Farqîn’de Devletin “Duvar Yazısı” Hâlleri
Hakan Sandal & Serhat Arslan

Farqîn’de 2-14 Kasım 2015 tarihlerindeki “abluka” esnasında özel harekât polisleri tarafından duvarlara yazılan sloganlar farklı düzeylerde tartışmaları da beraberinde getirdi. Başlamadan belirtmek gerekir ki bu yazıların yazılma ve servis edilmelerini sömürgeci tarih ve pratiklerden ayrı düşünmek, ayrı konumlandırmak, kolonyal şiddet geçmişini görünmezleştirme riskini taşımaktadır. Duvar yazıları, sömürgeci pratiklerin mekâna hâkim olma çabasının yansıması olarak ağır silahların bıraktığı izler ile okunduğunda sömürgeci tertibat daha net görülebilir. Burada karşımıza önemli bir soru çıkıyor: Gelişmiş teknolojik silahlara sahip (ve bununla övünen), ideolojik aygıtları elinde tutan, kullandığı şiddeti meşru gören devletin o “güçlü erkekleri” neden duvarlara yazılar yazar? Bir ilçeye, mahalleye/mekâna topyekûn “ders verdikten” sonra bu yazıların yazılıp servis edilmesi nasıl okunabilir? Şüphesiz bu sorular etrafında çeşitli tartışmalar yürütülebilir. Bu yazıda ise duvarlara yazılan sloganlar, belirli bir tarihsellik içinde sömürgeciliğin mekânsallaştırma yönü, hafıza ve egemenlik kavramları üzerinden tartışılacaktır.

Kürdistan’ın 19. yüzyılın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu ve 20. yüzyılın başında yeni Türk devleti tarafından işgalinin ve ilhakının (toprağa el koyma) coğrafyaya doğrudan yansımaları olmuştur. Sürgünlerin nedeni ve sonucu olarak el konulan topraklar, yerleşime kapatılan bölgeler, tel örgüsüyle çevrilen ve/veya mayınlanan araziler, bombalar ve top atışlarına hedef olan mağaralar, geçitler bu yansımaların sadece bir kısmıdır. Bunlarla birlikte direnişin, devlet egemenliğinin görece az hissedildiği dağlık ve kırsal alanda örgütlenmesi (Ağrı İsyanı bunun tipik örneğidir ve PKK’nin Kürdistan’da ilk olarak kırsal alanda faaliyete geçmesi tesadüf değildir), direnişi mümkün kılan ve ona belli ölçülerde şeklini veren dağların, ormanların ve mevziler kazılan toprağın kullanımı, yine mekânın bir mücadele ve egemenlik alanı olarak işlediğini göstermektedir. Kısacası mekâna imza atmak ve onda iz bırakmak verilen mücadelenin hem bir parçasını, hem de sonucunu oluşturmaktadır.

Günümüzde Kürt Özgürlük Hareketi ve Türk devleti arasındaki savaşın farklı ölçek ve mekânlarda sürmesi (ör. Rojava), bu yazı bağlamında savaşın dağdan/kırdan kentlere taş(ın)ması, farklı mekânsal direnişleri ve tahakküm biçimlerini de ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda öz yönetim ilan edilen mahallelerde sokaklara kazılan hendekler ile mekâna atılan imzaya; bu mahalleleri haritadan silme isteğindeki devlet de delik deşik edilen binalar ve özel harekâtçıların duvarlara “kara”ladıklarıyla karşılık vermiştir. Yüzyılı aşkın bir tarihin neredeyse iki haftayı bulan ablukada kendini tekrar ettiği de söylenebilir. Nitekim duvarlara yazılan “Türksen Övün Değilsen İtaat Et” ve “Yeşil de Burada” gibi birçok sloganın belli bir tarihe/hafızaya/anlatıya atıf yapması, geçmişte yaşanılan katliamları ve devlet terörünü hatırlatması da sır değildir.

