,

Savaş ve Bellek: Doksanların Zorla Kaybetme Fenomeni Olarak Beyaz Toros
Adnan Çelik

Adnan Çelik: Savaş ve Bellek: Doksanların Zorla Kaybetme Fenomeni Olarak Beyaz Toros

,

Hakikat ve Adaletin İzinde Doksanları Hatırlamak: Bu Sayıda

Devletin topyekûn imha konseptinin, Kürdistan’da sadece askeri düzeyde değil toplumsal, ekonomik ve ekolojik anlamda onulmaz yaraların açılmasına neden olduğu 90’lı yıllar, beraberinde kapsamlı bir direniş ağının serpilişini de getirdi. Dahası, 90’lı yıllar Kürt meselesinin sadece Türkiye ölçeğinde değil uluslararası ölçekte de karşılık bulmaya başladığı bir dönemin başlangıcı oldu. Toplum ve Kuram, 90’lı yılların Türkiye siyasal hayatında yol açtığı kırılmaları da gözetmek suretiyle söz konusu dönemi Kürt meselesi bağlamında ele alıyor.

Önceki sayılarda olduğu gibi bu sayıya da dosya kapsamının çerçevesini sunan giriş yazısı ile başlıyoruz. “Geçmişin İşlenmesi Ne Demektir?” başlıklı giriş yazısı, bir zamanlar yalnızca Kürtler, ezilenler ve muhalifler tarafından ele alınan, bugün ise hükümet yetkilileri ve iktidara yakın kalemler tarafından da gündeme getirilmeye başlanan 90’lı yıllarda Kürdistan’da savaş temasının hem nasıl bir çerçeveden anlaşılması gerektiğini, hem de bu konuya nasıl yaklaşılmaması gerektiğini ele alıyor. Bunu yaparken, ayrıca 90‘larda devletin yaşadığı meşruiyet krizine odaklanılmakta, neoliberal dönemde dönüşen devlet örgütlenmesine yakından bakılmaktadır.

Dosyamızın ilk bölümü, Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî okurunun aşina olduğu portreler çalışmasıyla başlıyor. Bu bölümünün ilk maddesi Başak Can tarafından kaleme alınan “Barış Anneleri” başlıklı portredir. Savaşta evlatlarını kaybetmiş Kürt kadınlarının, 1999’daki ateşkes sürecinde kurdukları Barış Anneleri İnisiyatifi ve ardından beyaz tülbentleriyle sembolleşen Barış Anneleri’nin barış mücadelesi deneyimini aktaran Can; 90’lardan bugüne kadının Kürt hareketindeki konumunu anlamamızı sağlayacak oldukça önemli bir kesit sunuyor. Ayhan Işık’ın yazdığı “1990’larda Devletin ‘Sivil Siyaseti’ Olarak Zorla Kaybetmeler” isimli portre ise 90’lı yıllar ile özdeşleşen ve devlet politikasının en sert uygulamalarından birisi olan zorla kaybetmeler olgusuna odaklanıyor. Sivillere yönelik devlet siyasetinin korkutma, sindirme ve yok etme aracı olarak başvurduğu zorla kaybettirmelerin doksanlar boyunca ne tür söylem ve pratiklerle gerçekleştirildiğini ortaya koyan yazar zorla kaybettirmelerin hukuksal boyutuna özel olarak değiniyor. Portreler bölümünün bir diğer yazısı ise Ilgın Erdem’in kaleme aldığı “Gazi Olayları ve Doksanlarda Devrimci Mahallelerin Yeni Nizamı” maddesidir. Yazar, Gazi Olayları üzerinden 90’lı yıllarda devrimci mahallelerin yeni nizamına odaklanıyor. 12 Mart 1995 günü Gazi Mahallesi’ne düzenlenen kontrgerilla saldırısı sonrasında ortaya çıkan büyük halk ayaklanmasına odaklanan yazar, isyanın kolluk güçleri tarafından orantısız şiddetle bastırılma girişimini ele alıyor. Mevzu bahis olan “bastırma” girişiminin katliam boyutuna ulaşması, bu olayların toplumsal etkisi ışığında, 90’larda gecekondu nüfusunu zapt etmeye yönelik yeni yönetim ve denetim stratejilerine ve bunlara koşut gelişen mobilizasyon ve direniş formlarına bakışı kaçınılmaz kılıyor. Serhat Arslan tarafından kaleme alınan “Kürdistan’da Doğa /Ekoloji Katliamı” başlıklı son portrede ise, 90’larda devlet şiddetinin Kürdistan coğrafyasında gerçekleştirdiği doğa tahribatına dikkat çekiyor.

