ikinci hakikat de bu.

  1. Barajdan dolayı HDP’ye oy veremeyen potansiyel HDP tabanının oylarına ulaşıldı. Bu anlamda aslında uzun yıllardır anti demokratik seçim barajından ötürü HDP’den giden oylar geri geldi denilebilir.

AKP medyasında abartıldığı kadar olmasa da CHP’den ciddi bir kitle HDP’yi destekledi. Ancak bu kitlenin içinde sadece HDP’ye taktiksel (emanet) oy atanlar yoktu. Aleviler’den ve ilk defa oyunu kullanan gençlerden HDP’ye çok ciddi kayışlar var ve öyle gözüküyor ki HDP sol, özgürlükçü tavrından ödün vermedikçe bu kesimler HDP’ye oy vermeyi sürdürebilirler. Emanet dedikleri oylar siyasal ve zihinsel bir eşiğin aşıldığına işaret ediyor.

Not: Bu yazı, 14 Haziran 2015 tarihinde Evrensel gazetesinde yayınlanmıştır.

Oy Kullanmak Politik Bir Eylemdir
Kürşad Kızıltuğ

Türkiye’deki sistem karşıtı hareketlerin siyasal iktidarları ve sermaye birikim politikalarını frenleyebilecek bir karşı güç oluşturmasını ve hakim millet tasavvuruyla asimile edilemeyen Kürtlerin ve sisteme entegre edilmeye çalışılan ancak her zaman dışlamaya maruz bırakılan Alevilerin ülke yönetiminde kendi adlarına söz sahibi olmasını engellemekte, devletin süreklilik gösteren güvenlik politikalarının muhalif hareketleri yok etmeye yönelen şiddeti kadar, dünyadaki en yüksek seçim barajı uygulamasına dayalı seçim sisteminin de belirleyici bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü radikal sol akımlarla Alevi ve Kürt örgütlenmelerinin temsili demokrasi içinde kendilerine yer açma çabalarının mevcut cumhuriyetin kurucu temellerini sarsabilecek, daha da ötesinde kapitalist toplumsal düzeni değiştirmeye yönelebilecek bir toplumsal mücadelenin açığa çıkmasına etkisi olmasından hep korku duyuldu. Bu yüzden cumhuriyet rejimi, daha en başından beri, muhalefetin ya hiç olmadığı ya da tamamen marjinalize edildiği bir modelle sürdürülmeye çalışıldı. Kemalist diktatörlükten çok partili rejime geçiş sürecine ve günümüze kadar hep böyle sürdüğü için, toplumsal muhalefetin en meşru biçimleri dahi daima tehdit olarak algılandı ve çıplak devlet baskısının yanı sıra yasa dışı devlet şiddetinin kontra-terör metotlarıyla da sindirilmeye çalışıldı. Yürürlükteki seçim sistemi de bu durumun sürmesini sağlayan bir devlet şiddeti tertibi olarak tasarlandı. Bu modelden en çok yararlanan siyasal parti ise on üç yıldır egemenliğini sürdüren AKP oldu.

Sistem karşıtı muhalefete yönelik devlet şiddetindeki süreklilikte, geçmişten günümüze kadar değişen pek bir şey olmadı. İçinde olduğumuz genel seçimler döneminde de Türkiye’nin pek çok yerinde HDP’nin seçim stantlarına, bürolarına, aktivistlerine, propaganda materyallerine yönelik provokatif saldırılar düzenlenmesi, basın yoluyla karalama ve kriminalize etme çabaları, savaş kışkırtıcılığına varan provokatif söylemler, medya kuruluşlarında temsil edilmesini kısıtlamak için medyaya baskı yapmak gibi uygulamalar, HDP’nin barajı geçmesinin sadece AKP açısından değil daha geniş anlamda düzen güçleri safının tamamında tehdit olarak algılandığının açık göstergeleridir.

AKP’nin otoriterleşme eğiliminin özellikle işçi grevleri, sokak protestoları ve toplumsal mücadeleler üzerinde gittikçe artan baskıcı eğilimleri göz önünde bulundurulduğunda, yüzde on barajını aşıp meclise girecek ve AKP’nin aşırı güç biriktirmesinin önünü kesebilecek bir sol alternatif daha da büyük önem kazanıyor. Önce meclise girip daha sonra da yüzde on barajının kaldırılmasına çalışacak bir politik hamle, daha sonraki dönemde, tüm sokağa dayalı mücadelelerin yeni mevziler kazanması ihtimalini arttırmak için elzem görünüyor. Aksi durumda Türkiye’deki adalet sisteminin, iç güvenlik politikalarının, basın ve medya düzeninin görece demokratikleştirilmesi başarılmadan, uzun vadede, toplumsal hareketlerin baskıcı bir dönemin etkisiyle daha etkisiz ve sınırlı mecralara çekilmek zorunda kalma ihtimali olduğunu tahmin edebiliriz. AKP’nin iç güvenlik paketini bunu öngörerek tasarladığını biliyoruz.

Buraya kadar söylediklerim, HDP’ye neden oy verilmesi gerektiğini savunan soldaki hemen herkesin ortak argümanlarıdır. Ancak seçimde oy kullanmayı, meclise girme hedefine katkıda bulunmayı, bir siyasi partiyi desteklemeyi bütünüyle eleştiren ve düzen içi bir pratik olarak gören, seçimlere katılmanın tümüyle etkisiz olduğunu düşünen bir anlayış karşısında yukarıdaki argümanlar yeterince ikna edici olmayabilir.

Son yıllarda her seçim döneminde kimi zaman liberter, anti otoriter, anarşist çevrelerden Emma Goldman’ın “Eğer oy vermek bir şeyleri değiştirseydi, onu yasa dışı hale getirirlerdi” sözünü bir ilahi tebliğ gibi ara sıra sosyal medyada dolaşıma sokanların ya da HDP’nin siyasi söylemlerine yeterince sosyalist veya devrimci olmadığı gerekçesiyle itiraz edenlerin, işin içinde gizli bir pazarlık olduğu kuşkusunu yayanların, genel geçer söylemleri bırakıp bu seçim barajının neden sürdüğüne ve toplumsal muhlefetin kapasitesi üzerinde bir etkisi olup olmadığına dair ciddi bir siyasi analiz yapması gerekiyor.

Eğer oy kullanmakla bir şeyler değişmeseydi cunta ve onun ardından küresel sermaye egemenliğinin programını uygulayan ANAP’tan AKP’ye kadar tüm sağ partilerin bu seçim barajını ısrarla korumaları anlaşılmaz olurdu. Seçim barajının, özellikle 90′lı yıllardan sonra doğrudan Kürt siyasal hareketinin temsilcilerine karşı korunduğunu herkes biliyor. Birçok alanda “demokratik reformlar” yapar görünen, AB uyum yasalarını çıkaran, lafa gelince Alevi ve Kürtlere yönelik açılımlar yapıp 12 Eylülcüleri yargılama müsameresi yapan bir parti olan AKP’nin, bu göstermelik uygulamalarını bir yana bırakırsak, seçim barajını neden kaldırmadığı yeterince açık değil mi? Mesele sadece kendi siyasal iktidarını garanti altına almak mıdır? Eğer bugüne kadar bir seçim barajı olmasaydı, Kürtlerin siyasal sistemin içine girip kendi adlarına siyaset yapması, Alevilerin kendi siyasal temsilcilerini seçebilmeleri, sol akımların daha geniş bir mobilizasyonla meclise hiç değilse birkaç milletvekili yollayabilmeleri, Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların, Arapların, Çingenelerin, Çerkezlerin ve adını sayamadığım diğerlerinin belki de mevcut ana akım sağ liberal partilere destek vermek yerine zaman içinde küçük de kalsa kendi adlarına siyasal temsilciler seçip mecliste görece daha demokratik bir temsil arayışına girmeleri mümkün olmaz mıydı? Bu tür bir düzenleme, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devam eden hâkim Sünni-Türk millet algısını dağıtmakla kalmayacak, muhtemelen, geç Osmanlı dönemi ve cumhuriyet dönemi boyunca yapılmış katliamların ve ayrımcılığın üstündeki örtüyü de er geç kaldırmaya yönelik bir etki yapacaktı. Böyle bir ihtimal AKP’den çok daha geniş bir iktidar bloku için de tehdit olarak algılanmamakta mıdır? Tüm bunların bugün için sadece geçmişe ait defterleri yeniden açmak ve bugünün liberal çok kültürlü çağdaş demokrasisine uygun bir rejim ve siyasal kültür değişikliği meselesi olmadığını herkes biliyor. Bu meseleler, insanlığa karşı işlenmiş suçlar kategorisine giren katliamların ve soykırımların esasta hangi saiklerle işlenmiş olduğunu da açığa çıkaracaktır: Yani ulus-devletin kuruluş sürecinde bir ulusal burjuvazi ve ulusal sermaye yaratmak ve Osmanlı’nın sömürgeci sisteminin bakiyesi olan tüm etno-kültürel çeşitliliği asilimile ederek uysal itaatkar yurttaşı üretmek. O halde bugün parlamenter temsil sisteminin dışında tutulmak istenenler, açıkça mevcut cumhuriyetin kurucu temellerini sarsma tehdidi taşıyanlardır ve bu sebeple yüzde on barajına rağmen, cumhuriyetin tüm mağdur ettiklerinden bir araya gelen farklılıkların bu barajı aşarak mecliste kendi yerini açma çabası, AKP’nin durdurulmasından çok daha büyük bir hedefe işaret eder. Kaldı ki bugün AKP, geç Osmanlı dönemi otoriter milliyetçiliği ile erken cumhuriyet dönemindeki faşist modernleşme modelinin tüm özelliklerini bünyesinde toplamaya çalışan rafine bir oluşumdur.

1965 yılında meclise giren Türkiye İşçi Partisi devrimci bir siyasal parti olmayabilir. Ancak özellikle 67′den sonra dünyada yükselen devrimci dalganın Türkiye’deki etkisini de arkasına alan gençlik hareketlerinin önemli bir bölümü TİP’in paltosundan çıkmıştır. Sonraki on yıllar boyunca gelişen 70′ler devrimci hareketini ancak 12 Mart ve 12 Eylül cuntaları ile durdurabilmişti egemenler. Ancak uzun yıllar sonra tekrar gerçekleşebilen bir diğer örnek ise 1991 yılında SHP çatısı altında Kürt milletvekillerinin meclise girerek daha sonra kendi partilerini kurmaları ve 18 milletvekiliyle HEP’in meclis çatısı altında yer alması olmuştu. Leyla Zana’nın unutulmaz Kürtçe yemin etmesinin o dönemin kuşağının belleğindeki şok etkisini anmasak olmaz. Takip eden yıllarda vekillikleri düşürülüp dokunulmazlıkları kaldırılarak hapsedildiler ancak 90′lı yılların Kürt hareketine önemli bir ivme kattıkları söylenebilir. Yine uzun yıllar geçtikten sonra Kürt  milletvekillerinin yeniden meclise girebilmeleri ancak 2007 seçimlerinde gerçekleşebildi. Bu tarihten itibaren Kürt siyasal hareketi temsilcileri ile sosyalist hareket arasındaki bağlantılar artarak ilerledi ve 36 milletvekili ile 2011 seçimlerinde daha büyük bir meclis grubu kuruldu. Bu grup içinde sosyalist hareketten üç milletvekilinin de bulunması önemli bir gelişme olarak sosyalistler, yeni sosyal hareketler ve Kürt özgürlük hareketi arasındaki bağların kuvvetlenmesine olanak sağladı. Kesin konuşmamak gerekir ancak, Kürt siyasal hareketi ile sol sosyalist akımlar ve yeni sosyal hareketlerin bugünkü güçlenme düzeyinde bir önceki seçim döneminde yapılan bu ittifakın da etkisi olduğunu göz ardı etmemek gerekir.

AKP’nin rafine ettiği otoriter devletçi gelenek ve kültür, Tayyip Erdoğan’ın liberal burjuva demokrasisinin sınırlarını bile zorlayan “Türk usulü” bir başkanlık modeline geçme saplantısı ve bu hedefi gerçekleştirmenin önündeki toplumsal engelleri sindirmek için çıkartılan iç güvenlik paketi, halihazırda bütün yapısal şiddetiyle devam eden neoliberal sermaye birikim modelinin, yani toplumsal müşterekleri bir bir ele geçirip sermayeye tabi kılan, mülksüzleştirme ve borçlandırma yoluyla birikim modelinin küresel sermaye programının istikrarla işleyebilmesi için bir zorunluluk. İktidarın kendisi açısından direnişlerin bu kadar geniş bir alana yayıldığı ve her mevzide hazır bir potansiyel olarak beklediği bir durumda toplumsal mücadelelerin sokak bileşeni yeniden zirve yapabilir ve neoliberal programı kesintiye uğratarak girerek sermaye birikim sürecinin krize girmesine yol açabilir. İşçi grevleri, güvencesiz çalışanların mücadeleleri, İstanbul’daki kent mücadeleleri, Doğu Karadeniz su havzalarındaki HES karşıtı direnişler, Sinop ve Akkuyu’da nükleer santral karşıtı mücadeleler, zorunlu din dersine karşı Alevilerin mücadeleleri, Kürtlerin bölgesel özerklik ve özyönetim için yürüttükleri mücadeleler gibi, lise ve üniversite öğrencilerinin eğitim hakkı ve giderek ticarileştirilen eğitim politikalarına karşı mücadeleleri ve kadınların istihdam, eşit ücret, eğitim ve siyasal yaşama eşit katılım için yürüttükleri mücadeleler, tek tek tüm örneklerini sayamayacağım tüm tekil toplumsal mücadelelerin  aynı birikim stratejisinin ve bunun dayattığı itaatkâr vatandaş tipinin farklı yönlerine karşı gelişen direnişler olduğunu görmek gerekiyor. Bu hareketler birbirinden ayrı tekil kolektif mücadeleler görünseler de, sermayenin siyasal iktidarının aynı düzlemi üzerinde biçimleniyorlar. Her biri kendi bağımsız ya da özerk biçimleriyle hiçbir büyük ölçekli siyasal akımın ya da partinin parçası olmasalar da birbirlerine sürekli olumlu etkiler taşıyorlar. Kendi açısından sermaye ve siyasal iktidar, direnişlerin bu iç içe geçmişliğin farkında ve ittifakların  ortak mevziler kurmasının oluşturacağı tehdidi iyice ölçüp hesaplıyor.

Gerçekten de özellikle son dört yılda Kürt özgürlük hareketinin çok katmanlı örgütlenmeleri ve siyasal parti düzleminde de BDP ile diğer toplumsal mücadelelerin içinden gelen grupların, irili ufaklı sosyalist parti ve çevrelerin tüm bu mücadelelerle doğrudan yatay bağlarla şekillenmiş ittifakların ağı olarak ortaya çıkan HDP’nin mecliste güçlü bir gruba sahip olmasının, parlamento dışı kolektif siyasal mücadelelerin gelişmesinin yollarını daha da çoğaltacağını söylemek, üstelik AKP’nin de tam bundan korkuya kapıldığını iddia etmek abartı değildir. AKP’nin korkusu yalnızca Kürt siyasal hareketinin temsilcileriyle bir siyasal müzakere masasına oturmak değil. Daha tehditkâr olan, cumhuriyetin başından beri dışlananların, Kürtlerin siyasal özgürlük hareketinin, sosyalist hareket bileşenlerinin ve toplumsal mücadele ağlarının oluşturacağı geniş ittifakın bir siyasal parti şeklinde davranıp kolektif bir güç olarak tüm neoliberal politikalara ve devlet şiddetine karşı koyabilecek yeni bir evreye geçmesi.

Bu tablo tüm toplumsal direnişlerin hedeflerine ancak parlamenter sistem yoluyla ulaşabileceği şeklindeki eski reformist/sosyal demokrat modeli yeniden canlandırmak değildir. Daha ziyade, meclis, radikal sol toplumsal muhalefet bileşenlerinin temsilcilerine, Kürtlere, Alevilere, Sünni-Türk olmayan diğer etnik topluluklara kapatıldığında siyasal iktidar sınırsız bir güçle hareket edebildiği için, sokak muhalefeti kadar meclis muhalefeti de önem kazanıyor. Bundan dolayı oy kullanmak, diğer siyasal eylem biçimleri kadar politik olarak etkili bir eylem biçimi halini alıyor. Oy kullanmak yoluyla yerel seçimlerde ya da genel seçimlerde konum almak, sokakta direnişe geçmek kadar aktif bir konum almak haline geliyor. Sokaktaki konum alışın etkisinin sürekliliği için vazgeçilmez oluyor. Geçmişte bize belletilmeye çalışıldığı gibi biri diğerini ikame ettiği için ya da oy vermek daha iyi, konforlu bir siyasi mücadele yolu olduğu için değil, oy vermek ile sistem karşıtı mücadele arasında bir tür ikili karşıtlık bulunmadığı için. Tıpkı taş atmak ile bildiri dağıtmak arasında da birbirini olumsuzlayan bir zıtlık olmadığı gibi.

AKP’nin  anayasa yapımı sürecinde toplumun geniş kesimlerini temsil eden bileşenleri dışarıda bırakacağının anlaşıldığı ve Kürt özgürlük hareketini de KCK tutuklamalarıyla boğmaya çabaladığı bir dönemin hemen ardından, hükümetin ve Tayyip Erdoğan’ın sistem karşıtı hareketlerin güçlenmesi karşısında otoriterleşme eğilimleri arttı. Tam da bu dönemde yani 2011 genel seçimlerinden bu yana yapılan örgütlenme çalışmalarıyla, Kürt özgürlük hareketinin temsilcilerinin, çok geniş ölçekte kolektif toplumsal mücadelelerin içinden gelen aktivistlerin ve çeşitli sol örgütlerin yan yana gelmesiyle şekillenen Kongre hareketi ve onun ardından da HDP bir ittifak gücü haline geldi. Yani giderek artan otoriterleşme ve muhafazakarlaşma eğilimine karşı tüm ilerici, özgürlükçü eşitlikçi, devrimci güçlerin bir ittifakı olarak. Bu ittifakın daha 2013′teki Haziran isyanında kendini gösterdiği, tüm inkar etme çabalarına rağmen doğrudur. Takip eden dönemde de geçmişte birbirinden ayrı ve tümüyle ilgisiz toplumsal mücadeleler olan Kürt özgürlük hareketi ile Türkiye’nin batısındaki toplumsal mücadeleler arasındaki temas giderek artmış, Kobanê direnişinin ardından ise en görünür haline ulaşmıştır.

Bugün HDP mecliste, öncekinden daha etkili bir güçle yer alırsa, AKP hükümeti başkanlık hedefine ve tek başına anayasa değiştirme yetkisine sahip olamayacak zayıf bir hükümet olarak kalır ve sistem karşıtı hareketlerin baskısı, kendi içindeki çıkar çatışmaları kısa zamanda partinin erimesine yol açar. Bunun kısa vadeli ilk pratik kazanımı ise neoliberal saldırganlığın daha fazla yıkım yaratmasına bir derece dur diyebilme imkânı ortaya çıkarabilmesidir, özellikle de sokak hareketi düzleminde.

Meclis’teki güçlü bir HDP grubu, kuru kuru parlamenter muhalefet olmayacak, aksine hem modern cumhuriyetin dayandığı üniter ulus algısının hem de görünürde onun karşıt kutbu gibi sunulan gerçekte ise devamı olan milliyetçi-muhafazakâr siyasal hegemonyanın dağılmasını kolaylaştıracaktır. Demokratik özerklik projesinin ya da en basit şekliyle söylersek devletin merkeziyetçi temsili demokrasisinin yerini alacak, konfederal bir öz yönetim modelini hayata geçirecek yeni siyasal karar alma kurumların meşruluk kazanması ve toplumsallaşmasına doğru adımların sadece Kürdistan’da değil, tüm toplumsal hareket alanlarında güçlenmesine katkıda bulunacaktır. Rojava Devrimi’nin önüne dikilen faşist İslamcı çeteleri el altından destekleyen bir hükümetin Ortadoğu bölgesinde oyun kurucu ve gerici rolünün artık zayıflaması belki de tümüyle ortadan kalkması anlamına gelecektir. Bölgedeki diğer halkların demokratik mücadelelerinin karşısına dikilen selefi faşist örgütlenmelerinin sponsorlarından birisini tüketecektir. Bu da Rojava Devrimi’ni savaş koşullarından çıkararak, hedeflerine bir adım daha yaklaşmasını sağlar.

Meclis’teki HDP, Türkiye’de 12 Eylül travmasından ve sol melankoliden ancak Haziran 2013′te Gezi ayaklanması ile sıyrılmaya başlayıp aktif bir siyasal harekete dönüşen radikal solun serpilmesi için kullanılacak olanaklar demektir. Devletin tüm kurumlarından topluma yayılan ırkçı, faşist, nefrete dayalı egemen siyaset dilinin toplumun bilincine nüfuz etmesine karşı yeni bir sol özgürlükçü siyaset dilinin ve kültürünün serpilip gelişmesi demektir. Özellikle ana akım siyaset yoluyla toplumun bilincine kazınan ve devamlı olarak kadın cinayetlerini ve kadına yönelik şiddeti kışkırtan eril dilin karşısında cinsiyet eşitlikçi bir siyaset dili ve siyasal kültürün tümüyle yaygınlaşmasının ve kalıcılaştırılmasının yolunu açacaktır.

Bir siyasi parti devrimci ve özgürlükçü bir anlayışı hayata geçirmek için uğraşsa bile ona oy vermeyi, bir partiyi desteklemeyi devrimci olmayan hatta düzen içi bir pratik olarak gören, somut durumların analizinden uzakta duran bir soyut muhalefet yaklaşımı hâlâ alıcı buluyor radikal sol içinde. Düzen içi ve düzen dışı siyaset arasındaki muğlak çizgi bir yana dursun, bu zamana kadar devrimci, muhalif insanlar olarak bir düzen içi siyaset tanımlayıp, o alandaki mücadeleyi ve özneleri küçümsedik. Tek öğrendiğimiz şey ise şuydu: ya meclise girerek reformist olacaktık ya da onu reddederek devrimci. HDP projesi ise tam bu kıskacı kırıyor. Yani ya düzen içi ya da tamamen dışına çıkarak siyaset yapma ikili karşıtlığının ötesinde bir siyaseti mümkün kılıyor.

HDP projesi kendisini ne sadece düzen içi ne de sadece düzen dışı mücadele mevzileri ile sınırlamayıp, iktidara karşı mücadelenin yürütülebileceği her mekânı siyasallaştıran bir oluşumdur. Zira gündelik hayatlarımızda karşılaştığımız yasakların, engellerin, baskıların, şiddet pratiklerinin yakıcılığı düzen içi siyasete girip bir an önce orayı değiştirmeyi gerektirir. Öte taraftan politik ufkumuzu sadece var olanı dönüştürmekle sınırlamayıp alternatif bir hayatı kurmaya yardımcı olacak koşulları oluşturmak mümkün. Kendimizi düzen dışı siyaset yapan özneler olarak tanımladığımızda evet pürü pak bir mertebeye yerleşmiş oluyoruz, reel siyasete bulaşmayarak hiç kirlenmemiş ve de kirlenmeyecek olan radikal devrimciler oluyoruz. Oysa başka özgül örgütlenmelerimizden, mikropolitik mücadelelerimizden vazgeçmemiz, bütün siyasi arzularımızı ve hedeflerimizi sadece seçime yatırıp, sonra da başka hiçbir şey yapmadan durmamız gerekmiyor. Seçimlerde oy kullanmak yalnızca, sistem karşıtı mücadele ve kolektif eylem biçimlerine uzak duran kitleler için bir demokratik karar sürecinin parçası olduğu yanılsaması yaratır, çünkü ancak bu vatandaş seçmenler kendi hayatlarının koşullarını ele geçirmek ve düzeni değiştirmek için hiçbir şey yapmadan, yetki verdiği temsilcilerin onun adına her şeyi yapmasını umarlar.

Oysa sistem karşıtı mücadelelerin içinde yer alan herkes, siyasal sistemin tüm kurumsal mekanizmalarının sınırlılıklarını bilir. O mekanizmalarda, iktidar olmak için değil, başka yerlerde o kurumsal mekanizmaları yerinden edecek başka toplumsal kurumlar yaratmak için mücadele eder. Bunu yaparken de içinde bulunduğu ve etkilendiği iktidar kurumlarının da aşırı güç toplamasını engellemek ve  karar süreçleri üzerinde de etkide bulunmak ister.

HDP içindeki toplumsal muhalefet bileşenlerinin tamamı, başka bir yaşamın parlamento gücüyle ya da devlet kurumları yoluyla tepeden aşağı kurulamayacağını bilen bir siyasal anlayışta ortaklaşıyorlar. Bu bakımdan parlamento bir iktidar hedefi değil, tıpkı sokak gibi, siyasal iktidara karşı bir mücadele mevzisi olarak görülüyor.

Doğru zamanda, doğru mevziiye oy kullanmak sistem karşıtı mücadelenin parçası olan politik bir eylemdir.

Bu yüzden oy kullanma konusunda tereddütleri olanlar ya da HDP hakkında kuşkuları olanlar şunu görmeliler: 7 Haziran’da HDP’ye oy veren komünist, devrimci, anarşist, sosyalist herhangi biri, 8 Haziran’da da komünist, devrimci, anarşist, sosyalist kalmaya devam edecek, liberal olmayacak. Ya da düzen içi bir siyaset kurumuna kapağı atmış da olmayacak. Aksine HDP bir iktidar hedefi değil, kelimenin her anlamıyla bir otonomi hedefidir. Siyasal iktidarın hayatlarımızdaki tahribatlarını azaltabilme, gündelik hayatlarımızda ve yaşam alanlarımızda otonomiyi geliştirme ve öz-gücümüzü artırma projesidir. Ben bu yüzden HDP’ye oy veriyorum. Beni temsil etsinler ve benim adıma hareket etsinler diye değil, ben kendi çabamı başka yerlerde hayata geçirmek için uğraşırken, mecliste olmalarını istediğim arkadaşlarım, dostlarım, yoldaşlarım da kendi mevzilerinde güçlensinler, iktidarı zora sokacak bir meclis mücadelesi versinler diye.

Not: Bu yazı, 16 Mayıs 2015’te, Dünyanın Yerlileri isimli internet sitesinde yayınlanmıştır.

‘Öngörü’nün Ötesinde Bir Kitap: “Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı?”
Serhat Arslan

Basım tarihi belli olmamakla birlikte Londra Konferansı’ndaki Meselelerden: Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı? Yaşamayacak mı? ((Kitabın, İsmail Demirci tarafından günümüz Türkçesine kazandırılan nüshası ile Haluk Kortel vd. tarafından Latin alfabesine çevrilmiş nüshası karşılaştırılmıştır. Birbirine oldukça uyan iki nüsha, kitabın ilk basımında yer alan Anadolu ve Kürdistan’ı bir arada gösteren haritayı almamakla da ortaklaşmışlardır. )) adlı kitabın 1913-1914 arası, Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce yazıldığı tahmin edilmektedir (Dinç, 2011: 38). Kitabın yazarı Johns Mool, çevirmeni de ünlü İttihatçı Habil Adem ((Gerçek adı Naci İsmail (Pelister) olan Arnavut asıllı Habil Adem’in doğum ve ölüm tarihi tam olarak bilinmemektedir. Elektrik Mühendisi olmak için gittiği Almanya’dan, felsefe doktoru olarak geri döndüğünü ve Almanca, Fransızca ve İngilizce dillerini bildiğini belirtmektedir. Önce Emniyet Teşkilatı Tercüme Bürosunda çalışan Adem, daha sonra Aşâir ve Mûhacirîn Müdîriyyet-i Umûmiyyesi’nin (AMMU) Türkmenler şubesinde çalışmıştır. Adem, kamuoyunu etkisi altında bırakan on eser yayınladığını ve hepsinde yazar olarak Avrupalıların adını kullandığını, kendisini de çevirmen gibi gösterdiğini belirtmiştir. Bunu da Babıâli’nin sansüründen kurtulmak için yaptığını söylemektedir. Mahmut Ragıp Kösemihalzade de, Adem’i doğrular biçimde Türkmen Aşiretleri kitabının Hâbil Adem tarafından yazıldığını, bizzat Adem’in kendisinden duyduğunu kaydetmiştir. Her ne kadar, Adem, sansürden kurtulmak için eserlere kendi adını yazmadığını iddia etse de bunun, bünyesinde çalıştığı kurumun bir politikası olduğu açıktır. Dündar, haklı olarak, Adem’in 1916 yılında 4 ve 1918 yılında da 3 adet olmak üzere toplam 12 adet eser yazmış olmasının zor bir ihtimal olduğunu ve bu eserlerin Encümen-i İlmî’nin ortak yayınları olduğunu belirtmiştir. Akt. Serhat BOZKURT, Bir Toplumsal Mühendislik Kurumu Olarak “Aşâir ve Mûhacirîn Müdîriyyet-i Umûmiyyesi”, 149. Yukarıda incelenen kitap için de benzer bir durumun geçerli olduğu söylenebilir. Yani kitap çok büyük ihtimalle Habil Adem ve/veya Encümen-i İlmî tarafından kaleme alınmıştır. Nitekim kitabı günümüz Türkçesine çeviren İsmail Demirci, kitabı yayına hazırladığı süre içinde, yazar olarak gösterilen isim hakkındaki bütün araştırmalarına rağmen herhangi bir bilgiye rastlamadığını söyleyerek bu kanıyı güçlendirmektedir. Johns MOOL, Londra Konferansı’ndaki Meselelerden: Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı? Yaşamayacak mı?, çev. Habil Adem, Gün.Türkçesi İsmail Demirci, 12. Hem İTC’nin AMMU bünyesinde çıkardığı eserlerin hem de AMMU’nun kendisi hakkında detaylı bilgi için bkz. Serhat BOZKURT, Bir Toplumsal Mühendislik Kurumu Olarak “Aşâir ve Mûhacirîn Müdîriyyet-i Umûmiyyesi”. )) olarak belirtilmiştir. Kitabın bugün için önemi ise Ermeni soykırımının 100. yılı vesilesiyle Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk yıllarında devlet eliyle organize edilen ve/veya gerçekleştirilen kıyımların arka planında yatan düşünceleri/motivasyonları açıkça göstermesidir. Ayrıca, aşağıda da görüleceği üzere, kitapta dile getirilen birçok düşüncenin daha sonra hayata geçirilmiş olması da kitabı önemli kılan bir diğer noktadır.

Kitapta öncelikle beş ayrı başlık altında Osmanlı İmparatorluğunun eleştirisi yapılmakta ve İmparatorluğun ömrünü doldurduğu vurgulanmaktadır. İncelenen beş ayrı başlıkta Osmanlı’nın düştüğü hatalardan kurtulunarak Türkiye adında yeni bir devletin kurulması gerektiği ileri sürülmektedir. Daha sonra ise Almanya, İngiltere ve Rusya’nın Anadolu üzerindeki olası planları ve politikaları açıklanmakta, son kısımda da yeni Türkiye devletinin bütün bu planları nasıl bertaraf ederek kurulacağı anlatılmaktadır.

“Yeni Bir ‘Hükümet’ Önünde: Türkiye ((Kitap boyunca çoğu yerde yazar “Osmanlı” yerine “Türkiye” kavramını kullanmaktadır. Çünkü daha sonra görüleceği üzere, yazara göre “Osmanlı” kelimesi unutturulmalıdır. ))” başlığıyla başlayan kitapta yazar, önce Osmanlı’nın, Selçuklu Devletleri’nin (Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu) devamı olarak kurulduğuna ve gelişmesiyle birlikte zamanın ruhuna da uyarak İngiliz ve Fransız devletleri gibi sömürgeci bir yapıya büründüğüne değinmektedir. Ancak Osmanlı’ya katılan farklı unsurlar, zaten Osmanlı adını alarak unutulan Türk milliyetini daha da kötü etkilemiş ve neredeyse onu yokluğa sürüklemiştir. Çünkü diğer devletler “millet temin ettikten sonra” sömürgeci olurken, Osmanlı henüz bunu gerçekleştirmeden bu işe kalkışmıştır.

Bu Türkiye, bu usulü takip ederken sömürge macerasına kapıldı. İngiltere gibi, Fransa gibi, zayıf ve kuvvetsiz milletleri tazyik ve istila ediyordu. Bu devrin yeniliği buydu… Fakat, bunlar Türkiye gibi pek erken, pek acemi hareket etmediler. Memleketlerini imar ettikten, o hükümet sömürgesi için bir millet temin ettikten sonra bu sahneye çıktılar… Osmanlı İmparatorluğu ise başkadır. Anadolu Selçuklu Devleti’ne “Osmanlı” ismi verilirken, Türk milliyeti unutuldu… Türkiye bu [sömürgeci] macera içinde birçok şeylere tesadüf etti ve macerasını devam ettirebilmek bu şeylerin bazılarıyla aşılandı. Bunlar, bir miras gibi bugünkü Türkiye’ye kalmıştır.  İşte Osmanlı hükümet usulü bu mirasların toplamıdır… Osmanlı hükümet usulü adıyla beş kısma ayrılan bu tesirler şunlardır:

1) Türkler’den başka unsurların idareye karıştırılması.

2) Sömürge meseleleri.

3) Osmanlı ismi.

4) Edebiyat, lisan.

5) Arap usulü tahsil (Mool: 18-20).

Yazara göre, problem olarak sıralanan bu durumların hiç biri kurulacak olan Türkiye devletinde olmamalıdır. Öncelikle, Osmanlı idaresi içinde devşirmelerin yanı sıra farklı etnik, dini, kültürel grupların temsilcileri ve farklı devletlere (dolayısıyla milletlere) bağlı kişiler de bulunmaktaydı. “[Osmanlı yönetimindeki bu Türk olmayanlar], Türklük’ten başka bir şey düşünüyorlardı. Anlamayarak böyle düşünmeye mecbur idiler. Zira Türk değillerdi” (20). Yazara göre, Osmanlı’nın çöküşünde önemli bir neden olan bu durum kurulacak Türkiye devletinde asla tekrar etmemelidir. Devletin yönetim kademesine Türklerden başka kimse gelmemelidir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan hemen sonra Bakanlar Kurulu’nda kabul edilen 1925 tarihli Şark Islahat Planı’yla ikinci derecede memuriyetlere bile Kürtlerin getirilmemesi kararı alınmıştır. Yine Mart 1926’da çıkarılan 788 numaralı Memurin Kanunu’na göre memur olmak veya devlet dairelerinde işçi olarak çalışmanın ilk koşulu “Türk olmak”tır. Aynı kanunun dördüncü maddesinde ise memur olacaklarda aranan şartların başına Türk olmayı koymakla yetinmeyip, evlilerin de gayrimüslimlerle evlenmemiş olması istenecektir. Kanundan önce gayrimüslimlerle evlenmiş olanlar ise Müdafaa-i Milliye ve Bahriye Vekâletlerinde çalışamayacaklardır.

Yazar için, Osmanlı’dan yeni Türkiye devletine kalacak diğer olumsuz ve tahripkâr mevzu “Osmanlı” ismidir. “[Çünkü] bu kelimeden Türk’ün değil… belki Arab’ın, Ermeni’nin, Kürd’ün hakimiyeti anlaşılır” (23). İçinde bu kadar farklı unsuru barındıran bir devletin ise bekası yoktur. “Şimdi sosyoloji âlemini de dinleyelim. Türkiye’nin yaşayabilmesi için Türk’ün hâkimiyeti lazımdır. Zira bir devlet bir millettir. Biz Türkiye’yi seyrederken, Türk milletini görmeliyiz” (24).

Osmanlı’dan Türkiye devletine kalacak diğer olumsuz bir miras da Farsça’nın ve Arapça’nın kötü bir taklidi olan Osmanlıca ve Osmanlı edebiyatıdır. Çünkü yazara göre, edebiyat ve lisan; hislerin, hayallerin ve bunların bileşkesi olan fikirlerin oluşmasında çok etkilidir ve Türkler, Osmanlıca ve Osmanlı edebiyatının tesiriyle ecnebi hislerin ve fikirlerin etkisine karşı koyamamaktadır. Yazar, bunun önemli bir nedenini de Osmanlı’dan yeni Türkiye’ye miras kalan son tahripkâr meselede görmektedir: Arap usulü tahsil. Yeni Türkiye’nin bütün bunlardan kurtulmasıyla var olabileceğini savunan yazar, kurtuluşun reçetesini de altı alandaki gelişmeyle birlikte özel ve gayrı resmi bir teşebbüsün gerekliliğiyle tanımlamaktadır. Bu teşebbüsün gelişmesiyle Türklük devlete hâkim olacak ve devlet “tam” bir hale gelecektir.

Burada en önemli mesele, “idare sanatı”, “ticaret sanatı”, “askerlik sanatı”, “iktisat sanatı”, “siyaset sanatı”, “eğitim sanatı” ile Türklüğün gelişimidir… Zira Türk, [bu güne kadar] kamu vicdanının haricinde bir şey idi.  Böyle bir devlet vicdanı teşkil edebilmek için özel ve gayrı resmi bir teşebbüs gereklidir. Bu teşebbüsün gelişip olgunlaşması anındadır ki bu vicdan görünecektir.  Tam devlet buna derler. Bugünkü devlet, bu vicdanın oluşumuna kadar “yerini korumak” mecburiyetinde bulunan müstafi bir kabinedir (31).

Yazar, kitabın devamında “burada karşı bir kültür ile güçlü bir Türk devleti tesis edilecektir” (35) dedikten sonra bu devletin yaşayıp yaşamayacağını anlamak için coğrafyasına bakmak gerektiğini söylemekte ve yeni kurulacak devletin sınırları ve nüfus yapısını incelemektedir.

Yazara göre yeni kurulacak Türk devleti dört kısımdan oluşacaktır. Akdeniz, Merkez, Doğu ve Güneydoğu isimlerindeki bu kısımlardan Merkez kısmı devletin üzerinde inşa edileceği (bir kısmının hala Şamanizm’e yakın inanışta olmasında dolayı) gerçek Türklerden oluşmaktadır. Yazar, her ne kadar bazı seyyah ve maden mühendisleri aksini söylese de Merkez Anadolu’daki Farsak Türklerinin Hititlerin neslinden geldiğini iddia etmektedir (48). Bilindiği gibi bu yaklaşım çok daha “bilim-kurgusal” ve kapsamlı hâli ile 1930’lar Türkiye’sinde ‘Güneş-Dil Teorisi olarak karşılık bulacaktır.

Diğer kısımlarda ise Rumlar, Ermeniler, Lazlar ve Kürtler de bulunmaktadır. Dolayısıyla zamanı geldiğinde buralarda önemli siyasi mücadeleler yaşanacaktır. Yazar, önce bölgeleri tanıtıp, bölgelerin tarihi ve nüfusu hakkında bilgi verdikten sonra yaşanacak siyasi mücadelede Türk’ün ne yapacağını anlatmaktadır.

“Akdeniz kısmı ki… Burada Türk yalnız değildir. Rum da aynı nisbette bulunuyor… Burada mutlak bir siyasi mücadele başlayacaktır” (38). Yaşanacak mücadelede ise yazara göre Türk’ün iki şekilde karşılık vermesi gerekecektir: Manevi ve maddi. “Anadolu Türkü’nü manen mağlup etmek için bir Rum ruhsal zekâsına tesadüf edilemez… Geleceğin manevi mücadelesindeki galip olan Türk’tür. Maddi mücadeleye gelelim: Bu da iki kısma ayrılır: Nüfus ve Para” (40). Her ne kadar nüfusta Türk’ün üstünlüğünden bahsedilse de para açısından Rum bariz bir şekilde öndedir. Bunun nasıl sonuçlanacağı ise kitabın sonunda verilmektedir. Nihai sonuç, Rumların asimle edilmesi ya da imhasıdır (104).  Nitekim daha sonra görüleceği gibi, kitabın yazarının özellikle Karadeniz bölgesindeki Rumlar için belirttiği gibi din, asimilasyonun önündeki en büyük engel olarak görülecek, Rumlar tehcir ve mübadele yoluyla Anadolu’dan sürülecektir. “Eğer dinin müthiş ayrılığı olmazsa imiş… bu Rumların bir ferdine bile tesadüf edilemezdi” (55).

Yazara göre, yeni Türkiye’nin Doğu kısmı ise güneyden kuzeye doğru Kürdistan, Ermenistan ve Lazistan olarak adlandırılmakla birlikte bu adlandırmalar tarihsel gerçeklere uymamaktadır. Yazarın gerekçeleri sırasıyla incelenecek olursa: “Doğu mıntıkası ki, buna Kürdistan diyorlar, bu isimlendirme katiyen doğru olmaz. Eski Kürdistan, Rusya, İran ve Türkiye arasında paylaşılmış olduğundan yalnız Türkiye’de kalan kısmına Kürdistan isminin verilmesi tarihsel gerçeklere pek uygun düşmese gerek” (53). Dolayısıyla yapılacak şey burayı Anadolu’nun bir parçası kılmaktır. Bu da devletin şimdiye kadar başaramadığını gerçekleştirip Kürtleri iskân etmekle/yerleşikleştirmekle mümkün olacaktır. İskândan sonra ise Kürtler hakkında olabildiğince bilgi toplanılıp, Kürdistan’ın bu kısmının idaresi için geniş ve sabit bir program belirlemek gerekmektedir. Daha sonra ise umumi bir eğitim seferberliğiyle burada Türkçe hâkim kılınacaktır (62-64). Kürtlerin asimilasyona dair bu yaklaşım Cumhuriyetin de neredeyse günümüze kadar farklı biçimlerde uygulamaya çalıştığı bir politika olacaktır.

Yazara göre, “Ermenistan ise, bir demagojiden, bir eğlenceden ibarettir… Avrupa, bu kıtaya “Ermenistan” ismini vermiştir.” Yazar, zaten Ermenistan denilen coğrafyada Ermeni çoğunluktan dolayısıyla olası bir Ermeni devletinden de bahsedilemeyeceğini vurgulamaktadır (61). Yazar’ın özellikle sayısal çoğunluğa vurgu yapması hem milliyetçilik anlayışı hem de sonraki dönem yaşanan soykırım, mübadele ve iskân politikalarının anlaşılması bağlamında oldukça önemlidir. Ayrıca, yazarın, nüfus yoğunluğu ve devlet kurma arasında doğrudan ilişki kurması, Hobsbawn’ın 19. yüzyıl milliyetçiliklerinde gözlendiğini söylediği bir durumdur. “Milletin, yaşama şansı olan bir gelişme birimi oluşturmak için yeterli bir büyüklükte olması gerekiyordu… 1843’te Garnier-Pasgès’in Dictionnaire politique’inde, besbelli çok küçük kaldıklarından Belçika ve Portekiz’in bağımsız milletler olması “gülünç” karşılanıyordu. John Sturat Mill, yadsınması pek mümkün olmayan İrlanda milliyetçiliğini, onların her şeyden önce, bütün etkenler hesaba katıldığında “saygın bir milliyet oluşturabilecek sayıda” olmalarına bakarak haklı gösteriyordu” (2010: 47). ((Vurgular bana aittir.)) Dolayısıyla Ermeniler hiçbir zaman sayısal çoğunluğa ulaşmamalıdır ve bunun kesin ve neredeyse geri döndürülemez çözümü ise soykırımdır.

Lazistan için ise yazar şöyle bir belirlemede bulunmaktadır.

Eski Kolhide medeniyeti, Altın Büst (toison d’or) maceralarının sahası Lazistan’dır. Fakat bugün o muhteşem mazinin hiçbir mabedi yoktur ki, oradan bir yeniden doğuş iksiri alınabilsin. Ve böyle bir mabed olmadığı gibi, o insanlar da, o muhteşem medeniyetin, takipçileri de yoktur (56).

Yazar’ın sanki kendiliğinden yok olduğu izlenimi verdiği Lazistan’ı İldiko Bellér-Hann ve Chris Hann şöyle tarif etmektedirler: “Lazistan, Karadeniz’deki Pontus Rum topluluklarının eski merkezi olan Trabzon’un (Trebizond) doğu sınırından bugünkü Gürcistan’ın iç kesimlerine dek uzanan Osmanlı sancağına verilen addı. Berlin Kongresi’nde (1878) Osmanlı Devleti’nin sınırları yeniden çizildiğinde Batum’u da içine alan geniş Lazistan bölgesi, Rus Çarlığı’na geçti. Daha önceleri Trabzon’a bağlı olan Rize, Berlin Kongresi’nde ortaya çıkan bu yeni sancağın başkenti oldu. Hem Osmanlı İmparatorluğu hem de Rus Çarlığı yıkıldıktan sonra bölgedeki sınırlar yeniden çizildi; yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde bu eski ad kullanılmaz oldu” (2012: 9-10). İldiko Bellér-Hann ve Chris Hann’ın alıntılanan çalışması ise hem Lazların hem de Lazistan’ın Türkiye Cumhuriyeti içinde kalan kısmının nasıl Türkleştirilerek görünmez kılındığı üzerinedir.

Kitapta, kurulacak Türkiye devletinin Güney Doğu mıntıkasında ise Türkler, Kürtler ve Ermenilerin yanı sıra Araplar da vardır. Ancak, yazara göre buradaki Araplar, ilkel ve sıcaklığın etkisiyle tembeldirler. Dolayısıyla buradaki Türkmenler “diğer Türklerin ayıklanma ve seçkinliğine katkı sağlayabilecek olmaları yönüyle, bu mıntıkanın müstakbel hâkimleri sayılırlar. Bu bölümün sonunda ise yazar, genel bir değerlendirme yaparak “Anadolu nedir?” sorusunu sormakta ve hemen ardından cevap vermektedir: “Anadolu Türk’tür” (66).

Kitabın sonraki bölümünde ise İngiltere, Almanya ve Rusya’nın çeşitli yollarla Anadolu’yu ele geçirmeye çalıştığı anlatılmaktadır (69-85). Ancak “ecnebiler Anadolu’ya hücum ederken, Türk ve Türkiye devleti de bir milliyet tepkisi gösterecektir” (80). Bundan sonra ise kitaba isminin bir kısmını da veren “Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı?” bölümü gelmektedir (87).

Yazar bu bölümde, öncelikle, yeni kurulacak devlet için “Türkiye nedir?” sorusunu sorar ve hemen cevaplar: “Türkiye, çeşitli zaman aralıklarıyla Asya’dan teşekkül eden askeri ve dini devletlerden biridir” (88). Yazara göre, Osmanlı’nın çok etnili, kültürlü, dini ve dilli yapısı Türklüğü bozmuştur (92). Bunun için milli romantik edebiyatla, devleti kurtaracak olan kuvvet yani manevi uyanış sağlanacaktır. Asıl mesele ise manevi uyanışla birlikte burada tesis edilecek Türk devletine karşı sorunların (arızaların) olup olmayacağıdır. “İşte asıl tartışmaya taraf, bu mıntıkadır.  “Türk bu mıntıkada yalnız mıdır? Burada bir devlet teşkiline karşı arızalar var mıdır?” (100). Yazar, kendi sorduğu soruya cevap verirken, arızalardan (farklılıklardan) asimilasyonla kurtulmayı önermekle başlamakta ve gerekirse “zararlı fazlalıkların imha” edilebileceğini söylemektedir. “Doğal sınırlarıyla çevrilmiş bir vatanın evlatları, milli hâkimiyetinden emin olabilirler ve bir takım boranlar, fırtınalar nedeniyle aralarına girmiş olan zararlı fazlalıkları imha edebilirler” (103-104). Nitekim 1915 Ermeni Soykırımı böyle bir imhayla sonuçlanmıştır.

Son olarak yazar, “imha”nın gerekçelerini açıklamaktadır. O’na göre, Batı’da Rumlar, Doğu’da Ermeniler ‘içeriye girme’ siyaseti takip ederek Türk mevkiini işgal etmeye çalışmaktadır (105). Ancak:

Türk, fiilen varlığını ilan edeceği ve Anadolu gayesi için çalışacağı zamanda, bir Rum veya bir Ermeni nüfuzuna lakayd kalamaz! Bilhassa bir Rum ihtilaline belki de insaftan uzak bir karşılık verecektir. Ve doğal olarak da karşılık vermeye mecburdur… Ermeniler ise bizzat ayrılık teşebbüsüne cüret edemezler ve etmek istemezler. Başarısızlıkla sonuçlanan eski ihtilallerin fecaatini tekrar etmemek ve hiçbir zaman bir ekseriyet-i milliye teşkil edemeyecekleri bir sahada yaşayabilmenin ne kadar tehlikeli olduğunu da unutmamak lazımdır. İşte Avrupa’nın siyasi Ermenistan’ı için müthiş bir tehlike… Kürdistan’ın özerk yönetime bırakılmasından sonra Rusya askeri işgali gelir (106).

1913-1914 arası yazıldığı tahmin edilen kitapta detaylı bir şekilde yapılan planlamanın ve dile getirilen öngörülerin/arzuların hayata geçirilmesi için İttihatçılar Birinci Dünya Savaşı koşullarını bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Anadolu’yu anavatana dönüştürmek için “Anadolu ve Kürdistan’ı Türkleştirmeye girişmiş ve bu doğrultuda etnik temizlik dâhil her türlü “demografik mühendislik” uygulamasını devreye sokmuştur” (Dinç, 2011: 41). Uygulamaya konulan politikaların düşünsel alt yapısı ise Encümen-i İlmi’nin farklı konularda yaptığı ve bu kitabın da bir örneğini teşkil ettiği yayınlar olduğu söylenebilir.

Kaynaklar

Bellêr-Hann, İldiko – Chris Hann (2012), İki Buçuk Yaprak Çay, Doğu Karadeniz’de Devlet, Piyasa, Kimlik, 2. Baskı, Çev. Pınar Öztamur, İletişim Yayınları, İstanbul.

Bozkurt, Serhat (2014), Bir Toplumsal Mühendislik Kurumu Olarak “Aşâir ve Mûhacirîn Müdîriyyet-i Umûmiyyesi”, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış yüksek lisans tezi), İstanbul.

Dinç, Namık K. (2011), Kadim Anavatandan Bir İnkâr Coğrafyasına: Kürdistan, Osmanlı Kürdistanı, Proje Koordinasyonu Serhat BOZKURT, Alişan AKPINAR, Bgst Yayınları, İstanbul.

Hobsbawn, Eric (2010), 1780’den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik: Program, Mit, Gerçeklik, Çev. Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Mool, Johns (2009), Londra Konferansı’ndaki Meselelerden: Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı? Yaşamayacak mı?, Çev. Habil Adem, Gün.Türkçesi İsmail Demirci, Selis Kitapları, İstanbul.

 

 

 

1990’lardan 7 Haziran’a: Hizbullah/ Hüda-Par Faktörü
Ali Sarı

7 Haziran seçimleri ziyadesiyle HDP’nin barajı aşıp aşamayacağı tartışmasına kitlenmiş durumda. Bu siyasi atmosferde, Hizbullah’ın legal partisi Hüda-Par’ın seçimlerde ortaya koyacağı performans en az ele alınan konulardan birisi. Tam da bu süreçte Hizbullah/Hüda-Par gerçekliğini incelemek, sadece seçimler bağlamında değil Kobanê eylemlerinde görüldüğü üzere hem Orta Doğu ve radikal İslam hem de çözüm süreci eksenlerinde de önem arz ediyor. Bu yazıda 1990’lı yıllardan bugüne kadar Hizbullah’ın ortaya çıkışı, sonrasında yaşadığı dönüşümler ve 7 Haziran Genel Seçimi ekseninde bu hattın konumlanması ve olası seçim performansı tartışılacaktır.

Hüda-Par’ın Evveliyatı ya da Hizbullah

12 Eylül 1980 darbesini takip eden süreçte darbenin Türk-İslam sentezine verdiği destek[1] ve İran devrimi sonrasında Türkiye ve Kürdistan’da İslami hareket yeni bir kulvara girdi. 1990’larda devletin PKK karşısında Özel Harp Konsepti çerçevesinde kullandığı, eğittiği, hatta bizzat kurduğu söylenen Hizbullah üzerinden İslamcı kontrgerilla yaratma arzusu[2]; Milli Görüş hareketinin kentlerden yoğun destek alabilen bir kitle siyasetine evirilmesi gibi çeşitli etmenlerin etkisi ile Türkiye ve Kürdistan’daki İslami hareket içindeki ayrışma da ivme kazandı. İslami hareketler arasındaki ayrışmanın Kürdistan’daki ayağını Kürt Hizbullahı[3] oluşturmaktadır. Türk devletinin Türkiye’de sol gruplara[4] karşı uyguladığı anti-komünist strateji Kürdistan’da da farklı veçheleri ile PKK’ye karşı uygulandı. Bu noktada Hizbullah 12 Eylül sonrası genel anlamda devlet merkezli yürütülen İslamizasyon politikaları ile uyumlu oldukları için geniş bir hareket ve örgütlenme alanı buldu.

Başlangıçta 3 gruptan oluşan Hizbullah, ortaya çıkış süreci itibariyle çevresinde örgütlendikleri kitapevleri ile anıldı. Bu gruplara bakacak olursak, ilk olarak diğer grupları şiddet yoluyla ortadan kaldırıp Hizbullah ismiyle anılan ve bugün de Hüda-Par olarak bilinen İlim Kitapevi çevresidir. İkinci olarak, Kürt hareketi ile çatışmayı kabul etmedikleri[5] için Hizbullah tarafından 100’den fazla mensubunun öldürüldüğü Menzil Kitapevi çevresidir. Sonuncusu ise Hizbullahçıların ilk defa bir araya geldiği 90’ların şiddet ortamında dağılan ve yeniden bir araya gelemeyen Vahdet Kitapevi çevresidir. Hizbullah, 90’lı yılların şiddet ortamında binden fazla Kürt hareketine mensup ya da sempatizan olan insanların öldürülmesinde yer aldığı gibi, aynı zamanda bu dönemde gerçekleştirilen birçok faili meçhul cinayetin de taşeronluğunu yaptı.[6]Bu noktada, Hizbullah liderlerinden İsa Altsoy’un “Türk Devleti, bu çatışma sayesinde bölgede içinde bulunduğu krizden kurtulma şansı elde etti”[7] açıklamasını hatırlamak gerekiyor.

Bununla birlikte, Hizbullah’ın 1990’lı yıllarına bakıldığında şiddet ve öldürme eylemlerinin sadece ‘’Mürted Örgüt, Bela’’ olarak görülen PKK’ye değil kendi söylem alanlarını daraltan diğer İslami çevrelere de yöneldiğini görmekteyiz. Ancak bu stratejiyi izlemeleri, PKK ile savaştıkları için kendilerine destek veren Türk-İslamcılar nezdinde buldukları desteğin kesilip eleştirilerin başlamasına sebep oldu. Hizbullah’ın 1994’ten sonra diğer İslamcı gruplara yönelmesi; özellikle kendisinden hala haber alınamayan Menzil Grubu’nun lideri olan Fidan Güngör’ü kaçırması, Konca Kuriş’i öldürmesi ve Zehra Vakfı Başkanı İzzettin Yıldırım’ın işkence edilip öldürülmesi İslamcı çevrelerde yoğun eleştirilere sebep oldu.

Hizbullah, 1990’lı yılların ilk yarısındaki şiddet ortamında güçlenerek çıktı. Şiddetin yoğun olarak yaşandığı 1992-94 yıllarında Türk devletinin uygulamaya geçirdiği topyekûn savaş konsepti, hem zamansal bir planlama çerçevesinde yapıldığı için hem de karşılaştığı direniş nedeniyle, 94’te işlevini yitirmeye başladı. 1995 yılında ise devlet bu konsepti dönüştürme çabasına girdi. Bu harp konseptinin zamansal planlamasının sonuna gelinmesi, bu konseptin bir parçası olan Hizbullah’ın da zayıflamasını beraberinde getirdi.[8] Hizbullah, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra devlet bağırsaklarını temizlerken operasyonların hedefi haline geldi. Bu süreçte liderleri Hüseyin Velioğlu öldürüldü, örgüt yöneticileri yurt dışına kaçtı, kalanlar ise tutuklandı. Ardından da Hizbullah’ın kendisi ile aynı fikirde olmayan dindarlara ve seküler insanlara işkence edip öldürme kasetleri ve cesetleri sakladıkları ölüm evlerin görüntüleri kamuoyuna sunuldu. 1990’lı yıllarda kendilerine dair hiçbir bilgi bulunmayan Hizbullah hakkında, genelde PKK’ye düşmanlık temasının işlendiği marş kasetleri ve cinayetlerde kullandıkları Takarov marka tabancalar dışında hiçbir veriye ulaşılamamaktaydı.

2000’li Yıllarda Hizbullah

2000’li yıllarda yayınladıkları kitaplar üzerinden Hizbullah’ın 90’lar sürecini 2000’li yıllardan nasıl okuduğunu görebiliyoruz.[9] Yazılanlara bakıldığında ‘’dönemin şartları bunu gerektiriyordu’’ argümanına sıklıkla başvurulduğu görülmekte. Diğer bir deyişle, Hizbullah çatışmaların azaldığı 2000’li yıllarda da kendi geçmişiyle yüzleşme yolunu izlemedi. Bununla birlikte, 24 Ocak 2001 yılında Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ı öldürmelerinden sonra Hizbullah, kirli savaş politikaları çerçevesinde varlığı devletçe Türkiye kamuoyundan görece gizlenen bir yapı olmaktan çıktı. İşkence ve ölüm evlerinin devlet tarafından teşhir edilmesi, yapısı gereği kendi mensuplarının bile haberdar olmadığı örgütün içyüzünün ortaya çıkmasını sağladı. Örgütün Müslümanlara yönelik radikal eylemlere başvurmuş olduğunun ayyuka çıkması, Kürdistan’daki destekçilerinde de bir kopuşa sebep oldu. İkinci bir kopuş ise yazının ilerleyen kısımlarında değineceğimiz, 2012 yılındaki partileşme aşamasında Selefi çizgideki üyeleri tarafından laik sisteme eklemlenme eleştiri üzerinden gerçekleşmiştir.

Liderleri Hüseyin Velioğlu’nun öldürülmesinden sonra derin bir sessizliğe bürünen Hizbullah, örgütün üst düzey üyelerinin yurtdışına kaçması ve kalanların da cezaevine girmesinden sonra 1990’lı yıllardaki şiddet eylemlerinin yerine “kültürel” faaliyetlere yöneldi. Bu faaliyetleri 2004 yılında kurdukları bir dernek olan Mustazaf-Der çatısında yürüttü. 2004’ten sonraki süreçte Rehber TV, Doğru Haber Gazetesi, İnzar ve Kelha Amed Dergileri gibi yayın organlarından,  Kur’an kursu, öğrenci yurdu, öğrenci evleri, Dershanecilik gibi faaliyetlere pek çok alanda görünür olmaya başladı. Yasal yollarla faaliyetler yürütmeye başlayan Hizbullah, Eylül 2005’te Danimarka’da meydana gelen karikatür krizini fırsata çevirmeyi başardı ve bu doğrultuda bir “meşruiyet” zemini yaratma girişimi başlattı. Peygamber sevgisi üzerinden muhafazakâr Kürtler arasında kabul görmek adına bir imaj oluşturmayı yaratmaya çalışan Mustazaf-Der, bu doğrultuda 2006 yılında Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda ‘Peygambere Saygı’ mitingleriyle oldukça kalabalık sayılabilecek bir kitleyi bu eylemlerde bir araya getirmeyi başardı. 90’lı yıllarda ölüm tarlaları, domuz bağı, işkenceler, faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmeler ile hafızalarda derin bir yer edinen Hizbullah için bu etkinlik muhafazakâr Kürtler nezdinde yeniden meşru bir aktör olarak görülme girişimiydi. Muztazaf-Der’in 2010 yılında kapatılmasından sonra, cezaevlerinde bulunan üyeleri ile dışarıdakiler arasında fikir ayrılığı[10] olmasına rağmen Hizbullah, legal zeminde partileşme sürecine başladı.

Hizbullah’ın hareket alanının derneklerinin kapatılması ile daraltılması, örgütün fikren desteklemediği iktidar partisine yanaşmasını ve yasal çerçevede yeni bir hareket alanı yaratılmasını doğurdu. Hizbullah 12 Eylül 2010 tarihinde AKP’nin yaptığı referandumda ‘evet’ oyu çağrısı yaparken 2011 yılında CMK 102. Madde üzerinde yapılan değişiklik sonucu 90’lı yıllarda yüzlerce faili meçhul cinayette ve zorla kaybetmelerde adı geçen Hizbullah mensuplarının ve lider kadrolarının çoğu serbest bırakıldı. Lider kadrolarının serbest kalmasından sonra fiilen legal örgütlenme aşamasına geçen grup 2012 yılında Mehmet Hüseyin Yılmaz liderliğinde Hür Dava Partisi’ni kurdu. Ancak kuruluş aşamasında Selefi görüşte oldukları için legal siyasete karşı gelen cezaevi grubu, bu fikri olumlu karşılamadı. Allah’ın hükümlerinin uygulanmadığı yani Şeriatın olmadığı ‘’küffar’’ bir laik sistemde siyaset yapma kararı yeni bir kopuşu beraberinde getirdi. Suriye’de patlak veren iç savaş ve yeni Cihatçı radikalizmin yükselişi, Hizbullah tabanında kopuşlara neden oldu. Bu kopuşların önemli bir kısmı Özgür Suriye Ordusu, IŞİD ve El- Nusra gibi yapılara eklemlenmeleri ile sonuçlandı.[11]

Hüda-Par ve 7 Haziran Seçimleri

2012’de kurulan Hüda-Par’ın parti programında, ‘’yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, Kürtçe’nin ikinci resmi dil olarak kabul edilmesi, koruculuk siteminin kaldırılması, faili meçhul cinayetlere ilişkin soruşturmaların ciddiyetle yürütülüp sorumlularının bulunup cezalandırılması’’ gibi Kürt hareketinin yaygın olarak dile getirdiği hedeflere de yer verilmiştir. Her ne kadar Kürt meselesine dair bu gibi söylemlere yer verilse de siyasi organizasyonlarda ve söylemlerde bu açıklamaların yer almadığını söylemek zor. Siyasal söylemlerin referansı İslami meseleler dışına çıkmamaktadır.[12]

İL % ALDIĞI OY İL % ALDIĞI OY
Batman 7.80 12.733 Van 0.66 2.879
Diyarbakır 4.78 34.543 Şırnak 2.32 0630
Bitlis 5.58 1.294 Urfa 0.78 6.077
Mardin 2.01 6.456 Bingöl 3.07 1.510

Gerek 1990’lı yıllarda hafızalara kazınma biçimiyle gerekse Kobanê Serhildanı’nda devlet provokasyonlarında yer alması, son dönemde gerçekleşen Cizre olaylarında Kürt hareketinin tabanıyla yeniden Hizbullah çizgisinde karşı karşıya gelmesi ve HDP’nin Kürdistan’da çıkardığı kapsayıcı aday profilleri gibi dinamikler yüzünden, Hüda-Par’ın HDP tabanından kayda değer oranda oy alması düşük bir olasılık olarak görünüyor.[13] Bu durum, Hüda-Par’ın seçime girdiği bölgede ikinci parti olan AKP seçmeninden oy alıp alamayacağı konusunu tartışmayı elzem kılıyor. Hüda-Par’ın AKP tabanından oy alma olasılığın farkında olan ve aslında sadece çözüm süreci söz konusu olduğunda Hüda-Par’ı kullanan AKP’nin olası kopuşları seçim döneminde öteleyen bir siyaset izlediği söylenebilir. Kobanê Serhildanı’nda yaşamını yitiren Yasin Börü’yü AKP’nin gündemde tutma çabaları, Bülent Arınç’ın Hüda-Par’la görüşmesi ve ‘mazlumiyet’inden dem vurması hükümetin Hüda-Par/Hizbullah’ı ‘’PKK’ye karşı bir emniyet sübabı olarak’’ gördüğü yönünde yorumlanabilir. Diğer yandan AKP’nin, Hüda-Par’ın düzenlediği Kutlu Doğum, İslam ve kadın gibi etkinlikler üzerinden değil, Kürt hareketi ile karşı karşıya geldiği anlar üzerinden bu partiye alan açması söz konusu. Kürdistan siyaseti üzerine yapılacak toplam bir okuma, AKP’nin kendi tabanından ziyade, Hüda-Par’ın HDP tabanından oy almasını sağlamaya çalıştığına işaret etmektedir. Ayrıca eş zamanlı olarak AKP’nin son dönemlerde Kürdistan’da seçim çalışmalarını askeri operasyonlar ve provokasyonlar üzerinden gerçekleştirmesini de Türkiye’de alınabilecek HDP oylarını düşürme çabası olarak okuyabiliriz.

Geçen hafta Diyarbakır’da yapılan Kutlu Doğum etkinliğinin medyada, özellikle muhafazakâr ana akım medyada ciddi yer bulamaması Hizbullah’a ait haber sitelerinde ‘’birinci sayfalarında magazinlerin yer alması ve dünyaya önemli mesajların verildiği etkinliğin görülmemesi’’ üzerinden eleştirildi.[14] Haftalarca süren Cizre olaylarının hafızası tazeyken şunu söylemek mümkün: Ancak be ancak HDP’nin barajın altında kalması durumunda Diyarbakır veya Batman’dan vekil çıkarması mümkün olan Hüda-Par’ın, güncel olarak TSK üzerinden gelişen provokasyonların AKP’nin istediği sonucu vermemesi durumunda yeni provokasyon girişimlerinde araçsallaştırılması olasılıklar dahilinde.

Yazının Editörü: Harun Ercan

[1] E. Copeaux (2000) TürkTarih Tezinden Türk İslam Sentezine.

[2] Hizbullah ile ilgili yazılan metinlerde,  örgüt genel anlamda bu çerçeve de ele alınmıştır. Bkz: Çakır, 2011., Çiçek, 2000., Göral, 2013.,  Akın., Danışman, 2011.

[3]Kürthizbullahı, kurucuları MTTB veAkıncılargibiTürk-islamcıgelenektenolmalarınarağmenmekansalolaraksadeceKürdistanda yer almalarından dolay bu isimlendirme tercih edilmiştir

[4] Tanıl Bora (1999). Türk Sağının Üç Hali; Milliyetçilik, muhafazakarlık, İslamcılık.

[5] 20011 yılında Öze Dönüş Platformu adıyla tekrar bir araya gelen ve DTK üyesi olan Menzil Grubunun, Kürdistan meselesine ve PKK’ye  dair tavrını, 1994 yılında çıkardıkları Firavunları Devirmek kitabı üzerinden anlayabiliyoruz.

[6] Bu dönemde Halit Güngen, 2000’e Doğru Dergisi’nde ‘’Hizbullah, çevik kuvvet binasın eğitim alıyor’’ haberini yaptıktan bir gün sonra gazetenin bürosunda Hizbullah tarafından öldürülmüştür. PKK’li Mihail Bayro, DEP Mardin Milletvekili Mehmet Sincar, Özgür Gündem muhabir Hafız Akdemir ve gözaltındayken polisin kendisini Hizbullah tarafından öldürteceğini söylediği Sadık Bilgin bu dönemde öldürülenlerden birkaç tanesidir.  Tüm bu yaşananlara rağmen ne PKK tabanına karşı gerçekleştirdikleri suikastlar ne de Kürdistan’daki İslami çevrelere uyguladıkları şiddet medyada fazla yer bul(a)mamıştır. Detaylar için bkz. Mehmet Kurt (2015), Türkiye’de Hizbullah,  s.61

[7] İsa Bagasi (2004). Kendi Dilinden Hizbullah, s.15

[8] Toplum ve Kuram Dergisi, Prangalarla Koşmak: Gülten Kışanak ile 1990’larda Özgür Basın Deneyimi Türkiye’de Derin Devlet ve Demokratik Özerklik  4. Sayı, s.164-166

[9] Bkz. İsa Bagasi. Kendi Dilinden Hizbullah ve Mücadele Tarihinden Kesitler (2004; Yayınevi Yok)

[10] Bu fikir ayrılığı Selefi akımda Şeriatın olmadığı ‘’tağuti’ bir sistemde legal siyaset yapmanın dine aykırı olması itikatından ileri gelmekteydi.

[11] Selefi görüşte olanların örgüt içinde IŞİD’e açtığı kanallar yüzünden Hizbullah’ın içinde bulunduğu krizi aşıp aşamayacağı meçhul. Cihatçı yapılardan tabiri caizse “ürken” Hizbullah için bu kopuşlara müdahale etme imkânları verili Orta Doğu şartlarında oldukça az.

[12] 2015 genel seçimlerine girecek bağımsız adayların söylemlerine bakıldığında ‘’ Kürt sorunu, PKK gibi bir sorunu doğurmuştur ve bu coğrafya da en çok Müslüman Kürtler zulme maruz kalmıştır’’ çizgisinden herhangi bir sapma olmadığı söylenebilir.

[13] Kobanê eylemleri öncesinde, çatışmasızlık süresi boyunca Hüda-Par’ın özellikle yoksul HDP’li Kürtler arasında din üzerinden yoğun şekilde örgütlenme faaliyetlerinde bulunduğu bilinen bir olguydu. Bunun seçim sonuçlarına Hüda-Par lehine yansıyabileceği yönünde yapılan yorumların IŞİD üzerinden Kürdistan’da gelişen radikal İslam karşıtlığı ve kutuplaşmanın Hüda-Par’ın bu yönlü bir ivme yakalamasını engellediği söylenebilir.

[14] ‘’Yazılı basın muhteşem etkinliği nasıl gördü?’’ http://www.dogruhaber.com.tr/haber/169279-yazili-basin-muhtesem-etkinligi-nasil-gordu/

KAYNAKÇA

Akın, R.C, Danışman, F. (2011). Bildiğin Gibi Değil. İstanbul: Metis Yayınları.

Bagasi, İ. (2004). Kendi Dilinde Hizbullah. Doğruhaber.com

Bora, T. (1999). Türk Sağının Üç Hali: Milliyetçilik, Muhafazakarlık,İslamcılık. İstanbul: Birikim.

Copeaux, E. (2000). Türk Tarih Tezinden Türk İslam Sentezine. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Çakır, R. (2011). Derin Hizbullah. İslamcı Şiddetin Geleceği İstabul: Metis Yayınları.

Çiçek, H. (2000). Hangi Hizbullah. İstanbul: Kaynak Yayınları.

Kara, İ. (1986). Türkiye de İslamcılık Düşüncesi. İstanbul: Risale Yayınları.

Kurt, M. (2015). Din, Şiddet, Aidiyet Türkiye’de Hizbullah. İstanbul: İletişim Yayınları

Semen, M. (1992). Firavunları Devirmek. Diyarbakır: Menzil Kitabevi

Hangi 1915 Hangi “Ortak Acı”?
N. Kemal Dinç

Türkiye devleti 1915 soykırımının yüzüncü yılında yıllardır sürdürdüğü inkâr politikasında ısrarcı olduğunu bir kez daha gösterdi. Geçen seneki “taziye” çıkışından sonra umutlanan çevreleri hayal kırıklığına uğratacak düzeyde sert, katı, “resmi” bir inkâr duvarı kendini gösterdi. Rejimin yeni elitleri olan “Müslüman” efendileri sadece inkâr duvarını tahkim etmekle yetinmediler, bolca referans aldıkları “Osmanlı mirasının” bitmek bilmeyen entrikalar dünyasından esinlenerek yeni piyesler sergilediler.

İsmini Ortak Acı koydukları bu piyesi 24 Nisan günü icra etmek suretiyle soykırım gerçeğinin yükünü omuzlarından atmaya gayret ettiler. Ortak Acı söylemi üzerine kurulan bu piyesi 24 Nisan günü Çanakkale sırtlarında açık havada sahnelemek suretiyle Ermeni ve Süryani halklarının 1915’de yaşadıkları Acı-ları karşılıklı cephelerde savaşan askerlerin ölümleriyle Ortak-laştırıp acılarımız ortak mesajı vermeye çalıştılar.

Cinayet işleyen bir suçlu nasıl suçunu gizleyip olayı olduğundan farklı yansıtmaya, kendisinin en az cezayla kurtulacağı bir senaryoyu yazmaya çalışırsa Türkiye devleti de benzer bir haletiruhiye içerisinde yüzüncü yıl baskısını üzerinden atmaya çalıştı. Son yıllarda adeta bir ulusal kahramanlık anlatısı olarak örülüp 18 Martlarda geniş toplumsal kesimleri Çanakkale’ye mobilize ederek gündemleştirmeye çalıştıkları anmaları bu sene 24 Nisan gününe taşıyarak başka bir veçheye büründürmeye çalıştılar.

Aslında her yıl Çanakkale savaşlarının yıldönümünde Anzakların torunları bu topraklarda hayatını kaybeden dedelerini anmak için 24’ü 25 Nisan’a bağlayan sabaha karşı Sabah Ayini olarak ifade edilen bir anma yapıyorlardı. Türkiye devleti her yıl 18 Martta yaptığı anmaları 24 Nisan’a kaydırarak bir anlamda Çanakkale savaşlarında iki cephede de ölen askerlerin anmasını ortaklaştırmaya çalıştı. Bu amaçla da dünya devletlerinin liderlerine çağrılar yaparak ‘Çanakkale’ye gelin’ dedi. Piyesin bu kurgusu ilk anda kulağa hoş gelse de soykırımın yüzüncü anmalarının yapılacağı 24 Nisan’da Ermenistan devletinin de dünya liderlerine soykırım anmasına katılmak için çağrı yaptığını düşündüğümüzde senaryonun görünmeyen niyetinin anlaşılması mümkün olur.

Tarihin ters yüz edilip, güncel politik çıkarlar için kullanılmasının en tipik örneklerinden biri “Çanakkale Zaferi” anmalarıdır. Osmanlı devletinin savaşa niçin girdiği, hangi cephelerde akıbetinin ne olduğu sorgulanmaksızın Çanakkale “kahramanlığı” üzerine kurulmuş Birinci Dünya Savaşı anlatısı; son yıllarda yaratılmak istenen bir ulusal mit olarak hayatımıza girmiş bulunmaktadır. Bu yıl anmaların 18 Mart’tan 24 Nisan’a taşınması ise tümüyle soykırım anmasını gölgede bırakmak amacıyla icat edilmiş politik bir manevradır. Bu kapsamda Ermenistan Devlet Başkanını 24 Nisan’da Çanakkale’ye davet etmek ve Ortak Acı temasıyla barış eli uzatıyormuş gibi yapmak yavuz hırsız misali bir pişkinlik örneğidir.

Türkiye devleti Ortak Acı söylemiyle acıları paylaşmak değil eşitlemek istiyor. Acıları ortaklaştırmak paylaşmakla mümkündür. Paylaşmakla; yani onun acısıyla hemhal olmak, yüreğinde hissetmek, Ermeni halkının maruz kaldığı hunharlığı açık yüreklilikle ikrar etmekle olur. Paylaşmak; sevgi ve vicdan gerektirir. Kendi inancından ve etnik kimliğinden olmayan insanlara muhabbetle bakabilmeyi, insan kimliğinin birleştiriciliğinde sevgi beslemeyi gerektirir. Atalarının yüzyıl önce yaptığı soykırımı inkâr etmekle kalmayıp adeta bugün olsa yine yaparım dercesine “istersem Türkiye’de yaşayan yüz bin Ermeni’yi deport ederim” demekle olmaz.

Ortak Acı söylemiyle acıları eşitlemeye çalışmak; ‘sen de acı çektin ama ben de çektim’ diye yaşanan acıları aynılaştırmak tarihsel hakikate de adalet anlayışına da vicdana da sığmaz. Ölüm her halükarda insana acı verir. Ama ölümden ölüme de fark olduğunu bazı ölüm şekillerinin hem maruz kalanlar hem de geride kalanlar için çok daha fazla acıttığını, bir travmaya dönüşüp nesiller boyunca devam ettiğini inkâr edemeyiz. Savaş esnasında cephede, siperde ya da çarpışarak ölen yüzbinlerce Osmanlı askeri ile amele taburlarına alınan Ermeni askerlerin elleri ayakları bağlanarak infaz edilmesini ya da tehcir adı altında kafile edilip yola çıkarılan savunmasız Ermeni kadın, çocuk ve yaşlıların bazen açlıktan, susuzluktan, soğuktan ölüme terk edilmesini bazen de bir dere yatağında, mağarada, kuyuda kesici aletlerle doğranarak öldürülmesini nasıl aynı kefeye koyup eşitleyebiliriz?

Soykırım sürecinde katledilen Ermenilerin, Süryanilerin neredeyse hiçbirinin üzerine toprak atılmamış, hiçbirinin kendine ait bir mezarı olmamış, hiçbir ölünün ardından gerçek bir yas tutulmamıştır. İnsanı hayvanlardan ayıran en önemli özelliklerden biri ölülerini toprağa gömmesidir. Hayvanların ölüleri toprağın üzerinde kalır ve halkın deyimiyle “kurda kuşa yem olur”. İnsanlar ölülerini toprağa gömer ve ardından tuttukları yasla acılarını hafifletmeye çalışırlar. Yüzyıldır yası tutulamamış bir soykırımın, toplu katletme ve yok etmenin, mezarsız, tarihsiz bırakmanın acısını nasıl hafifletecek ya da dindireceksiniz? Çanakkale’de hayatını kaybeden yüzbinlerce askerin mezarı başında saygı duruşunda bulunurken soykırım mağduru insanların acısını ifade eden bir tek anıt mezarın bile bulunmadığı Türkiye’de Ortak Acıyı nasıl inşa edeceksiniz? Soykırımı inkâr ederek acıyı paylaşmaya yanaşmayan Türkiye devleti, acıları eşitleyelim derken bile eşitliğin gereklerini yerine getirmeyip sembolik de olsa bir anıt mezar dikilmesine rıza göstermeyerek Ortak Acı söyleminde sahici, samimi ve inandırıcı olmadığını göstermiştir.

Acıları ortaklaştırmak acıları paylaşmakla mümkündür. Başkasının acısını samimiyetle görmek, hissetmek, yasına ortak olmakla mümkündür. Onun acısını kanatarak, canını acıtacak söylem ve tehditlerle değil, yaranın kapatılmasına hizmet edecek çözüm önerileri geliştirmek ve pratik adımlar atmakla olur. Bunun için günü kurtarmak amacıyla yapılan politik manevralardan vazgeçerek, acıları ortaklaştıracak Ortak Acıyı inşa edecek sahici adımlar atmak gerekir.

Tashih: Harun Ercan

“Fis Köyünden Kobanê’ye Kürt Özgürlük Hareketi” Kitabına Dair Eleştirel Bir Değerlendirme
Güllistan Yarkın

Ergun Aydınoğlu’nun 2014 yılının Aralık ayında Versus Yayınları tarafından yayımlanan Fis Köyünden Kobanê’ye Kürt Özgürlük Hareketi adlı kitabı, 1978’de kurulan PKK (Kürdistan İşçi Partisi) ve PKK ile dayanışma içinde olan Kürt siyasi partilerini tarihsel bir izlek çerçevesinde ele almaktadır. Kitap, ağırlıklı olarak Abdullah Öcalan’ın kaleme aldığı metinlere, PKK’nin bildirileri gibi birincil kaynaklara ve Kürt hareketinin politik tarihi ve kurumsal yapısına ilişkin yazılmış ikincil kaynaklara dayanmaktadır. Kitap 10 bölümden oluşmaktadır. Her bölümde yazar, Kürt hareketinin tarihsel süreç içinde gelişen ve dönüşen politikalarını, değişen kurumsal yapısını ve ideolojisini kendi perspektifiyle, farklı argüman ve yorumlarla okuyucuya sunmaktadır. Bu yazıda Aydınoğlu’nun öne sürdüğü argümanların bazıları değerlendirilecektir.

Aydınoğlu tarafından kaleme alınan kitabın önsözünde kitabın “iki öncül önerme”si olduğu ifade edilmiştir. Yazara göre bunlardan birincisi: “… PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Weberyan anlamda bir karizmatik lider olarak ele alınması” gerektiğidir (s.8). İkinci öncül önerme ise  “… ‘Bağımsız Kürdistan’, Kürtler için hâlâ dev bir ütopya potansiyelini ifade etmeyi sürdürmektedir” (s.10) şeklinde ifade edilmiştir. Abdullah Öcalan’ın karizmatik bir lider olduğu önermesi kitabın ilerleyen kısmında tartışılırken, Kürtlerin bağımsız Kürdistan’ı hâlâ hayal ettiğine ilişkin önermesi kitabın ilerleyen kısmında Kürtler açısından değil, Kürt hareketinin siyasi çizgisi ve söylemleri açısından tartışılmaktadır. Yazar bu kitabında Kürtlerle veya Kürtlerin görüşleriyle ilgili olarak herhangi bir alan araştırması veya etnografik çalışma yürütmemiştir. Dolayısıyla önsözde dile getirilen ikinci önerme kitapta belirtildiği şekilde kapsamlı biçimde ele alınmamış ve sadece bir öneri olarak bırakılmıştır.

Öcalan 1978 yılında kaleme aldığı Kürdistan Devriminin Yolu-Manifesto‘da, “Kürdistan Devrimi için, işçi-köylü ittifakı, temel önemde bir ittifak olup, milli demokratik devrimin başarıya gitmesinin vazgeçilmez koşuludur” ifadesine yer vermiştir. Manifesto’nun başka bir yerinde ise, “Proletaryanın ideolojik-politik önderliği olmadan da, işçi-köylü temel ittifakı gerçekleşemez” (Öcalan, 1978) denmiştir. Aydınoğlu ise dile getirilen işçi-köylü ittifakıyla bağımsız ve birleşik bir Kürdistan’ın kurulacağına dair yapılan vurguyu ve “proletaryanın ideolojik-politik önderliği” ile bu ittifakın gerçekleştirileceği ifadesini “Stalinci Marksizmin klişeleri” olarak değerlendirmektedir (s.69). Aydınoğlu’na göre:

PKK’nin ilk programatik belgesinde yer alan sınıfsal temel ve ittifaklara ilişkin bu değerlendirmeler, dönemin Türk ve Kürt soluna egemen olan Stalinci Marksizmin klişeleri, daha doğrusu propagandaya yönelik bir retoriğin unsurları olarak nitelenebilir. Gerçekte ne “proletaryanın ideolojik-politik önderliği”nin ne de “işçi köylü ittifakı”nın PKK gibi bir örgüt için başından beri bir anlamı yoktur. Bu örgütün işçi hareketlerinin öncülerini kazanmak, sendika ve benzeri kitle örgütleri aracılığıyla sınıfı devrim mücadelesinde seferber etmek gibi hedefleri hiçbir zaman olmamıştır. Dolayısıyla bu ifadelerin PKK’nin stratejik yönelişini açıklayan bir yanı yoktur (ss.69-70).

Kitabının başında PKK’nin işçi-köylü ittifakına yaptığı vurguyu klişe olarak değerlendiren Aydınoğlu,  kitabının ilerleyen kısımlarında PKK’nin yoksul Kürt solcuları tarafından kurulduğunu ve ağırlıklı olarak işçiler, köylüler ve yoksulları kapsayan Kürt plebleri örgütlediğini ifade etmektedir. Bugün bu sınıfsal kompozisyonun da devamlılığını koruduğunu dile getirmektedir (ss. 180-181). Aydınoğlu, PKK’nin sınıfsal kompozisyonu hakkında yukarıdaki ifadesiyle tamamen ters bir argüman öne sürmekte ve dolayısıyla argümanları birbiriyle çelişmektedir.

Bugün Aydınoğlu’nun “klişe” olarak adlandırdığı işçi-köylü ittifakına ilişkin olarak ise şunları söylemek mümkündür. Bilindiği üzere, 20. yüzyılda Çin, Vietnam, Küba, Cezayir ve Angola gibi ülkelerde ortaya çıkan birçok sosyalist ulusal kurtuluş hareketi, parti ve gerilla ordusu formunda örgütlenmişlerdir. Bu hareketler sınıf ittifakları üzerinden devlet iktidarlarını ele geçirerek sömürgeciliği ortadan kaldırmayı ve sosyalist bir dünya kurmayı hedeflemiştir. Önemli bir bölümü devlet iktidarını ele geçirerek Fransız, İngiliz ve diğer işgalci sömürge devletlerini topraklarından çıkarmayı başarmıştır. Ulusal kurtuluşçu gerilla ordularının sömürgecilikle mücadelelerindeki başarılarının altında yatan en önemli neden John Walton ve Jeff Goodwin’in dünyanın farklı bölgelerindeki ulusal kurtuluş hareketlerine dair çalışmalarının gösterdiği üzere işçiler ve köylüler arasında yarattıkları sınıf ittifaklarıdır (Walton, 1984; Goodwin, 2001). Dolayısıyla işçi-köylü ittifakı vurgusu bir klişe olmaktan ziyade dünya tarihinde iz bırakan, birçok farklı coğrafyada toplumsal eşitsizlikleri dönüştüren ve işgalci sömürgeciliği ortadan kaldıran bir sınıf ittifakı olarak karşımıza çıkmaktadır.