2

Egemenlik İspatının Sahnesi Olarak Mekân

Türk devleti, bir yandan istenmeyen bir geçmişe, farklı kültürlere ve dinlere ait mekânsal düzenlemeleri görünmez kılarken ve/veya yok ederken diğer yandan, egemenliğinin sureti olarak kontrol ettiği hemen her karış toprağa, birçok ulus-devlet gibi, bayrak ve heykeller dikmiş, idari binalar, resmi kurum ve kuruluşlar inşa etmiştir. Dolayısıyla devletin mekân politikaları, birinin diğerini yadsımadığı pozitif(kurma/yaşatma) ve negatif(yıkma/öldürme) inşalar üzerinden tartışılabilir. Ancak söz konusu Kürdistan olduğunda devletin kendisi gibi mekân politikaları da farklı bir bağlama oturmaktadır. Türkiye’deki temel sosyo-ekonomik ve siyasal örgütlenme olan devlet, Kürdistan’da zora dayalı sömürgeci bir savaş aygıtına dönüşmektedir. Bu dönüşümün doğrudan mekânsal karşılığı ise başta Kürdistan kavramının yok edilmesi olmak üzere neredeyse bütün yer isimlerinin Türkçeleştirilmesi, Kürdistan’da köy ve orman yakma, mayınlama, yaylalara çıkış yasağı gibi negatif pratikler ile devlet binası kurmak, baraj inşa etmek, okullar açmak gibi pozitif çağrışımlı düzenlemeler olmaktadır. Bu pozitif ve negatif mekânsal düzenlemenin amaçlar noktasında birbirlerinden farklı değil, aksine tamamlayıcı nitelikte bir buluşmaya tekabül ettiği söylenebilir.

Mekânda askeri ve kurumsal düzenlemelere ek olarak egemenliğin bir başka inşası da semboller aracılığı ile gerçekleştirilmektedir; heykeller, yazılar, isimler… Sözgelimi Dersim yolunda “güçlüyüz, cesuruz, hazırız – komando” yazısının, Amed’in merkezine ilerlerken uzun süre üst geçitte gelenleri karşılamış olan “Ne Mutlu Türküm Diyene” tabelasının, neredeyse Kürdistan’da yazılmadık dağ ve tepe kalmayan Türklüğü ve militarizmi öven sloganların, resmi tarihin ulus mitlerinin imzasını taşıyan büst ve heykellerin varlığı sadece birkaç örnektir. Bütün bunlar şiddetsiz bir varoluşun “pozitif” değer yüklü karşılıkları olarak gösterilse de taşıdığı sembolik şiddet korkutucu değil tehdit edicidir. (1) Bu semboller, devletin elinde tuttuğu “meşru şiddet hakkı”nı ve askeri mevcudiyetin “meşruiyet” tarihini hatırlatır. Bir bakıma Türk devleti Kürdistan coğrafyasını egemenliğinin yansıyacağı, somutlaşacağı, hissedileceği ve her an görüleceği şekilde yeniden düzenlemeye çalışırken – sadece fiziksel olanı kabul edilemez olarak düşünülen- şiddeti sembolik şiddet yardımıyla “yumuşatır”. Sömürgeci tertibatın varlığı bu yolla kabul edilebilir/kabul edilemez ikiliğine hapsedilir ve statü mücadelesinde yeri geldiğinde fiziksel şiddet, işbirliği hâlinde bulunduğu sembolik şiddeti kabul ettirmek, onaylattırmak amacıyla işe koşulur. Devletin kabul-ret ikiliği üzerinden oluşturduğu bu çerçeve istisna hâlinin kural olduğu Kürdistan’da “oyun”u egemenin belirlediği sınırlar içerisine hapseder ve buna karşı geleni ya da “oyun”u kendi kurallarıyla oynayanı “terörist”, dolayısıyla öldürülebilir ve yası tutulamaz olarak damgalar.

Mekân ve Hafızanın Ayrılmazlığı

Hafıza, sadece geçmişin imgelerini bugüne taşıyan değil, hem geçmişi hem de geleceği kuran, sürekli “olma” hâlinde merkezini arayan bir merkezsizlik olarak mekân ile sıkı bir ilişki içerisindedir. Dolayısıyla mekân, hafıza ile etkileşimde olan politik bir mücadele alanı olarak karşımıza çıkar. Bu noktada egemen tarafından duvarlara yazılan yazılar, belirtilen mücadele alanından yola çıkarak Türk devletinin kendisini Kürdistan’da hangi düşünceler, arzular ve/veya talepler üzerinden örgütlediğini okumak için önemli ipuçları sunmaktadır. Öyleyse bu yazıları (kolonyal şiddeti vurgulayarak sömürgeleştirilmiş öznenin sessizleştirilmesine hizmet etmemeye dikkat ederek) tartışmak hem muğlaklaştırılan güç ilişkilerini görünür kılmak, hem de sürecin bir anından yola çıkarak gelişen sömürü ve direniş pratiklerini anlamlandırmak açısından önemlidir.

