Bir Direniş Masalcısı: Eduardo Galeano
Ramazan Kaya

“Ben her zaman boğanın tarafını tuttum, matadorun değil. Ve hâlâ aynı taraftayım”…

Eduardo Galeano

Bugün Eduardo Galeano da göçmüş bulutlar ülkesine. Bu hayatta tanışmayı, elini sıkmayı, doya doya sarılmayı istediğim ender güzel insanlardan biriydi. Hiç tanışmadığım bu insan için en yakınımdaki birini kaybetmiş kadar üzüldüm, gerçi bize ondan daha yakın kim vardı ki bu hayatta? Her kitabını, her satırını yıllarca şifalı bir su gibi içtim, her sözünü bir muska gibi taşıdım boynumda. Onun yaşam dolu külliyatının bahçesinde büyüdü umutlarım, hayallerim. Galeano, denildiği gibi baltayla yazan yazarlardan biriydi. Onun satırlarında uzlaşmaya, muğlaklığa, sözü eğip bükmeye ve riyakârlığa asla yer yoktu. O gerçekten de dünyanın vicdanıydı, Güney Amerika’nın en tavizsiz, en cesur anti-sömürgeci yüreği ve bütün ezilenlerin en güçlü belleklerinden biriydi. 74 yaşında akciğer kanseri tedavisi gördüğü Uruguay’ın başkenti Montevideo’daki bir hastanede yaşama veda etti. 1940’ta Uruguay’ın başkenti Montevideo’da doğan Eduardo Galeano, genç yaşlarından itibaren fabrika işçiliğinden banka memurluğuna kadar çok çeşitli işlerde çalıştı. On dört yaşındayken El Sol dergisi için politik bant karikatürler çiziyordu. Çocukluğundan beri en büyük aşkı futboldu ama spordaki başarısızlığı onun sahaları uzaktan izlemesine yol açtı. (Belki de bu güzel kitapları onun futbolcu olamamasına borçluyuz). 1960’ların başlarında başladığı gazetecilik kariyeri Galeano’nun yazarlık yaşamının da dönüm noktası oldu. Kitaplarındaki akıcı üslubunu, tarih denizinde yüzerken az kelimeyle çok şey anlatabilme becerisini de gazetecilik mesleğine borçlu olduğunu söyler. Neredeyse her ülkenin makûs talihi olan askeri darbe 1973’te Uruguay’ı sarstığında, bir süre Arjantin ve İspanya gibi farklı ülkelerde yaşamak zorunda kaldı. Geride bize şu eserleri bıraktı: Ateş Anıları, Latin Amerika’nın Kesik Damarları, Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, Biz Hayır Diyoruz, Tepetaklak, Zamanın Ağızları, Yürüyen Kelimeler, Kucaklaşmanın Kitabı, Gölgede ve Güneşte Futbol, Söz Mezbahası Görüşmeler, Gözlemler, Görünümler Aynalar, ve Günler Yürümeye Başladı.

O, “herkes” için yazmıyordu elbette. “Ben okumayanlar için yazıyorum, ezilmişler için, yüzyıllardır tarihe geçebilmek umuduyla kuyrukta bekleyenler, kitap okuyamayanlar ve kitap alacak parası olmayanlar için”. Ve, piyasanın tiranlığında okumanın kolay olmadığının da farkındaydı, “Devletin kitap yasaklamasına gerek kalmadı, kitapların fiyatları, yasaklanmasına yetiyor” demişti. Galeano, bir direniş masalcısıydı, sabırla ve inatla bize ezilenlerin, meydan okuyanların hikâyelerini anlatıyordu. Bu kıssalardan hisseler dağıtıyordu bize, çünkü ona göre bu ruhsuz dünyada “Artık hisseler kıssadan değil, borsadan alınıyor”du.

Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nın tarihsel sebeplerini o devasa kitabında bir cümleyle özetlemişti: “Brezilya’da köylüler sordu: İnsansız bu kadar toprak varken, neden topraksız bu kadar insan var? Onlara kurşunla cevap verildi”. O, her zaman kaybedenlerin, sömürülenlerin ve lanetlilerin tarafını tuttu. Peki, şu lanetli “biz”, Eduardo Galeano için tam olarak kimleri kapsıyordu? Cevabını ondan dinleyelim:

“- Hiç kimseler, hiç kimsesizler, tavşan gibi kaçanlar, yaşarken ölenler

– Olabilecekken olmayanlar

– Dil değil lehçe konuşanlar

– Din değil kör inanç sahibi olanlar

– Sanat değil süs eşyası yaratanlar

– Kültürleri değil folklorları olanlar

– İnsan değil insansal kaynak olanlar

– Yüzleri değil çalışmak için kolları olanlar

– Adları değil numaraları olanlar

– Dünya tarihinin sayfalarına değil de yerel gazetelerin zabıta sayfasına geçenler

– Canlarını alacak kurşuna bile değmeyen hiç kimseler..”

Dayanışma kültüründen zekât ve sadakayı anlayan ve sürekli aşağılayan egemen zihniyeti reddediyordu. Eduardo Galeano ısrarla: “Hayırseverlik dikeydir, aşağılar. Dayanışma yataydır, yardım eder” diyordu. İçinde bulunduğumuz sinik ve karanlık çağı şu sözlerle özetlemişti: “Eğlence endüstrisi yalnızlık pazarından, güvenlik endüstrisi korku pazarından, yalan endüstrisi aptallık pazarından geçinir”. Ama o asla umutsuzluğu kabullenen bir yazar olmadı. “Hayal kırıklığının hüzünlü cazibesine hayır derken, geceyi yırtarak gelen isyankâr umuda evet” dedi her zaman. Sistemin tümüne çomak sokmaya, en keskin sözlerini söylemeye devam etti. Ona göre, “görevliler görevini yapmaz, politikacılar, konuşur ama hiçbir şey söylemezler, seçmenler oy kullanır, ama seçmezler, okullar cahillik öğretir, yargıçlar, kurbanları cezalandırır, ordular, kendi vatandaşlarıyla savaşır, polisler, suç işlemekten, suçla savaşmaya zaman bulamazlar ve devlet, bir nutuk fabrikasıdır”. Galeano, kapitalizme tüm öfkesiyle karşı olduğu gibi devletçi sosyalizm geleneklerine de bir değer biçmiyordu”. Kapitalizmde: verimlilik tanrısının sunaklarında özgürlük adına adalet kurban edildi. Devletçi Sosyalizmde: verimlilik tanrısının sunaklarında adalet adına özgürlük kurban edildi”. Hiyerarşik, güç merkezli ve yoldaşlarını öğüten siyasal örgütlenmelere mesafeliydi. O, dayanışmaya, ütopyaya inanmaya ve tüm isimsiz, sıfatsız ve kefensiz kahramanları son nefesine kadar anlatmaya devam etti. “Kucaklaşmanın Kitabı”nda unutulmaz bir olay anlatmıştı: “Nikaragua’da dövüşmüş olan Kolombiyalı Gabriel Caro, bana, yanı başındaki bir İsviçrelinin, bir makineli ateşiyle delik deşik olarak düştüğünü, ama adını kimsenin bilmediğini anlatmıştı. Güney cephesinde olmuştu bu, San Juan Irmağı’nın birkaç gece kuzeyinde, Somoza diktatörlüğünün yenilgiye uğramasından kısa bir süre önce. İsviçrelinin adını bilen yoktu, ta uzaklardan gelip Nikaragua uğruna, devrim uğrana, ayın fethi uğrana ölen o sarışın milisle ilgili olarak hiç kimse bir şey bilmiyordu. Bu İsviçreli düşerken kimsenin anlamadığı bir şeyler bağırmıştı. “Bin yaşa Bakunin!” diye bağırarak ölmüştü”…

Yalnızlığın ve aşkın en güzel tanımlarını yapmaktan da geri kalmadı usta. “Aya havlayan bir köpek kadar yalnızım” demişti. Aşkın gökyüzünden inen bir mucize olmadığını şu sözlerle hatırlatmıştı: “Aşk, bir fincan kahveye, bir içki bardağına ya da çorbaya, çaktırmadan bir tutam sev beni katmakla oluşturulabilir”… Güle güle kocaman yürekli insan, metropollerin göbeğindeki isyan alanlarında, gettolarda yanan ateşlerde, anti-sömürgeci direnişlerde, çocuklara okunan güneşli masallarda, kahveye atılan her tutam sevgide yaşamaya devam edeceğinden zerre kadar kuşkum yok.