Dosyamızın ikinci bölümü ise, doksanlı yıllara farklı açılardan yaklaşan beş ana makale ve bir röportajdan oluşuyor. Bölümün ilk makalesi Ahmet Hamdi Akkaya tarafından yazılan “1970’lerden 1990’lara Kürt Hareketi’nin Yol Haritası” başlığını taşıyor. Bu makale, Türkiye’de Kürt hareketinin genel gelişim sürecini 1970’lerden 1990’ların sonuna kadarki süreçte makro bir perspektif ile izlemeyi amaçlıyor. Bunu yaparken, Kürt hareketinin tarihini, hareketin söylemi, eylemi, muhtevası, niteliği, örgütlenme ve mücadele tarzı bağlamında tanımladığı kolektif eyleminin ana çerçevesini göz önünde bulundurarak dönemleştirmeyi esas alıyor. Akkaya, PKK’yi; öncelikle ulusal kurtuluş hareketi olarak, ardından bir ayaklanma hareketi olarak ve nihayetinde transnasyonal bir toplumsal hareket olarak iç içe geçmiş üç süreç olarak veya katmanda ele alıyor. Bu dönemleştirme, PKK’nin değişen ideolojik, politik ve örgütsel çizgisi ile yürüttüğü silahlı mücadele ve örgütsel yapısı arasındaki etkileşime de işaret ediyor.

Doksanlı yılları mikro bir perspektif ile ele alan “1990’lı Yılların Olağanüstü Hal Rejimi ve Savaş: Kürdistan Yerellerinde Şiddet ve Direniş” başlıklı makale Adnan Çelik’e ait. Çelik, 1980’lerin ortasından bu yana süregelen iç savaşın doruğa çıktığı 1990-1999 yılları arasındaki dönemi Diyarbakır’ın Kulp (Pasûr), Lice (Licê) ve Silvan (Farqîn) ilçelerine odaklanarak ele alıyor. Adı anılan ilçelerin doksanlı yıllardaki siyasal angajmanlarının daha iyi anlaşılması için de, yüzyıla damgasını vuran yerel siyasal ve toplumsal milat niteliğindeki olaylara kısaca değiniyor. İlçelerdeki toplumsal dönüşümler ile siyasal tarihteki kolektif bellek arasındaki süreklilik ve kopuş dinamikleri bu bağlamda çerçevelendiriyor. Çelik, böylelikle PKK ile Türk devleti arasındaki yoğun savaş halinde baskı ve direniş mekanizmalarının belirleyiciliği ile şekillenen yerel hafızaya odaklanıyor.