3

Duvarlara İç Döken Devlet

“Devlet geldi”

“Kan koksun buram buram” /“Kurdun dişine kan deydi, korkun”

Kanın değeri hem dökebilen için araçsal rolü(kurbanlaştırma), hem göstergeler düzeninde kimlik(Türklük/Kürtlük) belirleyen işlevi hem de muğlaklığı; yani dökülebilir, bozulabilir oluşuna bağlıdır.(2) Kan kokusuna duyulan “özlem” ise bir anlamda belirli bir grubu “kurbanlaştırma” olarak okunabilir. Nitekim egemen olanın egemenliğini sürdürmek için tehdit atfettiği ve önemsiz bulduğu kurbana yönelttiği şiddet, kendine yönelebilecek şiddeti azaltmanın bir yolu olarak görülebilir. (3)

“Kızlar geldik ininize girdik” / “TC burda piçler nerde” / “Adam Olun!!!”

Egemen düşünüşte özne olarak namevcut olan kadınlar, söylem içerisinde (negatif) bir dolayım ile var olabilmektedirler. Kadın bedenleri, kolonyal dönemin başlangıcından ötesine fethedilen ülkeyi simgeleştirirken (4) bir anlamda kolonyal şiddet sömürgeleştirilmiş özne ile “erkeklik” üzerinden bir bağ kurmaya çabalar. Böylece hem erkekliği kutsar hem de karşısındakini, kutsal olmasını beklediği erkekliğinden yaralamaya çalışır. Bu durumda kadın iki defa ötelenir ve kadına dair cevabın da (şiddet yoluyla) erkekten gelmesi beklenir.

Bu yazılamalar, her Türk’ün asker doğduğu devletin kurucu teorik argümanlarından olan “ordu-millet” söyleminin erk’eklikle özdeşleşmesinin/sözleşmesinin ve bunun “fethedilen” mekânda var oluşunun somutlaşmasıdır. Erkeklik başından beri (erkek) devletin de desteği ile gündelik hayatın bütün hücrelerine sızmış ve burada hem sembolik hem de maddi anlamda kendini yeniden üretebilmiştir. Dolayısıyla Farqîn’in duvarlarındaki bu cinsiyetçi yazılamalar kadına dair genel bakışın özeti ve yeniden üretimi niteliğindedir.

“Esedullah timi burada”

Esedullah timi kimdir? Kimlerden oluşur? Belirtilen duvar yazısı ile yoğun olarak tartışılan bu soru günün sonunda Kürdistan halkları için fark eder mi? JİTEM ve İslamcı Hizbulkontra gibi yapıların hepsi devletin haşmetli ve altın varaklı aynasından yansıyan suretler ise, bu grup “torosların dönüşü” ile tehdit edilen bir halkın beklemediği ne getirebilir? Bu bilinmez, bilinmez oluşu ile bir şiddet beklentisi doğurup korkutma amacını da taşımaktadır. Ayrıca “Esedullah” isminin Ankara ve DAİŞ ile muğlak ilişkisi (5) ve sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği ilçelerde yine DAİŞvari imaj ve sloganlarıyla arz-ı endam eden özel harekatçılar, Besê Hozat’ın analiz ettiği şekilde AKP’nin DAİŞ’leşmesinin (6) birer emaresi olarak okunabilir. “Yeşil de burada” yazısıyla birlikte düşünüldüğünde devletin “derin”liğinin bitmediği ve/veya tasfiye edilmediği, sadece kendini konjonktüre göre revize ettiği ileri sürülebilir.

 “Devletin var ihanet etme” / “TC ne derse odur” / “Türksen Övün Değilsen İtaat Et”

“Devlet geldi” yazısıyla mekânda şiddetiyle var olabildiği itiraf edilen devlet, ikinci aşamada kendisini dayatıp ona ait olunmasını beklemektedir. Bu, ölümcül şiddet yerine kendini dayatan güce itaat edilmesi beklentisi olarak görülebilir ve günün sonunda “bu güç ‘ne derse odur’ aksi ise şiddettir” tehdidini de barındırmaktadır. Mahmut Esat Bozkurt, 1930 senesinde Türk olmayanlara tanıdığı hakların (“Hizmetkâr olma hakkı, köle olma hakkı”) 2015 senesinde duvarlarda “Türksen Övün Değilsen İtaat Et” şeklinde yer alacağını bilse, şüphesiz gurur duyardı. İmha ve inkâr ile birlikte Türk olmayana reva görülen asimilasyonun şiddetle karılmış harcıdır bu slogan. İtaatsizliğin ve “ihanet”in sonu ise soykırım ve katliamlar zincirine bir halka daha eklemek olacaktır.

