Büst Yakmak
Şerif Derince

Büst yakıldığını duyar duymaz ve sosyal medyada yakılan büstün fotoğrafını görür görmez aklıma Mersin’de geçirdiğim ilkokul yıllarımdaki büst karşılaşmalarım geldi. İlk aklıma gelen şey, yaklaşık 21 yıl önce, 1993 yılında çatışmaların yoğun olduğu bir dönemde okulumuzun bahçesindeki Atatürk büstünün yakılması oldu. Haftada iki kere “İstiklal Marşı” ve toplam 10 kere “Andımız” törenleri için yan yana dizilen üç bin kadar Kürt öğrencinin durması gereken yerin tam ortasına yerleştirilmiş olan büst, hafta sonunda üzerine benzin dökülerek yakılmıştı. Okula gittiğimizde, zaten siyaha boyanmış olan büst, yanmanın etkisi ile bu sefer kömür karasına dönmüştü. O sabah, o yanık büst karşısında tam 3 kere “İstiklal Marşı” ve ardından yine 3 kere “Andımız” okutularak haftaya başlatılmıştı. Herkes gibi ben de merak ediyordum büstü kimin yaktığını; benim aklıma ilk gelen kişi o gün okula gelmemiş olan bir sınıf arkadaşımdı. Ertesi gün de okula gelmeyince, meraklanıp evine gittim. Evlerinde çok olmasa da bir kalabalık vardı, arkadaşımı bulup durumu sorunca, abisinin gerillada şehit düştüğünü öğrendim. Evet, doğru tahmin etmiştim; arkadaşım yakmıştı büstü, bir grup arkadaşıyla. Kendince abisinin intikamını almaya çalışmıştı. 

Bilindiği üzere, IŞİD’in 15 Eylül 2014 tarihinde Kobanê’yi işgal etmek üzere başlattığı saldırılar karşısında Türk hükümeti, ordusu, medyası, muhalefeti ve sosyal medyasında dolaşan söylemler ile Türkiye’nin IŞİD’e destek verdiğinin artık gizlenemez olduğu bir noktada başta PYD eşbaşkanları Asya Abdullah ve Salih Müslim ile Kobanê Kantonu eşbaşkanı Enwer Müslim olmak üzere bir bütün olarak Kürt hareketi, Türkiye’nin bu tavrına karşı sessiz kalınamayacağını, herkesin Kobanê’ye sahip çıkmak için bulunduğu yerde elinden gelen tepkiyi vermesi gerektiğini açıkladı. Bunun üzerine, 7 Ekim’de Mardin, Batman, Diyarbekir, Hakkari, Şırnak ve Siirt’te başlayan, hemen akabininde Kürtlerin yaşadığı hemen her yere sirayet eden Kobanê’ye destek eylemleri başladı. İktidarı, muhalefetiyle Türk devletinin eylemlere tepkisi ise çok sert oldu. 8 Ekim’in sabahına kadar tam 10 Kürt genci polis silahı, korucu saldırısı ve Hizbullah (Hüda-Par) yanlıları tarafından katledildi. 11 Ekim sabahına kadar katledilen eylemci sayısı 35’e yükselmişti.

Bu eylemler sırasında, Türk kamuyounun çok büyük bir kısmının üzerinde durduğu tek nokta bazı kamu kuruluşu ve malları ile Atatürk büstünün yakılması oldu. Katledilen gençlerin kim oldukları, neden sokaklarda oldukları ve ne talep ettikleri hakkında tek bir kelime etmeden, onları vandal, terörist, provokatör olarak ilan edip zarar gören malların peşine düştüler. İktidar, “misliyle bedelini ödeyecekler” diye tehdit etti ve gerçekten de onurlu bir mücadelenin evlatlarını katletmekten geri durmadı. Anamuhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu, “değerlerimize saygı göstermeyenlerin bu ülkeden gitmesi gerekir” diyerek zaten sokaklarda Kürt avı başlatmış olan ülkücü faşistlerin yıllardır dillendirdiği “ya sev ya terket” pozisyonunu benimsedi. Türk bayrakları ile sokaklara çıkıp kitle devşirme ve Kürt düşmanlığını yükseltme peşinde olan TGB gibi faşist ulusalcı gruplar da bazı yerlerde Türk bayraklı yürüyüşler yaparak, Kobanê’ye destek eylemlerine karşı eylem yaptı.