Dosya kapsamında yer alan üçüncü makale ise Vedat Çetin’e ait olup “Toplumu Sindirme Yöntemi Olarak Faili Meçhul Cinayetler ve Zorla Kaybetmeler” başlığını taşıyor. Çetin, kitlesel yürüyüşlerin ve PKK’ye katılımların artış gösterdiği, sivillere yönelik hak ihlâllerinin yoğunluk kazandığı 90’ların başlarında aydınlara, gazetecilere, sivil toplum örgütleri üyelerine ve yöneticilerine yönelik faili meçhul cinayetler ve yargısız infazlara odaklanıyor. “Düşük Yoğunluklu Çatışma” adı altında devletin uyguladığı sindirme politikalarının ağır bilançosunu gözler önüne seren Çetin, 90’ların savaş rejimini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Nur Tüysüz’ün “Geçici Köy Koruculuğu Sisteminin Toplumda Yarattığı Dönüşüm ve Korucu Olmanın Kişisel Gerekçelendirmeleri” başlıklı makalesi, dosya kapsamında yer alan bir alan çalışması. Yazar metin boyunca dünyanın pek çok yerinde uygulamaya konulan isyan karşıtı paramiliter birliklerin Türkiye’deki karşılığını soruştururken 1985 yılında yürürlüğe giren Geçici Köy Koruculuğu sisteminin, 90’lara kadar yerel güvenliğin tesisi, 90’lar boyunca ise kimliklenme aracı olarak kullanıldığını gösteriyor. Tüysüz, koruculuk sisteminin askeri stratejiler bağlamında PKK’ye karşı verilen mücadelenin bir parçası olmakla sınırlı kalmayarak, var olan toplumsal ve ekonomik yapıyı, güç ilişkilerini ve kimlikleri dönüştürmeyi ve yeniden üretmeyi hedeflediğini belirtiyor. Tüysüz’ün çalışması, Türkiye’de geçici köy koruculuğuna katılımın farklı coğrafyalarda, çatışmanın yoğunluğuna bağlı olarak çeşitlenen araçlar ve motivasyonlarla şekillendiğini saha araştırması üzerinden ortaya koymaktadır.

90’lı yılların savaş tanıklığını yapmış gazeteci-yazar Ragıp Duran ile gerçekleştirdiğimiz “Apoletli Medya: Doksanlı Yıllarda Basın ve İktidar” başlıklı söyleşi ise dosya kapsamında yer alan söyleşimiz. Medya iktidar ilişkileri konusunda yazılarıyla tanıdığımız Duran’ın söyleşisi 90’lar medyasına dair çok önemli gözlemler ve tespitler barındırıyor.

Dosya kapsamındaki son makale ise Engin Sustam’a ait. “Kamusal Politiğin Yeniden Yazımı: 90’lı Yıllar İtibariyle Kürd Kültürel Çalışmaları ve Yeni Politik Dil” başlığını taşıyan makale, 1990’lı yılların Kürt kültürel çalışmalarına yoğunlaşıyor. Sustam, siyasal öznenin kitle hareketleri dışında oluşmaya başlayan mikro-anlatısını kavramsallaştırırken bir dönemin siyasal okumasını yapmakla kalmayıp 90’lı yıllarda şekillenmeye başlayan Kürt siyasal öznelliğini de gündemine alıyor. Yazar, 90’lar itibariyle Kürt çalışmaları alanında ortaya çıktığı kabul gören kültürel ve sanatsal çalışmalara eğilirken, ortaya çıkan gerilimleri, sembolleri, ritüelleri ve sözlü tarihin görselliğini de dikkate alan bir analize yönelmektedir.