PKK’nin, Aydınoğlu’nun yukarıdaki alıntıda ifade ettiği gibi “proletaryanın ideolojik-politik önderliği”ni kurma amacını gerçekleştiremediği bugün bilinen bir gerçektir. Fakat proletaryanın ideolojik-politik önderliğinin gerçekleştirilmemiş olması, Aydınoğlu’nun ifadesiyle “işçi hareketlerinin öncülerini kazanmak” veya sendikalarda örgütlenme amacının olmadığı anlamına gelmemektedir. Abdullah Öcalan 1978 yılında, Kürdistan Devriminin Yolu-Manifesto’da Kürt proletaryası ile ilgili olarak şunları dile getirmiştir:

Kürdistan’da, Türk kapitalizminin gelişmesine paralel olarak bir Kürt proletaryası da gelişmeye başladı. Kürt proletaryası, Kürt burjuvazisi ile bir çelişki içinde doğmadı. Daha çok Kürdistan’daki Türk devlet işletmelerinde doğdu. Kürt kapitalizmi şartlarında değil, sömürgeci Türk devlet kapitalizmi şartlarında ortaya çıktı. Bu nedenle, Kürt proletaryası, Kürt burjuvalarından hem erken doğdu, hem de sayı ve nitelik olarak ondan daha güçlüdür (Öcalan, 1978).

Buradaki çıkarımlara paralel olarak Kürt hareketine bağlı sendikacıların ağırlıklı olarak devlet işletmelerinde örgütlendiği görülmektedir. PKK kurucu kadrolarında yer alan Selahattin Çelik, 1970’li yıllarının sonlarında PKK’nin 1 Mayıs gösterilerine kitlesiyle katıldığını, hem Batman’da Türk devletinin en büyük petrol şirketlerinde -Türkiye Petrolleri- hem de Ceylanpınar’da Türk devleti kontrolündeki Devlet Üretme Çiftliğinde işçileri örgütleme faaliyetleri yürüttüğünü dile getirmiştir. Çelik bu süreçte özellikle bu bölgelerde bazı sendika seçimlerinin kazanıldığını ifade etmektedir (Çelik, 2000, s.43). 90’lı yıllara gelindiğinde ise PKK çizgisindeki sendikacıların Yurtsever Emekçiler adıyla KESK içinde örgütlendiği görülmektedir. KESK içinde örgütlenen Yurtsever Emekçiler, Kürt sendikacılar tarafından 1992 yılında kurulmuştur. Ağırlıklı olarak BES, Eğitim Sen, ESM, DİVES, Haber-Sen, SES, Tüm Bel-Sen gibi KESK’e bağlı sendikalar içinde örgütlenilmiştir. Bunun dışında Yurtsever Emekçilerin, DİSK ve Türk İş’e bağlı bazı sendikalar içinde örgütlendikleri de görülmektedir. 90’lı yıllarda Yurtsever Emekçiler içinde örgütlenen birçok sendikacı, devlet şiddetine maruz kalmış ve 1992-1999 yılları arasında Yurtsever Emekçilerin kurucularından Necati Aydın, Zübeyyir Akkoç ve Hamit Pamuk’un da dâhil olduğu 36 sendikacı öldürülmüştür. Gene aynı dönemde Tüm Sağlık-Sen’in Diyarbakır şubesinden 30 sendikacı ve Dersim şubesinden 8 sendikacı sürgün edilmiştir (Özdoğan, 2015).

Kürt sendikacılarının faaliyetlerinden ve öldürülmelerinden kitabında hiç bahsetmeyen Aydınoğlu, 90’lardan günümüze faaliyette olan yasal Kürt partilerine ilişkin olarak ise bu partilerin farklı bir sınıfsal kompozisyonu temsil ettiğini iddia etmektedir. Aydınoğlu’na göre yasal Kürt partileri “… deyim yerindeyse Kürt pleblerinin yanı sıra, daha başka toplumsal kesimlerin, Kürt aydınlarının, şehirli orta sınıfların ve daha da ötede Kürt sermaye sahiplerinin siyasal ve toplumsal mücadeleye katılmalarına olanak sağlamıştır” (s. 180). Yazara göre yasal Kürt partilerinin bu farklı sınıflar arasında “Kürtlerin demokratik haklarının gerçekleştirilmesi temelinde bir ittifakı temsil ettiği söylenebilir” (s. 180).  Ayndınoğlu’na göre:

… söz konusu ittifakta politik öncülük kesin bir şekilde PKK’dedir. Ama orta sınıfların ve sermaye sahiplerinin temsilcileri bu öncülüğü, Öcalan’ın tartışılmaz liderliğini, onun ismi etrafında oluşturulan kültün dokunulmazlığını, daha da ötede yasal partilerin genel bir “sol” söyleme sahip olmasını kabul ederken; bunun karşılığında PKK de, ismindeki “işçi”, programındaki “sosyalizm” sözcüklerine rağmen, çalışanların demokratik mücadelesi konusunu, bilinmeyen bir geleceğe ertelemektedir. Bu durumda, çalışma yaşamına ilişkin kimi konularda acil müdahalenin kaçınılmaz olduğu durumlarda bile, PKK militanları, yapacakları her şeyi konuyla ilişkili Kürt sermaye sahipleriyle uyum ve konsensüs içinde yapmak durumundadırlar. Sonuç olarak, Kürt özgürlük hareketinin milyonlarla ifade edilen kitlesinin neo-liberal kapitalizmin yıkıcılığını her an yaşadığı ve buna karşı gösterdiği uysallık dikkate alındığında, söz konusu yazılı olmayan sözleşmenin, Kürt sermaye sahiplerinin ekonomik çıkarlarının korunması üzerine inşa edildiği söylenebilir (ss.181-182).

Yukarıdaki alıntıda Aydınoğlu, Kürt kitlelerin neo-liberal kapitalizmin yıkıcılığına uysallık gösterdiklerini iddia etmektedir. Bu uysallığı ise Kürt hareketinin Kürt sermaye sahipleri ile konsensüs kurmuş olmaları olarak nedenselleştirmiştir. Aydınoğlu, söz konusu konsensüs ve yazılı olmayan sözleşmeyi ampirik veriler ile kanıtlamamakta ve militanların sermayedarlarla olan işbirliğine dair hiçbir örnek vermemektedir. Burada şu sorular ortaya çıkmaktadır: Kürt Özgürlük Hareketi, Kürt sermaye sahiplerinin ekonomik çıkarlarını nasıl korumaktadır? Sermayedarlar ve hareket arasındaki yazılı olmayan sözleşmeyi Aydınoğlu hangi verilere ve olgulara dayandırmaktadır? Bu sorular kitapta cevaplandırılmamıştır.

Bilindiği üzere, 2005 yılında PKK yeniden inşa olarak adlandırılan 9. kongresini düzenlemiştir. Bu kongrede “Cinsiyet özgürlükçü demokratik ekolojik toplum”un yaratılması PKK’nin yeni amacı olarak tanımlanmıştır. Devlet iktidarını hedeflemeyen, öz-yönetimi, kadın özgürlüğünü, ekolojiyi ve anti-kapitalist bir ekonomiyi esas alan demokrasiyi gerçekleştirmeyi amaçlayan Demokratik Konfederalizm, PKK’nin yeni amacı olarak sunulmuştur. PKK’nin amacı artık yeni bir ulus devlet yaratmak değil; fabrikaları, köyleri ve mahalleleri de içeren bütün toplumsal mêkanlarda anti-kapitalist komünler kurmak olarak belirlenmiştir (PKK, 2005). Bununla birlikte bölgedeki bazı belediyelerin, örneğin Osman Baydemir yönetimindeki Diyarbakır Belediyesinin devlet ve sermayedarlar ile işbirliği içinde bazı neo-liberal politikaları hayata geçirdiği ortadadır. Örneğin 2009 yılında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, TOKİ ve Diyarbakır valiliği ile kentsel dönüşüm projesi ortak protokolünü imzalamıştır (Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, 2011). Diyarbakır Suriçi’ndeki Alipaşa mahallesindeki evlerin bir bölümü yıkılmıştır. Orada yaşayan yoksul halk, belediye ve TOKİ işbirliğiyle yerinden edilmiştir ve birçok insanın yıkılmayan evlerde hâlâ ikamet etmeye devam ettiği bu mahalle moloz kalıntıları ve diğer atıklarla büyük bir çöplüğe dönüştürülmüştür (Özgür Gündem, 17 Ağustos  2013). Kırklar Dağı’nın imara açılması da Suriçi’ndeki yıkım ve yerinden etmeler gibi Diyarbakır halkının muhalefeti ile karşılaşmıştır. Bu muhalefetin ardından DTK Eş-başkanı Selma Irmak, Kırklar Dağı projesiyle ilgili olarak şu demeci vermiştir: “Bizler kendi ellerimizle bunları yaptık. Bu gerçeklikle yüzleşmeli ve bunu açığa çıkartmalıyız. Bu sorunun üstünü ne kadar örtersek, o kadar çevreye pis kokular yayacaktır, bunun üstünün kapatılması söz konusu olamaz” (Irmak, 23 Aralık 2014).

Sermaye ile işbirliğini ifade eden bu tarz politikaların varlığı ortadayken, PKK’li gerillaların güvenlik barajlarına ve HES’lerin şantiyelerine dönük birçok sabotaj eylemi gerçekleştirdiği de görülmektedir. PKK’liler Siirt, Karlıova, Erciş ve Van gibi birçok yerde HES şantiyelerindeki sermayedarlara ait iş araçlarını, arabaları yakma, güvenlik görevlilerini alı koyma gibi birçok eylem gerçekleştirmiştir (Habertürk, 1 Ağustos 2014; Hakkari Haber, 7 Kasım 2011; İHA, 11 Ağustos 2014). Sadece HES’lere dönük olarak değil, aynı zamanda birçok noktada maden ocaklarını basma, sondaj makinelerini ateşe verme (Gazete Vatan, 19 Eylül 2011), şantiye binasını ateşe verme, şantiye araçlarını yakmak (Milliyet, 6 Ağustos 2011) gibi sermayedarlara dönük birçok şiddet eylemi düzenlemiştir. Bunlara ek olarak başta Dersim bölgesi olmak üzere Siirt gibi birçok yerde av yasağı ilan edilmiştir (Bugün, 5 Aralık 2014; Milliyet, 24 Ekim 2013). PKK’nin yürüttüğü bu tarz şiddetli eylemlere ek olarak, bazı grupların Gever’de (Yeğin, 2011),  Qamişlo’da (Çimen, 2014), komünler kurduğu ve özellikle Suriye ulus-devlet iktidarının çok güç kaybettiği Rojava’daki birçok kantonda komünalist ve anti-kapitalist ekonomiyi kurmayı hedefleyen projeleri hayata geçirdikleri (Özgür Gündem, 7 Mart 2015) görülmektedir. Dolayısıyla Kürt hareketinin kapitalizm ve sermayedarlarla kurduğu ilişkinin homojen bir ilişki veya kemikleşmiş bir ittifak ilişkisi olmadığı ortadadır. Bugün bu heterojen ilişkilenme biçiminin ve bunun nedenlerinin derinlikli ve uzun vadeli alan araştırmalarıyla ortaya çıkarılması gerekmektedir.

Bunlara ek olarak Aydınoğlu’na göre KCK sözleşmesi ve Öcalan’ın Demokratik Konfederalizm projesi  “etnik özellik” taşımaktadır. Çünkü projenin özneleri Kürtler olarak tanımlanmıştır (s.167). “…Demokratik Konfederalizm, Kürt halkının kendi demokrasisini kurma ve kendi toplumsal sistemini organize etme hareketidir” denerek, demokrasiye etnik bir özellik katılmaktadır (s.168). Öcalan’ın Demokratik Özerklik adlı çalışmasında Hatay veya Adana’da da demokratik özerklik kurulabileceğini ifade etmiştir ve ardından “Orada Araplar kendilerini ağırlıklı ifade ederler” ifadesini kullanmıştır. Bu ifadeye dayanarak Aydınoğlu: “Örneğin Hatay/Adana yöresinde uygulanmasından söz ederken, toplumsal özne olarak o yöredeki halkı değil, Arapları ön plana çıkarmaktadır” (s. 175) yorumunu yapmıştır. Aydınoğlu’na göre projelerde halk değil Kürtler, Araplar ön plana çıkarıldığı için PKK etnik bir proje öne sürmektedir. Burada Aydınoğlu “Araplar”, “Kürtler” ifadesini “halk” kavramının dışına atmış ve halk kavramını etnik ilişkilerden azade bir kavram olarak kullanmıştır. Etnik-kültürel-dilsel farklılıkları görmezden gelmeyen anlayışı “etnik” olarak tanımlayan Aydınoğlu, Türkçe tekil bir kelime olan “halk” kelimesini kullanarak etnisiteler üstü bir çözüm getirdiğini varsaymakta ve ulus-devletin Türklük projesinin tekçi anlayışını yeniden üretmektedir.

Bilindiği üzere Demokratik Konfederalizm paradigması pratikte bugün Rojava’da hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Bu anayasada ne tek bir etnik gruba vurgu yapıldığı ne de Aydınoğlu’nun ifade ettiği gibi soyut bir tekil “halk” kavramıyla etnik farklılıkların görmezden gelindiği görülmektedir. Rojava Anayasası’nın Rojava’da yaşayan tüm halkların ortak metni olarak kaleme alındığı görülmektedir.

Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için. Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için. Kadın haklarına saygı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için. Savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı için. Bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz (Rojava Anayasası, 2014).

Demokratik Konfederalizm paradigmasını etnik bulan Aydınoğlu, Öcalan’ın İmralı’da kaleme aldığı metinleri anlaşılması zor metinler olarak değerlendirmektedir. Aydınoğlu’na göre “Öcalan’ın İmralı’da ortaya çıkardığı devasa teorik malzemedeki analitik yönlendirici çizgi yokluğu, tekrarlar, olmadık yerlerde kendisini gösteren komplo teorisi malzemeleri, ‘Öcalan Külliyatı’nı anlamak isteyen okuyucu için büyük açmazları ifade eder” (ss. 136-137). “… Öcalan’ın “tarihsel temel”i açıklama eğilimi, okuyucularına bir şeyler açıklamaktan çok, onların kafalarını karıştırır…” (s.139). Aydınoğlu’na göre Öcalan tarihsel dönüşümü ele almakta yetersizdir ve teorik çözümlemeleri “aşırı iddialı”, “yeterince açıklanamayan” ve “kimileri adeta keyfi bir şekilde ileri sürüldüğü izlenimini veren” çözümlemelerdir (s.158). Bu iddiaları dile getiren yazar, kitabın başka bir yerinde şu ifadelere yer vermiştir: “Öcalan’ın durumunda, Kürtler onu tüm halkının kaderini değiştiren bir tarihsel kazanımın yapıcısı, öncüsü, mimarı vb. olarak görmektedir” (s.48).  Burada ortaya çıkan soru şudur: Kürtler “aşırı iddialı”, “yeterince açıklanamayan”, “yanıltıcı”  ve “geçersiz” çözümlemelerde bulunan birini neden “tarihsel bir kazanımın yapıcısı”, “öncüsü” ve “mimarı” olarak görmektedirler?

Tashih: Harun Ercan

Kaynaklar

Bugün (5 Aralık 2014) PKK, Tunceli’de Av Yasağı İlan Etti. http://www.bugun.com.tr/gundem/simdi-de-buna-curet-etti-haberi/1379574

Çelik, S. (2000). Ağrı Dağını Taşımak Kürt halk direnişi siyasi, askeri, ekonomik ve toplumsal sonuçları. İtalya: Zambon Verlag.

Çimen, Ahmet. (2014). Yaparsa Devrim Yapar. http://www.ozgur-gundem.com/?haberID=114724&haberBaslik=Qam%C4%B1%C5%9Flo%E2%80%99da%20kom%C3%BCnler%20%C3%A7%C3%B6z%C3%BCm%20yarat%C4%B1yor&action=haber_detay&module=nuce

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi (2011) http://diyarbakir-bld.gov.tr/newsdetail.aspx?id=4388&natid=0

Gazete Vatan (19 Eylül 2011). PKK’lılar Maden Ocağı Bastı. http://www.gazetevatan.com/pkk-lilar-maden-ocagi-basti–400663-gundem/

Goodwin, J. (2001). No Other Way Out – States And Revolutionary Movements, 1945-1991. New York: Cambridge University Press.

Haber Türk (1 Ağustos, 2014). PKK HES Şantiyesini Bastı.  http://tv.haberturk.com/gundem/video/pkk-hes-santiyesini-basti/122399

Hakkari Haber (7 Kasım, 2011). PKK HES Şantiyesini Bastı. http://www.hakkarihabertv.com/pkk-hes-sentiyesini-basti-8555h.htm

Irmak, Selma (23 Aralık, 2014). DTK Eş Başkanı Irmak: Kırklar Dağı Sorununu Örtersek Pis Kokular Yayılır http://bianet.org/bianet/toplum/161011-dtk-es-baskani-irmak-kirklar-dagi-sorununu-ortersek-pis-kokular-yayilir

İHA (11 Ağustos, 2014). PKK Muş’ta Şantiye Bastı. http://www.iha.com.tr/haber-pkk-musta-santiye-basti-381244/

Milliyet (6 Ağustos, 2011). Teröristler Tunceli’de Maden Ocağını Basıp Makineleri Yaktı. http://www.milliyet.com.tr/teroristler-tunceli-de-maden-ocagini-basip-makineleri-yakti/gundem/gundemdetay/07.08.2011/1423539/default.htm

Milliyet (24 Ekim, 2013). Siirt’te PKK’dan Av Yasağı. http://www.milliyet.com.tr/siirt-te-pkk-dan-av-yasagi/gundem/detay/1781680/default.htm

Öcalan, A. (1978). Kürdistan Devriminin Yolu (Manifesto), Weşanen Serxwebun 24, Herausgeber: Agri Verlag Vogelsanger Str. 286 D-50825 Koln

Özdoğan, K. (2015). Yurtsever Emekçiler, Toplum ve Kuram Lêkolîn û Xebatên Kurdî, Sayı:10.

Özgür Gündem (17 Ağustos, 2013). Tarihi Suriçi Çöplüğe Döndü. http://www.ozgurgundem.com/?haberID=81058&haberBaslik=Tarihi%20Suri%C3%A7i%20%C3%A7%C3%B6pl%C3%BC%C4%9Fe%20d%C3%B6nd%C3%BC&action=haber_detay&module=nuce

Özgür Gündem (7 Mart 2015). Rojava Komünleri Nisan’da Meyve Vermeye Başlıyor. http://www.ozgur-gundem.com/?haberID=127669&haberBaslik=Rojava%20kom%C3%BCnleri%20nisanda%20meyve%20vermeye%20ba%C5%9Fl%C4%B1yor&action=haber_detay&module=nuce

Rojava Anayasası (2014). Rojava Anayasası, Rojava Toplumsal Sözleşmesi. http://civiroglu.net/rojava-toplumsal-sozlesmesi/

Walton, J. 1984. Reluctant Rebels Comparative Studies of Revolution and Underdevelopment. New York: Columbia University Press.

Yeğin, Metin (2011). Gever Komünleri. http://www.sendika.org/2011/03/gever-komunleri-metin-yegin-emek-dunyasi/

 

Osmanlı’nın Şark Siyaseti ve Ermeni Soykırımını Yaratan Süreçler 
Ayhan Işık

[Bu yazı ilk olarak Başlangıç Dergi’de yayınlanmıştır]

Ermeni soykırımı gerçekleşeli bir asır oldu. Ermenistan’daki soykırım anıtını ziyaret ettiğinizde yürüyüş yolundaki duvarda Osmanlıda soykırımın gerçekleştiği -İstanbul’dan Diyarbakır’a- dönemin vilayet ve kazalarının isimleri yazılı. Bu kadar geniş coğrafyada aynı tarihlerde başlatılıp aynı tarihlerde, Ermeniler ‘tehlike’ olmaktan çıkınca, sonlandırılan bu büyük katliamla yüzleşilmediğinden etkileri ve sonuçları hala çok canlı olarak duruyor. Doğal olarak insani, ahlaki, siyasi ve hukuki açıdan değerlendirilmesi gereken bu soykırımın daha çok devletlerarası diplomatik çekişmelerin bir malzemesi yapılması, hesaplaşmanın/yüzleşmenin olmamasından kaynaklıdır. Çöküş öncesi Osmanlı idaresinin ya da nam-ı diğer İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, onun kurduğu istihbarat örgütü ve Umur-ı Şarkiye Dairesi (Doğu İşleri Bürosu) olarak da bilinen Teşkilatı Mahsusa’nın ve onun yerellerdeki kollarının faili olduğu bu soykırım, Osmanlı’nın ardılı olan Türkiye Cumhuriyeti tarafından da 90 yıldır inkâr ediliyor. Şark Dairesi, imparatorluğun sorun olarak kodladığı Şark meselesinin (öncelikli olarak Ermeniler ve daha sonrasında Kürtler) ‘kökten çözümü’ ve Türkçü esaslara dayalı yeni bir devletin temellerini atmak için kurulduğu bir istihbarat örgütlenmesidir. Adının Şark olması, imparatorluk yetkililerinin korkularının yönünü göstermesi açısından da manidardır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Şark’ı, Kürdistan ya da Batı Ermenistan, belgelerde sürgünün son durağı olarak belirlenen Suriye çöllerine giden yolların mecburi güzergâhı olmasından kaynaklı soykırımın en yoğun yaşandığı bölgelerden biriydi. Teşkilatı Mahsusa’nın, bu katliamları organize ettiği paramiliter gruplar aracılığıyla, örneğin Diyarbakır’daki ismi Bejik [2], ya da El-Hamsin [3] olarak adlandırılıyordu, soykırımdaki fiili rolleri çok belirleyicidir. Diyarbakır’da ve imparatorluğun Şarkı’ndaki bu katliamlara Kürtler de Aşiret alayları, kimi yerel beyler, ağalar, dini önderler, kent eşrafından kişilerin öncülüğünde ve de halkın bir kesiminin dini refleksleri ve gayrimüslim mallarına el koyma motivasyonuyla soykırıma dâhil oldular.

Ermeniler ve Kürtler açısından yüzyıllık en önemli sorulardan biri şu olabilir: Kürtler, çok uzun bir tarihsel sürece yayılan Ermenilerle birlikte yaşama deneyimleri göz önüne bulundurulduğunda sayının bir önemi olmadan neden bu soykırıma dâhil oldular! Hiçbir gerekçe bir soykırımı haklı çıkarmaz. Fakat soykırımda etnik kimlik yerine dini inancı vurgulamak, dönemin toplumlarının aidiyetlerini ve ‘motivasyonlarını’ anlamamızda daha önemli bir yol olabilir. Nüfusunun büyük çoğunluğu suni Müslüman olan Kürtlerin de diğer Müslümanlar gibi fail olarak soykırımda yer almalarının uzun bir tarihsel arka planı, dini, siyasal ve ekonomik sebepleri vardı.  Bunlar Osmanlı’nın genel Şark siyaseti bağlamında kısaca birkaç maddede sıralanabilir; a) 19. yüzyılın ortalarından itibaren Kürt emirliklerinin kaldırılması sonrası oluşan siyasal kargaşa ortamı, b) Kürtler ve Ermeniler arasında daha belirgin bir şekilde ortaya çıkan toprak meselesi, c) Osmanlı devletine Kırım savaşı sonrası başlayan ve soykırım sonrasında da devam eden Kafkas ve Balkanlar’dan Müslüman nüfus göçü ve bunların birçoğunun Kürtler ve Ermenilerin (ya da gayrimüslimlerin) yaşadıkları yerlere veya yakınlarına yerleştirilmeleri, d) yeni şekillenen Ermeni milliyetçiliği, e) Abdülhamid’in Kürt ve Ermeni siyaseti ve Hamidiye Alayları, f) Düvel-i muazzama olarak da adlandırılan Batılı devletlerin yürüttükleri siyaset ve Ermenilerin, Rusya’da dâhil, Batılı devletlerle ilişkileri iki toplum arasında çok etkenli bir kırılma sürecine neden oldu. Dolayısıyla Osmanlı devlet yetkililerinin bir irade olarak aldıkları soykırım kararı sonrası imparatorluğun yerellerinin bu katliamlara dâhil edilmesi yirminci yüzyılın en büyük soykırımlarından birinin gerçekleşmesine sebebiyet verdi. Bu kısa yazıda soykırım öncesi imparatorluğun Şark siyaseti ve bu siyasetin adım adım 1915’in ağlarını nasıl ördüğü gösterilmeye çalışılacaktır.

  • 19. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı devletinin merkezileşme/modernleşme siyaseti sebebiyle yüzyıllardır yürütülen devlet idaresi hemen her yönüyle değişmeye başladı. Üç yüz yıl öncesinde Kürt emir ve beylikleriyle yapılan anlaşma devletin bu yeni siyaseti nedeniyle alt üst oldu. Bedirhan beyin başında olduğu ve dönemin en güçlü Kürt emirliği olan Botan emirliği 1847’de ortadan kaldırıldı ve devlet Kürdistan’ı bir bütün olarak işgal etti. Osmanlı devletinin gayrimüslim toplumlara yönelik hukukuna benzer bir hukuku Kürt emirlikleri Kürdistan’da da uyguluyordu ve Osmanlı devletiyle bağları fazlasıyla esnekti. Fakat 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde emirliklerin ortadan kaldırılması sonrası yerellerde daha küçük olan ve ağaların başında olduğu aşiret örgütlenmeleri etkin olmaya başladı. Siyasal yapı parçalandığından neredeyse her bölgede irili ufaklı yeni iktidar adacıkları oluşmaya başladı. Dolayısıyla bu yeni iktidarlar gayrimüslim toplumlardan geçmişteki gibi vergi sistemini devam ettirmek istediler. Ama aynı zamanda merkezileşen devlet yapısı da Kürdistan’a gönderdiği memurları aracılığıyla gayrimüslim toplumlardan ayrıca vergi toplamaya başlamıştı. Bu ikili vergilendirme Kieser’in iki toplum arasında “katlanılabilir birlikte yaşam” dediği dönemi, eşit olmasa da ortak yaşanabilen bir ilişki biçimini sonlandırdı ve siyasal açıdan çok daha karmaşık bir süreci başlattı.[4] Ermeni toplumuna yönelik baskılar bu yeni yerel iktidarlar nedeniyle çok daha arttı ve soykırım sürecine kadar devam etti.

 

  • Siyasal dönüşümlerin ve kaosun başladığı 19. yüzyılın ortalarından itibaren özellikle Kürtler ve Osmanlıya göçle gelen Çerkez’lerin Ermenilere yönelik ciddi saldırıları ve topraklarına el koyma süreci başladı. Emirlikler çok geniş bir bölgeyi idare ettiklerinden bir nevi devlet pozisyonundaydılar ve geniş nüfusun idaresi asgari bir hukuku gerekli kılıyordu. Fakat aşiret liderlerinin mikro iktidar alanlarındaki hâkimiyetleri bu süreci sonlandırdığından keyfi saldırılarda adeta patlama gerçekleşti. Kürtlere ve aşiretlerine yönelik Payitahta giden şikâyet dilekçelerindeki artıştan da bunu anlamak mümkündür. Toprak sorunu uzun yıllar devam etti ve özellikle 1890’lardaki büyük katliamlarla daha arttı. Hatta bu dönemde ciddi bir Ermeni nüfus topraklarını terk edip Rusya’nın kontrolündeki Erivan ve çevresine göç ettiğinden Kürtlerin el koyduklarının yanında zorunlu olarak arazilerini Kürtlere ucuza satmak durumunda da kaldılar. Dolayısıyla hem el koyma hem de kısmen satın alma süreçleri olduğundan toprak meselesi soykırıma dek bir türlü çözülemedi. İkinci meşrutiyetin ilanı sonrası Ermeni entelektüeller açılan meclise konu hakkında araştırmanın yapılması gerektiğine dair başvurular yaptılar, dönemin Kürt entelektüelleri de hem Ermenilere yönelik saldırıları kınayan hem de iki toplum arasındaki sorunların çözümüne yönelik birçok girişimde bulundular. Osmanlı devletinin bu siyasetini değerlendirenlerin başında Kürdistan gazetesinin sahibi ve yazarı Abdurrahman Bedirhan gelmektedir. Bedirhan birçok gazete yazısında ve 1900’de yazdığı bir broşürde Osmanlı devletinin iki toplumu birbiriyle savaştıran bir Şark siyaseti izlediğini ve asıl düşmanın Osmanlı devleti olduğunu ifade etti. Fakat hem toprak sorunu hem de diğer hukuki, siyasal ve ekonomik meseleler soykırıma kadar meclise götürülüp tartıştırılsa da çözüme kavuşturulamadı.

 

  • Müslüman muhacirlerin Osmanlıya gelişleri ya da zorla göçertilmeleri Kırım’dan 1856, Kafkaslardan 1862-64 ve Balkanlardan 1877-78 dönemlerinden itibaren başlar ve bu Müslüman göç hareketi çok uzun yılları alır.[5] Osmanlı imparatorluğu, gelen ya da zorla gönderilen bu muhacirleri iç bölgelere yerleştirilir. Özellikle de Çerkezler Ermeni ve Kürtlerin yaşadıkları bölgelere yerleştirilir ve Çerkezlerle Ermeniler arasında da ciddi sorunlar çıkmaya başlar. Osmanlı devleti, etnik ve dini ‘temizliği’ kendisi değil de imparatorluğun yeni mensupları olan Müslüman toplumlar eliyle yaptı. Ermenilere yönelik baskıda Çerkezler ve Kürtler etkin bir rol aldılar. Yine benzer bir siyaseti 1912-13 Balkan savaşları sonrası Osmanlı’ya göç eden Müslüman toplumu ege sahillerine, Rumların yoğun olarak yaşadıkları bölgelere yerleştirerek gayrimüslim Balkan devletlerine ve toplumlarına duyulan öfke Rumlara yönlendirilir. Benzer şekilde Kafkaslardan gelen Çerkezler de Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları yerlere yakın iskân edilerek yaşadıkları katliamlar ve göçler sonrası Ruslara karşı olan öfkelerini diğer bir gayrimüslim toplum olan Ermenilere yöneltirler ya da devlet bu yönlendirmeyi sağlar. Osmanlı devletinin, gayrimüslimleri, gelen Müslüman nüfus göçüyle dengelemeye ve bu yolla kontrol altına almaya çalışması 1910’lardan sonra çok belirgin bir siyaset olarak uygulanır. Bu kararın yasal ve kurumsal olarak İttihatçılar döneminde alındığı biliyoruz, fakat Abdülhamid’in de benzer bir siyaseti İslamcılık kimliği üzerinden yapması, Osmanlı devlet adamlarının herhangi bir mesele karşısındaki refleksleri ve çözüm yöntemlerinin benzer olduğunu göstermektedir: ilk gözden çıkarılacak grup olarak gayrimüslimler! Ermenilerle Kürtler arasında daha öncesinden başlayan çatışmalar ya da Müslüman toplumların gayrimüslimler üzerindeki tahakkümü bu dönemde daha da artar. Çerkezlerin saldırılarının sebeplerinden biri Ermenilerin Hıristiyan olması ve Rusya ile iyi ilişkilere sahip olmasıdır. Diğer bir sebep de Osmanlı’nın çok ciddi bir Çerkez nüfusunu kabul etmesinin aynı döneme denk gelen Panislâmcı siyasetinin etkisidir. Bu dinsel nüfus hareketleri doğal olarak farklı dinden olan Ermenileri ciddi anlamda zorlamış ve Müslümanlık üzerinden çift yönlü bir baskıya maruz bırakmıştır. Demografinin değişmesi coğrafyanın da yeniden dizayn edilmesini gerektirmiş ve devlet Müslüman olan Kürtlerin ve Çerkezlerin Ermenilere yönelik topraklarına el koymak da dâhil baskılarını sadece izlememiş daha da büyümesi için çatışmaları kışkırtarak tetiklemiştir. 1878’de yapılan Berlin kongresi bu konuyu 61.madde ile gündemine almış ve bu siyasetin asıl müsebbibi Osmanlı imparatorluğu değilmiş gibi devlete, vilayeti sitte de Ermenileri koruması gerektiğini belirtmiştir. Buna karşı Osmanlı devleti, farklı dinlere mensup bu toplumlar arasındaki çatışmaları daha da körüklemiş 1890’larda yüz binlerce Ermeni’nin, Balkan savaşlarından sonra da Rumların katliamlarla ve zorla göçertilmesiyle din kaynaklı nefret duygularını fazlasıyla bilemiştir. 1915 soykırımına giden süreçte gayrimüslim nefreti savaşın korkutucu etkisi ve Rusların geleceği tehditleriyle birleştirilerek Kürtler de dâhil Müslüman toplumlar, gayrimüslimlerin malları ve cennet vaadiyle soykırımın gönüllü uygulayıcıları haline getirilmiştir.

 

  • Ermeni milliyetçiliğinin gelişimi Osmanlı’da en erken gelişen milliyetçiliklerden biridir. Ermeni gençlerinin Avrupa’da okumaları, Fransız devriminden ciddi anlamda etkilenmeleri ve bu idealist gençlerin modern eğitim sistemlerini Ermeni toplumu içinde imparatorluğun diğer toplumlarıyla kıyas kabul etmeyecek derecede geliştirmeleri, toplumda ulusal fikirlerin gelişmesini sağlamıştır. Daha sonraları özellikle 1880’lerden itibaren ortaya çıkan Ermeni örgütleri aracılığıyla bu ulusal fikirler daha geniş Ermeni nüfusunu etkilemiş ve bu örgütler (Armenekan, Taşnak ve Hınçak) Osmanlı devletinin ve yerellerdeki Müslüman toplumlarının baskılarına karşı kendi toplumlarını korumaya çalışmış ve kimi yerlerde Müslüman topluma yönelik saldırılar gerçekleştirmiştir. Ermeni milliyetçiliğinin gelişimi beraberinde Kürt milliyetçiliğinin gelişmesini de tetiklemiş, hatta 1915’lere kadar Kürt milliyetçiliğinin ilk “ötekisi” Osmanlı devletinden ziyade Ermeniler olmuştur. Özellikle ünlü Kürt şair Hacı Qadir Qoyi 1880’lerde, Kürtlerde hiç gayretin olmadığını, eğer bir Ermenistan kurulursa hiçbir Kürdün kalmayacağını söylerken Kürt toplumundaki korkuyu, özellikle de yönetici kesimindeki algıyı ifade etmiştir.[6] Ermeni milliyetçiliğinin gelişimi beraberinde Kürt milliyetçiliğinin nüvelerini atmış, bu karşılıklı şartlanma ülke kavramının ve sınırlarının da iki toplumun yazarları arasında birbirleriyle veya birbirlerinden bağımsız ele alınmasına, tartışılmasına sebebiyet vermiştir. Özellikle her iki toplumun yaşadıkları ortak topraklarda Osmanlı devletinden bağımsız olmamaları, Kürtlerin dinden kaynaklı Osmanlı’ya, yine benzer şekilde Ermenilerin Rusya’ya yakınlığı, iki toplumu aynı dine mensup oldukları egemen devletlerin siyasetleriyle hareket etmeye yöneltmiştir. Farklı dinden olmaları ve iddia ettikleri toprakların aynı coğrafya olması onları fazlasıyla karşıtlaştırmıştır. Dolayısıyla Ermenilere göre Kürtler mallarına el koyan ve Osmanlı yanlısı ‘gaspçılar’, Kürtlere göre de Ermeniler Rusya ve Batılı devletlerle birleşerek ülkelerine el koymaya çalışan ‘filelerdi’. Bu çatışmalı durum soykırım sürecine dek devam etmiş ve Müslüman toplumların geniş bir kesimi bu katliamda devletin suç ortağı olmuşlardır.

 

  •  Abdülhamid 1876’da padişah olduğunda anayasayı kabul etmişti. Daha doğrusu gelişi anayasayı kabul ettiği içindi. Fakat kısa bir süre sonra Rusya ile yapılan ve 93 Harbi olarak da bilinen savaş bahane edilerek anayasayı askıya aldı ve meclisi kapattı. Bu savaş sonrası Osmanlı devletinin Balkanlar’ın kontrolünü yitirmesi siyaseten yeni bir yaklaşım benimsemesine sebep oldu. Önceleri kimi Osmanlı entelektüellerinin başlattığı ve sonrasında Abdülhamid’in de kabul ederek uyguladığı Panislâmcılık siyaseti, Tanzimat ve Islahat fermanlarından sonra Osmanlı devletinin Batılı devletlerin baskısıyla gayrimüslimlere vermek zorunda olduğu kimi hakları hazmedememesi ve Balkanlardaki kontrolün yitirilmesi sonrası Osmanlı nüfusunun büyük oranda İslamlaşmasından dolayı ortaya çıkmış bir siyasetti. Hâkim millet olarak gayrimüslimlerle eşit olmak, hem devlet yetkililerinin hem de Müslüman toplumların kabul edebileceği bir durum değildi. Dinden kaynaklı kazanılmış bir hak olarak algılanan İslam’ın üstünlüğü anlayışı, her iki kesimde de bir statü, prestij ve ekonomik çıkar meselesiydi. Ekonomik eşitsizlik ve gayrimüslimlerin verdiği fazladan vergilerin Osmanlı devlet ekonomisine katkısını söylemeye gerek bile yok. Bu haleti ruhiye içinde Abdülhamid imparatorluğun Şark siyasetini yeniden gözden geçirdi ve neredeyse bir asırdır çatıştığı Kürtlerle kendi adıyla oluşturulan Hamidiye Alayları aracılığıyla ittifak yaptı. 1878 Berlin Kongresi sonrası Batılı devletlerin Ermeniler başta olmak üzere vilayeti sitte de yapılmasını istediği reformlar, sultanı, Balkanlarda olduğu gibi Şark vilayetlerinin de kontrolden çıkmaya başladığını düşünerek çeşitli ‘tedbirler’ almaya yöneltti ve düşmanları olan Kürtlerle ortak din anlayışı üzerinden yeni bir ittifak geliştirdi. Bu ittifak çok işlevli bir amaca sahipti; Ermenilerin ‘ayrılıkçı faaliyetlerinin’ önlenmesi, Ruslara karşı sınırın güvenliği, İran’a karşı da bir tedbir amacını taşıyordu. Tüm bunların yanında Kürtlerin Ermeni milliyetçiliğinden etkilenerek benzer bir siyaset yürütmesini engellemek ve onları kontrol altında tutmak ittifakın asıl amacıydı. Abdülhamid 1894-96 Ermeni katliamlarında Kürdistan’da bu alayları kullanmış ve alayların Ermenilere yönelik gasp, yaralama, öldürme gibi saldırılarını cezalandırmayarak adeta teşvik etmişti. İki düşmanını birbirine kırdırmak Abdülhamid’in en belirgin siyasetiydi. 1908 yılında ilan edilen ikinci meşrutiyet ile birlikte ittihatçılar iktidarda etkin olsalar da Ermenilere karşı devlet siyasetinde ciddi bir değişiklik olmadı. Aynı dönemlerde gerçekleşen Adana katliamı bunun en temel göstergesidir. Ardından 1914’lere kadar Ermeni entelektüelleri ile ittihatçılar arasında devam eden diyaloglar da Ermeni meselesini ya da diğer bir ifadeyle Şark reformunu halledemedi. 1914 yılında Batılı devletlerin baskıları sonucu Şark vilayetlerinin kontrolü iki batılı müfettişe bırakılacak, nüfus sayımı yapılacak, Ermeniler, Süryaniler ve diğer gayrimüslimler nüfusları oranında yerel meclislerde temsil olanağı bulacaktı. Şark meselesinin bu reformlar aracılığıyla çözülmesi amaçlanıyordu. Fakat ittihatçıların ajandasında Şark vilayetlerine yönelik bir reformdan ziyade meselenin ‘kökten halline’ yönelik ciddi tartışmalar vardı. Onlara bu fırsatı I. Cihan harbi verdi ve reformlar uygulanmaya geçmeden İttihatçılar Ermeni meselesinin bitirmek için harekete geçtiler. Abdülhamid döneminden itibaren nüfusun Müslümanlaştırılması ve gayrimüslimlerin imparatorluk içindeki nüfusunun iradi olarak azaltılması, tehlike oluşturacak bir çoğunluktan çıkarılması, “rasyonel” ve “sosyal darvinist” ittihatçıların ve sonrasında Kemalistlerin uyguladığı bir Türk devlet siyasetine dönüştü.

 

  •  Dönemin etkin Batılı devletleri Osmanlı imparatorluğu ile yakın bir siyasal ilişki içindeydiler. Batılı devletler ve toplumlar bir taraftan modern merkezi devlet modeli üzerinden Osmanlı’ya örnek oldular, Osmanlı devleti modernizasyonunu Batı modeli üzerinden yapmaya çalışsa da imparatorluk, merkezi bir devlet olmaya çalışan ama bunu tam olarak gerçekleştiremeyen bir çöküş dönemi devletiydi. Diğer yandan Batılı devletler imparatorluğu kapitalist sisteme dâhil etmeye çalıştılar. Diğer bir ifadeyle imparatorluğun ekonomik açıdan dünya sistemine dâhil edilmesi, Osmanlı devletinin borçlandırıp iflas ettirilerek ekonominin kontrolünün ele geçirilmesiyle sonuçlanmıştı. Yine Osmanlı imparatorluğunun çeşitli bölgelerinde okullar açmış misyonerler aracılığıyla iç siyasette etkin olunuyordu. Dolayısıyla hem Batılı devletlerin Ermenilerden hem de Ermenilerin Batılı devletlerden beklentileri uyuşmuyordu. Bir taraf imparatorluğun zayıflatılması amacı çerçevesinde bir destek sunarken, Ermeniler ise hakları olan reformları ve imparatorluk içinde temsil edilmelerini dönemin en etkin güçleri olan Batılı devletlerden bekliyordu. Batılı devletlerin Ermeni meselesine dair en somut tavrı Berlin kongresinde olmuştu. Düveli Muazzama Osmanlı devletini, Ermenileri koruması konusunda uyarmış ve nüfuslarının yoğun olduğu altı vilayette reformlar yapmasını istemişti. Dolayısıyla çok yönlü olarak imparatorluğun iç işlerine dâhil olan bu Batılı güçler ile Rusya kimi noktalarda ortak tavır alarak özellikle Ermeni meselesinde imparatorluğu sıkıştırma siyasetini yürütüyorlardı. Rusya’nın 1878 sonrası daha etkin olması, Osmanlı devletini Kürtlerle ittifak yapmaya zorladı ve “buralarda bir Ermenistan kurup topraklarınızı almak istiyorlar” diye tehdit ederek Kürtler korkutulmaya ve Ermenilere düşmanlaştırılmaya çalışarak bu ittifakı sağlamlaştırmak istiyorlardı. Günümüzde bile hala Kürt toplumunda belirgin olan ve sonraları Sovyetler Birliği üzerinden komünizmle birleştirilen Rus (Uris) korkusu ve kaygısı böyle bir dönemin yoğun etkisiyledir. Dolayısıyla Ermeni Rus yakınlaşması, ikisinin de Kürtlerde düşman olarak kodlanmasına sebebiyet verdi. Ermeniler açısından benzer bir durum Kürtlerle Osmanlı devletinin ittifakıydı ve ikisinin düşmanlaştırılması olarak şekillendi. Dolayısıyla bu düşmanlaştırma 1915’e gelindiğinde soykırımı gerçekleştirecek en önemli zemini oluşturmuştu. Sadece bunun Osmanlı devlet elitlerince iradi bir müdahaleye ihtiyacı vardı ve ittihatçılar da savaşı ‘meselenin halli’ için bir fırsat olarak görüp kullandılar.

1915 soykırımı gerçekleştirileli yüz yıl oldu. Fakat soykırımın asıl faili olan Osmanlı devletinin devamı olduğunu söyleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti hala soykırımı inkâr etmektedir. İnkâr üzerine inşa edilmiş bir devletin, soykırımı kabulü, kendi varoluşunu reddetmesi anlamına geldiğinden Türk devleti bu konuyu partiler üstü bir devlet meselesi olarak ele almaktadır. Dolayısıyla yüz yıllık devlet inkârına ortak olacak bir toplumun varlığı gereklidir ve devlet eğitim sistemiyle böylesi bir toplumun varlığını hep diri tutmuştur. Türk devletinin en belirgin siyasi tavırlarından biri; Müslüman Türk toplumunu da gerek ekonomik çıkarlarla, gerek siyasal ve sosyal statüyle gerçekleştirdiği katliamlara ortak etmesidir. Dolayısıyla geçmişle yüzleşme, hesaplaşma istendiğinde devletten önce onun suç ortağı olan toplumun geniş bir kesimi tepki göstermektedir. Bunun en açık örneği mecliste grubu bulunan dört partiden birbirlerine tezatmış gibi duran üçünün (AKP, CHP ve MHP) Avrupa Parlamentosu genel kurulunda kabul edilen Ermeni Soykırımı kararına karşı ortak bir açıklama yapmasıdır.[7] Türk toplumunun ayinesi devletidir; nüfusunun çok büyük bir kısmı ciddi anlamda devletle senkronizedir ve özellikle devletin temellerini oluşturan Ermeni soykırımı, Kürt inkârı gibi konularda devlet gibi düşünüp onun refleksleriyle hareket eder. Dolayısıyla devletle birlikte inşa ettikleri inkâr üzerine kurulu resmi tarihleriyle yüzleşmek en zor seçenektir. Adı geçen partilerin oy oranları toplandığında hem karamsar bir tablo ortaya çıkıyor hem de 1915’ten günümüze Türk devlet-toplum ilişkisinin pek değişmediğini gösteriyor. Dolayısıyla devletin yüz yıllık yüzleşilmeye muhtaç onlarca olayında toplumun suskun kalması bu tarihsel kurucu ve suçlu rolünden kaynaklıdır ve devletin/Türk Müslüman toplumun geçmişiyle yüzleşebilmesi için hala ciddi anlamda zamana ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor.

Buna karşın Kürt hareketinin halklar ve haklar meselesine yaklaşımından kaynaklı Kürt toplumu Ermeni soykırımına dair geçmişiyle yüzleşmeye ve hesaplaşmaya daha açık bir tavra sahip. Kürt toplumunun 1915 soykırımına dair kendi içinde de olsa yüzleşmeye başlaması 1915’i unutmaktan çok hatırlayıp gündemde tutması, Kürtler açısından önemli bir adımdır. Muhtemelen kısmi de olsa bu yüzleşme deneyimini soykırımda yer alan toplumlara ve belki de Türk devletine geçmişiyle yüzleşmek için bir kapı aralar.

[1] Bu kısa yazı, büyük oranda Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümünde Osmanlı Kürt Basınında Kürt-Ermeni İlişkileri konulu yüksek lisans tezinden yararlanılarak yazıldı: “Ayhan Işık, “Kurdish and Armenian Relations in The Ottoman Kurdish Press (1898-1914)” (Thesis, İstanbul Bilgi University,  Institute of Social Science, Master of Arts in History, 2014).”

[2] Bejik ismi için Adnan, Namık Kemal Dinç Çelik, Yüzyıllık Ah Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbakır (İstanbul: İsmail Beşikci Vakfı Yayınları, 2015) kitabına bakılabilir.

[3] David Gaunt, I. Dünya Savaşı Sırasında Doğu Anadolu’da Katliamlar, Direniş, Koruyucular: Müslüman- Hıristiyan ilişkileri, 1. baskı, Belge yayınları 573 (Sultanahmet, İstanbul: Belge Yayınları, 2007). s.431

[4] Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış barış: Doğu Vilayetleri’nde misyonerlik, etnik kimlik ve devlet 1839-1938 = Verpasste friede: mission, ethnie und staat in den ostprovinzen der Türkei 1839-1938, 2. baskı, iletişim yayınları 1075 (İstanbul: İletişim, 2005).

[5]  Karpar, Kemal, “XIX. Yüzyılda Osmanlı’da Nüfus ve İskan Politikaları” Osmanlıda Nüfus ve İskan Politikaları içinde (İstanbul, Bisav Yayınları, 2006) s. 95-112 http://www.bisav.org.tr/userfiles/yayinlar/NOTLAR_15.pdf

[6] Hacî Qadirî Koyî (1815-1897), Dîwan (Stockholm: Nefel, 2004).

Hîç xîretêk nemawe sed car qesembe Qur‘an

Peydabe Ermenistan namênê yek le kurdan‘

[7] “AKP, CHP ve MHP, AP’ye Karşı Birleşti”, 16 Nisan 2015, http://t24.com.tr/haber/akp-chp-ve-mhpden-apye-karsi-birlesti,293777

Soykırımdan Nasıl Kurtuldular? Pakrat Estukyan’ın Ailesinin Hikâyesi

Harun Ercan: Öncelikle kısaca kendinizi tanıtabilir misiniz?

Pakrat Estukyan:  Tabi… 1953 doğumluyum. İstanbulluyum, İstanbul’da doğdum. Ama bugün size atalarımdan bahsetmek istiyorum. Öncesinde şunu söyleyeyim, ben Agos Gazetesi’nin Ermenice sayfalarında editör olarak çalışmaktayım, Ermenice editörü olarak. Ben İstanbul’da doğdum, annem ve babam da İstanbullu sayılırlar. Babam İstanbul’da doğdu, annemse doğum yeri Trabzon diyeceğim ama 40 günlük değildi daha İstanbul’a geldiğinde. Kırkı çıkmadan İstanbul’a gelmişti. Gülcemal vapuruyla. Herkesin anne tarafından ve baba tarafından anneannesi olur babaannesi olur ve dedeleri olur. Benim de vardı. Bunlardan birini ben hiç hatırlamıyorum. O öldüğünde ben sekiz aylıkmışım. Ama onun hikâyelerini çok duydum. Babamın babası, Markar… Markar Çalıkyan. Önce Markar’ın hikâyesini anlatmak isterim size. Markar Çalıkyan, Suşehri’nin (Sivas) Yukarı Ezbider köyünden bir köylü ailesinin çocuğu olarak doğmuş 1876 yılında. O bölgedeki pek çok köylü ailesi gibi senenin uzun bir zamanını gurbette çalışarak geçirirmiş. Markar, dedemin babası olan Astik Ağa ile birlikte ve diğer kardeşleri ile birlikte amcalarıyla birlikte İstanbul Ortaköy’deki ekmek fırınında çalışmaktaydı. 1915 Soykırımı başladığında hatta belki de daha önce Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşına girme kararı aldığında, dedemin çalıştığı fırındaki herkes askere kaydedildi. Ve Osmanlı askeri olarak savaşın içinde düştüler.  Dedem Filistin cephesine gönderildi. Ve Filistin’de savaşırken İngilizlere esir düştü. Tabi I. Dünya Savaşı bitince de askerliği de bitmiş sayıldı. Mütareke[1] ile terhis oldu. Ve memlekete yani Sivas’a gitmek üzere İstanbul’a geldi. Savaş yılları boyunca hiç kimseyle mektuplaşma imkânı olmamıştı. Hiç kimseden haber alma imkânı olmamıştı. Niyeti, İstanbul’a varıp Haydarpaşa’dan Sirkeci’ye geçmekmiş. Oradan bineceği bir vapurla da Giresun’a gidecekmiş. O zaman karayolu olmadığı için Sivas’a gitme yolu böyleydi. Giresun’a kadar vapurla gidiliyordu, Şebinkarahisar üzerinden de Sivas’a gidiliyordu.

Harun: 1915’ten hiç haberi yok herhalde?

Pakrat: Hayır. Haydarpaşa’da trenden inmiş ve garın civarında bir çadır kent ile karşılaşmış. Çadır kentte neredeyse herkesin Ermenice konuştuğunu görmüş. Bu insanların arasında dolaşırken merak etmiş ‘ne bu kalabalık, niye çadırda yaşıyor bu insanlar’ diye. Orada kayınbiraderi ile karşılaşmış. Kayınbiraderinin adı Xaçik. Hemen kucaklaşmışlar. Terhis olduğunu anlatmış, memlekete gideceğini söylemiş kayınbiraderine. Ve acı gerçeği orada Xaçik’den duymuş. Kayınbiraderi demiş ki “artık memleket yok, artık köyümüz yok, artık senin bir karın yok bir kızın yok. Anamız da yok. Herkes öldürüldü”. Dedem o günden beri İstanbul’da. Döner gider yine Ortaköy Fırınına. Yine orada çalışmaya başlar. Dedeme bir daha geleceğim hikâyenin devamında. Babaannem ile evlenme şeklini anlatmak için.

Harun: Babaannenizin hikâyesini anlatabilir misiniz?

Pakrat: Ağavni’ydi babaannemin adı. Kızlık soyadı da Mutafyan. Tokatlı, Erbaalıydı babaannem. Dedem gibi köylü değildi. Kentte yaşıyordu. Babası tütün ticaretiyle ve tütün ekimiyle uğraşıyordu. Hem tütün yetiştiriciliği yapıyorlardı, hem de tütünü satıyorlardı. Tütünü, o zaman da tekel vardı tütün üzerinde, tekele sattıklarında bir kazanıyorlardı kaçakçıya sattıklarında bir buçuk kazanıyorlardı. Babaannemin anlatımlarından biliyorum ki kendi babası hem tekele yani o zamanki adıyla Reji İdaresine tütün satarmış, hem de kaçakçılara da el altından satar daha çok kar edermiş. Geçimleri iyiymiş. Geçimlerinin iyi olduğunu ailenin yaşam tarzından da anlıyorum. Derdi ki; “Ağabeyim kanun çalardı. Yeni yeni iki tane gümüşten yüksük yaptırmıştı kanun çalmak için”. Bunları söyledikten sonra, “o yüzükleri kullanmaya bile kısmet olmadı, hemen arkasındandı katlettiklerinde”. Öbür dayımlar da kumaşçı dükkânında çalışırmış. Şöyle anlatırdı: “Kumaşçı dükkânında Erbaa’ın madamlarına ve hanımefendilerine hizmet ederdi. İstanbul’dan ve Avrupa’dan kumaş getirtirlerdi. O orada tezgâhtar olarak çalışıyordu, kendi dükkânı değildi, ama çok beğenilen bir tezgâhtardı benim abim. O hanımefendi de kibar bir adamdır diye ondan kumaş almayı tercih ederlerdi”. Böyle hikâyeler anlatırdı. Sonra Erbaa’da soykırımın nasıl yaşandığını anlattı bana. Dedi ki:

Bir gün, evde olanları evden, iş yerinde olanları çarşıdan dükkânlarından topladılar Erbaa’daki bütün Ermeni erkeklerini ve bir arsaya götürdüler, dikenli tellerle çevrili bir arsaya. Herkes ağlaştı, dövündü. Ben o zaman 12 yaşındaydım, neyin ne olduğunu tam da anlayabilecek yaşta değildim ama kötü bir şeyler olduğunun da farkındaydım. Herkes bunu konuşuyordu. Erkekleri götürdüler, erkekleri götürdüler diye… Ağabeylerim de götürülmüştü. Babam da götürülmüştü. Dayım da götürülmüştü. Küçük dayım vardı, çok severdim küçük dayımı, Rufen dayım. Onu da götürmüşlerdi. Üzerinden saatler geçti, annem dedi ki bunlar şimdi acıkmıştır, kimse onlara orada yemek de vermez, bana bir tencere yemek verdi, dedi ki “bunu götür babanlara”. Çünkü o dikenli telle çevirdikleri arsa bizim evden çok uzak bir yer değildi. Ben tencereyi aldım gittim. Tel örgülerin arkasından baktım baktım buldum bizimkileri. Dedim ki annem gönderdi bunu. Abim beni bir azarladı, bir tersledi, dedi ki defol git buradan, bir daha buralarda görürsem seni ayaklarını kırarım senin. Sakın gelme bir daha buraya, git evden dışarı çıkma.

Ağlaya ağlaya bunları anlatırdı… Ve derdi ki:

Onları son görüşüm oldu. Sonra duyduk ki, o erkeklerin hepsini Erbaa’ın dışına çıkarmışlar ve orada topluca öldürmüşler. Onları öldürdükten sonra bu sefer zabıtalar evleri dolaştı. Bize dediler ki “hepiniz çıkın evlerden, sürgüne gideceksiniz. Yanınıza alabildiğinizi alın, yürüyün”. Ne alabilirdik ki? Birkaç bohça hazırladı annem. Ve biz yola düştük. Bütün bir gün yürüdük. Gün akşama geldiğinde biz Erbaa’a varmıştık. Epeyi bir patırtı gürültü çıktı, Erbaa’da bizi istemediler. Sonuçta şehir dışında bir yer gösterdiler, dediler ki “bu akşam burada kalın, sabah buradan devam edeceğiz”. Yorgunluktan bitmiş, bitap düşmüştük. Ertesi sabah biz daha yola çıkmadan bir kızılca kıyamet daha koptu. Atlılar üşüştüler bizim bulunduğumuz yere. Herkes dehşet içerisinde “Topal Osman gelmiş, Topal Osman gelmiş!” diye korku panik halindeydi.[2]  Topal Osman denen adamı ben gördüm atının üzerinde. Sağa sola bağırıyordu herkese. Dedi ki, “toplayın bunların hepsini kimse bir yere gitmeyecek, hepsini götürün Niksar’a. Şehir hamamına götürün doğru..” Biz ne olacağını anlamamıştık. Ama Niksar’ın Türk kadınları anlamışlardı ne olacağını. Hepimizi hamama soktular. Derken Niksar’ın Türk kadınları geldiler hamama. Her biri bir kız çocuğunu alıp kaçırmak istedi. Kaçırdılar. Biri de beni alacak oldu. Annem ona çok yalvardı, “bundan ufak bir de oğlum var, onu da al” diye. Almadılar kardeşimi. Beni aldılar. Komşumuzun kızı vardı, onun da adı Ağavni, onu da aldılar. Onu da başka bir aile aldı. Sonrasında o hamamı ateşe verdiler. Oradaki bütün kadınlar ve çocuklar, benim annem, kardeşim, teyzem, hepsi orada kaldılar.

Harun: Babaannenize nasıl davranmışlar?

Pakrat: Babaannemi evine götüren aile demiş ki, “kızım sen bundan sonra bizim kızımızsın artık. Bu evdeki diğer çocuklar neyse sen de bizim için osun. Ama biz sana bir isim vermeliyiz ki, her şey daha iyi olsun. Bundan sonra senin adın Emine olacak”. Babaannem kısa bir süre sonra tifüse yakalanmış. Ateşli bir hastalıkmış tifüs. Titreme nöbetleriyle. Tifüste saçları dökülmüş çokça. O aile çok iyi bakmış babaanneme. O kadar ki ailenin diğer çocukları babalarına annelerine isyan ediyorlarmış “gâvurun kızına beyaz ekmeği yediriyorsunuz, bize siyah ekmeği yediriyorsunuz, ne biçim annesiniz, ne biçim babasınız” diyerekten. Her defasında babaları tersleyip susturuyormuş çocuklarını. Babaannem o ailenin yanında iki veya üç sene kalmış. Akabinde Ermeni bir kadın, Niksarlı, kapı kapı dolaşıp, şalvar dikip satıyormuş sözüm ona, ama bir yandan da çok önemli bir faaliyeti var, bu şekilde kaybolmuş Ermeni kızlarını tespit ediyor. Ve onların İstanbul’a götürülmesini sağlıyor. Babaannemi de tanımış. Öğrenmiş. İz sürmüş. Sonrasında, önce babaannemle bir yolunu bulup konuşmuş. “İster misin seni İstanbul’a götüreyim mi, orada Ermeniler var, burada başka Ermeni yok” diye sormuş. Babaannem “isterim” demiş. Onun üzerinde gene bir yolunu buluş o aileyi ikna etmeye girişmiş. Ben bu çocuğu tanıyorum. Bunun babası hayattadır. İstanbul’dadır. Ben bunu götüreyim. Şudur, budur… Çokça dil döküp bu insanları bir şekilde ikna etmiş. Ve babaannemi almış İstanbul’a getirmiş. İstanbul’da götürebileceği yer yok. Şu anda da Çemberlitaş semtinde tarihi bir han vardır, Vezir Han adında. Bu Vezir Han atölyeler bölgesindedir. Ve babaannemi Vezir Han’daki bir bekâr odasına yerleştirmiş. Çünkü o kadının kendi kardeşi de orada yaşıyor ve başka birkaç bekâr erkek daha yaşıyorlar. Demiş ki işte, “burada bir barınalım bakalım”. İşte o dönemde her nasıl oluyorsa bir öbürüne haber ederek, tanıdıklar vasıtasıyla dedeme bahsediyorlar “böyle bir kız var sen bunla evlenirsen işte o da sahipsiz kalmaz, sen de karın öldü, çocuğu öldü, yalnız kalmazsın” diyorlar. Dedem razı oluyor. Babaannem ve dedem böyle evleniyorlar. İkisinin arasında 20 yaş fark vardı. O yıllarda, soykırım yıllarında bu 20 yaş farkı çok normaldi. Daha büyük farklar da normaldi. Çünkü ortada bir sürü sahipsiz kalmış çocuk vardı. O zamanki yetimhaneler 16 yaşından büyük çocukları artık yapılarında muhafaza edemiyorlardı. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde Çocuk Esirgeme Kurumu 18 yaşına bu limiti koymuş. O 1915’in devamındaki yıllarda ise bu limit 16 imiş. 16’dan sonra kapı dışarı ediyorlarmış çocukları. Dolayısıyla böyle 20 yaş farkla evlenen çok insan var. Onlardan biri de babaannem ve dedem. Hiçbir seçme hakları yok. Kaderlerine razı olmak zorundalar. Ve iki taraflı bu… Dedem almış babaannemi, sonra da fırında çalışan birinin tavsiyesine uyarak Rumeli Hisarına gitmişler yürüyerek, sırtlarında bir yorgan, bir döşek. Rumeli Hisarına gitmişler. Orada kiralık bir ev bulmuşlar. Ve orada yaşamaya başlamışlar. Akabinde Rumeli Hisarı kilisesinde de düğün yapmışlar. O düğünün belgesi halen bende. Evlenme belgesi, papazın tanzim ettiği, patrikhanenin onayladığı. Babaannemin kızlık soyadını o belgeden ötürü biliyorum ben, Mutafyan olduğunu. Yoksa kendisi öyle bir şey söylememişti, ben de sormamıştım. Babaannem öldüğünde ben 22 yaşındaydım.

Harun: Anne tarafınızın hikâyesini anlatabilir misiniz?

Pakrat: Bütün gençlik yıllarım boyunca annemin annesi ve babasıyla beraber yaşadım. Onların da hikâyelerini çok dinledim. Anne tarafından dedemin ismi Vartan’dı. Baba tarafından dedemle aynı kaderi paylaşıyorlar. Şöyle ki, nasıl ki babamın babası Sivas’tan fırında çalışmak üzere İstanbul’a gitmiştiyse, annemin babası da Erzincan’ın Kemah ilçesinin Marik köyünden gurbette çalışmak üzere Rusya’ya gitmişti, inşaatlarda amelelik yapmak üzere. O dönemde Ermeni köyleri için çok yaygın gurbet mekânlarıydı İstanbul ve Rusya şehirleri. Çünkü ağır vergi yükü altındaydılar. Toprağın verdiği, bu vergi yükünü kaldırmaya yetmiyordu. İnsanlar senenin büyük bölümünü, 9-10 ayını işçilik yaparak, gurbette çalışarak geçiriyorlardı. Orada kazandıkları parayla ailelerin geçimlerini sağlıyorlar ve vergilerini veriyorlardı. Her sene hasat zamanı da köylerine geliyorlardı. 1-2 ay kadar köylerinde kalıyorlardı. Annemin babası da I. Dünya Savaşı çıktığında Rusya’daymış. İki abisiyle birlikte üç kardeş, inşaatlarda amelelik, ırgatlık yapıyorlarmış. Savaş patladığında bütün yollar kapanmış. Türkiye’ye gelmeleri mümkün değilmiş. Aileleri sürgün edilmiş ve o süreçte bundan haberdar değillermiş. Nice sonra Bulgaristan’dan başlayarak bütün Karadeniz sahili boyunca gurbette çalışan Ermeni’ler duyarlar ki, Antranik diye bir asker etrafına gönüllü asker toplamaktadır. Ve bu insanlar da gidip Antranik’in ordusuna yazılırlar. Onlardan biri dedemdir. Vartan dedem… Bu işler olurken 17 veya 18 yaşındadır. Dedem ağabeyleriyle birlikte Antranik’in ordusuna katılır. Dolayısıyla o 1915’de şahsen kendisi Türklerin zulmüne uğramamış bir insandır. Ama bütün ailesi Türklerin zulmüyle yok edilmiş insanlardır. Ona Ruslarla birlikte savaşarak, Türklere zulüm yapmak düşer. Hani mütemadiyen söyleniyor ya işte, Ermeniler bize şöyle yaptı böyle yaptı, o bahsettiklerinden biri muhtemelen dedemdir. Çünkü Antranik hakikatten de güçlü bir asker olmuştur. Paşa namıyla, Antranik Paşa veya Antranik Ozanyan gerçek adıyla. Çok savaşmış. Dedem çok fazla böyle şeyler anlatmadı sivil halka şunu yaptık ettik diye . Askerlere karşı savaşlarını anlattı ama bana hiç de ihtimal dışı gelmiyor ki yollarında bir Müslüman köyüne rastladılarsa köy halkına da vicdanlı davranmamış olsunlar. Doğrudan doğruya öyle bir tanıklık yok ama o dönem de yarı da başıbozuk ordusu gibi bir ordudur bahsettiği şey.

Harun: Milis gücü olarak hareket ediyorlarmış galiba?

Pakrat: Gönüllülerin ağırlıkta olduğu bir grup. O çatışmalar esnasında dedem yaralanmış. Çenesinden bir mermi girmiş. O yüzden dedemin çene kemiği eğri büğrü bir şeydi,  kırılmıştı yani çene kemiği. Yaralandıktan sonra cephe gerisine düşmüş dedem. Ama askerlerle çatışmaya devam etmektedir. İki abisi de devam etmektedir. Orada onlarla yolu kopmuş, onlar Rusya’da kalmışlar savaş bittiğinde. Kendisi ise Türkiye’de kalmıştır. O yaralı haliyle tedavi gördüğü yer bir manastırdır. Protestan misyonerlerin işlettiği, çalıştırdığı bir manastırdır. Manastırın reviridir. O manastırın yanı sıra da bir yetimhane varmış. Dedemin yaraları iyileşmiş, yaraları iyileştikten sonra o manastırdaki Protestan rahip dedemi bir süre daha orada alıkoymuş. Ona görevler vermiş revirde çalışması için. Ve bir gün de kulağına fısılmış ve demiş ki, “şu yetimhanede senin yaşına uygun başına uygun boyu posu uygun bir kız var. Senle bir gidip ziyaret edelimde, razı olursan isteyelim o kızı”.

Harun: Manastır neredeymiş biliyor musunuz?

Pakrat: Manastırın yerini bilmiyorum. Bu dedem o rahiple birlikte bir sepet meyve de alıp yetimhaneye ziyarete gitmişler. Yetimhanede de bir rahibe varmış zaten. Rahibeye dertlerini söylemişler. Rahibe neneme sormuş, “razı mısın, gidecek misin bu adamla?” diye sormuş. Nenem de “peki” demiş. Ve bunlar evlenmişler. Bunların düğününü kıyan adam o dönem Trabzon’un ruhani önderidir. Daha sonra İstanbul’a patrik olacaktır. Ve bunlar Trabzon’da yaşamaya başlamışlar. 1922 yılında dedem Osmanlılar tarafından bir daha askere alınır, Türkler tarafından yani Türk askeri olarak. Orduya kaydedilmiş ve Çanakkale’ye gönderilmiş. Artık o dönemde Çanakkale savaşı falan yoktu, Çanakkale 1915’de olmuş bitmişti. Dedem yokken, anneannem hamiledir. Dedem askere gideceği zaman anneanneme döner der ki, “eğer kız doğarsa adını Siranuç koyarsın”. Böyle der ve gider. Akabinde annem doğar. Annemin doğmasından sonra, 20-30 gün sonra Patrik çağırır makamına, der ki “kızım emir geldi Trabzon’u tahliye edeceğiz. Burada hiç Ermeni ve Rum kalmayacak. Nereye gitmek istersin? Eğer istersen Fransa’ya giden bir gemi var… Bostan’a giden bir gemi var… İstanbul’a giden gemi var… Atina’ya giden gemi var… Nereye göndereyim seni? Marsilya’ya mı yoksa, nereye gidersin?” Anneannem kocasının asker olduğunu düşünüp daha uzak bir yer olmasın diye der ki “İstanbul’a gitmek istiyorum madem gideceksek”. Çünkü bir yandan İstanbul’da bir ümidi daha vardır, onun da babası gurbettedir. İstanbul’da gurbettedir ve ondan bir daha haber almamıştır. “Belki babamı bulabilirim” düşüncesiyle anneannem der ki “İstanbul’a gideyim”. Gülcemal denilen meşhur bir vapur vardır bizim tarihimizde. Gülcemal vapuruna bindirilirler. O dönemin iyi vapurudur Gülcemal ama anneannem der ki, “zenginler kamaralara yerleştiler, ama biz yoksulduk. Bize güverte kaldı. Bir hafta sürdü Trabzon’dan o vapurun İstanbul’a gelmesi. O esnada ben en çok güvertede bebek soğuktan ölecek diye korkardım. Kundağı ikide birde geminin bacasına yaslardım ki oradan sıcaklık gelsin”. Sonra şöyle derdi, “Biliyor musun aslında ölecek diye korkmuyordum. Daha çok korktuğum başka bir şey vardı, ölürse gemide ölenleri denize atarlar diye duymuştum. Bu düşünce çok korkutuyordu beni” derdi. Ölmesinden çok ölüsünün deniz atılmasından çok korkuyordum. Ve bu gemi böyle böyle gelir. Anneannem de kim kime nasıl yol gösteriyorsa, ne yapıyorsa bilmiyorum, İstanbul’da bir muhacir toplanma merkezi vardır Samatya’da. Bugünkü Surp Kevork Kilisesinin bulunduğu avlusunda ve civarında. Anneannem de elinde kundağıyla oraya gelir, oraya iner.

Harun: Bu arada anneannenizin nereli olduğunu biliyor musunuz?

Pakrat: Şebinkarahisarlı. Onun adı da Arusyak’dı. Bu esnada dedem terhis olmuş Çanakkale’den. Ve terhis olunca direk Trabzon’a gitmiş karısını ve çocuğunu aramaya. İletişimler öyle bir halde ki, Trabzon’dan herkesin tahliye edildiğini Trabzon’a varınca öğrenmiş. Ve başka bir gemiyle tekrar gerisin geri İstanbul’a yola çıkmış. Çünkü birileri söylemiş “İstanbul’dalar” diye, “İstanbul’a gemisiyle gitti” diye. İstanbul’a gelmek üzere gemiye biner fakat yolda gemiye bir telsiz talimatı gelir. Denir ki, “bu gemi İstanbul limanına uğramayacak çünkü İstanbul’da çok gâvur var direk Yunanistan’a gidecek”. Gemi gelmiş Kumkapı, Samatya açıklarında, İstanbul limanı denilecek alanda mecburen demirlemiş, kömür ikmali yapması gerekiyormuş ama yolcu inmeyecekmiş. Fakat böyle bir geminin Trabzon’dan geldiğini duyan bir sürü muhacir, kayıklarla gitmişler geminin etrafında dolaşmaya. Giden muhacirlerden bir tanesi de anneannemdir. Kundaktaki bebeği emanet bırakmış o indiği göçmen kampında, Samatya Kilisesi bünyesindeki kampta. Kendisi bir tanıdıkla, bir komşuyla inmiş rıhtıma, oradan kayıkla geminin kenarına. Geminin kenarında kayıkla turlamışlar kürek çekerek. Ve güvertede tanıdığı birisini görmüş Trabzon’dan. Ona dedemi sormuş “Vartan gemide mi? Vartan da geldi mi?” diye. O da demiş ki, “Vartan gemideydi ama şimdi göremiyorum. Bilmiyorum”. Anneannem eli boş geri dönmüş. Geri döndüğünde dedemi bebeği kucağında o kalabalıkta bulmuş. Dedem meğerse atlamış gemiden, yüzme bilmediği halde atlamış. Biri onu kayığa almış. Bir şekilde daha önce karaya çıkmış. Anneannem sormasından daha önce ve yine bir şekilde o kilisenin yolunu bulmuş. Anneannem gidiyor ve görüyor ki dedem o kampta, annem de kucağında. Ve buluştular. O günden itibaren onlar da Samatya’dalar. Annem Samatya’da büyüdü. Samatya’daki ilkokula gitti. Evleninceye kadar Samatyalıydı. Evlenip Rumeli Hisarına gelin gitti. Ben de Rumeli Hisarında doğdum. İşte bizim hikâye böyle. Anneannemin hikâyesini anlatmadım farkındasın değil mi? Anneannem Şebinkarahisarlı Tamzara köyünden. 1915 yılında o da 12 veya 13 yaşında. Onun da babası söylediğim gibi gurbette. O kardeşlerinden büyüklerinden biri, öbür kardeşleri kendinden küçük, bütün kardeşleri ve annesiyle tehcir edilirler. Anneannemin hikâyesi, Eğin şehrinde kopar. Annesi yolda hastalanmış. O da tifo veya tifüs olmuş ve ölmüş. Çaresiz kalmışlar. Annelerinin ölüsü önlerinde, çocukları yanında, anneannem ve kardeşleri ne yapacaklarını bilemez, şaşkın haldeyken bir asker gelir. Anneannemin annesinin ayağına bir ip bağlamışlar. Ve o cesedi çeke çeke götürmüşler. Anneannem o manzarayı anlatırken şöyle derdi: “Eğin şehrinin sokakları basamaklıdır, merdivendir. Düz yokuş değildir. Hep basamak basamaktır. Ben bütün öteki kardeşlerimi böyle koynuma aldım, kucakladım, hiçbirine baktırmadım ama ben baktım. Annemi götürürken o asker, annemin ölüsünün kafasının küt küt o taşlara vurma sesi şimdiye kadar kulaklarımdadır” diye anlatırdı. Eğin şehri basamaklıdır. Sonra Eğinli insanlarla tanıştıkça sordum “sizin sokaklarınız basamaklı mıdır?” diye. Halen basamaklıymış sokaklar Eğin’de. Sonra kardeşlerini nasıl kaybettiğini bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var o da bir Türk ailenin yanında hayatta kaldı. O aileler de bizim yakın zamanlara kadar da, yani yakın zamanlar derken benim gençlik yıllarıma kadar da temaslarımız sürdü. Bizim ailenin hikâyesi bu işte. Ama şimdi belki sana ilginç gelmiştir bu hikâyeler, hiçbir Ermeni’ye ilginç gelmez. Hangisi anlatsa benzer bir hikâyesi vardır.

Röportaj deşifrasyonu: Evin Jiyan Kışanak

[1] Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması: Osmanlı devletinin I. Dünya Savaşını kaybettiğini kabul ettiği ve şartları arasında Osmanlı ordusunun kayda değer bölümünün terhis edilmesi bulunan ateşkes anlaşması.

[2] Topal Osman Rumlara, Ermenilere ve Alevilere karşı I. Dünya Savaşı sürecinde ve sonrasında yapılan katliamların kayda değer bir kısmını gerçekleştirmiş Teşkilat-ı Mahsus üyesidir.  Sonrasında Mustafa Kemal’e muhalefet ettiği için öldürtülmüştür.

Güney Afrika’dan Kürdistan’a Çatışma ve Çözüm
Ahmet Hamdi Akkaya*

Silahlı çatışmaların çözümünde müzakere yönteminin öne çıkması aslında oldukça yeni bir gelişme sayılabilir. İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1980lere kadar olan dönemde, devletlerin veya karşıtlarının zaferiyle sonuçlanan iç savaşların kaderi bu tarihten sonra ciddi biçimde değişti. 1990’lardan itibaren silahlı çatışmaların müzakere yoluyla çözümü giderek daha öne çıktı. 1940’dan 1980’lere kadarki süreçte müzakere yoluyla sona erdirilen silahlı çatışmaların sayısı çok sınırlı iken, 1990lardan itibaren bu yöntemle sona eren silahlı çatışma sayısı, bir tarafın zaferi ile sonuçlanana eşittir (Toft, 2009, s.6). Özellikle Güney Afrika ve Kuzey İrlanda’da müzakere yoluyla çözüm süreci denemelerinin başarıyla sonuçlanması tüm çatışmalı durumlara örnek gösterilmeye başlandı.

Kürdistan Özgürlük Hareketi (KÖH) ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında süregiden çatışma süreci ve çözüm girişimleri de zaman zaman bu örneklere atıfla tartışılıyor. Çatışmaya yol açan sorunların niteliği ve çatışmanın biçimi açısından ciddi farklar bulunsa da, mücadele eden güçler ve çözüm sürecinin kimi özellikleri, özellikle G.Afrika deneyimi ile şaşırtıcı benzerlikleri gündeme getiriyor. Bunlardan en önemlisi olarak, her iki örnekte de masanın bir yanında direniş safları açısından hegemonik yanı güçlü 2 örgüt ve lider (Afrika Ulusal Kongresi/ANC-Nelson Mandela ve Kürdistan İşçi Partisi/PKK-Abdullah Öcalan) olması ve her iki liderin de cezaevinde iken bu süreci başlatmaları belirtilebilir. Nitekim, senaryosu, tarihçi-yazar Robert Harvey’in The Fall of Apartheid (Apartheid’ın Çöküşü) adlı araştırma kitabına dayanan Güney Afrika’da Apartheid rejimi ile ANC arasındaki müzakere sürecini anlatan Endgame (Son Oyun, 2009) adlı filmde geçen şu diyaloglar bile çarpıcı benzerlikler konusunda fikir verebilir.

Dr.Noel Barnard (heyete): “Başkan, kamuoyu önünde hala resmi politikayı savunuyor: Teröristleri yenmeden onlarla görüşmezsiniz. Özel olarak ise, sizin bu diyalogu mümkün olduğunca sürdürmenizi istiyor… ANC’nin güç yapısındaki kırılma noktalarını daha fazla bildikçe, oyunun sonunu daha iyi kontrol edebiliriz…”

P.W.Botha (Barnard’a): “Sen, bu görüşmeleri bana ‘ANC’nin üzerinde etki sahibi olacağız, Mandela’ya karşı elimiz güçlenecek’ diye pazarladın. Bunu sağlamayacaksa ne faydası var?”

ANC Heyeti (G.Afrika heyetine): “Mandela’nın ve tüm politik tutukluların serbest bırakılması ve politik örgütlenme üzerindeki yasakların kalkması. Ancak bundan sonra gerçek bir demokratik yönetime uzlaşılarak geçilebilir.”

G.Afrika Heyeti (ANC heyetine): “Bunlar olmazsa, ayaklanma ve kan dökülecek mi demek istiyorsunuz…. Bu eski terör taktiğidir, görüşmeler başlayınca şiddeti artırmak yani… Eğer bunun hükümetle görüşmelerde elinizi güçlendireceğini düşündüyseniz, yanılıyorsunuz.”

Mandela (ANC Yönetimine): “Değerli arkadaşlar, en iyimser tahminle Başkan beni kafeste görüp böylece boyun eğdireceğini sanıyor. Fakat ben de 20 yıldır bu an için kendimi hazırlamışım. Barnard ile konuşmak riskli idi fakat bir şeye güvenebilirsiniz; ben koşulları müzakere etmiyorum, sadece ANC’nin bunu yapmasını kolaylaştırıyorum. Sonuçta kesin olan şu; ben ve siz beraber o kadar uzun bir yol katettik ki, şimdi bizi birbirimizden ayırmaları mümkün değil.”

Barnard (Botha’ya): “Resmi görüşmeler başlamadan önce, iki taraf da tavizler vermeli. Eğer biz Mandela’yı bırakarak bir jest yaparsak…”

Botha (Barnard’a): “Ben Mandela’nın serbest bırakılmasından hiç sözetmedim.”

Barnard (Botha’ya): “Bu artık bir politik kendini kurtarma meselesi değil efendim. Sizin zaman kazanma politikanız bir belirsizlik boşluğu yarattı ve bu artık şiddeti besliyor. Şimdi inisiyatifi alırsanız, ülkeyi iç savaşın kenarından döndüren vizyon ve devlet adamlığına sahip olarak tarihe geçeceksiniz.”

Botha (Barnard’a): “Tarih, dümeni erken bıraktığımı da söyleyebilir. Eğer Mandela’ya özgürlüğünü şimdi verirsem, elimizdeki en büyük kozu bırakmış oluruz. O da herkes gibi; ne kadar çok alırsa, daha fazlasını isteyecektir. Kilit O’dur.”

Filmden alınan bu diyaloglarda kalın harflerle verilen isimlerin KÖH-TC cephesindeki muadilleri yani; N.Mandela=A.Öcalan, P.W.Botha=R.T.Erdoğan, Dr.Noel Barnard (o dönemki Güney Afrika İstihbarat Teşkilatı’nın sorumlusu)=H.Fidan, ANC=PKK ile değiştirilmesi halinde de metnin hayli inandırıcı olacağı açıktır. Bunun nedeni ise; filmde konu edinilen Güney Afrika’da 1985 ile 1990 yılları arasında yaşanan dönem ile şu an KÖH ile TC arasında yürütülen ve ‘çözüm süreci’ olarak adlandırılan sürecin benzerlikler göstermesidir. Bu açıdan ANC’nin yaşadığı deneyime yakından bakmak faydalı olacaktır. Bunun için de ANC ile G.Afrika yönetiminin yanı sıra bir çok başka toplumsal ve siyasal gücün de katıldığı 1990 sonrası resmi görüşmeler yerine, Mandela’nın hapisteyken başlattığı ve ‘görüşmeler üzerine görüşme’ olarak adlandırdığı dönemi esas almak daha doğru olacaktır. Bu makale de esas olarak 1990 Şubat’ında Mandela’nın serbest bırakıldığı döneme kadarki süreci kapsamaktadır.

Silahlı Mücadeleden Görüşmeye

Yirminci yüzyılın başından itibaren değişik aşamalardan geçen Güney Afrika’daki ırkçı rejim, 1950’li yıllarla birlikte bir çok yasal düzenleme ile daha kapsamlı bir nitelik kazandı. Aynı şekilde, ırkçı rejime karşı mücadele de bu süreçte yeniden şekillendi. 1912’de kurulan ANC, bu dönemde bir yandan 1953 yılında kabul ettiği M(Mandela)-Planı çerçevesinde yeniden yapılanırken, diğer yandan da 1955’de altına imza attığı Özgürlük Beyannamesi ile (Freedom Charter) hem genel programını hem de ittifaklarını belirliyordu (Suttner, 2013). Bu çerçevede şekillenen mücadelenin ilk aşaması 1960’da ırkçı rejimin gerçekleştirdiği Sharpeville katliamı, ardından ANC’nin yasaklanması ve giderek artan baskılarla sonuçlandı. Buna karşı yeraltına çekilen ANC, Mandela liderliğinde silahlı kanadı MK’yi (Zuluca, Ulusun Mızrağı anlamına gelen Umkhonto we Sizwe) oluşturarak yeni bir mücadele sürecine girişti. Kendisi de Etopya’da askeri eğitim gören Mandela’nın liderliğindeki MK’nin daha çok sabotaj niteliğinde eylemler gerçekleştirdiği bu dönem, Mandela’nın Ağustos 1962’de, lider kadronun büyük kısmının ise bir yıl sonra yakalanması ile sona erdi.

Yargılanıp ömür boyu hapse mahkum edilen Mandela ve arkadaşlarının Robben adasına götürülmeleri ile başlayan yeni süreçte ise başlangıçta ANC oldukça etkisiz idi. Örgütsel yapının ağırlıklı olarak yurtdışında şekillendiği bu süreç, ırkçı rejimin ağır baskısı altında büyüyen yeni bir kuşağın radikal eylemlerle ortaya çıktığı 1970lerin ikinci yarısına kadar devam edecektir. Bu dönemde, ANC  Oliver Tambo önderliğinde yurtdışında giderek genişleyen bir ittifak içinde askeri-siyasi-diplomatik çalışmalarına devam ederken,  Mandela ve hapisteki tüm lider kadro açısından tam bir izolasyon dönemi yaşanmıştır.