4

Kimlik Duvarları

Mekânın sloganlarla işaretlenmesi sömüren-sömürülen / sahip-köle kimliklerinin sabitleştirilmeye, yazı yoluyla maddileştirilmeye çalışılmasıdır bir anlamda. Sabit öznelliğin imkânsızlığı ise egemen şiddetinin bir türlü doyuma ulaşamayarak süreklileşmesini beraberinde getirmektedir.

Yüzünü kapatma edimi hegemonik güç karşısında direnen kesime özgüyken duvar yazısı yazan “heybetli ağabeylerin” yüzlerini kapatmaları dikkat çekicidir. Ayrıca duvar yazısının kendisi ekseriyetle yine hegemonik güce karşı gelişen direniş pratiğiyken egemenin bu direniş alan ve biçimlerini de kaplayarak yok etmeye çalıştığı söylenebilir. Benzer bir örnek İsrail askerlerinin “işgal edilmiş topraklarda” yaptıklarını ifşa eden “Breaking The Silence” kuruluşunun paylaştığı bir görselde karşımıza çıkmaktadır; bu görselde İsrail askeri Gazze’de evlere “geri geleceğiz” yazılaması yaparken Yahudi yıldızı çizmektedir. (7) Yine İsrail ve Filistin’de çeşitli duvarlara ve mezar taşlarına İbranice yazılan “Araplara Ölüm” yazıları da benzer niteliktedir. (8) Tabii buradan ayrı bir soru da çıkıyor; son bir seneyi aşkındır yüksek çözünürlüklü şiddet görseli paylaşımları DAİŞ ile ilişkilendirilmişken, Türk devleti tüm bu yazılamaları ve yüzü kapalı güçlerini yine yüksek çözünürlük ile neden fotoğraflayıp paylaşmaktadır? İmaj ve etki çalışmasında DAİŞ ile yüksek çözünürlüklü birliktelik nasıl bir ortaklaşmadır?

Sonuca Doğru

Bu yazıda 12 günlük sokağa çıkma yasağı/abluka sonrası Farqîn’de duvar yazıları üzerinden bir resmi tarih okuması yapılmaya çalışıldı. Şüphesiz daha uzun, etraflı tartışmalar yürütülebilir, yürütülmeli. Devlet bir yandan egemenliğini duvar yazıları ile ispatlamaya çalışırken bir yandan da zulüm ve sömürgecilik tarihini ifşa etmektedir. Kürt ulusal bilincinin de uzun süredir karşısına mücadele ile çıktığı bu pratikler duvar yazılarında somutlaşarak tarihe yazılmakta, direnişin meşruiyetini hatırlatmaktadır.

Ayrıca 12 günün ardından provokasyon amaçlı olduğu açık olan, halkın arasından yürütülen ve ürkek adımlarla şehri terk eden silahlı güçlerin, karşılarında izleyeni etkileyecek bir halk tepkisi ile karşılaşmaları durumu da var. Hatta bu silahlı güçleri kendi öfkesinden koruyan bir halk gerçekliği olduğu da söylenebilir; nitekim söz konusu provokasyon gerçekleşmedi ve görüntülerde bu ilginç, üzerine düşünülmesi gereken ikili yönelim (öfke duyma – kendi öfkesinden koruma) net bir şekilde görülmektedir. Sömürgeci temsiline karşı bu tepki, halkın duyguları ve politikleşmesi arasında zaman içerisinde gelişen bir bilinç olarak yorumlanabilir.

Yazıyı yine sorular ile bitirmek faydalı olacaktır; fiziki şiddet, abluka, yoksun bırakma ve sembolik şiddet ve ırkçı işaretler ile mekân(sal)laştırma karşısında öz savunmanın bir zorunluluk hâline gelmemesi ne derece mümkündür? Hayatta kalmak için yapılan edimlerin “batı” aydınlarında liberal analize nesne olması ne şekilde okunabilir? Bu duvar yazıları, genç neslin direnişinde gelişen öznelliğe ne şekilde etki etmektedir? Yine aynı duvar yazıları, “batı”/diasporada yaşayan Kürdistanlıların politik ajandalarını nasıl şekillendirmektedir?