90’lar dosya konusu kapsamında yer alan son başlık ise tanıklıklardan oluşuyor. “90 Kuşağı: Saçak altında Buluşanlar” başlıklı ilk tanıklık yazısı Sibel Öz’e ait. Öz, bireysel tanıklığı aracılığıyla 90’lı yılların siyasal iklimini, devletin şiddet rejimini, cezaevi deneyimlerini kadın gözünden anlatıyor. “Abi’ler devrinin sonu” olarak tanımladığı 90’lar kuşağının hikâyesini Gezi Direnişi’ne bağlayan Öz, okuyucuyu kuşaklar meselesinin süreklilikleri ve kopuşları üzerine düşünmeye davet ediyor. İkinci tanıklık hikâyesini, “İzlenimler: Kuşlar Bile Yoktu” başlığıyla Ayhan Işık yazdı. Göç-Der’in 2007-2008 yılları arasında yürüttüğü ve Göç Hikâyeleri isimli kitabin yayımlanmasıyla sonuçlanan araştırma projesinde yer alan Işık, bu yazısında proje kapsamında gerçekleştirilen saha çalışması sırasında karşılaştığı tanıklıkları anlatıyor. Işık, 90’ların ortalarına doğru devlet zoru ile yerinden edilen nüfusun şehir merkezlerine göç etme süreçlerine ve kentsel alanda hayatta kalma stratejilerine dair anlatılarına tanıklık etmenin, anlatıya “maruz” kalan araştırmacı üzerindeki etkilerini bizzat kendi deneyimi üzerinden yorumluyor. Işık’ın metnini Göç Hikâyeleri kitabındaki anlatılardan birisi takip ediyor. 90’ların son tanıklığı ise Mahmut Alınak’a ait. 1987 genel seçimlerinde SHP listesinden Kars milletvekili seçilen Digor doğumlu olan Alınak, “Katliam Yılları: Digor’da Katliam” başlığıyla ele aldığı tanıklıkta, 14 Ağustos 1993 günü Digor’da devlet güçleri tarafından sivillere yönelik gerçeklesen katliamı anlatıyor. Olayın gerçekleştiği dönemde HEP-SHP ittifakı listesinden Şırnak milletvekili olarak görev yapmakta olan Alınak, Digor Katliamı’nı ayrıntılarıyla anlatıyor.

Dosya dışı tek makalemiz ise Hişyar Özsoy tarafından yazılan “Şeyh Said’in Kayıp Mezarı: Kürtlerin Egemenlik Mücadelesinde HafızaMekân Diyalektiği” başlıklı çalışma. Türkiye’deki Kürt sorununa dair siyasi ve akademik tartışmaların temel tarihsel temalarından birisi de 1925 Şeyh Said Ayaklanması’dır. Kürt ve Batılı tarihciler, ayaklanmayı Türk devletinin asimilasyon politikalarına karşı Kürtlerin ilk milliyetçi cevabı olarak tartışırken, Türk resmi tarihi Türklerin “Doğu’ya medeniyet götürme” projelerine karşı gerici bir isyan olarak ele alır. Yazara göre yorum farkına olan bu tarihsel anlatılar iki temel eksiklik noktasında ortaklaşmaktadır. Birincisi, bu anlatılar şeyhin ve arkadaşlarının idam edildikten sonra neden bir mezardan mahrum bırakıldıklarını araştırmıştır ki bu Kürt-Türk ilişkilerinin geçmişinde emsali olmayan bir ölüm-sonrası cezalandırma biçimidir. İkincisi, şeyhin idamını bir isyanın bitişi -hikâyenin sonuolarak ele almalarıdır. Özsoy’a göre Kürtlerin olay hakkındaki sözlü hikâyeleri ise tam da bu tarihsel anlatıların dışında bırakılana odaklanır: Şeyhin kayıp mezarı ve hâlâ capcanlı olan siyasal mirası. Nitekim sözlü hikâyelerin tarihin dışına itilmiş olanlara odaklanması tesadüf değildir. Aksine, bu durum yazılı tarihlerin sözlü hikâyeleri, güvenirliği olmayan kaynaklar olarak görmesi gibi kurumsal bir eğilimin sonucudur. Akademik alanda “güvenilmez” addedilen sözlü tarihi ve yerel hikâyeleri öne çıkaran makalesinde yazar, yazılı tarihin olayı başarısız bir ayaklanma olarak ele alıp geçmişe ötelemesine/ indirgemesine karşın, Kürtlerin ayaklanmaya dair sözlü hikâyelerinin geçmiş ile “burası ve şimdi” arasında etkin bir bağ kurarak geçmişi şimdiye taşıdığını, şeyhin mirası ile kayıp mezarı etrafında çoğu zaman “mesiyanik” karaktere sahip ve hâlâ devam eden bir direniş hikâyesi ürettiklerini gözler önüne seriyor.