1962’de tutuklanmasından 1980’lerin başına kadar ki 20 yıllık süreçte, Mandela’nın dışarı ile ilişkisi çok çok sınırlı olmuştur. Aile üyeleri ile çok seyrek yapabildiği görüşmeler ve zaman zaman dışarı kaçırabildiği mektuplardaki bazı mesajları dışında örgüt ve dış dünya ile bağlantısı olmadığı belirtilebilir. Ancak 1980 yılında başlatılan Mandela’ya Özgürlük kampanyası ANC’nin de tekrar aktif güç olarak devreye girdiği bir aşamaya işaret etmiştir. Nitekim ırkçı rejimin başına kendisini ‘savaşcı ve reformcu’ olarak tanımlayan P.W. Botha’nin geçtiği bu süreçte ilk değişim, 1982 yılında Mandela ve üç arkadaşının 18 yıldır tutuldukları Robben adasından Cape Town yakınlarındaki bir hapishaneye (Pollsmoor) getirilmesidir. Mandela ve arkadaşlarının dış dünya ile haberleşme imkanlarının göreceli olarak arttığı bu dönemde ırkçı rejim de, Güney Afrika nüfusunda önemli bir grubu oluşturan Hintliler ve Renkliler için (melez ırkları tarif için kullanılan bir terim, Coloureds) ayrı parlamentolar oluşturmaya karar verdi. Nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan siyahların durumunda hiç bir değişiklik getirmeyen bu ‘açılım’a karşı, ANC ve müttefikleri ise Birleşik Demokratik Cephe (UDF) adlı kitlesel bir oluşumla cevap verdiler. Böylece 1980’ler Güney Afrika’da yeni bir mücadele sürecinin de başlangıcını ifade etti.

1983-85 arasında Mandela, Poolsmoor cezaevinde G.Afrikalı ve yabancı akademisyen, gazeteci ve politikacılarla görüşme şansını elde etti. Çoğunlukla bireysel inisiyatif niteliğindeki bu görüşmeler genellikle kamuoyuna yansımadı ancak değişen atmosferin işaretçisi idi. Nitekim 1985 yılı Ocak ayında ANC’nin ‘Güney Afrika’yı Yönetilemez Kılalım’ çağrısı ile başlattığı kampanya ve Botha’nın Mandela’nın şiddeti reddetmesi koşuluyla serbest kalabileceği yönündeki açıklaması süreci hızlandırdı. Mandela, bir kitle gösterisine kızı aracılığıyla ilettiği mesajla bu teklifi reddetti. 20 yıldan sonra ilk defa Mandela’nın sözleri kitlelerle doğrudan buluşuyordu. Hem Mandela üzerindeki tecritin göreceli kaldırılması hem de ANC’nin yürüttüğü ‘Yönetilmez Kılma’ kampanyası giderek etkili olmaya başladı. Aynı süreçte G.Afrika’ya yönelik hem uluslararası finans çevrelerinin,  hem de bir çok devletin ambargoya varan baskıları artarken, ırkçı yönetim de olağanüstü hal ilan etti. Böylece ‘umutla’ başlayan bir yıl çıkmazla sonuçlanacakken, devlet başkanı Botha’nın daha sonra görüşmelerde kilit rol oynayacak olan Adalet Bakanı Kobie Coetsee’ye ‘Kendimizi iyice köşeye sıkıştırdık. Bundan bizi kurtarabilir misin?’ demesi yeni bir kapıyı aralayacaktı (Sampson,1999, s. 336). Yıl sonuna doğru bir ameliyat geçiren Mandela’yı ziyarete giden eşi ile aynı uçakta yolculuk eden Bakan Cooetse, önce Winnie Mandela ile sohbet edecek, ardından hastanede Nelson Mandela’yı ziyaret edecektir. Mandela, anılarında şöyle anlatır bu beklenmedik ziyareti:

“Hastanedeyken eşim Winnie ziyaretime geldi. Beklenmedik bir ziyaretçim daha vardı: Adalet Bakanı Kobie Coetsee. Kısa bir süre önce bakandan ANC ve hükümet arasındaki görüşmeleri konuşmak için bir toplantı istemiştim ancak bana cevap vermemişti. Ama bu sabah hastaneye geldiğinde sanki eski bir dostunu ziyaret ediyormuş gibiydi. Kibar ve samimi davranıyordu. Saşırmıştım ama gayet normal karşılar göründüm. Hükümet ANC ile bir şekilde görüşmeye yanaşmıştı” (Mandela, c.2, 282).

Bu ameliyattan sonra Mandela hapishaneye döndüğünde arkadaşlarından ayrı bir yere alınır. 24 yıllık hapis hayatında ilk kez tek başına kalıyordur. Gerek Mandela ve lider kadrodan üç arkadaşının 1982 yılında Robben adasından diğer yoldaşlarının yanından alınması, gerekse de 1985 yılı sonunda Mandela’nın tek başına bir yere taşınması aslında nedensiz değildir. Önce tüm liderlik mekanizmasının genel örgüt yapısından, daha sonra da Mandela’nın liderliğin diğer üyelerinden ayrılması ile ırkçı yönetimle görüşmeye daha hazır hale gelecekleri umulmaktadır. Bunun örgüt saflarında ayrışma veya en azından karışıklığa yolaçacağı hesabı da gözardı edilmemektedir. Mandela ise anılarında şöyle değerlendiriyor bu durumu:

“Birkaç hafta sonra yeni koşulların ne anlama geldiğini anlamaya başladım. Bu değişiklik bir fırsattı. Arkadaşlarımdan ayrıldığım için mutlu değildim ve 3. kattaki güneşli terası, terasta yaptığım bahçemi özlemiştim. Ancak yalnızlığım bana belli bir serbestlik de sağladı ve bu sayede uzun süredir düşündüğüm bir şeye karar verdim: hükümetle müzakerelere başlamak. Müzakerelerle mücadelenin ileriye doğru gidebileceği kanaatindeydim. Şayet diyalog başlamazsa her iki taraf da şiddetin ve savaşın karanlık dünyasına çekilecekti. Diyalog çabalarımı bozacak bir tür kontrolden uzak tek başına kalmam, bu yönde ilk adımları atma fırsatı verebilirdi. Üç çeyrek asırdır beyaz azınlık yönetimi ile mücadele ediyorduk. 20 yıldan fazla süredir de silahlı mücadele içindeydik. Her iki taraftan da çok sayıda insan ölmüştü. Düşman güçlü ve dirençliydi. Ancak tüm uçakları ve tanklarına rağmen, tarihin yanlış yerinde durduklarını da anlamış olmalıydılar. Biz ise kendi açımızdan haklıydık ama güçlü değildik. Benim açımdan, askeri bir zafer imkansız bir rüya değilse bile uzak ihtimaldi. Her iki taraftan da binlerin ölmesinin anlamı yoktu. Onlar da bunu bilmeliydi. Artık konuşma zamanıdır. Ancak çok hassas bir süreçti. Her iki taraf da müzakereleri zayıflık ve ihanet olarak görüyordu. Birinin önemli bir taviz vermeden diğerinin masaya oturması mümkün değildi” (Mandela, c.2.285).

‘Görüşme Üzerine Görüşme’ de Zorlu Geçti

Mandela, 1986 yılı başında avukatı aracılığıyla bu niyetinden ANC’nin dışarıdaki lideri O. Tambo’yu haberdar ettikten sonra Adalet Bakanı Cootsee’ye ‘görüşmeler üzerine görüşme’ başlatma çağrısı yapar ancak hiç bir cevap alamaz. Mandela’nın ısrarla üst üste yaptığı görüşme talepleri cevapsız kalır. Böylece hükümetle görüşme umudu bir nevi daha doğmadan sönerken, 1986 yılı baharında yeni bir olanak doğar. 1985 yılında İngiliz Uluslar Topluluğu (Commonwealth) ülkeleri toplantısında İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’ın karşı çıkmasına rağmen, Güney Afrika’daki çözümsüzlüğü aşmak için “önemli kişiler“ (ya da akil insanlar) delegasyonu oluşturma kararı alınmıştı. İçinde Avustralya, Nijerya eski liderlerinin de bulunduğu bu heyet, G.Afrika ziyaretleri sırasında Mandela’yla da buluşurlar. Toplantıda Mandela, müzakereler için zamanın geldiğini ve hükümet ile ANC’nin masaya oturması gerektiğini söyler ve heyete ANC’nin liderliğini yürüten Tambo ile görüşmelerini önerir. Heyetin Mayıs 1986’da ANC liderliği ile görüşme ardından G.Afrika’ya dönüp Mandela ile biraraya geleceği gün, ırkçı rejimin askeri güçleri ANC’nin Botswana, Zambia ve Zimbabwe’dekı üslerine hava saldırısı düzenledi. Böylece görüşme imkanı tamamen ortadan kalkar ve heyet Güney Afrika’yı terkeder.

Bir kez daha müzakareleri ileriye götürme çabaları sonuçsuz kalmış, hükümetin yurtdışındaki askeri saldırıları ve yeniden olağanüstü hal ilan etmesiyle şiddet hızla tırmanmaya başlamıştır. Tam da böylesi bir süreçte, 1986 yaz ortasında Mandela tekrar inisiyatif alır:

“Dışarıdan bakıldığında hiç de müzakere zamanı gibi gözükmüyordu. Fakat böylesi umut kırıcı anlar tam da inisiyatif alma zamanlarıdır. Çünkü böylesi zamanlarda herkes ikilemlerden de bir çıkış arar. Ben de cezaevlerinden sorumlu General Willemse’ye cok sade bir mektup yazarak ‘ulusal öneme sahip bir konuda sizinle görüşmek istiyorum’ dedim. Hafta sonu General ile görüşeceğim haberi geldi ve görüştük. Generale, Adalet Bakanı Kobie Coetsee ile görüşmek istediğimi belirttim… General bakanı aradı ve bir kaç dakika içinde görüşmeye gittik sanki hükümet görüşmeyi önceden ayarlamıştı. Görüşmeler için ileri bir adım atabileceğimiz bir fırsat çıkmıştı önümüze. Üç saat boyunca süren görüşmede Coetsee’nin de sorunun çözümünü istediği belliydi. Bu görüşme benim için büyük bir teşvik oldu. Hükümet ülkenin içine girdiği çıkmazı aşmak istiyordu ve şu anki pozisyonlarını bırakmaları gerektiğini anlamışlardı. Artık bir uzlaşının başında olduğumuzu görebiliyorduk. Süreç ilerlemeden kimseye birşey anlatmak doğru olmayacaktı. Hem Pollsmoor, hem de Lusaka’daki (ANC’nin ülkedışı karargahı) arkadaşlarım süreci iyi analiz ettiklerinde beni destekleyeceklerdi” (Mandela, c.2., 291-292).

Mandela’yı oldukça umutlandıran bu görüşmeden sonra haftalar, aylar geçmesine rağmen Adalet Bakanı Coetsee’den bir ses çıkmaz. Bakana tekrar mektup yazan Mandela bir cevap alamaz. Ancak hükümetin farklı gelişmeler için hazırlandığına dair sinyaller de vardır. 1986 yaz sonundan itibaren hapishanedeki görevliler sık sık Mandela’yı alıp şehir içinde ve etrafında gezilere çıkarlar. Hatta bir keresinde genç bir gardiyan, Mandela’yı evine götürerek ailesiyle tanıştırır. Mandela, anılarında bunu ‘belki de böylesi küçük özgürlükleri tattırarak serbest olmam için bir uzlaşıya götürmek istediler’ diye yorumlar.

1987 yılında Mandela ile Adalet Bakanı Kobie Coetsee görüşmeye başlarlar, üst üste yapılan görüşmelerin ardından yılın sonuna doğru hükümet bir somut öneri yapar: Artık, Mandela, üst düzey yetkililerden oluşturulan bir komisyon ile buluşacaktır. Başkanının Adalet Bakanı Coetsee olacağı komisyonda, cezaevleri genel sorumlusu General Willemse, Mandela’nın kaldığı cezaevinin direktörü ile eskiden akademisyen olan Ulusal İstihbarat Servisi başkanı Dr. Noel Barnard yeralır. Komisyonda cezaevleri sorumlulularının olması, görüşmelerin basına sızması durumunda cezaevi koşullarının tartışıldığı gerekçesini ileri sürmeye de yarayacaktır. İlk resmi toplantısını 1988 yılının Mayıs ayında yapan bu gizli çalışma grubu oldukça sık bir araya gelir. Birkaç ay boyunca neredeyse her hafta görüşme olurken, sonra düzensiz yapılan toplantıların periyodu ardından yine haftada bire döner. Ağırlıkta hükümet tarafından toplantılar ayarlanırken Mandela’nın talep ettiği oturumlar da olmustur.

İlk toplantılarda katılımcıların ANC hakkındaki bilgilerinin polis ve istihbarat kaynaklı olduğu için tek taraflı olduğunu gören Mandela, başlangıçta, ANC’nin tarihi ve hükümetten ayıran temel noktalar üzerinde durmayı tercih eder. Ardından da daha kritik konular olan silahlı mücadele, ANC’nin Komünist Partisi’yle ittifakı, çoğunluğun iktidarı gibi meseleler üzerinde durduklarını belirten Mandela, anılarında şöyle der:

“Görüşmelerde, ilk ve en can alıcı konu silahlı mücadeleydi. Konuyu birkaç ay boyunca tartıştık. Hükümetle müzakerelere başlamak ve benim devlet başkanı Botha ile görüşebilmem için öncelikle ANC’nin şiddeti terketmesinde ve silahlı mücadeleyi bırakmasında ısrar ediyorlardı… Ben de tabii, şiddetten devletin sorumlu olduğunu, ezilenin değil daima ezenin mücadelenin şeklini belirlediğini anlattım… ‘Eğer devlet barışcıl yöntemler kullanırsa ANC de barışcıl yöntem kullanacaktır’ sözlerini riskli de olsa söyledim. ‘Şiddetten arınmak size bağlı, bize değil’ dedim. Bu noktada anlayış düzeylerini yükselttiğimi düşünüyorum ve konu felsefik sorundan ziyade pratik bir sorun noktasına ulaştı. Ancak bakan Coetsee ve İstihbarat şefi Dr. Barnard, Ulusal Parti’nin şiddet kullanan hiç bir örgütle görüşmeyecekleri açıklamasını sık sık tekrarladıklarını, ‘kredibilitelerini kaybetmeden, aniden ANC ile görüştüklerini nasıl açıklayabilecekleri’ kaygısı taşıyorlardı. Hükümetin kendi halkına karşı küçük düşmeden görüşmelere başlaması için ANC’nin taviz vermesi gerektiğini düşünüyorlardı. Kendilerince haklı bir nokta olabilirdi ama ben onlara bir çıkış yolu bulamazdım. Onlara kısaca, ‘halka ANC ile masaya oturulmazsa Güney Afrika’daki soruna ne barış, ne de çözüm bulunabileceğini söylemelisiniz. Halk anlayacaktır’ dedim” (Mandela, c.2., 303,304).

Görüşmeler sırasında rahatsızlanarak belli bir süre hastanede kalan Mandela’ya, kendisini yarı tutuklu, yarı serbest bir konuma getirmek istedikleri söylenir. Böylece 1988 yılı Aralık ayında Mandela, Cape Town’ın kuzeydoğusu’nda bulunan Victor Verster cezaevi kompleksinde aslında görevlilerin lojmanı olan, bahçeli ve yüzme havuzlu müstakil bir eve yerleştirilir. Serbest kalacağı 1990 yılı Şubat ayına kadar burada yaşayacak olan Mandela, artık cezaevindeki arkadaşlarının yanısıra ANC’den, Birleşik Demokratik Cephe’den (UDF) kişileri de serbestce kabul edecektir.

Komisyon toplantılarının da devam ettiği bu süreçte, Mandela devlet başkanı Botha ile görüşme talebini de yineliyordu. 1989 yılı başında devlet başkanına, rejimin ANC’den müzakereler için önkoşul olarak istediği; şiddeti bırakma, Komünist Partisi ile ittifakı bozma, çoğunluğun iktidarı fikrinden vazgeçme konularında görüşlerini içeren mektubu sunar. ANC’nin şiddeti terketmeme diye bir sorunu olmadığını, esas hükümetin buna hazır olmadığını ve siyahlarla iktidarı paylaşmaya yanaşmadığını yazan Mandela, müzakereleri iki aşamalı önerir. Birinci aşama, müzakereler için gerekli şartların oluşturulmasının tartışılması, ikincisi de müzakerelerin kendisi.

Ancak bu süreçte ciddi bir kriz geçiren Botha’nın önce tedavi olması, sonrasında da iktidar partisinin liderliğinden ayrılması ama devlet başkanlığını bırakmaması ırkçı rejimin kendi içinde ciddi sarsıntılara yol açar. Ulusal Parti liderliğine gelen Botha’nın bakanlarından F.W. De Klerk çevresinde yeni bir iktidar bloku oluşmaktadır. Buna karşı Botha ise özellikle de güvenlik bürokratlarını etrafında toplayarak devlet başkanlığı konumunu korumak istemektedir. Böylesi bir ortamda Temmuz 1989’da Mandela, Botha ile ilk kez görüşür. Yarım saat süren ve daha çok nezaket ziyareti olarak adlandırılabilecek toplantıda, Mandela’nın kendisi dahil tüm siyasi tutsakların koşulsuz serbest bırakılmasını istemesi gerginliğe yol açar ve ve Botha, bunu yapamayacağını söyler. Kamuoyundan gizli olarak yapılan bu toplantıdan bir ay sonra, Botha devlet başkanlığı görevinden istifa etti. Devlet başkanlığına F.W. de Klerk’in getirilmesi ile yeni bir dönem başladı. Devlet başkanlığı için yemin ettiği gün, görüşme isteğini belirttiği bir mektup yazan Mandela’nın De Klerk hakkındaki görüşleri de şöyledir:

“Bize göre, De Klerk kapalı bir kutu gibiydi. Geçmiş pratiği reform ruhu göstermiyordu. Eğitim bakanlığı döneminde, siyah öğrencilerin beyaz üniversitelere girmesine izin vermiyordu. Ancak Ulusal Parti’nin başına geçtiğinden bu yana konuşmalarını takip ettim ve geçmişinden ayrıldığını gördüm. Bir ideologdan çok pragmatist biriydi; değişimi gerekli, kaçınılmaz görüyordu” (Mandela, c.2., 326).

De Klerk’in başkan olmasından sonra da müzakere komisyonuyla gizli görüşmeye devam eden Mandela, hükümetten iyi niyet gösterisi olarak siyasi tutukluları serbest bırakmasını ister. 1987 sonunda Govan Mbeki bu şekilde serbest bırakılmıştı. Ekim 1989’da da Devlet Başkanı de Klerk, önce Walter Sisulu ve Robben Adası’ndaki yedi ANC yöneticisini, ardından da Mandela ile beraber Pollsmoor cezaevine getirilen arkadaşlarını bırakır. Üstelik de serbest bırakılanlar hiçbir yasağa maruz kalmamıştır ve ANC adına konuşmalarına izin verilir. ANC yasağı böylece yaklaşık 30 yıl sonra fiilen kalkmış olur. Bunun üzerine Aralık 1989’da Mandela, De Klerk ile görüşmeden önce bir mektup yollar. Görüşmelerin iki aşamada olması fikrini yineleyen Mandela, hükümetin müzakere önündeki engelleri ortadan kaldırmasını ister. Tüm siyasi tutsakların serbest bırakılması, örgüt ve kişiler üzerinde yasaklama ve kısıtlamaların kaldırılması, olağanüstü halin sona erdirilmesi, ordunun şehirlerden geri çekilmesi taleplerinin yanında, gündemin birinci maddesi olarak karşılıklı ateşkese gidilmesi vardır. Bu çerçevede De Klerk ile görüşme gerçekleşir.

Ancak somut adım için yeni yılı beklemek gerekecektir. 2 Şubat 1990’da F. W. de Klerk parlamentonun geleneksel açılış konuşmasında apartheid rejiminin sona erdiğini duyurarak ‘müzakerelerin başlaması zamanı gelmiştir’ der. Bir hafta sonra da Mandela ile görüşerek serbest kalacağını bildirir. Artık tek tartışma nerede ve ne zaman serbest kalacağı üzerinedir. Mandela, dışarıda hazırlık için bir hafta sonra serbest bırakılmasını isterken, hükümet hemen diye ısrarcıdır. Sonuçta, Mandela 11 Şubat 1990 günü 27 yıllık tutsaklıktan özgürlüğe kavuşur.

Genel Özet

Özetle 1985-1990 arası inişli çıkışlı bir görüşme sürecinden sonra Mandela’nın özgürlüğü ve başta ANC olmak üzere ırkçı rejime karşı olan örgütlerin üzerindeki yasakların kalkması ile yeni düzenin çerçevesinin belirleneceği müzakerelerin önü açılmıştır. 1990-1993 arasında yaklaşık 3 yıl süren bu müzakerelerle çerçevesi çizilen yeni Güney Afrika düzenine tam geçiş ise 1994 yılındaki seçimlerle mümkün olur. Bu süreci etkileyen iç ve dış bir çok faktörden sözetmek mümkün.

Öncelikle, 1980’lerin başından itibaren ırkçı rejime karşı uygulanan ambargo politikasının, her ne kadar ABD Başkanı Reagan ve İngiltere Başkanı Thatcher tarafından boşa çıkarılmak istense de, oldukça etkili olduğunu vurgulamak gerekiyor. Baskı sadece rejime yönelik de değildir. ANC’nin oldukça etkili desteğini aldığı sosyalist blokta o dönem yaşanan gelişmelerin görüşme yoluyla çözüm arayışını güçlendirdiği bugün daha fazla açığa çıkmıştır. Gorbachev yönetiminin Batı ile yakınlaşması, bölgesel çatışmalara müdahil olmaktan vazgeçeceği gibi genel politikaların yanı sıra, ANC’ye ekonomi politikalarında ulusallaştırmaya daha az vurgu yapmasını önermek gibi somut adımları da içeren bir politika izlemesi müzakere sürecine geçiş açısından etkili olmuştur (Terreblanche, 2012, .7-17; Harvey, 2001, 22).  Kısacası, çatışmanın iki tarafını da müzakereye yönlendiren oldukça etkili uluslararası güçler sözkonusudur.

Aynı şekilde G.Afrika’nın içinde de giderek apartheid politikalarının yol açtığı olumsuz sonuçları gören geniş kesimler ortaya çıkmıştı. 1986 yılından itibaren, Mandela ile rejimin hapishanedeki gizli görüşmelerine paralel şekilde İngiltere’de ANC yetkilileri ile G.Afrikalı beyaz akademisyenler arasındaki temaslar  bunun sonucudur. Rejimin doğrudan bilgisi dahilinde bir tür arka kapı diplomasisi olarak gelişen bu temaslar da müzakere sürecinin ayrılmaz parçasıdır.

Tabii ki bütün bu gizli görüşmeler, arka kapı diplomasisi vs. tarafların kendi içlerinde çok da rahat ve sorunsuz bir biçimde gerçekleşmedi. ANC ve Mandela arasında temassızlıktan kaynaklanan sorunlar bazen ciddi kaygılara yolaçtı. Örneğin 1988 yılında, hapisten bir yıl önce bırakılan lider kadrodan Govan Mbeki, Mandela’nın beyaz azınlığa bazı güvenceler tanınabileceğini belirtmesi üzerine, Birleşik Demokratik Cephe yöneticilerine Mandela’yı görmeye gitmeme talimatı vermişti (Harvey, 2001, 162). Müzakere  seçeneğinin temel olduğu ortaya çıktığı 1988 yılının sonunda bile, ANC ırkçı rejime karşı güvence olsun diye askeri kanadının önemli yöneticilerini ülkeye sızdırarak Vula operasyonu adı altında kendilerine göre yedek bir askeri-siyasi mücadele hattı örgütlemeye girişecektir (Kasrils, 2013). Irkçı rejim ise görüşme sürecinde askeri baskısını hiç gevşetmediği gibi ANC yöneticilerine gerek komşu Afrika ülkelerinde gerekse de Batı metropollerinde saldırılarda bulunacaktır. Bunun en çarpıcı örneği, ANC Paris Temsilcisi Dulcie September’in, Mart 1988’de evinin önünde vurularak öldürülmesidir (Kasrils, 2013, 206).

Irkçı rejimin kendi içinde de ciddi tartışmalar ve rahatsızlıklar olduğu açıktır. Botha’nın başlattığı süreci sonucuna götüren ve G.Afrika’da yeni dönemin rejim açısından mimarı  olarak adlandırılan De Klerk de anılarında bu rahatsızlıklara yoğunca yer veriyor. 1985-89 arasındaki görüşme sürecinden kabinede olmalarına rağmen haberlerinin olmadığı, Botha’nın dar ve asıl olarak güvenlik bürokrasisinden oluşan bir ekiple politika belirlediğinden şikayet eden De Klerk’in halefinin genel yönetim tarzına ilişkin de ciddi eleştirileri var.

“İstikrarın yeniden inşası kendi başına gerçek görüşmelerin başlamasını garanti etmeye yetmezdi. Yıllar geçtikçe, Botha’nın liderlik tarzının da temel bir engel olduğu açıkça ortaya çıkmıştı. O’nu liderimiz olarak kabul edip başlattığı reformlar nedeniyle de takdir etmeme rağmen, fevri ve benmerkezci davranışından iyice rahatsız oluyordum… 1984’te Güney Afrika’nın ilk icracı Devlet Başkanı olarak göreve başladıktan sonra da, Botha benim onaylamadığım, giderek artan bir müstebit tarz edindi… Başkan olunca ofisini daha önce asırlarca sömürge valilerin konutu olarak kullanılan Tuynhuys’a taşıdı… Tuynhuys’un yeniden teşrifatı için büyük paralar harcandı. Kabul salonlarına, özel olarak dizayn edilip dokunan halılar döşendi. İki katlı balo solonu altın barok pervazlarla dekore edildi… Kuştuyünden başlıkları ile özel korumalar; muhafızların törenle nöbet değişimleri… Bunlar içinde büyüdüğümüz Ulusal Parti’nin ölçülü geleneklerine yabancıydı. Bütün bunlar P. W. Botha’nın bakanlarından ve Ulusal Parti milletvekilerinden giderek daha uzaklaşmasının belirtisiydi. Aynı zamanda Botha’nın danışmanlar grubu, Başkanı  politik meslektaşlarından uzak tutmada ve stratejisini hayata geçirmede daha belirleyici rol oynamaya başladılar. Başkanlık Ofisi’ndeki personel sayısı beş yüzü aştı. Başkanın medya ile ilişkileri daha da kötüleşti. Medya giderek düşman olarak görülmeye başlandı” (De Klerk, s.125-126).

Botha’yı ‘saldırgan, agresif’ olmakla, özellikle devlet başkanlığını üstlendiği dönemden sonra içine girdiği özerk ve lüks  yaşantıya, şaşaalı koruma ordusu törenlerine vurguyla eleştiren De Klerk’in anılarındaki bu sözleri Türkiye’deki mevcut gündem açısından da ilginç bir benzerliğe işaret etmektedir:

Ancak sonuçta, her iki tarafın yaşadığı sorunlar ve sürecin iniş-çıkışları ne olursa olsun, müzakere sürecinin ön aşaması başarı ile tamamlanarak ikinci aşamasına geçiş sağlanmıştır. Bu arada G.Afrika’da 1985-89 arasında yürütülen ön görüşme sürecinin kamuoyunun bilgisinin tamamen dışında olduğunu da vurgulamamız gerekiyor. Kamuoyuna açık olarak gerçekleştirilen asıl müzakere sürecinde yaşanan sorunlar, özellikle de ANC’nin izlediği politikadaki eksiklikler, yanlışlıklar bugün çok daha radikal bir tarzda eleştirilmektedir (Kasrils, 2013; Terreblanche, 2012). Bu temelde bu süreçten de alınacak bir çok ders vardır.

Sonuç olarak, bu makale, tabii ki G.Afrika deneyiminin -daha doğrusu herhangi bir deneyimin-, başka bir bağlamda aynen tekrarlanacağını ileri sürmemekle birlikte, başka deneylerden öğrenmenin kaçınılmazlığını göstermeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan, makalede özetlenen G.Afrika’daki ön görüşme sürecinin hikayesi, KÖH ile TC Devleti arasında yürütülen ve niteliği konusunda değişik yorumlara gidilen ‘çözüm süreci’ne ilişkin de bir fikir verebilir. Hele Mandela ve Öcalan gibi tarihi ağırlığı olan liderlerin belirleyici olduğu bir ön görüşme süreci sözkonusu ise, ortak dersler çok daha önem kazanır.

Nitekim PKK lideri Öcalan’ın Türkiye’ye getirildiği 15 Şubat 1999’dan itibaren tutulduğu İmralı adasında, Mandela’nın geçirdiği sürece benzer şekilde, Türk devlet yetkilileri ile temaslar kurduğu biliniyor. Şimdiye kadar asıl olarak da Kürt tarafının parça parça kamuoyuna duyurduğu bilgilerden anlaşıldığı kadarı ile bu temaslar iki döneme ayrılabilir. Birincisi 2006 -2009 arasında yapılan ön temaslardan sonra başlayan ve 2011 ortalarında sona eren Oslo Süreci, diğeri ise 2012 yılı sonunda Öcalan’ın bir mektubu ile başlayan ve hala devam eden süreç.

Birinci süreç, İmralı’da doğrudan Öcalan ve devlet yetkilileri, Kandil-Avrupa‘da ise kim olduğu resmen henüz açıklanmayan ‘yabancı’arabulucu üzerinden yürütülen üç ayaklı bir ilişkilenme üzerinden gelişti. İkinci süreç ise, asıl olarak İmralı’da Öcalan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan arasındaki görüşmelerle başlatıldıktan sonra, HDP milletvekillerinin dahil olduğu bir kapsama kavuşarak sürüyor. Hala nasıl sonuçlanacağı bilinmese de, müzakere süreci açısından Öcalan’ın konumunun Kürt Mandelası olarak net olduğu, hatta Öcalan’ın Kürtler ve kendi örgütü üzerindeki etkisinin Mandela’nınkinden daha güçlü olduğu  rahatça ifade edilebilir. Peki masanın öte yanında bir Botha mı, De Klerk mi oturuyor? İçinde bulunulan sürecin belki de kaderini belirleyecek en kritik soru budur.

 *Doktora Adayı, Gent Üniversitesi, Belçika; Çatışma ve Gelişme Çalışmaları Bölümü –Orta Doğu ve Kuzey Afrika Araştırma Grubu (MENARG)

Kaynaklar

De Klerk, F.W. (1998). The Autobiography: The Last Trek-A new beginning, Macmillan:London.

Harvey, Robert. (2001). The Fall of Apartheid: The Inside Story from Smuts to Mbeki, Palgrave: New York.

Kasrils, Ronnie. (2013). Armed & Dangerous: From Undercover Struggle to Freedom, Jacana Press: Auckland.

Mandela, Nelson. (2004). Long Walk to Freedom, 2 volumes. Abacus:London.

Sampson, Anthony. (1999). Mandela: The Authorized Biography, HarperCollins Publishers: London.

Suttner, Raymond. (2013). The ANC Underground in South Africa to 1976: A Social and historical Study, Jacana Press: Auckland, 4th edit.

Terreblance, Sampie. (2012). Lost inTransformation: South Africa’s Search for a new future since 1986,KMM review Publishing Company: Johannesburg.

Toft, Monica Duffy. (2009). Securing the peace : the durable settlement of civil wars, Princeton University Press: New Jersey.

Artık inkar pozisyonunun yapabileceği bir şey kalmadı
Mehmet Polatel

[Bu röportaj Serpil İlgün imzasıyla Evrensel Gazetesi’nde yayınlanmıştır]

 

Önce, Erdoğan ve AKP Hükümetinin, Papa ve Avrupa Parlamentosuna verdikleri tepkiyi nasıl değerlendirdiğinizle başlayalım. Şaşırtıcı oldu mu? 

Hayır, şaşırtıcı değil. Seçim arifesi olması dolayısıyla milliyetçileşme meselesi var. Bir de HDP dışındaki meclis içindeki muhalefet partileri zaten yıllardır inkar sürecini devam ettiren, bunun bir parçası olan partiler.

Seçim sürecinde olmasaydık, daha mı ‘yumuşak’ bir reaksiyon gösterilecekti?

Daha yumuşak olurdu. Örneğin geçen seneki taziye mesajındaki gibi yumuşak bir söylem gelebilirdi. Özellikle Çanakkale anmalarının 24 Nisan’a alınması gibi hazırlıklarda ve “ortak acı” gibi vurgularda milliyetçileşmeye doğru bir gidiş var. Bu kadar sert tepkinin nedeni, hem 100. yıl olması -dolayısıyla 100. yıldan dolayı dünyada böyle bir tartışmanın olması- hem de seçim arifesinde olunması.

CHP ve MHP’nin de AP’yi, AKP ile ortak açıklama yaparak kınaması, soykırımın inkarının bir devlet refleksi olduğunun göstergelerinden biri midir?

Evet, tabi, önemli bir vurgu yaptınız. Bu milli mutabakat dediğimiz şey, muhalefet partilerini ortaklaştıran ve ortak kesen bir nokta zaten. Ermeni meselesi ya da Kürt meselesi turnosol kağıdı rolü oynuyor. Bu konular ne zaman devreye girse, zaten bir ittifak halini görebiliyoruz. Verilen tepkiler, aslında inkarın geldiği evrimle de alakalı bir durum.

İnkarın evrimi derken?

Şöyle, 1970’lere kadar bu meseleye dair bir suskunluk vardı. Devletin tarzı bunu tartıştırmamaktı. Türkiye’nin inkar ve soykırımla tanışma meselesine baktığımızda, tanışma ve tartışmanın hep kendi iç dinamikleri dışında gelişen bir durum olduğunda ortaya çıktığını görüyoruz. Örneğin ASALA ortaya çıktığında, devlet arşivlerinden inkarın reddine ve Ermenilerin “işbirlikçi”liklerine ilişkin belgeler basılıp yayınlanmaya başlandı. Kendi içlerinde birbirlerini tekrar eden çalışmalardı. 2000’lere geldiğimizde ise Agos’un da kurulmasıyla birlikte sadece yabancı veya Ermeni araştırmacılar değil, Türkiye’deki araştırmacılar da soykırımı araştırmaya başladı. Bu da doğal olarak hem konuşma/tartışma sürecini artıran, hem de Türkiye’deki kamuoyunu yavaş da olsa dönüştürme ihtimali olan bir durumdu. “Ermeniler yapmıştır”dan, “karşılıklı çatışmalar olmuştur, ortak acıdır, iki taraf da birbirini öldürmüştür”e geçildi. Hrant Dink öldürüldükten sonra ise hem ana akım medyada olsun, hem köşe yazılarında vs. de olsun, bu meseleyi çok tartışmamak, inkar düzeyinde de olsa çok dile getirmemek, sadece 24 Nisan haftasında buna değinmek gibi bir durum söz konusu oldu. Bu, dediğiniz devlet aklıyla alakalı.

Erdoğan’ın ‘deport ederiz’, ‘biz niye savunma durumunda kalıyoruz’ gibi cümlelerinin de yer aldığı konuşmasının, aynı zamanda bir itirafa dönüştüğü de söylendi… 

Evet, evet. Cumhurbaşkanı’nın bu sözleri söylemesinin nedeni, 100 yıldır yapılanlarla hiçbir şekilde yüzleşilmemesi, yapılanların cezasız kalması. Cezalandırmak bir yana, tersine katliam ve sürülme sürecine dahil olanların taltif edilmeleriyle doğrudan ilişkili bir durum. Devletin, 1890’lardan beri yaptığı şey, “İstediğim zaman kendi vatandaşlarımı öldürebilirim, öldürenlere de hiçbir şekilde de ceza vermem. Bu konuda hesap vermem.” Ve yüzleşmeden, bunun mahkum edilmesinden kaçındığımız sürece de bu hep devam edecek. Ret ve inkar, Rumlara karşı olacak, Süryanilere karşı olacak, Kürtlere karşı olacak. Ermenileri yeniden tehdide dönecek… Nitekim de böyle oldu.

Ermeni soykırımı konusunda uluslararası baskının artmasıyla, AKP’nin içerde ve dışarıda güç kaybetmesi arasında bir ilişki kuruluyor. Katılır mısınız?

Şu açıdan tabii ki etkili; Türkiye’nin Ortadoğu’daki 2007-08’deki durumu olsaydı şu anda Obama’nın 24 Nisan’da ne diyeceğini biliyor olurduk. Soykırım demeyecekti.

Bugün deme olasılığı arttı mı? 

Türkiye, ABD açısından hâlâ gözden çıkarılacak bir aktör değil. Diğer yandan, Amerika’da da seçimler var ve Obama’nın Türkiye’ye, Ermenistan’la ilişkileri düzeltmesi için 2015’e kadar süre verdiği, dolayısıyla 2015’te (görev süresi bitmeden) Obama’nın “soykırım” diyeceği yönünde ABD basınında haberler yer alıyor.

AKP’ye, ulusalcı ve milliyetçi kesimlerce de, 100. yıla hazırlıksız yakalandığı, argümanlarının zayıf olduğu yönünde eleştiriler yöneltiliyor. Çanakkale anmalarının 24 Nisan’a alınması atağı da başarısız bulunuyor. AKP’ye yöneltilen bu “zayıf/başarısız” eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Zayıf çünkü artık inkar pozisyonunun yapabileceği bir şey kalmadı. Ne yapabilirler daha fazla? Bütün ABD’deki senatörleri etkilemek, İngilizceye çevrilen yayınları herkese ücretsiz dağıtmak gibi aslında bir sürü şey yapıldı. Ama Türkiye’nin yaptıklarının etkili olamayacağını düşünüyorum.

Tam da burada Erdoğan’ın da son açıklamasında da tekrarladığı, ‘arşivler açılsın, tarihe tarihçiler baksın’ sözlerini anımsatarak soralım; bir tarihçi olarak söyler misiniz, inceleme yapacak bu tarihçiler kim? Tarihçiler “1915’te ne oldu?” sorusuna yanıt veremiyorlar mı?

Aslında “bunu tarihçilere bırakmak” biraz gülünç oluyor. 100 yıllık sürece baktığımızda, tarihçilerin yaptığı o kadar çok araştırma var ki. Arşivlerin kapalı olması söylemi, iç kamuoyuna dönük bir mesaj. Çünkü Ermenistan Devlet Arşivi açık, kendim gidip orada araştırma yaptım. Şunu da unutmamak lazım, Ermeniler buradan sürülürken yanlarında belge götüremediler. Dolayısıyla belgeler burada. Evet, Osmanlı Devlet Arşivleri açıldı, gerçekten bir sürü de belge var, biz de yararlanıyoruz.

İşin esasına ilişkin belgelere ulaşabiliyor musunuz peki?

Hayır. O noktada mesela Genelkurmay arşivleri kapalı. Orda bir sürü belge olduğunu tahmin ediyoruz. Yine, sevkıyat defterlerini Osmanlı arşivlerinde bulamıyoruz. Sevkıyat defterleri, tehcir edilen Ermenilerin isimleri, nereden oldukları, kaçında sürüldükleri ve yerlerine ulaşıp ulaşmadıklarının kaydedildiği defterler. Muhtemelen eksikleri olacaktır ama bize genel bir resim verebilecek. Yine “emval-i metruke” dediğimiz defterler yok.

Soykırımın inkarını savunan, resmi ideolojiyi benimseyen tarihçilerin bunu kanıtlayacak belgeleri var mı? 

Öyle bir belge yok. Onların çalışmalarında ağırlıklı olarak Ermenilerin örgütleri olduğu ve isyan ettikleri veya Rusya ile anlaştıkları gibi belgeler yer alıyor. Zaten inkarı bunun üzerine kuran bir söylemleri var, bunu devam ettirmeye çalışıyorlar. Öte yandan, tarihçilere bırakmak da bir anlam ifade etmez, çünkü 10 tarihçiyi yan yana koysanız, 10 farklı görüş ortaya çıkar. Çıkmak da durumunda çünkü belgelere bakışınız farklı veya toplumu, dünyayı algılama biçiminiz bu belgelerle olan ilişkinizi de etkileyebiliyor.

Ama bazı belgeler de vardır ki, olayları son derece sarih anlatıyordur, her şey ortadadır, nerede durduğunuzu, nerede hizalandığınızı ortadan kaldırır?

Doğru. Yine de amaçlar konusunda farklı yorumlar yapılabilir. Dolayısıyla tarihçilere bırakma söylemi boş bir söylem. Soykırım veya 1. Dünya Savaşı’nda Ermenilere ne oldu sorusunun yanıtını tarihçiler kendi aralarında elbette veriyorlar. Vermeye de devam edecekler ama meselemiz, soykırımın inkarının devam edip etmeme meselesi. Bu da tarihçileri aşan bir mesele…

3T; TANINMA, TOPRAK, TAZMİNAT 

Soykırımı tanıma çağrıları şu propagandayla karşılandı; “1915’te soykırım olmamıştır. Ermenilerin niyeti toprak almak, para (tazminat) koparmak!” İç kamuoyunda karşılık bulan bu ‘endişe’ ne derece gerçek? Türkiye’nin ‘Soykırımı tanıyorum’ demesi, toprak, tazminat taleplerini mi başlatacak? Ek olarak, bunlar yadırganacak talepler midir?

Açıkçası, Ermeni toplumunun “Üç T” dediği; tanınma, toprak ve tazminat meselesi, en başından beri söylenen bir şey. Evet, bu topraklardan zorla gönderilen Ermenilerin toprak talebi var ama çok az bir kesiminin var. Ermeni kurumlarının ilk sıraya koydukları talep, tanınma. İkincisi tazminat. Toprak talebi elbette tartışılabilir ama bunu 1920 yılında yapsaydık daha anlamlı olabilirdi. Şu an toprak talebinin kabul edilmesi yeni mağduriyetler yaşatacağı için kabul edilme ihtimali düşük bir talep. Tazminat talebinin maddi külfeti elbette olacaktır, olmak da zorunda, çünkü Ermenilerin hem insani, fiziksel, kültürel, hem maddi kayıpları var. Bunun karşılanması gerekiyor. Bundan kaçış yok.

Tazminat talebini daha iyi anlamak için 100 yıl öncesine gidelim ve mülksüzleştirmenin nasıl yapıldığını anlatmanızı rica edelim. Ama önce, 1915’e gelindiğinde Osmanlı ekonomisinde Ermeni/gayrimüslim oranı neydi? 

Aslında Ermeni denince, zengin, komprador burjuvazi gibi bir algı var ama öyle bir durum yok. Ermeni nüfusun çoğunluğu köylü… Elbette ticaretle ve küçük çaplı sanayi işletmeleriyle uğraşanlar da var. Ekonomik alanın içerisinde yer alanların çoğunluğunu Rum (yüzde 50) ve Ermeniler (yüzde 20) oluşturuyor. Müslüman Türklerin ekonomideki payı yüzde 15.

Bu oranlar da, ‘sermayenin Türkleştirilmesi’ hedefinin kapsamında sadece Ermenilerin olmadığını gösteriyor? 

Tabii. Müslüman kesim daha çok memuriyet tercih ediyor ya da köylü olarak hayatını sürdürüyor. Ermeniler pamukçuluk, ipekçilik, demircilik gibi zanaat işlerini yapıyor. Aslında Müslümanların ticarete olan ilgisi, İttihat ve Terakki’nin teşvikiyle 1913’lerden itibaren başlıyor. O dönem Ziya Gökalp, Tekin Alp gibi isimlerin, “Müslüman dediğimiz memur olmamalı, ticarete de sanayiye de atılmalı, bir Türk burjuvazisi oluşturmalıyız” gibi teşvik edici yazıların sayısı çok artıyor.

Ve bu politikaya da dönüşüyor?

Evet. Milli iktisat dediğimiz mesele 1913’lerde artmaya başlıyor. Devlet yasalar çıkarmaya başlıyor Müslümanları ekonomi alanına teşvik etmek için. Temel dert, gayrimüslimleri ekonomik alandan çıkartıp veya tasfiye edip, onun yerine Müslüman Türk girişimcilerin desteklenerek o alanları ele geçirmesi.

Ekonomiden tasfiye süreci, tehcir kararıyla eşgüdümlü mü yürütülüyor?

Evet. Tehcir süreci buna bir fırsat vermiş oluyor. Çünkü ekonomik faaliyet sürdürenlerin de sürülmesi söz konusu. Geride bırakılan fabrika, atölye, dükkanlar, zanaat işleri yapan yerler… Bunların el değiştirilme süreci başlıyor.

El değiştirme devlet denetimi ve kontrolünde yapılıyor ama bu tabii kolay olmuyor. Çünkü o işi bilen zanaatkarlar vs de sürülmüş oluyor. Hatta bu nedenle kimilerinin tehcirden muaf tutulduğu söyleniyor. Tabii bunun öncesinde Rumların da Trakya ve Ege bölgesinden sürülmesi durumu var. Tehcirle birlikte Ermeni mülklerle ilgili kararlar alınmaya başlanıyor. Bunun üzerine tasfiye süreci de başlamış oluyor.

Dolayısıyla ekonomik tasfiye, soykırımın önemli motivasyonlarından biri oluyor?

Birkaç etkisi var bu sürecin. 1890’larda başlayan süreçte, inanılmaz bir mülk gaspı gerçekleşiyor. Çeşitli yöntemler oluyor ama genel itibariyle zorla alınıyor veya uydurma satış belgeleri yapılıyor.

Mülksüzleştirme politikasına 1915 ne kattı? Ne boyutta bir mülksüzleştirmeden bahsediyoruz?

Bir defa soykırımla birlikte mülksüzleştirme, el koyma ve yağma imparatorluğun her tarafına yayılan bir şey oldu. İlkinde mülklerin gasp sürecinde devlet çok merkezde değildi. Daha çok yerelin, aşiretlerin inisiyatifi söz konusu. Devletin göz yumma, kimi yerde kolaylaştırma gibi rolü var ama 1915’e geldiğimizde artık devlet bunu kontrolüne alıyor. Çıkardığı kanunlara, kurduğu komisyonlara, uygulama biçimlerine baktığımızda, temel derdi Ermenilerin geride bıraktığı malların üzerindeki bütün denetimin kendisinde olması. Dağıtılacaksa da, yıkılacaksa da devletin kararıyla olması. Ama tabii bu planlandığı gibi olmayacak, yolsuzluklar olacak vs.

İNCE FARKLILIKLAR OLSA DA ÇİZGİ AYNI

Soykırımın inkarındaki argümanlardan biri de şu; “Tehcir Osmanlı döneminde gerçekleştirildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin bunda hiçbir sorumluluğu yok!” Bu konuda tarih bize ne söylüyor? İttihat ve Terakki kadroları ve ideolojisi, Cumhuriyet dönemiyle birlikte sona mı erdi gerçekten?
Evet, “Osmanlı ile Cumhuriyet farklı” diye hep söyleniyor. Ama kadro olarak da, ideolojik politik olarak da baktığımızda aynı siyaseti yürütüyorlar. Örneğin önce Bitlis’te, ardından Halep’te soykırım sürecinin içinde yer alan Mustafa Abdülhalik Bey, daha sonraki çalışmalarıyla 25 Eylül 1925’te kabul edilen Şark Islahat Planı’nın çıkarılmasında önemli katkı sağlar. Maliye, Milli Savunma, Bahriye bakanlığı görevlerinde bulunur, 1935’te TBMM Başkanı seçilir ve 1946 yılına kadar bu görevi sürdürür. Yine tehcirden sorumlu müdür Şükrü Kaya, Cumhuriyet döneminde İçişleri Bakanı oluyor. Dolayısıyla devamlılık var. Türkleştirme bu süreçte daha etkin. Artık bir ulus devlet kurulmuş, burada Türkçülük çok daha net ve daha açık bir milliyetçilik haline bürünüyor. Böyle ince farklılıklar olsa da aynı çizgide devam ediyor.

EN KÜÇÜK TAŞINMAZA KADAR KAYIT TUTULMUŞ, ANCAK BUNLARA ULAŞAMIYORUZ

‘Devlet, Ermenilerin geride bıraktığı malların üzerindeki bütün denetimin kendisinde olmasını istiyor’ dediniz. Bunun için çıkarılan temel kanun ya da düzenlemeler hangileri? 

İlk karar 30 Mayıs 1915’te. Tehcirle ilgili bir kabine kararı alınıyor. Bu kararda Ermenilerin geride bıraktığı mallara ne olacağına dair direktifler veriliyor. Malların Ermeniler adına korunacağı, satılacaksa da Ermeniler adına kaydedileceği söyleniyor. Geri döndüklerinde Ermenilere verilecek gibi bir intiba uyandırılarak. Ama bunun ayrıntılarına girilmiyor. Diğer taraftan aynı karar içinde “muhacirler, Ermenilerin boşalttığı yerlere yerleştirilecek” deniyor. Muhacirlerden sonra da bazı göçebe aşiretler yerleştiriliyor. Ermenilere ait alet edevatların müzayede yoluyla satılacağından bahsediliyor. Ama asıl ana kararlardan biri 10 Haziran 1915’teki 34 maddelik talimatname. Orada geniş bir şekilde bu mülklerin ne olacağına dair bilgiler veriliyor. “Emval-i metruke komisyonları kurulacak” deniyor.

Ve terk edilmiş mallar anlamına gelen ‘emval-i metruke’ komisyonları kuruluyor?

Evet, ismi de sorunlu. Sanki Ermeniler kendileri gönüllü terk etmiş gibi. “Emval-i metruke” daha sonra 26 Eylül 1915’te kanunlaştırılıyor. “Muvakkat Kanunu” deniyor. 10 Haziran’daki kararla, bütün yerellerde komisyonlar kuruluyor. Komisyonlar aracılığı ile de mülkler tasfiye edilmeye, muhacirler yerleştirilmeye başlanıyor. 26 Eylül’de bunu hukuki bir zemine sokmuş oluyor. İllegal durum yasallaştırılıyor bir nevi. Kasım 1915’te çıkarılan bir tüzükle de emval-i metruke komisyonlarının hangi faaliyetleri yapacakları, tutacakları defterlerin ne olacağı gibi ayrıntılar belirleniyor. Komisyonlara inanılmaz yetki veriliyor. Her şeyi onlar düzenliyor ve komisyonlara itiraz hakkı tanınmıyor. Şunu da vurgulamak lazım; Eylüldeki kararla birlikte Ermenilerin mülk transferine de yasak konuyor. Tehcirden 15 gün önce çıkarılan yasaya göre Ermenilerin mallarını satmaları da önleniyor. Böylece tehciri öngörebilen Ermenilerin, mülklerini satmaları vs. engellenmiş oluyor.

Dolayısıyla, 1915’teki mülksüzleştirmenin boyutunun ne olduğu sorusunun yanıtı emval-i metruke komisyonlarının tuttuğu bu defterlerde. Ancak kayıtlara bugün ulaşılamıyor değil mi? 

Tabii. Şu da var; devlet kendi kontrolündeki bütün o mülkleri, kilise, hastane, manastır gibi yerleri vakıf hazinesine devrediyor. Devletin malı haline getiriliyor bir nevi. “Ermeniler adına bunlar idare edilecektir” deniyor ama esas amaç kendi kontrolüne almak. Bunu ne kadar başardığını bilmiyoruz. Bu defterler bütün resmi bize vermeyecek belki ama ana kısmı vermiş olacak. Çünkü komisyon defterlerinin tutumunda yolsuzluklar olabilir. Çünkü komisyonun üyeleri olan yerel yöneticiler, valiler, kaymakamlar da kendi çıkarları için mülkleri kullanıyorlar. Yine de önemli çünkü ne cins malları kayıt altına aldıkları konusunda bize fikir verecek. Tahminimiz en küçük taşınmaz mala kadar, bardaktan çekice kadar tuttukları. Asıl tapu ve kadastro kayıtlarının açılması lazım. Ancak açılmıyor. Açılacağını da düşünmüyorum.

MÜLKLER, SOYKIRIMA KATILMADA MOTİVASYON SAĞLIYOR

18 Aralık 1918’de “Sevk Edilen Ermeni ve Rumların Geri Dönüşlerinde Mal ve Emlakinin İadesi Kanunnamesi” çıkarılıyor ancak malların iadesi meselesi çok daha önce gündeme gelmeye başlıyor. Bu dönemi anlatır mısınız? Kaç kişi dönüyor ve geri alabilen oluyor mu?

Malların iadesi konusu, 1908’den sonra gündem haline geliyor. 1908’den sonra İttihat Terakki ve Ermeni örgütleri Taşnagsutyun (Ermeni Devrimci Federasyonu) bir müzakere sürecine giriyor. En büyük talep de gasp edilen mülklerin iadesi. Böylelikle sürülmüş olan Ermenilerin geri dönmesini sağlamak istiyorlar, çünkü Ermeniler Osmanlı’dan gittiklerinde vatandaşlıktan da atılıyorlar ve ülkeye girişleri de yasaklanıyor. Bununla ilgili kararlar alınması isteniyor. Görüşmeler 1909’da başlıyor ancak Adana katliamı nedeniyle duruyor. Sonra yine devam ediyor. Hatta İttihat ve Terakki’nin önde gelen kadrolarından Cemal Paşa da anılarında buna yer veriyor, “Tam bununla ilgili karar almıştık ki, Kürt illerindeki mebusların karşı çıkması üzerine geri adım attık, çıkartamadık” diyor. Adana katliamından sonra zaten 31 Mart olayı oluyor. Devlet Abdülhamit yanlılarıyla doğrudan cephe almamak gibi bir karar içine giriyor ve Adana katliamı sorumlularına çok büyük cezalar vermiyor. Bu tabii Taşnagsutyun ile İttihat ve Terakki arasındaki ilişkileri geriyor ama hala talepler devam ediyor. Nitekim, 1910-11 yıllarında Ermeni Patrikhanesi, 1890’lardan itibaren gasp edilen Ermeni mülklerini tespit etmek için bir komisyon kuruyor ve bir rapor hazırlıyor. Dört ciltlik raporda, durum vilayet vilayet anlatılıyor. Ve bu mülklerin iadesi talep ediliyor. İttihat Terakki ilk başta mülkler konusunda karar almaya çalışıyor. Ermeniler bu işin idari yollardan çözülmesini istiyor. Yani “tazminat istemiyoruz, iade edin” diyorlar. “Tazminatı, bu mülklere yerleştirenlere verin, mağdur olmasınlar” deniyor. İttihat ve Terakki ilk başta bu kararı alıyor ama sorunlar çıkıyor, uygulayamıyor. Daha sonra bunu mahkeme yoluyla çözme yoluna gidiliyor ama tabii bu, işi sürüncemeye bırakmak anlamına geliyor. 1913’lere kadar bu böyle git gelli oluyor. Zaten ilişkiler de bozuluyor. Soykırıma gelinen süreçte şunu fark ediyoruz; gasp edenlerin bunu vermeme gibi bir tutumu var. Devlet soykırım kararı verdiğinde, mülkler, soykırıma katılma, dahil olma şeklinde bir motivasyon sağlıyor. Mülk meselesi, halklar arası ilişkileri de geriyor. Ermenilerle Türkler, Ermenilerle Kürtler veya farklı gruplar arasında bu nedenle çatışmalar çıktığını biliyoruz. İlişkilerin gerilmesi, katliama dâhil olma sürecini de etkiliyor. Yerel aktörlerin soykırım süreçlerine katılımında ideolojik etmenler kadar, şahsi zenginleşme gibi maddi etmenler de rol oynamıştır. Bu açıdan, soykırımın yerelde örgütleyicisi olan pek çok kimsenin bu süreçte ciddi biçimde zenginleştiğini vurgulamak gerek.

GERİ İADE EMİRLERİ UYGULANMIYOR 

Geri dönebilenlerin sayısı için ne söylersiniz?

Geri dönüş açısından 18 Aralık kararı önemli bir karar, ilk kararlardan biri. Geri dönenlerin sayısı 1920-21 arasını düşündüğümüzde 200 bine yakın deniyor. Resmi tarih yazımına baktığımızda sanki bütün mülkler iade edilmiş gibi bir algı var ama bir defa soykırım sonrası dönemden bahsediyoruz, büyük bir yıkım var. Diyarbakır’da, Kayseri’de bazı iadeler var. Devlet daha sonra 8 Ocak 1920’de bununla ilgili bir kararname çıkartıyor, bu önemli bir kararname çünkü tamamen iade üzerinde yoğunlaşmış. Yapılabilecek en iyi kararlardan biri. “Öldürülen Ermeni’nin mirasçısı yoksa o malın bedeli azınlık kurumlarına verilecektir” gibi ibareler de var. Burada İngiliz Yüksek Komiserliği altında bir karma komisyon kuruluyor, bunun altında Ermeni, Rum şubesi var. Belgelere baktığımızda buraya bir sürü talep geliyor, inceleniyor, yerel yöneticilere talimat verilerek “iade edin” deniyor. Ama 1920’lerden sonra bu komisyonlar işlemez hale geliyor. Osmanlı hükümetinin zayıflaması, Kuvayi Milliye hareketinin güçlenmesi ve hükümetin yerellerdeki valilere, yerel yöneticilere gücünün yetmemesi söz konusu. Zaten bir süre sonra bu komisyonla ilgili bilirkişi raporu yayınlanıyor ve “bu komisyon sadece o hükümet kurulduğu dönemde işlevlidir, hükümet düşünce işlevsiz kalmıştır” gibi bir şey söyleniyor. 1922 yılının sonlarında da artık tamamen faaliyetten düşüyor.

Malların geri iade meselesinde şu önemli; unutmayalım ki valiler, kaymakamlar, şehir eşrafı, ileri gelenleriyle birlikte çoğu soykırıma dâhil olmuş. Bunlara “malları iade edin” demek komik. Emirler gidiyor ama uygulanmıyor. Muhacirlere mesela, (onlar devlet tarafından yerleştirilmiş, dört yıldır oralarda yaşayan insanlar) çok büyük muhalefet yapıyorlar, “biz çıkmayız” diyorlar. Çıkartılanlar evlere zarar veriyor, yakıp yıkmaya başlıyorlar.

YENİ TÜRK BURJUVAZİSİ İÇİN ERMENİ MALLARI ‘İLK SERMAYE’ İŞLEVİ GÖRÜYOR

Cumhuriyet kurulduktan sonra iade taleplerine karşı nasıl bir tutum alınıyor?

Nisan 1920’de Ankara’da yeni bir hükümet kuruluyor. Bu da mal iade sürecini otomatikman etkilemiş oluyor. Çünkü Ankara hükümetinin aldığı ilk kararlardan biri, “İstanbul hükümetinin Mart 1920’den sonra aldığı kararlarını tanımıyoruz” oluyor. Bazı yöneticiler, valiler vs. Ankara ile çalışmaya başlıyorlar. Bir yandan savaş da var. Adana’da başka bir dinamik var, Antep’te başka bir dinamik var. Cumhuriyetin kadrolarını düşündüğümüzde İttihat Terakki kadroları… Belki Mustafa Kemal’in doğrudan soykırımda rolü olmayabilir ama o zihniyeti devam ettiren isimlerden biri. Ki, Nisan 1922’de emval-i metruke ile ilgili ilk kanunu çıkarıp sonra Eylül 1922’de İstanbul hükümetinin iade kararnamesini iptal edip, artık kendisinin de benzer bir şekilde mülksüzleştirmeye devam edeceğini göstermiş oluyor. Bu da, İttihatçı politikanın devam ettirileceğinin başka bir göstergesi.

Dolayısıyla Cumhuriyet kadroları da, kendi sermayesini güçlendirmek, Türk veya Müslüman burjuvazi yaratmak adına bu mülklerden yararlanıyor. İkinci olarak da, bütün bölgeyi homojenleştirme, Müslümanlaştırma aracı olarak kullanıyor. Muhacirler iskân ediliyor, kendisine yakın aşiretleri belli bölgelere yerleştiriyor. Dolayısıyla gayrimüslimlerin ekonomik alandan tasfiyesini öngören ekonominin millileştirilmesi siyaseti bu dönemde de sürdürülüyor. Ermeni ve Rum malları bunun için kullanılıyor. Bu kapsamda, Ermenilere ait üretim araçları, imalathaneler ve fabrikalar devlet tarafından Türk/Müslüman girişimcilere dağıtılıyor. Yani, oluşmaya başlayan Türk burjuvazisi için Ermeni malları ‘ilk sermaye’ işlevi görüyor. Sadece arazi, bina değil; alet edevat gibi şeyler de veriliyor. Aynı şekilde Türk Ocakları gibi Türkleştirme konusunda aracı olan kurumlara binalar veriliyor. Hem homojenleştirme, tek tipleştirme aracı olarak fayda sağlıyor, hem de kendisine içkin bir sermeye yaratmış oluyor. Dolayısıyla devlet politikalarıyla şekillenmiş bir burjuvazi inşa edilmeye çalışılıyor.

Bir yandan da kilise, okul, manastır, hastane gibi kurum ve binalar ya yıkılıyor ya da dönüştürülüyor. 1940’tan sonra oluşacak kuşağın Ermeni varlığını hatırlamaması da isteniyor. Yeni oluşturacağınız kuşakta Ermeni algısını ve bu toprağın tarihselliğine olan bilgiyi yok ediyorsunuz veya yok etmeye çalışıyorsunuz. Cumhuriyetle birlikte bu, devlet inşasının temeli haline geliyor.

Türkiye’nin Yüzyıllık İnkârı: Ermeni Soykırımı
Tim Arango

1915 yılında, I. Dünya Savaşı sürerken, yaklaşık 1.5 milyon Ermeni Osmanlı İmparatorluğu tarafından katledildi. Türklerin büyük bir kısmı ise bu toplu katliamın planlı olarak yapıldığına inanmıyor.

Çeviri: Yağmur Yılmaz

Çüngüş, Diyarbakır

Yamacın içerisine dikilmiş, harap haldeki taş manastır, korkunç bir geçmişin terk edilmiş ve perişan bir anıtı gibi duruyor. Bu dağ köyünün öbür ucundaki çürümekte olan kilise de öyle. Daha da ileride, yerde açılmış derin bir yarık var; o kadar derin ki, içine bakan karanlıktan başka bir şey göremiyor. Yüz yıl önce, sayısız Ermeni, geçmişinin getirdiği bir rahatsız ediciliği olan bu deliğe atılarak ölümlerine terk edilmiş.

78 yaşındaki Vahit Şahin, köyün merkezindeki kahvede oturup, nesilden nesle aktarılan hikâyeleri anlatıyor:

“Hepsini, tüm erkekleri o çukura attılar.”

Şahin, sandalyesinde dönüyor ve manastırın olduğu yöne işaret ediyor: “O taraf Ermeni’ydi.” Bu kez diğer tarafa dönüyor: “Bu tarafsa Müslüman. İki taraf başta epey iyi anlaşıyordu.”

Yüz yıl önce, I. Dünya Savaşı’nın getirdiği çalkantının ortasında, bu köy dahil olmak üzere Doğu Anadolu’nun sayılamayacak kadar çok köyü birer katliam sahasına dönüşmüştü. Balkanları yeni kaybetmiş ve Arap bölgelerini de yitirme ihtimaliyle karşı karşıya olan Osmanlı Devleti, çok daha yakınında başka bir tehdit görmüştü.

Hristiyan olan Ermeni nüfusunun, Osmanlı’nın başlıca düşmanlarından Rusya ile işbirliği içinde olduğu endişesi içindeki devlet erkanı, tarihçilerin ifadesiyle 20. yüzyılın ilk soykırımına girişti: Yaklaşık 1.5 milyon Ermeni ya buradaki gibi bir kıyımın kurbanı oldu ya da Suriye Çölüne yürümeye zorlanarak açlıktan öldü.

Soykırım, I. Dünya Savaşı’nın en büyük zulmüydü. Bunun yanı sıra, Türkiye’nin yetkili makamlarının yüz yıldır süren sessizlik ve inkârıyla karşılaşması sebebiyle, savaşın en şiddetle tartışılan mirası olmaya devam ediyor. Hayatta kalan Ermeniler ve daha sonraki nesiller için ise soykırım, kimliklerinin belirleyici ve merkezi bir unsuru hâline geldi ve soykırımın neden olduğu ruhsal yaralar nesilden nesle aktarıldı.

“Ermeniler tam bir asırdır, soykırım yapıldığını dünyaya haykırıyorlar,” diyen Gaffur Türkay’ın gençken soykırımdan kurtulmuş olan dedesini, Müslüman bir aile yanlarına almış. Geçtiğimiz yıllarda kökenlerini keşfeden, kendini bir Ermeni olarak tanımlamaya başlayarak Hristiyan olan Türkay şöyle diyor: “Biz, yüzyıl önce olduğumuz gibi, bugün de gerçek kimliklerimizle bu ülkenin bir parçası olmak istiyoruz.”

ermenisoykirimi

Dünyadaki Anmalar

Osmanlı’nın 1915 yılında İstanbul’daki ileri gelen Ermenileri topladığı ve tarihçilerin çok daha geniş kapsamlı bir yok etme planının ilk adımı olarak kabul ettikleri 24 Nisan günü, soykırımın 100. yılı için anma törenleri yapılacak. Türkiye’deki ve diasporadaki Ermeniler, soykırımda kaybedilenlerin hatırasını onurlandırmak için Taksim Meydanı’nda toplanmaya hazırlanıyorlar. Aynı zamanda Ermeni ve Türk müzisyenlerin yer alacağı bir konser yapılacak.

Ermenistan’ın başkenti Yerevan dahil olmak üzere, dünya çapında birçok başkentte benzer törenler düzenlenecek. Ermeni kökenli Kim Kardashian, rapçi kocası Kanye West ile birlikte, soykırıma dikkat çekmek için kısa süre önce Yerevan’ı ziyaret etmişti. Avrupa Parlementosu ve Papa Francis’in de katliamları Soykırım olarak tanımlaması Ankara’nın üstündeki baskıyı arttırıyor.

Türk hükümeti zulmün yapıldığını kabul ediyor, ancak bunun savaş zamanında, başka birçok insan ölürken gerçekleştiğini söylüyor. Resmi makamlar, ortada Ermeni nüfusunu sistematik olarak ortadan kaldırmaya yönelik – ki bu soykırımın yaygın olarak kabul edilen tanımıdır – bir plan olduğunu ısrarla reddediyor.

Ankara’daki yetkililer ne anma törenlerinden birine katılıyor ne de Ermenilerin özür talebine bir yanıt vermeye hazır gibi görünüyor. Bunun yerine, tam da soykırımın yıldönümünde, modern Türk kimliğinin temellerinin atılmasına yardımcı olan Çanakkale Savaşı’nın yüzüncü yıldönümünü anmak için bir tören düzenleniyor.

Soykırımın yıldönümü, son birkaç yıldır Türk hükümetinin bu konudaki tutumunu yumuşatıyor gibi gözükmesini takip eden bir sürece denk geliyor. Sivil toplum kuruluşlarının sayısının gittikçe artması ile birlikte, hükümetin tarih anlayışının resmi tarih anlayışından daha hoşgörülü bir hâle geldiği görülüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz yıl Ermenilere sunduğu taziyeyle, şimdiye dek hiçbir Türk liderin acı dolu tarihi kabullenme konusunda atmadığı kadar büyük bir adım attı.

Ancak yıldönümü yaklaştıkça, yine alışıldık, oturmuş kalıplara geri dönülüyor: Türklerin inkârı, Ermenilerin öfkesi ve uzlaşmaya dair zayıf emareler. Geleneksel söyleme sarılan Erdoğan, hırçınlaşmış durumda.

Yakın zamanda, “Ermeni diasporası dünyanın her yerinde soykırım iddialarına dayalı kampanyalarla Türkiye düşmanlığını geniş toplum kesimlerine aşılamaya çalışıyor,” diyen Erdoğan, şunu ekledi: “Biz sadece milletimizin son 100-150 yılda yaşadığı acıların peşine düşsek Ermeni iddialarından kat be kat fazlası ortaya çıkar.”

Seküler ve dindar, zengin ve fakir, liberal ve muhafazakar gibi ayrımların belirleyici olduğu Türkiye’de, Ermeni Soykırımının mirası Türkleri bir araya getirmeyi başarıyor. İstanbul’daki Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi tarafından yeni yapılan bir ankete göre, Türklerin sadece yüzde 9’u hükümetin, yapılan zulmü bir soykırım olarak nitelendirip, Ermenilerden özür dilemesi gerektiğini düşünüyor.

Türkiye’nin bu konudaki kemikleşmiş tutumu, tarih bilimiyle çelişmesine rağmen, I. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında belirleyici bir miras oldu. Cumhuriyetin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde, toplum bir Türkleştirme sürecinden geçirildi; geçmişin silinmesi ve çok etnili kökenlerin inkârına dayalı bir toplum mühendisliği ustalıkla uygulandı. Ermeni katliamları ülkenin tarihinden silindi ve ancak 1970’li yıllarda Ermenilerin Türk diplomatlara karşı yürüttüğü terör kampanyasıyla halktan insanların gündemine girdi.

Bugün bile Türk ders kitapları Ermenileri birer hain olarak yaftalayıp, Ermeni Soykırımını yalanlıyor ve Osmanlı Devleti’nin Ermeni bölücülüğüne karşı “gerekli önlemleri” aldığını iddia ediyor. İstanbul Askeri Müzesi’nin bir odası, Müslümanların Ermeni militanların elinde gördükleri zulme adanmış.

Carnegie Uluslararası Barış Vakfı tarihçisi Thomas de Waal’ın, kısa süre önce Ermeni Soykırımını konu alan “Büyük Felaket” (Great Catastrophe) adlı kitabı yayımlandı. “Açıkçası, Rusya’yla ile işbirliği yapma niyetinde olan Ermeni devrimci ve isyancılar vardı,” diyen de Waal şöyle ekliyor: “Soykırım, topluluğun küçük bir kısmının ihanetini görenlerin, bunun için topluluğun tamamını cezalandırması vakası.”

Tarihçi, soykırımı, “kitle ölçeğinde kolektif cezalandırma” olarak tarif ediyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin liderlerinden birçoğu – Atatürk hariç – soykırımın asıl mimarlarındandı ve bunların bazıları devletçe el koyulan Ermeni mülkleriyle zengin oldular.

Soykırım konusunda çalışan, önde gelen Türk tarihçi Taner Akçam ise şöyle diyor: “Bir milletin kendi kurucularına katil ve hırsız demesi kolay değil.”

Türk hükümeti, soykırımın yıldönümün yaklaşmasıyla beraber, lethistorydecide.org adlı bir web sitesini finanse etmeye başlayarak, tarihçilerin bu meseleyi daha derinden incelemesi yönünde bir tutum takınıyor.

Tarihsel Bir Gerçek

Ermeniler, bunu bir hakaret ve yanıltmaca olarak görüyorlar; zira web sitesi, tarihsel kayıtların belirsiz olduğunu iddia ediyor. Ancak, gerçekler, Osmanlı arşivlerine, I. Dünya Savaşı sonrasında İtilaf güçlerince işgal edilmiş İstanbul mahkemelerindeki tanık beyanlarına ve zamanın görgü tanıklarının ifadelerine dayandırılarak yüz yıldır bilimsel olarak belgeleniyor.

“Geçmişte olanlarla ilgili bir ihtilaf olduğunu iddia etmek yanlış olacaktır,” diyen de Waal şunu ekliyor: “Tarihsel gerçekler iyice anlaşılmış durumda.”

Olaylar gelişirken dahi, gerçekler yaygın olarak biliniyordu. 18 Ağustos 1915 tarihli New York Times manşeti “Ermeniler can vermek üzere çöle sürülüyorlar” iken, Aralık ayından bir sayı ise “Bir milyon Ermeni öldürüldü ya da sürüldü” manşetiyle yayımlandı.

Ancak, o zamanlar bile Türkler inkâr dilini yazıya dökmekteydi. Bir Türk, gazetenin editörüne yazdığı, 1915 Ekim’inde yayımlanan mektubunda, “sözde” Ermeni katliamlarından bahsetmişti. Yapılan kıyımla ilgili, bugün Türkiye’deki hükümet yanlısı gazetelerin benimsediği anlatımın aynısı yapılmıştı.

Soykırımın mirası, Ermeni kuruluşlarının ülkedeki lobicilik faaliyetleri ve onlarca yıldır soykırımın tanınması için yapılan baskılar aracılığıyla, ABD siyasetinde de uzun süredir rol oynamakta. Temsilciler Meclisi 2007 ve 2009’da iki defa yaşanan ölümleri soykırım olarak kınamaya yaklaşmıştı ancak bu çabalar önce Başkan George W. Bush ve sonra Obama tarafından savuşturuldu.

Barack Obama dahil olmak üzere, yarışan başkan adayları, yürüttükleri kampanya gezilerinde “soykırım” kelimesini kullandılar. Ancak hiçbir ABD başkanı, Türkiye’yle olan ilişkileri bozma korkusuyla, bu kelimeyi sarf etmedi (sadece Başkan Ronald Reagan 1981’de Holokost anması için “Ermeni Soykırımına” da değinen yazılı bir bildirge düzenledi). Yaklaşan yıldönümü ile birlikte, 24 Nisan’daki yıllık demecinde “soykırım” kelimesini kullanması konusunda Başkan Obama’nın üstündeki baskı gittikçe artıyor.

Uzmanlara göre, ABD’nin Irak ve Suriye’de, IŞİD olarak da anılan İslam Devleti’ne karşı mücadelede Türkiye ile daha fazla işbirliği yapma çabası, Obama’nın vereceği kararı daha da çetrefilli hâle getiriyor.

armenia-page1-blog533

Diğer meclis üyeleriyle bir araya gelip, soykırımın tanınması için bir çözüm arayışında bulunan Demokratik Parti Kaliforniya delegesi Adam B. Schiff, “IŞİD’e karşı mücadelenin ve Türk desteğinin sağlanması zorunluluğunun”, soykırımın tanınması konusundaki girişimlerin önüne geçebileceği konusundaki endişelerini dile getirdi.

Türkiye’nin, çoğunluğunu Kürt nüfusun oluşturduğu güneydoğusunda ise başka bir söylem söz konusu – uzlaşma, özür ve tarihin dürüst bir biçimde değerlendirilmesi ile ilgili bir söylem.

Türkiye’nin mesele ile ilgili resmi söylemine karşı çıkan Türk yazar Cengiz Aktar’a göre Kürtler, “soykırımda büyük bir rol oynadılar.”

“Öldürenler onlardı,” diyor Aktar.

Şimdi ise tarihle yüzleşme niyetinde olanlar Kürtler. Geçen yıllarda, Diyarbakır’daki belediye yetkilileri, Ortadoğu’daki en büyük Ermeni kilisesi olan Surp Giragos Kilisesinin restorasyonuna yardım ettiler. Kilise, restore edildiğinden beri, büyürken Müslüman ve Kürt olduğuna inanmış, ancak şimdilerde kökenlerini keşfeden yerli Ermeniler için bir merkez haline geldi.

Diyarbakır, Sur belediyesinin eski başkanı olan Abdullah Demirbaş şunu dile getiriyor: “Biz borcumuz olanı geri ödemeye çalışıyoruz.”

Geçmişin Algıları

Tarihle gerçekten hesaplaşılmadığı için, birbiriyle çelişen söylemler, birbiriyle çatışan toplumsal hafızalar yaratmış vaziyette.

Geçenlerde, buradaki manastırın yakınlarında, Müslüman bir kadın “Ermenilerin Müslümanlara yaptığı korkunç şeylerden” bahsediyor ve Ermenilerin hamile Müslüman kadınları kaynayan reçel kazanlarına attıklarını anlatıyordu.

Yakında duran okul çağındaki bir genç kız, Zilan Akmeşe ise sınıfta Ermenilerle ilgili hiçbir şey duymadığını söyledi ve ekledi: “Bize Çanakkale’yi ve Osmanlı’nın Libya’daki savaşını anlatıyorlar.”

Kahvede otururken, köylerinin geçmişi hakkında ailelerinden duydukları hikâyeleri anlatan erkeklerden biri Türkiye’nin inkârıyla ilgili bir meseleye dikkat çekti. Türkiye soykırımı tanırsa Osmanlı’nın el koyduğu Ermeni topraklarının telafisi için tazminat ödenmesi gerekebileceğini söyleyen adam, arkadaşlarına, yurtdışından gelen bir muhabire “Burası gayrimüslimlerindi,” dememelerini tembihledi ve ekledi:

“Gelip bizim topraklarımızı alırlar.”

Daha sonra arkadaşlarından uzakta, 50 yaşındaki Behçet Başıbüyük aslında Ermeni kökenli olduğunu ve katliamlardan kurtulan büyükannesini, Müslüman ve yerli bir ailenin yanına aldığını anlattı. Başıbüyük, sık sık hakaretlere maruz kalsa da, kökenleriyle gurur duyuyor:

“İnsan, kökenlerine veya dinine göre değil de, nasıl bir insan olduğuna göre değerlendirilmeli. Ama burada bunu yapmıyorlar.”

Çevirenin notu: Yazı 16 Nisan 2015 tarihinde New York Times gazetesinde Türkiye’nin Yüzyıllık İnkârı: Ermeni Soykırımı başlığı ile yayınlandı. 17 Nisan’da başlık Ermeni Soykırımı’ndan Yüzyıl Sonra Türkiye’nin İnkârı Sadece Derinleşiyor şeklinde değiştirildi.

Orijinal Kaynak: New York Times, 16 Nisan 2015

http://www.nytimes.com/2015/04/17/world/europe/turkeys-century-of-denial-about-an-armenian-genocide.html?partner=rss&emc=rss&smid=tw-nytimesworld

Redaksiyon: Onur Günay

“Concerning Violence”: Bütün mesele katırların katledilmesidir!
Özge Özdüzen

Concerning Violence (Şiddet Üzerine, Goran Hugo Olsson, 2014), Franz Fanon’un 1961’de yazdığı Yeryüzünün Lanetlileri adlı kitabının ilk bölümünün adını taşıyan bir belgeseldir. Belgesel, tıpkı adı ve baz aldığı kitap gibi oldukça serttir; sert bir geçmişi sert bir gözle; sert bir üst sesle ve sert bir kurgu tekniğiyle anlatır. Fanon’un kitaplarında bize öğütlediği gibi sömürgeciliğin şiddeti ancak sert bir şekilde anlaşılabilir ve aşılabilirdir; film de bu yolu takip eder. Yönetmen Goran Hugo Olsson’ı özellikle siyahların Amerika’daki 1960’lar ve 1970’lerdeki mücadelelerini, siyahi liderlerle günümüzde yaptığı söyleşiler üzerinden anlattığı The Black Power Mixtape 1967-1975 belgeseliyle tanıyoruz.

Şiddet Üzerine, Yeryüzünün Lanetlileri kitabının ilk bölümü olan Şiddet Üzerine’nin sadece adını taşımakla kalmaz, bu kitabı film boyunca Lauryn Hill’in üst sesi bize ‘okur’. Film dokuz bölümden oluşur, her bölüm Fanon’un kitabından dizelerle açılır, sürer ve kapanır; bu açıdan kitap gibi bir belgesel olduğu söylenebilir. Bu bölümlerin her biri kitabın bölümlerine ithaf olunarak yazılmıştır/kurgulanmıştır. Belgesel, bize kitabı ‘okurken’ arşivlerden alınan arşiv görüntüleriyle destekler. Bu arşiv görüntülerini ‘diyalektik kurgu’ ile bir araya getirip, özgürlük örgütlerinin liderleriyle, Afrika halklarıyla ve sömürgecilerle yapılan söyleşilerle birlikte kullanır.

Yönetmenin İsveç’in resmi devlet arşivine girip bu görüntüleri bulması sisteme içerden yöneltilmiş bir eleştiri, daha doğrusu içerden açılmış bir delik gibidir. Film, emperyal devletlerin şiddetlerini onların kendi arşivlerinden kullanarak gösterirken Fanon’un nasihatini alır. Fanon, “efendinin geliştirdiğini köleleştirilen/sömürülen halkların yararına kullanın” der (1). Örneğin, Mozambik ile Angola arasındaki sınır emperyalistler tarafından belirlenmiştir, özgürlük mücadelelerinde halklar bu sınırı ve buradaki ‘altyapıyı’ kendi yararlarına kullanırlar. Aynı şekilde Olsson da emperyal devlet arşivlerini, Avrupa devletlerinin inşasındaki en temel yalanlardan birini ortaya sermek için, emperyalist/sömürgeci geçmişi anlatmak için kullanır.

Belgesel, dekolonizasyonun emperyalist şiddet tarihine karşı ‘mecburen’ şiddet ile kurgulandığını gösterir. Şiddetin kolonyal geçmişle nasıl da ilişkili olduğunu yüzümüze vurur, bu şiddeti aşmanın yolunun şiddetten geçtiğini anlatır. Örnekleri Mozambik, Angola, Gine, Liberya gibi ülkelerdeki bağımsızlık mücadelesi hikâyeleridir. 1967-1987 arasındaki birçok ülkeden dekolonizasyon tarihini gözler önüne serer ve bu mücadelelerin aralarındaki ‘farklılıkları’ sıfırlayarak da yapmaz. Sonuçta bağımsızlık mücadelelerinin farklılıklarını da anlatan ama hepsinin emperyal şiddete karşı nasıl da zorunlu olarak şiddete dayanan mücadeleler olduğunu anlatır çünkü bu derece büyük bir şiddetten kurtulmak için şiddet şarttır.

Bu dokuz bölüm açılmadan karşımıza ilk çıkan ses ve görüntü çağımızın en önemli filozof ve sosyologlarından Gayatri Chakravorty Spivak’ınkidir, Spivak üniversitedeki odasından seslenir seyirciye. Ve der ki: “Sömürgecilik insanlığın paylaştığı bir açgözlülüktür. Tüm nesillere öğretmemiz gereken, kimsenin bir diğerinden daha iyi olmadığıdır. Sermaye oluşturma açgözlülüğünden kaynaklanan sömürgecilik, gündelik hayatta hâlihazırda var olan ırkçılığı medeniyet, modernleşme veya küreselleşme adı altında dönüştürür ve yaygınlaştırır, tıpkı bugünkü gibi”. Farklı dönemlerde farklı boyutlarda ve türlerde yayılan bu açgözlülük ve nihayetinde sömürgeciliğin kökenlerinin ve mekanizmalarının geçmişte de yaşadığımız anda da bizimle iç içe olduğu, film boyunca deşifre edilir.

Şiddet Üzerine’nin Spivak’ın odasında bu sözleriyle başlayan sahnesini takip eden arşiv görüntüsünü filmin ve emperyalizmin bir alegorisi olarak görmek mümkün. Bu sahne askerlerin helikopterden aşağıdaki büyük baş hayvanları vurdukları bir sahnedir. Kamera ateş açan askerin bakış açısındadır. Daha sonra helikopter iniş yapar, askerlerin ölmeyen hayvanların yanına gidip vurduklarını yakın çekimde görürüz. Yavaş ve yedire yedire hayvanların ‘sebepsizce’ katledilmelerine askerlerin gözünden bakarız. Bu gerçek arşiv görüntülerinde pek duygu belirtisi de yoktur. Sartre, Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabındaki giriş yazısında “sömürgelerde sömürgecilerin kullandığı şiddetin tek amacının oradakilerin silahın gücünü öğrenmeleri değil, onların insanlıktan çıkmalarını da sağlamaktır” der (2). Bu sahne, sömürgeciliğin şiddeti nasıl doğallaştırıp insaniyetten uzak bir ‘doğal’ dünya yarattığının habercisidir.

Film insanların ölene kadar çalıştırılıp Avrupa’nın kendisine saraylar inşa ettiğini anlatır. Aslında filmin asıl meselesi bu da değildir. Auschwitz’de gerçekleşen katliamın/soykırımın Avrupa’da gerek filmlerle gerek medya ile sürekli anılması, bu konuda farkındalık olması ile Avrupa’nın ‘kaçmadığı’ bir mesele olması, fakat konu Afrika’ya geldiğinde temsiliyeti bırakın ‘şiddet uygulayanlar biz değiliz onlar’ gibi bir ideoloji yayılmış olması ve bu ideolojinin anayasaların ve ‘modern’ devletlerin tüm aygıtlarının temelini oluşturmasıdır. Belgesel, bu açıdan Avrupa’nın ‘şiddet tarihi’ üzerineyken içinde ironi de barındırmıyor değildir. Örneğin belgeselin bir bölümünde İsveçli sömürgeci çift kölelerinin değerlerini nasıl da güzel güzel değiştirdiklerini, İncil’de sonuçta çokeşliliğin olmadığını ve tabi ki kölelerin de bu erdemi öğrenmesi gerektiğini anlatır. Fakat bu çekimi yapan gazeteci ‘çokeşlilik İncil’de yasaklanıyor mu?’ diye sorar. Çift birbirlerine bakıp öylece kalakalır, bir sessizlik ve uzun bir bekleyiş olur.