Sosyal medyada da muhafazakarlardan tutun ulusalcılara kadar geniş bir yelpazedeki faşistler tarafından atılan tehdit mesajları, Kürt evlerini ve işyerlerini basarak, onları cezalandırarak büst yakılmasının karşılığının “misliyle ödetilmesini“ istiyordu.

KCK yetkilileri büst yakılmasını tasvip etmediklerini dile getirirken HDP yöneticileri de bunun bir provakasyon olduğunu söyledi. Bizzat HDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş da “Bayrak ve Atatürk büstünü yakanları kınıyorum. Bunlar batıdan doğuya destek gelmesin diye yapılan provokasyondur.” diyerek bu tarz eylemleri tasvip etmediğini duyurdu. Öte yandan kendisini herhangi bir siyasi parti veya örgüt üzerinden tanımlamayan, muhtemelen bizzat sokak eylemlerinde bulunan birçok kişi de sosyal medya üzerinden hem HDP’nin ve özellikle de eşbaşkan Selahattin Demirtaş’ın bu konudaki tavrını eleştirerek, katledilen onca insanın yanında büst yakılmasının lafının bile edilmemesi gerektiğini dile getirdi. Bir kısım insan da büst yakılması karşısında duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

Bütün bunlar yaşanırken aklıma çocukluk ve gençlik yıllarımdaki büst karşılaşmaları geldi; ilkokul hayatımız boyunca o büst karşısında bazen yağmur altında, bazen hava hala karanlık iken buz gibi bir havada, bazen de insanı bunaltan bir güneşin altında “Andımız” veya “İstiklal Marşı”nı ikişer veya üçer defa okurduk. Bu seremonileri sapsarı saçlı ve epeyce şişman olan müdür yardımcısının  komutasında yapardık. O bizden nefret ederdi, biz de ondan. Sanırım okulda ondan dayak yemeden mezun olan kimse yoktur. Çoğu zaman, yanlış telaffuz ettiğimizi veya sesimizin yeterince gür çıkmadığını söyleyerek zorla marş okutma seanslarını tekrarlatıyordu. Bizler de, marşı veya andı o gün birden fazla okumuşsak, sınıflarımıza geçerken koridorun başında duran görece küçük, altın renginde yapılmış büste birer tokat patlatarak öcümüzü alırdık. Sonra ortaokul yıllarım geldi aklıma. Marş ve and seremonilerinin yapıldığı yerin tam orta yerinde yine aynı siyah büst karşımızdaydı. Seremoni şefi ise koyu Atatürkçü olan müzik öğretmenimizdi. Atasever olan soyismi ile siyasi görüşünü tencere kapak misali birbirine benzettiğimiz müzik öğretmeni, tıpkı ilkokuldaki müdür yardımcısı gibi bizi cezalandırmak için çoğu zaman seremonileri birkaç kere tekrarlatıyordu. Hayatım boyunca nefret ettiğim tek ders olan müzik derslerinde genelde bir org getirir, bazen bu orgla sınıfta “İstiklal Marşı” okuturdu. Ve neredeyse istisnasız her dersinde “o orgun bile bizden daha akıllı olduğunu” söyleyerek, her defasında bizi aşağılardı. Aşağılaması için birşey yapmış veya yapmamış olmamız gerekmezdi, Kürt olmamız ve onun da para kazanmak için bize katlanmak zorunda olması yeterliydi bu hakaretler için. Bu nedenle org, hakaret, sabah seremonileri ve büst birbiriyle eşanlamlı şeyler hâline gelirdi.

Sonra, elbette hiçbir şekilde hoşlaşmadığımız, ait olmadığımızı bildiğimiz ve kendimizi her zaman aşağılanmış hissettiğimiz neredeyse tüm mekanlarda aynı büstün olduğu aklıma geldi. Şehir merkezleri, hastaneler, karakollar, tüm devlet daireleri vesaire… Bu düşüncelere dalmış gitmişken, kendi kişisel karşılaşmalarım dışında birçok Kürt için büstün neyi çağrıştırdığını düşündüm.

Binlerce köyün yakılması, milyonlarca insanın yerini yurdunu terk etmesi, sayısız insanın en korkunç şekilde aşağılanması, binlerce insanın evlerinden veya sokaktan alınarak katledilmesinde baş rol oynayan askerlerin karakolları ve kışlalarının önünde aynı büst vardı.

Onbinlerce insanın insanlık onuruna sığmayan işkenceler görmesinde, binlercesinin gözaltında katledilmesinde veya kaybedilmesinde baş rol oynayan polis karakollarının da önünde aynı büst vardı.