Kaynakça ve Notlar

(1) Tehdit eden şiddet ve korkutan şiddet ayrımı, Benjamin’in liberal hukuk teorisyenlerinin hukuku koruyan şiddeti “korkutucu şiddet” olarak nitelemelerine getirdiği eleştiri üzerinden kullanılmıştır, nitekim Benjamin için bu şiddet tehdit eden şiddettir, bkz. Aykut Çelebi (der.), Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Metis Yayınları, İstanbul, 2010, sf: 27.

(2) Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2010, sf: 108.

(3) Bu noktada kurbanın (Kürtler) tüm topluma sunulması, toplum olarak görülenin uyumunun yeniden kurulması amacını taşır ve kimi grupların/kitlelerin buna onay verdiği söylenebilir, bkz. René Girard, Şiddet ve Kutsal, Kanat Kitap, İstanbul, 2003, sf: 5, 10.

(4) Ania Loomba, Kolonyalizm Postkolonyalizm, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2000, sf: 176-198.

(5) “Esedullah Timi ile ilgili vahim iddialar: Ankara’ya bağlılar”, BirGün, 17 Kasım 2015, http://www.birgun.net/haber-detay/esedullah-timi-ile-ilgili-vahim-iddialar-ankara-ya-baglilar-95315.html.

(6) Besê Hozat, “IŞİD’leşen AKP”, Özgür Gündem, 18 Kasım 2015.

(7) “New provocative photos of IDF soldiers on Facebook”, Lahav Harkov, The Jerusalem Post, 25-10-2010, http://www.jpost.com/Israel/New-provocative-photos-of-IDF-soldiers-on-Facebook.

(8) “Death To The Arabs ~ Gotta Love Them Zionists”, Snippits And Snappits, http://snippits-and-slappits.blogspot.com.tr/2009/05/death-to-arabsgotta-love-them-zionists.html.

NOT: Bu yazı 21 Kasım 2015 tarihli Yeni Özgür Politika gazetesinde yayımlanmıştır.

Cizre Jitem Davası ve Türk Devletinin ‘Cezasızlık’ Siyaseti
Ayhan Işık

Geçen hafta gazetelere küçük bir haber düştü. Toplumda “Cizre JİTEM Davası” olarak bilinen ve 1993-1995 yılları arasında Cizre’de yirmi sivilin zorla kaybedilmeleri/öldürülmelerine dair Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 14.07.2009 tarihinde açtığı ‘Cemal Temizöz ve Diğerleri’ davası geçen hafta Eskişehir’de devam etti. Memleketin ağır siyasi ve psikolojik sorunlarının ve yarılmalarının olduğu bir döneme denk gelen dava, birkaç gazete ve haber sitesi dışında pek gündem olmadı ve yeterince dikkate alınmadı. Oysa bu ve buna benzer davalar Türk devlet yapısının siyasi ve hukuki olarak nasıl işlediğini, kendi yasalarının bağlayıcı kuralları olsa da devlet mensuplarına cezasızlık ((Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nden çıkan ve Gülşah Kurt’un kaleme aldığı “Cezasızlık Sorunu: Soruşturma Süreci” başlıklı çalışma bir devlet siyaseti ve bir adalet kültürü haline gelen cezasızlığı inceliyor. Bizleri şaşırtmayacak bir bilgi de bu kavramın AİHM içtihadına Türkiye’yle ilgili bir kararla giriyor olmasıdır:“Cezasızlık olgusunun anahtar kavramlarından birinin dokunulmazlık olduğu açıktır. Dokunulmazlık aynı zamanda hesap verebilirliği imkânsız kılar. Hesap verebilirlik hem bir süreci ifade eder hem de bu sürecin sonunda faillerin eylemlerinin cezai, hukuki ya da idari yaptırımlarla karşılanması anlamına gelir. Hesap verebilirliğin bulunmayışı, soruşturma ve/veya yargılama süreçlerinin sonunda cezasızlığı doğurur. (…)AİHM içtihadında cezasızlık (impunity) kavramının ilk kez Türkiye’yle ilgili olarak verilen bir kararda kullanılmış olması, içinde yaşadığımız cezasızlık iklimi düşünüldüğünde son derece anlamlıdır.” http://yeni.hafiza-merkezi.org/wp-content/uploads/2015/02/cezasizlik_sorunu.pdf )) siyasetini nasıl sürdürüldüğünü bir kez daha çok açık bir biçimde bizlere gösterdi. Nedir cezasızlık siyaseti? Devletin yasal yollarla yapamadığı birçok kirli işini yaptırdığı veya bu halden vazife çıkarıp bu işi yapan kadrolarını, kendi hukuk sisteminin cezayi yaptırımlarından muaf tutarak bir biçimde ödüllendirmesidir.