Tıpkı Concerning Violence belgeseli gibi, Franz Fanon’un filme konu olan kitabı bugün belki her zamandan daha da geçerli. Bu kitapta Fanon, Cezayirliler’in Fransa sömürgesinden mücadele ile kurtulduğunu, Fransa’nın onlara özgürlüklerini ‘vermediği’nin altını çizer ki bu da birçok bağımsızlık mücadelesinde milliyetçilerin/jakobenlerin/ulusalcıların bu mücadeleleri desteklememe bahanesidir. Fanon’un kitabı, bugünün dinamiklerini sivil haklar hareketlerinden sonra anlatmıyor diyen akademisyenlerin aksine gerçekleri tüm vuruculuğuyla yüzümüze çarpıyor. Bugün ‘sömürgecilik bitti’ diyenlere karşı sömürgeciliğin hem gerçekte hem de zihinlerde sürdüğünü göstermek için Fanon’un kitabına tekrar tekrar dönmek gerek, çünkü sömürgecilik sadece doğrudan şiddetle, doğrudan işgalle veya sömürüyle olmuyor, daha ‘görünmez’ ve daha ‘gizli’ şekillerde de devam ediyor. Elleri temiz Avrupa devletleri, bu gerçeği halen sanki kendi gerçekliği değilmiş gibi davranıyor. Şiddeti gizleyip kendisine şiddet olmayan bir dünya yaratan sömürgecilik tarihi en pis işlerini arka bahçelerde, resmi tarihlerin bakmadığı, günümüzde medyaların veya tarih kitaplarının ilgilenmediği yerlerde yapıyor.

Afrika haklarının Afrika’da, Avrupa’da ya da Amerika’da emperyalizme karşı mücadeleleri, belgesel sinemada All Power to the People (1996) ya da Adwa (1999) gibi eski örneklerle temsil edilse, ana akım sinemada da Selma (2014) ile yeni yeni temsiliyet bulsa da yine de konu üzerine kaynaklar oldukça az. Kaynaklar pek artmazken çok geçmişte değil 2013 ve 2014’te bile silahsız Afro-Amerikalı Trayvon Martin’in Amerika’da polis tarafından katledilmesi ve sonrasında Micheal Brown ve John Crawford’un da aynı şekilde vurulması üzerine bir alev gibi yanan Ferguson ayaklanmasını vurgulamak bu noktada mecburi. Siyahilerin ya da ötekileşmiş/sömürülmüş halkların yaşadığı ırkçı ve emperyalist saldırılara karşı günümüzde #blacklivesmatter yani ‘Siyahların hayatları önemlidir’ demek acildir. Bu bağlamda belgeselin büyük bir eşitsizlik tarihine dayanan sömürgeciliği bu derece sert bir şekilde karşımıza çıkarması, hem de konu üzerine özellikle batı menşeili ‘cesur’ çok da kaynak olmaması açısından çok önemli.

Türkiye’de Şiddet Üzerine

Geçen hafta Türkiye devleti Roboskî’de onlarca katırı hunharca katletti. Bu katırların bir kısmı doğrudan öldürüldü, diğer bir kısmı “terörize olup askerden kaçarken uçurumdan düştüler”, şu anda bu katliam hâlâ devam ediyor. Bölgede köylülerin geçim kaynağı olan neredeyse bütün katırlar devlet tarafından katledildi. Roboskî, devletin bir bahaneyle; bu dönemine göre kaçakçılık olur, protestolar olur, kalekol inşa etmek olur ya da hiçbir sebebi olmadan katliam yaptığı bir yerdir. Katırları öldürmesi ise bu kapsamda ‘sıradanlaşmış’ bir durumdur. Onur Günay, Türkiye’de şiddetin devletin monopolisi altında uygulandığını anlatır. Yasanın, hukukun ve normun altında devletin şiddeti yatar. 1915 Soykırımı ve devamında süregelen şiddet devletin varlığı ve bekası için kurucudur. Bu şiddete, Walter Benjamin’i takip ederek ‘kurucu şiddet’ adını verir. Günay, bu şiddete halklar karşı koyduğu zaman, imtiyazlı entelektüelin oturduğu yerden bu şiddeti hemen kınadığını anlatır. Devletin şiddetini zerre kadar sorunsallaştırmayanlar, halklar, muhalifler direnişe geçtiğinde uyguladıkları şiddeti lanetlerler. Bu göz, devlet şiddetini görmezden gelirken kendilerine uygulanan şiddete karşı duranları kınar. Devlet şiddeti, bu açıdan, ‘öteki’ne dair yaratılan ‘şiddetli, vahşi, terörist’ imgesi üzerinden kurulur ve meşrulaştırılır. Bir başka deyişle, devlet tekelindeki kurucu şiddet, ‘şiddetli bir öteki’ yaratarak kendi şiddetini görünmez ve hatta meşru kılar (3). Tıpkı Avrupa’nın Afrika’da veya kendi topraklarında yarattığı ‘şiddetli siyah’ imgesi veya Türkiye’nin yarattığı şiddetli Kürt imgesi gibi.

Günay, 28 Aralık 2011’de F16’larla bombalanan Roboskî’de 34 insanın kaçakçılık yapıyorlardı gerekçesiyle katledilmesi örneği üzerinden, devlet ve ana akım medyanın burada yapılan katliamı göstermediğini anlatır. Dönemin başbakanı ise bu başarılı operasyonu için çalışanlara teşekkür eder. Roboskî örneği üzerinden hem AKP’nin devlete karşı bir hükümetmişçesine ve de kendisinden önce gelen devlet geleneğinden farklıymışçasına ortaya çıkışının büyük bir mit olduğunu anlatır (4). Şiddetin ve terörün nasıl halen ve hep devlet tekelinde uygulandığını, özgürlükleri için ötekiler tarafından uygulandığında ise kullanılan söylemlerin birbirine zıt olduğunu anlatır.

Afrika’nın kesik damarlarıyla Kürdistan’ın kesik damarlarının birleştiği nokta tam da Şiddet Üzerine filminde karşımıza çıkar. Bu kurucu şiddet, kendisini sürekli hatırlatmak üzerine kurulmuştur, damarları hep keserek buradaki toprakların nefes almasını, yaşamasını engellemek üzerine kurmuştur ki bir yaşam belirtisi olamasın, sömürmeye devam etsin ki ucuz işgücü sağlasın, kendi büyük devlet şanı yürüsün… Roboski’de aldığı canlar yetmez bir de katırları öldürerek buradaki halkı kışkırtmaya çalışır. Tıpkı Şiddet Üzerine’de mesele katledilen hayvanlarsa, Türkiye’de de sömürgeci bir devlet geleneği olarak mesele tüm sıradanlığıyla katledilen katırlardır. Burada katırların katledilmesi Türkiye devletinin inşa ettiği sömürgesinde katırlar üzerinden halkları kışkırtmak amacı taşır. Roboskîlilerin neredeyse tek geçim kaynağı olan bu katırların katledilmesi üzerine Kürt halkının silahlara davranmasını sağlamak ister. Böylelikle Türkiye tarihinin kendisini kurduğu ‘şiddetli öteki’ imgesini her seferinde tescillemek amacındadır. Bunun üzerinden ise tabi ki kendi şiddetini meşru kılacaktır. Tam da silahların değil barışın konuşulduğu bir dönemde bunu yapması, barışı AKP’den korumamız gerektiğini bir defa daha hatırlatır hepimize.

Son söz yerine: Katırlar

Şiddet Üzerine, özellikle üst sesten ve kitabi tarzından dolayı bazı eleştirmenler tarafından didaktik bulundu. Kullandığı arşiv görüntülerinde beyazlarla siyahları çok ayırdığından, bir ‘ikili karşıtlık’ yarattığından da bahsedildi. Filmi birlikte izlediğim seyirciler ise filmin şiddeti biraz fazla göze sokarak kullandığından şikayetçiydiler. Özellikle yine çok yavaş sekanslardan birinde kamera Mozambikli bir kadının bize doğru baktığı bir anı gösterirken, kamera yavaş yavaş aşağı doğru kaydığında yeni doğmuş bebeğinin de kendisinin de vücudunun sağ tarafının olmadığını gördüğümüz bölüm seyircisini rahatsız etti. Oysaki film tam da şiddetin bu kadar normalleştirildiği bir ortamda şiddetin gösterilerek yansıtılabileceği veya yok edilebileceği ironisini yapmaktaydı.

Şiddet Üzerine, tam böyle bir boşlukta devlet şiddetinin ne boyutlarda olduğunu, hem de lafa Roboskî’deki gibi Afrika ülkelerinde ‘öylesine katledilen’ hayvanlar üzerinden başlıyor. Bugün şiddet kültürünü yok etmek istiyorsak şiddet üreten ideolojilerin devlet tarafından yeniden ve farklı formlarda üretildiğini görmemiz, #blacklivesmatter ve #DevletEliyleHayvanKatliamı dememiz, katırların katledilmesini engellememiz, Kısırkaya toplama kampını yıkmamız gerekir. Tıpkı katırların öldürüldüğü yerde nöbet tutan Roboskîliler gibi… Şiddet Üzerine’nin en şiddetli sahnesi nasıl açılış sahnesinde askerlerin hayvanları hunharca katlettiği sahneydiyse, Türkiye’de her gün şiddete maruz kalsak da Roboskî’deki katırlara uygulanan şiddet belki de en vurucusudur. Devletin ‘şiddetli öteki’yi yeniden kurmak ve ‘barışın neden olamayacağını’ bir bakıma kanıtlamak adına yaptığı bu katliam, Türkiye devletinin provokasyon tarihinin adeta bir özeti gibidir, tıpkı sömürgeci Avrupa devletlerinin Afrika’da ‘öylesine’ katlettiği hayvanlar gibi. Mesele katırlar değil mi? Hayır mesele katırlar, hep katırlardı, hep katırlar olacak.

NOT: Bu yazının ilk hali Yeni Film Dergisi’nin 35-36’ncı sayısında yayınlanmıştır.

Tashih: Harun Ercan

Referanslar

(1) Spivak, G. C. Preface to Concerning Violence, Film Quarterly Fall 2014, Volume 68, Number 1.

(2) Sartre, J.P. ‘Preface’ in The Wretch of The Earth, Franz Fanon.  New York: Grove Press. pp. 7-35, 15.

(3) Günay, O. (2013). Toward a critique of non-violence. Dialectical anthropology, 37(1), pp. 171-182. 174.

(4) a.g.y.s. 180-181.

 

 

 

 

 

“Haşmetli” Bir Devlet Neden Katırları Öldürür?
Hakan Sandal

28 Aralık 2011 tarihinde Bujeh ve Roboskî’den 34 köylünün sınır ticareti dönüşünde Türk savaş uçaklarının bombardımanı ile katledilmesi, Kürtlerin homo sacer (1) -yani öldürülebilen ancak ölümü kutsal kabul edilmeyen hayatlar- olarak işaretlenmesinin son dönemden bir örneği idi. Katır sırtında taşınan ölü bedenler katliam anlatısının bir parçası olmakla beraber, katırların da katliamı takip eden dönemde bu anlatının bir ayrıntısı olmaktan fazlasını ifade ettikleri görülecekti.

Hegelci yaklaşımla, ulus-devletin kendi içinde eritemediği ve bu yüzden çatışmaya açık hale gelen Kürtler ile birincil olarak güvenlik alanından temas eden devlet, Kürtleri, onların dokunduğu mekânı ve dahi mekândaki tüm canlıları tehdit unsuru olarak görmekte ve göstermektedir. Bu bakış hem Kürdistan coğrafyasının, hem üzerinde yaşayan insan ve diğer canlıların “öldürülebilir/gözden çıkartılabilir” olarak düşünülmesine sebebiyet vermektedir. Nitekim modern dünyada egemen, “belirli bir grubu yaşatmak için”, tehdit oluşturduğunu iddia ettiği diğer bazı grupları imha etmesinin meşruiyetini bu yolla kurar (2). Ayrıca belirtmek gerekir ki şiddeti yönelten araçlar, sözgelimi devletin baskı aygıtları (ordu/jandarma/polis), ulus-devletin kurucu mitlerinde kodlanan “kahramanlık” imzasını taşıdıklarından tüm şiddet edimleri de bu “meşru” zemin üzerinden gerçekleşebilmektedir.

Belirli bir mekânda/alanda canlı-cansız ilişkilenimler bütünsellik içinde değerlendirildiğinde, bu alanın kendisine yönelen egemen şiddetinin tesadüfi veya anlamsız olmadığı görülecektir. Sözgelimi Roboskî’de yakın zamanda gerçekleşen ve devam etmekte olan katır katliamının son yüzyılda Kürdistan’da yapılan insana yönelik katliamlardan, doğa-ekoloji katliamlarından (3), güvenlikçi yapılaşmadan ve dolayısıyla sömürgeci pratiklerden ayrı düşünülmesi indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. 1938’de Dersim’de insanların yanı sıra bilinçli olarak doğal yaşam alanlarının bombalanması, aynı şekilde 1990’lar ile anılan köy yakmaları,  beraberinde “terörle mücadele yöntemi” olarak inşa edilen barajlar (4) ve “barış” söylemine rağmen yapımı devam eden çok sayıda karakol/kalekol Kürdistan’da mekânın esasen güvenlik politikaları doğrultusunda şekillendiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bahsedilen bu pratikler ile Kürdistan, mekân dışında yaşayanlar için güvenlik bölgesinden, Kürtler ise güvenlik tehdidinden fazlasını ifade etmemeye başlamaktadır. Tam da bu noktada var olan şiddet “meşrulaşmakta” ve egemenin politikaları doğrultusunda şekil alarak canlı ve/veya cansızlara yönelmektedir.

Hükmedenin cezalandırma araçları ve bu araçların yöneldikleri ise konjonktüre bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Egemenin toplumsal sözleşme ile tekelinde bulundurduğu şiddet kimi zaman yaşamın kendisine, kimi zaman da yaşamsallığa içkin olacak şekilde yaşamı çevreleyen alana ve/veya yaşamsal kaynaklara yönelir. Savaş dönemlerinde silahlı mücadeleyi araçsallaştıran politik grupların yanı sıra belirli bir gruba mensup “gözden çıkarılabilir” olan sivil halka kolaylıkla ve bilinçli olarak yönelen şiddet, ateşkes veya müzakere süreçlerinde de biçim değiştirerek var olduğunu ispatlama çabasını sürdürür.

Roboskî’nin ve dolayısıyla Kürtlerin “sınır” ile kurdukları ilişki göz önüne alındığında sınıra dair “ihlâl” pratikleri ulus-devlete içkin kısıtları tartışmaya açar, ulus-devlete itiraz eder, meydan okur ve sınırın varlığını anlamsızlaştırır. Nitekim resmi tarih anlatısında ve devlet söyleminde keskin ve net bir hat olarak çizilen hudut, Kürtler için somut olduğu kadar aynı zamanda iradeleri dışında yerleştirilmiş ve ardı görülebilen bir temsilden ibarettir. Bu çelişkili muğlak alan, egemenin güç ispatı ihtiyacını beraberinde getirir ve burada yaşayanın “itirazlarını” dizginlemek, yok etmek üzere araçsallaşır, bir yandan da ulus-devletin varlık iddiasını yeniden üretmeye çabalar.

Genelde Kürtlerin, konu özelinde Roboskîlilerin doğa-canlılar ile kurdukları özdeşlik bağına ve Kürt mücadele tarihinde toplumsalın bilinçdışına bakıldığında, yukarıda belirtilen tahakküm ilişkileri ile son dönemde görünürlüğü artan katır katliamının geçişken yapısı daha net anlaşılacaktır. Kürdistan’da katırların gündelik hayattaki yeri, hem emeğe, hem ulaşıma hem de kültürel bağlama tekabül etmektedir. Apê Musa’nın hatıralarında anlattığı Bengo Dayı’nın katıra yüklenmiş cesediyle karşılaşması, düğün alaylarında gelinleri taşıyan, sınır ticaretinden başka gelir alanı bırakılmamış köylülerin emek eşlikçisi olan, Roboskî katliamında öldürülen ve öldürülmüş bedenleri taşıyan katırlar farklı duygular üzerinden bir noktada birleşmektedirler. Mekâna ihtiyacı olan ve mekânsallaştırma eğilimde olan belleğe (5) tutunan katır imgesi de bu yolla bir sembol olmanın ötesine geçmekte, kendine kolektif bellekte özel bir yer edinmektedir. Bu bağlam içerisinde yukarıda bahsedilen şiddetin katırlara yönelmesinin tesadüfi olmadığı da net olarak ortaya çıkmaktadır.

Elias Canetti hükümdarların nefretinin, çok sayıda kişinin öldüğü bir katliamın ardından hayatta kalarak dikkat çekmeye cüret eden kişilere yöneldiğini söyler. Bu nefretin üzerine acıma siyasetinden çıkıp hesap soran mücadelelerin oluşması özneleşmeye ivme kazandırdığından egemenlik alanında sarsılmaya yol açar. Canetti’nin sözü genelde baskı, haksızlık ve katliamlar tarihi karşısında durabilmiş olan Kürt Özgürlük Hareketi, özelde Roboskî katliamında öldürülmüş kişilerin yakınları üzerinden okunabilir. Katliamda öldürülenlerden biri olan 13 yaşındaki Bedran Encü’nün aynı katliamdan sağ kurtulan katırının son süreçte öldürülen katırlardan biri oluşu da bu duruma dair bir şeyler anlatmakta, Türk devletinin tutumunu özetlemektedir.

PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye Cumhuriyeti ile başlattığı süregelen ateşkes-müzakere sürecine ek olarak Kürtlerin Rojava’da IŞİD çetelerine karşı verdikleri onurlu mücadele, Kobani’de inşa ettikleri yeni yaşama artmakta olan beynelmilel ilgi ve itibar göz önüne alındığında devletin Kürtlere karşı alışıldık manevra alanının daralmakta olduğu ileri sürülebilir. Bu daralan alanda iktidarın yeniden üretilebilmesi için de ‘ikinci en iyi opsiyonlar’ devreye girmektedir. Bu bağlamda katır katliamı iktidarın şiddet ediminin bir yandan kışkırtıcı, bir yandan da varlığını ispatlar duruşunu sergilemektedir. Katırların katli ile sonuçlanan bu şiddetten dönemin iktidarının beklentisi egemenenlik ispatına ek iki işlev üzerinden değerlendirilebilir;

1) Hatırlatma işlevi: Şiddetin keyfi niteliğinin yerli yerinde durduğu, aynı şiddetin yakın tarihte Roboskî’de 34 canı aldığı gibi tekrar yaşamın kendisine yönelebilecek kadar yakında ve meşruiyette olduğunun hatırlatılması.

2) Beden hafızası şekillendirme işlevi: Egemenin, iktidarı bedene yazma gücüne erişme isteği. Nitekim katır eşliğinde aşılan sınır beden hafızasında yer almakta, sınırın reddi/anlamsızlığı bu yolla deneyimlenmekte ve yeniden üretilmektedir. Katırların katli bu hafızanın devamlılığını sekteye uğratarak bedende yeni iktidarın işlenmesini amaçlamaktadır (6).

Roboskî katliamı sonrasında faillerin cezalandırılmaması, yüzleşmenin sağlanmamasına ek olarak katledilenlerin yakınları keyfi gözaltılar, adli soruşturmalar ve devletin kayıplar politikasında da izlediği yas sürecine müdahale ile karşılaşmaktadırlar. Türk devletinin cezasızlık politikasının kendisi bir şiddet edimi olarak işkence sarmalına eklemlenmekte ve hak aramayı, itiraz etmeyi cezalandırmaktadır. Ana akım medyada ilgili öznelerin direniş pratikleri ve sözleri yer bulmadığı için de bu sarmal şiddetin yöneleceği yeni alanlar yaratarak varlığını sürdürmektedir. Roboskî bir anlamda son yüzyılın Kürt katliamlarının bütününü içine alarak karşı duruşun, itirazın sembollerinden biri olurken aynı oranda da baskının odağı hâline gelmiştir. Kürtlerin yaşamları Türkiye halklarına iktidarca belirlenmiş hiyerarşide alt katmanlarda sunulurken katırların katledilmesinin taşıdığı anlamlar da görünmez kılınarak aynı hiyerarşi hem yatay (Türkiye-Kürdistan ekseninde) hem de dikey (türler arasında) korunmaya çalışılmaktadır.

Meseleyi çeşitli analiz seviyeleri üzerinden okumak göstermektedir ki tekil perspektif ile kurulacak muhalif dil, pratik ve direniş yetersiz olmakla kalmayıp bazı hayati alanları da görünmez kılacaktır. Şüphesiz egemen tam da bu alanların görünmezliği ile manevra kabiliyeti kazanıp politikasını devam ettirmek, baskı pratiklerini de buradan kurarak iktidarını güçlendirmek istemektedir. Bu nedenle katır katliamına liberal müdahale alanında salt hayvan hakları söylemi üzerinden yaklaşmak -özgül kıymetine rağmen- ve “batı”yı buradan hareketle suskunlukla suçlamak hatalı olacaktır. Nitekim meselenin tek boyutlu ele alınması görünmez alanları arttırarak egemenlik paylaşımı temelinde gerçekleşebilecek bir çözümü ertelemekten başka bir şeye yaramayacaktır.

 Tashih: Harun Ercan

Kaynaklar/Dipnotlar:

(1) Giorgio Agamben, Homo Sacer: Sovereign Power and Bare Life, Stanford University Press, 1998.

(2) Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2010, sf.99-107.

(3) Konuyla ilgili kapsamlı bir okuma için bkz. Serhat Arslan, “Kürdistan’da Doğa/Ekoloji Katliamı”, Toplum ve Kuram, Sayı: 9, sf. 61-75.

(4) Neoliberal politikaları doğrultusunda bu yapılaşmaların Ak Parti döneminde “gelişme/büyüme” söylemi ile güvenlikçi politikaları içerleyecek şekilde hızlanarak devam ettiğini belirtmek yerinde olacaktır.

(5) Jan Assmann, Kültürel Bellek, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001, sf.43.

(6) Bir anlamda bedeni disipline etme işlevi ile de düşünülebilir. Bkz. Foucault (2010).

 

HDP, Seçim Barajı ve Aday Profilleri
Ahmet Hamdi Akkaya

Adayların açıklanması ile 7 Haziran genel seçimleri süreci resmen de, fiilen de başladı. Ancak seçimin genel havasını belirleyen argümanlar zaten daha önceden gündemdeydi ve aday listelerinin açıklanması ile de pek değişmedi: AKP’nin Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlık hırsını hayata geçirecek bir sonuç alıp almayacağı ile HDP’nin barajı aşıp aşmayacağı sorularının gündemini belirlediği bir seçim sürecindeyiz. Bunlarda birincisinin AKP’nin 276, 330 veya 367 milletvekili çıkarmasına bağlı olarak değişik seçenekleri var; HDP’nin barajı aşıp aşmaması ise ortaya çok daha net bir tablo çıkaracak.

Seçim sonuçlarına ilişkin yapılan tüm tahminler, simülasyonlar HDP’nin barajı aşıp aşmaması ihtimali ekseninde köklü olarak değişiyor. Seyfettin Gürsel’in genel seçime ilişkin yaptığı simülasyonun sonucunda sunduğu şu iki tablo bu durumu en açık biçimde gösteriyor.

tablo1

Tablo2

Bu simülasyonlardan çıkan en temel sonuç şu; HDP barajı geçemediği takdirde CHP-MHP oy toplamı %43-44 bile olsa (2011 genel seçimlerinde %39 idi bu oran) AKP mutlak tek başına iktidar olduğu gibi, anayasa değişikliğini referanduma götürecek 330 oyu sağlama imkanına da sahip olabileceğidir. HDP’nin barajı geçtiği durumda ise, AKP’nin anayasa değişikliğini yapacak çoğunluğu sağlayamaması, hatta MHP’nin oylarının %16yı geçmesi koşuluyla, iktidarı kaybetmesi de mümkün. Yapılan başka simülasyonlar da bu tahmini destekliyor.

Sonuç itibariyle, HDP’yi projesi ve adayları temelinde destekleyenlerin ötesinde geniş bir seçmen kesiminin de barajı aşmasının yaratacağı kritik sonuç nedeniyle oylarını bu yönde kullanma eğilimde oldukları rahatça söylenebilir. Şimdiye kadar Kürt Siyasi Hareketi’nin (KSH) temsilcisi partilerin hep aleyhine kullanılan ‘barajı geçemeyecekler’ kaygısı ile ‘stratejik oy kullanma’; ki barajın olmadığı yerel seçimlerde ise AKP’ye karşı kazanma şansı olan partide oyları birleştirme adına sosyal medyada ‘tatava etme/bas geç’ diye ifade edilmişti; bu kez terse dönmüş gözüküyor. Özetle, bu seçimde HDP’nin barajı aşması meselesi sadece kendi seçmenleri ve  ‘stratejik oy kullanma’ hesabı yapanların değil, başta AKP olmak üzere diğer partilere oy vereceklerin de temel gündem konusu oldu. Bu da HDP’ye yönelik ilginin artmasına yarıyor.

Tabii ki HDP’nin ilgi odağı olmasının tek nedeni seçimlerdeki bu kilit konumu değil. ‘Yeni Yaşam’ şiarı ile toplumdaki tüm farklılık ve kimlikleri kapsamaya aday bir proje ile ortaya çıkan HDP, pozitif anlamda ileriye yönelik umut yaratan tek parti de oldu. Bu umudun somutlaşması, tabii ki HDP’nin KSH’nin uzun süreli yasal parti deneyiminin son yıllarda radikal demokrasi programı temelinde daha geniş kesimlere açılması ile mümkün oldu. 2007 genel seçimlerinden itibaren KSH’nin hem merkezi hem de yerel düzeyde temsiliyet ve oy oranını giderek artırması ve son olarak da cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sergilenen performans bu açıdan önemli bir güven zemini oluşturuyor. Merkezi düzeyde 2007 genel seçimlerinde %4,5 oyla 22 milletvekili, 2011 seçimlerinde %6 oyla 35 (aslında Hatip Dicle’nin gasp edilen vekilliği ile beraber 36) milletvekili çıkaran KSH, benzer bir tırmanışı yerel seçimlerde de göstermişti. 2009 yerel seçimlerinde İl Genel Meclisi düzeyinde alınan %5,7 oy, 2014 Mart ayında yapılan seçimlerde İl Genel Meclisleri ve Büyükşehir İlçe Meclisleri toplamı olarak % 6,6’ya çıktı. Sonuçta KSH’nin Türkiye genelinde %6-6,5luk bir oy tabanına kesin olarak oturduğu söylenebilir. Burada asıl başarının %10 barajı engelinin sadece bağımsız adaylar yoluyla, Hakkari gibi kimi seçim çevrelerinde neredeyse mükemmel bir mühendislik projesi gibi hatasız seçim politikası uygulanması ile aşılması olduğunu vurgulamak gerekir.

Öte yandan, bu tablo 1991 seçimlerinden beri Türkiye’de yasal siyasetin parçası olan KSH’nin barajın altında kalan bir oy tabanında saplanıp kalma riskini de göstermektedir. Ancak geçen yaz yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri, bu durumun değişmesi açısında göz ardı edilemeyecek bir imkânı ortaya çıkardı. HDP adayı Selahattin Demirtaş’ın 3 milyon 958 bin oy ile %9,8 oranını yakalaması barajın aşılabileceğini çok net gösterdi. Böylece önemli bir yol kavşağına gelmiş olan KSH, buna uygun olarak da, bu yıl yapılacak genel seçimlere bağımsız adaylar ile değil, parti olarak girme kararı aldı.

Parti olarak seçime girme kararının alınmasını mümkün kılan başka gelişmeler de var. Bunların başında, KSH’ni de kapsayan ama onunla sınırlanamayacak olan PKK eksenli Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin hem Türkiye hem de tüm bölgede kaydettiği gelişmeleri sıralamak mümkün. AKP hükümeti ile yürütülen ‘müzakere süreci’ ve Kobanê direnişinde somutlaşan Rojava hamlesi bu gelişmelerin en önde gelenleri. Ayrıca, PKK gerillalarının Şengal, Maxmur ve Kerkük’te IŞİD’e karşı mücadelede üstlendiği rol ve bunların uluslararası alana yansımaları gibi temel askeri ve politik hamleler hem Türkiye hem de bölgede dengelerin KÖH’nin lehine dönmesine yol açtı ki; bunların seçim sürecine yansıması da olumlu olacaktır. Genel plandaki bu gelişmelerin yanı sıra, KSH de uzun sayılacak bir süredir ideolojik-politik ve örgütsel olarak yeni bir hamleye zaten hazırlanıyordu. En son DTK ve HDK çalışmalarına dayanarak ortaya çıkan Halkların Demokratik Partisi (HDP)  çatısı bu hamlenin temel gücü olarak belirdi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yakalanan ilgi, şimdi HDP’nin ‘Yeni Yaşam’ şiarı ile girdiği 7 Haziran seçimlerinde test edilecek.

Geçtiğimiz hafta açıklanan HDP milletvekili aday listesi, bu tablo içinde nereye oturuyor? Bazılarınca dile getirildiği gibi, HDP’nin açılım iddiasını doğrulamayan, alışageldik bir liste mi? Veya açıklanan liste baraj aşma iddiası açısından nasıl değerlendirilebilir? Öncelikle şunu belirtmek istiyorum; tek tek adayların sonuçlar açısından sınırlı etkisi olduğunu düşünüyorum. Yani tek başına oy deposu olan bir süper aday yok. Zaten Konda araştırma şirketinden Bekir Ağırdır, seçmenin yalnızca %10’unun adayın kimliğine baktığını belirtiyor. Kanaatimce, KSH’nin geçmiş bağımsız adaylar deneyimi de buna fazlasıyla doğruluyor. Bu genel değerlendirme ışığında HDP aday listesine bakıldığında, Ağırdır’ın “HDP adayları farklılıkları temsil açısından anlamlı çeşitlilikte olmakta beraber ‘yeni hayat’ iddiasında eksik izlenimi veriyor denebilir” saptaması bence de durumu özetliyor. KSH’nin iddiaları açısından ciddi bir sorun teşkil edebilecek bu durum, ‘yeni yaşam’ projesinin sadece seçime giren HDP çerçevesi ile sınırlanmaması ile aşılabilir. DTK, HDK ve DBP gibi oluşumların varlık nedeni de bu zemin üzerinde tanımlanarak seçim politikası izlemenin zorunlu sınırlılıkları telafi edilebilir.

Bu rezervlerle birlikte HDP aday listesine daha yakından baktığımızda ise ilk göze çarpan husus, Türkiye’de şimdiye kadar görülmedik biçimde kadın temsilinde eşitliğe yaklaşılması olmaktadır. Bu sadece kadın-erkek adayların sayısal eşitliğinde değil, seçilme şanslarının da dengelenmesi itibariyle listedeki yerleri ile de ortaya konmuş. Ancak Türkiye  ortalamasından epey ileri olsa da, kadın-erkek seçilme şansının hala %40-60 oranında olduğunu vurgulayalım.  Bunun yanı sıra, HDP aday listesinde dört temel grubun temsilcilerinin yer bulduğunu söylemek mümkün. Bunları; Kürt Siyasi Hareketi; Türkiye Sol/Demokratik Hareketi; İslami/Muhafazakar hareket (ki diğer Kürt hareketlerini ve ana akım politik geçmişten gelen adayları da kapsıyor) ile Alevi/Ezidi/Ermeni/Süryani/Arap/Çerkes Kimlik Hareketleri olarak sınıflayabiliriz. Bunu dört temel siyasi/toplumsal kimliğin temsiliyeti diye de okuyabiliriz.

Tabii tek tek adayların bir çoğu, bu dört kimliğin birden çoğunu kendisinde taşımaktadır. Bu nedenle burada yapılacak değerlendirmelerde tek tek adayların bu kimliklerle kendilerini nasıl veya ne kadar özdeşleştirdiklerinden çok, kamusal alana yansıyan pozisyonlarını esas alarak hangi temsiliyet içinden listeye konulduklarını saptamaya çalıştım. Ne demek istediğimi daha açık belirtmek için, şöyle bir örnek vereyim: Kürt olmayan, Türkiye sol hareketi geçmişi de olan ancak son 25 yıldır fiilen Kürt siyasi hareketi içinde değişik düzeyde yer alan adayı KSH grubu/temsiliyeti içinde ele aldım.

Listedeki tüm adayların somut konumlanmasını belirlemek mümkün olmadığı için de, iki temel grup eksenli bir analize giriştim. Birinci grup, 2011 seçimlerinde bağımsız olarak seçilen 36 adayın seçim yerlerini esas alarak yapılan liste olurken, ikinci grup ise barajın aşılması halinde 2014 yerel seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçları temelinde seçilmesi en yüksek ihtimal dahilinde olan 17 adaydan oluşuyor. Bu temelde baraj aşıldığında, önceki seçimlerdeki performans temelinde seçilme şansı en yüksek olan toplam 53 adayın konumu değerlendirilmiş oluyor. Tabii bu sayı hem HDP’nin hem de diğer partilerin 7 Haziran’daki performansı temelinde değişebilir. Yine de kazanacak sıralara aday yerleşiminde nasıl bir dağılım sağlandığını anlamak açısından bu iki grup yeterli fikir verebilir.

36 adaylık ilk gruba baktığımızda; bunların 14’ünün kadın aday olduğunu görüyoruz. 2011 seçimlerinde, kazanılan bu 36 milletvekilliğinden 11’i kadın adaydı. Kadın sayısı bu grupta %30,5’tan %38,9’a çıkmış.

Dört ana grubun temsiliyet açısından baktığımızda ise şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz.  23 aday Kürt Siyasi Hareketi; 6 aday İslami / Muhafazakar / Diğer Kürt Hareketleri’nden; 3 aday Türkiye Sol/Demokratik Hareketi’nden ve 4 aday da Alevi/ Ezidi/Ermeni/ Süryani/Arap/Çerkes Kimlik Hareketleri’nden yer almışlar. Oransal olarak baktığımızda, KSH, %63,8; İslami/Muhafazakâr/Diğer Kürt hareketleri %16,7; Alevi/Ezidi/ Ermeni/ Süryani/Çerkes Kimlik Hareketleri %11,1 ve Türkiye Solu/Demokratik Hareketi de % 8,4.

2011 seçimlerinde ise milletvekili seçilen 36 adayın 31’i KSH’nden (%86); 3’ü Türkiye solundan (%8,4) ; 2’si İslami/Muhafazakâr/Diğer Kürt hareketleri (%5,5) idi.  Baraj aşıldığı takdirde seçilmesi garanti olan 36 milletvekillik ilk grupta, HDP listesinin farklılıkları yansıtma açısından başarılı olduğu söylenebilir.

Şimdi 17 milletvekillik ikinci listeye bakalım. 2014 yerel seçimlerindeki il genel meclisi ve büyükşehirlerde de ilçe meclisleri toplamı sonuçlarına göre, HDP; İstanbul 3. Bölge,  Ağrı, Batman, Siirt, Diyarbakır, Mardin, Van ve Dersim’de milletvekili sayısını 2011’e göre birer, Urfa’da ise ikişer artırıyor. Buna Cumhurbaşkanlığı seçimindeki sonuçları da dahil edersek, İstanbul’un 1 . ve 2. Bölgesi, İzmir 1. ve 2. Bölge, Ankara  1. Bölge ile Çukurova  ve Antep’ten birer milletvekili daha eklemek imkan dahilinde görülmektedir. Böylece baraj geçildiğinde, son bir yıl içinde yapılan iki seçimdeki performans temelinde seçilebilecek sırada yer alan toplam 17 milletvekillik bir aday grubunu daha  değerlendirebiliriz.

Bu 17 adayın, 7’si kadındır. Gruplar açısından bakıldığında ise; KSH’nin 8; Türkiye Solu/Demokratik hareketinin 4; İslami/Muhafazakâr/Diğer Kürt hareketleri ve Ana Akım Politik Hareketlerin 2; Alevi/Ezidi/Ermeni/Süryani/Arap/Çerkes Kimlik Hareketlerinin de 3 milletvekili ile temsil edildiklerini görüyoruz.

Baraj aşıldığında seçilmesi en yüksek ihtimal dâhilinde olan  %39,6’sı kadın (21 aday) toplam 53 adaya genel olarak baktığımızda ise şunları söyleyebiliriz.

·       KSH:31 (%58,5)

·       İslami/Muhafazakâr/Diğer Kürt hareketleri ve Ana Akım Politik Hareketlerin: 8 (%15,1)

·       Türkiye Solu/Demokratik Hareketi: 7 (%13.2)

·       Alevi/Ezidi/Ermeni/Süryani/Çerkes Kimlik Hareketleri: 7 (%13.2)

Sonuç olarak HDP’nin gerek geliştirdiği proje, bu temelde yarattığı heyecan; gerekse çıkardığı genel aday profili ve dağılımı itibari ile Türkiye yakın tarihinin bu en kritik seçimine umut veren bir giriş  yaptığı söylenebilir. Bundan sonrası yürütülecek  seçim kampanyası ile bu umudu sonuca götürmek olacaktır. Tabii ki bu sadece HDP’ye bağlı bir durum değildir. Bir futbol maçında kazanmak için sadece iyi bir takıma ve oyun planına sahip olmak yetmez; rakibin, özellikle de savunma oyuncularının ve kalecisinin hata yapması gerekir derler. Seçimlerde kazanmak da biraz öyle.  Partilerin ideolojik hatları, politik çizgileri, kadroları ve aday profilleri tabii birincil derecede belirleyici faktörler ama sonucu sadece bunların belirlediğini söylemek eksik olur. Rakip partilerin konumları ve performansları da sonuçta etkili olur. Bu açıdan, 7 Haziran’da yapılacak genel seçimlerde HDP’nin olası seçim başarısına da, kendi yapılanması ve çalışmalarının yanı sıra rakip partilerin yani asıl olarak AKP ve CHP’nin performanslarının da belirleyici olacağı bir tablo çerçevesinde bakmak gerekecektir.

Tabii en önemli husus, Ağrı’da gerçekleştirilmek istenen provakasyonda görüldüğü üzere devletin-AKP Hükümeti’nin performansını ‘fair play’ çerçevesinde tutmayacağı kaygısı. Sonuçta, en önde gelen danışmanlarının, iktidar partilerinin %30-40 arası oylarla belirlendiği ülkelerdeki toplantılarda bile rahatça ‘AKP; oy oranı%40’ın altına düşerse, elinde hiç bir şey kalmayacağını düşünüyor’ dediği bir partiden kuşkulanmak da doğal oluyor.

Not: Ahmet Hamdi Akkaya, Gent Üniversitesi; Çatışma ve Gelişme Çalışmaları Bölümü’nde doktora adayıdır.

 

Ermeni Soykırımının yüzüncü yılı vesilesiyle
Erik-Jan Zürcher

Çeviri: Onur Günay

Ermeni Soykırımının yüzüncü yılı vesilesiyle kendisini benim gibi 20. yüzyıl Türkiye tarihçisi olarak gören birisinin konuşması gerekir.

Öncelikle, bunun etik ve ahlâki sebepleri var. Geç dönem Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye tarihçilerinin özel bir sorumlulukları var. Öğrenci ve daha sonrasında genç bir üniversite hocası olduğum 1970’ler ve 80’lerdeki gibi 1915’te ne olduğunu neredeyse hiç bilmediğimiz bir durumun sürmesine izin veremeyiz – kaldı ki soykırım bizim akademik alanımızın dışında yaklaşık elli yıldır bir tarihsel araştırma konusudur. Bizim ders kitaplarımız eğer bahsi açılırsa, sadece tarihe bir dipnot olarak bahsederler 1915’ten, ve asla onu bir soykırım olarak tanımlamazlar. Bizim hocalarımız bunu asla tartışmazlar.

Ben bunun etkilerini kendi araştırmamda net bir şekilde hissettim. 1984’te, daha sonraları akademik kariyerimin temelini oluşturacak olan kitabı yayınladım. Kitabın ismi Milli Mücadelede İttihatçılık (1908-1925) idi. Kitabın ismindeki tarihler önemli zira kitabın en önemli tezi Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı İmparatorluğu’ndaki milli mücadele hareketinin, ki sonrasında Türkiye Cumhuriyeti buradan ortaya çıkar, aslında Birinci Dünya Savaşı boyunca iktidarda olan Jön Türk İttihat ve Terakki Fırkasının eseri olduğudur. Zaten – daha sonra Atatürk olacak olan- Mustafa Kemal’i de bir lider hâline getirenler onlardır. Kitap genel olarak iyi karşılanmıştı, ancak bir arkadaşım bir Ermeni dergisinde yayınlanan bir değerlendirme yazısını benim için tercüme etmişti. Bu yazının yazarı da kitabı beğenmişti ancak önemli bir eleştiriyi de dile getiriyordu. Eleştiren kişiye göre benim anlattığım hikâye adeta boş bir coğrafyada gerçekleşiyor ve sanki Ermenilerin yok edilmesi hiç gerçekleşmiyordu. O zamanki tepkim şuydu: “Evet, bu haklı bir eleştiri olabilir, ancak benim kitabım bunun hakkında değil.” Bundan sadece yirmi yıl sonra, Ermeni meselesiyle daha fazla ilgilenmeye başladığım bir dönemde, Ermeni Türk Çalışmalarıyla ilgili öncü bir atölye çalışmasında (WATS: Workshop on Armenian Turkish Scholarship), yanıldığımı fark ettim.

Kitabımın konusu olan İttihatçı dönem ve Kemalist cumhuriyet arasında siyasi liderliğin sürekliliği dahi, bu liderliğin 1915-16’nın zorlu sınavında oluşturulduğunu ve cumhuriyeti ortaya çıkaran milli mücadele hareketinin –politik, ideolojik ve kişisel- birçok yönden Birinci Dünya Savaşı’nın bir devamı olduğunu hesaba katmadan çalışılamaz.

Ancak bu sadece ahlâki bir mesele değil. Türkiye tarihçilerinin ortaya koyabileceği özel bir şey var. Şimdi, Soykırımın taslağı ve birçok detayı orijinal belgeler ve tanıklıklara dayanan tarihsel araştırmalar ile bu kadar iyi bir şekilde ortaya konulmuşken bence Türkiye tarihçileri iki alanda Soykırımın daha iyi anlaşılabilmesi için Türk kaynakları temelinde ciddi bir katkı sunabilirler. İlk alan, nedenler ve gerekçelerle ilgilidir. Bu noktada hem daha uzun vadeli gelişmelerin (sosyal Darwinizmin popülerliği, militarizm, reformlar ve toprak ihtilafları meselesi, Müslüman göçmenlerin toplu göçü) hem de kısa vadeli gelişmelerin (Osmanlı’nın Balkan savaşını kaybetmesi, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, Osmanlı’nın Sarıkamış’taki yenilgisi, İngilizlerin Gelibolu’da karaya çıkması ve Van’daki isyan) rol oynadığını anlamamız gerekir.

Nedenler ve gerekçelere odaklanmak önemlidir zira ne olduğunu daha iyi kavramamızı sağlayacaktır. Ancak soykırım meselesini etkilemez. Soykırımın tanımı için önemli olan niyettir, bir etnik ya da dini grubun tümünü ya da bir kısmını yok etme niyeti. Bu niyetin ardındaki nedenler soykırım meselesi söz konusu olduğunda önemli değildir. Bu sebeptendir ki, bu itirazlar olguya dayansa dahi Ermeniler bir tehdit oluşturduğu için 1915’te olanın soykırım olamayacağını iddia eden inkârcı argüman aptalcadır.

Öteki mesele Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan modern Türkiye’nin Ermeni Soykırımıyla şekillenişidir. Ben İttihat ve Terakki Fırkası ile Kemalist cumhuriyet arasındaki kişisel ve ideolojik sürekliliklere baktım, ve bunlar önemlidir. Ancak şimdi dikkat gerektiren meseleler (ki bunlar gerek Türkiye’de gerek yurtdışında gitgide daha fazla çalışılmaktadır) Ermeni mallarının transferi (gaspı) ve Osmanlı Ermenilerinin Müslümanlaştırılmasıdır. Ermeni malları, daha da kontrollü gerçekleştirilen Rum mallarının devriyle beraber, cumhuriyet döneminde bir Türk burjuvazisinin ortaya çıkmasının temelini oluşturdu. Birinci Dünya Savaşı boyunca çok sayıda Ermeni’nin zorla Müslümanlaştırılması olgusu bugün çok sayıda Türk’ün Ermeni kökleri olduğu anlamına gelmektedir. Bu kökleri yeniden keşfetmek son yıllarda yenilikçi Türkler arasında bir hayli popüler oldu. Başka bir deyişle, Türkiye Cumhuriyeti bu mirası sadece –önemli ölçüde- soykırımda yer alan insanlar tarafından kurulması ve yönetilmesi bakımından değil, Ermenilerin kendilerinin kişisel ve materyal miraslarını taşıması bakımından da taşımaktadır.

Şunu söylemekten mutluluk duyuyorum: Sadece Türkiye çalışmaları alanında değil, Türkiye’deki tarihçiler arasında da samimi bir şekilde hakikati bulmak ve onu açıkça tartışmak isteyenlerin sayısı hızla artmaktadır. 2005’te Bilgi Üniversitesi’ndeki çığır açan konferans ve 2007’de Hrant Dink’in öldürülmesinden sonraki gösteriler önemli dönüm noktalarıdır.

Bu yeni açıklık Türkler ve Ermeniler arasındaki bir uzlaşmanın ihtimal dahilinde olduğunun umut dolu bir işaretidir. Bu uzlaşma inkâr üzerine inşa edilemez, bu çok açık. Ancak uzlaşma taviz üzerine de inşa edilemez. Taviz bir siyasetçi aracıdır ve gündelik meselelerin çözümüne yardımcı olur, ancak tarihsel bir hakikatin soruşturulmasıyla ilgili bir katkısı olamaz. İnsanlar azıcık katledilmezler. Ya da uzlaşı, mevcut Türk hükümetinin tertiplediği gibi Türkiye’de Birinci Dünya Savaşı yıllarında acı çeken herkes için toplu anma kavramı üzerine de inşa edilemez. İkinci Dünya Savaşı’nda ölen Almanların sayısı ölen Yahudilerin sayısından çok daha fazladır (her ne kadar bazı Almanlar Yahudi, bazı Yahudiler Alman olsa da). Ancak Alman başbakanı Merkel Almanları ve Yahudileri kendi zamanlarının ve koşullarının eşit kurbanları olarak hatırlanmaları gerektiğini söylemeyi hayal bile edemez.

Bunu savunan Türk tarihçilerin sayısı hızla artsa da, tarihsel hakikatin kabulü zaman alacaktır. Türklerin genç nesilleri (ki genç nüfuslu bu ülkenin ciddi bir çoğunluğu gençtir) okulda, askeri hizmet sırasında ve medya aracılığıyla milliyetçi devlet retoriğine maruz kaldılar, ve soykırım hikâyesinin bir yalan olduğuna samimi bir şekilde ikna edildiler. Cumhuriyetinin ilk neslinin aksine artık kendilerinin çok iyi bildiği bir hakikati bilinçli bir şekilde inkâr etme durumu yok. Bu da Türkiye kamuoyunu yeniden eğitme ve tartışmayı daha geniş kesimlere açma sorumluluğunu getiriyor. Ancak kapı açıldı ve artık geri kapatmak mümkün değil. Kürt entelektüelleri arasında da, 1915’te yaşananları açık bir zihinle tartışmaya yönelik yepyeni bir hazır oluş hâli görüyoruz. Türkiye ve dışındaki önemli bir farkındalık da soykırımın kişisel bir suç olduğudur. Başka bir deyişle, insanlar soykırımla ilgili suçlanabilir ve mahkum edilebilir, ancak milletler ya da devletler değil. Bu da tartışmayı kolaylaştırabilir. Bugünkü Türk devleti ve toplumu soykırımı inkâr ettikleri için haklı bir şekilde suçlanabilir, ancak suçun kendisinden ötürü değil. Suçun failleri uzun bir zaman önce öldü.

Soykırımı tanıma sadece Ermeniler için değil, Türkiye için de önemlidir. Taner Akçam’ın çok önceden söylediği gibi, eğer Türkiye daha demokratik, rahat ve hümanist bir ülke olmak istiyorsa soykırımla yüzleşmek zorundadır. Bu yüzleşme aynı zamanda bu toplumun üzerinde giderek daha çok dine bulaşan son derece sığ bir milliyetçilik örtüsünün kaldırılmasında da bir katalizör görevi görebilir. Umalım ki yüzüncü yıl tarihsel hakikatle yüzleşilmesi hikâyesinde Türklerin ve Ermenilerin çıkarına yeni bir sayfanın açılmasına vesile olur.

Erik Jan Zürcher

1977-97 yılları arasında Nijmegen Üniversitesi’nde çalıştı. 1989-99 yılları arasında Amsterdam’daki Uluslararası Sosyal Tarih Ensititüsü’nün Türkiye bölümünü yönetti. 1993-97 yılları arasında Amsterdam Üniversitesi’nde Türkiye Tarihi kürsüsünde görev aldı. 1997 yılından itibaren Leiden Üniversitesi Türkiye Çalışmaları kürsüsünde çalışmaya başlayan Zürcher, Stockholm Üniversitesi dahil pek çok üniversitede misafir öğretim üyeliği yaptı. Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyet dönemi üzerine uzmanlaşan Zürcher’in eserleri şunlardır: The Unionist Factor 1905-1926, E.J. Brill, 1983 (Milli Mücadelede İttihatçılık, Bağlam Yayınları, 1987; İletişim Yayınları, 3. baskı, 2003), The Progresivve Party 1924-1925, E.J. Brill, 1991 (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Bağlam Yayınları, 1992), Turkey, A Modern History, I.B. Tauris, 1993 (Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, 1995), Mete Tunçay ile birlikte derledikleri Socialism and Nationalism in the Ottoman Empire 1876-1923, I.B. Tauris, 1994 (Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik 1876-1923, İletişim Yayınları, 1995), Donald Quataert ile birlikte derledikleri Workers and the Working Class in the Ottoman Empire and the Turkish Republic 1839-1950, I.B. Tauris, 1995 (Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesi’ne İşçiler 1839-1950, İletişim Yayınları, 1998) ve Willem van Schendel ile derledikleri Identity Politics in Central Asia and the Muslim World; Nationalism, Ethnicity and Labour in the Twentieth Century, I.B. Tauris, 2001 (Orta Asya ve İslam Dünyasında Kimlik Politikaları; 20. Yüzyılda Milliyetçilik, Etnisite ve Emek, İletişim Yayınları, 2004) 

Bir Direniş Masalcısı: Eduardo Galeano
Ramazan Kaya

“Ben her zaman boğanın tarafını tuttum, matadorun değil. Ve hâlâ aynı taraftayım”…

Eduardo Galeano

Bugün Eduardo Galeano da göçmüş bulutlar ülkesine. Bu hayatta tanışmayı, elini sıkmayı, doya doya sarılmayı istediğim ender güzel insanlardan biriydi. Hiç tanışmadığım bu insan için en yakınımdaki birini kaybetmiş kadar üzüldüm, gerçi bize ondan daha yakın kim vardı ki bu hayatta? Her kitabını, her satırını yıllarca şifalı bir su gibi içtim, her sözünü bir muska gibi taşıdım boynumda. Onun yaşam dolu külliyatının bahçesinde büyüdü umutlarım, hayallerim. Galeano, denildiği gibi baltayla yazan yazarlardan biriydi. Onun satırlarında uzlaşmaya, muğlaklığa, sözü eğip bükmeye ve riyakârlığa asla yer yoktu. O gerçekten de dünyanın vicdanıydı, Güney Amerika’nın en tavizsiz, en cesur anti-sömürgeci yüreği ve bütün ezilenlerin en güçlü belleklerinden biriydi. 74 yaşında akciğer kanseri tedavisi gördüğü Uruguay’ın başkenti Montevideo’daki bir hastanede yaşama veda etti. 1940’ta Uruguay’ın başkenti Montevideo’da doğan Eduardo Galeano, genç yaşlarından itibaren fabrika işçiliğinden banka memurluğuna kadar çok çeşitli işlerde çalıştı. On dört yaşındayken El Sol dergisi için politik bant karikatürler çiziyordu. Çocukluğundan beri en büyük aşkı futboldu ama spordaki başarısızlığı onun sahaları uzaktan izlemesine yol açtı. (Belki de bu güzel kitapları onun futbolcu olamamasına borçluyuz). 1960’ların başlarında başladığı gazetecilik kariyeri Galeano’nun yazarlık yaşamının da dönüm noktası oldu. Kitaplarındaki akıcı üslubunu, tarih denizinde yüzerken az kelimeyle çok şey anlatabilme becerisini de gazetecilik mesleğine borçlu olduğunu söyler. Neredeyse her ülkenin makûs talihi olan askeri darbe 1973’te Uruguay’ı sarstığında, bir süre Arjantin ve İspanya gibi farklı ülkelerde yaşamak zorunda kaldı. Geride bize şu eserleri bıraktı: Ateş Anıları, Latin Amerika’nın Kesik Damarları, Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, Biz Hayır Diyoruz, Tepetaklak, Zamanın Ağızları, Yürüyen Kelimeler, Kucaklaşmanın Kitabı, Gölgede ve Güneşte Futbol, Söz Mezbahası Görüşmeler, Gözlemler, Görünümler Aynalar, ve Günler Yürümeye Başladı.

O, “herkes” için yazmıyordu elbette. “Ben okumayanlar için yazıyorum, ezilmişler için, yüzyıllardır tarihe geçebilmek umuduyla kuyrukta bekleyenler, kitap okuyamayanlar ve kitap alacak parası olmayanlar için”. Ve, piyasanın tiranlığında okumanın kolay olmadığının da farkındaydı, “Devletin kitap yasaklamasına gerek kalmadı, kitapların fiyatları, yasaklanmasına yetiyor” demişti. Galeano, bir direniş masalcısıydı, sabırla ve inatla bize ezilenlerin, meydan okuyanların hikâyelerini anlatıyordu. Bu kıssalardan hisseler dağıtıyordu bize, çünkü ona göre bu ruhsuz dünyada “Artık hisseler kıssadan değil, borsadan alınıyor”du.

Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nın tarihsel sebeplerini o devasa kitabında bir cümleyle özetlemişti: “Brezilya’da köylüler sordu: İnsansız bu kadar toprak varken, neden topraksız bu kadar insan var? Onlara kurşunla cevap verildi”. O, her zaman kaybedenlerin, sömürülenlerin ve lanetlilerin tarafını tuttu. Peki, şu lanetli “biz”, Eduardo Galeano için tam olarak kimleri kapsıyordu? Cevabını ondan dinleyelim:

“- Hiç kimseler, hiç kimsesizler, tavşan gibi kaçanlar, yaşarken ölenler

– Olabilecekken olmayanlar

– Dil değil lehçe konuşanlar

– Din değil kör inanç sahibi olanlar

– Sanat değil süs eşyası yaratanlar

– Kültürleri değil folklorları olanlar

– İnsan değil insansal kaynak olanlar

– Yüzleri değil çalışmak için kolları olanlar

– Adları değil numaraları olanlar

– Dünya tarihinin sayfalarına değil de yerel gazetelerin zabıta sayfasına geçenler

– Canlarını alacak kurşuna bile değmeyen hiç kimseler..”

Dayanışma kültüründen zekât ve sadakayı anlayan ve sürekli aşağılayan egemen zihniyeti reddediyordu. Eduardo Galeano ısrarla: “Hayırseverlik dikeydir, aşağılar. Dayanışma yataydır, yardım eder” diyordu. İçinde bulunduğumuz sinik ve karanlık çağı şu sözlerle özetlemişti: “Eğlence endüstrisi yalnızlık pazarından, güvenlik endüstrisi korku pazarından, yalan endüstrisi aptallık pazarından geçinir”. Ama o asla umutsuzluğu kabullenen bir yazar olmadı. “Hayal kırıklığının hüzünlü cazibesine hayır derken, geceyi yırtarak gelen isyankâr umuda evet” dedi her zaman. Sistemin tümüne çomak sokmaya, en keskin sözlerini söylemeye devam etti. Ona göre, “görevliler görevini yapmaz, politikacılar, konuşur ama hiçbir şey söylemezler, seçmenler oy kullanır, ama seçmezler, okullar cahillik öğretir, yargıçlar, kurbanları cezalandırır, ordular, kendi vatandaşlarıyla savaşır, polisler, suç işlemekten, suçla savaşmaya zaman bulamazlar ve devlet, bir nutuk fabrikasıdır”. Galeano, kapitalizme tüm öfkesiyle karşı olduğu gibi devletçi sosyalizm geleneklerine de bir değer biçmiyordu”. Kapitalizmde: verimlilik tanrısının sunaklarında özgürlük adına adalet kurban edildi. Devletçi Sosyalizmde: verimlilik tanrısının sunaklarında adalet adına özgürlük kurban edildi”. Hiyerarşik, güç merkezli ve yoldaşlarını öğüten siyasal örgütlenmelere mesafeliydi. O, dayanışmaya, ütopyaya inanmaya ve tüm isimsiz, sıfatsız ve kefensiz kahramanları son nefesine kadar anlatmaya devam etti. “Kucaklaşmanın Kitabı”nda unutulmaz bir olay anlatmıştı: “Nikaragua’da dövüşmüş olan Kolombiyalı Gabriel Caro, bana, yanı başındaki bir İsviçrelinin, bir makineli ateşiyle delik deşik olarak düştüğünü, ama adını kimsenin bilmediğini anlatmıştı. Güney cephesinde olmuştu bu, San Juan Irmağı’nın birkaç gece kuzeyinde, Somoza diktatörlüğünün yenilgiye uğramasından kısa bir süre önce. İsviçrelinin adını bilen yoktu, ta uzaklardan gelip Nikaragua uğruna, devrim uğrana, ayın fethi uğrana ölen o sarışın milisle ilgili olarak hiç kimse bir şey bilmiyordu. Bu İsviçreli düşerken kimsenin anlamadığı bir şeyler bağırmıştı. “Bin yaşa Bakunin!” diye bağırarak ölmüştü”…

Yalnızlığın ve aşkın en güzel tanımlarını yapmaktan da geri kalmadı usta. “Aya havlayan bir köpek kadar yalnızım” demişti. Aşkın gökyüzünden inen bir mucize olmadığını şu sözlerle hatırlatmıştı: “Aşk, bir fincan kahveye, bir içki bardağına ya da çorbaya, çaktırmadan bir tutam sev beni katmakla oluşturulabilir”… Güle güle kocaman yürekli insan, metropollerin göbeğindeki isyan alanlarında, gettolarda yanan ateşlerde, anti-sömürgeci direnişlerde, çocuklara okunan güneşli masallarda, kahveye atılan her tutam sevgide yaşamaya devam edeceğinden zerre kadar kuşkum yok.

Rojava, Devrim içinde Devrim ve Yeniden İnşa – Janet Biehl ile Söyleşi
Egîd Özdemir

Çeviri: Yağmur Yılmaz

Bundan 6 ay öncesine kadar Kobanê-Rojava konusunda bilgi sahibi olan çok az kişi vardı. Ama en son Kobanê direnişinde, dünyanın dört bir yanında Kobanê ile dayanışma eylemleri gerçekleşti. 1936’da İspanya’daki iç savaş ve devrim için dünyanın dört bir tarafından insanlar nasıl seferber olduysa, dünyanın her yerinden sosyalist, feminist, anarşist, ekolojist vb. gruplar Kobanê için ayağa kalktı. Rojava devriminin dünya tarihindeki önemi nedir sizce?

Rojava’nın geçtiğimiz yüzyıllarda gelişen devrimci gelenek için önemi çok büyük. Tıpkı 1789’un Paris’i, 1905 ve 1917’nin St. Petersburg’u, 1936-37’nin Barcelona’sı gibi, bugün de Rojava radikal hareketlerin odak noktası haline gelmiş durumda. Devrin gerçek demokrasi ve halk idaresi gibi devrimci arzuları Rojava’da vücut buluyor.

Biliyorsunuzdur, Bookchin’in devrimler tarihini konu alan dört ciltlik son kitabının adı Üçüncü Devrim. (Kitap Türkçeye de çevrildi.) Bu çalışma, halk hareketlerinin Batı devrimlerindeki rolü üstünde duruyor. Kitabın başlığının ne anlama geldiğini açıklayayım, zira başlık içeriğin anlaşılmasında kilit role sahip. Birinci Devrim, feodalizme karşı yapılan devrimdir. 1789 yılında Fransa halkı, köylü ve işçi sınıfları da dahil olmak üzere, monarşi ve aristokrasiye karşı ayaklandı; ancak Jakobenler bu özgürlük hareketini denetim altına alıp bir diktatörlüğe çevirdiler ve Napolyon karşı-devrimini yaptı. Sonuçta bundan en çok faydalanan taraf ise zenginliklere el koyan ve ekonomik gücünü sağlamlaştıran burjuvazi oldu.

İkinci Devrim’e gelince, bu burjuvaziye karşı yapılan devrimdir – Marksist tabirle, proletaryanın başlattığı devrim. Marx’ın ifadesiyle, sömürülmekte ve yoksullaştırılmakta olan proletarya isyan etti. Ancak bir kez daha devrim dizginlenerek, bu kez elitlerin devrimin öncüleri olduğunu iddia ettiği bir tiranlık kuruldu. Proletarya adına bir diktatörlük tesis eden rejim, yeniden baskıcı bir nitelik kazandı. Dolayısıyla, 1917’deki St. Petersburg ayaklanmaları da, aslen demokratik kurumlar, demokratik asker ve denizci konseyleri olan Sovyetlere karşı emekçi sınıfı tarafından başlatıldı. İstedikleri, iktidarın aşağıdan yukarıya doğru aktığı birkaç kademeli bir konsey demokrasisi oluşturmaktı – tıpkı Rojava’daki gibi. Fakat Bolşevikler iktidara geldiler ve aşağıdan yukarıya doğru akan demokrasinin kademeli Sovyet yapısını, yukarıdan aşağıya bir dikta yönetiminin aracına dönüştürdüler. İkinci Devrim kaba hatlarıyla bu şekilde gerçekleşti.

Bookchin’in kitabına da ismini verdiği Üçüncü Devrim ise halkın Marksist çizgideki diktatörlüklere karşı yaptığı devrimdir. Diğer tüm devrimlerde olduğu gibi, bu da sıradan insanların devrimi; yalnız bu insanlar artık tarihten ders çıkarmış durumda. Burjuvazinin toplumun zenginliğini ele geçirmesine engel olmaları ve birtakım öncülerin halk adına konuşma kisvesi altında bir diktatörlük kurmasına izin vermemeleri gerektiğinin bilincindeler. Bunun yerine, meclisler gibi demokratik kurumlar oluşturarak, halkın güçlenmesini amaçlıyorlar. Bookchin’e göre, 1936-37 İspanyol Devrimi’nin somut bir örneği olduğu, özgürlükçü bir devrim bu.

Bookchin’in el üstünde tuttuğu projesi, devrimci geleneği savaş sonrası döneme ve hatta yirmi birinci yüzyıla taşımaya çalışmaktı. Proletarya devrimleri çağının kapandığı gerçeğiyle cebelleşen Bookchin, yeni devrimci failin yurttaşlar olacağını ve devrim mahallinin de fabrikalardan kentlere kayacağını düşünüyordu. Teknolojinin iş yükünü ortadan kaldırdığı (bunu kıtlık-sonrası olarak adlandırıyordu) ve toplumun işlemesi için gerekli olan emeği yok ettiği fikrindeydi. Çalışmaktan muaf olmak, halkın demokratik süreçlere katılmasını mümkün kılacaktı. Dolayısıyla liberter belediyecilik anlayışını, yani kentlerdeki mahallelerde ve kasabalarda yüz yüze demokrasinin olduğu kurumlar oluşturma düşüncesini ileri sürdü.

Rojava’daki devrim dikkate değer ve şiddet içermediği, çatışmasız gerçekleştiği için de alışılmışın dışındaydı. Esad rejimi on yıllardır sert ve son derece baskıcı bir şekilde ülkeyi yönetiyordu. Ancak 2012 Temmuz’unda, rejim, sadece kendisinin vâkıf olduğu sebeplerden ötürü (muhtemelen Kürtlere karşı askeri bir cephe açma arzusunda olmadığı için), ülkenin kuzeyi üzerindeki hakimiyetinin elinden kayıp gitmesine göz yumdu. Rejimin bölgedeki temsilcileri, birkaç gün içinde kayıplara karıştı. Diktatörlükten kurtulmuş olan Rojava halkı ise Demokratik Konfederalizm ilkelerini izleyerek, tıpkı Bookchin’in tasavvurundaki gibi, halk meclisleri ve farklı kademelere sahip konfederal konseyler oluşturdular.

Bildiğim kadarıyla Bookchin hiçbir zaman böyle bir devrimin bu kadar çabuk ve şiddete başvurulmadan gerçekleşeceği öngörüsünde bulunmadı – özellikle de endüstrileşmiş Batı cumhuriyetlerinde. Örneğin, ABD’de devletin gücü bir yaz gecesinde öylece yitip gitmez. Washington’daki federal hükümet asla pes edip, New York, Chicago ve Los Angeles’ı meclislerdeki insan kalabalığının idaresine bırakmayacaktır. Güçlü ve zengin olan ABD hükümeti, kaybedecek çok şeyi olduğundan, teknolojiyle son derece iyi donatılmış, güçlü ordusuyla buna sert bir biçimde karşı koyacaktır.

Bu yüzden Bookchin’in stratejisi tam anlamıyla çatışmanın olmadığı bir devrim öngörmedi. Ona göre, devrim öncesi dönemde konfedere meclisler ulus-devlete karşı bir güç teşkil etmek durumundaydı. Buna, Troçki’nin ifadesini kullanarak, “ikili iktidar” adını verdi. İkili bir iktidar olarak konfederasyon, bünyesinde topladığı halk iktidarını temsil edebilir. Ancak, bunun yanı sıra, iktidar devrini zorlayan bir kaldıraç görevi de görebilmektedir. Bu iktidar devri, yeterli sayıda insan desteklediği takdirde, şiddete başvurulmadan emrivaki bir şekilde vuku bulabilir. Ancak, konfederasyonun halkı örgütleyip devrimci bir çatışmanın başlamasıyla da gerçekleşebilir. Bookchin’in de sıklıkla dile getirdiği gibi, bu durumda silahlı kuvvetlerin devletin tarafından halkın tarafına geçmesi elzemdir.

Bu dönüşüm Bookchin’i fazlasıyla kaygılandırıyordu. Rojava’da ise bahsi geçen dönüşüm, iç savaş yüzünden tükenmiş olan ordunun pes etmesinden sonra gerçekleşti. Bu tarihte, devrimci kuvvetler olan PYD ve TEV-DEM konsey ve komünleri oluşturmaya başlayalı bir yıl geçmişti. Bu sayede, hayati an gelip çattığında yeni kurumlar zaten yürürlükteydi. Harikulade olan da buydu işte. Bu belki başka yerlerde de olabilir. Rojava, önceden hazırlık yapmanın ve iktidarın gerçek kaynağını yok saymak yerine halk adına iktidarı kullanmaya hazır karşı-kurumlar kurmanın ne kadar önemli olduğunu kanıtladı.

Abdullah Öcalan Demokratik Özerkliğin esaslarını açıklarken özerkliğin temel şartlarından birinin de öz-savunma olduğunu vurgulamıştı. Rojava’da YPG ve YPJ örgütlenmeleri temelinde gelişen direniş çok etkili oldu. Bu öz-savunma birimlerinin profesyonel ve hiyerarşik birer militer güce dönüşmemesinin panzehiri nedir ve kadınların bu öz-savunma birimleri içinde etkin bir güç olmasının cinsiyet ilişkilerine toplumsal yansımaları neler olur?

Rojava’dayken gördüğüm kadarıyla, YPG ve YPJ bu tehlikenin gayet farkındaydı. Bunun üzerinde epey düşünmüş gözüküyorlardı; hiyerarşi ve profesyonelleşmenin gelişmesine karşı birtakım önlemler almışlardı.

Öncelikle, YPG ve YPJ, kendilerini bilinçli ve açık bir şekilde hiyerarşik olmayan terimlerle tanımlıyorlar. Kendilerini bir ordu olarak nitelendirmiyorlar; zira ordu tanımı itibariyle devlete eklemlenmiş bir yapıdır. Bunun yerine, devleti değil halkı savundukları için kendilerine halkın savunma güçleri diyorlar.

İkincisi, bu savunma birliklerinde demokratik mekanizmalar mevcut. Eşitlikçi bir yapıya sahipler – savaşçıların üzerinde komutanlar dışında bir rütbe bulunmuyor. Zaten komutanlar da savaşçılar tarafından seçiliyor. Bu seçimler normalde yılda bir yapılıyor ama komutanlar, savaşçıların takdirine göre yeniden seçime gidilerek azledilebiliyor.

Üçüncüsü, bu birlikler içinde kadınların varlığı son derece önemli çünkü insanların rütbelerine göre sıralanmaktan ziyade, birbirlerine bağlı olduklarını vurguluyor ve böylelikle hiyerarşinin oluşmasını engellemeye yarıyor.

Son olarak, savaşçılar Demokratik Konfederalizm ideolojisi konusunda eğitim aldıkları için sorunun ne olduğunu anlıyorlar. İdeolojik eğitimin, sadece YPG/YPJ içinde değil, genelde de ne kadar yaygın olduğunu görmek beni şaşırtmıştı. Ekonomi akademisi, Asayiş akademisi ya da diğer akademilerin hepsinde Demokratik Konfederalizm müfredatın bir parçası.

Hiyerarşinin ortaya çıkmasını kesin olarak engelleyecek bir mekanizma söz konusu değil; ancak bunu sağlayacak bir şey varsa o da eğitim. Bookchin’in sıklıkla söylediği gibi, “Hiçbir şey bilincin yerini tutamaz.” Rojava halkı, böyle açıkça ifade etmese de bunu kavramış gibi gözüküyordu. Devrimi yapanlar, özgür bir toplum yaratmak için, hiyerarşik olmayan bir eğitime vurgu yapıp bu sistemi geniş bir alana yayıyor ve halka, kendilerine ve birbirlerine güvenmeyi öğretiyorlar. Yine de bu, hiyerarşinin oluşmayacağını garantilemiyor; hiyerarşiye engel olma konusunda ne kadar etkili olacağı ise zamanla belli olacak.

Daha önce Rojava Devrimi için “kendi başına yap devrimi” kavramını kullandınız. Bildiğiniz üzere Kuzey Kürdistan’da ateşkes süreci var.  Öcalan bu süreçte, “Devletten bir şey beklemeden demokratik özerkliği inşa edin,” dedi. Rojava’da savaş koşullarında Demokratik Özerklik inşa edilirken Kuzey Kürdistan’daki bu ateşkes süreçi inşayı nasıl etkileyecektir?

Bilemiyorum – lütfen benden geleceği görmemi beklemeyin. Türkiye, Kürt azınlığına karşı olan kin dolu ve hiçe sayan tavrını bir kenara bırakıp, anayasasında nihayet Kürtlerin varlığını ve haklarını tanımaya karar verirse sadece Türkiye’deki değil Rojava’daki Kürtler de şüphesiz bunun faydasını görecektir. Umarım yakın zamanda, görüşmelerden çıkan sonuç bu olur; ancak kimse bunun nasıl olacağını, hatta olup olmayacağını bilmiyor.

Kürt Özgürlük Hareketi’nde siyasi partilerde, yerel yönetimlerde, kurum ve kuruluşlarda kadın-erkek eşitliği temelinde eş başkanlık sitemi uygulanıyor. Özellikle belediyelerde eş başkanlık sistemi uygulanmasının yerel demokrasiye ne tür bir etkisi olabilir?

Eş başkanlık sistemi, eş başkanlardan birinin kadın olması şartıyla, hem demokrasi pratiği için hem de bir sembol olarak önemli bir uygulama. Gerekli dil becerisine sahip olmadığım için Rojava’da halktan kadınlarla konuşma fırsatı bulamadım; fakat, erkeklerin uzantısı oldukları ve politik alanın dışına itildikleri bir sistemden, siyasi birer aktör olarak kendi ayakları üzerinde özgürce durabildikleri yeni bir düzene geçilirken, oldukça köklü bir dönüşüm yaşadıkları kesin. Belki Rojavalı kadınlardan bazıları yeni rollerini hemen üstlenmeyi başardı – belki de senelerdir bunun için can atıyorlardı ve sonunda bu şansı elde ettiler. Belki de, eski düzenin boyunduruğundan kurtulmak ve düşündüklerini açıkça ifade edebilmek onlar için gayet kolay oldu.

Diğerleri için, bu aşamaya gelmek biraz daha zaman alabilir. Erkek ya da kadın, bazı insanlar için topluluk önünde konuşmak korkutucu olabilir – özellikle de yıllar boyunca, nesilden nesle buna izinleri olmadığı söylenip durmuşsa. Bir topluluk içinde konuşup kendini ifade edecek cesareti toplamak uzun sürebilir. Birçok insan saçma ya da yanlış bir şey söyleyeceğinden korkar. Özellikle de kadınların, yapacakları bir hatanın diğer tüm kadınları kötü göstereceğinden veya erkeklerin onlar hakkında, “Ait olduğu yere, evine dönmeli,” diye düşüneceğinden korkuyor olmaları olası. Oysa herkes böyle bir ortamda hata yapabilir. Umuyorum ki, kadın ya da erkek fark etmez, çekingen olanlar da eninde sonunda kendilerinde o cesareti bulacaklar. Bir kere seslerini yükselttikten sonra, konuşmak zamanla daha da kolaylaşacak.

Rojava, halk meclisleri sayesinde, diktatörlük rejiminin pasif süjelerini aktif birer yurttaşa dönüştürüyor. Bunu Vermont’ta, kendi yaşadığım yerde düzenlenen kasaba toplantılarından biliyorum; katılanlar her geçen gün, her yeni toplantıyla birlikte daha güçlü hale geliyorlar.

İnsanlar yavaş yavaş kendilerine olan güvenleriyle birlikte, siyasi becerilerini de geliştirecekler. Adaletsizliklere karşı hararetle seslerini yükseltmeyi ve fikirlerine katılmasalar dahi, belki de komşuları veya çocuklarının okul arkadaşlarının ebeveynleri olan insanlara medeni davranmayı öğrenecekler. Bir konunun ne zaman üstüne gidilmesi gerektiğinin ve ne zaman vazgeçmek gerektiğinin farkına varacaklar. Halk meclisleri, aklından geçenleri söylemeyi bilen kadın ve erkeklerden oluşan bir insan kitlesine, geniş bir politik jenerasyona gebe. Rojava’nın zenginliği olan bu insanlar, Kürt Özgürlük Hareketi içinde durdurulamaz bir güç haline gelecekler.

Roj-revo-MAIN

Kürt siyasal hareketinin geliştirmiş olduğu “Demokratik Özerklik, Demokratik Konfedaralizm” tezlerinin en önemli esin kaynaklarından biri de malumunuz Murray Bookchin’in fikirleridir.  Rojava’ya gittiniz ve gözlemleriniz oldu. Rojava’da oturtulmaya çalışılan toplumsal yapının Bookchin’in fikirleriyle örtüşen ve ayrışan yönleri nelerdir sizce?

Bookchin’in liberter belediyecilik anlayışı, ekonomi açısından, şimdiye kadar Rojava’da olanlardan çok daha farklı bir düzeni öngörüyordu. Bookchin’in zihnindeki ekonomik düzen ne devlet sosyalizminde olduğu gibi devletleştirilmiş, ne sendikalizmde olduğu gibi fabrika çalışanlarının kontrolüne bırakılmış, ne kapitalizmdeki gibi özel mülkiyet temeline oturtulmuş, ne de komüniteryanizmdeki gibi küçük kooperatif sahipliğine dayandırılmıştır. Bunlar yerine belediyeleşmiş, yani toplumun tasarrufuna bırakılmıştır.

Belediyeleşme, ekonominin kontrolünün yurttaşlardan oluşan meclisler ve bunların oluşturduğu konfederasyonlar tarafından devralınması anlamına geliyor. Bu meclisler en nihayetinde toprak, kaynaklar, sanayi ve de zenginliklerin kontrolünü elinde tutan sınıfların malları dahil olmak üzere özel ekonomiyi kamulaştırır ve bunların herkesin yararına kullanılması için kontrolü topluma devrederler. Bunlar kamu malı haline getirilerek, toplum adına ve tüm halkın çıkarlarına uygun olarak meclislerdeki yurttaşlar tarafından idare ve kontrol edilir.

Meclisler, fabrikaların ve toprakların tekrar tikel çıkarlara sahip, ayrı ve rekabetçi birimlere dönüştürülmemesini sağlar. Maddi geçim kaynakları, meclislerce, erken dönem komünist hareketlerin taleplerini yerine getirecek bir biçimde dağıtılır: “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre.” Meclisler, mantık ve ahlak çerçevesinde ihtiyaç düzeylerini belirler. Elinden gelen iş ne olursa olsun, toplumdaki herkes geçim kaynaklarından faydalanır.

Bookchin’in ifade ettiği gibi, “Ekonomi, kelimenin dar anlamıyla ekonomi olmaktan çıkar – karşılığı ‘ticari’, ‘piyasacı’, kapitalist, ‘işçi kontrolünde’ girişimler değildir. Artık gerçekten politik bir ekonomi söz konusudur: kentin, komünün ekonomisi.” Akılcı ve ekolojik standartların güdümünde, ahlaki bir ekonomi olacaktır bu. Kamuya karşı sorumluluğa dayalı bir değer sistemi, sorumsuzca özel mülk edinimine olduğu gibi ekolojik yıkım ve insan hakları ihlallerine de engel olacaktır. Meclislerdeki yurttaşlar, bilinçli bir biçimde, ekonomik teşekküllerin işbirliği ve paylaşım gibi etik kurallara uygun olmasını garanti altına alırlar. Limit ve denge gibi klasik kavramlar, kapitalizmin kâr peşinde koşarak genişleme ve rekabet etme buyruğunun yerine geçer. Toplum insanlara değer verir ve bunu onların üretim ya da tüketim seviyelerine göre değil, toplumsal yaşama olan pozitif katkılarından dolayı yapar.

Geniş coğrafi alanlarda, yurttaş meclisleri konfederasyonlar vasıtasıyla ekonomik politikayı ilgilendiren kararlar alır. Mal sahibi sınıfların kamulaştırılmış malları, sadece belediyelerin içinde değil, bir bölgede bulunan tüm belediyeler arasında yeniden paylaştırılır. Eğer bir belediye diğerlerine zarar vermek pahasına kendi faydası için çalışırsa, diğer konfedere belediyeler bunu engelleme hakkına sahiptir. Ekonominin kapsamlı bir biçimde siyasallaşması, ahlaki ekonominin geniş ve bölgesel bir ölçeğe yayılmasını da sağlar.

Kobanê direnişi sonucunda kentin %80’i kullanılamaz hâle geldi. Hem yerelde hem de uluslararası alanda nasıl yeniden inşa edileceği  tartışılıyor. Farklı farklı modeller, projeler sunuluyor. Ekolojik, iklim şartlarına dayanıklı ve toplumsal ilişkileri zenginleştirici bir yerleşim modeli neleri içermelidir? Bu konuda dikkate alınmaya değer örnekler var mıdır?

Fikrimce, Rojava hepimizin yapması gerekeni yapmalı: Yerin altındaki petrole mümkün olduğunca dokunmamaya çalışıp, küresel ısınmaya katkıda bulunmaktan kaçınmalı. Bunun yerine, Rojava’da – ve dünyanın geri kalanında – yenilenebilir enerji sektörü geliştirilmeli. Özellikle de tek tek binalara, mahallelerin tamamına ve sanayiye güç sağlayacak güneş enerjisi kullanılmalı.

Ayrıca dünya üzerindeki diğer tüm toplumlar gibi, Rojava’nın da dirimli, yaşanabilir ve merkezi olmayan şehirler kurması gerek. Bu, yirmi birinci yüzyılda şu anlama geliyor: Şehirler, insanlara ve insanların ihtiyaçlarına göre şekillenmeli, arabalar ve arabaların ihtiyaçlarına göre değil. Şehirlerdeki mahalleler yürümeye elverişli olmalı. Zira yürünebilir ve bisiklet sürülebilir mahalleler topluluk ruhunu oluşturur; buralar insanların tanıştığı ve birbiriyle yüz yüze temas kurmak zorunda kaldıkları yerlerdir. Tüm bunlar aynı zamanda merkezsizleşmeyi ve demokratik özerkliği destekler. Evler, işyerleri, alışveriş ve dinlenme yerleri olabildiğince yürüme mesafesinde tutulmalı. Sokaklar hem güvenli hem de yaya ve bisiklet sürücülerini cezbedecek şekilde tasarlanmalı ve arabaların sokaklara hakim olmasına izin verilmemeli.

Şehrin yoğun bir biçimde inşa edilmesi faydalı olur çünkü alanın dar olması toplu taşımayı finansal olarak mümkün kılar. Mevcut boşluklara binalar yapmak, şehrin dışındaki alanlara insanları arabalara muhtaç eden düşük yoğunluklu banliyöler kurmaktan daha mantıklı. Şehir sokakları boyunca, parklara, yeşil alanlara ve kırlara ağaçlar dikilmeli. Arazi yeniden ağaçlandırılmalı. Parklar ve başka yeşil alanlar yaratılmalı. Bu alanlar, insanların kolayca, keyif alarak yürüyebileceği, bisiklet sürebileceği şekilde birbirine bağlanmalı. Kent çiftlikleri kurulmalı ve kentlerde bu müşterek çiftlikler için alan ayrılmalı.

Ayrıca, toplu taşıma üzerinde durulmalı. Ben özel araç sayısının düşürülmesi için toplu taşımayı öneriyorum. Arabalar sera gazı emisyonu, trafik, sosyal tecrit, otoparklar ve yaya düşmanı yolları beraberinde getiriyor. Kentlerdeki insanların arabalara olan ihtiyacın azalması için ise ucuz veya bedava toplu taşımaya ihtiyaç var. Ancak bu şekilde şehrin öbür ucundaki, yürüyüş yapabilecekleri mahallelere arabayla gitmek durumunda kalmazlar. Minibüsler, otobüsler artırılmalı; metrobüs ve hafif raylı sistem kurulmalı. Bunlar şehrin içindeki mahalleleri ya da şehirleri birbirine bağlayacak şekilde geliştirilebilir.

Saydıklarım kentsel tasarımla ilgili son derece önemli meseleler ama Bookchin’e göre ekoloji aynı zamanda sosyal bir konuydu. Hayatı boyunca ekolojik krizlerin sebeplerinin sosyal olduğunu ve dolayısıyla çözümlerinin de sosyal olması gerektiğini öne sürdü. Bu konunun iç yüzünü anlamaya yarayacak anahtar kavramlardan biri çeşitlilikti. 1971 tarihli “Kendiliğindenlik ve Örgütlenme” (“Spontaneity and Organization”) başlıklı makalesinde Bookchin, biyosferin doğal evrim sürecinde çoğalan karmaşık yaşam formları ve “türler arasındaki, besin zincirleri ve besin ağları şeklinde gittikçe karmaşıklaşan karşılıklı ilişkiler” ile beraber gittikçe çeşitlilik kazandığını yazmıştı. Ekoloji, “çeşitlilik ve kendiliğinden büyümenin kendi içlerinde birer amaç olduğunu ve buna saygı duyulması gerektiğini ileri sürer.” Her ekosistem, çeşitlilik gösteren yaşam formlarının emsalsiz bir toplamıdır; insan ise bu bütünün yalnızca bir parçasını oluşturur.     Bu bütüne müdahalede bulunabilir, “hatta kendi yararına olduğu gibi toplumun çıkarına olmak kaydıyla bilinçli bir biçimde bu bütünü yönetmeye de çalışabilir; ancak bütün üzerinde hakimiyet kurmaya çalışır, başka bir deyişle onu yağmalamaya kalkarsa, bu bütünü ve sosyal hayatın doğal temelini yıkma riskiyle karşı karşıya kalır.” Ekolojik bakış açısının doğası itibariyle diyalektik bir yapıya sahip olduğunu düşünen Bookchin’e göre, bu yapı “farklılaşma, içsel gelişim ve çeşitlilik içindeki bütünlüğe vurgu yapar.” Günümüzde ekoloji, “eşsiz bir konuma sahip çünkü bir bütün olarak hiyerarşik toplumun çarpıcı bir eleştirisini yapan ama aynı zamanda uygulanabilir ve düzenli bir gelecek ütopyasının esas ilkelerini de ortaya koyan sosyal ve biyolojik bir zemin teşkil ediyor. Ekoloji, içinde bulundukları ekosisteme uygun olarak adeta sanatsal bir biçimde şekillendirilmiş olan yeni teknoloji türleri ve yeni topluluk biçimlerine dayanan sosyal merkezsizleşme ihtiyacını, bilimsel temellere dayandırarak doğrulamaktadır.”

Dolayısıyla Bookchin için, halk meclisleri demokrasisinin gelişimi ekolojinin bir parçası. Etnik ve dinsel çeşitlilik de öyle. Rojava’nın farklı etnik ve dini grupları arasındaki dayanışma, Bookchin’in fikirlerine göre, ekolojik bir toplumun yaşamsal bir parçası.

Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Bookchin radikal bir aydınlanmacıydı. Her türlü mistik ve dinsel düşünceye çok mesafeli biriydi.  Kürt halkının büyük bir bölümü Müslüman. Halkın dinsel inançlarıyla çatışmayacak bir seküler politik kültür nasıl inşa edilmelidir, bunun eğitim süreçlerine yansıtılması gereken ölçütleri neler olmalıdır?

Bookchin’in karşı çıktığı en mühim noktalardan biri din ve siyasetin birbirine karıştırılmasıydı. Hitler’in Nürnberg mitinglerinde mitoloji, ritüel ve törenlerle manipüle ettiği Alman halkının korku ve kızgınlıklarına hitap etmesi örneğinde olduğu gibi, duygusallık ve irrasyonelliğin siyasetin bir parçası olmasından korkuyordu. Hepimizin içinde gizli bir canavar var ve Hitler’in yöntemleri bunu ortaya çıkarmıştı.

Bookchin bunun yerine, insan doğasının en iyi yanına hitap etmek istedi – bu da ona göre akıldı. Kötü yönlerimizi, yani kızgınlıklarımızı, korkularımızı ve kıskançlıklarımızı dizginlemek için aklımızı kullanmalıyız ki toplum içinde barışçıl ve medeni bir biçimde yaşayabilelim. Bunun yanı sıra, liderleri birer koyun gibi körü körüne takip etmek yerine tahakkümle mücadele edebilmek ve özgürlüğün anlamını kavrayabilmek için akla ihtiyacımız var. Son olarak, aklın sosyal ahlakın temeli olduğuna inanan Bookchin’e göre, nihai ahlaki standart, bir topluluk olarak bağımsız olduğumuz gerçeğinin ve bir önceki soruda tarif ettiğim sosyal ahlak ihtiyacının farkında olan sosyalist bir toplumdu.

jNr6mzsK_400x400

Rojava toprakları tahıl, sebze, meyvede ve diğer birçok üründe bir hayli verimliyken Baas rejimi neredeyse yarım yüzyıllık iktidarında sadece belirlediği ürünlerin üretimine izin veriyordu. Rojava’yı tüm Suriye’nin tahıl deposu olarak kullanılıyordu. Devrim ile beraber halk tarımda “komünal ekonomi” temelinde  kooperatifleşmeye gitti. Günümüz finans çağında “komünal ekonomi” kavramının olabilirliği ve olası sonuçları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bence komünal ekonominin karşısında duran gücün ne olduğunun hepimiz farkındayız – bu da kapitalist modernitenin ta kendisi. Rojava, bu düzenin meydan okumasından kaçmak yerine, inatçı bir şekilde karşısındaki zorluğu kabullendi. Komünal ekonomi şu ana dek, kapitalist ekonomiden kopup marjinalleşerek gelişti – yani, ambargo ile. Eğer kapitalist yatırımlara izin verilecek olursa, bu durum büyük ihtimalle komünal ekonominin yıkımıyla sonuçlanacak. Bu ancak, (1) daha önce de tarif ettiğim gibi, eğitim ve bilincin böyle bir gelişmeyi önleyecek kadar sağlam olması ve (2) kapitalist olmayan ekonominin, halkın ihtiyaçlarını yeterli düzeyde karşılayacak kadar gelişmesiyle mümkün olabilir.

Rojava Toplumsal Sözleşmesinin girişinde “ekolojik bir toplum” ibaresi geçmektedir. Doğanın maruz kaldığı tahribatlar, dünyanın giderek keskinleşen eşitsizlikleri ve dayanılmaz boyutlara varmış siyasal tahakküm bağlamında Bookchin’in “toplumsal ekoloji” fikrinin çözüm olabilme potansiyeli ve ihtimali nedir sizce?

Rojava muazzam zorluklarla karşı karşıya. Fakat sağlıklı bir iyimserlik söz konusu olmazsa, hiçbir şey başarıya ulaşamaz. Ortaçağ Avrupa’sında, Katolik Kilisenin akılları ve iktidarları kontrol eden siyasal gücünün bölünmesi ve yenilmesi imkansız gözüküyordu. Ancak bu güç artık ortada yok. ABD kurulduktan sonraki on yıllar boyunca kölelik ülkenin ekonomik güç kaynağıydı ve köle sahiplerinin Washington hükümeti üzerindeki gücü kırılamaz gibi duruyordu. Ancak kölelik artık yok. İnsanlar, kolektif bir irade aracılığıyla mücadele ettikleri takdirde çok büyük değişikler yapabilirler. Kimse tek başına bir şeyi değiştiremez ama eğer herkes meselenin bir ucundan tutar ve o konuda bilgilenir, arkadaşlarına bundan bahseder, toplantılar yaparsa… İşte bunu binlerle çarpınca, ortaya hatırı sayılır bir güç çıkıyor. Rojava’nın demokratik, ekolojik, kadın-erkek eşitliğinin olduğu bir toplum olmasına katkıda bulunacak bir şey varsa, o da siyasi aktörlerin her alanda bilinç ve eğitimle pekiştirdikleri adanmışlıklarıdır.

Kürt ulusunu yeniden tanımlamak
Nicole F. Watts

Şubat aynın başlarında, Kürt kanun koyucular özel bir parlamento oturumunda Halepçe’yi Irak Kürdistan’ı bölgesinin dördüncü resmi ili olarak tanımlama planına son şeklini vermek için bir araya geldiler. Haber bültenleri Kürt parlamentosu adına konuşan Youssef Muhammad’in Halepçe ve çevresini bir il olarak düzenleme planının “Halepçe’nin kendi halkı tarafından ve halk için idare edilmesinin bölgenin taşıdığı bazı yaraları iyileştireceğini” söylediğini aktardı. Irak-İran sınırından takribî 11 kilometre uzaklıkta olan ve yaklaşık 100.000 nüfusa sahip Halepçe 16 Mart 1988’de Irak savaş uçakları tarafından bombalandı. 20. yüzyılın en feci sivil kimyasal gaz saldırılarından birisi olarak kabul edilen Halepçe Katliamı’nda yaklaşık 5.000 insan öldürüldü.

Halepçe’yi bir il yapmak bir çok nedenle çarpıcıdır. İlk olarak, Halepçe gaddar bir baskı rejimine karşı hayatta kalmanın ve yeniden yapılanmanın sembolü. Ayrıca, bu karar Kürt yönetiminin idari kapsamını Irak’ın geri kalan kısmına oranla genişletiyor. Dahası, sembolik olarak hayati değeri olan bu coğrafyayı bugüne kadar bir parçası olduğu Süleymaniye ilinden ayırmak, bölgede hakim güç olan Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ve bir zamanlar etkin olan, kısa zaman öncesine kadar özerk Kürdistan’ın kuzeydoğusunu kontrol altında tutan Kürdistan Yurtseverler Birliği (PUK) arasındaki değişen güç dengesinin de açık bir işareti olarak görülebilir.

Fakat, bir il olarak Halepçe ayrıca sıradan Kürtlerin bu iki partinin Kürdistan bölgesindeki ekonomik ve siyasi yaşam üzerindeki sıkı kontrollerine karşı çıkışlarının hikâyesi olarak da kayda değerdir. Halepçeyi bir il olarak tanımlamak,  2006’da Halepçe Kurbanları Anıtı’nı da yıkmış olan protestodaki göstericilerin ana talepleri arasındaydı. Şehri ziyaret eden politikacılar kendilerini sadece yerel halkın daha iyi hizmet ve altyapı talepleriyle değil aynı zamanda Halepçe’nin kendi iç işlerinde ve çekilen acıların sembolik mirasının nasıl kullanılacağı üzerinde Halepçelilere daha fazla söz hakkı veren bir ademi merkeziyetçilik talebiyle de karşı karşıya buldular.

Daha temel olarak, Halepçe’de olanlar göstermiştir ki Ortadoğu siyasi haritasının “Kürtleştirildiği” yeni bir dönemin ortasında bile, yönetim için basit bir etnik gerekçeden fazlasını talep eden Kürtler bulunmaktadır. Kuzey Irak’taki Kürtler on yıllar boyunca Bağdat’tan özerklik kazanmak için mücadele verdiler; son yıllarda, binlerce kişi Halepçe, Süleymaniye, Ranya ve başka bir çok kent ve kasabada kendi Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne (KBY) ve onun yönetici partilerine karşı çıkmak için sokaklara döküldüler. Muhaliflerin politikası Kürt milliyetçiliğinin ilkelerini reddetmiyor, ama daha çok bu ilkeleri halktan kişilerin Kürt devlet ve ulus inşasının kaynaklarında daha fazla söz hakkının olmasını sağlayacak şekilde yeniden tanımlamayı amaçlıyor. Halepçe ilindeki kampanyanın da gösterdiği gibi, bu tür yeniden tanımlamalar yerel/bölgesel kimlik ve deneyimlerin önemi ve iyi bir yönetim ile yasanın egemenliğinin gerekliliği konusunda ısrarcıdır. Temel olarak, aktivistlerin çabaları özünde Bağdat, İslam Devleti grubu ve diğer olası veya gerçek tehditlerden korunmayı olduğu kadar Kürt ulusal menfaatlerine dair anlayışları öz yönetimi de kapsayacak şekilde derinleştirmeyi ve genişletmeyi de içerir.

Bir çok yorumcu Birinci Dünya Savaşı sonrası düzen ve var olan devlet sınırlarına yönelik karşı çıkışlar hakkında konuştu. Bu çeşit itirazlar yalnızca İslam Devleti güçlerinden değil ama aynı zamanda Ortadoğu boyunca belirgin olarak kültürel ve politik sınırlar arasında örtüşme yaratarak bariz Kürt idari alanları oluşturan Kürt gruplarından da gelmektedir. Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesel Hükümeti 2005’ten beri yasal anlamda özerk bir idari kuruluş olarak tasdik edildi.  Kuzey ve Kuzeydoğu Suriye’deki Kürt çoğunluğu olan bölgeler 2012’den beri Kürtler tarafından topluca Rojava ya da Suriye Kürdistan’ı olarak adlandırılan, fiiliyatta özerk üç özerk bölge olarak yönetiliyor. Merkezi hükümetin ademi merkeziyetçiliğe karşı şiddetle direndiği ve birçok Kürdün de Türk devletini desteklediği Türkiye’de bile, yerel ve genel seçimler ülkenin Kürt çoğunluğu olan bölgelerdeki seçmenlerin ülkenin genelindeki siyasi eğilimlere nasıl ters düştüğünü göstermektedir.

Siyasi haritanın Kürdistani-leşmesi sadece savaşlar ve zayıf devletlerden dolayı değil, Kürtler arasındaki iç politik dinamiklerdeki kayışlardan da kaynaklanır. Milliyetçi retoriğin aksine, Kürtler hiçbir zaman homojen bir şekilde Kürt bağımsızlığını desteklemediler ve 20. yüzyıl boyunca şu veya bu şekilde çok kültürlü yönetimi içeren  çok farklı politik projelere (Sosyalist, İslamcı, demokratik, vs.) katıldılar. Ama bölge devletlerinin genel olarak baskıcı politikaları bir çok Kürdü sadece etnik Kürtlerin yönetim için uygun ya da güvenilir olduğu sonucuna varmak için cesaretlendirdi, toplumun ve yurttaşlığın nasıl tahayyül edileceğine dair alternatif fikirler önerenler kendilerini marjinalize edilmiş buldular. Bölgedeki Kürtler gitgide yönetim için tek yaşanabilir çerçeveyi Kürt etnik-milliyetçiliği ilkelerine dayanan yönetimde görmeye başladılar.

Kürt milliyetçiliğine destek, Bağdat’ın zorla yeniden iskan ettirme politikaları, kimyasal gaz saldırıları ve toplu katliam politikası ile kendi Kürt yurttaşlarını temsil ettiğine dair tüm iddialarının geçerliğini kaybettiği Irak’ın Kürdistan bölgesinde daha belirgindir. Bu bağlamda Kürt milliyetçiliği bir Kürt ulusunun var olduğuna ve Kürt ulusal kültürünün kutsallığına dair bir inanç olarak; Kürtlerin Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından yönetilen topraklarda münhasır olmasa bile baskın bir söz hakkına sahip olduğuna ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin, tüm hatalarına rağmen, Kuzey Irak Kürt toplumunun en uygun idari tezahürü olduğuna yönelik yaygın uzlaşımda özetlenebilir. Kürt hükümeti için yapılan bölgesel seçimlere yönelik yüksek katılım (genel olarak yüzde 70 ve üzeri) ve, örneğin Irak’ın parçası olarak kalmak veya bağımsız olmak seçenekleriyle 2005’te yapılan resmi olmayan referandumda, katılımcıların yüzde 98’inin Kürt bağımsızlığını desteklemesi Kürt milliyetçiliğine olan desteği gösterdi. Spesifik olarak Kürtlerin çıkarlarına öncelik verme – ve Irak’ın geri kalanındaki şiddet ve istikrarsızlığıın Kürdistan’ı da etkileyeceğine dair derin korku- 2014’teki Arap karşıtı protestolarda ve Erbil’de patlak veren şiddet olaylarında da kendini gösterdi. Her ne kadar bu isyan dalgası Arap mültecilere hizmet ve koruma sağlama konusunda uzun vadede önemli çabalar gösteren Kürt politik otoriteleri tarafından hızlıca ve kararlı bir şekilde bastırılsa da bu hareketler bölgede kimin yaşamaya hakkı olduğuna ve bölgenin kime ait olduğuna yönelik popüler algıdaki Kürt etnik-ulusal dayanaklara vurgu yaptı.

Iraklı Kürt vatandaşlar haritanın Kürtleştirilmesini desteklemesine rağmen, sürecin nasıl işlediğinden pek memnun olmayabilirler. Bu memnuniyetsizlik, geçmişten farklı olarak, Bağdat’taki merkezi rejimi değil, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni hedefleyen kurumsal ve geleneksel olmayan muhalif siyasette kendini gösterdi. Geçtiğimiz on yıl boyunca eylemciler yolsuzluklara karşı; daha iyi hizmet ve altyapı için, basın özgürlüğünü desteklemek için; protesto ve gösterileri kısıtlayan eylem yasalarına karşı çıkmak için; bedensel engelliler için; petrol sondajlarına karşı; mali şeffaflığı desteklemek için; ve demokratikleşme çağrısı için sokaklara çıktılar. Eylemciler ve muhalifler özellikle parti ve devletin ayrışmasını, işlerin, sözleşmelerin ve diğer kaynakları paylaştırmanın liyakata dayalı olmasını talep ettiler. 2011’in başlarında, Süleymaniye’deki göstericiler şehrin merkezi meydanını iki aylığına işgal ettiğinde bölge Arap Baharı’nın kendine özgü versiyonunu gördü. Eylemciler hükümeti istifaya çağırdı ve sistemde esaslı değişimler talep ettiler.

Bu protestolarda bir çok nokta dikkat çekici. İlki protestoların jeo-politik temelidir: Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne karşıt olan muhalefet, bölgedeki diğer yerlere göre Süleymaniye ilinde (Halepçe de dahil) çok daha yaygındır. Bu bir taraftan PUK’un geleneksel kalesi olan Süleymaniye’de PUK otoritesindeki aşınmadan dolayı oradaki  siyasi arenanın açılmasından; bir yandan Süleymaniye’deki siyasi kültür ve devlet-toplum ilişkilerinin Erbil ve Duhok’la olan farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Erbil ve Duhok illeri bölgede sıkı güvenlik kontrolleri de uygulayan Mesut Barzani yönetimindeki güçlü Kürdistan Demokratik Partisinin (KDP)  yönetimindedir. İkinci nokta, bu coğrafi parametrelerde bu protestoların, farklı sosyo-ekonomik sınıflardan insanları olduğu gibi hem İslami hem de seküler muhalefeti de kapsayıcı oluşudur. Protestolar çoğunlukla şiddet içermemektedir. Üçüncü olarak, sokak protestoları son on yıl boyunca sosyal mobilizasyon için yeni olanaklar sağlayan kurumsal gelişmeler tarafından da güçlendirildi. Bu gelişmeler ses çıkaran bir muhalefet ve bağımsız medyanın gelişmesini; Facebook gibi sosyal medya sitelerinin büyümesini; siyasi partilerden daha bağımsız olarak işleyen sivil toplum kuruluşlarının ortaya çıkışını; ve özel olarak 2009’da PUK içindeki bir hizip kanalıyla kurulan yeni muhalefet partisi Goran’ın (Değişim Hareketi) yaratılmasını ve seçim başarısını içermektedir. Reformist bir platformda bulunan Goran Değişim Hareketi Kürdistan ulusal meclisi için yapılan 2009 seçimlerinde koltukların neredeyse dörtte birini kazandı, ve 2013 Eylül seçimlerinde  PUK’u geçerek ikinci en yüksek koltuk sayısına sahip oldu ve 2014’te de yönetimdeki partilerden birisi oldu. Goran 2011 protestolarının hem çıkışında hem de büyümesinde önemli bir destekleyici rol oynadı. Ancak Süleymaniye şehri eylemleri Goran’ın da ötesine geçerek Kürdistan İslam Birliği gibi muhalefet partilerinin yanında farklı öğrenci gruplarını, dini liderleri, kentli grupları, entelektüelleri ve başka aktivistleri içine kattı.

Bu aktivist ve reformcuların büyük çoğunluğunun niyeti yönetimin Kürt ulusal temellerini sınamak veya KBY’yi tasfiye etmek değil. Bu, parti platformlarından, seçim sonuçlarından, kamuoyu yoklamalarından, muhalefetin ve fikir ayrılıklarının oturtulduğu retorik ve çerçeveden açıkça belli oluyor. Olgun aktivistler ve rejim muhalifleri arasında dahi Barzani gibi Kürt liderleri hâlâ ulusal mücadeledeki rolleri, yetkin liderlikleri ve Kürt davasına bağlılıkları nedeniyle önemli bir sevgi ve sadakate değer görülüyorlar. KBY’ye yönelik eleştiriler üç temel konu etrafında toplanıyor: Daha iyi hizmet, daha az yolsuzluk ve iltimas, devlet kaynakları ve kamu kurumlarına eşit erişim taleplerini beraberinde getiren maddi ve ekonomik kaynakların dağıtımı konusu; insan hakları ihlâlleri, kanunları ve KBY’nin epeydir ertelediği anayasa taslağına karşı kampanya ve protestolarda görüldüğü üzere yasama ve haklar konusu ve ulusal hafıza; Kürt meselesinin nasıl temsil edildiği ve anıldığı konusu. Bu endişeleri gidermek için aktivistler ve muhalefet aktörleri, Kürt ulusal projesinin temellerini liderliğin ulusal mücadele içindeki karizmatik temellerinden haklar, kurallar, kurumsallaşma, hesap verebilirlik ve ademi merkeziyet temellerine dayalı bir sisteme yöneltmeye çalışıyorlar.

Son dönemdeki protesto ve kampanyalar, aktivistlerin Irak Kürdistanı’ndaki devlet ve ulus inşası projesini yeniden şekillendirmeye çabalarının iki boyutunun altını çiziyor. İlk boyut ulusal olan. 2011 Süleymaniye eylemleri ulusal (Kürt) ve sistemik bir reform çağrısında bulunan, özellikle yolsuzluğun sona ermesi gerektiğini dile getiren, daha çok siyasi ve malî hesap verilebilirlik, şeffaflık ve parti-devletine son verilmesini isteyen ilk ciddi kitlesel eylem olması nedeniyle Kürt siyasal yaşamında bir dönüm noktası oluşturdu. Aktivistler KBY’yi yeniden yapılandırmayı bir vatanseverlik görevi olarak ortaya koydu ve eylemler esnasında hayatını kaybeden 10 kişiyi ulusal şehitliğin yeni bir türünün üyeleri olarak tasvir etti.  Kürt yönetiminin çerçevesini yeniden yapılandırmaya yönelik bu çaba Goran’ın seçim zaferiyle güçlendi ve muhalefette ve bağımsız medyada da güçlü bir şekilde teşvik edildi. Nisan ortasında Kürt güvenlik güçleri tarafından zorla bastırılmasına rağmen, eylemler iktidar ve siyasi otoritenin doğasına dair ulusal diyaloğu hatırı sayılır bir şekilde yeniden şekillendirdi.

Alternatif devlet ve ulus inşasının ikinci boyutu ise yerel çıkarları Kürt ulusal söylemi içinde yaygın olan tektipleştirici anlatıya dâhil etme çabasından oluşuyor. Bu, genel olarak sistemde reform yapma girişimi; fakat özellikle Süleymaniye temelli bir karşı çıkış olarak nitelendirilebilecek Süleymaniye eylemlerinde bile belli bir ölçüde görülüyordu. Ancak Halepçe gibi bölgelerde Kürt ulusal kimliğini aynı anda hem ulusal (hatta ulusötesi) hem de yerel çeşitliliğini koruyan bir kimlik olarak yeniden inşa etme girişimi oldukça çarpıcı. Bunun nedeni hem bölgedeki üst düzey aktivizm hem de Irak’ın 1988’de Halepçe’ye saldırmasının Kürt ulusal mitosu inşasında oynadığı merkezi rol. “Halepçe” bir yandan bütün Kürtler’in acı çekmesini özetleyen söylemsel bir sembol ve Kürtlerin özyönetiminin bir ihtiyaç olduğu fikrini meşrulaştıran bir mihenk taşı oldu. Öte yandan da Halepçe oldukça çeşitli siyasi çıkarlara ve ileri seviyede özgür düşünceye sahne oldu. Her ne kadar geçmişte İslamcı politikaları desteklese de Halepçe seçim sonuçları tek bir grubun bölgede hakim olmadığını gösteriyor; seçmenler oylarını farklı partiler arasında eşit olarak bölüştürme eğiliminde. Halepçeliler aynı zamanda sık sık eylemlerini sokağa taşıyor. En erken ve çarpıcı örnek şüphesiz, aktivistlerin şehrin acısını sömürmek ve şehrin kalkınmasını ve yeniden inşasını ihmal etmekle suçladıkları resmi parti görevlilerinin, anıtta yıllık anma eylemi düzenleme haklarını kaybetmiş olduklarını iddia ettikleri 2006 Halepçe Şehitler Anıtı eylemiydi. 2014’te anma töreni ilk defa partiler değil yerel sivil gruplar tarafından düzenlendi ve on binlerce kişi hem ölülerini anmak hem de Halepçe’nin il ilan edilmesini kutlamak için sokağa çıktı.

Hem tören hem de il kampanyası, partilerden uzak bir şekilde Halepçe’nin sembolik ve maddi kaynaklarını ele geçirmek ve Halepçe’yi Kürt ulusal projesinin hem bir parçası, hem de ondan ayrı olarak yeniden tanımlamak için gerçekleştirilen başarılı yerel girişimler olarak okunabilir. Aktivistler ve siyasetçiler il kampanyasına desteklerini dile getirirken bu yanyana bulunma hâlinin altını çizen birkaç çerçeveyi hatırlattılar. Bu hatırlatmaların ilki ulusal bir çerçeveyi içeriyordu: “Saddam Hüseyin Halepçe’yi haritadan silmek istediği düşünülürse, KBY ve toplum da statüsünü yükseltmek için Halepçe’yi il ilan etmeli”; ikinci yerel-hukuki çerçeve Halepçe’nin il ilan edilmesini onun il ilan edilmesine yönelik önceden yapılmış önerilere dayanarak ve Halepçe’nin ünlü ve kendine özgü geçmişinin altını çizerek meşrulaştırıyordu; ve iyi bir yönetim prensibi olan üçüncü çerçeveyse, Halepçe’nin eğer bütçelerin Süleymaniye’den değil tabandan kontrol edildiği bir yerel yönetimi olursa, ekonomik ve politik olarak çıkar sağlayacağını iddia ediyordu. Bu gibi anlatılar Halepçeliler’in şehri ulusal projenin hem içinde hem dışında konumlandırmak için kullandıkları yolların altını çiziyor: Kürt ulusal mitosunun merkezinde; ancak ihtiyaçları ve deneyimleri kendine özgü. Bazı komşu şehirlerin bu yeni ile dahil edilmekten şikayetçi olmalarına (sokağa çıkıp eylem yapmalarına) ve Süleymaniye merkezli PUK ve Goran’ın içerde idari kontrol kaybına karşı duydukları memnuniyetsizliğe rağmen Halepçe’nin sembolik gücü herhangi bir siyasetçinin kendi kaderini tayin hakkının bu yerel formunu reddetmesini oldukça zorlaştırdı.

KBY içindeki muhalefet Kürtler’in milliyetçilik ve ulusal yönetimin anlamı üzerine nasıl yeniden düşündüklerini gösteriyor. Hatta bu tip düşünceler Türkiye, Suriye ve diğer bölgelerdeki insanların tepeden inme, ulusal devlet inşası gibi klasik konseptleri yeniden ele alması ve “demokratik özerklik” ve mikro düzeyde yönetim yapıları gibi kavramlarla yaptıkları deneylerle bütün Kürdistan coğrafyasında yayılıyor. Buna rağmen bu taban temelli yönetim düşünceleri iç muhalefetlere karşı müsamahasız ve hiyerarşik olan hâlihazırdaki parti yapıları ve ulus-devlet inşasının birleştirici buyruğuyla kolay kolay etkileşime geçemiyor. Bu gerilimin Irak Kürdistanı’nda yaygın bir şekilde görülmesinin sebebi hukuki olarak tasdik edilmiş bir iktidarın (KBY) varlığının ve geleneksel partilerin neoliberal, patrimonyal iş yapma biçimlerinin muhalif harekete açık bir hedef sunması. Kürt devleti ve ulusunun doğasına dair yapılan kamusal mücadeleler de ancak Kürdistan otoritelerinin öze ilişkin tartışmalar yapılabilecek, istikrarlı bir Kürt yönetimi biçimini başarıyla kurmuş olmasıyla mümkün olmuştur.

KBY yönetimi altında yaşayan sırada insanların neyin Kürt ulusal çıkarına olduğu konusunu gözden geçirmesinin önemli olmasının birkaç nedeni var. Birincisi ve en temelde, bölge haritasını dini ve etnik unsurlara (“Kürtler’e karşı Araplar” veya “Kürtler’e karşı Türkler”) göre şekillendiren indirgemeci yaklaşımlara karşı durumu karmaşıklaştırıyor. İkincisi; muhalefetin siyasi coğrafyası ve Kürt siyasi çıkarlarının farklı telaffuzları, Kuzey Kürdistan’daki çok yönlü siyasi dinamiklerin öneminin altını çiziyor. Kürtler’in siyaset yapma şekli, ve bu siyasetin doğası, sadece Erbil’in Bağdat’la veya diğer dış aktörlerle ilişkisine ilişkin bir faktör değil; aynı zamanda bu iç güçlerin alışverişine bağlı. Üçüncüsü, aktivistlerin Kürt otoritelerini daha hesap verebilir kılma çabası, Kürt liderliğinin kısmî de olsa bu kaygılara cevap verme çabası siyasi güvensizlik şartlarında bile yönetilenlerle yönetenler arasındaki güç dengesinin nasıl değişebileceğini gösteriyor. Bir şekilde, genel kanının aksine bu vaka devlet inşasını destekleyen daha geniş bir konsensüsün demokratikleşmeyi kolaylaştırabileceğini gösteriyor; çünkü neredeyse Kürdistan bölgesindeki bütün Kürtler’in oyunun temel kuralları üzerinde hemfikir olması yönetimin doğası ve gelir dağıtımı üzerindeki mücadelenin pek çok aktör tarafından “sıfır toplamlı bir oyun” olarak görülmediğini gösteriyor. Nitekim, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkına olan geniş kapsamlı destek, Kürt ulusal cemaatinin daha çok yönlü ve taban temelli kavramsallaştırılmasına doğru bir değişime el verebilir.

Nicole F. Watts San Francisco State University Siyaset Bilimi bölümünde profesördür.

İngilizceden Çeviren: Zeynep Uğur, Ufuk Sarı

Düzeltmeler ve Tashih: Onur Günay

Kaynak: Washington Post, 27 Şubat 2015.

Yazının orjinaline şuradan ulaşabilirsiniz: http://www.washingtonpost.com/blogs/monkey-cage/wp/2015/02/27/redefining-the-kurdish-nation/

Dilsel Hegemonya ve Yanlış Yüzleşme
Şerif Derince

Irkçılık, özellikle de sömürgecilikten beslendiğinde, beraberinde bir dilsel hegemonya ve baskı da getirir. Bu da kaçınılmaz olarak sosyal, siyasal ve ekonomik alanların nasıl düzenleneceğini belirler. İş güvencesi, aile geçimi, genç nüfusun istihdamı, sağlık hizmetleri, yoksulluk, eğitimsel gelişim, kültürel yeniden üretim, tutuklama pratikleri, mekansal ilişkiler, yani kamusal alanın tümü ve buna bağlı olarak özel alanın önemli bir kısmı dilsel hegemonyaya göre düzenlenir. Bu düzenlemeler, gruplar arasındaki sosyoekonomik ve siyasi iktidar ilişkilerini, egemenler lehine sürekli yeniden üreten bir çark olarak işler. Bu nedenle, insanların dil pratikleri, yani hangi dil veya dilleri kullandıkları, kendi tercihlerine göre değil, içinde bulundukları şartlara göre şekillenir.

Dilsel hegemonya, hangi dil veya dillerde iletişim kurmanın meşru olduğunu belirlerken, aslında dillerini yasakladığı, ötekileştirdiği kişiler için insan olmanın tek yolunun kendilerine dayatılan egemen dille iletişim kurmaları olduğunu söyler. Anadillerinde eğitim alamayan çocuklar okula gittiklerinde, kendilerine ve kültürlerine yabancı olan bir sistemin içinde sessizleştirilmekte, kendilerini ifade etmeleri için en ufak bir alandan bile mahrum bırakılmaktadırlar. Bu sistemin içinde hayatta kalabilmenin tek yolu egemen dile entegre olmak olarak sunulmaktadır. Bu entegrasyonun hayatta kalmalarını sağlayıp sağlamadığı önemli değildir, gerçek olan sözkonusu algının böyle yaratıldığıdır. Böylece, dilsel hegemonya sonucu olarak bir kısım insan, kendi anadilini kullanmaktan “vazgeçmek” zorunda kalır. Elbette, bu tarihsel süreç egemenlere karşı ciddi direnişlere de sahne olur. Ancak dilsel olarak ortaya çıkan durumun kendisi ve bununla nasıl yüzleşilmesi gerektiği, bu konuda nasıl ideolojik ve yöntemsel bir tutum geliştirilmesi gerektiği henüz yeterince çokyönlü ele alınmamaktadır.

Kürtçe açısından tartışmaya baktığımızda, 20. yüzyılın sonlarına kadar farklı iktidar baskılarına rağmen Kürt nüfusunun büyük bir kısmı arasında Kürtçe’nin korunabildiğine, esas iletişim aracı olarak kullanıldığına ve nesiller arasında aktarılabildiğine tanıklık ederiz. Bu dönemde okula gidebilen kişiler ve zorunlu askerlik sırasında az da olsa Türkçe öğrenmiş yetişkin erkekler olmakla beraber, gündelik ilişkiler büyük ölçüde Kürtçe yürütülmüş, resmi kurumlarla zorunlu ilişkileri bir kenara bırakırsak, Kürtler arasındaki baskın dil Kürtçe olarak kalabilmiştir. Ancak 1990’lara kadar parça parça, sonrasında ise topyekûn savaş, savaş konseptinin bir parçası olarak köy yakma, zorla göç ettirme gibi yöntemler kullanılmış, bunların sonucunda daha önce Kürtçe konuşulan ortamlarda büyüyen çocuklar artık Türkçe’nin egemen olduğu ortamlara girmek zorunda kalmış, aileler buralarda hayatta kalma stratejisi olarak çocuklarına anadillerini aktarmamayı “tercih” etmeye zorlanmıştır. Yerinde kalabilenler için ise zaten var olan dil yasakları daha da şiddetli bir şekilde sürdürülmüş. 2000’lere gelindiğinde ise, hükümetin değişmesi ve tek bir partinin bütün meclis gücünü eline geçirmesi ile beraber devletin zor ve baskı pratiklerine ilaveten yeni yöntemler kullanılarak, toplumsal alanın bütününü kendi politikaları doğrultusunda var gücüyle şekillendirmeye çalıştığını görmekteyiz. Birçok sosyal politika uygulaması, okullaşmanın bu yönde planlı olarak arttırılması, televizyon gibi kitle iletişim araçlarının çok daha fazla yaygınlaşması, kır ve kent arasında gidiş-gelişlerin çok daha kolaylaşması dilsel pratikler açısından da sonuçlar doğurmuştur. Bu siyasal ve sosyoekonomik yeni koşullar sonucunda, Kürtçe daha önce sahip olduğu alanları hızlı bir şekilde Türkçe’ye bırakmış, nesiller arasında Kürtçe aktarılamamaya ve gündelik hayatın büyük bir kısmı Türkçe yürütülmeye başlanmıştır. Kürtçe için çok ciddi tehlike çanlarının çalmaya başlamasıyla konjektüre bağlı olarak dil meselesinin 2000’li yılların başından itibaren önemli bir hale gelmesi sonucu, ortaya yeni bir durum çıkardı.

Öncesinde Kürtlerin özgürlük mücadelesi topyekûn bir kurtuluş etrafında şekillendiğinden dil hakları konusunda baskın bir söylem üretimi de olmadı. Dil gündemi kendini dayatınca da birbirinden farklı yaklaşımlar ortaya çıktı. Meseleye daha çok siyasi mücadele açısından yaklaşanlar, esas olarak devletin dil politikalarını ifşa etmeye ve buradan alan genişletmeye çalıştı.  2002’de yapılan Kürtçe seçmeli ders için dilekçe eylemi bunun çok etkili bir örneğiydi. Kültürel olarak yaklaşanlar da ciddi bir dil kaybı yaşandığını ve bunun nedeninin sadece devlet politikaları olmadığını, aynı zamanda kendilerinin de eksiklikleri olduğunu belirtti. Bu ikinci yaklaşım, Kürtlerin kendilerine dönüp dil pratikleri açısından özeleştiri yapmaları için de çok önemli bir fırsattı. Nitekim birçok insan da böyle yaptı; basılı ve görsel yayında daha fazla Kürtçe kullanılması, Kürtçe kurslarının açılması ve birçok kişinin dilini öğrenmeye başlaması, konuşabiliyorsa okuma-yazmasını öğrenmeye çalışması gibi çabalar buna örnektir. Yine bu dönemde, daha çok Türkçe konuşan Kürt siyasetçilerin, yazarların, entellektüellerin anadillerini kullanmaları yönünde çağrılar yapıldı; belediyeler başta olmak üzere Kürt kurumlarının çalışmalarını Kürtçe yürütmeleri için baskı kuruldu. Tüm bunlar azımsanmayacak sonuçlar da verdi, 10 sene öncesine göre birçok alanda Kürtçe daha görünür olmaya başladı. Bu sayede daha önce yukarıdan aşağıya sert bir şekilde devam eden dil kaybı ivmesi bir nebze de olsa durdurulmuş oldu.

Bu gelişmeler, dil koruma çalışmaları için sevindiricidir elbette. Bu uğurda emek harcayan, mücadele eden, bedel ödeyen herkesin büyük payı var. Ancak bu yeni durum, Kürtçe bilen ve kullanan Kürtler ile bilmeyenler arasında sağlıklı olmayan bir çatışma da doğurdu. Şöyle ki, Kürtçe bilen ve kamusal alanda dil üzerinden siyaset üreten grupların bir kısmı, Kürtçe’nin zayıflaması ve kaybolmasında sorumluluğun aynı zamanda Türkçe konuşan Kürt siyasetçi, yazar ve aydınlarda da olduğunu ileri sürdü. Kürtçe bilen fakat çoğunlukla Türkçe’yi kullanan siyasetçi, yazar, aydınların bir kısmı artık daha fazla Kürtçe kullanmaya başladı, yeterince Kürtçe bilmeyenler ise bu konuda açıklama yapmak, birçok yerde söze başlarken Kürtçe bilmediği veya konuşamadığı için özür dilemek zorunda kaldı. Bu da dil mücadelesi için yeni mevziler kazanıldığı anlamına geldiği için çok önemlidir. Ancak, hiç Kürtçe bilmeyen veya entellektüel kapasitesini kullanabilecek yeterlilikte Kürtçe bilmeyenlere yönelik zaman zaman sert eleştiriler yapıldı, hatta maksadını aşan şekilde karalamaların da yapıldığına şahit olduk. Celadet Bedirxan’ın “Kurdino, malxirabno! An nebêjin em kurd in, an jî bi kurdî biaxivin, bixwînin û binivîsînin!” sözü ve benzeri söylemler üzerinden, Kürt kimliğini sadece “Kürtçe konuşabilme ölçütüne” bağlama, bu ölçüte uymayanların Kürtlüğünü sorgulama gibi pratikler yıkıcı sonuçlar da ortaya çıkardı. Toplumun önde gelenlerinin kamusal alanda Kürtçe konuşmaları, dilin korunması ve geliştirilmesi için çok önemli olduğu yadsınamaz. Ancak Kürtçe bilmeyen veya yeterince kullanamayan kişilere karşı yaklaşım, başka türlü bir dilsel şiddet yarattı. Bu yaklaşım, Kürtçe’nin korunup geliştirilmesine hizmet etmediği gibi bazı gerçeklikleri de çarpıttığı için sorunludur.

Öncelikle, bu muameleye maruz kalan insanların kendinden utanmaları ve Kürtçe bilmiyor olmanın sorumlusunun kendileri olduğu algısının yaratılması yanlıştır. Zira yukarıda bahsedildiği gibi, dil pratikleri insanların bireysel “tercihlerine” göre değil, bağlı bulunulan siyasi ve sosyoekonomik şartlara göre şekillenmektedir. Dolayısıyla hem devlet politikalarının mağduru olan insanların haksız yere suçlanması hem de bu yolla esas sorumlu olan devletin rolünün tartışmadan uzaklaştırılması dil mücadelesine hizmet etmez. Üstelik, bu şekilde suçlanan veya ötekileştirilen insanlarda dil farkındalığının oluşması bir yana dursun, bu insanların mücadeleden de uzaklaşmalarına neden olabilmektedir.

İkinci sorun, dil hakkını da kapsayan bütüncül kurtuluş mücadelesi yürütmenin bir paradoksu olarak egemenin dilini kullanma nedenlerinin hesaba katılmamasıdır. Bu paradoks şudur ki egemen bir dile karşı direnmek için o dilin kullanılması zorunlu olmaktadır. İktidar ve dil politikaları hakkında çalışan Eriksen bu durumu şöyle açıklamaktadır: “paradoksal olarak azınlık toplumlar, kimliklerini koruyabilmek adına mücadelelerini etkili bir şekilde sunmak için egemenlerin dilini kullanmaya birçok nedenden dolayı mahkumdur.” Bu, halk hareketlerinin kendi dillerini unutup, egemen dili kullanmaları gerektiği sonucunu doğurmaz, aksine halkın kendi dilinin kullanılması bu hareketlerin genişlemesi ve taban bulmasında çok önemli olduğu için büyük oranda kullanılır zaten. Ancak tartışmalarda sadece egemen dilin kullanılmasının sorunsallaştırılması hem gerçekliğin gözden kaçmasına hem de tarihin bugünden bakılarak yanlış okunmasına neden olur. Bu yanlış okumanın devamı, “PKK’nin dili Türkçe yerine Kürtçe olsaydı, şimdi Kürtçe bu durumda olmazdı” önyargısını doğurmaktadır ki bu söylem de hem Kürt Özgürlük Hareketi’nin sadece Türkçe kullanmadığı gerçeğini hem de KÖH’ün kurulduğu dönemi, kuruluş amacını göz ardı etmektedir.

Diğer bir sorun da, bir dile hizmet etmek için illa o dili kullanabilmenin zorunlu olduğu düşüncesidir. Elbette mücadelesini ettiğiniz dili kullanabilmek çok önemlidir, ancak bu dili çeşitli nedenlerden dolayı bilmiyor veya yeterince kullanamıyor olmak, o dil için birşey yapamayacağınız anlamına gelmez. Kürtçe’nin de önemli bir parçası olduğu uzun soluklu Kürt mücadelesine çok önemli katkısı olmuş fakat Kürtçe bilmeyen veya bilse de esas olarak Türkçe’yi kullanmış olan insanların sayısı azımsanyacak kadar çoktur. Başta da Abdullah Öcalan’ı ve İsmail Beşikçi’yi saymak gerekir.

Esasında Kürtçe kullanımı konusundaki bu hassasiyet bir iktidar talebidir; bu talep son derece meşru ve hak edilen bir taleptir. Çalışması ve örgütlülüğünün gücü ölçüsünde de zaten hak ettiği ikdidarı elde edecektir, etmelidir. Bu güç de ancak dil mücadelesinde kazanılan mevziler, üretilen çalışmalar, yetiştirilen kadrolar, meşruiyetin genişletilmesi, toplumsal alanın dönüştürülmesi ile mümkündür. Ancak, dil hassasiyeti salt iktidar elde etmenin aracı haline geldiği an esas amacından çıkmakta, başka bir mecraya hizmet etmeye başlamaktadır. Bu hem daha büyük özgürlük mücadelesi içindeki insanları karşı karşıya getirir, hem de bu mücadeleyi karalamaya hazır kişi ve gruplar için fırsatlar doğurur.

Sonuç olarak, bir dil “sadece iletişim kurmak için kullanılan bir araç” olarak görülemeyeceği gibi, bu dili bilip bilmemek de tek başına “ulusal kimliğe sadakatin ölçütü” olamaz. Kürtçe bilmek veya bilmemek üzerinden yürütülen tartışmalar bu gerçekliğe göre yapılmadığı takdirde dilsel hegemonyadan kaynaklı sonuçları, dilin siyasi iktidar ve sosyoekonomik ilişkiler ile karmaşık ilişkisini görmezden gelir.  Bu da, hem kamusal hem de özel alanda ilişkilerin kurulmasına, anlamın yaratılmasına yarayan en temel insan kaynağı olan dilin ulus-devletin ideolojik kurgusundaki yerini kaçırmak demektir.

Not: Bu yazı, Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde  “Dilsel Hegemonya ve Dilsel Pratikler” başlığı ile yayınlanmıştır.

http://yeniozgurpolitika.eu/index.php?rupel=nuce&id=39477

,

Zan Sosyal Siyasal İktisadi Araştırmalar Enstitüsü Amed Açılışı

Zan Sosyal Siyasal ve İktisadi Araştırmalar Enstitüsü, 28 Şubat 2015 Cumartesi günü Amed’de Cigerxwin Kültür Merkezi’nde saat 14.00’te başlayacak bir programla resmi açılışını yapacaktır. Açılış kapsamında, Amed Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Gültan Kışanak ve Araştırmacı Namık Kemal Dinç’in konuşacağı bir panel düzenlenecektir. Yapılacak panelde “Kürtler, Siyaset ve Akademi” ilişkisi tarihsel ve siyasal boyutlarıyla tartışılacaktır.

18 Ekim 2014 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak vakıf statüsü alan Zan Enstitüsü, İstanbul ve Amed’de faaliyetlerini yürütecektir. Değişik disiplinlerden doktora öğrencileri, akademisyenler, bağımsız araştırmacılar, iş insanları ve farklı meslek gruplarından kişilerin bir araya gelerek kurduğu Zan Enstitü, farklı çalışma alanlarında önemli etkinlik ve projeler gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bilginin toplumsallaşmasını hedefleyen Enstitü, akademi ile gündelik yaşam arasında oluşturulan suni duvarları aşmayı, akademiyi bilginin merkezi değil toplumsal yaşamın bilgisini toplum yararına örgütleyen bir öğrenme alanına dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda Enstitü: (1) Siyaset, Sosyoloji ve İktisat, (2) Tarih ve Hafıza, (3) Dil ve Eğitim, (4) Mekân, (5) Kültür ve Sanat ve (6) Yayıncılık gibi alt programlar üzerinden disiplinlerarası çalışma alanlarında faaliyetlerini yürütecektir.

Zan Enstitü, anaakım akademinin görmezden geldiği, gördüğünde ise devlete/egemene bilgi ürettiği, başta Kürtler olmak üzere diğer halklara dair akademik, sosyal, siyasal, ekonomik ve toplumsal çalışmalar yapmayı öngörmektedir. Toplum ve Kuram Dergisi geleneğini de üstlenen Enstitü; ötekileştirilenlere, ezilenlere ve direnenlere dair hakikatlerin görünür kılınması, konuşulması ve bu doğrultuda sosyo-politik araçların/olanakların oluşturulmasını hedeflemektedir.

İletişim Bilgileri:

E-mail: zanenstitu@gmail.com
Web adresi: www.zanenstitu.org
Twitter: @zanenstitu
Telefon & Fax: 0412 223 30 23
Adres:

Amed

(1) Ali Emiri Caddesi, Güneş Apartman No: 52/2 Yenişehir/Diyarbakır

İstanbul

(2) İstiklal Caddesi, No: 116, Danışman Geçidi Han çıkmazı sokak No: 1, Beyoğlu/İstanbul

HDP, Seçim Barajı ve Metropollerdeki Kürtler
Onur Günay

Kuşkusuz önümüzdeki seçim sürecinin en önemli belirleyicisi HDP’nin seçim performansı olacak. Bunun çeşitli sebepleri var. Birincisi, AKP’nin her seçimden daha güçlü çıkmasını engelleyecek tek sonuç, HDP’nin parti olarak seçime girip milletvekili sayısını ciddi oranda arttırması. Bu sayede 12 Eylül’ün mirası seçim barajı aracılığıyla özellikle Kürt illerinde AKP’nin gasp ettiği HDP oyları milletvekili olarak HDP’ye geri dönecek. Belirli ölçüler içinde temsilde hakkaniyet sağlanacak. İkinci sebep, 12 Eylül’den bu yana baraj ile parlamento dışında tutulanların (her ne kadar bağımsız adaylarla baraj ciddi ölçüde yıpratılsa da, sorun orta yerde durmaktadır) toplu hâlde meclise girmesinin, AKP’nin anayasa değişikliği ve başkanlık hesaplarını altüst edecek olması. CHP ya da herhangi bir partinin iki üç milletvekili arttırması hiçbir değişiklik yaratmayacak, ancak HDP’nin olası bir seçim zaferi AKP’nin hesaplarını altüst edecek ve muhtemel sonunun başlangıcı olacak. Üçüncü ve belki de en önemli sebep ise Gezi ayaklanması, Kobanê direnişi, Syriza zaferi (ve olası Podemos zaferi) ile beraber dünyanın çeşitli coğrafyalarında yakın tarihte ortaya çıkan kuvvetli dip dalganın güçlü ve kapsayıcı siyasi bir temsile kavuşma ihtimali. Bu yazıda 2014 yılındaki yerel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarının analizi ((Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarının Kürdistan ve Türkiye metropollerindeki detaylı bir analizi için bkz. “2014 Cumhurbaşkanlığı Seçiminde HDP: Sonuçlar ve İmkânlar” Zan Enstitüsü. http://zanenstitu.org/wp-content/uploads/2014/08/Zan-Enstitu-Secim-Analizi1.pdf )) ve yaklaşık bir buçuk yıldır İstanbul’da Kürt emekçilerle yürüttüğüm saha çalışmasından faydalanarak seçimlere yönelik belli önerilerde bulunmaya çalışacağım.

Yerel Seçimler ve Cumhurbaşkanlığı Seçimleri

Yerel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin karşılaştırmalı bir okuması bize toplumda yaratılan suni kamplaşmaların (laik-dindar, Alevi-Sunni, Gezici-Erdoğancı) sonuçlarının aslında sistem partilerinden AKP ve CHP’ye yaradığını, yeni bir yaşam vaadi taşıyan HDP’nin önünde ise ciddi engeller oluşturduğunu gösteriyor. Bu tarz kutuplaşmalarda HDP’nin seçim tabanını oluşturan emekçiler, kadınlar, inanç grupları toplumsal kırılganlıklarından ötürü kendilerini sistem partilerine oy vermek zorunda hissediyorlar. Söz konusu kamplaşmalarda mesela CHP ve MHP’yi 1990’lı yıllardaki savaş politikalarının özneleri olarak gören Kürtler, bir emniyet sübabı (ve doksanlı yıllardan bir ayıraç) olarak gördükleri AKP’ye yönelebilirken, yaşam ve inanç haklarına saldıran AKP’den haklı olarak korkan Aleviler de CHP’ye kayıyor. Seküler bir yaşam hakkının ellerinden alınmasından endişeli kentli kesim AKP’ye karşı kendini tek alternatif olarak öne süren CHP’ye yönelirken, kentlerin varoşlarında ülkenin nimetlerinden hiç faydalanamamış toplumsal kesimlerse AKP’nin kuşatıcı hegemonyası altında hükümet partisine destek veriyorlar. Bu sebeptendir ki, bu kamplaşma sadece bu iki partiye yarıyor. AKP, muhalefet taklidi yapan bir CHP ile başarısına başarı katıyor; CHP de hiçbir şeyin alternatifi olamadığı hâlde ana muhalefet partisi olarak kalıyor ve bu sayede radikal toplumsal mücadelenin enerjisini soğuruyor.

Kamplaşmanın azaldığı durumlarda ise seçmenler, tıpkı Syriza örneğinde gördüğümüz gibi yeni bir yaşamın vaadini taşıyan HDP’ye yönelebiliyor. Cumhurbaşkanlığı seçimleri bunun çok somut bir örneği. Mesela temsil kabiliyeti çok yüksek İstanbul’da AKP toplamda 250.000 oy, çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu da 800.000’den fazla oy kaybı yaşadı. Selahattin Demirtaş ise 230.000’lik oy artışı ile istisnasız her ilçede oyunu arttıran tek aday oldu. Kuşkusuz İhsanoğlu gibi zayıf bir adayın varlığı bu başarıda önemli bir faktördü, ancak AKP’li Kürtlerden ve CHP’li demokrat, solcu ve muhaliflerden alınan oyları sadece bu sebeple açıklamak mümkün değil. Demirtaş kampanyasının AKP ve CHP’nin ortadan ikiye bölmeye çalıştığı toplumsal kesimlere karşı kapsayıcı, emekten yana ve özgürlükçü bir dil kullanmış olması bu seçim başarısının en önemli sebeplerindendir. Bir diğer önemli mesele de oy oranları ve sayılarının birçok Kürt ilinde artık belirli bir doygunluğa ulaşmış olması, düzenli bir artış uzun zamandır sürse de sıçrama tahtası olabilecek yerin tıpkı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi Türkiye metropollerindeki muhaliflerin ve Kürtlerin oyları olmasıdır. Peki, seçim barajını aşabilmek için Demirtaş kampanyasında kullanılan dile somut olarak ne eklemek gerekir?

AKP, HDP ve Metropollerdeki Kürtler

HDP barajı aşmak için ne yapabilir sorusunun pek çok cevabı var, bunların içerisinde HDP çevrelerinde tartışılan birçok öneri de bulunmakta. Benim amacım, öncelikle bunlardan tek bir tanesine, tartışılıyor olduğunu zaten biliyor olduğum bir konuya odaklanmak: Metropollerdeki Kürtler.

Bir buçuk yıla yakın bir zamandır İstanbul’da yaşayan, hizmet ve inşaat sektöründeki Kürt işçilerle saha çalışması yürütmekteyim. Kürdistan’dan İstanbul’a çok uzun yıllardır yoğun bir emek göçü var. Kente yerleşmiş Kürt emekçilerin yanı sıra doksanlı yıllarda devlet şiddeti ve zorunlu göç yoluyla İstanbul’un yolunu tutanlar var. Ve son olarak, bugün Kürtler politik ve ekonomik sebeplerden ötürü İstanbul’a ve çeşitli Türkiye şehirlerine göç edebiliyor ya da sadece çalışmak için gelip gidebiliyor. Bu meseleyle ilgili herhangi bir nicel çalışma olmamasına karşın Kürdistan’a gelip giden göçmen Kürt emekçilerinin sayılarının yüzbinleri bulduğunu söylemek mümkün.

Yine elimizde net bir sayı olmasa da “dünyanın en büyük Kürt şehri” kabul edilen İstanbul’da Kürt nüfusunun 3-4 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Ancak Kürt hareketini temsil eden legal partilerin geleneksel oy sayısı 350-400 bin civarında. Yani sadece Kürtlerin oy verdiğini kabul etsek dahi – ki yapılan ittifaklardan, çeşitli toplumsal kesimlerden alınan destek göz önüne alındığında bu tespit, bir hayli yanıltıcı olur- İstanbul’daki Kürtler arasında HDP’nin aldığı oyun yüzde 15-16 bandında seyrettiğini görürüz. (Burada çok muhtemel ki Kürtler arası destek oranı yüzde 12-13 bandındadır.) Demirtaş kampanyasında oy sayısının 650 bine çıkarılmasıyla bu desteğin bir miktar yukarı çekildiği söylenilebilir. İstanbul’daki bu yetersizliği ve başarısızlığı açıklamak için bulunan ‘siyasi’ açıklamalardan bir tanesi aslında başarısızlığın siyasi-düşünsel sebebini de kısmen ortaya koyuyor: İstanbul’daki Kürtlerin asimile olduğu fikri.

Oysa yürüttüğüm saha çalışmamın sonuçları ise bu görüşün tam aksi yönünde. İstanbul ve öteki Türkiye metropollerinde özellikle zorunlu göç sonrası sayıları bir hayli artan (Ankara, İzmir, Adana ve Mersin) yaşayan Kürtler kültürel, dilsel farkve Türk milliyetçiliğiyle belki de en çok karşılaşan gruplar. Kürdistan’da yaşayan Kürtlerin aksine öteki ile karşılaşması, teması, muhabbeti ve kavgası en çok olan grup. Bu sebepten de İstanbul’da ve öteki metropollerdeki Kürt kimliği Kürt illerindeki Kürt kimliğinden farklı olarak bu karşılaşmalar tarafından daha çok belirleniyor. Ve bu durum farklı bir Kürtlük inşasına işaret ediyor, illa asimilasyona değil. İçerisinde şehirde yaşamanın sosyo-ekonomik, kültürel ve dilsel zorluklarını barındıran, emek süreçleriyle şekillenmiş bir Kürtlük inşası söz konusu. Ve temel parametreleri en az kimlik ya da anadil kadar, kent mekânı, sosyo ekonomik ilişkiler ve eşitsizlikler tarafından şekillendirilmiş bir Kürtlük.

AKP’nin Başarısının Başlıca Sebepleri

Metropollerdeki Sünni Kürtlerin oylarının ciddi bir kısmının AKP’ye gittiği bir sır değil. Sınıfı bir statüye çeviren ve Kemalist elitlere yönelmiş sınıfsal tepkinin tabiri caizse ‘ekmeğini yiyen’ AKP’nin başarısının sebeplerinden en önemlileri kabaca şunlar:

  1. AKP’nin Kürt hareketinin kazanımları ve çözüm sürecini kendi başarısı gibi sunması.
  2. İslam Kardeşliği söylemi ile geleneksel Türk milliyetçiliğinden kendini sıyırmaya çalışması ve daha kapsayıcı olması. Mahallelerde din özgürlüğü söylemi ile tarikat örgütlenmelerini serbest bırakması ve dolayısıyla bu tip ağlardan çok ciddi bir destek alması. Bir “bir arada yaşam projesi olarak” İslam kardeşliğini ön plana sürmesi.
  3. AKP’nin ev ve iş yeri ziyaretleriyle seçmene ‘önemsendiğini’ hissettirmesi.
  4. CHP ve Türk milliyetçiliğinden ağzı yanan Kürtler için Türk milliyetçiliğine oynayan bütün sağ-sol partilerin 1990’lı yılların hafızasını taşıması.
  5. AKP’nin kent ve iktidar rantını çok iyi dağıtarak sadece Kürtlerden değil tüm kesimlerden çok ciddi destek alması.
  6. AKP’nin sosyal yardımlar ve politikalar – sadaka diye aşağılanan kömür yardımı, engellilere yardım, sağlık sigortası, yeşil kart uygulamaları- yoluyla emekçilerin, yoksulların ve özellikle ev ekonomisini yürüten kadınların desteğini alması.
  7. Kürtler arasında, mahallelerdeki HDP varlığının etnik çatışmayı besleyeceği ve faşist saldırıları arttıracağı korkusu.

Seçim İçin Birkaç Somut Öneri ((En başta söylediğim gibi bu öneriler benim saha çalışması yaptığım ve daha somut öneriler sunabileceğim metropol Kürtleri ve emekçiler alanından gelmektedir. Buna benzer öneriler HDP çevrelerinde muhakkak ki tartışılmaktadır ve bildiğim ölçüde o tartışmalardan da beslenmektedir. Daha genel öneriler ise bu yazının kapsamı dışında tutulmuştur.))

Hegemonyasını bu kadar sağlamlaştırmış bir partiyle mücadele etmenin yollarıysa somut durumun analizini yapmaktan ve buna göre siyaset üretmekten geçiyor. Zorunlu göçle 1994’te Siirt’ten İstanbul’a gelen ve 2014 yerel seçimlerden önce sohbet ettiğim bir Kürt işçinin HDP’ye ilişkin değerlendirmesi durumu gayet iyi açıklıyor: “Sen diyorsun anadil, anadil Kürdistan’da tutar; anadili, eğitimi yine söyle ama İstanbul’da ekmekten bahsedeceksin kardeşim, aştan ekmekten bahsetmezsen kimse dinlemez seni burada.” Metropoller özelinde sınıfsallaşmış bir kimlikten/Kürtlükten ve de özellikle 90’lardaki zorunlu göç ile sonrasında süregiden emek göçü ile Kürtleşmiş bir işçi sınıfından bahsediyoruz.

Özellikle belirtmek gerekir ki, Kürdistan ve Türkiye metropollerindeki bu farklı kimlik kurguları birbirini dışlamaz. Gerektirdikleri siyaset biçimleri farklı olsa da aralarında çok ciddi paralellikler bulunmaktadır. Ancak bu farklılıklar ve siyasi tezahürleri yok sayıldığı takdirde bugüne kadar olduğu gibi metropollerdeki Kürtlerden oy ya da destek beklemek biraz güç olacaktır.

Seçimlerde şehirlerin yükünü çeken milyonlarca Kürt emekçiye neoliberalizmi anlatmak, teorik kavramlarla konuşmak yerine işçilerin yevmiyeli işlerde sigortasız çalıştırılmasını engelleyecek, paralarının keyfi bir şekilde ödenmemesini engelleyecek, taşeronlaşmaya ve güvencesiz işlere ve hayatlara karşı yapısal düzenlemeler öneren somut siyasî öneriler, bir ilk adım olabilir. AKP’nin sosyal yardım politikalarını ‘sadaka’ diye yargılayıp bundan yararlanan Kürt ve Türk seçmenleri gücendirmek yerine, vatandaşlık gelirini konuşmak ve tartışmak, yoksulların ve emekçilerin yakıt giderlerini devletin karşılayacağı yapısal düzenlemeler vaad etmek bir başka önemli adımdır. Çözüm süreci de ilerlediğine göre devletin ordu için ayırdığı bütçe ve harcadığı paralar bahsi geçen sosyal politika harcamalarını rahatlıkla karşılayacaktır! Aştan, ekmekten bahsetmeden, somut siyasi ve sosyo-ekonomik önerilerle gitmeden AKP’nin ikna ettiği emekçileri HDP’nin yanına çekmek hayal olur.

Bunun dışında İstanbul’daki Kürtler arasında şöyle bir durumdan bahsetmek mümkün: Görüşmelerim boyunca AKP’ye oy veren ve bu partinin etnik çatışmanın önünde bir engel olduğunu düşünen Kürtler dahi HDP’nin bir parti olarak mecliste olmasından son derece memnun olduklarını söylediler. HDP’ye oy vermeme sebepleri çoğu zaman mahallelerdeki HDP varlığının etnik çatışmayı besleyeceği korkusu olan AKP’li Kürtler, mecliste Kürtlerin temsil edilmesini çok önemli bulmaktadır. Bu sebepten ötürü, seçim barajını aşmanın ve yıkmanın aslında bir varlık-yokluk savaşı olduğu vurgulanmalıdır. Anti-AKP’ci ya da anti-CHP’ci bir dilin hiçbir işe yaramadığı önceki seçim tecrübelerinde görülmüştür. Seçim barajının altında kalınması durumunda Kürtlerin ve ezilenlerin temsilinin sona ereceği net bir dille anlatılmalıdır.

Ve son olarak en acil mesele ortada durmakta. İstanbul’a (ve birçok metropole, tatil beldesine, sanayi bölgesine) neredeyse bütün Kürt illerinden gelen inanılmaz büyük bir dönemsel emek göçü var. Bunun yanında kırsal kesime doğru yaşanan mevsimlik tarım işçiliği var. Toplamda en azından yüzbinlerle ifade edebileceğimiz çok büyük bir göçten bahsediyoruz. Seçimlerin yapılacağı 7 Haziran tarihi yaza denk gelmekte. Kentte ya da kırda dönemsel/mevsimlik işlerde çalışan Kürt emekçilerin evlerinde, memleketlerinde olmayacağı bir tarih 7 Haziran. Dolayısıyla HDP’nin özellikle çok yoğun oy aldığı genç işçiler arasında ikametgah değişikliği konusunda çok acil ve iyi örgütlemiş bir çalışma yapması gerekliliği hem demokratik bir sivil haklar sorunu hem de seçim barajını aşmanın en önemli şartı olarak ortada durmakta. Barajı aşmış bir HDP’nin ise Türkiye siyasetinde nelerin aşılmasına vesile olacağı ve hangi yeni siyasi muhalefet imkanlarını açacağı ise yeni dönemin en heyecan verici konularından biri olacaktır.

Bu yazı, 22 Şubat 2015 tarihinde Özgür Gündem gazetesinde yayınlanmıştır.

Özgür Amed’in Gülüşü
Onur Günay

Delirmemek elde değil. Sanki daha çok canımız acısın diye parça parça yakıyorlar canımızı. 22 Şubat Pazar günü Özgür Gündem ve Yeni Özgür Politika yazarı, arkadaşımız Özgür Amed’i Roboskî protestosuna katıldığı için tutuklamışlar. Roboskî’de ne olduğu bu kadar açıkken katillere dokunmayanlar, protesto edenlere tek tek ceza kesiyor, tutukluyorlar. Kaçakçı olduklarını bildikleri hâlde, ortada hiçbir saldırı durumu yokken köylülerin üstüne bomba yağdıranlara, çoluk çocuk, genç yaşlı demeden 34 Kürt köylüsünü bombalayanlara takipsizlik verenler; katliama katliam diyene, katilleri, hukuksuzluğu, adaletsizliği protesto edenlere ceza yağdırıyorlar. Sonra da bunun ismine adalet, bunun ismine hukuk diyorlar.

Özgür Amed, doksanlı yıllarda çocuk olanlardan. Köyü yakılanlardan, savaşın her türlü zulmünden fazlasıyla nasiplenenlerden. Kürtlerin varlık-yokluk savaşı verdikleri, yakın tarihin en karanlık döneminde çocukluğunu yaşayıp çok çabuk büyüyenlerden. Dönemin baskı, korku ve sindirme kültürüne, devletin topyekûn savaşına inat kendini hep direnenin yanında görenlerden. Susturulup sindirilmeye çalışan bir halkın sesi olanlardan. Mücadelesi için tek aracı olan kalemiyle, neşesini, öfkesini, gülüşünü üstümüze serpiyordu Özgür.

Eski kuraldır, katillerin gülmeye de mizaha da tahammülü yoktur. Adaletsizliğin kural hâline geldiği bir ülkede 34 kişiyi katledenler değil, buna karşı çıkanlar ceza alır. Özgür’ü tutuklanmasının İç Güvenlik Paketi’nin mecliste görüşüldüğü günlere denk gelmesi sanırım tarihin bir ironisi olarak hatırlanacak. Bu paket, muhalefetin direnişine rağmen meclisten geçerse, bundan sonra sadece yaptıkları adaletsizlikleri temizlemekle kalmayacaklar, ona karşı çıkanları sorgusuz sualsiz içeri alabilecekler, olay yerinde darp edebilecekler. (Daha doğrusu zaten fiiliyatta uygulamada olan bu durum yasallaşacak, mutlaklaşacak.) Yalanlarına karşı hakikati savunan herkesi potansiyel hedef hâline getirecekler.

Sanırım insanlık tarihinin en değişmez, en şaşmaz yasası iktidarın olduğu her yerde direnişin olması, ölümün olduğu yerde hayatın filizlenmesi. Nasıl ki doksanlar sadece ölümle, baskıyla, zulümle değil, direniş ve mücadeleyle anılıyorsa; bugünlerden de geriye direnenler, zulme alay edercesine gülenler kalacak. Özgür’ün gülüşü hiçbir zaman yalnız kalmayacak.

Not: Kapak fotoğrafı, Özgür’ün Zan Enstitüsü’ndeki son söyleşisinde Kobanê’yi anlatmak için seçtiği fotoğraf. Özgür’ü çok iyi anlatıyor.

Photo: Fulya Sarıca

Anadili Hakkında 8 Soru 8 Cevap
Şerif Derince

1. Anadili meselesi neden bir meseledir?

Dil, tarihin her döneminde siyasetin bir parçası olmuş, hem toplumlar arası ilişkilerde hem de toplum içi ilişkilerde belirleyici bir unsur olarak yerini almıştır. Ancak günümüzdeki gibi savaşların, zulmün ve zorbalığın dil politikalarının merkezine oturması, modern ulus-devletlerin kurulması sonucu ortaya çıkan bir süreç. Elbetteki tüm ulus-devletler aynı tarihsel gelişim süreçlerini izlemedi ve dil politikaları bağlamında hepsinde benzer sonuçlar ortaya çıkmadı. Ancak dilsel ve etnik homojenleştirmenin birinci hedef olarak gösterildiği ülkelerde, gündelik ve kültürel gerçeklikle örtüşmeyen homojen bir kimlik kurgulandı; farklı inançlardan, dillerden, kültürlerden toplumlar aynı potada eritilmek istendi. Bunu başarmak için kurgulanan kimliğe tehdit olarak gördükleri topluluklara yönelik iki yöntem kullanıldı. Birincisi genosit; yani fiziksel olarak ortadan kaldırmak, katletmek, soykırım uygulamak. İkincisi de etnosit; yani fiziksel olarak yaşamasına izin vermek ancak kültürel olarak ortadan kaldırmak, asimile etmek.

Türkiye’de, modern anlamda devletleşmenin başladığı 1880’lerin sonlarından 1990’ların sonlarına kadar, Kürt, Ermeni, Laz, Arap, Çerkez ve diğer tüm halkların kültürlerinde, gündelik hayatlarında bir karşılığı olan, belleklerinde yer edinmiş olan tüm dağların, taşların, ovaların, nehirlerin, köylerin isimleri değiştirilmiş; insanlar anadillerinde “ıslık çaldığı” için bile para cezasına çarptırılmış; kendi dillerinde yazdığı için yazarlar, aydınlar ağır cezalar almış; anadili Türkçe olmayan çocuklar okullarda ötekileştirilmiş; dilleri, aksanları ve bir bütün olarak kimlikleri yüzünden aşağılanmıştır. Eski dönemin kapanıp yeni bir sayfanın açıldığı iddia edilen son 15 yılda bile, cezaevlerinde rehin tutulan tutsakların aileleri ile kendi dillerinde konuşmalarına izin verilmemiş, inşaatlarda çalışan yoksul Kürt işçiler kendi aralarında Kürtçe konuştukları için linç edilmiş, diller yasaklanırken bile adları anılmamıştır. Anadili Türkçe olmayan insanların iş imkânları yapısal olarak kısıtlanmış, Türk gibi Türkçe konuşmadıkları sürece insanlara ekmek kazanmak bile haram edilmiş; devletin en yetkili ağızlarından, Kürtçe’nin “medeniyet dili olmadığı ve bu dilde eğitim yapılamayacağı” söylenmiştir. Tek dillilik politikalarının somut sonuçlarını bu şekilde sıralamaya başladığımızda tüm dünyayı saracak kadar uzun bir liste ile karşılaşıyoruz. İşte, anadili böyle bir siyasi ve tarihsel bağlam içinde önemli ve kurucu bir mesele hâline gelmiştir.

2. Anadilinde eğitim neden önemlidir?

Kürt meselesinin çözümü ve bu meselenin esas müsebbibi olan Türk devletinin tek dil ve tek etnik kimliğe dayalı yapısının dönüşmesi için anadilinde eğitimin siyasi açıdan büyük önem taşıdığı herkesin malumu. Bu birçok platformda dile getiriliyor. Pedagojik açıdan bakıldığında ise anadilinde eğitiminin önemine dair dünyadaki literatür epey doygunluğa ulaşmış durumda. Bu alandaki araştırmalar, anadilinde eğitimin  kalitesi, akademik gelişim, çocukların kimlik gelişimleri, öğretmenlerin iş memnuniyeti, ebeveynlerin okulla ilişkisi, toplumsal ilişkilerin niteliği, ekonomik imkânlara erişim, cinsiyet eşitliği gibi konularda doğrudan belirleyici olduğunu açıkça göstermektedir. Anadilinde eğitimin varlığı eşitliği, yokluğu ise eşitsizliği ve ayrımcılıkları doğurur. Evde ilk öğrendiği dil okul dilinden farklı olan çocuklar daha en başta zaten verilen eğitimden faydalanamazlar. Çünkü herkes en iyi bildiği dil yoluyla okuma-yazmayı öğrenebilir, temel sözel ve sayısal becerileri geliştirebilirler. Öte yandan, çocukların okulun dilini biliyor olması da tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda kimliklerinin de eğitim sistemi tarafından kabul görmesi çok önemlidir. Kimlik, sadece bir dili konuşmakla şekillenmez, aynı zamanda anne-babasının, büyüklerinin konuştuğu bir dili konuşamamakla da oluşur. Anadillerini konuşabilseler de konuşamazlarsa da kimlikleri okul müfredatı, ders içerikleri ve diğer eğitim öğeleri tarafından olumsuzlandığında, öğrenciler ayrımcılık gördüklerini kolaylıkla anlarlar. Anadilinden bağımsız olarak, herhangi bir sebepten dolayı dışlanan hiçbir öğrenci okula devam etmek istemez, okulla sağlıklı bir ilişki geliştiremez. Dolayısıyla, anadilleri eğitimde kullanılmayan öğrenciler için okul çoğu zaman anlamsız bir yer hâline gelir. Türkiye’de başta Kürt çocukları olmak üzere, anadilleri Türkçe olmayan ve Türkçe eğitim verilen okullara devam etmek zorunda olan tüm çocuklar bu nedenle yapısal bir eşitsizlikle karşı karşıyadır. Bu eşitsizlik genelde var olan sınıfsal eşitsizliklerle de birleşip sadece eğitim süreci boyunca değil, tüm bir ömür boyu söz konusu öğrencileri takip etmektedir. Sonuç olarak, anadilinde eğitim siyasi boyutunun dışında, toplumsal ve pedagojik açıdan son derece önemli bir mesele olarak karşımızda durmaktadır.

3. Anadilinde eğitim yapılmamasının çocuklar üzerindeki etkisi nedir?

Anadilleri eğitimde kullanılmayan, eğitimden dışlanan çocukların karşılaştığı sorunlar birbirine geçmiş şekilde pedagojik, psikolojik, toplumsal ve siyasidir. Bunlardan hiçbiri tek başına yalıtılarak ele alınmaz. Zira okullar sadece pedagojik alanlar değildir. Aynı zamanda toplumsal değer yargılarının, hiyerarşik iktidar ve güç ilişkilerinin de yeninden üretildikleri kurumlardır. Ancak yine de, anadilinin eğitimde kullanılmamasının yarattığı sonuçlara baktığımızda söz konusu dili veya dilleri konuşabilen ve konuşamayan çocukları ayrı değerlendirmemiz gerekir. Bir kere eğitimde kullanılan dili bilmeyen çocukların ne öğretmenleriyle iletişim kurmaları ne de kendilerine öğretilmek istenenleri anlayabilmeleri beklenemez. Eğitim dilini bilen çocuklar ise kimlikleri dışlandığı için okul ile anlamlı bir ilişki kuramazlar. Fakat buna rağmen kendilerine zorla dayatıldığı için, çoğu öğrenci okul tarafından öğretilmeye çalışılan bilgilere direnç gösterir, öğretmenler ve okul ile geçimsiz bir ilişki kurar. Anadillerinde eğitim alamayan çocuklar arasında okulu terk etme veya sınıfı terki oranları her zaman çok yüksektir. Birçok Kürt çocuğu bu yüzden Türk çocuklarıyla karşılaştırıldığında çok daha az okula devam edebilmektedir. Öte yandan okula devam edebilen ve eğitim sistemine entegre olabilen öğrenciler arasında bir süre sonra kendi kültürlerini ve kimliklerini değersiz görme eğilimi görülebilir. Hatta bazı durumlarda kendi kimliğini reddetme, aileyi reddetme gibi sonuçlarla da karşılaşılabilir. Bir dilin eğitimde kullanılmaması, beraberinde çeşitli damgalanmaları da getirir. Dolayısıyla anadillerinde eğitim alamayan çocuklar tıpkı dilleri gibi damgalanırlar ve ötekileştirilirler. Bununla beraber, dilleri yasaklı olan çocukların gittiği okullarda gerek fiziksel gerekse de sembolik şiddetin oldukça fazla olması da başka faktörlerle beraber dil ile de kesişir. Dillerin yasaklanmasının, çocukların eğitimlerinde kullanılmamasının doğurduğu çok katmanlı sorunlar bu şekilde daha da uzayan bir liste hâlini alır. Tüm bu sorunlar çeşitli şekillerde kesişerek eğitimin söz konusu çocuklar için geliştirici değil zayıflatıcı, güçsüzleştirici bir şekilde işlemesine neden olur.

4. Şimdiye kadar asimilasyona maruz kalmış çocuklar için neler yapılabilir?

Maalesef asimilasyonun boyutu sadece anadilini unutmakla sınırlı değil. Çok uzun zaman süren bir asimilasyon yaşandığı için buna karşı yapılması gerekenler de uzun süreli, köklü dönüşümler içerirler. Galler gibi ekonomik imkânların, siyasi ve toplumsal desteğin epey fazla olduğu bir ülkede bile dilin yeniden canlandırılması, asimilasyonun tersine çevrilmesi çok yavaş ilerlemektedir. Öte yandan neredeyse tüm Afrika ülkeleri, birçok Latin Amerika ve Asya ülkesinde çok büyük anayasal değişiklikler yapılarak bir zamanlar yasaklı olan diller yasal statüye kavuşturulsa da toplumsal, siyasal ve pedagojik karşılığı henüz tam alınabilmiş değil. Kürt halkı ve çocuklar için de bugünden bile başlansa atılacak adımların köklü dönüşümlere yol açması için uzun zaman gerekecek. Öte yandan Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi hem çocuklarda hem de ailelerde önemli bir özgüven geliştirmiş durumda. Bu durum özellikle kimlik bilincinin ve örgütlülüğün daha yüksek olduğu şehirlerde çok açık hissediliyor. Kürtçenin anayasal güvenceye kavuşturulması elbette çok önemli, ancak dünya deneyimlerinden öğrendiğimiz bir ders anayasal değişiklikler olmadan önce mücadele ederek atılan adımların çok belirleyici olduğu gerçeğidir. Bu nedenle şimdiye kadar devam eden Kürtçe kurslarıyla edinilen birikimin yeni bir safhaya geçirilmesi gerekiyor. Bu yeni safhanın nasıl tanımlanacağı, ne tür adımların atılabileceği, ne gibi stratejiler geliştirilmesi gerektiği kısa ve yetersiz çalışmalarla değil olabildiğince planlı, programlı, detaylı olmalıdır. Ayrıca bunu yaparken çocukların eğitim hayatlarını etkileyebilecek siyasi-sembolik adımlardan kaçınılmalıdır. Ancak her halükarda Kürt öğrencilerin özellikleri, farklı ihtiyaçları, heterojen durumları göz önünde bulundurularak programlar yapılmalıdır. Bu da tüm Kürt çocuklar için geçerli tek bir doğru yöntem yerine birden çok yöntem ve model geliştirilmesi demektir. Öte yandan, asimilasyon karşıtı mücadele tek başına eğitim ile olmaz; özellikle toplumun prestijli kurumlarının asimilasyona karşı sembolik adımların ötesinde dil stratejilerini geliştirip buna uygun dönüşümler yaratması son derece önemlidir. Bu sayede, birbirini tamamlayan bir asimilasyon karşıtı hat oluşturulmuş olur, asimilasyonun yarattığı tahribatların giderilmesi sağlanabilir. 

5. Kürtçe bir bilim dili midir?

Öncelikle bir dilin bilim dili olup olmamasının bilimsel bir ölçütü yok; Matematik ve Fen bilimleri kast ediliyorsa zaten bu alanlarda Kürtçe’nin eskiden beri kullanıldığını gösteren somut örnekler bulunmaktadır. Ayrıca, hiçbir dil kendi kendine “bilim dili” hâline gelmez; belli siyasi, ekonomik ve toplumsal teşvik ve destekler ile güçlenir. Aynı şekilde hiçbir dil de kendi kendine zayıflamaz. Belli siyasi, ekonomik ve toplumsal ayrımcılık, baskı ve saldırılar sonucu geriler. Bu nedenle günümüzde Kürtçe’nin veya herhangi başka bir dilin eğitimde, bilimde kullanılabilmesi için yeterli altyapıya sahip olmadığı, başka bir deyişle zayıf ve eksik olduğu, yönündeki yaklaşım, söz konusu eksik ve zayıflık gerçekte varsa bile bunun toplumsal ve siyasal süreçlerle, iktidar mekanizmalarıyla yaratıldığı, iktidar sahiplerinin geçmişteki politika ve uygulamaları sonucu bu hâle gelindiğini görmezden gelir. Sorunun kaynağı olanları temize çeker. Üstelik bu yaklaşım, söz konusu durumu gerekçe göstererek egemen dil dışındaki dilleri kamusal alanın dışına iter. Hindistan’da dil politikaları ve eşitsizliklerin eğitim yoluyla yeniden üretilmesi konularında yaptığı çalışmalarla bilinen Prof. Ajit Mohanty’nin deyimiyle, “sürekli yeniden üretilen bir kısırdöngü” yaratılır. Bu türden bir kısırdöngü, egemen dil dışındaki dilleri sadece ev ve çevresindeki grup-içi iletişimlere hapseder, önemli yaşam alanlarının dışına iterek sınırlı işlevleriyle fakirleşip gelişme imkânlarını azaltır. Sonra da bu fakirleşmenin kendisini söz konusu dil veya dillerin eğitim gibi kamusal alanlarda kullanılamayacağı yönünde bir gerekçe olarak kullanır. Diğer bir deyişle, bilimsel alanda kullanıla kullanıla bir dilin bu alandaki yeterliliği gelişir; eve, gündelik dile sınırlanarak, dışlanarak değil. Bu nedenle, bir dili “bilim dili” olmanın dışında tutan şey, onu “eksik, yoksun, gelişmemiş, yetersiz” diye kodlayan söylem ve pratiğin kendisidir.

6. Anadilinde eğitimin özerklik tartışmaları ile ilişkisi nedir?

Özerklik ve anadilinde eğitim birbiriyle çok yakından ilişkili konulardır. Özerklik, en basit hali ile belli bir bölgedeki yönetişim ilişkilerinin o bölgede yaşayan insanlar tarafından belirlenmesidir. Özerk bölgeler, o bölgelerdeki eğitim, sağlık, kültürel etkinlikler gibi konularda kendi kararlarını alıp uygulayan bölgelerdir. Dolayısıyla eğitimin nasıl düzenleneceği, hangi dil veya dillerin nasıl bir konumda olacakları özerk bölgenin politikalarına bağlıdır. Dünyadaki tüm özerk bölgelerde egemen dilin dışındaki dillerle eğitim yapılmaktadır. Diğer bir deyişle özerk olup da anadilinde eğitim yapmayan yer yoktur. En bilinen örnekleri Bask ve Katalunya’dır, listeye Hindistan’daki birçok özerk bölgeyi (Orissa, Andrea Pradesh), Güney Afrika ve daha birçok ülkeyi ekleyebiliriz.

Özerklik olmadan eğitimde anadili kullanılamaz mı? Kullanılabilir. Örneğin Finlandiya özerk bir ülke değil ancak herkes için çiftdilli eğitim var ve ülkede yaşayan İsveçliler okulda İsveççe eğitim alıyorlar. Ancak Finlandiya’da, Türkiye’deki gibi bir azınlık, çoğunluk statüsü ve diller arasında ciddi bir hiyerarşi yok. Fakat, söz konusu dil eğitimi göçmenler için olunca diğer ülkelerdekine benzer hiyerarşiler oluşuyor ve benzer ayrımcılıklar devam ediyor. Çiftdillilik ve özerklik bağlamında dillerin toplum içindeki statüsü ve dilleri konuşan grupların sınıfsal pozisyonları önemli. Türkiye’de çoğu Kürt yoksul olduğu için özerklik olmaması durumunda Kürtçe, eğitime dâhil edilse bile okul başarısı ve dilsel açıdan çok başarılı olma şansı bulunmamaktadır.

7. Anadilinin Toplumsal Cinsiyetle İlişkisi Nedir?

Dünyanın pek çok ülkesinde, kız çocuklarının eğitim hakkı önünde sosyo-ekonomik ve kültürel engeller bulunmaktadır. Bu engeller kız çocukların eğitime erişimini güçleştirmekle sınırlı kalmaz. Okula başlayabilen ve temel eğitim alanların, eğitimin daha ileri kademelerine devam edebilmeleri önünde de daha ciddi sorunlar çıkar. Yapılan araştırmalar, kız çocuklarının oğlan çocuklarına oranla eğitimden çok daha az faydalanabildiğini göstermektedir. “Uzmanlar” bunun sebepleri arasında genellikle ailelerin tutumları, kültürel ve dini yaklaşımlar ve yoksulluk gibi etmenleri incelemeyi tercih etmektedir. Oysa, anadili de bu durumun belirleyicilerinden birisidir; araştırmalara göre anadili okul dilinden farklı olan topluluklar arasında kız çocuklarının maruz kaldığı eşitsizlik ve ayrımcılıklar daha da derin bir şekilde yaşanmaktadır. Zira kendi anadilleri dışında bir dilde eğitim verilen okullara gitmek zorunda olan çocuklar arasında, kız çocuklarının okulda kullanılan dilde bir dil yeterliliği geliştirmesi çok daha güçtür. Birçok kız çocuğu vakitlerinin çoğunda evde kalmak ve çeşitli ev işleri yapmak zorundadır. Üstelik sınıf içi uygulamalarda oğlan çocuklarının konuşmasına daha çok izin verildiğini, kız çocuklarının ise yeterince konuşmaya teşvik edilmediğini gösteren çalışmalar da literatürde vardır.  Bu nedenlerden dolayı kız çocukları oğlan çocuklarına oranla egemen dile daha az maruz kalmakta ve egemen dili okul derslerini izleyebilecek kadar iyi öğrenememektedir.

Kürt çocukları için, sınıfsal ve siyasi koşullardan bağımsız bir genelleme yapılamaz. Ancak mevcut  durumda, Kürt öğrencilerin çoğunluğu açısından gerçeklik pek farklı değildir. Aileleri, birçok sebepten dolayı genellikle sadece oğlan çocuklarının ileri seviyelere kadar eğitime devam etmelerini destekliyor. Ancak bu illa da kültürel çekincelerle ortaya çıkan bir durum değil, aksine belki de kültürün buradaki rolü en azdır. Fakat neden olursa olsun, sonuçta kız çocuklarının okula devam etme şansları çok daha azdır ve kız çocukları bunu çok iyi bilmektedir. Öte yandan oğlan çocuklar dışarıda daha çok vakit geçirebiliyor ve Türkçeye ulaşabilecekleri yerlere daha çok sızıyorlar. Kız çocukları için ise bu her zaman mümkün olmuyor, daha çok ev-içi ile sınırlı bir hayatı yaşamak zorunda kalanlar çoğunlukta. Okula başladıklarında da bu yüzden kız çocukları ve oğlan çocukları eşit şartlarda başlayamıyor. Okula başladıktan sonra da, gerek eğitim sisteminin bütününün cinsiyetçi kodlarla donatılmış olması, gerekse de materyallerin verdiği mesajlar, öğretmenlerin kız ve oğlan çocukları arasında genelde ayrımcı uygulamalar sergilemesi, zaten var olan ayrımcılığı katmerli hale getiriyor. Tüm bunlar, anadilinin toplumsal cinsiyet ile açıkça kesiştiğini gösteriyor.