Sonra da geçtiğimiz 18 Ağustos’da Lice’de Mahsum Korkmaz heykelinin askerler tarafından yıkılıp üzerine basılarak poz verilmesini hatırladım. Büst, benim için yukarıda bahsettiğim birçok şey demekti. Mahsum Korkmaz heykeli ise bunlara karşı mücadele etmenin, dayatmalara karşı direnişin sembolüydü. Onun heykeli ykılıp parçalanabiliyordu, üzerine basılabiliyordu ve bunu yapan güç, yine o büstün temsil ettiği egemenlikten yola çıkıyordu.

Ve yine tüm şehirlerin en merkezi yerinde, bize sürekli kimin egemenliğinde olduğumuzu hatırlatan şey de yine aynı büsttü. Tam da bu noktada, büstün temsil ettiği egemenliğin sadece Kürtlere karşı değil, aynı zamanda dini inancıdan dolayı farklı türden bir ayrımcılığa uğrayan müslümanları, Dersim katliamını, Ermeni soykırımını, Rumların topraklarına, mallarına el konulmasını, koskoca coğrafyanın hafızasının, kültürünün, toplumsallığının yerle bir edilmesini de temsil ettiğini düşündüm otomatik olarak.

Tüm bunları düşünürken, yıllar sonra, Türkiyeli olmayan bir akademisyenin doktora tezinde okuduğum İstanbul’daki büstler ve benzeri anıtlar için kullandığı “colonization of the public space/ kamusal alanın sömürgeleştirilmesi” tanımının ne kadar güçlü bir tespit olduğunu hatırladım. Hatta daha da ileri giderek, büstün neredeyse toprağın,  insanların, kamusal ve özel hayatın sömürgeleştirilmesi olarak da revize edilebileceğini düşündüm.

Gerçekten de büst ve büstün temsil ettiği şey, birçok Kürt için işgal edilmiş topraklar ve işgal edilmiş hayatlardan başka birşey değil. Bu yüzden, 7 Ekim’de başlayan Kobanê’ye destek eylemleri sırasında büst yakılmasının, provokasyondan bağımsız olarak insanların, özellikle de gençlerin, süregiden sömürgeciliğe bir tepki olarak okunması gerekiyor. Söz konusu olayda, büstü yakanlar gerçekten de provokatör olsalar bile yapılan eylemin birçok Kürt gencinin gözünde meşru olduğunun yukarıda anlattığım örneklerden anlaşılması gerekir. Daha önce de benzer çatışma ve eylemlilik dönemlerinde büst yakma olaylarının sıklıkla görüldüğü düşünülürse, bu durum salt provokasyon olarak değerlendirilip geçilemeyecek kadar önemli bir meseledir. Belki de yüzleşme ve adaletten bahsedilecekse, büst yakma eylemi tam da bir çıkış noktası olarak ele alınmalıdır. Bunun için, vandallık, provokasyon veya değerlere saygısızlık olarak algılanmadan önce insanların neden bir büstü yaktıkları sorgulanmalı, bunun eylemi yapanlar açısından nasıl bir hafızayla ilişkili olabileceği tartışılmalıdır. Türkiye’deki sosyolojinin ve siyasi söylemin böyle bir girişimden çok uzakta olduğu aşikâr.

O hâlde, Kürt siyasetine bu noktada düşen görev, bu tür eylemlerde eylemi yapan kişileri provokatör olarak nitelendirmekten ziyade, neden bu tür eylemlerin yapıldığını daha iyi anlatabilmek, büstlerin çoğunluk Türk kamuoyu tarafından düşünüldüğü şekliyle bir “değer” olarak algılanmadığını ve bunun sorumlusunun da o insanlar değil devletin ta kendisi olduğunu vurgulamak, kendi değerleri için bedel ödemeye hazır insanların mücadelelerine böylelikle sahip çıkmaktır. Üstelik iktidarı, muhalefeti, medyası, sosyal medyasının ağızbirliği yaparak aynı kelimeleri kullandığı, aynı şekilde tanımladığı ve suçladığı bir eylemi, tasvip etmese dahi, Kürt siyasetçilerin farklı kelimeler tercih ederek eleştirmesi gerekir. Tıpkı “Ermeni lobisi”, “Yahudi lobisi” gibi tanımlamaların Kürt siyasi söyleminden tamamen atılması gerektiği gibi.