8. Anadilinde eğitim daha maliyetli midir?

Hayır, değildir! Hem politika yapıcılar hem diğer birçok kişi, egemen bir dilde yapılan tekdilli eğitim yerine birden fazla dilde eğitimin maliyetinin çok yüksek olacağından dolayı yapılmasının zor olduğunu dile getirirler. Gerçek bu olmadığı gibi, eğitimde anadili kullanılarak birçok açıdan önemli tasarrufların da yapılmasını mümkün kılar.

En başta belirtilmesi gerek durum şu ki, anadilinde eğitim alan öğrencilerin, anadilinde eğitim almayan öğrencilere göre okulu bırakma ve sınıf tekrar etme oranının daha düşük olduğu gözlemlenmektedir. Farklı ülke deneyimlerinde anadilinde eğitim programlarıyla ilgili yapılan bazı maliyet analizleri; bu tür programların sadece başlangıçta bir miktar harcama gerektirdiğini ancak bu harcamaların sanıldığı kadar fazla olmadığını göstermektedir. Bu araştırmalara göre, anadilinde eğitime geçiş, bir ülkede eğitime ayrılan mevcut bütçenin ortalama %4 veya %5 oranında artması anlamına gelmektedir. Bununla birlikte bu programlarında çalışan öğretmenler için yapılan ekstra harcamalar zamanla azalır. Öğretmen yetiştirme programı bir kez tasarlanıp denendikten sonra genel sistem içerisine dâhil edilir. Benzer şekilde, ders kitapları ve diğer materyaller için yapılan harcamalar da zamanla genel sistemin parçası hâline gelir. Kitap ve materyaller bir kere hazırlandıktan sonra diğer birçok kitap ve materyal gibi sadece güncellenmeleri ve yeniden basılmaları gerekir. Öte yandan, anadilinde eğitimin olması, sınıf tekrarı ve okul bırakma oranlarını düşürdüğünden bunlar için  yapılan harcamalardan tasarruf edilmesini sağlar. Sınıf tekrarı ve okul terki nedeniyle eğitimi kesintiye uğrayan öğrenci sayısının azalması bu öğrencilerin tekrar temel eğitimden geçirilmesi için harcanan zamanın ve yapılan masrafın azalması demektir. Son olarak da, öğrencinin eğitime erişiminin artması daha iyi eğitim almasına ve bu da nitelikli işlerde ve daha iyi ücretlerle çalışmasına yardımcı olur.

Fotoğraf: Fulya Sarıca

Toplumsal Barış ve Uzlaşıyı Mümkün Kılmak: Rojava’nın Barış ve Uzlaşma Heyetleri
Yasin Duman

Rojava (Batı Kürdistan) siyasal, toplumsal, ekonomik ve idari örgütlenme itibariyle birçok alanda farklı yapılanma modelleriyle incelenmeye ve araştırılmaya değer bir deneyim sunmaktadır. Rojava denince akla gelen ilk çağrışım, ‘devletsiz toplumdur’ ((Devletsiz kısmı, PKK önderliğinin bir ulus-devlet veya tek başına bir devlet kurmamakla, istememekle eleştirenleri rahatsız etse de siyasi bir hareket olarak devlet istemek ne kadar haksa, istememek de o kadar haktır. Dolayısıyla bu yazı, buna dair tartışmaya girmeden özelde Rojava’daki barış ve uzlaşma heyetleri üzerinde durma amacını taşımaktadır.)) demek yanlış olmaz sanırım. Rojava örneği, onu eksiğiyle fazlasıyla bugüne kadar getirebilen siyasi akımın kendini böylesine ‘aksi’ veya ‘aykırı’ bir temele neden dayandırdığını ve bu yönde bir pratiğin nasıl mümkün olduğunu/olacağını görmek isteyenlerin kesinlikle incelemesi gerektiği bir deneyimdir. Bu yazıda bahsedilen devletsiz toplumda, toplumsal barışı inşa etmeye ve kalıcı kılmaya çalışan barış ve uzlaşma heyetleri üzerine durulacaktır.

Toplumsal barış, Ortadoğu’da var olan kaotik ortamın bir nebze olsun durdurulmasına ve sorunlara aklıselim çözümlerin getirilmesine bir fırsat niteliğindedir. Bu barışı mümkün kılmak, siyasetçilerin, yerel yöneticilerin ve seçilmişlerin ötesinde bir toplumsal kesimin çabasını gerektirmektedir. Bütün ulus devletlerde eksik olan bu toplumsal kesimin boşluğu, Rojava’nın il, ilçe, köy ve mahallelerinde kurulan halk evlerinde ve komünlerde örgütlenen barış ve uzlaşma heyetleriyle dolduruluyor. Bu heyetlerin temel amacı toplumun kendi davalarını veya sorunlarını mahkemeye gitmeden, avukata, hâkime veya savcıya gerek duymadan ((Qamişlo’da kurulan Hukuk ve Toplumsal Adalet Akademisi çalışanlarından Baran Baran’a göre, “kendi sorunlarını çözebilmesi için toplumun, yüzlerce sayfalık kitapları yıllarca üniversitelerde okuyup ezberleyen avukatlara, hâkimlere ve savcılara ihtiyacı yok. Halkın ihtiyaç duyduğu adalet o kitaplarda yazılmıyor”. (Qamişlo’da yapılan görüşme, 18 Ocak 2015).)) uzlaşma esasına göre çözebilmek. Bu heyette yer alanlar ya gönüllü insanlar ya da seçimle bu heyet içerisinde çalışmalara katılıyorlar. Gönüllü olanların çoğu Rojava’da özerk yönetimin inşasından önce zaten toplumla sıkı bir ilişki içerisinde olan, çoğu kanaat önderi ve toplumun saygı duyduğu, vicdanına ve tecrübelerine güvenilen insanlar. Halkın, kendi sorunlarını rejim mahkemelerinde aylarca beklemeden, rüşvete bulaşmadan, yolsuzlukla ve adil olmayan taraflı kararlara razı olmaya mecbur olmasındansa; toplumsal uzlaşıyı esas alıp, sorunlarını en kısa zamanda ve adil bir şekilde çözüleceğine dair olan inançları bu heyetlere başvuruyu arttıran faktörler arasında yer almaktadır. Borç, mal-mülk alım-satımı, miras davaları, aile içi (çoğu zaman kadına yönelik) şiddet gibi davalar, uzlaşma heyetlerine en fazla gelen davalar arasında. Rejim mahkemeleri hala varlığını korumakta, fakat halkın ısrarla uzlaşma heyetlerini tercih etmesinin sebebi nedir? Yüzlerce dava mahkemelere götürülmeden nasıl çözülüyor? ((Cizîre Kantonu’nun Dêrik kentinde yer alan Koçerat bölgesinde bazıları 20 yıl süren 300 dava çözüldü. Bknz. (Vastêr Mîrza, ‘Li Koçeratê 300 pirsgirêk hatin çareserkirin’, ANHA, 23 Ocak 2015, erişim 4 Şubat 2015, http://ku.hawarnewsagency.com/li-kocerate-300-pirsgirek-hatin-careserkirin/) )) Halk barış ve uzlaşma heyetinin ilkelerine, önerilerine veya kararlarına nasıl ikna oluyor? Barış ve uzlaşma heyetlerinin çalışma ilkeleri, bu sorulara büyük oranda yanıt vermektedir bu yüzden bu ilkelerden bahsetmek konuyu anlamamıza yardımcı olabilir.

Barış ve uzlaşma heyetlerinin ilkeleri

1.   Tarafları önyargısız bir şekilde dinlemek: Barış ve uzlaşma heyetleri kendilerine gelen şikâyetler üzerine tarafları halk evine davet ediyorlar. Taraflardan biri gelmez ise, barış ve uzlaşma heyeti tarafları dinlemek için mutlaka o kişiye/kişilere ulaşıyor. Bunun için gerekirse ev ziyareti yapılıyor ve uzlaşının sağlanması, çözüme ulaşılması için mutlaka tarafların şikâyetleri, talepleri ve ihtiyaçları tespit ediliyor. Bu çalışmalar esnasında uzmanlardan veya özellikle dava konusu olmuş konularda çalışan, tecrübeli kişilerden de yardım alınıyor. Örneğin kadına yönelik şiddet davalarında Yekîtiya Star ((Yekîtiya Star Rojava’da özerk yönetime katılan bütün kadın kurumlarının çatı örgütüdür.)) veya Kadın Evi’nden ((Kadın Evi, kadınların örgütlenmesi ve onların yaşadığı bireysel ve toplumsal sorunlara çözüm getirme amacıyla kurulan bir sivil toplum kuruluşudur. Kimi davalar uzlaşma heyetine ve mahkemeye gitmeden önce Kadın Evi’ne yönlendiriliyor. Burada çözülmemesi halinde önce uzlaşma heyeti ardından da mahkeme devreye giriyor.)) yardım talep ediliyor. Burada kadınlara hem sosyal destek sunuluyor hem de talep ettiği durumlarda fiziksel şiddetten korunması için adımlar atılıyor.

2.   Taraflara çözüm önerileri sunmak: Heyet tarafları dinledikten ve uzman veya tecrübeli kişilerin de fikirlerini aldıktan sonra her iki tarafı da uzlaşıya ikna edecek ama aynı zamanda hiçbirinin zararına olmayacak bir çözüm önerisiyle taraflarla yeniden görüşüyor. Örneğin borç davasıyla ilgili bir kararda borcun nasıl ödeneceğine dair bir öneri sunulurken, borçlunun mevcut ekonomik koşullar gereği ödemeyi tek seferde yapamaması halinde, alacaklının taksitli ödemelere razı edilmesi, sunulan önerilerden biri.

3.   İkinci defa öneri sunmak: Taraflar sunulan önerilere razı olmazlarsa, heyet talepleri tekrar dinliyor ve ikinci defa çözüm önerisi sunmak için tarafların bulunmadığı bir odada toplanıyor. Alınan karar veya çözüm önerisi bir kez daha taraflara sunuluyor. Uzlaşma çıkmaz ise, heyet davayı Rojava Demokratik Özerk Yönetimi’nin mahkemelerine sevk ediyor. Mahkemeye gidip gitmeme kararı, tarafların inisiyatifindedir. Fakat taraflardan biri mahkemeye götürülmesinde ısrar ederse, dava mutlaka mahkemede de görülüyor ve orada alınan kararın yaptırımı gerçekleşiyor.

4.   Mahkemeye gitmeden sorunu çözmeye çalışmak: Uzlaşma heyetleri, mümkün olduğu kadar davaları mahkemeye göndermemeye çalışıyor. Bunun ise çeşitli sebepleri var. Birincisi, mahkemenin uzlaştırmadan ve her iki tarafı da ikna ve memnun edecek bir karar vermek yerine, yaptırımı esas alarak aslında ikisinin de yararına olmayan kararlar vermesine sebep olmasıdır. Örneğin aile içi şiddet davalarında eşine şiddet uygulayan erkeğin mahkemede yargılanıp tutuklanması kadın üzerindeki şiddete fiziksel olarak son verebilir fakat kadının ve erkeğin yaşadığı sorunları çözmeye yetmeyebilir. Kadına bir başkasına gerek duymadan kendi yaşamını idame edebilmesinin olanakları var olmadığı müddetçe, bu tür davaları hapis cezasıyla veya boşanmayla sonuçlandırmak, toplumda boşanma oranlarını arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Kaldı ki birçok örnekte olduğu gibi boşanınca veya erkeğe hapis cezası verildikten sonra sorunların tamamen çözüldüğünü, şiddetin son bulduğu söylemek mümkün değil. Uzlaşma heyetinin bu tür davalarda amaçladığı ise daha çok kadın üzerindeki şiddeti Kadın Evi (Mala Jinê), Yekîtiya Star, Kadın Bilim ve Eğitim Merkezi (Navenda Zanist û Perwerdehiya Jinê) ve Kadın Asayişi’nin (Asayîşa Jinê) yardımıyla sonlandırmak, sorunların çözümü için diğer toplumsal örgütlenmelerden yardım talep etmek esasına dayanmaktadır. Elbette bunun için tarafların uzlaşıya açık olması gerekmektedir, aksi takdirde bazı örneklerde olduğu gibi dava boşanmayla sonuçlanacaksa mahkemeye gönderilmektedir. ((‘Zewacên dibin pirsgirêk’ Yeni Özgür Politika, 9 Ocak 2015, erişim 4 Şubat 2015, http://www.yeniozgurpolitika.eu/index.php?rupel=nuce&id=37924. )) Diğer bütün davalarda da aynı yol izlenmektedir. Uzlaşma heyetleri en son çare olarak mahkemeleri seçmektedirler.

Bazı davalarda tarafları barıştırmak, uzlaştırmak ve çözüme ikna etmek aylar hatta yıllar alırken bazıları ise birkaç gün içerisinde çözülebiliyor. Taraflardan biri davayı mahkemeye götürmekte ısrar etmediği müddetçe barış ve uzlaşma heyetleri, davayı çözme yollarını araştırmaya devam ediyorlar. Dolayısıyla sorunlara toplumsal bir çözüm getirme arayışı uzlaşı ve barış sağlanana kadar sabırla sürdürülüyor.

Kuzey Kürdistan’da toplumsal adalet ve uzlaşıyı gerçekleştirmek

Rojava’daki toplumsal ve sivil dinamikler devletin idarî çıkmazlarından ve bürokrasisinden kurtulmak için bazı pratik öneriler sunmaktadır ve bu yönüyle Kuzey Kürdistan toplumu için de bir model olabilir. Kürt toplumu bu tür pratiklere yabancı değil. Buna benzer, özellikle aşiretler arasındaki sorunların çözümü için, çabaların var olduğunu söyleyebiliriz. Bu pratik günümüzde de devam etmektedir fakat Rojava’daki kadar etkili ve örgütlü olduğu söylenemez. Kuzey halkı, benzer uygulamaları daha ziyade kanaat önderleri, siyasi parti temsilcileri veya yerel yöneticiler aracılığıyla gerçekleştiriyor. Fakat özerklikte esas olan, Ankara’da milletvekili veya Amed’te belediye başkanı olan, tanınan birinin davaya müdahale etmesi ve tarafları ikna etmesindense, sorunun yaşandığı yerde toplumsal varlığını sürdüren insanların, toplulukların bu konuya dâhil olmaları daha kalıcı kılabilir. Burada kast edilen, farklı kesimlerin desteklerinin reddedilmesi veya anlamsız olduğu değil. Aksine uzlaşıyı kolaylaştıracak her türlü desteğin dâhil edilmesi gerekir, fakat kalıcılık adına yerelin güçlendirilmesi kaçınılmazdır ve bu uzlaşı kültürünün yerleşmesi için birinci elden deneyimlerin aktarılması daha önemlidir.

Kuzey Kürdistan’da buna benzer bir pratik sergilemek, devlete ait olan ve uzlaşmayı hiçbir zaman esas almayan mahkemelerin artık işlevsiz kılınması demektir. Türkiye’de ve Kuzey Kürdistan’da özellikle siyasi davalar, kadına yönelik şiddet ve iş cinayetleri davalarında devleti, paramiliter güçleri, kolluk kuvvetlerini, erkekleri, tecavüzcüleri, tefecileri ve yolsuzlukla suçlananları aklamaktan başka bir sorumluluğu kendisinde görmeyen mahkemelerin toplumsal barışa, uzlaşıya bir katkısı olamaz. Bu açıdan, Kuzey Kürdistan’da yapılması beklenen tıpkı Rojava’dakine benzer idari ve toplumsal örgütlenmelerin oluşturulması ve güçlü bir katılımla işlevselleştirilmesidir. Bu da DTK öncülüğünde, yerel yönetimler, belediyeler, sivil toplum kuruluşları, akademiler, gençlik ve kadın örgütleri, halk evleri, halk meclislerinin yapacağı çalışmayla gerçekleştirmek mümkündür. Şimdiye kadar öngörülen düzeyde çalışmalar gerçekleştiremeyen veya gerçekleştirilmesi devlet baskıları yüzünden engellenen bu kurumlar, bundan sonra özellikle Rojava’yı örnek alarak yeni bir yapılanmayla süregelen yetersizlikleri aşabilir. Madem devletsiz veya devletten uzak bir toplum öngörülüyor, toplumsal veya bireysel sorunların çözümünde devlete olan mecburiyet mümkün olan en kısa sürede en geniş çapta gerçekleşmeli. Sorunları ve davaları, devletin mahkemelerine götürmektense, yerelde kurulacak olan uzlaşma ve barış heyetlerini güçlendirip toplumun kendi sorunlarını çözme olanağı yaratılmalı.

Farklı toplumsal kesimleri uzlaşma ve barış heyetlerine dâhil ederek, hem farklı perspektiflerin göz önünde bulundurulur hem de kültürel farklılıkları esas alan bir sonuca ulaşılabilir. Bu aynı zamanda bu kesimleri, yıllarca dayatılan ve sınırları kalın çizgilerle çizilen uzlaşması mümkün kılınmayan aidiyetleri, kimlikleri hafifletip toplumsal yakınlaşmaya ve dayanışmaya katkı sunabilir. Bu anlamda, Rojava’yla kıyaslandığında, Kuzey Kürdistan’da Abdullah Öcalan’ın önerilerinin yeterince kavranmadığı ve pratikleştirilmediği gerçeği her geçen gün daha net bir şekilde anlaşılmaktadır. Rojava’nın buradaki en önemli avantajı, ona kendini dayatan bir rejimin var olmamasıdır. Kuzey Kürdistan’da devletin varlığı devam ediyor olsa da benzer barış ve uzlaşı pratiklerini hayata geçirmenin önünde ciddi bir engel değildir, tersine zayıflık halkın örgütlü gücünün kendi sorunlarını çözecek imkânlar dâhilinde değerlendirilememesinden kaynaklanmaktadır.

BDP’li Akdeniz Belediyesi’nin Barış Araştırmaları ve Uygulamaları Merkezi kurma girişimi ((Ruken Adalı, ‘Akdeniz Belediyesi’nden iki önemli adım’, Firat News, 26 Aralık 2014, erişim 4 Şubat 2015, http://firatnews.com/news/guncel/akdeniz-belediyesi-nden-iki-onemli-adim.htm.)) bu toplumsal barış ve uzlaşma çalışmalarına bir ön ayak olabilir fakat burada önemli olan mevcut hukuk ve adalet sisteminden ne kadar sıyrılıp, kendini toplumsal farklılığın, adaletin, vicdanın ve ahlakın özüne ne kadar yaklaştırabildiğidir. Uzlaşının ve barışın özneleri bir arada yaşayan ama birbirine yabancılaş(tırıl)an, düşmanlaş(tırıl)an etnik ve dini grupların üyeleridir. Bu yüzden barışa ve uzlaşıya katkı sunacak olan da yine onların algılarının bunu mümkün kılacak şekilde dönüştürülmesiyle gerçekleşebilir. PKK önderliği ile devlet heyeti arasında devam eden görüşmeler ne kadar önemli olsa da barışın ve uzlaşmanın toplumsallaşması için yeterli değildir. Buna dikkat çeken Öcalan’ın ısrarlı çağrılarına rağmen devletin, farklı toplumsal kesimleri görüşmelere dâhil etmemekte ısrarcı olması, toplumsal barışı engelleyen en önemli faktörlerden biridir. Buna benzer engeller, ancak toplumsallaşması gereken böylesi merkezlerle, barış ve uzlaşma heyetleriyle aşılabilir. Bu konuda ne kadar olumlu çalışmalar yapılırsa, toplumsal barış da o kadar geniş alanlara yayılır.

“vurma abiciğim taş bile atmadım ki”
Serhat Arslan

Kobanê, Ağustos 2014’te IŞİD tarafından kuşatılmasının hemen ardından YPG/YPJ savaşçılarının destansı direnişiyle dünya kamuoyunda en çok konuşulan kent oldu. Bunda, IŞİD barbarlığına karşı dünyadaki birçok kesimin Kürtlerle dayanışmasıyla birlikte en büyük payın YPG/YPJ savaçılarının direnişine düştüğü yadsınamaz bir gerçek. Yine Kürtlerin neredeyse dünyanın her yerine yayılan eylemleri- ki bunların doruk noktası 6-9 Ekim Kuzey Kürdistan serhildanıydı- Kobanê direnişini daha da görünür kıldı. Uzun sayılabilecek bir sürecin sonunda 26 Ocak 2015’te şehir merkezinin IŞİD’ten tamamen temizlenmesiyle devam eden direniş dünya kamuoyu için çekim merkezi olmaya devam etmekte. 10 Şubat 2015’te Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ın PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah ve YPJ’li bir komutanla görüşmesi de bunun en açık göstergesi.

Gerek kuşatma ve IŞİD’in ilerleyişi gerekse de tarihi direniş üzerine siyasetçisinden akademisyenine, karikatüristinden ressamına, şairinden yazarına, müzisyeninden yönetmenine; Kobanê üzerine kalem oynatmayan, fırça sallamayan, mikrofon uzatılmayan ya da söz söylemeyen neredeyse kimse kalmadı. Bu yazıya konu olan da Kobanê üzerine sözünü öykü formunda söyleyen ve öykücü Tekgül Arı tarafından yayına hazırlanan “Taşa Fısıldayan Öyküler: Kobanê” ((Taşa Fısıldayan Öyküler: Kobanê, Yay. Haz. Tekgül Arı, Ankara: Notabene Yayınları, 2015.)) adlı kitaptır. Kitabın duyurulmasıyla birlikte özellikle sosyal medyada yazarlara ve kitaba dair epey bir tartışma yapıldı. Söylenenler kısaca üç kategoride özetlenecek olursa: 1) Kitabı, Kobanê’yi farklı bir açıdan görünür kıldığı için olumlu bulanlar, 2) yazarlarının Kobanê’ye hiç gitmeyip devam eden bir süreçte böylesi bir kitabın çıkarılmasına doğrudan karşı çıkanlar ve 3) bir şey söylemek için önce ne yazıldığına bakılması gerektiğini düşünenler. Üçüncü kategoridekilerin bir kısmı kitabı açıktan savunamayıp iyi bir şey yazıldığını umanlar ve aslında kitabın kötü olduğunu düşünüp siyaseten doğrucu davrananlar olarak da ayrıldığını belirtmem gerek. Diğer kategorileri de kendi içinde bölmek mümkün ancak sonu gelmeyen bir bölme işlemine girmemek en iyisi.

Peki, neyin nesidir bu kitap? Ece Temelkuran, Pelin Batu, Helîm Yûsiv, Şeyhmus Diken gibi, diğer yazarlarına göre daha çok tanınmış insanların da öykülerini barındıran bu kitap okuyucusuna kimin hikâyesini anlatıyor ya da Kürtler çığlık çığlığayken hangi taşa ne fısıldıyor?

 Kitabın kapağından başlamakta fayda var. Kapakta, tel örgülerin ardına –kitap başlığından anlaşılacağı üzere Kobanê’ye- bakan, ellerini önünde kavuşturmuş bir kadın ve boynu bükük bir çocuk var. Saman sarısı renk ve zemindeki kuru otlar da gösteriyor ki mevsim sonbahar… Bilen bilir, Kürtler’de ellerini önünde kavuşturmak uğursuzluktur ve kötüye işarettir. Boynu büküklük içinse bir şey demeye gerek yok. Kapak fotoğrafı aslında kitabın Kobanê için(den) yazılmadığını ve öyle direnişe falan da değinilmeyeceğini gösteriyor. Nitekim okumaya başlayıp son sayfayı da kapatınca insanda bir bitmemişlik hissi uyanıyor. Öyle iyi edebiyatın doyumsuzluğundan değil, Kobanê’nin yokluğundan.  Neredeyse hiçbir öyküde Kobanê yok, olanlarda da keşke olmasaymış dedirten cinsten. Birazdan örnekleyeceğim.  Peki, ne var öykülerde? Ne yok ki “bireysel” vicdanlarımıza fısılda(ya)mayan: Kobanê’den “kaçanlar”, dilenen kadınlar ve çocuklar, ucuz işgücü olarak çalışan kadınlar ve çocuklar, ölen kadınlar ve çocuklar, köleleştirilen, tecavüz edilen kadınlar ve çocuklar, yaşlılar ama özellikle kadınlar ve çocuklar… Masumlaştırılmış, kurbanlaştırılmış, bazen dik dursa da kişiliksizleştirilmiş, silikleştirilmiş, yalnızlaştırılmış kadınlar ve çocuklar…

Burada kısaca iki meseleye kitaptaki bazı yazı ve öyküler bağlamında değineceğim. “Kaçmak” ve “bireysellik”. İnsanların savaştan kaçması ve/veya yerinden edilmesi değil mesele, bu konuda söz söylemek bile gereksiz.  Ama asıl mesele neredeyse bütün yazarların söz birliği etmiş gibi ve Kobanê düşmüş gibi sürekli kaçmaktan ((Kitapta, diğer kavramlar da en az aşağıda verilen “kaçmak” örneği kadar ve benzer bağlamlarda kullanılmıştır. “ Ben de herkes gibi kaçmak zorunda olursam nereye gideceğim?” sayfa 37. “Hastaları sırtlanmış gençler, yaşlılar, çocuklar, arabalılar, hayvanlar, çobanlar, kuzular… Uzaktan bakıldığında; Afrika’da kurak bölgeyi terk eden yaban hayvan sürülerinin tozu dumana katarak ilerlemesini andırıyordu bu insan seli.” sayfa 39. Teşbihte hata olmaz ama değil mi… “ Kaçmalıydı, çocukları için kaçmalıydı.” sayfa 66. “Kaçmadan önce…” sayfa 80. “Kürtler düştü…” sayfa 93. “Çabuk ol Dayê… hiç zaman yok… herkes yola döküldü bile.” sayfa 103. “Kötü bir rüyaydı artık Kobanê.” Sayfa 104-105. “Sınırı geçip buralara sığındıklarından beri…” sayfa 114. “Kardeşlerim, dostlarım, komşularım kaçabildi mi?” sayfa 148.)), sığınmaktan, çaresizlikten, umutsuzluktan bahsedip; direnenleri, yani kalanları, yani Kobanê’ye geçmeye çalışırken vurulanları ((Kader Ortakkaya anısına yazılmış bir öykü var ancak yine Ortakkaya’nın anısı için değinmemeyi tercih ediyorum)), sınırları anlamsız hâle getiren, tel örgülerini parçalayıp savaşmaya, yoldaşına omuz vermeye gidenlerin görülmemesidir. Aslında haksızlık etmemek gerekir, Kobanê’de kalanlar ya da savaşmak için oraya gidenler de var bazı öykülerde. Mesela Fırat Öztürk’ün kaleme aldığı “Kısacık bir an” ((Sayfa 44- 47.)) öyküsü. Öykü, oğulları Baran YPG saflarında savaştığı için Kobanê’yi terk etmeyen bir ailenin 16 yaşındaki kızları Berfin’i anlatıyor. Gerçi öykünün bazı yerlerinde sanki Baran kaybolmuş gibi anlatılıyor ya neyse. “En son küçükken bu kadar çok korkan”, “narin elleri” korkudan titreyen Berfin, abisini bulmak için çıktığı Kobanê sokaklarında ilk başta IŞİD’lilerden ayıramadığı genç bir YPG savaşçısıyla karşılaşır ve bir anda ona âşık olur. Karşılaşmaları ve Berfin’in aşık olup içinden “Devran [Berfin’in karşılaştığı savaşçı], bu zamana kadar çok fazla cesur kadın tanımıştır. Ne yapsın beni.” diye geçirerek ama bir yandan da savaşmaya da karar vererek geri dönmesi o kadar kısa sürer ki bu “an” öyküye de ismini vermiştir. Öztürk’ün öyküsü için söylenecek çok şey var ama kadın erkek ilişkisini verili toplumsal cinsiyet kodlarını yeniden üretmesi, savaşmayı erkeğin aşkına/etkisine indirgemesiyle benzer başka bir öyküye değinip “bireysellik” meselesine geçmek istiyorum.

Sıradaki, İbrahim Genç’in kaleme aldığı “Nişan Yüzükleri” ((Sayfa 84-88.)) öyküsü. Bu öyküde Nazdar ve Serhat adlı nişanlı iki genç Kobanê direnişine destek vermeye giderler. Nazdar, bir kadın olarak “şehrin güvenli bölgelerinde asayişte görevli”dir. Bir yandan “kentten ayrılmayan sivillerle ilgileniyor, işlerine koşuyor” diğer yandan “evlerin talan edilmesini ve hırsızlıkları önlemeye çalışıyor”. Şehrin güvenli kısmı olduğu için IŞİD’ten bahsedilmediğine göre evleri talan eden ve hırsızlık yapan da kim? Öykünün kahramanlarından Serhat da tabii ki bir erkek olarak çatışmanın en yoğun olduğu bölgededir ve esir düşer. Serhat’ın öldürüldüğünü düşünen Nazdar bir daha hiç gülmez ve asayiş görevini bırakarak çatışmaların yoğun olduğu bölgeye geçer. Düşmanın yoğun saldırılarından birini engellemek için fedai eylemi yapar. Nazdar’ın çatışma bölgesine geçişi ve fedai eylem yapması adeta Serhat’ın ölümü daha doğrusu yokluğuyla ilişkilendirilmiş. Arin Mirkan ve onun gibi yüzlerce kadın savaşçıyla anılan Kobanê’de Genç de Öztürk gibi kadının harekete geçişini, savaşa daha aktif katılımını erkeğe bağlamış… Bir de arka kapak yazısına önsözden alınan “Neden mi Kobanê? Algılara yerleştirilmiş zayıf kadın kimliğini Kobanêli kadınlar sildiği için. Savaşta kadın direnişiyle ön saflarda yer alarak, dünya tarihine bir destan yazdırdığı için…” gibi birkaç afili cümle konulmuş. Ancak öyküler okundukça bu söylemin sadece önsöz ve arka kapakla sınırlı kaldığı görülüyor.

“Bireysellik” meselesine gelince. Kitabın önsözünden son satırına kadar –iki öykü hariç ki onlara ayrıca değineceğim- Kobanê’de, Suruç’taki kamplarda ya da büyük şehirlerde savaştan etkilenenler tek başlarına yalnız birer birey olarak ele alınmış. Bu bazıları “mağrur” ama hepsi “mağdur” olan bireylere yapılan yardımlar da iyiliksever, kendi “küçük” dünyalarında yaşayan, hiçbir kolektif çalışmanın ya da dayanışmanın içinde yer almamış, bazıları Kürt arkadaşlara da sahip, bir şekilde kaybettiklerini ya da sahip olmak istediklerini yaptıkları yardımla elde etmeye çalışan bireyler tarafından gerçekleştiriliyor.

Ne önsöz ve teşekkürde ne de öykülerde ve diğer metinlerde bütün imkânsızlıklarına ve devlete rağmen canla başla çalışan Kürt belediyeleri ve kurumlarının esamesi okunmuyor. Sanki kamplar kendiliğinden kurulmuş, hiçbir kolektif çalışma ya da kurum yok. Hele bir şekilde büyük şehirlere gelebilenler, ne bir tanıdık ne bir dayanışma ya da kurum, asla. Yapılan çalışmaları yetersiz ve/veya kusurlu bulabilirsiniz ama neden hiç yokmuş gibi yazılır ki? Hem bu yoksayıcılık egemen devletlerin Kürtleri özellikle de örgütlü Kürtleri yok saymasına benzemiyor mu sizce de? Geriye ne kalıyor peki, tabi ki savaşı ve sonuçlarını ve ona karşı direnmeyi fazlasıyla bireysel bir durummuş gibi ele almak.

Kitabın yazılma sürecine bakıldığında bu –mış gibi’nin nedeni de anlaşılıyor aslında. Çünkü gerçekten dayanışmaya gidilmemiş ki… “Teşekkür” ((Sayfa 16.)) kısmında kitabın “aynı zamanda bir eylem ve etkinlikler dizisi olarak tasarlandığı söyleniyor. “Kitabın hazırlık sürecini Ekim ayında Suruç’a bir destek ve durumu yerinde görme ziyareti ile başlattık” diyor teşekkürü yazan. Sonraki cümlesinden anlıyoruz ki aslında bu bir eylem ya da dayanışmadan ziyade, aslında bir “gezi programı”. “Bu süreçte, biz yazarların Suruç’a yapacağı yolculuk için iletişim hâlinde olduğumuz TMMOB Makine Mühendisleri Odası-Diyarbakır Şubesi gezi programını ve panel hazırlıklarını yaptı.” Geziye çıkmadan önce panel de ayarlanmış. Bir panel de Ankara’da Maden Mühendisleri Odası’nda yapılmış. Mesele en çok mühendisleri ilgilendiriyor sanırım. Sonra da kitap yazılmış. Öykülerden anladığımız kadarıyla zaten Suruç’ta da çok kalınmamış, bir basın açıklaması yapılarak panele gidilmiş. Yoksa Suruç’taki kampı gezen ve birazcık etrafına bakan biri, kampta karşılaştığı ve Türkçe bilmediğini bildiği bir çocuğa  “Okula gidiyor mu?” ((Sayfa 219.)) diye soru sormaz herhalde, yanılıyor da olabilirim.

Şüphesiz ki, savaşta bireysellik de kaçanların hikâyeleri de önemlidir ve onlar da anlatılmadan savaşın gerçekliği kavranamaz. Bu edebiyat için de, gerçek hayat için de böyledir. Ancak bir de kalanlar, savaşanlar, destek verenler, dayanışanlar ve kurulan kolektifler, birlikler vardır. Meselenin bu iki ucunu temsil etmeyen her türlü çaba ister edebiyatta ister gerçek hayatta olsun eksik kalacaktır.

Yazı biraz uzadı ancak değinmeden geçilmeyecek öykülere bakmak, haklarında bir iki kelam etmek gerek. Mesela Kobanê üzerine yazılabilecekler bu kadarmış gibi, kitaba koyacak başka bir öykü yokmuş gibi Kobanê ile doğrudan ilgisi olmayan ancak zorlama yorumlarla ilişkilendirilen ve zaten başka zamanlarda başka olay ya da durumlar için kaleme alınmış ve yayınlanmış öyküler de var kitapta. İlk okuduğumda kitapta olmalarının nedeni anlaşılmayan öyküler… Örneğin Peter Prange’nin Türkçe’ye de çevrilen ve 1909 yılının İstanbul’unu ve Abdülhamit’in dağılan haremini konu edindiği “Son Harem” kitabından bir öykü alınmış. ((Sayfa 183-185.)) Billy O’Callaghan’ın “Vahşi Kızıl Şafak” ((Sayfa 186-196.)) öyküsü de İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun (IRA) 1950’lerin sonu 60’ların başında “Sınır Mücadelesi” diye adlandırdığı kampanya kapsamında Kuzey İrlanda’daki askeri ve altyapısal hedeflere gerçekleştirdiği gerilla saldırılarını konu ediniyor. Öykünün yazarı tarafından “vahşi ve nihayetinde başarısızlıkla sonuçlanan” ((Sayfa 196.)) şeklinde bahsedilen bu eylemlerden birinin öyküsünün kitaba konulmasına “sınır” ve “gerilla” kavramlarındaki fonetik benzerlik neden olsa gerek.

Yine bir öykü kitabına şiir ve araştırma/inceleme yazısı gibi farklı yazın türlerinin konulması epey ilginç olmuş. Ne de olsa çeşitlilik her zaman okumayı kolaylaştırmış, okuyucunun dikkatini diri tutmuştur. Şiirden birkaç mısra vermekle yetinebilirim ama araştırma yazısına kısa da olsa değinmek lazım. Hasibe Ayten’in “On yaşındaki çocuğun çığlığı” ((Sayfa 205-206.)) adlı şiiri yoruma pek de yer bırakmayacak türden:

benim canımdan özge neyim var

vurmayın amcalar ekmeğimi ısırayım

yarısını da size vereyim

az önce melek olan berivan verdiydi

anamı babamı kardeşlerimi yitirdim

evimizi bulamıyorum

okullu arkadaşlarım neredesiniz ekmeğimi ısırayım yarısını da size vereyim

vurma abiciğim taş bile atmadım ki

Nevzat Süer Sezgin imzalı inceleme yazısının başlığı “Savaş Çocukları Vuruyor”. Bu yazısında Sezgin savaş bölgelerinde öl(dürül)en çocuk sayılarını/oranlarını ve çocukların savaşlardan etkilenme biçimlerini veriyor. Daha sonra sözü savaşlarda silah olarak kullanılan çocuk askerlere ve bu çocuk askerlerin kız ya da erkek nelerle karşılaştığını sıralıyor. Çocukların savaşlarda kullanılmasının kötülüklerini anlattıktan sonra meselenin “tüm dünyada gözlenen global bir problem” olduğunu söyleyerek sözlerine şöyle devam ediyor. “Türkiye’de özellikle güneydoğuda bu problem yaşanmaktadır. Savaşlarda kadınların yaşadığı [daha önce kadınlardan hiç bahsetmemişti] şiddetin çocuğu da aynı oranda etkilediği gözlenmektedir. Bunun da unutulmaması gerekmektedir.” ((Sayfa 209.)) Çocukluğun tarihsel ve politik bir kurgusal kategori olduğunu göz ardı eden yazar onu saf bir masumiyet ve insanlığın altın çağı olarak görmektedir. Yazıya korumacı ve kaygılı bir babanın ses tonu olarak yansıyan bu paternalist bakış, çocukluğu da sadece psikolojik ve pedagojik bir alana “hapsediyor”. Bu da yazarın, çocukları her türlü özne konumundan uzaklaştırarak onları büyüklerin dünyasının (aile, çevre, televizyon vs. aracılığıyla) verdiği her şeyi olduğu gibi kabul eden pasif birer alımlayıcı olarak tasvir etmesine yol açmış. Nitekim “global bir sorun olan” ve “Türkiye’de özellikle güneydoğuda” görülen çocukların savaşta kullanılması meselesi de kötü niyetli büyükler yüzünden yaşanmaktadır. Bu yazıyı, PKK’ye katılmak için dağa çıkan ancak yaşları küçük olduğu için geri gönderilen çocukların 7 yılla yargılandığı haberleriyle birlikte okuyun, ben öyle yaptım, epey kalıcı oluyor.

Son olarak iki yazıdan bahsedeceğim. İkisini de daha önce istisna olarak belirtmiştim. İlki Kiyoshi Nakagawa’nın “Bir Kez Daha Düşünme Vakti” adıyla kaleme aldığı bir buçuk sayfalık denemesi ki 240 sayfalık kitaptan çok daha fazlasını anlatıyor. Japon düşünür kısacık denemesinde Kobanê direnişini destekle(me)meyi Kürtlerin ulusal haklarıyla, kendi kaderlerini tayinle; Halepçe, Enfal ve Roboski katliamlarıyla ilişkili bir şekilde ele alıyor. Meselenin Kürtlerin kendi kaderini tayin olduğunda kendisine sosyalist, demokrat, liberal vs. diyen birçok kişi ve grubun ikircikli ve ikiyüzlü bir yaklaşım gösterdiğini söylüyor. Eğer kitabı yanlışlıkla aldıysanız ya da alacaksanız sadece bu bir buçuk sayfayı okumanız kâfi.

Değinmek istediğim diğer “istisna” öyküye geçeyim. Ece Temelkuran ya da Pelin Batu beklemeyin boşuna, yukarıda değinilenlere -Japon yazar hariç- benzer kısa bir şeyler yazmışlar onlar da. Benim son olarak ele almak istediğim Şeyhmus Diken’in “Halfeti Gülü” adlı öyküsüdür. Diken’in öyküsü de Kobanê direnişine yaklaşımıyla Nakagawa’nın denemesine benzer bir konumda okunabilir. Ama ben öyle oku(ya)madım, nedenine birazdan değineceğim. Öykü, Kobanê’ye savaşmaya gitmiş genç bir kadının annesine yazdığı mektup üzerine kurulu. Öykünün başlangıcı (mektubun anneye ulaşma süreci), mektubun giriş ve gelişme kısımları tamamen Kobanê direnişine, direnişin haklılığına ve Kobanê’nin tarihine ayrılmış. Ancak yazar hem mektubun hem de öykünün sonunu kendisine ayırmış.

Diken, mektubun gelişme bölümünün hemen sonlarına doğru çıkıyor ortaya. Kadın savaşçı “bir barikat arkasında küçük bir not defterinin sayfalarına, zaman zaman satırları birbirine karışarak” ((Sayfa 131.)) yazdığı mektupta annesine yanında bir gazeteci olduğunu söylüyor. O gazeteci bildiğiniz üzere mektubu getirendir. Hemen sonra o gazetecinin çalıştığı televizyonun, sınırın Türkiye tarafındaki Mehser Köyüne gelen aydın ve yazarların basın açıklamasını canlı verdiğini yazıyor mektupta. Tabii ki de bu aydın ve yazarlar kitabın da mimarları. Mektubun bundan sonraki kısmında Şeyhmus Diken’in Kobanê ile ilgili söylediklerine yer veren savaşçı bunun kendisini etkilediğini ve sonra birden Şeyhmus Diken’in okuduğu bir kitabındaki bir öyküyü hatırladığını yazıyor. İstanbul’dayken annesine kitabı okumadığı için pişman olan savaşçı mektupta annesinden isterse kendi hatırı için o kitabı okumasını istiyor. Sonra da Şeyhmus Diken’in kitabında etkilendiği o öyküyü özetliyor annesine, “barikat arkasında her an düşmanla karşı karşıya gelmenin ruh hâli içinde” ((Sayfa 134.)) yazan savaşçı. Hani başka biri aynı sözcüklerle aynı şekilde yazsa bu öyküyü, sadece inandırıcılığını yitirmiş denir ama Diken’in böyle bir konuyu neredeyse kendini merkeze alarak işlemesi; Kürtler boğazlarını yırtarak, ciğerlerini patlatarak bağırırken onun da kitaptaki diğer birçok yazar gibi, eline alıp atmadığında sonsuza kadar öylece kalacak, ne kendinin ne de senin varlığından bihaber taşlara fısıldadığını gösteriyor…

Not: Başlık, Hasibe Ayten’nin Taşa Fısıldayan Öyküler: Kobanê kitabındaki şiirden alınmıştır.

Işid’e Karşı Kobanê’yi Savunurken Şehit Düşen Kadınlar II
Mona Mahmood

Çeviri: Şerif Derince

Yazının önceki bölümünde, Kobanê’de Işid’e karşı savaşırken şehit düşen YPJ gerillaları Şirin Taher ve Hameera Muhammed’in hikayesi ele alınmıştı. Yazının ikinci ve son bölümünde, YPJ’li Berivan Fadil ve Ruhan Hasan’ın hikayesini okuyacaksınız.

Berivan Fadil

Kobanê’de dükkan sahibi olan 46 yaşındaki İbrahim Fadıl, şimdi Türkiye’de bir mülteci; kız kardeşini anlatıyor.

Berivan 22 yaşında, normal, zeki, hırslı ve Suriye gibi şiddet dolu bir yerde kendi yolunu bulmaya çalışan bir kızdı. Günün birinde, Berivan’ı kanının son damlasına kadar şehrini savunmak için silah tutarken göreceğimi hiç düşünmemiştim. Suriye’deki korku ve vahşet görüntüleri onu çok etkilemişti. Işid’in Sincar dağında Ezidilere karşı başlattığı saldırıları gördükten sonra günlerce gözüne uyku girmedi ve Kobanê’nin de aynı kaderi paylaşacağından korkuyordu. Bunun üzerine annesine şunu söyledi: “Kobanê gerillalarına katılacağım ve hiç bir güç beni durduramaz.”

Babası Halep’te bir araba kazasında hayatını kaybedip arkadasında yedi çocuklu muhtaç bir aile bıraktığında Berivan henüz 2 yaşındaydı. Olumsuz koşullara rağmen, okulda başarılı bir performans gösterdi ve en büyük hedefi olan tıp fakültesine katılma arzusu gerçekleştirmeye çok yaklaştı. Son sınavlarına sadece birkaç gün kalmıştı ki Suriye’de devrim başladı. Bu, Halep’e gidip sınava giremeyeceği anlamına geliyordu.

Berivan’ın annesi, Halep’e giderken Işid üyeleri tarafından sayısız Kürt öğrencinin kaçırılması karşısında korkuya kapılmıştı. Çok zor bir karar vermek zorunda kaldı ve sonunda Işid tarafından kaçırılmaktan veya öldürülmektense, olacaksa kızının Kobanê savunmasında ölmesini tercih etti. Böylece ailesi için çok daha onur verici bir ölüm olacaktı.

Pek seçeneğimiz kalmamıştı. Bazı akrabalarımızın olduğu Raqqa şehrine iltica ederek kendimizi korumak istedik. Ancak çok geçmeden, Işid şehri eline geçirdi ve burayı Kürtler dahil tüm karşıtlarına karşı geliştireceği saldırıların merkezi halinde getirdi. Tüm Kürtler Işid için hedef haline getirilmişti, dönme olmak ve Suriye rejimi ile işbirliği yapmakla suçlanıyorlardı. 

Kobanê’ye geri dönmek dışında bir çıkış yolumuz kalmayınca, birkaç ay sonra öyle yaptık. Yoğun Işid kuşatması ve dört tarafı kapalı olduğu için elektrik ve su sıkıntısı olsa da, kent Kürdistan İşçi Partisi (PKK) kontrolünde görece daha güvenliydi. Yiyecekler kente ancak gizli saklı sokulabiliyor, ticaret tamamen ölmüş ve hayatımızı devam ettirmek için bir tek birikimlerimizi kullanabiliyorduk.

Altı ay önce Işid, Kobanê çeperlerine iyice yaklaşınca birçok Kürt kadın ve erkek, Halk Savunma Güçleri (YPG) saflarına gönüllü olarak katıldı. Berivan da uzun bir süredir bu anı bekliyordu. Ailesinin de desteği ile o da YPG’ye katıldı. Kuzenleri ve arkadaşları ile beraber, hafif silah kullanımı için eğitim göreceği askeri kamplara katıldı. Askeri kamp, şehrin dışına doğru bir yerde olduğu için, Berivan haftada ancak bir kere şehre gelebiliyordu. O gelemeyince de ben kampa giderek kardeşimi görüyordum. Her seferinde de siyaset ve insan hakları ihlalleri hakkında konuşuyordu. Kobanê Işid kontrolüne geçerse bir tek saniye buna katlanamayacağını söylüyordu.

Ailesi olarak bizim Berivan’ın kararına karşı çıkma gibi bir durumumuz yoktu; zaten Kobanêli birçok genç okullarını ve işlerini bırakarak kentlerini savunmak için askeri eğitimlere katılmıştı.  Hatta bu annem için büyük bir rahatlama kaynağı olmuştu, çünkü sınavları için Halep’e gitmeyecekti ve böylece birçok Êzidî kadının başına gelen kaçırma ve köle olarak satılma kabusu gibi bir durum Berivan’ın başına gelmeyecekti. 3 çocuğum olduğu için, öldürülürsem çocuklarımın geleceği hakkındaki korkularımdan dolayı, ben eğitimlere katılamadım.

Askeri eğitim kampında kaldığı sekiz ay boyunca, Berivan’ı çeşitli kereler ziyaret ettiğimde genç olduğu ve askeri hayata alışık olmadığı için onu tehditlere karşı uyarmaya çalışıyordum. Ancak bitirmeme hiç izin vermiyordu. Kararına bağlılığı çok üst düzeydeydi ve tereddüte yer yoktu.

Biz Berivan’ın bir çatışmada öldürülebileceği korkusu ve endişesi ile yaşarken, o ise birgün okulunu bitirme hayalleri kuruyordu. Eve geldiği dönemlerde, zamanının çoğunu okul kitaplarını gözden geçirmek için kullanıyordu. Fakat güvenlik durumu gittikçe kötüleşiyordu. Işid, Kobanê köylerine saldırılarının şiddetini ağır silahlar, havan topları ve bombalı araçlarla arttırıyoru.

Köylülerin neredeyse tamamı, Işid korkusu ile Kobanê merkezine kaçmıştı. Ailelerimiz ve kente rastgele düşen havan toplarıyla dehşete kapılan çocuklar için endişeliydik. Berivan’ı arayıp “Türkiye tarafına gidiyoruz, sen ne yapacaksın?” diye sordum. O da şöyle cevap verdi: “Sizinle gelmiyorum ben, Kobanê’yi savunmak bir ölüm kalım savaşı oldu.”

18 Ekim’de endişelerimiz iyice artmıştı. Berivan’ın telefonu günlerdir kapalıydı. Askeri kamplara ulaşıp nerede olduğunu öğrenmek çok zordu, ta ki telefonum çalıncaya kadar. Arayan Berivan’ın arkadaşıydı. Şöyle dedi: “Üzülerek söylemem gerekiyor ki, Berivan Işid’lilere yaklaşırken bombalı bir aracın patlamasıyla hayatını kaybetti.”

Kardeğimin şehadeti karşısında son derece guruluyum – kaybı yüzünden gelen başsağlığı mesajlarını reddediyorum, aksine kahramanca ölümü karşısında tebrik edilmesini bekliyorum.

Ruhan Hasan

50 yaşında olan ve şuan Türkiye’de mülteci olan Adnan Hasan, yeğeni hakkında konuşuyor.

19 yaşındaki Ruhan, Suriye’deki Kürt toplumunun siyasi hakları hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyordu. Kobanê’de farklı siyasi hareketlerin düzenlediği ulusal etkinliklerin hemen hepsine katılmaya çalışıyordu. Ekonomik durumu pek de iyi olmayan yedi çocuklu bir ailenin en küçüğüydü, lise eğitimine devam etmek için ailesinin gücü yetmemişti.

Ruhan, PKK kurucusu ve partinin lideri olan Abdullah Öcalan hakkında bolca okumalar yapıyordu. Özellikle de Kürt kadınları ve kadın hakları hakkında yazdıklarından etkilenmişti. Bu yüzden de 2013 yılında, Kobanê’de Kadın Savunma Birlikleri’ne (YPJ) katıldı. Teröristelere karşı mücadelede oldukça başarılı olan Ruhan, yeğenini de mücadeleye katılmaya teşvik etti.

94d33bcc-443b-445e-9dbb-6296e58474f7-680x1020

Ruhan Hasan, YPJ’li bir yoldaşı ile

Geçen Eylül ayında Işid’in Kobanê’ye ağır saldırılarından sonra bölgedeki tüm güçler teyakkuza geçti. Ruhan’ın babası, kızına eve gelmesini ve savaşı erkeklere bırakmasını salık verdi. Fakat, o Işid esareti altında bir köle olarak yaşamaktansa ölmeyi tercih ettiğini söyledi.

Daha fazla Işid üyesi Kobanê’ye yığıldıkça vaziyet de kötüleşiyordu. Ruhan’ın ailesi, başta kızlarına yakın kalmayı tercih etse de, Işidlilerin şehir merkezine saldırıları sonrasında artık orada kalamayacaklardı. Mahallelerindeki Arap komşuları da Kürtlere karşı Işid ile işbirliği yapınca durum iyice riskli bir hale geldi. Ruhan’nın babası, Türkiye’ye gideceklerini kızına söyledi ve onun da kendileri ile beraber gelmesini istedi. Ancak Ruhan, Kobanê’de ölmeye karar verdiğini tekrarladı.

Türkiye’deki birçok Kürt aile gibi, Ruhan’ın ailesi de Kürt televizyon kanallarından haberleri takip ediyor, Kobanê’de yaralanan veya şehit düşen savaşçıların isimlerini yakalamaya çalışıyordu. 

Bir noktada, haber spikeri şehit düşenlerin isimlerini okuduğunda, Ruhan’ın annesi, kızının isminin okunduğunu duyunca oturduğu sandalyeden fırladı. Üzücü, kötü bir gündü. Aile hemen Türkiye sınırına koştu, Kobanê’ye geçip kızlarına ne olduğunu öğrenmek istiyorlardı. Ancak Kobanê’ye geri dönmek imkansızdı, şehir bir yandan ağır Işid saldırısı altındaydı, diğer yandan da Türk polisi tarafından ablukaya alınmıştı.

Ruhan’ın babası, kuzeni ve diğer arkadaşlarına ulaşarak kızı hakkında haber almaya çalıştı. Kuzeninin aktardığına göre, Ruhan ve diğer üç kadın yoldaşı, Kobanê’nin batı cephesinde cephaneleri tükeninceye kadar Işid’lilere ateş etmeye davem etmişti. Cephane tükenince Işid’in eline geçmemek için son el bombalarını da kendilerini öldürmek için kullanmışlar.

Yazının orjinali için: The Guardian

,

Ermeniler 1915’i Nasıl Hatırlıyorsa, Kürtler de Aynı Şekilde Hatırlıyorlar
Namık Dinç

Enstitümüzün kurucu üyelerinden Namık Kemal Dinç’in Agos Gazetesi’ne verdiği röportajın geniş hali.

Ermeni Soykırımı konu edildiğinde, önemli bir tartışma konusu da, Kürtlerin soykırımdaki rolü. Adnan Çelik ile Namık Kemal Dinç’in Diyarbakır ve çevresindeki Kürtlerin 1915 Ermeni Soykırımı’na dair hafızalarına yönelik sözlü tarih çalışmasının ürünü olan ve İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları tarafından basılan ‘Yüz Yıllık Ah! Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir’ kitabı, bu konuda önemli kaynak olacak. Hâlihazırda Ermeni Soykırımı’na dair Kürt siyasetçileriyle röportajlarından oluşan ‘Yüz Yüze’ belgeseli üzerine çalışan tarihçi Namık Kemal Dinç’le, yeni çıkan kitapları ve Tarih Vakfı’nda yaptığı ‘Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir ve Kürtler’ sunumu üzerine konuştuk.

1915’te Diyarbakır çevresindeki Kürtlerin 1915’e dair hafızalarına yönelik sözlü tarih çalışması yaptınız. Kürtler nasıl hatırlıyorlar 1915’i?

Öncelikle böyle bir olayı tarihsel bağlamı içerisinde ele almadan sadece sınırlı bir coğrafya ve bir toplumsal grup üzerinden değerlendirmenin sıkıntılarına dikkat çekmek isterim. Nihayetinde 1915 soykırımı çok daha büyük bir coğrafyada ve merkezi bir irade üzerinden hayata geçirilmiştir. Kürtlerin anlatılarında da bazen açıktan bazen örtülü bir şekilde bu merkezi iradeye işaret edilmektedir. Mesela 1915’i tanımlarken Kürtler, en yaygın tanım, ‘ferman’ veya ‘ferman-ı filehan’dır. Ferman, padişahın emri ve devletin iradesi anlamına geliyor. Kürdistan’ın her yerinde kullanılıyor. İkincisi, bu fermanın askerlerin öncülüğünde tellallarla duyurulduğu, kaymakamlara hızlıca iletildiği ve çok yaygınca duyurulduğunu görüyoruz. Devletin “Herkes bu olaya iştirak edecek” baskısı yaptığını görüyoruz. Aslında bu şekilde katliamlara dair devlet kararına vurgu yapılıyor. Yani Kürtlerden kendi Ermenilerini öldürmelerini istediğini, öldürmezlerse Ermenilerin başına gelen akıbetin onları beklediği tehdidini yaptıkları anlatılıyor. Bu çerçevede, öldürmeleri meşrulaştırmak için İslamiyetin sıklıkla kullanıldığı ve Ermeni öldürenin cennete gideceğine dair yaygın bir anlatı da var. Yani bir yandan zor ve tehdit kullanılırken diğer yandan rızanın imal edilmesi için din devreye sokulmakta. Yine katliamlar yapılırken, devletin bir şekilde bu olaylara iştirak ettiğine de şahitlik ediyoruz. Öldürülen kafilelere jandarmaların eşlik ettiği veya bizzat katıldığını görüyoruz. Dolayısıyla yine bir devlet gözetiminin altı çiziliyor.

1915’te kendi rollerini nasıl açıklıyorlar?

Soykırımın yaşanmasında ana aktör ve fail olarak hep devletin rolüne vurgu yapıldı. 1915’i tanımlarken de, olayların gelişimindeki hikâyeleri anlatırken de, bu vurguyu görüyoruz. Devletin bu rolünü görmeden, direkt Kürtlerin rolünü konuşmaya başlarsak, bir şeyleri es geçmiş oluruz diye düşünüyorum.

Siz nasıl görüyorsunuz bu durumu?

Genel anlamda, bu olayın devletin kararıyla ve tek tip bir toplum ve mekân yaratmak için yapıldığını biliyoruz. Kürtlerin yaşadığı topraklarda, 19. yüzyılda devlet merkezileşme politikalarıyla ciddi bir hâkimiyet kuruyor. 1848’de beylik sistemi tasfiye ediliyor, sonrasında Hamidiye Alayları kuruluyor. Diğer alanlarda da, devlet tüm kurumlarıyla o bölgede yeniden tesis ediliyor. Merkezileşmeye karşı isyanlar çıksa da, 1915’e gelirken, devletin bu bölgede tam anlamıyla hâkim olduğunu görmek gerekiyor. Dolayısıyla devlet, bu bölgede hâkimiyet kuramamış, aşiretler başına buyruk hareket ediyor algısı tarihsel olarak yanlış. Bütün bölgelerde, insanların yanındaki Ermeni’yi bir anda öldürmeye başlaması için başka bir irade gereklidir zaten.

Dolayısıyla ‘Kürtlerin rolü’ kavramı yanlış mı? 

Evet, bu konuya dair bazı yanlışlar var. Milliyetçilik düşüncesi, Osmanlı’da en geç gelişen grup Kürtler. 20. yüzyılın başında gelişen Kürt milliyetçiliği diasporik bir özellik taşır, Kürdistan’da ciddi bir güç sahibi değildir ve dar bir zümreyle sınırlıdır. Enteresan bir özelliği de Osmanlı yıkılırken dahi bu milliyetçiler arasında en güçlü eğilim Osmanlı içinde özerk bir Kürdistan’dır. Hatta resmi anlatıda zararlı cemiyetlerden birisi olarak gösterilen Kürdistan Teali Cemiyeti, 1918’de kurulduğunda da, sonrasında da ayrılıkçı bir örgüt değil. Osmanlı sınırları içerisinde özerk bir Kürdistan isteyen bir anlayışa sahip. Kürtlerin milliyetçilik konusunda en coşkulu hareketleri bu durumdayken, Kürdistan’da milliyetçiliğin bir siyasi eğilim olarak gelişmiş olduğunu düşünmemiz yanlış olur. Etnisite olarak Kürtlükten bahsedebiliriz elbette ama kimlik olarak insanlar kendilerini Kürtlük üzerinden değil, daha çok din üzerinden ifade ediyorlar.

Bölgedeki diğer grupların katılımı da Müslümanlık üzerinde mi tanımlanıyor?

Karşımızda çok heterojen bir bölge var. Örneğin, bizim çalıştığımız Diyarbakır’da Kürtler dışında Müslüman Türkmenler, Araplar, Çerkesler de yaşıyorlar. Diyarbakır’daki yönetici tabaka da bu anlamda büyük çeşitlilik arz ediyor. Örneğin Diyarbakır’ın köklü ailelerinden İskenderpaşazadeler Çerkes’dir, Türkmen kökenli birçok yönetici aile var. Dolayısıyla katliamlara mobilizasyonun İslam üzerinden yapıldığını ve kitlenin katliamlara katılımının Müslümanlıkla sağlandığını söylememiz gerekir. Tüm bunlara rağmen, etnik olarak Kürtler, bu katliamlara ciddi anlamda müdahil oldular.

Dönemin okuması için yerel aktörlere mi bakmak gerekir?

Grup bilincinin o dönemde gelişmemiş olmasından ötürü, Kürtlerin dahlini yerel aktörler üzerinden okumak gerekir. Dönemin önde gelen ailelerinin çoğunun devlet politikasına eklemlenerek, katliamlara ortak olduğunu söyleyebiliriz. Bu aktörler de kendi içerisinde katılımda ve katılıma sevk eden sebeplerde farklılıklar arz ediyor. Bir yanda, kendi köyündeki Ermenileri öldürürken, kaçırabildiği kadar Ermeni’yi saklayan ve koruyan ağalar var, diğer yandan, Ermenilerin mülküne konmak için onları öldürenler de. Dolayısıyla fail durumunu da birbirinden ayırt etmek gerekir. Anlatılarda, fail olarak en çok öne çıkanlar, ağalar, beyler ve şeyhler oluyor. Elbette ki, bütün ağalar, beyler ve şeyhler değil. Özellikle Ermenileri kurtaran şeyhler çok anlatılıyor. Mardin’de Şeyh Fethullah, Diyarbakır’da Şeyh Said ve daha başka kişilerin karşı fetvalar yayınladığı söyleniyor. Diyarbakır şehir eşrafınınsa bu katliamlarda bizzat organizatör rolünü oynadığı söyleniyor. Pirinççizadeler, Yasinzade Şevki Ekinci ve Şeref Uluğ gibi… Anlatılarda ön plana daha çok Diyarbekir’in yönetici elitleri çıksa da (-ki bunun tarihsel, sosyolojik ve ekonomik nedenleri var) sıradan insanlarında katliamlara dahil olduğuna, bazen dini fanatizm bazen de mal-mülk edinmek kaygısıyla öldürmelere iştirak ettiğine dair yaygın anlatılar var.

Kürt milliyetçilerinin rolüne dair ne diyebiliriz?

Kürt milliyetçi hareketinde 20. yüzyılın ilk yarısında önemli rol oynamış aktörlerin birçoğu, Ermeni Soykırımı konusunda duyarlı tavırlar sergilemişler. 1919 Paris Konferansı’nda, Boğos Nubar Paşa ile Şerif Paşa bir ittifak antlaşması imzalıyorlar. İçeriği bir kenara bırakarak söylüyorum, 4 yıl önce bir soykırım yaşanmışken, iki toplumun temsilcileri anlaşmaya varabiliyorlar. 1925’te Şeyh Said Hareketi sırasında, Garzan ve Diyarbakır başta olmak üzere birçok yerde halen varlığını sürdürebilen Ermeniler harekete destek veriyor. Bu Ermeniler de isyan bastırıldıktan sonra, öldürülüyorlar veya Suriye’nin Rojava bölgesine kaçmak zorunda kalıyorlar. Şeyh Sait Hareketi sonrası Suriye’ye kaçmak zorunda kalan kişilerin öncülüğünde 1927 yılında Ermeni ve Kürtlerin birlikte oldukları Hoybun Cemiyeti’ni kuruyorlar. Zira bu cemiyet, Lübnan’da Vahan Papazyan’ın çiftliğinde kuruluyor. Kürt milliyetçiliğinin ileri gelenlerinden Kamuran Bedirxan, Haco Ağa ve Ekrem Cemilpaşazade gibi isimlerle Taşnaklar birlikte yola çıkıyorlar. İlk dönem Kürt milliyetçilerinin bu konudaki tavrı üzerine çalışılması gerekir.

1915’i en çok Kürtler hatırlıyor diyebilir miyiz?

Her şeye rağmen, Diyarbakır’ın yüzde 30’unu oluşturan bir kimliğin tamamıyla yok edilmesinden bahsediyoruz. Ayrıca diğer bölgelerden Diyarbekir üzerinden taşınan tehcir kafileleri de var. Dolayısıyla çok büyük bir katliamdan bahsediyoruz. Öldürülen insanlarla yıllarca bir arada yaşamış insanlarda, bu yok ediliş, çok büyük bir yaraya yol açıyor. Aradan dört nesil geçmesine rağmen, olaylar çok canlı bir şekilde hatırlanıyor ve anlatılıyor. Fatma Müge Göçek Agos’a verdiği röportajda Türkler ve Ermenilerin 1915’i nasıl hatırladığını anlatırken diyor ki, “Türklerde bu olaya dair bir hafıza yokken, Ermeniler bunu daha dün olmuş gibi anlatıyorlar”. Saha çalışmalarımıza dayanarak söylüyorum ben de, Ermeniler 1915’i nasıl dün olmuş gibi hatırlıyorsa, Kürtler de aynı şekilde hatırlıyorlar. Dinlediğimiz bir çok hikayede Kürtler 1915’i sanki dün yaşanmış gibi ayrıntılarıyla anlattılar. Biri, öldürüldüğü için unutamıyor, diğeri bu öldürmelere dahil olduğu veya tanıklık ettiği için. Görüştüğümüz birçok insan, atalarının “Bunları unutmayacağım” diye sürekli anlattığını söylüyor. Bir şekilde travma yaşıyorlar.

Bu hafıza neden bu kadar canlı?

Kürtlerde bu hafızanın kesintiye uğramadan yüz yıldır devam etmesinin birçok farklı sebebi var. Bence bu süreklilikte üç temel hususun altını çizmek gerekir. Birincisi, hafızanın mekânla kurduğu ilişki. Olayların mekâna işlemiş olması, hafızanın devam etmesinde rol oynuyor. Mekânın birçok yerinde Ermenilerin yoğun olarak yaşaması, bunun sebeplerinden biri. Köy, yayla ve hatta ev isimleri, Ermenilerle anılıyordu zaten. Yerleşim isimlerinin iadesini istiyoruz dedikleri yerlerin birçoğunun adı, Ermenice aslında. Aynı zamanda, Ermenilerin kafileler halinde belirli yerlerde öldürülmeleri, oraların öldürme mekanı olarak hafızaya işlenmesine yol açmış. Kitap kapağında Çüngüş’teki düdenin fotoğrafı var. O düdenin hikâyesini o bölgedeki herkes biliyor. Biz, görüşme yapmak için minibüsle oraya giderken, şoför, 1915’te Ermenileri öldürüp buraya attılar diyebiliyor. Kayseri’deki Kürt yerleşimi olan Sarız üzerine yaptığımız görüşmede, Sarız’da Ermenilerin öldürülüp Cancan diye bir kuyuya atıldığı söylendi. Tıpkı düden, Çermik’teki Lana Gavuran veya Lice’deki Kuna Romî  gibi bir öldürme mekânı orası da ve oralarda ne yapıldığı hatırlanıyor. İkincisi ise hikâyelerdeki yoğun şiddet. Bu şiddet anlatıları özellikle kadınlar ve çocukların öldürülmesine odaklanıyor. Öyle büyük bir şiddet yaşanmış ki, insanlar gördüklerini unutamamışlar. Örneğin, yeni doğmuş bir bebeğin öldürülmesi üzerine en az beş farklı şiddet hikayesi dinledik ve bu hikayeler, burada anlatamayacağım kadar yoğun şiddet içeriyor. Aynı zamanda, inanç itibarıyla kendisini savunamayacak durumda olanların öldürülmesi de acıma ve utancı artırıyor. Üçüncü sebep de Ermenilerle uzun ortak geçmiş. Aynı coğrafya ve kültürü birlikte yaratmış iki halktan bahsediyoruz. Bu sebeple, “Ermeniler gittikten sonra buralar çoraklaştı” anlatısı çok yaygın. Ahmet Türk, Derik’i anlatırken bu cümleyi kullandı veya Çüngüş’ün terk edilmişliği, buna bağlanıyor. Böyle bir ortak tarihin kesintiye uğramasının hafızada gerçekten yeri var. Ayrıca ekonomik olarak büyük darbe yenmiş. Yüz yıldır belini iktisadi anlamda doğrultamamış olmak da bunda pay sahibi. Son olarak şunu da ekleyeyim, bugün Kürtler, 1915’i utanç ve vicdan azabıyla hatırlarken, bunu kendi mücadeleleriyle ilişkilendiriyorlar. Bireysel hafızanın kolektif hafızaya dönüşmesi, son 30 yıldaki Kürt mücadelesiyle, Kürtlerin mağduriyetlerini Ermenilerin yüz yıl önce yaşadıklarına benzetmesiyle ortaya çıktı. 1960’lara kadar nasıl Ermenileri öldürdüğünü övgüyle anlatan insanların olduğunu dinledik, ancak bugün böyle bir örnek yok. Bu dönüşüm, bahsettiğim siyasi konjonktürün bir parçası.

Bu hafıza, Kürt siyasi hareketinin bu konuyla yüzleşmesine nasıl yansıyor?

Kürtlerin yıllardır bildiği bu acı, 90’larda itibaren dışa vurulmaya başladı. Siyasi hareketin bunun daha gerisinde olduğu muhakkak. Kürt hareketi, genel olarak enternasyonalizmi ön plana çıkarsa da, bu meseleye özel bir tavır geliştirmemişti. Kendi ajandasında diğer sorunların gerisinde bıraktı diyebiliriz. Bugün ise Türkiye’de bu mesele daha fazla gündeme geldikçe, yani oluşan toplumsal hafıza dile gelmeye başladıkça ve bu konudaki birikim arttıkça, siyasi hareket de bundan açıkça etkileniyor. Toplumsal hafızanın siyaseti iteklediğini söyleyebilirim. Burada siyasi hareketlerle toplumsal hafızanın ilişkisine genel olarak bakılmalı. Türkiye’de siyaset, çoğunlukla toplumu yönlendiren ve topluma baskı yapan güç olarak yer alıyor. Kürt siyaseti açısından ise bunun tersinden de işlediği söylenebilir. Kürt siyasi hareketinin toplum üzerindeki baskı gücü kadar, Kürt toplumunun da siyasi harekete baskı gücü var. Son dönemde, PKK’nin üst düzey yöneticilerinden Mustafa Karasu’nun ‘Ermeni lobisi’ üzerine yaptığı açıklamalarda da ortaya çıkıyor bu. Toplumsal hafızanın etkisiyle Sivas’ta Ermenilerle kurduğu ilişkiyi hatırlayarak açıklama yapıyor. Ancak yine de handikap şurada açığa çıkıyor. Kürt siyasi hareketini yönlendirenler, taban kadar meseleyi bilmiyor. Dolayısıyla onlar da tabandan yeni yeni öğreniyorlar.

Kürt toplumu, o lider kadrodan daha iyi durumda mı?

Toplum, bu işin farklı bir yönünü biliyor, daha insana dair hikâyelerden konuşuyor. Dolayısıyla siyasi motivasyon üzerinden bakmadığından, siyaseten bunun maliyetini de düşünmüyor ve insani duygularla bunu mahkum ediyor. Ama tartışmanın istikameti siyasi maliyetine doğru ilerlediğinde yaklaşımda farklılıkların olduğunu belirtmek gerekiyor. Kürt Hareketinin tereddütlü, çekingen hareket etmesinde bu siyasi motivasyonun etkileri bariz görülebiliyor. Kitabı birlikte yazdığımız Adnan Çelik’in sözleriyle söylersem “Hakikat ancak söylediğin şeyin maliyetini hesap etmeden dile geldiğinde hakikat olabiliyor”.  Ayrıca Kürt Hareketi açısından 1915 Soykırımı konusunda resmi tarihin şablonculuğundan sıyrılamadığını belirtmek gerekir. Türkiye’de siyaset yapan sol cenah, Kürt hareketi de buna dâhil, resmi tarih okumasının etkisinde kalmış, Ermeni meselesinde ise bu çok daha bariz ortaya çıkıyor. Bu tarih okumasında, 1915 Soykırımı yer almaz. Dolayısıyla, tarih okuması yapılırken, buna yer açma ve bu meseleye hak ettiği önemi verme zorunluluğu var. Kürt siyasi hareketi, bunu yeni yeni yapmaya çalışıyor. Bu yüzden, bundan sonra değişecektir diye düşünüyorum. Ancak mevcut haliyle tarihten sınıfta kalma hali sürüyor.

Siyasi açıdan, soykırımın faturası Kürtlere çıkarılacak diye düşünüyorlar mı?

Bu konuda yaptığımız görüşmelerde, bazı Kürtlerin 1915’e dair fatura bize kalacak kaygısı taşıdığını gördük. Bu, bir taraftan yersiz, bir taraftan da haklı bir korku. Devlet dilinde bu vurgu, Talat Paşa’dan beri gözlenen bir şey. Talat Paşa, Almanya’ya kaçtıktan sonra yaptığı bir konuşmada, Ermenileri Kürtlerin öldürdüğünü söylüyor. Zira devlet, bu konuda sıkıştıkça suçu başkalarının üzerine atmayı düşünüyor ve düşünecektir. Meclis’te bu bağlamda bir açıklamayı Yusuf Halaçoğlu bile yapmıştı. Yıllar önce Salkım Hanım’ın Taneleri filminde, gayrimüslim bir kadına tecavüz edenin Türk subayı olmasına TSK tepki gösterince, tecavüz edenin Hamidiye Alayına mensup bir Kürt milisi olduğunu söylediler. Dolayısıyla devlet aklının inkârcılığı, suçu Kürtlerin üzerine atmaya yönelik de çalışıyor. Bu yüzden, Kürtlerin kaygısı haklı diyorum. Diğer taraftan yersiz bir kaygı, çünkü Kürtlerin kolektif hafızası, bu yapılanları mahkûm ediyor. Yüzleşme konusunda samimiyet gerçekten önemlidir. Kürtler, özellikle kadınlar, dinledikleri acı dolu hikâyeleri açıkça anlatmaktan çekinmiyorlar. Samimiyetle reddedilen ve utançla özür dilenen bir konudan kaçmanın gereği yok, zaten böyle bir yol da yok. Artık Kürt siyasetinin ana aktörlerinin de bundan kaçmadığını görüyoruz.

Yüzleşme konusunda kat edilen yol büyük diyebilir miyiz?

Öyle bir şey söyleyemeyiz. Günlük yaşamda, Ermenilere, Süryanilere ve Müslümanlaştırılmış Ermenilere yönelik ayrımcılık pratikleri maalesef devam ediyor. Bunu göz ardı edemeyiz. Özellikle Müslümanlaştırılmış Ermeniler, kimlik arayışlarında dışlandıklarına dair rahatsızlıklarını açıkça ifade ediyorlar. Örneğin, Ermeniler için halen fileh deniliyor. Fileh, kelime olarak toprağı işleyen anlamına gelen fellahtan geliyor. Lakin köken olarak her ne kadar emekçi anlamı olsa da, kullanımı günlük yaşamda çoğunlukla aşağılayıcı anlam içeriyor. Bugün artık bu kelimeyi kullanmak ayıptır. Yüzleşmeyi gündeme getiren Kürtlerin bu kelimeyi artık kullanmaması gerekir. Bu, çok ciddi bir sorun olarak, hem de daha geniş Kürt kitlesini ilgilendiren bir sorun olarak önümüzde duruyor. Öte taraftan, Kürt hareketinin bu yönde öncül rol oynamaya başlaması, özür dilenmesi veya bu meselenin gündeme taşımaya çalışması, güven ortamını oluşturuyor. Birçok görüşmede, “Burası Ermenilerin, Süryanilerin ve bizim ortak vatanımızdır” denmesi çok önemli.

Genç Kürtler, meseleye nasıl bakıyor?

Yeni nesil Kürt milliyetçileri bu konuda biraz daha kapalı bir pozisyonda. Genel bakış açısı şöyle; o defter kapandı ve geride kaldı, çünkü Kürtlerin o dönemde siyasi bir iradesi yoktu. Dolayısıyla bu meselede, Kürtleri suçlu görmüyorlar ve artık “Burası Kürdistan’dır, Ermenistan olamaz” şeklinde düşünüyorlar. Şu anda, çok güçlü olmasa da milliyetçi kitlenin böyle bir eğilimi olduğunu da söylemek gerekir. Fakat genel olarak yeni kuşak gençlerin bu meselede son derece meraklı olduğunu, sözlü hafızadan beslendiklerini ve hatta çoğunun kendi ailesi içerisinde Müslümanlaştırılmış Ermeni olup olmadığına dair yoğun bir arayışa girdiğini görüyoruz.

Meselenin pratik çözümüne dair ne düşünülüyor?

O nokta gündeme geldiğinde, sorunlar ortaya çıkıyor. Toprak ve hakların iadesi meselesinde daha çok yol kat edilmesi gerekiyor. Birçok insanın geçmişe dair hafıza çok canlı ve açık olsa da, mevzu açılınca, “Ermeniler gelip topraklarımızı mı alacaklar?” gibi bir kaygı baş gösteriyor.

Topraklara el koyduklarını düşünmüyorlar mı?

Toprak meselesine dair, yaptığımız çalışmada şunu görüyoruz. Toprakları Kürtler alsalar da, toprak paylaşımı devletin gözetiminde ve kontrolünde yapılmış. Ağalar ve beyleri kenara bırakarak, köylülerin çoğunlukla bu toprakları para karşılığında devletten satın aldığını görüyoruz. Dolayısıyla çoğunlukla değerinin çok altında olmasına rağmen, bu toprakların bedeli devlete ödenmiş. Elbette münferit örnekler de var. Örneğin, bir köyde 4-5 hane olan Ermeniler öldürüldüğünde, malına el koymuş olanlar var. Fakat daha büyük toprak parçası olduğunda, devlet el koyma işlemini bizzat yürütmüş. Devlet, Silvan ve Batman’da, Ermeni köylerini o yörenin ileri gelenlerine vermiş. Devletin verdiği izinle, bu toprakların icarı, halen belirli aileler tarafından toplanıyor. Ortada tapusu bile yokken, bu iktidar paylaşımı, soykırımdaki rollerine karşılık onlara verilmiş. Yani esas payın devlet tarafından alındığını ve sonra oradakilere dağıtıldığı söyleniyor.

1915’te Diyarbakır’da görev alan ‘Ermeni avcıları’: Bejikler

Kitapta özel bir milis grubu olarak bejiklerden bahsediliyor. Bejikler kimlerdir?

1915’te Diyarbekir’de özel bir milis grubu oluşturulduğunu öğreniyoruz anlatılardan. Kürtler, bu gruba bejik diyorlar. Amcası, dedesi bejik olan insanlardan dinledik onlara dair hikayeleri ve genellikle lanetle anılıyorlar. Bejik, Kürtçe ‘susuz, verimsiz, çorak tarla’ için kullanılan bir kelime. Neden bejik dediklerini tam bilmiyoruz, belki de aşağılamak için öyle diyorlar. Anlatanlar genellikle bugünkü köy korucularına benzetiyorlar onları. Diyarbekir’in bütün ilçelerinde anlatıyorlar bejikleri. Genelde, ‘cendirmeyê bejik’ veya ‘eskerên bejik’ olarak bahsediyorlar bunlardan. Gençlerin çoğu askerde oldukları için, genelde 45 yaşının üstünde güçlü, kuvvetli erkeklerden oluşan bejikler, hem soykırımda kafilelerin katledilmesinde rol alıyorlar, hem de soykırımda kurtulmuş ve Müslümanların yanına yerleşmiş Ermenileri bulup öldürüyorlar. Görevleri, kendi mıntıkalarında bu işi icra etmeleri. Jandarma denmesi, bu grupların resmen jandarma olarak görevlendirilmiş olmaları ihtimalini artırıyor. Zira o dönemde, yereldeki güçleri jandarma olarak görevlendirme alışkanlığı var. Bejikler de hem jandarmalık yapıp büyük ihtimalle hem de öldürdükleri Ermeniler için para alıyorlar. Van’daki ‘Kasaplar Taburu’nu veya Mardin’deki ‘El-Hamsin Birlikleri’ni hatırlatıyor, ancak bejikler, seyyar birlikler değil, yerelde, kendi mıntıkalarında işlerini yapıyorlar. Şimdiye kadar hiçbir yazılı çalışmada rastlamadım bunlara dair bilgiye.

‘Oyun oynar gibi Ermenileri katletmeye giderlermiş’

Ergani ilçesinde görüştüğümüz 48 yaşındaki Cüneyt anlatıyor Ezo (Aziz) ile Newo’nun (Nevzat) hikâyesini (s. 100-1):

“İlkokuldayken öğretmenlerimiz bizi ona gönderirdi. ‘Kaç kişiyi öldürmüş? Onları nasıl öldürmüş?’ gibi soruları Ezo’ya sorardık. Öğretmenlerimiz bizden aldığımız cevapları kendilerine söylememizi isterlerdi. Ezo da cevap olarak, ‘Şu kadar yahut bu kadar Ermeni öldürdüm,’ derdi. Anladığım kadarıyla pek çok insanı keyfi istediği için öldürmüş. Mesela, bir çocuğun arkadaşlarına ‘Hadi gidip bir süre top oynayalım,’ demesi gibi Ezo ve arkadaşları da, ‘Gidip şu kadar Ermeni’yi öldürelim,’ diyerek, oyun oynar gibi adeta Ermenileri katletmeye giderlermiş. Müslüman Kürt gençleri, ‘kim ne kadar Ermeni öldürür’ yarışına girmişler. ‘Bakalım kim daha fazla Ermeni öldürecek,’ diyerek Ermenileri öldürmeye gitmişler. Tam da bu şekilde hareket etmişler. En azından bize böyle anlatırlardı. Evet, kim daha çok öldürürse! Sanki insan değil de hayvan öldürmeye gidiyorlar. Ezo, ‘Biz oraya kim ne kadar çok Ermeni öldürecek diye gidiyorduk,’ derdi. Güçlü kuvvetli, boylu poslu bir adamdı da. Ben bu soruları sorduğum sıra, Ezo 110-120 yaşlarındaydı. Onlarca Ermeni’yi canlı canlı dağlardan aşağılara attığını anlatırdı: ‘Askerler onları bizim önümüzden geçirirlerdi. Biz de aralarından birkaçını alıp öldürürdük. Askerler asla bize karışmazlardı. Askerler, ‘vurun, ne yaparsanız yapın,’ diyorlardı. Bir diğer amacımız da Ermenilerden altınlarını almaktı. Yani hem altın için gidiyorduk hem de öldürmek için,” diye anlatırdı Ezo yapıp ettiklerini.”

‘Eğer namussuz olmasaydın, o çocuğa bunu reva görmezdin’

Silvan’da 4-5 yaşlarındaki Kevo’nun öldürülmesine ilişkin hikâyeyi Şeyh Mahmut Yeşil anlatıyor (s. 114-5):

“12 Mart’tan sonra Mela Evdilkerîm, Kürdistan’ın güneyine kaçmıştı. 1974’te af çıkınca tekrar yurda döndü. Dönünce her şeyi yerli yerine oturtamadan kızı öldü. Biz de başsağlığına gittik ona. Biz o ara taziye evinde otururken Hecî Çerkez Köyü’nden akrabaları geldi. Bunlar, Mele Xelîl ve Sofî ‘Ismanê Mûso idiler. Gelip oturdular ve sohbet etmeye başladılar. Konu Ermeni Terqî’ne geldi. Sofî ‘Isman anlatmaya başladı: ‘Bizler bütün Ermenileri bir araya topladık. Zaten kaçan canını kurtarmıştı. Kalanları ise sıraya dizip silahla vurarak hepsini öldürdük. 4 yaşındaki Kêvo adlı Ermeni çocuğun ortalıktan kaybolduğunu fark ettik. Yeni yürümeye başlamıştı. Tüm aramalarımıza rağmen bulamayınca birinin onu kendisiyle götürdüğüne karar verip aramadan vazgeçtik. Bir köşede dinlenmeye başladık. Ben de arada odun kesiyordum. Baltam vardı ve akşam karanlığı bastırıncaya kadar çalıştım. Ben çalışırken bir şeyin hızla arkamdan geçtiğini sezdim. Başlangıçta bunun bir tavuk olduğunu sandım. Ama sonra tavukların uzun zaman önce kümese gittiğini hatırladım. Sonra birden dönünce Kêvo’yu hızla ahıra koşar halde buldum. Ben de hemen ardından ahıra girdim. Balta halen elimdeydi. Yemliğin önünde durdum ve o ara göz göze geldik. Gözleri sarıydı. Bana bakarken gözleri parıldıyordu. ‘Nereye vurayım?’ diye sordum. Çocuk dedi ki, ‘Dayı buraya vur!’ Nereye vurulacağını iyi biliyordu. Ben de baltayı kafasının tam ortasına vurdum ve kafası iki parçaya ayrıldı.’ Bunu söyler söylemez Mele Evdilkerîm, yanında bulunan yastığı kaptığı gibi onun yüzüne vurdu ve yere düşürüp dövmeye başladı. Ağzını burnunu kanatıncaya kadar dövmeye devam etti Mele Evdilkerîm. O arada Mele Evdilkerîm’in dayısı Mele Xelîl araya girerek yeğenini ‘Ismanê Mûso’dan ayırdı. Ağzı burnu kan içindeydi ‘Ismanê Mûso’nun. Bunun üzerine kapıya doğru gitti ve bir ara dönerek, ‘Namussuz olmasaydım gelmezdim evine,’ dedi. Mele Evdilkerîm de, ‘Eğer namussuz olmasaydın, o çocuğa bunu reva görmezdin,’ dedi. ‘Ismanê Mûso da çekip gitti.” (age, S. 114-115)

Işid’e Karşı Kobanê’yi Savunurken Şehit Düşen Kadınlar I
Mona Mahmood

Çeviri: Şerif Derince

Kürt güçleri, aylar süren Işid bombardımanından sonra, bu hafta Kobanê şehrini tamamen kontrol altına aldılar. Mona Mahmood, şehrin Işid’in eline geçmemesi için mücadele ederken şehit düşen kadın gerillaların aileleri ile görüştü. Aşağıda, yazının ilk bölümü yayınlanmaktadır.

Şirin Taher

Avukat ve Kürtçe öğretmeni olan 30 yaşındaki Mustafa Taher, kız kardeşi hakkında konuşuyor.

Suriye’de devrim patlak verdikten birkaç ay sonra, Suriye rejimi ülkedeki Kürt kentlerinde Kürtçe dilinin okullarda okutulmasına razı oldu. Kobanê de bu kentlerden birisiydi. O zaman 19 yaşında olan kız kardeşim Şirin, 2012 yılının güz döneminde Şam Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı okumaya hazırlanıyordu, ancak tüm Suriye’de başlayan şiddet sarmalı içinde Kobanê ile Şam arasında gidip gelmenin imkansız olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine, Şirin de üniversiteye gidinceye kadar Kobanê’de Kürt Dili okumaya karar verdi.

11 kardeşim arasında Şirin’e en yakın olan bendim. Kardeşden ziyade, arkadaş gibiydik. Hassas biriydi,  partileri ve sporu severdi. İkimiz de Barselona futbol takımının büyük hayranlarıydık. 2010 yılında Johannesburg’da Dünya Kupası düzenlendiğinde, Şirin de benim avukat olarak çalıştığım Şam’a geldi, böylece büyük parklardaki ekranlardan gösterilen maçları beraber izlemiştik.

Şirin, 29 yaşında bir Kürtçe öğretmeni olan, Kürdistan İşçi Partisi, PKK saflarında yer alan kadın öğretmeni Viyan’dan etkilenmişti. Viyan, El Kaide ve Suriyeli cihatçı gruplarla bağlantılı El Nusra Cephesi’ne karşı girilen çatışmada, 26 Temmuz 2012’de katledildiğinde Kobanê sakinleri için acı bir gündü. Kobanê’deki törende Viyan’ın şehadeti kutlanırken, babam eski tüfeğini Şirin’e vererek, annemin karşı çıkışına rağmen, öğretmeninin izinden gitmesini ve onun gibi bir savaşçı olmasını salık verdi. Şirin, öğretmeninin öcünü almak ve Kobanê’yi savunmak için Kadın Savunma Birlikleri, YPJ’ye katılmak üzere yemin etti. Eğer Şirin buna gönüllü olmasaydı, ben olacaktım.

şirin taher

Şirin Taher

Kısa bir süre sonra, Işid Kobanê’ye karşı saldırılarını başlattı. İlk saldırı 11 Kasım 2012 tarihinde KızılHaç merkezine yönelik bir bombalı araç ile oldu. Babam ve bir arkadaşı buraya yakın bir yerdeydi ve 12 insanla beraber oracıkta şehit oldu. Babamın cenaze töreni sırasında Şirin şöyle demişti: “Günün birinde babamın bir şehit babası olarak anılacağını düşünmüştüm hep, fakat bir şehit kızı olacağım hiç aklıma gelmemişti.”

Babamın kaybı, Şirin’in sözünü yerine getirme ve adanmış bir savaşçı olma arzusunu kamçıladı. Özellikle de babamın bedenini teşhis etmek üzere morga gittiğinde… Patlamadan dolayı meydana gelen büyük tahribattan dolayı cenazeyi teşhis etmek neredeyse imkansızdı. Şirin, birçok arkadaşının da şehit düşmesiyle yıkılmıştı. Zaten babasının ve öğretmeninin kaybına zor dayanıyordu. Hayat, Şirin için anlamsız bir hale gelmişti. Kaleşnikof, roket ve el bombası gibi silahları kullanmak üzere günlerce askeri kampta eğitime katıldı.

İki yıl süren eğitimi esnasında Şirin bizi ziyarete gelirdi. Kobanê’nin dış kısmındaki askeri kampta kaldığı uzun süre içinde kişiliğinin ne kadar çok değiştiğine inanamıyordum. Eskiden boynuna Barselona atkısı takıp makyaj yapardı. Ellerini yüzük ve bilezikler olmadan düşünemezdim. Önceden parfüm ve kozmetik ürün dolu olan çantası, şimdi  bomba ve mermi ile yüklüydü.

Işid’in hayatı cehenneme çeviren saldırılarından kaçmak için, Kobanêli birçok insan gibi ben de annemi ve kız kardeşlerimi Türkiye’ye götürmeye karar verdiğimde, annem Şirin’i aramamda ısrar etti. O da anneme dedi ki: “ Eğer Kobanê’yi terk edersen, annem olmayacaksın artık.” Fakat üç gün sonra, Işid iyice yaklaşmaya başlayınca, Şirin de annemin derhal şehirden ayrılmasını istedi.

Işid ağır silahları ve tankları ile kente doğru ilerlemeye devam ettiğinde Şirin, Kobanê’nin batısındaki bir kamptaydı. Kürt direnişi hafif silahları ile Işid ilerleyişini sekteye uğratıyordu, ancak bu şekilde uzun süre dayanamayacaktı. Şirin, Kürtçe radyo yayın ofisinin yakınında bir hendekte siperdeydi. Şehadetinden beş saat kadar önce kendisini aradım. “Merak etme, hala yaşıyorum” dedi bana. Kobanê’de kalıp bir hastenede hemşire olarak çalışan diğer kız kardeşim, güvenliğinden tedirgin olduğu Şirin’i akşam saat 8’de aramış. Şirin, savaşın kızıştığını ve telefonda konuşamayacağnı söyleyerek kendisini artık aramamasını söylemiş.

Daha sonra Işid’in Kobanê’ye yoğun bir saldırı başlattığını duyduk. Saat 10’da kız kardeşimin telefonundan bir arama geldi. Telefonda bir erkek sesi vardı. Şirin’in ailesi olup olmadığını sordu. Kız kardeşlerimden biri, onun ailesi olduğumuzu söyleyince telefondaki adam, Şirin’in Işid tarafından öldürüldüğünü ve gelip kafasının teslim alınmasını söyledi.

Kız kardeşim, Şirin’in şehadetini anneme haber vermeden önce, Işid üyesi annemi aramış ve Şirin’in kendisi ile konuşmak istediğini söylemiş. Annem cevap verdiğinde, adam anneme gelmesini ve kızının kafasını almasını söylemiş. Annem o anda bilincini kaybetmiş ve hastaneye kaldırılmış.

Şirin’in cephedeki arkadaşlarını aradık ve 5 kadın gerillayla beraber 30 Eylül günü bir Işid tankı tarafından pusuya düşürülmüş ve hepsinin katledilmiş olduğunu öğrendik. Ben de tören için Şirin’in cenazesini almak üzere Kobanê’ye döndüm, fakat arkadaşları Şirin’in cenazesinin hala Işid’in elinde olduğunu ve şehit olduğu mahalleye henüz kimsenin giremediğini aktardı. Kız kardeşim ile birlikte Türkiye’ye döndüm, sinir krizi geçirmişti ve artık Kobanê’de kalabilecek durumu kalmamıştı.

Şirin’in şehadeti tüm ailem için büyük bir üzüntü kaynağı olsa da onun ve Kobanê’yi savunurken şehit düşen tüm arkadaşlarının fedakarlığı karşısında hepimiz gurur duyuyoruz.

Hameera Muhammed

Türkiye’de mülteci olan 45 yaşındaki işadamı Muhammed Khashman, kız kardeşinin evlatlık aldığı kızı, Hameera Muhammed hakkında konuşuyor.

Hameera, 1982 yılında babası bir araba kazasında hayatını kaybettikten üç ay sonra dünyaya gelmiş. Annesi, tek başına dört çocuğun masraflarıyla başa çıkmakta zorlanmış. Kız kardeşim de, Hameera’nın annesinin arkadaşıydı ve kızını evlatlık alarak Kobanê’deki diğer sekiz çocuğu ile beraber yetiştirebileceğini söylemiş.

Hameera, espiri anlayışı olan güler yüzlü bir insandı, 18 yaşındayken Kobanêli bir taksi şöförü ile evlendi.

İki yıl önce, Hameera ilk erkek çocuğunu dünyaya getirdiği sırada, kocası Halep yolunda keskin bir nişancı tarafından vurularak öldürülmüştü. Halep’te Suriye ordusu ve isyancılar arasında ağır çatışmalar olduğu için, Hameera kocasının cansız bedenini Kobanê’ye getirmek için üç gün uğraşmak zorunda kaldı. Hameera için beş çocuğuna bakmak çok zordu. Kocasına ait olan tek bir inekten elde ettiği sütü satarak ve ailesinden gelen yardımlarla geçimini sağlıyordu. Kayınpederi, kendi evinde bir oda ayırmayı teklif etse de, Hameera evini terk etmeyi reddetti. Uzun süren kavgaların sonunda, kayınpederi Hameera’nın çocuklarını yanına aldı ve o da ailesinin evine geri döndü.

hameera

Hameera Muhammed

Hameera, çocuklarından ayrı kaldığı için büyük bir yıkım yaşadı. Yeni doğan bebeğini kendi sütü ile beslemek istemesine rağmen bu isteği geri çevrildi. Hameera’nın annesinin tüm çabalarına rağmen, kayınpederi ile aralarında olan anlaşmazlık çözülemedi. Hameera’nın yaşadığı depresyon ve çocuklarıyla yeniden bir araya gelme özlemi çok yakıcıydı. Kobanê’de Kürt gerillalar ile Işid arasında savaş tırmanınca, sınırı aşarak Türkiye tarafına geçen binlerce aileden birisi de Hameera’nınkiydi. O korku ve dehşet ile, annesi tüm çocuklarının kendisi ile beraber olup olmadığını kontrol edememişti. Türkiye’deki mülteci kampına vardığında en büyük kızı, Hameera’nın Işid’e karşı savaşmak için Kobanê’de kaldığını ve direnişe katıldığını söyledi.

Bir hafta sonra, Hameera annesini arayarak kendisini affetmesini istedi. Kobanê direnişini katılıp Işid’e karşı savaşmasının, kayınpederinin kendisine karşı tavrını değiştireceğini ve çocuklarını görmesine izin vereceğini sandığını anlattı. Bir çatışmada omuzundan ve kolundan yaralandığını ekledi. Annesi, Türkiye’ye gelmesi için Hameera’ya duygusal baskı yaptı. Savaşmak için yeterince iyi eğitim almadığını, savaşın bir şaka olmadığını ve kadınların işi olmadığını, erkeklere göre olduğunu söyledi.

Türkiye’de bayramın ilk günü gelip çattığında, kaldığı kampta kız kardeşimi ve ailesini ziyaret etmek üzere oraya gittim. Telefonla Hameera’ya bağlandılar, iyi olduğunu, fakat onları ve çocuklarını özlediğini anlattı. Hameera’nın annesi, kızına artık dönmesini, savaşın daha da çetinleştiğini ve onun için endişelendiğini söyledi. Hameera’nın cevabı ise artık daha fazla telefonla konuşamayacağı idi.

On gün sonra, Hameera’nın kız kardeşine bir telefon geldi ve bir binada birkaç gerilla ile beraberken binaya yapılan saldırıda şehit düştüğü bildirildi. En son, bina hala Işid işgali kontrolündeydi ve Hameera’nın cansız bedeni diğerleri ile beraber hala içerideydi.

Hameera’nın annesinin tek isteği kampta şehit cenazesi töreni düzenlemekti. Hala da kızının cenazesini alıp Kobanê’de gömmeyi ve böylece çocuklarının onu ziyaret edebilmesini umuyor.

Yazının orjinali için: The Guardian

Devam edecek….

YPJ’nin Kadınları Öylece Gökten mi Düştü?
Meral Çiçek

Çeviri: Zeynep Uğur

“Bu Olağanüstü Kadınlar IŞİD’e Karşı Savaşıyor. Kim Olduklarını Bilmenizin Vakti Geldi”. Bu cümle kadın dergisi Marie Claire’in Ekim sayısında yayımlanan makalenin başlığı: “7 500 askerden oluşan bir grup 2 yıldır tarif edilemez derecede tehlikeli bir savaşta mücadele veriyor. Her gün yaralanma ve ölüm tehlikesine rağmen mücadele ediyorlar. İnsafsız bir düşmana karşı kendilerinden daha büyük ve daha ağır silahlarla savaşıyorlar. Hâlihazırda da savaşmaya devam ediyorlar. Onlar YPJ, ya da Kadın Savunma Birlikleri; 2012’de Suriye’deki Kürt nüfusu, Suriye Devlet Başkanı Beşer el-Esad, el-Nusra ve IŞİD önderliğinde gerçekleştirilen ölümcül saldırılara karşı korumak için kurulmuş, tamamı gönüllü kadınlardan oluşan bir Kürt askeri gücü.”

Ya da dünya basınında sık sık yazıldığı gibi “YPJ: IŞİD’e karşı feminist mücadele”(The Week). Son aylarda uluslararası bilinirliği olan gazete, dergi ve medya kuruluşlarından bu “21. Yüzyıl Amazonlarını” belgelemek için Kürdistan’a muhabirlerini göndermeyen yok gibi. Der Spiegel’in kapağında bazukalı bir PKK’li kadın savaşçı yer alırken YPJ’li bir savaşçı Newseek’in kapağında elinde Kalaşnikof’uyla göze çarpıyor.

IŞİD’li teröristlere karşı savaşan silahlı Kürt kadınlar fenomeni, IŞİD’in 2014 Ağustos başlarında Güney Kürdistan/Kuzey Irak’a, çoğunluğu Ezidiler’den oluşan Şengal şehrine saldırmasıyla dünya basını ve kamuoyunun ilgisini üzerine topladı. Birdenbire Kürdistan, gazeteciler için bir Mekke’ye dönüştü. Dünyanın her yerinden gelen gazeteciler ve kameramanlar IŞİD tarafından bombalanmakta olan Maxmur mülteci kampından başlayıp Kandil Dağları’ndaki PKK gerillalarına ve sınırın ötesinde Eylül’de Kobanê için savaşın başladığı Rojava (Kuzey Suriye)’ya uzanan bir hac gerçekleştirdiler.

YPJ’li kadınlar ve YJA-Star (PKK Gerillaları Kadın Ordusu)’ın IŞİD’e karşı yürüttüğü savaşın uluslararası kapsamı pek çok açıdan yorumlanabilir. Örneğin bir tanesi savaşçıların görsel olarak nasıl resmedildiğini, hangi özelliklerinin ön plana çıktığını, hangi kelimelerle betimlendiklerini vs. inceliyor; gelgelelim bu yazının konusu bu değil. Burada anlatılan daha ziyade YPJ’yle ilgili basın kapsamının dışında kalanlar.

IŞİD’in Kadın Cinayetleri Sistematik

Her şeyden önce birkaç noktanın altı çizilmeli: Özellikle Kobanê’de devam eden savaşla ilgili olarak bütün dünya YPG ve YPJ’nin kadın savaşçılarıyla büyük bir dayanışma ruhu içinde. Afganistan’dan Güney Afrika’ya düzinelerce ülke IŞİD saldırılarına karşı 1 Kasım’ı Dünya Kobanê Günü ilan etti ve YPG&YPJ’nin direnişiyle dayanışma içinde olduğunu belirtti. Aslında Kobanê direnişine verilen bu desteği açıklamak için dayanışma kelimesi yetersiz kalıyor. Bu artık salt destek değil, direnişle dayanışma içinde olunduğunun gösterilmesi ve Kobanê’de sadece IŞİD barbarlarının silahlarına karşı değil, aynı zamanda evrensel değerleri korumak için de savaşan savaşçılarla özdeşleşilmesi.

Bu evrensel değerler için verilen mücadele aynı zamanda evrensel bir karakteri de beraberinde getiriyor. IŞİD sadece Kürtlere saldırmıyor, Kürtler de IŞİD’e karşı savaşan tek grup değil. IŞİD kara bayrağı ve kara dünyasıyla bütün diğer renkleri yutmaya çalışıyor. Bu terör örgütü söz konusu seferberlik için yüzyıllardır farklılığın anavatanı olmuş bir şehri seçti. Dolayısıyla IŞİD Suriye ve Irak’taki YPG/YPJ içinde savaşan veya kendi savunma birimlerini kurmuş bütün halkların, bütün farklı dini ve etnik grupların düşmanı. Bu durum aynı zamanda bütün dünyadan insanların Rojava’ya gelip IŞİD’e karşı direnişe katılmasının sebeplerinden biri. Bugün direnişin yerel merkezi Kobanê; ancak direnişin kendisi yerel değil evrensel bir karakter taşıyor.

YPJ savaşçıları ve dünya kadınları arasında oluşan kız kardeşlik bağı benzer bir evrensellik modeli oluşturuyor; çünkü kendine İslam Devleti diyen terörist grubun saldırıları kadınlara karşı bir savaş niteliği taşıyor. Bunu, işgal ettikleri yerlerde yaptıkları ilk işin kadın düşmanı fetvaları dayatmak olması, Şengal’de yüzlerce Ezidi kadının kaçırılıp pazarlarda seks kölesi olarak satılması ve sayısız Kürt kadının IŞİD teröristleri tarafından tecavüze uğrayıp kafalarının kesilmesi gösteriyor.

IŞİD barbarları tarafından uygulanan bu kadın katliamı ihtiyari değil, sistematik ve ideolojiye dayalı. Bu bağlamda IŞİD patriyarka, seksizm ve feodalizmin en pervasız, en aşırı ve en iğrenç biçimini ortaya koyuyor. Bu da kadınların hiç bir şekilde hakları ve özgürlükleri olan insanı varlıklar olarak görülmediği, kendi varlıklarını ancak seks kölesi olarak haklı çıkarabildikleri fikrine dayanan ideolojik bir dünya görüşünü temsil ediyor. Kadınlar, tek hedefleri erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak olması gereken nesneler olarak görülüyor. Bu, onların tek varlık sebebi. IŞİD’in siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel “düzeni” sömürü, baskı, kölelik, güç ve tahakküme dayalı. Eğer Kürt kadınların IŞİD’e karşı yürüttüğü mücadeleyi (ve bu bağlamda IŞİD’e karşı saldırıları ve IŞİD’in Rojava’yı ele geçirme teşebbüslerini) anlamak istiyorsak, ideolojik zıtlıkları hep aklımızda tutmalıyız. Kobanê’de iki ideoloji, iki dünya görüşü, iki gelecek vizyonu çatışıyor. Birinin merkezinde kadınların özgürlüğü, diğerininkinde ise kölelikleri var. Bir tanesi patriarkal paradigmaya, diğeri kadınların özgürlük ideolojisine dayalı.

YPJ: Gökten mi Düştü?

YPJ savaşçılarına gösterilen medya ilgisine bakılacak olursa kolaylıkla bu genç kadınlar ordusunun “gökten düştüğü” sonucuna varılabilir. Sanki Rojava’daki kadınlar IŞİD saldırılarına karşı spontane bir şekilde silahlı savunma birlikleri kurmaya karar vermiş, bu fikir de çok kısa bir süre içinde binlerce genç kadın tarafından uygulamaya konmuş gibi. Oldukça makul bir açıklama!

Pek çok insan için rahatsız edici olabilir; ancak burada Abdullah Öcalan ve Kürt özgürlük hareketi devreye giriyor. Abdullah Öcalan, Stalin bıyıklı PKK lideri değil miydi o? Hani düzenli olarak Kürt halkının adına eylem yaptığı terörist lider? Özellikle Batı’da genel algı bu yönde. Bu resim Kürt özgürlük hareketini suçlulaştırma amacına hizmet ediyor; aynı zamanda da bunun bir sonucu. Bir özgürlük hareketini cinayet işleyen, medeni olmayan, geri kalmış teröristler olarak ötekileştirmek istiyorsanız, buna bütün hareketi temsil eden, böylece hareketin şahsında kişiselleştirildiği, aynı zamanda da özgürlük hareketinin bizzat kendisini sembolize eden liderleriyle başlarsınız.

Dolayısıyla bu noktada karşımıza çıkan soru: Abdullah Öcalan kimdir?

Abdullah Öcalan, illegal bir NATO istihbarat operasyonu sonucu 1999’dan beri Türkiye’nin hapishane adası İmralı’da gözetim altında tutulan Kürt özgürlük hareketi lideridir. Arkadaşlarıyla beraber 1970’lerde ilk hali Kürt Sosyalist Özgürlük Örgütü olan Kürdistan İşçi Partisi’ni (PKK) kurmuştur. Kendisinin inisiyatifiyle 2013’te Türk devletiyle bir diyalog süreci başlamış; şimdilerde resmi barış görüşmelerine evrilmiştir.

Abdullah Öcalan aynı zamanda bir düşünür; belki de zamanımızın en önemli düşünürlerinden. Hapishane yazılarını da kapsayan düzinelerce kitabının oluşturduğu felsefi çalışmalarının ana dayanağı Demokratik Toplum Manifestosu başlığı altında ifade edilmektedir.. Öcalan başından beri ulusal kurtuluşu ve toplumsal özgürlüğü birlikte ele alıyor ve bunu teorilerinde dile getiriyor. Toplumsal özgürlük kadınların özgürlüğüne yansıyor ve bu bağlamda seksizmi, patriyarkayı, iktidarı ve otorite yapılarını reddediyor. Bu nedenle PKK içindeki kadınlar 1987’de kendi özerk yapılarını örgütlemeye başladılar. Kürdistan Yurtsever Kadınlar Birliği (YJWK) 1993’te gerilla hareketi içinde bir kadın ordusu kurmaya karar verdiler, böylece YAJK (Kürdistan Özgür Kadınlar Birliği) ortaya çıktı. Kadın gerilla ordusu bugün kendi yapılarıyla, komutanları, karargâhları, eğitim akademileri vs. ile bugün Kürdistan dağlarında YJA STAR (STAR Özgür Kadın Birlikleri) olarak varlığını sürdürüyor.

Devrim dişidir

Kürt kadın özgürlük mücadelesinin kalitatif ve kantitatif olarak büyümesi ve bu yıl kurulan KJK (Kürdistan Kadınlar Topluluğu)’ye dönüşmesi, giderek derinleşen bir kadın kurtuluş ideolojisinin dayandığı konfederal sistemi ve bu sistemin üzerine kurulduğu siyasi, sosyal, askeri ve ideolojik ayakları ortaya koyuyor. Beş prensibiyle (yurtseverlik, özgür irade ve özgür düşünce, örgütlü farkındalık, mücadele, estetik ve güzellik) kadın kurtuluş ideolojisi, 8 Mart 1998’de, Abdullah Öcalan’ın toplumsal cinsiyet sorununun PKK içinde nasıl ele alınacağı konusundaki derin analizlerinin sonucu ilan edildi.

Bu yaklaşım gerçek devrimin dişi olacağı, başka bir deyişle bir özgürlük hareketinin başarısının her zaman ve sadece kadınları özgürleştirmesine ve örgütlemesine göre ölçülebileceği tespitine dayanıyor. Askeri, ideolojik ve örgütsel bir bakış açısından Kürt kadın kurtuluş hareketinin günümüzde dünyadaki en güçlü kadın hareketi olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Bu iç örgütlenme ve giderek artan güç Kürt özgürlük hareketi içinde toplumsal cinsiyet kotalarını gereksiz kıldı; çünkü artık bütün pozisyonlar oranlı bir şekilde dağılmış durumda, eş-başkanlık prensibi yerleşti.

Rojava’daki devrim dişi bir devrim olarak ancak bu bağlam içinde anlaşılabilir. Bugün Cizre kantonunda eski bir kadın gerillanın Arap bir aşiret reisiyle birlikte eş-genel başkanlık yapması kadın özgürlük mücadelesinin bir sonucudur. Bugün YPJ’nin tamamen bağımsız içyapısı ve binlerce kadın üyesiyle varolmasının sebebi 20 yıl önce Kürdistan dağlarında PKK savaşçılarının bütün iç ve dış zorluklara rağmen YAJK bayrağı altında dünyanın ilk kadın gerilla ordusunu kurmuş olmasıdır. Rojava halkının hayatın her alanında kendi özerk yapılarını kurmuş olması ve bu kadar kısa zaman içinde mücadele vermesi ancak bu bağlam içinde anlaşılabilir.  

Silahlı kadınlar üzerindeki tabuyu kaldırmak

Şimdi Kobanê direnişinin, YPJ savaşçılarının ve Rojava’daki devriminin dünya kadınlarına hediyesiyle ilgili sonuca geldik: Egemen sistemleri güçlendiren özellikler olan toplumların devlete karşı meşru müdafaasının yasadışı olması ve devletin şiddet tekeli olmasına karşı silahlı mücadele veren kadınlar tabusu. Özellikle Batı toplumlarında, savaşan kadınlara dair tabu Kobanê direnişiyle birlikte derin bir sarsıntı geçirdi. YPJ savaşçılarının mücadelesinin hem burkalı Afgan kadınlar hem de Alman akademisyen kadınlar tarafından desteklenmesi “kadınlar barıştan yana olmalı, bu nedenle de silah taşımamalılar” imgesine oldukça ters. Bu anlamda YPJ kadınları zihinlerimizde ve bilinçlerimizde kadınların evrensel meşru müdafaa hakkını yeniden canlandırdı.

Kürt özgürlük hareketi için meşru müdafaa sadece silahlara dair değildir. Kürt hareketi için meşru müdafaa; silahlı gerilla mücadelesi ve (aktif veya pasif) meşru müdafaa stratejisi prensiplerinin benimsenmesine karşılık birincil önem arz eden ve silahlı mücadeleyle sınırlı olmayan bir prensip. Kaldı ki meşru-müdafaa bir yaşam biçimi olarak görülüyor. Bu kendini, değerlerini, amaçlarını ve hayallerini potansiyel olanlar dâhil her türlü saldırıya karşı savunmakla ilgili. Bu değerler yeşerecek alan açmakta, En nihayetinde yaşamı korumakla ilgili. Bu bir çelişki gibi görünebilir; fakat aslında bu Kürdistan’da ve dünyanın diğer yerlerinde özgürlük için savaşan insanların yaşam diyalektiği.

Kürt özgürlük hareketinin meşru müdafaa prensibi Abdullah Öcalan tarafından Gül Teorisi’yle betimlenmektedir: “Her toplumsal grubun savunma hakkı kutsaldır. Bu, sadece bir grubun varlığına veya onunla ilişkili değerlere karşı saldırıları geri püskürtmek için yadsınamaz bir hak değil, aynı zamanda bizzat bir varlık sebebidir. (…) Aklımızda bir gülün bile bir bitki olarak kendini dikenleriyle savunduğunu bulundurursak, bu demokratik otorite paradigmasına “Gül Teorisi” ismini vermek istiyorum. Ve: “Hatta belki bir gül ağacı gibi o güzelim güllerini korumak için dikenlere sahip olmak gereklidir; belki manânın gücü sonsuz, güzel ve özgür insan hayatını savunmak için nasıl mücadele edeceğini bilmekte gizlidir.” Yani, Gül Teorisi’ni ve meşru müdafaa prensibini her organizmanın kendi evrensel prensibine göre hareket ettiği doğadan türeten Abdullah Öcalan için meşru müdafaa özgür bir yaşam için mücadeleye giden yolu bulmaya ilişkindir.

Savunma da Yaratım Hakkındadır

Bu meşru müdafaa düşüncesi kadınlar açısından özel bir önem kazanıyor; çünkü bu bağlamda meşru müdafaa aynı zamanda özne olmak, savaşa savaşla karşılık vermek, hayır demek ve eylemek demek. Bu pasif meşru müdafaa olsa bile bir eylem. Kadınlar için meşru müdafaa kesinlikle vazgeçilmez bir şey. Bu bir araç ve aynı zamanda yaşam tarzıdır. Hem araç hem amaç. Bu gezegendeki bütün canlıların sahip olduğu bu hak güç ilişkileri tarafından inkâr ediliyor. Toplumsal cinsiyet ilişkileri açısından meşru müdafaa hakkına kadınların kendini sadece farklı saldırılara (psikolojik ve fiziksel saldırılar, cinsel taciz, ekonomik sömürü, siyasetten dışlanma vs.) karşı savunma hakkı olarak değil, aynı zamanda özgür bir şekilde kendi istediği yaşamı kurma hakkı olarak bakarsak bu inkârın anlamı netlik kazanıyor.

Bu bağlamda kadınların Rojava’da ve başka yerlerdeki meşru müdafaası sadece kendini silahlı saldırılara karşı korumakla ilgili değil. Yaratmakla, yeni ve alternatif bir yaşam yaratmakla ilgili. Bugün ülkesini, halkını, kendini, hayallerini ve yeni bir gelecek projesini savunan bütün kadınlar aynı zamanda bu yaratma sürecinin özneleri. Onlar gül, melek veya Amazon değiller.

Onlar kadınlar. Mücadele eden kadınlar.

Bu yazı, 13 Ocak 2015 tarihinde deftera reş a meral çiçek sitesinde yayınlanmıştır.

Kuşaklararası Dil Aktarımı veya Değişimi
Şerif Derince

Büyükanneler ve büyükbabalar!                   

Bizim için koruduğunuz

dilimiz için size teşekkür ederiz

henüz doğmamış olanlar için

onu koruma sırası bizde şimdi

dileriz bu gerçek olur

Yukarıdaki sözler, Kanada devleti tarafından toprakları işgal edilmiş, kendileri ve dilleri uzun süre devlet baskısına maruz kalmış bir yerli grubu olan Maliseetlerin ((Maliseet topluluğu da dahil Kanada’da yerli halkların dilleri hakkında daha detaylı bir okuma için bakınız: Shelly K. Taylor, Kanadada Çokdilliliğe karşı Kast Sistemi Yaklaşımı: Fransızca Çokdillileştirme Programında Dilsel ve Kültürel Azınlık Çocukları, Çokdillilik Yoluyla Toplumsal Adalet s: 249, Eğitim Sen Yayınları, 2013)) Onur Yasası olarak adlandırdıkları metinden. Sözler, dillerin kuşaklar arasında aktarılmasının kesintiye uğramadığı ve yeni kuşaklara aktarılma sözünün verildiği bir durumu tasvir ediyor. Fakat maalesef Maliseet dili de dahil olmak üzere dünyanın her yerinde binlerce dil, hâkim devlet politikaları yüzünden doğal serüvenlerine devam edememekte, diller yeni kuşaklara aktarılamadıkları için kaybolmaktadır. Ve yine bu durum başta egemen dilleri konuşan topluluklar olmak üzere çoğu insan için doğal, kendiliğinden gelişen bir süreç olarak düşünülmektedir. Oysa doğal olan ve olması gereken dillerin kuşaktan kuşağa kendisini yenileyerek aktarabilmesidir; hiyerarşik toplumsal ilişkiler ve baskıcı iktidar politikaları bu süreci kesintiye uğratmakta, bir yandan çeşitli baskı ve şiddet teknikleri kullanarak anadillerini konuşan toplulukları cezalandırmakta, dillerini kaybetmeleri için onları zorlamakta, bir yandan da dillerini kaybetmelerinden yine kendi kendilerini sorumlu tutmalarının bilgisini üretmektedir. Bu bilgi egemenin bilgisidir. Bu bilgi sömürgeciliğin bilgisidir. Bu bilgi iktidarın bilgisidir. Bu bilgi evrensel olduğuna inanmamız istenen bilgidir. Üstelik bu bilgiye dayanan sosyal ve siyasal ilişkiler sistematik bir şekilde dünyanın her yerinde işlemekte, coğrafya, etnisite, ırk, kültür, inanç farkı tanımadan diller ve bu dilleri konuşan topluluklar arasında yapısal eşitsizlikler yaratmaktadır. Ve elbette tüm bunların sonuçları kadınları ve erkekleri, farklı sınıfsal grupları farklı etkilemekte, eşitsizliği bazıları için daha da derinleştirmektedir. Bu nedenle, dillerin kuşaklar arasında aktarımının kesintiye uğraması, diğer bir deyişle kaybolması sadece belli bir bölgede ve belli diller için geçerli bir durum değil, aksine küresel bir meseledir. Bununla beraber, dillerin kaybolması tek başına olmamakta, siyasal, toplumsal ve ekonomik tahakküme dayanan iktidar rejimlerinin bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır. Cahit Irgat’ın bu türden tahakküm ilişkilerine uyarlanabilecek şu dizelerinin tasvir gücü oldukça yüksek:

Ağzımızdan dilimizi çaldılar,

cebimizden paramızı,

alnımızdan terimizi,

ve renk renk ayırmadan

gözlerimizi.

Bu dizelerin, dil kaybolması bağlamında bize söylediği söz, dillerimiz kaybedilirken aynı zamanda ekonomik olarak da, siyasi olarak da güçsüzleştirildiğimiz ve bunun tek bir dil için değil, çalanların, yani tahakküm edenlerin dilleri dışında geri kalan tüm diller için ayrım yapılmadan uygulandığıdır.

Dillerin kaybedilmesini de içeren söz konusu tahakküm rejimleri özellikle 19. ve 20. yüzyıl boyunca çok sert bir biçimde uygulanmış, sosyal ve kültürel etkileri ise daha çok 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren görünür olmuştur. Ancak bu süreç, tahakküm eden rejimlere karşı verilen direniş mücadelelerine de tanıklık etmiştir. Bazı durumlarda örgütsüz olan kitlelerin tepkileri, fakat çoğu vakada görüldüğü üzere örgütlü direniş hareketleri, bu tahakküm rejimlerine karşı durmaya çalışmıştır. Bu mücadelelerin önemli bir kısmı hâlâ dünyanın hemen her yerinde devam etmektedir ve büyük ölçüde bu mücadeleler sayesinde hem diller hem de bu dilleri konuşan topluluklar adına birtakım kazanımlar elde edilmiştir. Bütün bu süreçler, sosyal bilimlerin farklı alanlarında inceleme konusu olmuş, farklı perspektiflerden çeşitli araştırma ve incelemeler yapılmıştır. Tarihsel olarak bu çalışmaların önemli bir kısmı egemenlerin bilgilerine göre şekillenmiş ve yine egemenlerin tahakkümünü yeniden üretmeye hizmet eden akademiden çıkmıştır. Ancak bahsi geçen mücadelelerin etkisi ile son zamanlarda bu egemenlerin bilgisine karşı hakikati ortaya çıkarmaya çalışan araştırmaların yapıldığına tanıklık etmekteyiz. Ancak bu çalışmaların önemli bir kısmı söz konusu tahakkümlerin bir parçası olarak dillerin kaybolmasının yarattığı sosyal, kültürel, en çok da eğitimsel ve bazı durumlarda ekonomik sonuçlara odaklanmaktadır.

Dillerin yasaklandıkları, ötekileştirildikleri için kaybolmalarının sonuçlarının dillendirilmesi oldukça önemlidir, bu halkların uğradıkları ayrımcılıkların ortaya çıkarılmasına önemli katkı yapabilmektedir. Ancak tek başına sonuçlara odaklanmak, çoğu zaman bu sonuçları doğuran yapısal neden ve süreçleri yeterince anlamamıza yardımcı olmaz. Dolayısıyla sonuçlardan yola çıkarak yapılan birtakım öneriler de her zaman halkların, zayıflatılmış dillerin lehine işleyemeyebilir. Zira söz konusu zayıflatmanın neden ve nasıl gerçekleştiğinin de analizi yapılmalıdır.

Handan Çağlayan’ın Diyarbekir’den başlayıp farklı Kürt ailelerin gündelik hayatlarında dil kullanımının peşine düşerek yaptığı alan araştırmasına dayalı Aynı Evde Ayrı Diller çalışması, bize Kürtçe’nin farklı kuşaklar arasında hangi durumlarda aktarılabilmiş olduğunu, fakat daha çok da nasıl aktarılamamış olduğunu göstermektedir.

Çalışma, birçok bakımdan hem güncel siyasi tartışmalara hem de bu alandaki akademik literatüre önemli katkılar sunmaktadır.

Öncelikle Aynı Evde Ayrı Diller çalışması, Türkiye bağlamında ve Kürtçe özelinde genellikle eğitim ile ilgili tartışmalara konu olmuş anadili meselesini hem daha geniş bir çerçeveye oturtarak gündelik hayatın diğer alanlarında tartıştığı için hem de sadece anadilinin yasaklanmasından kaynaklanan sonuçlara odaklanmakla kalmayıp aynı zamanda kuşaklar arasında dil aktarımının kesintiye uğramasının hangi sosyal, psikolojik ve siyasi etkiler sonucu gerçekleştiğini de gösterdiği için literatüre oldukça önemli bir katkıda bulunmaktadır.

Bir diğer önemli noktası, anadili etrafında yürütülen tartışmaların öznelerinin seslerine kulak verilmesi. Zira anadili meselesi hakkında yapılan çalışmaların önemli bir kısmı devletin dil politikalarına ve bunların nasıl uygulandığına odaklanırken bu politikalara karşı ne gibi direniş ve mücadelelerin verildiği genellikle bilerek veya bilmeyerek görmezden gelinmektedir. Handan Çağlayan, bu kitapta Kürt hareketinin uzun süreli mücadelesinin dil alanına nasıl yansıdığını, bunun Kürtçe için ne gibi kazanımlar sağladığını kitap boyunca ele alarak anadili etrafında dönen tartışmaları siyasal ve tarihsel olarak da hakikatleri gören ve hakkaniyetli bir bağlama oturtmaktadır. Bununla beraber, çalışmanın saha araştırması devam ederken yaşanan siyasi gelişmelerin ele alınması, anadili ile ilgili tartışmaların nasıl bir ortamda cereyan ettiğini göstermesi bakımından oldukça önemli.

Çalışmanın diğer önemli katkılarından biri de görüşmeleri ve kuşaklar arasında dil kullanımının ne durumda olduğunu hem köy, kent hem de göç bağlamında ele alması. Zira bu alandaki çalışmaların önemli bir kısmı ya herhangi bir mekân bağlamı göz önünde bulundurulmadan yapılmakta ya da sadece bir mekâna odaklanmakta. Oysa bu çalışmada köy, şehir merkezindeki yoksul mahalleler ve varsıl bölgede yaşayan aileler ile aynı zamanda savaş, köy boşaltmalar veya ekonomik sebeplerle Türkiye’nin batısına göç etmiş olan aileler ile görüşmeler yapılmış, böylece bir mekânla sınırlı kalmayan daha kapsamlı bir çalışma ortaya çıkarılmış.

Yine, anadili meselesinin toplumsal cinsiyet açısından gündelik hayatta nasıl tecrübe edildiğinin ele alınması, bu alandaki tartışmalara önemli veriler sunmaktadır. Aynı şekilde, dil kullanımının sınıfsal konumlar açısından da anlamlı farklılıklar gösterip göstermediği, farklı sınıflara mensup ailelerin meskun olduğu mahallelerde kuşaklar arasında dil aktarımının ne durumda olduğunun tartışılması, şimdiye kadarki çalışmalarda yeterince irdelenmeyen noktalardı.

Çalışmanın bir diğer önemli özelliği de, görüşme yapılan yerlerin geçmiş hafızasının hatırlatılması. Saha çalışmasının başladığı yer olan Diyarbekir şehrinden gidilen köylere kadar, bir zamanlar kimlerin bu yerlerde yaşadığı, bu yerlerin eski ve şimdiki isimlerinin hangi dillerden geldiği, ne anlama geldikleri teknik bir bilgi olmaktan ziyade bütün araştırmanın bir parçası olarak anlatıya dahil ediliyor. Ayrıca bu yerlerde bir zamanlar hangi dillerin konuşulduğu, görüşmeler yapıldığı esnada bu dillerin hâlâ konuşulup konuşulmadıkları da bu hafızanın bir parçası oluyor. Bütün bu anlatılar ise bize, Diyarbekir’in eskiden Kurmanci, Zazaki, Ermenice, Türkçe başta olmak üzere birçok dilin konuşulduğu çokdilli bir mekân olduğunu, fakat Ermenilerin ve Ermenice dilinin devlet katliamlarına maruz kalarak kaybedilmelerinin şehrin sosyodilsel hafızasındaki yerini gösteriyor.

Bu çalışma, içeriği itibariyle taşıdığı önem dışında, araştırma yöntemleri açısından da mevcut literatüre oldukça değerli bir katkı sunmaktadır. Bunlardan bir tanesi, saha çalışmasının sadece yüz yüze görüşmelerle sınırlı tutulmayıp çarşıda, pazarda, minübüste, sokaklarda duyulan seslere kulak verip “şehrin sesini dinleme” yöntemi. Bu sayede, sadece kişilerin değil aynı zamanda şehrin dil durumu hakkında da bir fikir edinebilmekteyiz. Bir diğeri, önceden belirlenmiş birtakım soruların tek seferde görüşülen kişilere sorulduğu ve sadece bu görüşmelere bağlı kalarak analizlerin yapıldığı araştırmaların aksine, görüşülen insanların farklı zamanlarda birkaç kere ziyaret edilmesi, formel bir araştırma ortamından ziyade rahat ve samimi bir ortamın yaratılması, bütünlüklü bir aile ve hane etnografisinin yapılması, görüşmecilerle birlikte uzun sayılabilecek vakitlerin geçirilmesi ve bu sayede kuşaklar arasında dil kullanımının gözlemlenmesi, yapılan analizlerin çok daha somut ve güvenilir olmasını sağlamaktadır. Bununla beraber, görüşmecilerle, kendi tercih ettikleri dillerde konuşulması dışında, görüşmecilerin bir dil konuşuyorken aynı konuşma esnasında başka dillere geçiş yapabilmesine olanak tanıyan bir ortamın varlığı, aynı konuşma içinde farklı dillerin hangi durumlarda neden tercih edildikleri hakkında bilgi vermesi açısından da önemli.

İçerik ve yöntem dışında, bu çalışmanın, çoğu sivil toplum kuruluşu araştırmalarında görülenin aksine esas hedef olarak siyasi karar alıcıları değil, daha genel bir okuyucu kitlesini hedeflemesi, ortaya hem çok daha sosyolojik bir araştırma çıkarmış hem de dil ve üslup olarak da teknik ve yavan olmayan, zevkle okunan bir kitabın meydana gelmesini sağlamış.

Sonuç olarak, şimdiye kadar birçok kişi tarafından ve pek çok kez dile getirilen anadili meselesinin bütünlüklü bir bakışla, sosyal ve siyasal bağlamı içinde, farklı yaş grupları ve mekânlar ile toplumsal cinsiyet, sınıfsal farklılıklar gözetilerek ele alınması gerekliliği bu çalışmada karşılık bulmaktadır. Böylesine gerekli bir çalışmayı politik olarak hakkaniyetli, akademik olarak da analitik bir şekilde bize sunan Handan Çağlayan’a teşekkür ederiz.

Not: Bu yazı, Handan Çağlayan’ın yazdığı Aynı Evde Ayrı Diller kitabına önsöz olarak yazılmıştır: Çağlayan, Handan (2014). Aynı Evde Ayrı Diller: Kuşaklar Arası Dil Değişimi, Eğilimler, Sınırlar, Olanaklar, Diyarbakır Örneği. DİSA Yayınları, Diyarbekir.

“Kürtler artık AKP’ye inanmıyor”
Harun Ercan

Karşı Radyo geçtiğimiz gün, Cizre’deki olaylardan hareketle Harun Ercan’la Kürt meselesinin çeşitli boyutlarının tartışıldığı kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdi. Bu geniş söyleşinin dökümünü yayımlıyoruz.  

Cizre’de yaşanan son olaylar üzerinden hemen konuya girmek istiyoruz. Orada ne oluyor? Bu aşağıdan, alttan özerkliği inşa etme müzakereden ayrı bir süreç olarak hayata geçiriliyor anlamına mı geliyor yoksa bu süreç müzakereye duyulan inançsızlığın işareti olarak ulus devletçi bir kopuş manasına mı geliyor? Sahiden Cizre’de ne oluyor ? Nasıl okumak gerekiyor ?

Aslında sizin çizdiğiniz iki olasılıktan ikincisine daha yakın ama bunu kopuş ve ulusallık anlamında biraz açmakta fayda var; çünkü aslında her ne oluyorsa yukarıda halihazırda sürmekte olan bir çatışmasızlık, diyalog veya müzakere denilen sürece çok paralel şekilde oluyor. Son iki yıldır baktığımızda Kürt hareketi ile Türk devleti arasında bir anlaşma söz konusu. Anlaşmanın temeli aslında sadece tek bir şeye dayanıyor: O da daha kısa alanda daha da uzun süreli çatışmalar gerçekleşmeyecek anlamına geliyor ama ortaya çıkması, askeri anlamda iki tarafın da işine yarıyor olması ile çok alakalı. Şöyle bir fayda ilişkisinden söz ediyoruz: Bir yanda Kürt hareketi için şu anda en elzem olan şey Türkiye’de sürecin ilerlemesinden ziyade Ortadoğu’da halihazırda Kürt halkının ve diğer halkların yaşam hakkını tehdit eden Işid’e karşı mücadele edebilmek. Kürt hareketi için bu mücadeleyi verebilmenin yollarından bir tanesi hem siyasi enerjisini, hem insan kaynaklarını hem de lojistiğini oraya doğru sevk etmek. Kürt hareketi şu an böyle yapısal bir sınır içerisinde hareket ediyor.

Devlet için de aslında, herhangi bir devletin kendi sınırları içerisinde neden silahlı bir çatışma istemezse onunla çok alakalı. AKP’nin uğraşması gereken birçok şey var. Ciddi bir ekonomik kırılganlık süreklileşmiş durumda. Bunun yanında halihazırda parlamentoda çok ciddi bir muhalefet olmasa da bir takım kendi siyasi planları var. Ortadoğu ile ilgili neredeyse uyguladığı her politika başarısız olmuş durumda. Uluslararası prestijini her geçen gün biraz daha yitiriyor. Yani biraz uzatılmış AKP hegemonyasının bir şekilde Kürt hareketi ile çok ciddi bir askeri çatışmaya girme lüksü yoktu ve bunu da istemiyordu ama istediği de pozitif anlamda bir barış, bildiğimiz anlamda evrensel adımların atılmasından ziyade çözüm değil çatışmasızlık diyelim.

Şimdi Cizre’de her ne oluyor ise bu resim içerisinde oluyor. Bu resmin yani bu çatışmasızlığın gelip duvara tosladığı bir nokta kuşkusuz ki oldu. O da 6-8 Ekim olayları diye konuşulan, benim Kobane ayaklanması dediğim, Kürtlerin son bir kaç on yıla baktığımızda yaşattığı en büyük ayaklanma sayılabilir. Türkiye cephesinde nasıl Gezi ayaklanması gerçekleşmişse Kürtlerin gezisi de Kobane ayaklanması diyebiliriz. Aslında Kürt hareketinin hegomonik olduğu her yerde sokak çatışmaları sürüyor bir taraftan. Böyle bir yeni sürecin Cizre üzerinden başlamasının en temel sebebi de aslında: Kobane ayaklanmasında dikkat ederseniz devlet tarafından öldürülenlerin sayısı 35 civarındaydı fakat Cizre’de kimse ölmedi. Bunun en temel sebebi de, Cizre’de ki halk bir şekilde kendi öz savunmasını polise, askere karşı gerçekleştirebiliyor. Bunları yapabilmesinin çok pratik bir sebebi var: Aslında yüz on bin insanın yaşadığı bir kentten bahsediyoruz. Cizre bir ilçe görünüyor şu anda ama aslında bir şehir ve bu şehrin kayda değer bir kısmında hendeklerin açıldığını ve bu sebeple polisin, askerin şehire girememesinden dolayı Kobane ayaklanmasında burada kimse ölmedi. Bundan sonra yaklaşık iki buçuk ay bu hendekler kaldı. Bu hendeklerin burada durması AKP açısından çok rahatsız edici bir şeydi. Bunun en temel sebebi de her devlet şiddet tekelini her alanda üzerinde egemenlik iddaa ettiği her toprak parçasında gerçekleştirmek ister. Devlet olmasından ileri gelen; bir şekilde bundan muazzam bir rahatsızlık duydu ve en sonunda geçen hafta Cuma günü itibariyle anlaşmalı bir şekilde bu hendekler kapatıldı. Bu hendekleri kapatan da Cizre Belediyesiydi ki Kürt hareketinin temsilcilerinin olduğu bir belediye.

Bu anlaşma bir şekilde gerçekleşti ama bunun gerçekleşmesinin hemen akabinde şöyle bir gelişme de vuku buldu: Daha önceden Hrant Dink davasında adı geçen polis teşkilatı içerisindeki isimlerden bir tanesi, oraya yeni ilçe emniyet müdürü olarak atandı ve hemen akabinde yeni bir cinayetin işlendiğini gördük. On dört yaşında Ümit Kurt isimli, yerelden gelen bilgilere baktığımızda eylemci de olmayan, polislerin hendeklerin kapatılması sonrası daha önceden giremediği alana girmesi ve orada rastgele ateş açması sonucu yaşamını yitiren genç bir insan. Bu diyalog ve müzakere sürecinde Cizre’nin ortaya çıkışı Kobane ayaklanması ile çok alakalı.

Şöyle toparlıyım bir kaç cümle ile: Kürtlerin bu Türkiye siyasi rejimi içerisindeki bir çözüme, özellikle Kobane’den sonra, AKP’nin Ortadoğu politikalarından sonra ciddi bir şekilde bir mesafe almasıyla da kuşkusuz çok alakalı. Yani Kürtler baktığınızda, ki bütün anketler de bunun gösteriyordu, olası bir çözüm sürecine en fazla desteği verenlerdi. Şimdi bu anketler tekrardan yapılacak olsa Kürtlerin desteğinin farklı bir şekilde tezahür ettiği görülebilir; çünkü Kürtler artık Türkiye siyasi rejimini Kobane ayaklanmasından önceki kadar umursamıyorlar yani devlete inanmıyorlar, güvenmiyorlar, AKP hükümetinin samimi olduğuna, bu çatışmasızlık sürecinin ötesinde bir çözüm arayışında olduğuna inanmıyorlar ve güvenmiyorlar. Aslında her şeyin kaynağında bugün Cizre’de yaşananların kaynağında bu yatıyor.

Peki, devletin ayaklanmayı bastırma aracı olarak imkânlarının azalmaya başladığından söz ettiniz. Yani Türk Devleti’nin Ortadoğu konusundaki politikasının çözümsüzlüğe bulanmasıyla da alakalı bir süreç bu. Bir zorunluluk olarak resmettiniz durumu ama eldeki araçlar bu kadar azalmışken tekrar doksanlı yıllarda ki gibi zora başvurabilir mi sizce devlet? Bu anlamda Hüdapar, Hizbullah çizgisinin yeniden öne sürülmesini bu çerçeve içerisinde analiz edebilir miyiz ?

Bu aslında gerçekten önemli bir konu. Onu şöyle açmakta fayda var. Normalde AKP’nin, 12 yıllık tarihçesine, Kürt coğrafyasında nasıl bir performans ortaya koyduğuna bakılacak olursa şu söylenebilir: Kürtlerin bir kısmıyla, yani seksen ve doksanlı yıllarda muhalif olmayan Kürt hareketini desteklemeyen kesimleri belli bir çatı, bir şemsiye altında topladı ve bunu yaparken de bir takım ekonomik yatırımları kullandı. Sadece kendisi bunu yapmadı. Yer yer çok ciddi ekonomik olarak hayırseverlik yardımları üzerinden, bir takım neoliberal politikalar çerçevesinde adımlar atıldı. Yani aslında zor politikası ile rıza politikasını iç içe geçmiş şekilde AKP uygulamaya çalıştı. Biz bunun artık AKP’nin hegomonik bir güç olmaktan çıkıp sadece tahakküme dayalı bir iktidar olması sürecini 2011 genel seçimlerinden sonrasıyla dönemselleştirebiliriz. Türkiye’de gerçekleşen bu siyasi dönüşüm aslında Kürt Bölgesinde şöyle yankılandı: Ben sorunuzu cevaplayabilmek adına biraz geriden almak zorunda kaldım. Özellikle 2011 genel seçimlerinden sonra bu çatışmasızlık süreci 2012’nin sonlarında başladı ve 2012’nin sonlarından itibaren hukuksuz, yani herhangi bir şekilde karşılıklı anlaşmaya dayanmayan bir şekilde Kürt hareketi bölgede kendisine alan da buldu. Yani bu alan bulmayı biraz açmakta fayda var. Örneğin, bu özerkliği normalde sizin inşa etmenizin bir takım yolları vardır. Bunlardan bir tanesi Kürt hareketinin kazandığı belediyelerse diğeri de Kürt hareketinin aslında ta kendisi. Yani kurduğu bir takım kurumlar, Demokratik Toplum Kongresi olsun, halk meclisleri olsun yani Kürt hareketinin bir siyasi projesi var ve bunu gerçekleştirmek istiyor ama AKP herhangi bir şekilde bunu hukuki yollarla herkese açık, şeffaf bir şekilde yürütmediği için halihazırda şöyle bir dinamik ortaya çıkıyor: Türkiye’deki bir çok insanın haberdar olmadığı, bilmediği bir şekilde Kürt hareketi daha fazla alan kazanıyor, toplumsal olarak meşrulaşıyor, oradaki her türlü idari ve iktisadi ilişkinin içerisinde kendini daha fazla var ediyor ve bu şöyle bir denklem ortaya çıkarıyor: Kürt hareketi bu çatışmasızlık sürecinde aslında Kürt coğrafyasında kendisini daha fazla var ediyor. Normalde Türkiye’deki milliyetçilerin “Siz alanı Kürt hareketine bıraktınız.”,”Devlet oradan çekildi.”,”Orada devlet yok mu ?” gibi sızlanmalarının sebebi de aslında bu. Yani şeffaf yürümeyen bir süreç var.

Tam bu bağlamda AKP Kobane ayaklamasında bunun, yani böyle yürüyen bir sürecin kendisi için nasıl bir tehdit oluşturabileceğini, devlet için ne kadar tehdit oluşturabileceğini gördü ve bu nokta da çok ciddi bir şekilde şiddet araçlarına yönelme seçimini yaptı. Özellikle Kobane’den bu yana AKP Kobane ayaklanmasını bir nevi kullanarak iç güvenlik paketi dediğimiz, eylem yapan hemen herkesin dört, beş yıl ceza almasına yol açabilecek yeni bir güvenlik paketi ortaya koyuyor. Kuşkusuz bu sadece Kürtlere yönelik bir yasa veya hamle değil. Bu Türkiye’deki bütün demokratik, muhalif yapılara ve insanların eylem yapma hakkına yönelik bir saldırı olarak nitelendirilebilir. Bu hamle aslında Kürt hareketi için devletin artık tamamen şiddet politikalarına yönelmiş olması demek. Bir yandan da paralelinde bu şiddet politikası sokakta var. Hemen hemen her hafta Diyarbakır’da, Cizre’de diğer Kürt şehirlerinde eylemcilerin, gençlerin öldürüldüğünü duyuyoruz ve bunu da aslında AKP iki yolla yapıyor diyebiliriz. Bir tanesi sizin bahsettiğiniz Hüdapar üzerinden bunu gerçekleştiriyor çünkü hatırlayalım Kobane ayaklanmasında öldürülen yanılmıyorsam 8 kişi Hüdapar tarafından öldürüldü. 35 kişi devlet tarafından, 4 kişi de korucular tarafında öldürüldü.

Böyle bir denklem içerisinde devlet aslında bir yanıyla kendi yaslandığı polis, asker gibi şiddet aygıtları var bir taraftan da kendi Kürt hareketine çözümü ilerletemediği için her türlü çatışmayı ve tartışmayı Türkiye kamuoyuna Kürtler içi bir tartışma olarak yansıtabiliyor veya çatışma olarak. Yani Kobane ayaklanması aslında en temelinde AKP’ye karşı bir ayaklanma, AKP’nin Ortadoğu politikalarına karşı bir ayaklanma ama nasıl tartışıldığına baktığımızda son üç ayda ölen insanlar sanki İslamcı Kürtler, Işid’i destekleyen Kürtler ile seküler Kürtler arasında bir çatışmadan ibaretmiş gibi bir algıyı AKP yaratabiliyor, kullanabiliyor. Hüdapar aslında uzun zamandır bunun peşinde. Orjinine baktığınızda doksanlı yıllarda ismi domuz bağı tarzında bir işkenceyle geçen, devlet yetkililerinin, birçok askeri yetkilinin açıkladığı üzere devlet tarafından müsamaha gösterilen, Jitem tarafında yer yer kullanılan bir örgütten bahsediyoruz. Bu örgüt yani aslında devletle içinde bulunduğu muhabbeti çok derin ve dışarıdan insanların kolay kolay görmesinin mümkün olmadığı bir düzeyden bahsediyoruz. Bu devlet için oldukça avantajlı bir denklem. Son bir kaç haftanın gündemine bakacak olursak Bülent Arınç Hüdapar’la çok açık bir şekilde bir görüşme yaptı ve Hüdapar’ın çözüm sürecine katılması gerektiğine dair bir takım ifadelerde de bulundu AKP’li yetkililer. Yani Hüdapar bu süreci daha fazla uzatmak, Kürt meselesinde daha fazla zaman kazanmak, oyalamak için kullanılan bir taktik olarak düşünülebilir. Baktığınız zaman Hüdapar’ın Kürt illerinde aldığı oy çok düşük, tüm oyu yüz bin olan bir parti. İnanılmaz ciddi bir tabanı yok aslında. Önemli bir siyasi aktör olması devletin onu öyle göstermek istemesiyle alakalı.

Peki AKP neden böyle şeyler yapıyor? Neden bu süreç daha demokratik, daha şeffaf, daha evrensel barış pratiklerine yaslanabilecekken böyle şeyler kullanıyor? Çünkü tek bir derdi var. Haziran ayında yapılacak genel seçimlere kadar çok da bir şey yapmak istemiyor. Temel derdi sürdürülebilir düzeyde bir çatışma düzeyi yakalamak. Aslında Kürtlerin de kabul etmediği bu. Yani hükümet bir yandan ciddi, pratik bir adım atmıyor, barış taslağını kamuoyuna açmıyor. Örneğin, İmralı ile devlet arasında bir şeylerin konuşulduğunu biliyoruz. Yani PKK lideri Öcalan’ın Kürt kamuoyuna yansıtmış olduğu çözüm taslağı hiç konuşulmadı, hiç tartışılmadı. Bu tekrardan gidiş geliş trafiğine girilmesi, Kürt hareketinin diğer fragmanlarının bu çözüm paketi konusunda aynı noktada olmasını söylediğinden beri üç hafta geçti fakat kimse bunu konuşmuyor, kimse bundan bahsetmiyor. AKP’de konuşturmak istemiyor çünkü temel derdi, genel seçimlere kadar sürdürülebilir bir sokak çatışmasıyla bu işi götürmek. Yani kendisi yapamıyor ve bunu Hüdapar üzerinden gerçekleştirmek istiyor ve bu şekilde de aslında iki şeyi başarmış oluyor: Birincisi oyalama taktiği devam etmiş oluyor, ikincisi Kürt hareketi daha da marjinal bir noktaya itilmiş oluyor. Yani medya aygıtlarını elinde bulunduran, medya tahakkümü muazzam düzeyde olan bir iktidardan bahsediyoruz. Alternatif bir ses çıkarılmasına kesinlikle müsaade edilmiyor. Böyle bir denklem varken Türkiye kamuoyunu Kürt meselesi konusunda çarpıtmak, yanlış şeylere sevk etmek, yanlış şeyleri düşündürtmek çok da zor değil. AKP bunu rahatlıkla yapıyor. Seçimlere gidilirken HDP’yi olabildiğince marjinalleştirmek istiyor; çünkü %10 seçim barajını geçmeyi kendisine bir hedef olarak koymuş bir siyasi hareketten bahsediyoruz. Bunlardan ötürü şu anki durum AKP’nin çok da şikayetçi olduğu bir durum değil. Özellikle Kürtler kuşkusuz muazzam tepkili ve sürece inançları çok fazla yok ama AKP’nin veya devletin bundan çok fazla rahatsız olduğunu söylemek zor.

Peki AKP’nin çubuğu hem Türkiye’de hem Türkiye Kürdistan’ında İslamcılığa bükmesinin arkasında da çözümsüzlüğü, elindeki araçsızlığı görebilir miyiz sizce?

Kesinlikle öyle görülebilir ama bence onun ötesinde de düşünmekte fayda var; çünkü AKP en başından itibaren Kürt meselesine nasıl bir çözüm düşünüyor diye baktığınız zaman şunu görürsünüz: Gerçekten evrensel liberal çözüm pratiklerine yaslanan yani şunu kastediyorum; uzun süreli silahlı çatışma, iki milyon insanın evinden, barkından edilmiş olması, on binlerce faili meçhul… Bunlar sadece Türkiye’de yaşanmadı. Dünyanın birçok yerinde bunların katbekat fazlası illa etnik ulusal bir sorun bağlamında değil, darbe dönemlerinde, çok geniş çaplı insan hakkı ihlallerinin yaşandığı süreçler sonrasında barış pratikleri aslında hâlâ da bir paket olarak dünyada deneyimler üzerinden duruyor. Güney Afrika’ya baktığınızda bunu görürsünüz, İrlanda’ya, Arjantin’e baktığınızda bunu görebilirsiniz. Yani bu çözüm ve barışın da bir metodu var. AKP’nin buna yaslanmak yerine daha farklı bir projesi olduğunu en baştan beri söylemek mümkün.

Kürtler ve Türkler ancak yeni bir ulusal kimlik tarif edilirse barışabilirler. Bu ulusal kimliğin temelinde de Sünni İslamiyet olması kaydıyla Kürt meselesine çözüm bulunabilir. Yani Kürtler ve Türkler ancak İslam kardeşliği çerçevesinde barışabilir diye bir düşüncesi ve perspektifi var aslında. AKP’nin bu anlayışı ve perspektifi burada iki tane duvara tosluyor diyebiliriz. Birincisi, Kürt hareketinin seküler bir hareket olması. Aslında anlaşamamalarının ve tarafların karşılıklı olarak farklı çözüm modeline inanıyor olmalarının temelinde bu yatıyor. Kürt hareketi seküler bir hareket bir de Kürt hareketi sistem karşıtı bir geçmişi olan bir hareket. Sadece etnik, ulusal bir hareket de değil. Yani demokratik özerkliği inşa etmeyi düşünürken, bir yandan piyasa karşıtı, diğer yandan AKP’nin muazzam şekilde nefret ettiği kadınların özneleşme sürecini gerektiren bir çözüm modeli öngörüyor.

Aslında iki tarafın varoluşsal bir uyuşmazlığı var. Bunu da çözüm bağlamında çok net görüyoruz. O yüzden AKP’nin Ortadoğu’da İslam üzerinden sıkışmışlığı derinleştikçe AKP daha fazla şiddet aygıtlarına yaslanıyor çünkü kendi öngördüğü çözüm modelinin pratikte çok da fazla karşılığı olmadığını görüyor. Yani bu İslamiyet temelinde bir çözümün özellikle Kobane ayaklamasından sonra Kürtler cephesinde çok fazla karşılığı yok; çünkü Kürtler İslamiyet adı altında Işid ve cihatçı diğer gruplar durmadan Kürtlerin yüzyıllardır yaşadığı Rojava’da ki kantonlara, yani yaşadığı coğrafyaya saldırıyorlar. Şengal’de ne olduğu görüldü. Işid Kürt kadınlarını, Ezidi kadınları köle olarak pazarlıyor. Yani bu Ezidilere olan saldırı süreciyle birlikte Kürtler arasında İslamiyete olan antipatinin daha da arttığını söylemek mümkün. AKP’nin çözüm modelinin bu perspektifle varabileceği nokta çok kısıtlı. İslamiyet temelli kardeşlik stretejisi her seferinde duvara tosluyor ve AKP her duvara tosladığında da oyalama ve şiddet politikasına geri dönüyor ve bunu da bir takım konjonktürel planlar çerçevesinde gerçekleştiriyor. İşte üç aylık planlama, beş aylık planlama. Bu planlamaları da aslında hiçbir zaman tutmuyor ve Ortadoğu’da öngöremediği bir gelişme ortaya çıkıyor ve her öngöremediği olayda Kürtlere büyük bir şiddet uyguluyor. Kobane ayaklanmasında gerçekleşen de aslında buydu.

Dolayısıyla AKP’nin Kobane’den önce, Işıd’in Kürdistan Bölgesine saldırısından önce bölgesel anlamda Kürtleri kontrol etmek, Kürdistan’ı kontrol alında tutmak için Barzani ile kurmuş olduğu ittifak Işid saldırısı ile beraber ve Türkiye’nin hareketsiz kalmasıyla en azından Işid saldırılarına göz yummasıyla birlikte tarumar oldu diyebilir miyiz? Yani Barzani ve AKP arasındaki ittifak çatırdıyor olabilir mi? Çünkü şunu da biliyoruz ki tüm Kürdistan coğrafyasında tüm Kürt ulusal hareketi içerisinde iki tane ana akım var ve bunlar birbirleri ile rekabet halindeler. Bu rekabet halinde olan unsurlardan Barzani ile AKP arasında özellikle Irak merkezi hükümeti ile olan sorunlar sebebiyle ciddi bir ittifak söz konusuydu. Şimdi gelinen noktada ve Işid saldırısı sonrasında değişen uluslararası konjonktür çerçevesinde Barzani ile AKP’nin bu yakın ittifak ilişkisi sürdürülebilir mi? AKP geçmişte sürdüregeldiği böl yönet stratejisini devam ettirebilir mi?

Aslında sizin çok güzel bir şekilde çerçevesini çizdiğiniz bu ittifak yani Kürdistan Bölgesel Hükümeti ile AKP arasında Ortadoğu’da ki birçok konuda, Ortadoğu’da gerçekleşen bir çok çatışma, olasılık, imkân her ne dersek diyelim bunlar üzerinden kurulan ittifak gerçekten de Şengal saldırısı sonrası ciddi bir çıtırdamaya uğradı. Çünkü Işıd’in Musul saldırısı Barzani’nin “Biz Irak’taki Kürtler olarak artık bağımsızlık talebini ortaya koyuyoruz ve bunun için mücadele edeceğiz” demesinden iki ay sonra gerçekleşti ve bu açıklamanın akabinde hemen AKP’nin hükümet sözcüleri “Bizim böyle bir sürece karşı bir ilkesel karşıtlığımız yok” açıklamalarında bulundu. Aslında Işid bölgenin en önemli kenti olan Erbil’e de bir saldırıda bulundu. Bu son anda Amerika’nın müdahalesi ile engellendi. Orada Irak’taki Kürtler şunu fark etti: Aslında AKP düşünüldüğü kadar, kendilerinin konumlandırdığı kadar güvenilecek bir aktör değil. Genel olarak bu AKP’nin yapmak istediği ama hem beceriksizlikten, hem kaynaksızlıktan, hem bilgi yoksunluğundan hem de mezhepçilikten ötürü gerçekleştiremediği bir sürü şey neden olmuyorsa aslında bu ittifakın yürümemesinin temeli de bu.

AKP’nin Ortadoğu’ya dair hayalleri, perspektifleri var ama neredeyse hiçbirini gerçekleştiremedi. Bu gerçekleştirememesi kuşkusuz ilişkiyi çatırdattı ama aslınla bu ilişkinin temelinde yatan komik bir bağlam var. Kürdistan Bölgesel Hükümeti kendi bölgesinden çıkan petrolü bir şekilde uluslararası piyasaya sokmak istiyor. Bunun Türkiye üzerinden gerçekleşmesinden kuşkusuz ABD şirketleri rahatsız. Buna dair girişimler olmuştu. Bu girişimlerin takıldığı, tökezlediği nokta Irak Merkezi Hükümeti’nin buna müsaade etmemesiydi. Şengal saldırıları sürecinde AKP’nin KDP’ye hiç destek çıkmaması, Irak Kürtlerini hiç desteklememesi, sessiz kalması Irak’taki Bölgesel Hükümet’i Merkezi Hükümet ile yakınlaştırdı. Yani neredeyse üç aydır, petrol ile ilgili çatışma çıktığı andan, Irak Kürtleri ile Türk devleti antlaşma imzanladığı andan itibaren Merkezi Hükümet fonları neredeyse kesmişti. Üç ay boyunca neredeyse hiç fon akışı olmadı. Yani Irak Kürtleri için ticaret neredeyse durma noktasına geldi, üç ay boyunca kimse maaşlarını alamadı. İki buçuk üç ay önce bu sürecin tekrardan başladığını görüyoruz yani tekrardan fon akışı başladı.

Şunu demeye çalışıyorum: Burada aslında siyah beyaz bir ilişkiden ziyade daha önceden çok ciddi bir şekilde ittifak temeline yaslanan süreklileşmiş ittifakın çatırdadığını, çok daha kırılgan hale geldiğini görüyoruz. Bu tamamen kopmadı ama karşılıklı muazzam bir güven ilişkisine dayanan bu ilişki çatırdadı ve Irak’taki Kürtler de Türkiye endeksli Ortadoğu politikasını yürütmenin kendilerine zararı olduğunu fark ettiler ve bu zararı atlatabilmek için bir şekilde Ortadoğu’daki ilişkilenme biçimlerini daha da çoğaltmaya, çok boyutlu bir dış politika izlemenin gerekli olduğuna karar verdiler. Türkiye ile ilişkiye kuşkusuz devam ettiler çünkü baktığınızda oradaki ekonomik faaliyetlerin çok büyük bir bölümü Türkiye şirketleri üzerinden devam ediyor. Bir bağımlılık ilişkisi de söz konusu. O yüzden hızlı bir şekilde koparıp atılabilecek bir ilişkiden bahsetmiyoruz ama bu ilişki reel politik anlamda zayıfladı ve diğer taraftan ulusal medyaya çok yansımayan peşmegeler askeri malzeme götürmek adına Kobane’ye gittiklerinde burada çok şaşalı bir şekilde karşılandılar. Bu süreçte AKP oraya götürülecek askeri malzemeyi bile çok ciddi bir pazarlık unsuru haline getirdi. Bu da Irak’taki Kürtlerin AKP’ye olan güvenini zedeleyen şeylerden bir tanesiydi. Kasten ve bilerek aradaki kriz yansıtılmıyor ama artık Irak’taki Kürtler AKP ile daha pragmatik bir ilişki kurmaları gerektiğinin farkına vardılar diyebiliriz.

Anlaşılan bu AKP açısından, Kürt sorunun yönetmek açısından zor bir süreç olacak. Diğer yandan HDP’ye dönecek olursak ki o meseleyi hiç konuşmadık. Seçimlere doğru giden süreçte eğer müzakelerde bir ilerleme sağlanamazsa HDP bu süreci kontrol edebilecek mi? Bu seçimlere nasıl yansır? Çünkü Bayık’ın açıklamalarını okuduk. Bayık esas itibariyle müzakerelerde AKP tarafının hâlâ zaman kazanmaya oynadığını dile getiriyordu. Çok umutlu bir tablo çizmiyordu ancak Öcalan’ın insiyatifi ile bu sürecin devam ettirildiğini ve AKP için bunun son şans olduğunu dile getiriyordu. Takvime mutlaka uyulması gerektiğini, artık bunun bir zorunluluk olduğunu, eğer takvime uyulmazsa olacaklardan kendilerinin sorumlu olmayacağını dile getirdi. Bu manada baharda, müzakerelerin artık işlemeyeceği, sürecin sonuna gelindiği ortaya çıkarsa sizce HDP zorlanır mı? Seçimlere bunun yansıması nasıl olur?

AKP Kürt hareketini bir seçim yapmaya zorladı ve Kürt hareketi de bir seçim yapmış bulunmakta. O seçim şuydu: Kürt hareketi Haziran ayında yapılacak genel seçimlere nasıl bir anlam atfetmeli? Yani buna ne kadar önem vermeli? Yani Kürt hareketi için seçim barajını aşma hedefini ortaya koymak demek aslında buna oldukça önem vermek demek. Diğer taraftan böyle bir seçim yapılmışsa bu seçim Kürt hareketi için bir zorunluğu da beraberinde getiriyor. Eğer seçimin olduğu atmosfer çatışmaların olduğu bir atmosfer olursa kuşkusuz bu Kürt hareketindense AKP’nin işine gelen bir durum olur. Yani HDP ve diğer bileşenleri, sosyalist hareketi kapsayan, kadın hareketini kapsayan, Lgbt hareketini kapsayan, sınıf ve emek hareketini kapsayan siyasi bileşenleri ile birlikte yerel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine girdi. Yerel seçimlerde Türkiye’nin batısında bir başarı elde edilebilmiş değil. İstanbul, İzmir, Ankara gibi şehirlere baktığımızda önceki seçimlerden farklı bir oy alamadı. Yani HDP projesi yerel seçimlerde başarılı olabilmiş değil ama o seçim atmosferini hatırlayalım. AKP karşıtı cenah korkunç bir şekilde Türkiye’de Gezi ayaklanması ile birlikte siyasetle yeniden bir şekilde ilişkilenmiş, yeni bir perspektifle siyasetle ilişkilenmek isteyen insanların aslında çoğu CHP’ye oy verdi ama bu Türkiye’de yeni diyebileceğimiz bu siyasi gündem ki aslında cumhurbaşkanlığı seçimine geldiğimizde ciddi bir bölünme yaşadı.

O bölünmeden bir bölümü HDP projesine inanabileceklerini ortaya koydular. Haliyle Demirtaş’ın aldığı oy oranı üç puan kadar yukarı çıktı ve yeni bir seçime girme süreci Kürt hareketi açısından çatışmalı bir süreç olmadı. Bu yüzden çatışmaların sürmesi demek HDP için ciddi bir handikap demek.  AKP de bunu bildiği için Kürt hareketi geri atsa bile, örneğin Cizre’de hendekler kapatıldı fakat hendeklerin kapatılmasının ardından devletin yaptığı hamlelere baktığımız zaman aslında çok şaşırtıcı siyasi hamleler yaptılar. Pazartesi ve Salı iki tane önemli gelişme yaşandı. Biri Mardin Kızıltepe Belediyesi eşbaşkanı gözaltına alındı. Batman Belediyesi eşbaşkanı ve bir takım meclis üyeleri gözaltına alındı. Bunun haricinde Cizre’de Ümit Kurt’un öldürüldüğü günün iki gün öncesinde hendekler kapatılmıştı, normal hayat işleyişine geri dönmeye başlamıştı ama bir bakıyorsunuz polisler meydana çıkmışlar ve olay çıkarmaya çalışıyorlar.

Şimdi bunu şöyle okumak lazım: AKP, Kürt hareketi geri adım atsa bile, Cizre’deki hendekleri kapatsa bile, yani öz savunmasından feragat etse bile ki yaşam haklarını korumak için kazdıkları hendeklerden bahsediyoruz; çünkü hendek kazılmayan yerlerde insanlar öldürülmüştü fakat Cizre’de böyle bir şey olmamıştı. Çok dağıtmadan söyleyeyim. AKP aslında Kürt hareketi geri adım atsa da bu çatışmayı kaşıyacak, körükleyecek bir takım hamlelerde bulunacak. Aslında temelde dediğim gibi AKP’nin hedefi sürdülebilir bir çatışma sağlayarak HDP’yi daha da marjinelleştirmek çünkü HDP’nin barajı geçmesi demek çok şey demek. Türkiye siyasi sisteminde suni bir denge var aslında ve HDP’nin barajı geçmesi bu seni dengenin bozulması demek. Nasıl bir suni dengeden bahsediyoruz. CHP’nin üç beş puan aşağıda veya yukarıda oy alması AKP ve Türkiye siyasi geleceği için çok bir şeyi değiştirecek gibi görünmüyor ki MHP için de öyle. Yani CHP ve MHP’nin, şu an parlamentoda bulunan siyasi partilerin alacakları oy oranları artık Türkiye’de hiç bir şeyi değiştirmeyecektir. Barajı aşan bir HDP yanlış hatırlamıyorsam şuan da 32-33 milletvekili var. Bu sayının ikiye katlandığını düşünün ki barajı aşması durumunda bunların çoğu AKP’nin halihazırda çok milletvekili çıkardığı Kürt illerinden alınacak vekiller. Yani bir şekilde eğer HDP barajı aşarsa bundan en fazla zarar görecek siyasi parti aslında AKP’nin ta kendisi. AKP’nin seçimden sonrası için bildiğimiz, açıkça söylediği iki tane planı var. Aslında bunlar iç içe geçmiş planlar. Anayasayı değiştirmek ve bunu yaparken başkanlık sistemini getirmek. Böyle bir niyet, böyle bir projeyi engelleyebilecek olan tek şey aslında HDP diyebiliriz. Diğer türlü HDP barajı geçemezse AKP daha fazla sandalyeye sahip olacak ve anayasayı değiştirmek konusunda muazzam bir meclis gücüne erişecek. 2015 senesinin en önemli konularından bir tanesi bu olacak. Bunun gerçekleşmesini engelleyebilecek veya gerçekleşecekse bile bunun demokratik bir şekilde, Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacak şekilde olmasını sağlayacak güç HDP diyebiliriz.

Diğer taraftan şöyle bir şey de biliyoruz: Türkiye’deki demokratik kamuoyu, Gezi sonrasında örgütlenmesi çok mümkün olmayan demokratik kamuoyundan bahsediyorum, Türkiye’deki geniş siyasi damardan bahsediyorum. Bu yeni siyasi damar hala çok ciddi kurumsal siyasi bir form bulmuş değil. Bunu kazandırmak adına son süreçte BHH’den bahsedilebilir. Bu önemli bir siyasi girişim olarak ortaya çıktı. Türkiye’nin demokratikleşmesi için, AKP’nin daha ileri atabileceği antidemokratik adımları engelleyebilmek için Kürt hareketi ile diğer siyasi aktörlerin birlikte hareket etmesi de mümkün. Kürt hareketi aslında özellikle Kobane ayaklanmasından sonra muazzam bir şekilde yalnız kaldı, yalnız bırakıldı. Bir nevi Türkiye’deki sol hareketin, sol perspektifin Ortadoğu’yu en başından itibaren yanlış okumasıyla çok alakalıydı ama şu an belki bir takım muhalefeti birlikte örme çabaları mümkün olabilirdi diyebiliriz. Örneğin güvenlik yasasına birlikte karşı çıkmak gibi. Çünkü bu yasa çıkarsa bu herkesi bağlayacak bir şey. Bütün Türkiye’deki eylem yapma hakkını tamamen ortadan kaldıran bir şey.

Toparlayacak olursak HDP, AKP’nin çatışmayı körükleme çabalarını durduramıyor ne yazık ki. Aslında Türkiye’nin demokratikleşmesini düşünen herhangi biri için bir parametre olmalı. HDP bunu durduramıyor. Geri adım atsa dahi AKP bu çatışmayı körükleyecek hamlelerde bulunuyor. Aslında bu açmazdan çıkmanın yolu Kürt hareketinin biraz kabuğunu kırması, bölgede olan biten şeylerden herkesin daha fazla haberi olması, insanların ölen insanlar konusunda daha fazla ilgi göstermesi, daha ciddi bir kamuoyu tepkisinin oluşturulması. Şu anda bu gerçekleştirilemediği için yani bir şekilde Türkiye’deki Kürt muhalefeti ile daha geniş anlamda demokratik kamuoyunun ortaya koyduğu tepkiler birleşmediğinden dolayı çok bölük pörçük bir muhalefet var ortada. Bence bu muhalefet birlikte hareket ederse %10 seçim barajını aşmak çok da zor değil çünkü bu da bence önemli bir kesit olarak ortaya konmalı: Biz bir hafta boyunca oturup seçim sonuçlarına baktık. Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarını diğer seçim sonuçlarıyla birlikte çaprazlama yöntemiyle birlikte işledik ve Kürt hareketinin, HDP’nin cumhurbaşkanlığı seçimleri ile birlikte oylarını arttırması aslında Türkiye’nin batısındaki Alevilerin, emekçilerin, kadınların tercihini Demirtaş yönünde yapması ile mümkün oldu. Mesela Gezi’ye destek vermiş bir takım İstanbul’daki ilçelerde Demirtaş’ın muaazzam bir şekilde oyunu arttırdığını görüyoruz. Beşiktaş, Kadıköy, Taksim… HDP’nin genişlemesi, büyümesi Kürt bölgesinde belli bir aşamaya gelmiş durumda. Daha ileriye gitmesi çok kolay değil. Kobane sonrasında ortaya çıkan ulusal atmosferin AKP karşıtlığının Kürtler arasında daha fazla popülerleşmesi kuşkusuz HDP’nin oy oranını arttıracaktır ama barajı aşmak için yeterli olmayabilir; çünkü Kürt hareketi, HDP, Demirtaş cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı oyu tutmak zorunda. Onu tutabilecek mi bu çok önemli bir mesele. Tutabilirse ve Kürt hareketi Türkiye’deki demokratik muhalefet ile birlikte seçimlere gidebilirse AKP’nin orta vadeli politikalarını engellemek mümkün olabilir ama diğer türlü çok kolay görünmüyor diye düşünüyorum.

Son olarak şunu merak ediyoruz. Uzun zamandır Kürt siyasetçiler de yeni bir nesilden bahsediyorlar. Biz de onları görüyoruz. Yeni bir Kürt nesli geliyor. Gençler çok öfkeliler ve müzakere sürecinin başarısız olması halinde ki biz bunu biraz Kobane ayaklanmalarında da gördük. Kürt siyasetçilerine karşı da bir öfke söz konusuydu. Daha Kürdistani bir çizgi öne çıkabilir mi? Bu manada böylesine bir tepkinin, gençlerden, aşağıdan Kürt coğrafyasında gelecek bir tepkinin seçimlerde HDP’yi zorlaması söz konusu olur mu? 

Bu bahsettiğinizin önümüzdeki bir kaç sene en fazla konuşacağımız şey olduğunu düşünüyorum ama bunun yansımalarının çok kısa vadede, seçimlere kadar olmasından ziyade daha bir kaç yıla belki de on yıla yayılacak şekilde konuşulacak. Evet, gerçekten alttan gelen Kürt gençleri çok öfkeliler. Bir de diğer taraftan bu öfkeyi yaratan birkaç temel şey var. Bunlardan bir tanesi gerçekten de bu Türkiye siyasi sistemiyle bu radikal gençliğin çok fazla bağ kurma imkânı yok. Bu gençler Ortadoğu’ya baktıklarında Kürtler nerede olurlarsa olsunlar Türkiye’de, Irak’ta, Suriye’de, İran’da, Rojava’da Kürtlerin yaşam hakkına yönelik çok ciddi saldırılar var. Kürt gençliğinin içinde yetiştiği atmosfer bu. Bir taraftan da kolektif bir hafıza içerisinde yetişiyorlar. O kollektif hafıza da aslında doksanların hala hesaplaşılmamış hafızası. Bunları yeni ulusallaşma dalgası ile birlikte düşündüğümüzde PKK’nin, HDP’nin, yani Kürt hareketinin siyasi çizgisinden doğrudan kopacak bir siyasi dinamiğin ortaya çıkacağını düşünmüyorum ama Kürt hareketine tabandan daha fazla baskı yapılması olası.

Birçok entellektüel siyasi ortamda konuşulurken genelde Kürt hareketine milliyetçi diyerek bir etiket, bir yafta bulunur. Ben bunun çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Kürt hareketi ulusal bir harekettir fakat milliyetçi bir hareket değil ve sürekli aslında tabandan gelen Kürt milliyetçiliğine yönelik baskıları da soğuruyor. Bunu soğurmasının aslında rasyonel bir sebebi de var. Kürt hareketi için önümüzdeki on yıl içerisinde bir kaç tane olasılık varsa bunlardan en gerçekçi ve en olası olanı aslında Türkiye siyasi rejimi içerisinde bir çözüm olasılığı. Kürt hareketi bunu hedefliyor ve milliyetçilik demek Kürt hareketinin de kontrolünün ötesine geçen bir dinamik demek. Özellikle gençler arasında böle bir şeyin olması, daha yukarıya çıkması, enerjik bir hal alması. Kürt hareketi bunu şu ana kadar hep kontrol etti. Aslında şu an da Cizre’deki bir genci düşünecek her hafta ya Şengal’den ya Kobane’den ya Irak’tan, Suriye’den farklı faklı yerlerden daha önceden ya bildiği, tanıdığı olan insanların cenazeleri geliyor. Daha bugün Cizre’de yaşamını yitiren gerillalardan bir tanesinin cenazesi kaldırıldı. Korkunç bir kalabalık vardı. Böyle bir atmosferde büyüyen ve böyle bir atmosfer içerisinde yaşayan insanların duygu hali her ne olabilirse aslında bu gençlerde böyle bir duygu haline sahip. Haklı olarak öfkeli. İçinde bulunduğu koşullara duyduğu bir öfkeden bahsediyoruz.

Kürt hareketinin şu ana kadar yaptığı soğurma şekli hep şu oldu: Daha fazla radikal bir mücadele istiyorsanız, daha radikal bir kopuş istiyorsanız buyrun Ortadoğu’nun çeşitli yerlerinde Kürtlerin yaşam hakkı tehdit altında. Gidin orada mücadele edin. Yani Kürt hareketi bu tabandan gelen baskıyı gençlere “Madem Kobane halkı ile dayanışmak istiyorsunuz, gidin orada Kobane halkı ile savaşın” diyerek soğurdu. Tabi bir yandan gidin mücadele edin derken diğer taraftan da biz de Türk Devleti ile masaya oturduk, bir takım şeyler burada düzelecek, barışa yönelik ciddi adımlar atılacak diyerek bu noktada da gençleri ikna etmeye çalışıyorlardı. Artık AKP’nin adım atmıyor olması bu gençlerdeki öfkeyi şüphesiz arttırıyor fakat ben bu öfkenin yansımalarının doğrudan legal siyaset üzerinden olduğunu çok fazla düşünmüyorum. Kuşkusuz bir baskı unsurudur ama daha çok doğrudan mücadele içerisinde yer alan Kürt gençlerinden ziyade aslında Kürt hareketinin çeperinde duran gençlerin arasında bu Kürdistani söylemin yaygınlaştığını görürsünüz. Yani Kürt hareketinin parçası değildir. Örneğin sosyal medyada bunun temsillerini çok fazla görürüz çünkü en temelde de bu sebeple yani doğrudan Kürt hareketi içerisinde bulunmaktan ziyade aslında Kürt hareketinin çeperinde, uzağında bulunuyor olmak milliyetçi söylemi geliştirmek için çok da elverişli bir koşul yaratıyor. Yani Kürt gençlerinin arasında mücadelenin içinde olanlar var, uzak durmayı tercih edenler var. Uzak duranlar daha fazla milliyetçi söylem kullanıyorlar. İçerisinde yer alanlar ise bazen yaşamını yitiriyorlar, yaralanıyorlar, Kürt hareketinin bir takım kurumlarında çalışıyorlar, sokak muhalefeti içerisinde yer alıyorlar, bazıları öğrenci oluyorlar ama en temelde Kürt hareketi milliyetçiliği hala soğurabiliyor çünkü çok yaşamsal acil ihtiyaçları var.

O yüzden ben bunun kısa vadeli etkilerden ziyade orta vadede etkili olacağını düşünüyorum. Bu gençler arasındaki milliyetçilik çok başa çıkılamayacak bir milliyetçilik değil. Asıl başa çıkalamayacak olan yaşça büyük bir takım Kürt orta sınıflar içerisinde, öyle bir kesim varsa Kürt burjuvazisi içinde, bu milliyetçiliğin yaygınlaşması Kürt hareketini açmaz bir noktaya doğru sürükleyebilir. Çünkü halihazırda onların Kürt hareketine daha fazla baskı yapma imkanları var. Kürt hareketi de sonuçta finansal olarak bir sürü şeye ihtiyaç duyuyor, halkın yapmış olduğu bağışlarla kendisini var ediyor.Yani Kürt hareketine gençlerin yapabileceği baskı onları aslında mücadelenin içine çeken bir şey iken,halihazırda mücadelenin içinde olmayanların yaptığı baskı daha fazla sonuç getirebiliyor. O yüzden Kürt milliyetçiliğinin orta sınıflar arasında yayılması ki zaten birçok ezilen halk için öyledir, Kürt zenginleri arasında yayılması aslında Kürt hareketi için daha açmaz bir nokta olabilir.

Karşı Radyo’nun yaptığı bu röportajın dökümü, 12 Ocak 2015 tarihinde Başlangıç Dergisi’nin internet sitesinde yayınlanmıştır.

,

Hamit Bozarslan ile Röportaj: “Arap Baharı” Sonrası Ortadoğu’nun Siyasal Durumu ve Kürtler
Zeynep Uğur & Adnan Çelik

Öncelikle genel bir perspektif açısından, “Arap Baharı” sonrası yaşanan değişimler ekseninde Ortadoğu’nun bugünkü panoramasını nasıl okumak gerekir?

Öncelikle 1980’lerle ortak bazı noktalar var. 1980’lerde Arap âleminde son derece önemli bir kriz yaşandı. Bu krizin temelinde bir yandan İran Devrimi ve Afganistan’ın işgali, diğer yandan da Camp David anlaşmaları vardı. Bunların akabinde üç tane savaş: İran-Irak savaşı, Afganistan Savaşı ve Lübnan İç Savaşı’nın hızlanması… Bu kriz döneminde sınırların ne kadar zayıf olduğu, Westphalia modelinin ne kadar ciddi bir kriz içerisinde olduğu, toplumların ne kadar zaaf içerisinde ve kırılgan olduğu aşikâr bir şekilde ortaya çıktı. Devletlerin çeteleşme sürecine girdiği, aynı şekilde sınırların silahlı konar-göçerliği mümkün kılan bir şekilde zayıfladığı ve Arap âlemindeki gençliğin şiddet kapasitesinin gittikçe iç savaşlara aktarılabileceği gösterildi.

Arap âleminde 2011’den sonra ikinci bir kriz yaşandı: çok büyük, çok daha ciddi bir kriz; çünkü bu sefer bu krizin önünde sadece 1980’lerde gözlemlenen olay ve olgular yok, aynı zamanda toplumların çökmesi de var. Şu anda Arap âleminin büyük kısmında yaşanan durum, toplumların çökmesi veya ortadan kalkmasıdır. Bunu Libya’da, Sina Bölgesi’nde, Suriye’de, Suriye’nin uzantısı olan Lübnan ve Irak’ta, Yemen’de çok açık bir şekilde görüyoruz. Devletin çökmesi toplumu özgürleştirmiyor; tam aksine toplumsal zamanı veya mekânı belirleyen kurumun da ortadan kalkmasını kaçınılmaz kılıyor. Bununla birlikte toplumun kendisi de kayboluyor. Bunun sonuçlarından bir tanesi askeri bir fragmantasyon. İkinci sonuç mekânsal bütünlüklerin kırılması, yeni mekânsal dinamiklerin ve toprakların oluşması; askerileştirilmiş yeni iç sınırların oluşturulması; fakat aynı zamanda dış sınırların tamamen aşılması ya da anlamsızlaşması. Üçüncü sonucu da fragmantasyonun son derece hızlı bir şekilde aşiret temeline dayandırılması; ya da mezhebi temelde yeniden tanımlanması sonucunda toplumun kendisini yönetemeyecek hale gelmesi. Bu koşullarda ortaya çıkan alternatif radikal bir İslamcılık ya da radikal bir ideoloji olabilir.

Bu noktada IŞİD gibi radikal İslami örgütlerin ortaya çıkması nasıl gerçekleşti? Suriye’ye yönelmeleri sonrasında ÖSO’yu kısa bir sürede egale edebilecek bir güç haline geldiklerini görüyoruz. Bunu nasıl açıklamalıyız? IŞİD’in Musul’u işgal etmesi görece daha kolay olurken Suriye’de aynı durumun gerçekleşmemesi konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Aslında ikisinde de ortak noktalar var. Hatta bu ortak noktaları Libya’da ve Yemen’de de görüyoruz. İbn-i Haldun’dan beri şunu biliyoruz: Eğer bir toplumda çok sayıda “asabiyet” varsa, o asabiyetlerin iktidara ulaşabilmesi mümkün olmuyor. Birbirlerini nötralize ediyorlar. Bu koşullarda radikal bir davaya sahip olan bir aktör kendisini dayatabiliyor; hele de bu aktör bazı iç dinamiklere dayanmışsa ve bazı dış dinamiklerden beslenebiliyorsa kendisini şiddet yoluyla çok daha kolay bir şekilde dayatabiliyor. Mesela 1990’larda Afganistan’da Talibanlar’ın yükselmesinin nedeni buydu. 1990lar’da Afganistan’da Sovyetler Birliği yenilmişti, savaş zafere ulaşmıştı; fakat aynı zamanda savaş ağaları arasındaki çatışmalar bir birliğin oluşmasını engelliyordu. O zamana kadar kimsenin bilmediği, hatta var olmayan, sadece radikal yeni bir temelde ortaya çıkan Talibanlar kendilerini rahatlıkla dayatabildiler. Bugün hem Suriye’de hem Irak’ta olan da bu. Suriye toplumunun şiddetli fragmantasyonu bunu mümkün kılıyor. Irak’ta mezhepçi dinamiklerin son derece radikalleşmesi Sünni bölgede IŞİD’in kendisini dayatabilmesini, eski Baas dinamikleri veya aşiret dinamikleri gibi diğer dinamiklere tahakküm etmesini mümkün kılıyor.

Çok önemli ikinci bir nokta daha var, orada da İbn-i Haldun’a değinebiliriz. İbn-i Haldun’a göre “cité/città” anlamında Medine’nin oluşabilmesi için toplumun pasifleştirilmesi, silahsızlandırılması gerekiyor; fakat aynı zamanda silahsızlandırılmış bir toplumun yarın kendini çeteleşme riski taşıyan kendi devletine, kendi halifesine; ya da dışarıdan gelen bir tehlikeye karşı da koruyabilmesi mümkün değil. O yüzden İbn-i Haldun’un iktidar teorisi neredeyse tümüyle bu çıkmaz üzerine bina edilmiş durumda. Ona göre, her iki alternatif de mümkün değil: Eğer Medine’yi silahlı bir biçimde bırakırsanız o zaman Medine’nin medeni olması mümkün değil; ama silahsızlandırırsanız da kendini koruyabilmesi mümkün değil. Machiavelli’ye baktığınız zaman o tam tersini söylüyor: Machiavelli Medine’nin silahlandırılmasının zorunlu olduğunu söylüyor. Musul gibi yaklaşık 1 500 000 nüfusa sahip, 86 000 asker tarafından korunan, kasalarında yaklaşık 500 000 000 dolar olan, ama halkı silahsızlandırılmış bir şehrin iki dakika bile dayanamaması hem İbn-i Haldun’un hem de Machiavelli’nin teorilerini çok açık bir şekilde doğruluyor.

IŞİD nasıl El-Nusra, El-Kaide gibi örgütler bölgede etkinken onları reddedip kendini bu şekilde konsolide edebildi? IŞİD’in bu kadar büyümesini nasıl değerlendirmeliyiz?

IŞİD aslında El Kaide’yi reddetmedi. Kendisinin gerçek El Kaide olduğunu söylüyor. El Kaide’nin bir devamı. Bu radikalleşmenin tarihinde genellikle görülen bir olgu; bir hareket kendisini fersah fersah aşan dinamiklere ve fizikçilerin bifürkasyon dediği kopuşlara yol açabiliyor. Aslında IŞİD El Kaide’nin en önemli ürünü. Hem yeniden konfigüre edilen bir şekli, hem de başarısı. IŞİD konusunda anlamamız gereken şey şu: bir yandan örgütün okuyabildiğimiz, anlayabildiğimiz bir şeceresi var, 1980’den bu yana radikal İslami hareketlerle ilgili hemen hemen bütün simaları, safhaları biliyoruz; ama diğer yandan da hareket bir devamlılık gösterse bile bu devamlılık içinde sürekli iç kırılmalar yaşanıyor. Bu kırılmalar sosyolojik kırılmalar, yeniden radikalleşme kırılmaları, aynı zamanda nihilist dinamiklerin seferber edilmesini de beraberinde getiriyor. Nazizm’de de böyle bir örnek var. Hareketin kendisini sürekli radikalleştirmesi, hareketin her dönemde birbirinden tamamen farklı yeni sosyolojik profiller kazanmasını kaçınılmaz kılıyor. O yüzden 1980’lerde Abdullah El-Azam etrafında oluşan radikal İslamcılık, 1988 El Kaidesi, 2001 El Kaidesi birbirine benzemiyor. 2011 El Kaidesi veya IŞİD de birbirine benzemiyor. Sosyolojik açıdan bu çok ilginç bir olgu. Belki de orada sosyolojinin söyleyebileceği çok bir şey kalmıyor.

Bir yandan da uluslararası ilişkiler bazında düşünürsek, IŞİD’le Ortadoğu devletleri arasındaki ilişki nasıl yorumlanmalı? Özellikle hem uluslararası koalisyona katılıp hem de üstü kapalı bir şekilde IŞİD’e destek veren ülkeler görüyoruz…

Öncelikle belirtilmesi gereken, hem İran hem Türkiye hem de Körfez ülkelerinin bölgenin mezhebileştirilmesi açısından ellerinden gelen her şeyi yapmış oldukları. Bunu yaparken aynı zamanda da artık kendilerinin kontrol edemeyeceği dinamikleri yarattılar. Bu El Nusra için de, IŞİD için de geçerli. Burada çok ciddi bir tarihsel sorumluluk var. Son Peşavar olayları nedeniyle geçen gün sanıyorum Radikal’de bir yazı yayınlanmıştı; Afganistan’da savaş ağaları arasında bir savaş olmasaydı büyük bir ihtimalle Talibanlar kazanamazdı; fakat Pakistan’ın desteği olmasaydı da kazanamazlardı. Pakistan Talibanları, Afganistan’ı kontrol etmek için destekledi; fakat daha sonra kendisi de Talibanlaşmaktan kaçınamadı. Bu Türkiye için de Körfez ülkeleri için de geçerli. İran için tam geçerli değil; çünkü İran’ın bir milis diplomasisi var. 1980’lerde Sünni-cihadi temel Asya’da yayılırken İran tam aksine milis temelinde Lübnan’da ve Irak’ta yerleşmeye çalıştı. Bu milis desteği sanıyorum -Belucistan dışında- İran’ı cihadileşme tehlikesinden koruyor. İkinci olgu şu: Türkiye’nin IŞİD’i desteklemesi bilinçli, Kürtlüğe karşı ve mezhebi temele dayanan bir siyaset. Körfez’de tam bu değil, ama orada da artık kimin ne karar aldığı da bilinemiyor. Riyad’ın IŞİD‘e karşı olduğunu söylemesi veya koalisyona katılması, Suudi Arabistan’daki diğer iktidar mercilerinin bu örgütü desteklememesi anlamına gelmiyor. Devlet içi fragmantasyon son derece ciddi riskleri de beraberinde getiriyor. Bir yığın araştırmacı Suudi Arabistan’ın çok ciddi bir parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söylüyor.

Kimi zaman IŞİD tamamen irrasyonel tercihler üzerinden bir araya gelmiş bir örgüt, bir şiddet makinesi olarak değerlendiriyor; fakat bu kadar geniş bir alana yayılmış, güçlü bir örgütlenme kapasitesi yaratmış bir örgütün bu şekilde irrasyonellik temeli üzerinden tartışılması doğru mu? IŞİD’i bu kadar güçlü kılan şey tam olarak nedir?

Konuya ikircikli yaklaşmamak lazım. Bazı aktörler hem çok rasyonel olabiliyor, hem de bu rasyonelliği tamamen sınırlandıran, hatta sıfırlaştıran nihilist bir dinamik içinde oluyor. Nazizm’de de görüyoruz bunu. Nazizim bir yandan çok rasyonel. İktidar stratejilerine, gelecek tahayyüllerine, ordunun yeniden örgütlenmesine, hatta işsizliğin çözülmesine baktığınız zaman çok rasyonel; fakat diğer yandan da kendini sürekli sıfırlayan, kendi yarattığını yok eden nihilist bir dinamiğe sahip. Bu tür hareketleri algılayabilmek çok zor. IŞİD de aynı şekilde. IŞİD’in irrasyonel olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. Tam tersine. 21. Yüzyılda bu türden bir devletleşme sürecinin oluşabilmesi o kadar da kolay bir iş değil. Bu olgu İslamcı dinamikler sayesinde Afrika’da da yaşanıyor. Toprağa, mekâna, zamana sahip olabilme faktörü burada da ortaya çıkıyor. Diğer yandan IŞİD radikalleştirdiği sürecin dinamikleriyle kendisini imha edebiliyor. Bu iki gelişim aynı anda, birbirlerini tamamlayan iki süreç olarak ortaya çıkıyor. Mesela Şengal’e o şekilde saldırmak gerçek bir intihar hareketiydi, Kobane’ye o kadar şiddetli şekilde saldırmaksa intiharın da ötesine geçiyor. Sanıyorum en azından 1000 kişi kaybettiler. Hâlbuki eğer salt rasyonalite içinde olsalardı ellerindeki topraklarda kendilerini güçlendirmeleri gerekirdi.

IŞİD’i çekici kılanın ne olduğu konusunda ise elimizde ciddi bir araştırma eksikliği var. Benim okuyabildiğim şu: 1990lar’da ve 2000’lerde Arap âleminde önemli bir pasifleşme yaşanıyor. Özellikle Mısır’da İslamcı gerillaların sindirilmesi ve Cezayir iç Savaşı’ndan sonra Arap âlemi bir yandan barışçıl bir âlem haline geliyor; fakat aynı zamanda marjlarda yoğun bir şiddet üretiyor ve bu şiddet unsurları kendi aralarında birleşebiliyor, yeni yapılara yol açabiliyor. 11 Eylül’e gelen süreç şuydu: bir dizi Arap ülkesinden giden, sosyal bir temele sahip olmayan; ama sayıları binlere varan, bir elit kategorisine tekabül eden radikal bir muhitin oluşması. Bu muhitin kendisini “uzaktan”, Afganistan, Sudan, Somali hatta Avrupa sahalarından, hatta Ortadoğu hapishanelerinden yola çıkarak yeniden radikalleştirmesi ve kendini fedaya dayanan bir aksiyoloji geliştirmesi. Bu olmasaydı 11 Eylül olamazdı. 11 Eylül’ün 1980’lerde olması mümkün değildi. Bu marjlarda oluşan radikalizm günün birinde kaçınılmaz olarak on binleri çekecekti. 2000’lerde birkaç bin “mücahid” söz konusu, şu anda ise on binlerce kişiden bahsediyoruz. Bu aynı zamanda nesilsel bir yenileştirmeyi beraberinde getiriyor. El Bağdadi şu anda Bin Ladin’in 11 Eylül dönemindeki yaşına sahip; 43 yaşında. Nesilsel yenileşme, yeni bir elitin oluşması, sınıflararası koalisyon… El-Kaide ve IŞİD’in oluşmasında ve gelişmesinde bu tür bir yığın faktör devreye giriyor. On binler söz konusu olduğu zaman artık sıradan bir hareket gibi davranamıyorsunuz. İkinci olgu: marjlarda kalıyorsunuz, marjlarda oluşuyorsunuz; ama bir noktada marjlardan merkeze yeniden dönmeniz, merkezi kontrol altına almanız gerekiyor. Şu anda IŞİD’in yaptığı bu.

Bir de Suriye dışından da çok fazla katılım var. Dünyanın en geniş katılımlı uluslararası örgütü halinde. İngiltere, Fransa gibi diaspora olarak tanımlayabileceğimiz alanlardan bu kadar fazla katılım olmasının nedeni nedir?

Yine aynı olgu. Marjların getirdiği çekim gücü, savaşın marjlarda yaşanması, bir savaş tahayyülü, “war game” tahayyülü… Şunu unutmamak gerekiyor, IŞİD’in estetiği tamamen gotik bir estetik. Gotik derken 14. Yüzyıldan değil son 10-20 yıldaki gençlerin estetiğinden bahsediyorum. IŞİD bu gotik estetiğin hayata geçirilmesi. Bu da son derece çekici bir güce sahip. Buna ek olarak İslam’daki hicret olgusunu hatırlatmak gerekli. Peygamberin bir hadisi var: “İslam yabancılıkta (ya da gurbette ) doğdu. Yeniden gurbete gidecek. Yabancılar aramızdaki en mutlu kişilerdir.” Bu hicret olgusu sembolik olarak son derece önemli. Bu insanların Suriyeli ya da Iraklı olmaması bir sorun yaratmıyor. Tam tersine dışarıdan gelmiş, her şeyini feda etmiş muhacirler olarak kabul görebiliyorlar. Muhacirlerin bir toplumu ele geçirmesi İslam’da ilk defa görülen bir olay değil. İslam imparatorluklarının kurulmasının temelinde de kısmen bu olgu var ve bunun getirdiği büyük bir çekicilik var.

Musul’un işgalinin hemen öncesinde Barzani liderliğindeki Güney hükümeti Bağımsız Kürdistan’ın ilanına hazırlandığını deklare etti. IŞİD çok kısa süre sonra Musul’u işgal etti. Bundan çok kısa bir süre sonra da Şengal’e saldırdı. Güney Kürdistan’ın bu saldırı karşısındaki hazırlıksızlığını nasıl değerlendirmek lazım? Şengal’in ardından Güney-Kuzey Kürdistan arasında bir kırılma olduğunu veya kırılmanın kristalize olduğunu söyleyebilir miyiz?

Hem Güney Kürdistan’da hem Rojava’da aslında aynı kriz yaşandı. Güney Kürdistan’da yaşanan şuydu: birincisi, bölge askeri olarak oldukça zayıftı. Kürt Medinesi, toplumu, artık savaşı ya da şiddeti arkasında bıraktığını düşünüyordu. Genel geçer model Atina demokrasisiydi. Yarı patrimonyal, yarı demokratik; fakat şiddet temelinde örgütlenmeyen bir toplum. Savaş artık Kürtlerin ufkundan çıkmıştı. İkinci bir faktör: Şengal’in Suriye Kürdistanı’yla topraksal bir devamlılık içinde; ama Irak Kürdistanı’yla bu devamlılığı yok. Sanıyorum o yüzden IŞİD’in daha çok Güney Irak’a yöneleceği hesabından yola çıkarak, Şengal’e bir saldırı olabileceğini düşünemediler. Aynı şekilde sanıyorum Rojava’da da bu kriz yaşandı; çünkü orada ortaya konulan model kısmen hegemonyaya dayalı, kısmen de demokratik temsili içeren bir sistemdi. Aynı zamanda İsviçre kantonları benzeri bir model olduğu söyleniyordu. PYD 2012’den itibaren El Nusra’yla savaştaydı; ama bu bir şehir savaşı değildi. Herhalde Medine’nin saldırıya uğrayabileceğini PYD de düşünmüyordu; ancak PYD farklı bir gelenekten geldiği için askeri olarak direnebilme kapasitesi vardı. Her iki bölgede de kriz yaşandı ve şiddetin ve savaşın artık uzak bir tarihte kalmadığı, tam tersine günlük yaşamı belirleyen bir olgu olduğu büyük bir acıyla öğrenildi. Kırılma var; fakat aynı zamanda bu kırılmayla birlikte hem Şengal’de hem Kobane’de olup bitenler bir dayanışmanın mümkün olacağını da gösterdi. Mesela Peşmerge’nin Türkiye Kürdistanı’nda o kadar heyecanlı bir şekilde karşılanması, alkışlanması, Irak Kürdistanı’nda Kobane üzerine yapılan tartışmalar… Yani sanıyorum Kürt bölgesel sistemi kendi içinde ihtilafları olsa bile bu dayanışma mekanizmalarını ortaya koydu.

Rojava’daki kanton modelinden bahsetmişken bu modeli nasıl okumalıyız sizce? PKK’nin kafasındaki idealin gerçekleştirilmesi olduğunu söyleyebilir miyiz?

PKK / PYD için bir devletleşme modeli ve Abdullah Öcalan’ın son on yılda oluşturduğu düşüncenin ya da toplum modelinin pratiğe geçirilmesi. Bunun Kürtler için belli bir önemi var; ancak dünyanın pek çok yerinde demokrasiyi aşan yeni bir toplum modelinin oluşturulması arayışları var. Sanıyorum PYD açısından olup biten bu.

Özellikle PYD’nin ortaya çıkıp Rojava’daki kantonları ilan etmesinden sonra ÖSO ve İslami örgütlerin PYD’ye karşı oldukça sert bir şekilde eleştiri yönelttiğini ve muhalefet ettiğini görüyoruz. PYD, hem Esad rejimine hem de ÖSO’ya karşı bir siyaset izleyerek ne yapmak istedi? Bu muhalefet ne üzerinden gelişiyor?

Ben eleştirilerle pek ilgilenmiyorum aslında; yani herkes son derece zor bir durumda, herkes komplo teorilerinin peşinde, herkes yenilgiye bir sorumlu bulmak istiyor, bu da belki anlaşılabilir bir şey. Ama benim görebildiğim kadarıyla olup bitenlerin temelinde Suriye krizinin sürekli şekil değiştirmesi yatmakta. Her yaz Suriye’de bir kırılma yaşanıyor ve savaşın kendisi yeniden tanımlanıyor. Bunun ilk adımı 2011 yazında atıldı. 2011 yazının belirleyici olayları Suriye’deki muhalefetin bir kısmının şiddete kayması ya da silahlanması ve aynı zamanda mezhebi bir temele oturması oldu. Bu mezhebi temelin en önemli göstergesi kurulan ilk birimin adının El Muaviye olması. Hatta ikinci bir birim daha kurdular: Saddam Hüseyin; fakat sonra onun adını değiştirmek zorunda kaldılar. İkinci bir kırılma 2012 yazında, 18 Temmuz’da Şam’da yapılan saldırının rejime çok ciddi bir hasar vermesiyle yaşandı. O kırılmadan sonra bir yandan Şam rejimi büyük ölçüde Kürdistan’dan çekildi, diğer yandan da o tarihten itibaren uçaklar kullanılmaya başlandı. Üçüncü kırılma 2013 yazında Hizbullah tarafından El Kuseyr’in alınması ve bunun El Kuseyr, Şam, Homs ve Lazkiye’yi içeren bir “Alevistan” devleti kurulmasını gündeme getirmesi. Dördüncü kırılma bu yaz yaşanan kırılmalar: IŞİD’in yükselmesi ve Suriye savaşının Irak ve hatta Lübnan’ı da içerecek şekilde yaygınlaşması. Bu 11-12 ay gibi kısa döngülerin oluşmasının nedeni, her döneme has süreçlerin kısa bir zaman içinde bir tıkanma noktasına varması ve ancak çok daha yoğun bir şiddet yoluyla aşılabilmesi.

2012’de 18 Temmuz saldırılarından sonra ortaya çıkan durumu İbn-i Haldun çok iyi ifade ediyor: Eğer bir iktidar topraklarının tümünü kontrol edemiyorsa, o zaman stratejik eksenlerin ve başkentin kontrolüne ağırlık veren yeni bir strateji düşünmeli. Koruyamayacağınız yerlere on binlerce asker gönderirseniz bunun size stratejik olarak hiç bir faydası olmaz. Suriye bunu Kürt şehirlerinden çıkarak çok rasyonel bir şekilde yapabildi. İkincisi; burada Türkiye’ye verilen bir cevap vardı. Türkiye’nin Suriye’nin silahlı mücadelesine destek vermesi aynı zamanda Suriye’nin PKK yanlısı ya da PKK’nin devamı olarak görülen bir örgütü öne çıkarmasını mümkün kılabildi. Üçüncüsü; Kürtler açısından olup biten sanırım şu: 2011 yaz silahlanmasına kadar Kürtler devrimin içerisindeydi. Kamışlı’da, Kobane’de bir yığın gösteri oldu; fakat 2011 yazından itibaren bir devrim mantığından çıkıp iç savaş durumuna girilmesiyle, özellikle de mezhebileşmeyle birlikte Kürtlerin artık bu harekette yer alabilmesi mümkün olamadı.

Bugün ne Irak’ta ne Suriye’de Kürtlerin bu yaşananları Kürtçeye çevirebilmesi mümkün değil. Sünni ihtilafını, ya da Nusayri-Sünni ihtilafını siyasi olarak Kürtçeye çevirebilmek mümkün olmuyor. Daha önce Baas diktatörlüğüne karşı savaş Kürtçeye tercüme edilebilen bir şeydi; ya da Irak’ta demokrasi, Kürdistan’da federasyon Kürtçeye tercüme edilebilecek şeylerdi. Hatta 2005’te Suriye’nin demokratikleştirilmesiyle ilgili Şam Deklarasyonu imzalandı. Bu deklarasyonun oluşmasında Kürtler önemli rol oynadı. Bunun Kürtçeye tercüme edilmesi mümkündü. Sanıyorum ilk kezdir ki Kürtler son derece ciddi bir biçimde siyasi tercüme sorunu yaşıyor. Arap âleminde yaşananları kendi siyasi dillerine, kendi tecrübelerine tercüme edemiyorlar, bu yüzden de kalkıp Arapların iç savaşlarına katılabilmeleri mümkün olmuyor; çünkü artık söz konusu olan sadece bir diktatörlüğe karşı olmak değil, mezhebi bir dinamiğin içine girmek. Bu mezhebi dinamik geçmişe göre çok daha yıkıcı bir dinamik; çünkü sosyal darwinist bir nitelik içermekte ve büyük katliamları kaçınılmaz kılmakta.

Peki, Güney Kürdistan’da böyle bir dinamikten bahsetmek mümkün değil mi sizce? Mesela Irak’ta Maliki yönetiminde çok ciddi bir Şii önderliği yaşandı. Sizce Güney Kürdistan’da mezhebileşmeyi Sünniler lehine etkileyecek bir dinamikten bahsetmek mümkün mü?

Mümkün değil; çünkü Kürtlük olgusu var. Bunu şurada da gördük: Kürtler aslında Sünniler ve Şiiler arasında çok uzun bir süre arabulucu olmak istediler. 2004 ve 2007 arasında Irak’ta bir iç savaş yaşandı ve bu döneminde Kürtler arabuluculuk yapmak için ellerinden geleni yaptılar. Bu aynı şekilde 2011, 2012, 2013 yılları için de geçerli. Kesinlikle Sünni bir kimlik kazanmadan Sünnilerin sisteme yeniden entegre edilebilmesi için ellerinden geleni yaptılar; fakat bunu hiç bir şekilde Şiiliğe düşmanlık temelinde de yapmadılar. Tercüme meselesinin yaşanmasının sebebi de şu; Kürtler kendi geçmişlerini mezhebi bir temelde okumuyorlar, geleceklerini de bu şekilde tahayyül etmiyorlar. Kendi ihtilafları çok daha değişik temellerde oluşmuş, siyasi ihtilaflar. Değişik partiler arasında ihtilaflar olabiliyor, Irak Kürdistanı’nda 9 ay boyunca hükümet kurulamıyor, PKK’yle Irak Kürdistan Yönetimi arasında ihtilaflar oluyor. PKK’yle Kürdistan hükümeti arasında hem devamlılıklar, hem ortak bir sistem var, hem de çok ciddi ihtilaflar var. Kürtler arasındaki ihtilafları da şu anda Arap siyasi diline tercüme edebilmek mümkün olmuyor.

Kobane üzerine odaklanırsak, özellikle uluslararası koalisyonun müdahalesinin gecikmesi düşünülürse, dört parçadaki eylemlerin koalisyonu müdahaleye ittiğini söyleyebilir miyiz? Veya aynı şekilde iki yıldır IŞİD ve El Nusra Kobane’ye çeşitli saldırılar gerçekleştirirken bu yaz gerçekleşen saldırıların uluslararası gündemde bu kadar yer alması nasıl yorumlanmalı?

Söz konusu olan daha çok bir körleşme. Büyük devletlerin ille de rasyonel stratejilere sahip olduğunu düşünmüyorum, bazen tamamen kör oluyorlar. Bu okuyamama veya körleşme durumu bazen çok ciddi sonuçları da beraberinde getirebiliyor. Örneğin Amerikan yönetiminin 2011 sonrasında Ortadoğu’yu okuyabildiğini söyleyebilmek mümkün değil. 2014’te müdahale etmelerinin nedeni ise şiddetin son derece ciddi bir şekilde, hem niceliksel hem de niteliksel anlamda boyut değiştirmesi. Varılan nokta artık küçük cihadî bir grubun orada yer tutması değil; bir devletleşme sürecinin başlaması. 2014 başlarına kadar Suriye’de 1200 milis bulunmaktaydı. Bu milislerin birbiriyle savaşması Amerika açısından hiç bir sorun yaratmıyordu. Zaten bu milislere karşı nasıl bir askeri güç kullanılabileceği de pek bilinmiyordu. 2014’te ortaya çıkan tablo çok daha değişik: artık kendini bir devlet olarak algılayan bir yapının oluşması ve bu yapının önemli bir mekâna sahip olması söz konusu. Mesela şu an Irak Kürdistanı’yla IŞİD’in sınırı 1053 km. Barzani “Biz Irak’ı terk etmedik, Irak bizi terk etti.”dediğinde anlatmak istediği Irak’ın topraksal olarak Kürdistan’dan uzaklaşması. Şu anda IŞİD’in kontrol ettiği bölge İngiltere kadar. Bu şekilde IŞİD’in mekânı ve zamanı kontrol etme imkânı var. Zaman ve mekân bir devleti oluşmasını mümkün kılan en önemli kaynaklar arasında yer almakta; iktidar, bir erkin zamanı mekâna dönüştürmesi, kendisine bu yolla bir devamlılık sağlayabilmesi anlamına gelmekte. Sanırım bu da Amerika’nın kabul edebileceği bir şey değildi.

Türkiye’nin bu süreçte oynadığı role biraz değinirsek, özellikle Kobane işgali sürerken izlediği dış politika hakkında ne düşünüyorsunuz?

Onu felaket ve cinnet dışında başka bir terimle tanımlayabilmek mümkün değil. Türkiye’nin dış politikasında Kürt düşmanlığına dayalı belli bir rasyonelite var. Suriye’yle ilgili olarak bunu açık bir şekilde dile getirmek gerekiyor; fakat ondan sonraki safhada cinnete gidiliyor. Mezhebi temelde bu şekilde diretebilmek Türkiye’yi güçlendirmiyor, tam tersine zayıflatıyor. 2011 veya 2012’de olsaydı herkes Beşer El Esad’ın üç ay içerisinde düşeceğini söylüyordu. O zaman için belki bu siyasete rasyonel bir siyaset denilebilirdi; fakat 2014’te bu siyasete devam edebilmek hem rasyonel hiç bir sonuç vermeyen bir siyaset, hem de Amerika’da, İngiltere’de, hatta Körfez ülkelerinde çok ciddi bir prestij kaybından başka hiç bir şeye yaramıyor. Buna ek olarak, Türkiye bunun bedelini ödeyebilecek durumda değil. IŞİD elemanlarına kalkıp “Burada milli bir sınır var. Milli egemenliğe tabii ki saygı gösterilir” diyemezler ve demeyecekler. Türkiye’den katılımlar sanıyorum 3000-4000 kişi civarında. Bunların yarın öbür gün Türkiye’ye dönmemesi için hiç bir sebep yok. Türkiye’ye dönme, aynı zamanda yeni radikal aksiyolojilerin de Türkiye’de tatbik edilmesi tehlikesini içermekte.

6-7 Ekim, Serhildanlar, Kuzey Kürdistan’da yaşananları ortaya çıkaran dinamikler neydi? Özellikle 6-7 Ekim Kürt hareketi açısından, hem HDP’nin Türkiyelileşme projesi bağlamında, hem Hizbullah’ın yeniden şiddet pratiği olarak ortaya çıkması, hem de AKP açısından düşünüldüğünde ne ifade ediyor?

6-7 Ekim aslında hem 70ler’in hem de 90’ların konsantre bir şekliydi. Sanıyorum bu açıdan son derece tehlikeli şeyler yaşandı ve yarın yeniden yaşanabilir. Sadece Kürdistan’da değil. 70’lerin konsantre bir hali; çünkü 70ler’de görülen şiddet olguları yeniden yaşandı. 90lar’ın konsantre hali; çünkü devlet büyük çapta bir şiddet kullandı. Buna ek olarak da kitlesel bir katılım söz konusuydu. En önemlisi bence 6-7 Ekim sadece AKP stratejisinin iflasını veya Kürt hareketinin direnme kapasitesini değil, aynı zamanda yarın bir kriz döneminde şiddetin son derece kitlesel bir şekilde yaşanabileceğini gösterdi.

Özellikle son 3-4 yıldır Kürt hareketi içinde hep meseleyi Türkiye içinde görmek gibi bir eğilim vardı. Kobane’yle beraber meselenin ulusaşırı boyutu ortaya çıktı. Mesela 90lar’da gerilla cenazeleri hep Türkiye’den diğer parçalara gidiyordu. İlk defa Kobane’den Kuzey’e gelmeye başladılar. Yani cenazelerin yönü değişti. İlk defa ulusaşırı bir tahayyül kazanıldığını söyleyebilir miyiz?

Bilemiyorum; fakat şu olgu var; son 20-25 yıldır, aslında her zaman, Kürtler birbirini besleyen ve meşrulaştıran ikili bir süreçten geçiyor. Hem bir Kürdistanlaşma süreci, hem de sürekli bir şekilde yeniden Türkiyelileşme, yeniden Iraklılaşma, yeniden Suriyelileşme süreci. Hem devletler tarafından belirlenen bir sahada yer alıyorlar ve buradaki konumlarını genel Kürdistan sahasında bir meşruiyet olgusu olarak kullanıyorlar, hem de bu devletler sınırlarının aşılmasıyla yeniden Kürdistanlaşma, yeniden Kürdistani olmanın getirdiği meşruiyetin Türkiye, Suriye, İran ve Irak bağlamında kullanımı söz konusu. Sanıyorum bu iki süreç henüz sona ermedi; fakat aynı zamanda da şunu görüyoruz; büyük bir ihtimalle Kürt toplumu ve diğer toplumlar arasında çok ciddi farklılaşmalar açılıyor. Irak ve Suriye’de dediğim gibi bu çok açık bir boyuta vardı; yani ortak politik bir dil kalmadı. Bu Türkiye için de kısmen geçerli. Kürtlerin İstanbul’daki varlığı veya HDP’nin varlığı ne olursa olsun Kürdistan siyasi ve sosyolojik olarak ayrı bir iklime dönüşüyor. Bunun önüne geçilebilmesi bana son derece zor geliyor; ama aynı zamanda Türkiye ve İran’da hala ortak bir siyasi dil var. “Türkiye’nin demokratikleşmesi” dediğinizde Kürtler bunu anlıyor veya İran’da teokrasinin sona ermesi için bir slogan attığınız zaman Kürtler bunu siyasi gramerlerine dâhil edebiliyor. Bunun mücadele vermeye değer olduğunu düşünebiliyorlar. Sanıyorum bu siyasi dil tükenmedi. Yarın eğer Türkiye’de AKP’nin getirdiği ve dayattığı mezhebileşme çok ileri bir boyuta varırsa nasıl olur bilemiyorum. İran mezhebileşmede bir sınır konulması zorunluluğunu kısmen de olsa anladı mesela. Bir de her iki ülkede de demokratik bir muhalefet var. Irak’taki demokratik muhalefet sayıca çok az mesela, Suriye’de de aynı şekilde; ancak İran ve Türkiye için bunu söyleyemiyoruz. Toplumun bir kısmında da olsa, Kürtlerden bazı beklentiler var.. Bu beklentiler Kürt-Türk, Kürt-Fars ya da Iran devamlılığını sağlıyor; fakat dediğim gibi, dikotomik düşünmemek gerekiyor; yani farklılaşma da son derece ciddi boyutta. Hatta Türklerin ve Kürtlerin radikalleşme ve deradikalizasyon süreçleri aynı değil. Mesela Kürtlerin Gezi’ye katılımı her şeye rağmen son derece sınırlı kaldı. Radikalleşme ve radikalizmden çıkma süreçleri bile aynı değil. O yüzden hem farklılaşmayı hem de her şeye rağmen devamlılığın korunmasını birlikte düşünmek gerekiyor.

Şengal’den önce ve sonra Kongre için pek çok tartışma oldu. Bütün bunlardan sonra Şengal, Kobane ve günümüze gelen süreçte bahsettiğiniz gibi bir farklılaşma, aynı zamanda da bir dayanışma olgusu görüyoruz. Sizce bunun Kürt Ulusal Kongresi’nin yeniden oluşturulması yönünde bir etkisi olur mu?

80li ve 90lı yıllarda bölgesel bir siyasi Kürt sahası vardı. Bu saha aynı zamanda da bölünmüş bir sahaydı. Hatta ilişkilerin şiddetle çözülmeye çalışıldığı bir saha. PKK, İran ve Irak Kürtleri arasında savaşlar yaşandı. Son 15-20 yıla baktığımızda ortak bir siyasal saha oluştuğunu ve bu siyasal sahada aktörlerin sayısının son derece azaldığını görüyoruz. Suriye’de kağıt üzerinde 14 gözükse bile aslında 2-3 örgüt var, aynı şekilde İran’da gerçekten faal 2-3 örgüt var, Irak’ta Kürdistan hükümeti ve üç örgüt var, Türkiye’de tek bir örgüt var. Bunun sonucu olarak sanıyorum Kürtler arasında bölgesel Kürt sistemin hem ihtilaflı olması, hem de bu sistemin kendi sorunlarını şiddetle çözmemesi konusunda tam bir hemfikirlik var. Sistem ihtilaflı; ama aynı zamanda sistemin iki tane eşitler arasında birincisi var: Bir yandan Irak Kürdistan hükümeti, diğer yandan PKK. Bunların çizdiği kırmızı çizgiler herkes tarafından kabul ediliyor; ama aynı zamanda bunların imkân verdiği şeyler herkes tarafından kabul edilen fırsatlar olarak da görülüyor. Bu iki aktör ihtilaflı aktörler; ama aynı zamanda da sorunlarını şiddet yoluyla çözmemeye karar vermiş iki aktör. Ulusal Kongre olur mu olmaz mı, bilemiyorum; ama içinde bulunduğumuz koşullarda bu sistemin işlememesi için hiçbir neden yok.

Son olarak PKK ve PYD’nin uluslararası imajının bu süreçten nasıl etkilendiği hakkında neler söyleyebilirsiniz? Salih Müslim’in Amerika’yla, Barzani’yle temaslar kurduğunu görüyoruz. Sizce bu tanınmaya, diplomatik ilişkilere giden bir süreç mi?

Diplomatik ilişkilere giden bir süreç, gitti de. Bu tanıma şeklinde olur mu bilemiyorum; ama şu açık; genel olarak Kürtlerin imajı epeyce yükseldi. Bunu biraz da üzülerek söylüyorum; çünkü aynı zamanda Arapların başına gelenleri unutuyoruz; ancak Irak’ta da Suriye’de de direnen tek unsur, tek halk Kürtler. Irak’ta kör topal da olsa bir demokrasinin olması ve bunun dışarı yansıması son derece önemli bir olgu. Suriye’de ise kadınların rolü kendi başına çok önemli. Bazı büyük markalar Kürt kadın gerillalarının kıyafetlerini model olarak tanıtıyorlar. Böyle bir gelişme olması son derece önemli. Bir yığın şey artık uluslararası ilişkilerde resmi değil; belki hiçbir zaman da olmadı. Mesela Türkiye’yi herkes tanıyor; ama Türkiye’nin prestij kaybını gördüğünüz zaman bu tanınmanın pek de olumlu bir yansımasını görmüyorsunuz. Aynı zamanda PKK tanınmıyor; ama herkes PKK’yle temas içerisinde, bunu da herkes biliyor.

Klişenin Ötesi Hakikatin Berisinde Hizbullah
Adnan Çelik

Hizbullah’a dair genel tartışmaya geçmeden önce, var olan iki klişeye dair şu tespitle başlayalım. Özellikle doksanlı yıllardaki Hizbullah pratiği için “devletin çıkarlarına alet olan kontra bir örgüt” ve 6-8 Ekim serhildanları sonrasında ise Hüda-Par’a yapılan “devlet kontrolünde provokasyon yapan parti” gibi yakıştırmaların meselenin en azından iki önemli dinamiğinin üzerini örttüğünü söylemek mümkün: Öncelikle Hizbullah’ın doksanlı yıllarda devlet tarafından “kullanıldığı” söylemi iki açıdan eksiktir. Birincisi devleti kesinkes merkeze koyan ve onunla ilişkilenen yapıların tamamen devletin çıkarları lehine dönüştüğünü varsaymaktadır ki bu da devletle ilişkilenen yapıları pasif, kendisi üzerine düşünemeyen bir bağlama oturtmaktadır. Oysaki doksanlı yılların başından sonuna kadar Hizbullah’ın devletle kurduğu ilişki kazan-kazan yaklaşımına dayalı son derece stratejik bir ilişkidir. Bir yandan hem dağdaki silahlı gücü, hem de kent merkezlerindeki serhildan gücü ile devleti ciddi anlamda zorlayan PKK’ye karşı koyabilmesi imkânsız olan Hizbullah’ın devletin bütün silahlı, lojistik ve istisna hali hukukuna dayalı gücünü arkasına alarak gerçekleştirdiği şiddet eylemlerinin halkta yarattığı infial ve korkuyla kendine alan açması; öte yandan da PKK karşısında son derece zorlanan devletin Kürtler arası bir yerel çatışma dinamiği üzerinden kentsel mekandaki PKK gücünü kırma, sindirme hedefinin çakıştığı böylesi bir bağlamı “kullanma” olarak tarif etmekten ziyade simbiyotik bir ilişki olarak görmek gerekir. İkinci olarak 6-8 Ekim serhildanlarında yaşanan şiddet pratikleri ile başlayan ve Cizre’de doruğa ulaşan gerilimin, “kullanıldılar” söylemine eklemlenen “provokasyon” ile taçlandırılması ise meselenin bir başka dinamiğinin üzerini örtmektedir. Kürt toplumunu homojen bir kategori olarak kodlayan bu yaklaşım, Kürtleri yekpare bir bütün olarak tahayyül etmekte ve Kürtler içi güç ve iktidar ilişkilerini görmezden gelmektedir. Bir yerde provokasyon varsa, orda bir toplumsal gerilim ve çatışma zemini var demektir. Bu karşıtlık zemininin gerçekliğini görmeden ve bunun nedenleri üzerine tartışma yürütmeden, her şiddet durumunu “provokasyon” olarak tariflemek sorunun uzun vadede derinleşmesinden öte bir anlam ifade etmiyor maalesef. “Kullanıldılar” ya da “provokasyon var” söylemlerine gerçek körü bir soyutlukta bakmayı bu şekilde eleştirmek; bu olguların somut olarak var olmadıkları anlamına da gelmiyor elbet. Fakat esas mesele sonuçlar üzerinden hareketle yaşananları belirli kalıplarla karikatürize etmekten ziyade bu sonuçları doğuran nedenleri tartışmak olmalı diye düşünüyorum.

HÜDA-PAR için Negatif Algı Var

6-8 Ekim’de ve en son Cizre’de yeniden sokağa taşan şiddeti nasıl yorumlamak gerekir? Doksanlara yeniden bir geri dönüş mü bu yoksa başka bir sürecin başlangıcı mı? Bu sorulara cevap vermeden önce şunu söylemekte yarar var. Bugün Kürdistan coğrafyasında sadece Kürt Hareketi’ne angaje olanlar değil neredeyse bütün kesimlerde Hizbullah/Hüda-Par’a yönelik çok negatif bir algı var. Hizbullah’ın doksanlardaki şiddet eylemlerini devletle kurduğu işbirliği ile özdeşleştiren insanlar; Hizbullah’ın her ne kadar artık legal alanda siyaset yapmak istediğini deklare etmiş olsa da, hem Kürt Hareketi’ne yönelik geliştirdiği düşmanca nefret söylemini, hem de doksanlarda gerçekleştirdiği sivillere yönelik katliamlara dair en ufak bir özeleştiri çabasını reddetmesini, doksanlardaki tutumunda bir ısrar olarak görmekte ve bu yüzden de onu legal alanda siyaset yapan bir oluşum olarak kabullenmekte zorlanmaktalar. Her ne kadar PKK’nin de Hizbullah sempatizanı bazı sivillere yönelik eylemleri olmuş olsa da iki örgütün şiddet pratiklerini birbiri ile kıyaslamak mümkün değil. Hizbullah tarafından öldürülen kişilerin neredeyse yüzde yüzü sivildir ve şehir merkezlerinde ulu orta infaz edilmişlerdir. Buna rağmen Hizbullah medyasına baktığımızda, doksanlardaki pratiklerinden hiçbir şekilde pişman olmayan ve bütün olanların yegane sorumlusu olarak PKK’yi gösteren inkârcı bir tutumda ısrar ettiğini görüyoruz. Doksanlarda, PKK’ye yönelik meşhur “Partiya Kafirên Kurdistan” (Kürdistan Kafirler Partisi) tanımlamasında hala direten, PKK ve legal demokrasi güçlerini “İslam düşmanı”, “Zerdüştî”, “komünist”, “ateist” bir hareket olarak tanımlayan söylem; Hizbullah/Hüda-Par çizgisindeki radyo, televizyon, gazete ve internet sitelerinin tamamı tarafından paylaşılmaktadır. Doksanlarda yaşananların sorumluluğunu PKK’ye yıkan ve kendisine yönelen her türlü baskıda sürekli doksanlardaki pratiklerini hatırlatan Hizbullah için doksanlar adeta aba altında sopa göstermeyi amaçlayan her türlü imanın repertuvarı durumundadır.

HÜDA-PAR’ın Seçim Hayal Kırıklığı

Fakat özellikle 2014 senesi Hizbullah/Hüda-Par’ın iki önemli gerçekle yüzleşmesini dayattı. Bunlardan ilki yerel seçimlerde yaşadığı hayal kırıklığıydı. Peygamber Sevdalıları Platformu tarafından her yıl organize edilen ve yüz binlerce insanın katıldığı Kutlu Doğum Mitinglerinden hareketle ciddi bir siyasal temsil ikame edeceğini düşünen Hüda-Par, seçim akşamı büyük bir şaşkınlık yaşadı. Batman, Silvan, Bingöl gibi yerellerde ciddi oy almayı hedeflemesine rağmen, toplamda doksan bin civarında oy alan Hüda-Par, Kürt seçmenden ilk mesajını almış oldu. Bütün tazeliğini koruyan ve DAIŞ, El Nusra gibi selefi örgütlerin Rojava’daki pratikleri ile yeniden güncellenen doksanlar hafızası; Hizbullah’ın, gerçekleştirdiği şiddet pratikleri ile yüzleşmeden ciddi bir siyasal iktidar elde edemeyeceğini açık bir şekilde gösterdi. Fakat burada şunu da eklemekte yarar var. İlk defa seçime girmiş olmasına rağmen uzun yıllardır ciddi bir örgütlenme geleneği yaratan HAKPAR gibi Kürdistani ve milliyetçi partilere oranla Kürt alt sınıfları arasında daha fazla karşılık buldu Hüda-Par.

İkinci gerçek ise 6-8 Ekim’de Mardin, Diyarbakır, Batman gibi şehirlerde yaşanan halk isyanı sonrasında açığa çıktı. Bu halk isyanında ilk defa Hizbullah’ın doksanlardaki şiddet iktidarına dayalı repertuvarı derin bir şekilde sarsıldı. Doksanlarda devlet ile özdeşlesen, dolayısıyla her eyleminin arkasında devlet olduğu varsayımıyla ciddi bir korku ve panik yaratan Hizbullah, kent merkezlerini kısa sürede terörize etmeyi ve halkı sindirmeyi başarmıştı. Bu başarının diğer iki nedeni ise PKK’nin kent merkezlerindeki milis güçlerinin yokluğu veya bazı durumlarda şehir savaşındaki deneyimsizliği ve bir yeraltı örgütlenmesi olan Hizbullah’ı kamusal alanda tanıma zorluğuydu. Oysaki 6-8 Ekim’de yaşanan halk isyanında Hizbullah’ın doksanlı yıllardaki bu üç temel avantajı açık bir şekilde yitirdiği görüldü. Otuz yıldır devlet şiddetine direnen halk tabanında devlete yönelik bir korku kalmamış, YDG-H gibi kent merkezli milis kuvvetler aracılığı ile kentsel silahlı savunma güçleri oluşturulmuş ve 2000 sonrasında kendisini sivil alanda örgütleyen Hizbullah’ın da artık dernek, parti, iş yerleri gibi herkesçe bilinen bir kamusal yüzü oluşmuştu.

Rojava’daki Öfkenin Yansımaları

Şengal ve Kobanî’deki selefi örgütlerin Kürtlere yönelik şiddetinin yarattığı öfke ve nefretin Kürtler içi mevcut gerilimleri daha da körüklemesini engellemek ve bu hoşnutsuzluğun 6-8 Ekim serhildanlarındaki gibi Hizbullah/Hüda-Par’a kanalize olmaması için, iki seçenek kendisini zorunlu bir şekilde dayatıyor: Birincisi, Hizbullah’ın doksanlardaki pratikleri ile samimi ve gerçek bir şekilde yüzleşmesi. İkincisi ise Kürt Hareketi’ne yönelik düşmanca yaklaşım ve nefret söylemli içeriklerden vazgeçerek hareketin Kürdistan’daki verili gerçeği ile barışması. Kürt Hareketi’nin ise Hizbullah/Hüda-Par’ı tamamen devlete yedeklenmiş “kontra” bir yapı ve Kürdistan’da hiçbir temsiliyeti olmayan sûni bir oluşum olarak görmekten vazgeçmesi ve Kürt demokrasi güçlerinin yaratacağı demokratik baskı araçlarıyla Hüda-Par’ı legal alanda siyaset yapacak bir çizgiye zorlaması gerekiyor. Ayrıca hem Kürt Hareketi’nin hem de diğer Kürt siyasi parti ve oluşumlarının, Hüda-Par çizgisinin özellikle Kürt alt sınıfları içerisinde neden bu kadar kolay ve hızlı karşılık bulduğu sorusuna cevap vermeleri de gerekir. Bu noktada Kürt Hareketi’nin özellikle yerel yönetim deneyimleri ve legal alandaki siyasi pratiklerinin yoksullarda oluşturduğu mesafe duygusu ve diğer Kürdistani parti ve oluşumların bu alt sınıflarla ilişkilenmede yaşadığı tıkanma üzerine ciddi bir şekilde düşünmesi elzemdir.

Son olarak, 2013 martından beri devam eden “müzakere süreci”nin sadece Türk devleti ile Kürt Hareketi arasında değil; doksanlarda değişik aktörler (PKK, Korucular, Hizbullah) arasında gelişen Kürtler arası yarılmaların onarılması bağlamında da genişletilmesi elzemdir. Toplumsal barışın gerçek anlamda inşası, ancak Kürtler arası uyuşmazlıkların siyaseten çözülebilir bir aşamaya getirilmesi ile mümkün olabilir. Bunun çözümü ise bir yandan Türk devleti ile müzakerelerin devam ettirilmesi, bir yandan da Kürtler arası bir iç müzakere sürecinin başlatılması ile gerçekleşebilir. Kürtlerin Türk devletinden ayrılma seçeneği her zaman vardır ama kendi topraklarında farklı fikir, inanç ve ideolojiler ile birlikte iç içe yaşamaları bir toplumsal zorunluluk olarak ortadadır.

Bu yazı, 4 Ocak 2015 tarihinde Evrensel gazetesinde yayınlanmıştır.

Kopuşu Ertelemek ya da Cizre Ayracı
Harun Ercan

1 hafta sonra Kobanê ayaklanmasının üzerinden 3 ay geçmiş olacak. Ayaklanmadan, son birkaç gün öncesine kadar, 110 bin nüfuslu ve Kürt hareketinin yüzde 80’in üzerinde oy aldığı Cizre kentinin kayda değer bir bölümü kelimenin tam anlamıyla kurtarılmış bölge niteliğindeydi. 2 Ocak’ta yayınlanan haberlere göre, kurtarılmış bölgenin sınırlarını çizen, devletin şiddet aygıtlarının girişini engelleyen hendekler Türk devleti ile Kürt hareketinin yaptığı müzakereler sonucunda Cizre Belediyesi’nin iş makinaları ile doldurulmaya başlandı. Yakın zamanda çözüm sürecine dair bir adım atılmazsa, Kürt hareketinin Cizre halkına hendekleri neden kapattırdığına dair bir açıklama yapması gerekebilir. Bu anlamıyla, sadece AKP için değil aynı zamanda Kürt hareketi için de, Cizre üzerinden rahatlıkla sürecin okunabildiği bir dönüm noktasındayız.

Muhtemelen Kobanê ayaklanması boyunca hiçbir kaymakam/vali, Cizre Kaymakamı M. Şamil Horasanlı kadar kendisini çaresiz hissetmemiştir. Aylardır hemen her hafta şehit cenazesi kaldıran, 1990’ların ilk yarısındakinden çok daha olgun bir öfkeyle sokaklara dökülmüş, öz savunma güçlerini hâlihazırda örgütlemiş, bedelinden korkmadan külliyen kopuşu göze alıp ayaklanmış bir kent halkı karşısında bir kaymakamın yapabileceği iki şey vardır. Orta vadeye yayılacak bir kent savaşı başlatmak ya da yaşanan derin devlet krizini ertelemenin bir yolunu aramak. Devlet, Kobanê ayaklanması esnasında olası siyasi sonuçlarından korktuğu için uyguladığı şiddetin dozunu belirli bir düzeyde tutarak ikinci yolu seçti. Lakin Cizre’deki örgütlü öz savunma güçleri ve yaratılan kurtarılmış bölge ayaklanma sonrasında da varlığını sürdürdü. Son haftalarda Cizre’de yaşanan olayların temel sebebi de bu: Yani Cizre’nin, Türk devletinin şiddet tekeline bir kent olarak süreklileştirilebilmiş biçimde meydan okuması. HÜDA-PAR aracılığıyla başlatılan son saldırı bu sebeple gerçekleşti. Haliyle, Cizre’yi anlamak demek, diyalog/müzakere sürecinin bitmesi durumunda Kürt hareketinin hegemonik olduğu kentlerde nasıl bir manzara ile karşı karşıya kalınacağını görmek demek. Diğer bir deyişle, Cizre’deki hendekler belki de gelecekten bildiriyor. Ama geleceği konuşmadan önce yakın geçmişe bakalım.

Cizre gerçekliğinin 2 yıllık askeri çatışmasızlık sürecinde birkaç aylık bir parantez değil hakiki bir ayraç olarak ortaya çıkmasının esas nedeni, AKP’nin diyalog/müzakere sürecini yürütme şekli. Cizre hendekleri, devlete karşı, hakiki çözüm niyetleri ile siyasi performanstan ibaret pragmatizmi birbirinden ayrıştıran bir meydan okumaydı. Aslında 21 Mart 2013’te PKK lideri Abdullah Öcalan, barış için iki aşamalı bir yol tarif etmişti. İlk aşamada Türk devleti ile Kürt hareketi Ortadoğu’da kazan-kazan ilkesi temelinde iki müttefik güç olarak hareket edecekti. İkinci aşamada evrensel-liberal çözüm pratikleri uygulanmaya başlanacaktı. Yani, yoğun silahlı çatışmaların yaşandığı ama başarılı şekilde çözülen benzer dünya örneklerinde olduğu gibi, yenişemeyen taraflar arasında askeri, siyasi, ekonomik ve hukuksal iktidar paylaşımının nasıl yapılacağını ortaya koyan bir barış anlaşması aşama aşama devreye sokulacaktı. 2 sene sonunda AKP’nin Ortadoğu politikası, Rojava’ya saldıran cihatçı örgütlere açık desteği, AKP’nin Kürt hareketini müttefik olarak görmediğini ortaya koydu. Diğer yandan, müzakerelere dair hazırlanan taslak plan hâlâ kamuoyuna açıklanmış bile değil. Velhasıl, hem Kobanê ayaklanmasına yol açan hem de Cizre ayracını doğuran temel dinamik, AKP’nin barış namına ciddiyetsiz, hukuksuz ve pragmatik biçimde diyalog/müzakere sürecini idare etmesi.

Rojava Devrimi Sonrası Değişen Dinamik

AKP’nin konjonktürel derdi, 4-5 ay sonra yapılacak Genel Seçimlere çözüm sürecinin “teröre son verme” süreci olduğu söylemiyle, yani en az kayıpla gitmek. Fakat AKP’nin Kobanê ayaklanmasında görüp de yüzünü çevirdiği yeni bir dinamik söz konusu. T.C. vatandaşı olan Kürtlerin büyük çoğunluğu Rojava devrimi öncesinde liberal çözüme sıcak bakarken artık durum değişti. Kobanê savunmasının yarattığı kurtuluş savaşı hissiyatı, PKK ve PYD’nin uluslararası arenada meşru görülen aktörlere dönüşmesi, Peşmergelerin geçişine AKP’nin izin vermek zorunda kalması, henüz siyasi dilini tam anlamıyla bulamamış olan bir ulusallığın kendiliğinden ateşlendiğinin göstergeleri. Cizre aslında tam olarak bu bağlamda okunmalı:Yani halklaşma yoluyla aşağıdan uluslaşma sürecinin T.C. vatandaşı Kürtler arasında ivme kazandığının bir işaret fişeği olarak. Süreç yürütülmezse, 90’ların başındakine benzer katliam denemelerine girişmeden devletin bu dinamiğe karşı koyması zor.

Kürt hareketinin 90’ların başından bu yana tarihine bakıldığında, hareketin aslında bu uluslaşma dinamiğini sürekli kontrol altında tuttuğunu hatta tabandan gelen bu tür basınçları soğurduğunu söylemek mümkün. Cizre örneğinde net bir biçimde görülen bu yeni geri adım atmayan, taviz vermeyen, kolay müzakere edilemeyen ve ulusal kopuş arayan dinamik Türk devleti için olduğu kadar Kürt hareketi için de aslında bir meydan okuma. Bu yeni dinamik, diyalog/müzakere sürecinde Genel Seçimlere kadar kayda değer sembolik veya somut adımlar atılmazsa Kürt hareketi ve HDK bileşenleri açısından iki temel sonuç üretebilir. Birincisi, Kürt hareketinin kitleleri hem sokak hem da sandık için mobilize etme gücüne ket vurabilir. Kobanê ayaklanması sürecinde legal Kürt siyasetçilerine dönük öfkeyle dışa vurulan tepkiler siyasi motivasyonsuzluğa yol açacak cari siyasi etkiler yapabilir. İkincisi, HDP projesi şimdiye kadar Fırat’ın batısında nasıl bir performans ortaya koyacağı üzerinden tartışıldı, artık tam tersi söz konusu olabilir. Cizre’de kapatılan hendeklerin yerine bir şey konmazsa, Kürtler arasında “Türkiyelileşme” üzerinden çözüm olasılığının meşruiyeti tartışmaya açılacak.

Bu yazı, 4 Ocak 2015 tarihinde Evrensel gazetesinde yayınlanmıştır.

Suriyelilerin Filistinlileşmesi ve Dünyanın Ahvali
Yassin al Haj Saleh

Çeviri: Ayşe Seda Yüksel & Onur Günay

Birleşmiş Milletler, 2014 sonu itibariyle Suriyeli mültecilerin toplam sayısının 4.1 milyon olacağını tahmin ediyor. Ancak Suriye’ye komşu ülkelerden elde edilen veriler toplandığında çok daha yüksek bir sayıyla karşılaşıyoruz: Ürdün’de 1.23 milyon, Lübnan’da 1.5 milyon, Türkiye’de 1.6 milyondan fazla kişi, Mısır’da 140.000 kayıtlı mülteci ve Irak’ta 150,000’den fazla kişi. Farklı kaynaklar farklı rakamlar sunsa da, kayıtlı olmayan çok sayıda mülteci olması sebebiyle, gerçek rakamlar çok büyük ihtimalle bu tahminlerin çok daha üzerinde.

Muhtemelen, Suriye içinde yerinden edilmiş insanların sayısı yedi milyonu aşıyor. Bu da Suriye nüfusunun yarısının kaçarak topraklarını terk ettiği anlamına geliyor. BM kurumları, bu yaşananları bir kuşağın (son otuz yıldaki) en korkunç insanlık krizi olarak tanımlıyorlar.

Askeri selefi gruplar, Suriyelilerin ve Suriyeli Filistinlilerin aşağılanmasında ve öldürülmesinde rol oynuyorlar. Bu gruplar içinde en çok bilineni, ülkenin kuzey ve kuzeydoğu kısımlarında yaşayan bir çok insanın – hem Kürt hem Arap – topraklarını ve ülkesini terk etmesinden sorumlu olan Dae’sh (IŞİD). Eş zamanlı olarak da, her gün onlarca Suriyeli, Rusya ve İran tarafından güçlü bir şekilde desteklenen ve hâlâ ciddi bir müzakereye yanaşmayan Esad devleti tarafından öldürülüyor.

Şu an Suriye’de olanlar, Suriyelilerin Filistinlileşmesi ve (devrimden önce sayıları 600.000’ı bulan) Suriyeli Filistinlilerin iki kat Filistinlileşmesi. Ancak, burada bir İsrail yerine üç İsrail var: Sürekli savaş hâlinde olan Esad devleti, IŞİD ve diğer cihatçı selefi gruplar ile aynı zamanda Suriye’deki yıkımı “perde arkasından” etkili bir şekilde inşa etmiş olan ABD yönetimi.

Suriyeli mültecilerin yaşadıkları koşullar, kötüden en kötüye giden bir skalada, ülkeden ülkeye değişiyor. Günümüz dünyası, yabancıların “sağlıklı, zengin ve akıllı” olmadıkça kabul görmeyeceği, adına ulus-devlet denmiş birimlerden oluşuyor. Kısıtlı kaynaklara sahip olan zorla yerinden yurdundan edilmiş göçmenlerin bu ülkelere hareketleri ve açık uçlu ikâmetleri bu siyasi düzendeki yabancı düşmanlığı dürtülerinin en kötü biçimlerini kışkırtıyor.

Aslında, bu ülkelerin mültecileri ele alma şekilleri, kendi toplumlarının en savunmasız kesimlerini oluşturan en güçsüz tebaalarını ele alma şekillerinden çok da farklı değil. Lübnan iktidar odakları Suriyeli göçmenlere kendi ülkelerinde yarım asırdır bulunan Filistinli mültecilere davrandıkları şekilde davranıyorlar. Lübnan toplumundaki bazı kesimlerin Suriyelilere gösterdiği düşmanca tutum, bu kesimlerin hâli hazırda mezhep ve sınıf temelinde ayrışan Lübnan toplumunun diğer kesimlerine olan tutumlarından çok da farklı değil. Ancak, 15 yıl süren iç savaş sonrası (1975-1990) inşa edilen şu anki toplumsal ve siyasi düzenlemeler, Lübnan’daki tarafların birbirleriyle yoksul ve savunmasız Suriyelilere davranmaya hak gördükleri dışlayıcı şekillerde davranmalarına izin vermiyor.

3

Türkiye’de bir Suriyeli mülteci                                   Kadının kolundaki sözler: Hayatımı geri kazanmak istiyorum

Ürdün’de Suriyeli mülteciler daha önce Filistinlilerin sahip olduğu bir statüye sahipler. En üst düzey kontrol ve disiplin, Ürdün hükümetinin Za’atri kampında izole ettiği yoksul mülteciler üzerinde uygulanıyor.

Mısır’daki Suriyeli mültecilerin durumu Sisi darbesinden sonra Mısırlı yoksulların yaşadığı durumu andırıyor. Rejim Mısırlılara yönelik baskıyı arttırdıkça Suriyelilere yönelik baskı da artmaya başladı.

Türkiye’deki otoriteler ise Suriyelilerle, onları ev sahibi ülkeye bağımlı kılan ve bağımsız siyasi inisiyatiflerini zayıflatan bir ataerkil himaye ilişkisi kuruyor. Bu açık himayeci eğilim, Suriyelilerin Avrupa’ya hareketlerinin ciddi şekillerde kısıtlanması için Avrupa hükümetlerinin Türkiye’ye kendi ülkesindeki Suriye toplumunun statüsünü düzenlemesi için yaptıkları baskıyla beraber daha da artıyor. Demokratik Avrupa, Türkiye’nin Suriyeli göçmenler üzerindeki kontrolünü artırmasında fazlasıyla rol oynadı. Öyle ki bu kontrol, Suriyelilerin hareketliliklerini kısıtlamakla birlikte, kültürel ve akademik amaçlarla bile olsa Suriyelilerin Avrupa’ya seyahat etmesini engelliyor. Ancak, Türkiye’deki modern cumhuriyetin, toplumun özellikle Kürtler gibi bazı kesimlerinin siyasi failliğinin reddi üzerine kurulduğunu da akılda tutmalıyız. Bu dışlayıcı eğilim, cumhuriyetin acil barınma ve güvenlik arayışındaki sığınmacılar olarak değil de tehdit edici bir siyasi yapının temsilcileri olarak gördüğü Suriyeli Kürt mültecilere yaptığı muamelede kendini tekrarlıyor.

Aslında, komşu ülkeler kendi toplumsal ve kültürel ortamları ile tutarlı bir şekilde farklı Suriyeli göçmen topluluklarına ev sahipliği yapıyorlar. Türkiyeli araştırmacı Şenay Özden’in de ifade ettiği gibi, her topluluğun kendi göçmenleri var: Suriyeli Kürtlere Türkiyeli Kürtler, Suriyeli Alevilere Türkiyeli Aleviler, Sünni Araplara ise AKP hükümeti ve Türkiye’deki Sünni topluluklar ev sahipliği yapıyor. Zengin Suriyeliler kapalı sitelerde, yoksul Suriyeliler ise korkunç koşullarda mülteci kamplarında ya da kentlerde yaşıyorlar.

Özetle, göçmenlerin bu ülkelerde idare edebilmesinin ve yer bulmasının koşulları ev sahibi ülkenin sınıfsal, kültürel ve sosyo-politik yapıları ile belirleniyor.

Bu gözleme uygun düşen bir başka gözlem ise, Avrupa’nın sığınmacı politikalarının azınlık olan Hıristiyan sığınmacıların kabulünü diğer gruplara göre daha kolaylaştırdığıdır. Aylar önce, Fransa Irak’taki yerinden edilmiş Hıristiyanları misafir etmek için hemen hazır olduğunu belirtti. Kanada’nın da Suriyeli azınlıklardan olan mültecilere öncelik vermeyi düşündüğüne dair raporlar var. Esad devletinin de hep yaptığı gibi, Suriye toplumunu “azınlık-laştırmak” Batılı politikaların da yapısına içkin bir sonuç.

On dört Avrupa ülkesi hiçbir Suriyeli mülteciyi kabul etmedi ve Avrupa’daki toplam mülteci sayısı Haziran 2014 itibariyle 20.000’di; bazı kaynaklar Avrupa’ya ulaşabilenlerin sayısının 55.000 olduğunu söylüyor. Yaşlı kıtanın kendi etrafına ördüğü yüksek duvarlar yüzünden insan kaçakçılığı bir endüstri hâline geldi. Yine bu duvarlar yüzünden insan ticareti bugün Türkiye ve Kuzey Afrika’da hızla büyümekte. Avrupa’daki hükümetler ve siyasi elit camialarındaki aristokrat ve her şeyi sadece kendilerine hak gören zihniyet dolayısıyla 3 bin Suriyeli Akdeniz’de gömülü. Daha ‘alt statü’lerinden ötürü, göçmenler ya varlıklı toplumun refahına bir tehdit olarak görülüyorlar ya da IŞİD’in yükselişinden sonra birer güvenlik tehdidi olarak algılanıyorlar. Avrupa’ya kabul edilenlerin kendilerini daima – müzakere edemeyecekleri biçimlerde- disipline etmeleri gerekiyor.

Özelde Suriyeli mültecilerin genel olarak da bütün mültecilerin yaşadıkları durum bize çağdaş ulus-devlet sisteminin üstüne inşa edildiği dışlayıcı temeli gösteriyor. Bazı komşu devletler tarafından mülteciler için kurulan çadır kentler ve bazı Avrupa ülkelerindeki mülteci kampları, aslında bu devletlerin kendi tebaaları üzerine uyguladıkları disiplin ve kategorizasyon stratejileriyle yapısal olarak mukayese edilebilir. ‘Demokratik’ devletler de bu duruma istisna teşkil etmiyorlar; bu devletler de büyük bir ölçüde yabancıları izole etme eğilimi gösteriyor ve yabancıların etrafına açık ve görünmez bariyerler örüyorlar. Ancak yüksek gelirli olan, o ülkenin dilini aksansız konuşabilen, görünüşü ve alışkanlıkları o kadar da farklı olmayanlar “entegre ediliyorlar”. Ancak bir mültecinin bunu başarması için orta sınıfın üst katmanlarından geliyor olması gerekli. Geri kalanlar da marjinlere, yerli ve diğer yabancı yoksulların yanına havale ediliyor.

Bugün mültecilere uygulanmakta olan disipline edici stratejilerin genel soy kütüğü içerisinde başka örnekler de verilebilir: Michel Foucault tarafından analiz edilen hapishaneler ve akıl hastaneleri; 19. yüzyıl fabrika örgütlenmesi; kölelerin ‘yeni dünya’ya gönderilmesi; ve bir şekilde sömürgeciliğin kendisi. “Uygarlığın” – bu tarz disiplin biçimlerine uygarlık dendiği için- tarihselliği ya kendi geçmişini dışarıya atarak, ya da kendi geçmişini dışardan gelenlere uygulayarak kuruluyor.

2

Yüksek duvarlı Avrupa yollarındaki Suriyeli Mülteciler Akdeniz’de

Suriyeli mültecilerin durumları dünyanın durumu hakkında korkunç bir şey söylese de, Suriye hakkında söyledikleri çok daha korkunç. Suriyelilerin Filistinlileştirilmesi bu insanların kendi politik failliklerinden koparıldıkları, hayatlarının sömürgeleştirildiği, ve böylece imhalarının kolay hâline geldiği anlamına geliyor. Bu süreç aynı zamanda Suriyelileri sömürgeleştiren ve katleden -aynı zamanda uluslararası korunmaya sahip- Esad devletinin İsrailleşmesi anlamına da geliyor. Dört milyondan fazla Suriyeli evlerinden sürülmeden önce de Suriyelilerin çoğunluğu kendilerinden gasp edilen ve “Esad’ın Suriye’si” diye adlandırılan bir ülke içinde sürgün edilmişti. Sınıfsal ya da mezhepsel sebeplerle nüfusun bir kısmı kendini rejimle özdeşleştirse de bu insanların dahi gerçek siyasi hakları yok. Siyaset ve haklarını talep etmeye çalışanlarsa tekrar tekrar yıkımla yüzleştiler.

Yerinden yurdundan edilmenin, ilticanın ve sürgünün koşulları topluma kendi hayatları, ülkeleri ve siyasetleri üzerindeki haklarını vermeyi reddeden bir siyasi düzenin kökenleri anlaşılmadan kavranamaz. Bu yüzden Suriyeli mülteciler sorununa getirilecek kökten radikal bir çözüm Suriyeliler sanki kendi ülkelerinden doğal bir felaketin sonucunda kaçmışlar gibi yapmaktansa kendi ülkelerini yeniden sahiplenmeye çalışan Suriyelilerle omuz omuza dayanışmadan geçmektedir. Bu da Suriyelileri Filistinlileştiren varlığın büyük ölçüde yerel İsrail, yani Esad Devleti olduğunu anlamayı gerektirir.

Devletin İsraillileşmesinin veçheleri çoklu. Devletin hava güçleri bakımından eksiksiz bir tekeli var. Tıpkı Amerika Birleşik Devletlerinin agresif İsrail’i korumak için yaptığı gibi, Esad Devleti de Güvenlik Konseyinde kınanmaktan Rusya ve Çin’in dört vetosu tarafından korundu. Devlet, muhalefeti müzakere edebileceği ortaklar olarak tanımayı kategorik olarak reddetti ve onlarla görüşmeler yapmaya dair en ufak bir ilgi göstermedi. En temel adalet ve siyasi eşitlik meselelerini bile gizleyen bir dizi sembolle tamamlanan bir ‘modernleştirici’ ideoloji geliştirdi. Suriyeli direnişçiler ve protestocuları terörist olmakla suçlayıp onları insanlıktan uzaklaştırarak canavarlaştırdı. Bunu uluslararası toplumun örtük işbirliğiyle yaptı, mesela tiranın eşi Esma Esad tarafından yönetilen bir kuruluşa bir UNESCO ödülü verildi. Ve devletin başındaki halk katili ise özgür dünyanın bütün faşistleri ve Stalinistleri tarafından desteklendi ve özgür basında boy boy röportajları çıktı!

Batı’nın sadece IŞİD’e odaklanan ilgisi Suriyelileri insanlıktan çıkarma stratejisinin öteki yüzünü imlemektedir ve çok daha geniş bir toplumsal mücadeleyi bu tekil faşist birime indirgemektedir. Bu hamleyle ülkenin içindeki ve dışındaki Suriye halkı görünmez kılınmaktadır. Bu sonuç bir enformasyon ya da bilgi eksikliği meselesi değil, bir siyaset –bazıları kitleleri temsil ettiğini iddia etse de bir elit siyaseti- meselesidir.

Bu korkunç durum birbirine sıkıca bağlanmış bir dünyada ortaya çıkıyor. Yasaları ve düzenlemelerine göre, Suriye modern bir devlet olarak kuruldu ve Birleşmiş Milletler’in üyesidir. Bugün birbirine komşu olmayacak kadar kendini izole edebilecek hiçbir ülke yoktur. Göçmenlere kapılarını kapatanlar bu duvarlar, kapılar, korumalar, ve güvenlik prosedürleri için çok değerli kaynaklar harcamaktadır. Bu harcamayı haklılaştırmak için, meşrulaştırıcı düşünceler ve ideolojiler üretilmekte. Bunların üretimi arttıkça, özgürlükler muhafızlara ve kaynakları kontrol edenlere kurban edildikçe insanların temel yaşam koşulları kötüleşmekte.

‘Vatan’ fikri ve ulus-devlet sistemi dünyanın sorunlarıdır, mültecilerin değil. Mülteciler kendi varlıklarını meşrulaştırmak zorunda değiller; ulus-devlet sistemi denilen bu siyasi kalıntıların temsilcileri sürdürdükleri varlıklarını iltica arayanların gözünde meşrulaştırmak zorundalar. Suriyeliler, Filistinlilerden sonra, bu dünya düzeninin değişmesi gerektiğinin yaşayan tanıklarıdır.

Not: Metnin Arapça orijinaliyle Türkçe çevirisini karşılaştırarak kontrol eden Şenay Özden’e teşekkür ederiz.

Kapak fotoğrafı: Islahiye’de (Türkiye) biber tarlalarında çalışan Suriyeli çocuklar (Fotoğraf: Şenay Özden).

Yazının orjinal kaynağı: http://internationaleonline.tumblr.com/post/106896709156/forty-four-months-and-fourty-four-years-4

Çatışmasızlık Süreci, Kobanê ve “İç” Güvenlik Yasası Üzerine 7 Soru 7 Cevap
Harun Ercan

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 21 Mart 2013’te Diyarbakır Newroz’unda ilan ettiği çatışmasızlık sürecinin üstünden yaklaşık 1 yıl 9 ay geçti. Önceki çatışmasız birkaç ay da sayılacak olursa toplamda 2 yıl. Bu dönemde, süreklileşmeyen ama ölümlerle sonuçlanan çatışmalar dışında PKK gerillaları ile TSK arasında çatışmasızlığı kökünden bozacak gelişmeler yaşanmadı. Lakin yeni çatışmasızlık döneminin faturası Kürtler için oldukça ağır oldu. Gidebileceği en ağır biçimde “ilerleyen” diyalog/müzakere süreci, her dönüm noktasında “Yoksa bu sefer bitti mi?” tartışmasına indirgendiği için pek de incelikli şekilde tartışılmıyor. Aşağıdaki 7 soru ve 7 cevap, diyalog/çözüm sürecine dair bir detaylandırma ve derleme denemesidir.

1. Askeri çatışmasızlık sürecinin Türkiye’deki Kürtler için insani bilançosu nedir?

Sadece eylemler düşünülecek olursa bile, 50’den fazla Kürt, askeri çatışmasızlık sürecinde yaşamını yitirdi. Bu sayıya kısa süren çatışmalarda öldürülen onlarca gerilla, Türkiye-Suriye sınırında TSK tarafından öldürülen onlarca Rojavalı dâhil bile değil. Askeri çatışmasızlık sürecinde yaşamını ilk yitiren 2013 Şubat ayında Diyarbakır’da Şahin Öner (19) oldu. Son yitirilenler ise 2 hafta önce Yüksekova’da Özel Harekât polisleri tarafından sokakta taranan Rojhat Özdal (18) ve geçen hafta Diyarbakır’da vurulan Kadir Çakmak (16) oldu. Şahin ile Kadir’in ölümleri arasında geçen 2 yıl zarfında, ölümle sonuçlanan birçok eylemin yanı sıra Kobanê ayaklanması vuku buldu. Ayaklanma esnasında polisler/askerler tarafından öldürülen eylemcilerin sayısı ise 30’un üstünde. Çarpıcı olan, eylemciler tarafından öldürülenler hakkında soruşturmalar ve tutuklamalar yapılırken, hiçbir polis/asker hakkında soruşturma açılmamış olması. Sokaklarda 90’lar havası esiyor. Yani devlet için Kürt öldürmek şu an serbest. Bununla birlikte, Kobanê sonrası başlayan gözaltı ve tutuklama dalgası nedeniyle yüzlerce eylemci şu anda cezaevinde. Tam sayıyı hala bilmiyoruz—tahmini sayı 800 civarı. Hemen her gün üçer beşer gözaltı ve tutuklama dalgası aralıksız devam ediyor. Ayrıca, Kobanê’de mücadele verirken yaralandığı için tedaviye gelip Türk devleti tarafından tutuklanan onlarca YPG/YPJ’li savaşçı da var. Velhasıl, Kürt Sokağı 90’lara döndü ama bir farkla: Siyasi Kürtleri 90’larda öldürmek için devlet hususi bir harp makinası icat etmişti, Kürtleri öldürmek şimdiki kadar açık ve net yapılmıyordu. Son aylar içinde, hemen her hafta Kürtler alenen öldürülüyorlar ve başta Kürt hareketi olmak üzere, bu durumu engelleyecek ciddi bir siyasi-kolektif tepkiyi henüz hiçbir aktör ortaya koymuş değil.

2. Çatışmasızlık veya müzakere süreci varsa neden Kürtler yoğun şekilde yaşamını yitirmeye devam ediyor? Bu durum bir çelişki değil mi?

Bu çelişki gibi görünen durum ardında bir hakikati gizliyor. AKP ile Kürt hareketinin ittifak halinde olduğunu zannedenlerin de anlamamakta ısrar ettiği bir hakikat bu. Askeri çatışmasızlık süreci orta-vadede her iki taraf için de hala uğraşmaları gereken daha elzem konular olduğu için var. Yani çatışmasızlık, dönemsel olarak taraflar için kazan-kazan durumu teşkil ediyor. 21 Mart 2013’ten bu yana çatışmasızlık karşılıklı tek bir söze dayanmakta: Taraflar Türkiye/Kuzey cephesinde doğrudan askeri karşılaşmalara girmeyecek. Bu akit, her iki taraf için de askeri bir cepheyi dondurmak demek, karşılıklı siyasi hamlelerin bir çırpıda bitmesi demek değil. Daha önemlisi, AKP’nin Suriye ve Rojava üzerinden yürüttüğü vekâlet savaşı devam ediyor. Bu savaş, Rojava’ya aralıksız saldıran Cihatçı örgütlere AKP’nin verdiği açık destek üzerinden net biçimde okunabilir. Rojava nezdinde vekâleten savaş sürerken Kuzey’deki Kürtler için sokak AKP’nin çözüm için pratik adım atılması adına iteklenmesinin önemli bir aracı. Sokaktaki mücadele olmaksızın müzakerelerin iteklene iteklene ilerlemesi oldukça zor. Diğer yandan, AKP’nin çatışmasızlık sürecinde Kürt coğrafyasında rıza temelli iktidar kurma olanakları daraldıkça kendine olan güveni azalıyor, devlet agresifleşiyor ve şiddete sarılıyor. Neredeyse 2 yıldır süren suni denge Kobanê sonrası bozuldu. Nihayetinde, elde dağlarda çatışmamak üzerine yapılan bir anlaşma ve Rojava’da süren vekâlet savaşı ve artık şehirlere taşınmış düşük yoğunluklu bir çatışma durumu var.

3. AKP, yine Kürtleri oyalıyor mu?

Türk devleti için hukuki bağlayıcılığı olmayan, yani de fakto şekilde gerçekleşen kısmi iktidar paylaşımı aslında Kürt bölgesinde ağır ağır sürüyor/du. Lakin PKK’nin hareket alanının ve toplumsal iktidarının genişlediği bu paylaşımın akıbeti belirsiz, dönemsel ve inişli çıkışlıydı. Daha da önemlisi, Kobanê ayaklanması sonrası bu belirsizlik sürdürülebilir değil. Oyalanabilme imkânı, askeri çatışmasızlık sürecinin AKP için adeta kelime anlamı. Haliyle, AKP iktidarı Kürtleri oyalama girişimlerine elbette devam ediyor ve edecek. İktidarda hangi siyasi parti olursa olsun, Türk devleti mecbur kalmadığı sürece Kürt meselesine siyasi, ekonomik ve toplumsal egemenlik paylaşımına dayalı bir barış anlaşmasından yana olmaz. Nitekim Kürtlerin özgürleşmesi hala Türk toplumunun ezici çoğunluğunun “doğru” bulmadığı bir yol. Çoğunluğunun çatışmasızlığa destek verdiği lakin çözüme karşı olduğu Türk toplumunun bu hali AKP’nin somut adımlar atmamak için kullandığı bahane aynı zamanda. AKP çatışmasızlığı “teröre