Davanın sanıkları dönemin Cizre İlçe Jandarma Komutanı olan Cemal Temizöz, Cizre eski Belediye Başkanı Kamil Atağ, Kukel Atağ, Temer Atağ, Adem Yakin, Abdulhakim Güven, Hıdır Altuğ ve Burhanettin Kıyak’tı. ((Serap Işık, Temizöz Davası: http://failibelli.org/davalar/temizoz-davasi/ )) Daha önceki duruşmalarda diğer tutuklular bırakılmıştı ve son duruşmada davanın tek tutuklu sanığı Burhanettin Kıyak da serbest bırakıldı. Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, 2013 yılında Cizre’de Zorla Kaybetmeler üzerine yaptığı çalışmada kayıp yakınlarıyla onlarca görüşme yapmıştı ve istisnasız her görüşmede yukarıda isimleri geçenlerin hepsi veya birkaçı zorla kaybetme olaylarının failleri olarak dile getirilmişti. (Bir hatırlatma: Hafıza Merkezi’nin son araştırmasında faili meçhullerin dışında sadece zorla kaybedilenler 1300’den fazladır. ((Göral, Özgür Sevgi, Ayhan Işık ve Özlem Kaya. 2013. Konuşulmayan Gerçek:Zorla Kaybetmeler. İstanbul: Hakikat Adalet Hafıza Merkezi. s. 22 )) İHD ise daha önceki araştırmalarında zorla kaybedilenlerin sayısını 800’den fazla olarak ifade etmişti. ((Hüsnü Öndül, Zorla Kaybedilme: http://www.ihd.org.tr/zorla-kaybedilme/ )) Türk devletinin farklı kurumları aracılığıyla 1984 sonrası yaşanan iç savaşta sivil Kürtlerden zorla kaybetme ve faili meçhulle öldürülenlerin sayısı çok çok daha fazladır.

Bu rakam yüzlerce, binlerce değil sadece “1” de olabilirdi. Yani kaybedilen, katledilen yalnızca bir kişi de olsa bu olayın devlet hukuku gereği sorgulanması, açığa çıkarılması ve failin yargılanması beklenen, daha doğrusu günümüz modern devlet siyasasında olması gereken bir durumdur. Fakat ne yazık ki Türkiye’de hukukun hakkaniyetli bir biçimde hayat bulduğunu söylemek abes olacaktır. Tutarlı yürüyen tek pratik devlet mensuplarının hukuksuz uygulamalarının sürekliği ve cezasızlığıdır. 9 sanıklı Cizre JİTEM davasında hiçbir tutuklunun kalmaması, bu devlet anlayışının bir meseleyi çözmek istemediğinde konuyu mahkemelere havale ederek anlamsızlaştırdığının en açık göstergesidir. Oysa insanlara hukukun, adaletin olduğunu hatırlatan kimi tiyatrolar izletilir fakat devletin fail olduğu böylesi durumlarda davalar hiçbir zaman kendi hukuklarında yer aldığı şekilde bile sonuçlanmaz! Bu ilkesel olarak devlet dediğimiz mefhuma içrek bir haldir. Modern olanın öncekilerden farkı, şekle daha fazla vurgu yapması ve bunun ritüellerine fazla önem atfetmesindendir. Çünkü çağımızın mahkemeleri modern devlet denen aygıtın tek ‘meşru’ organıdır ve devlet her açıdan bu kurumun görünür olmasını isteyerek bir nevi kâğıt (anayasa) üstünde bağımsız bırakır. Hukuk metinlerinde onlarca yasanın yer alması, orada hakkaniyetli bir hukuk düzeninin olduğu ve oturduğu anlamına gelmemektedir.

Cezasızlık siyaseti, Türk devletinin sadece kuruluşundan itibaren değil öncesinden kalan adaletsiz bir siyasi arka planın ürünüdür. Geçmişin her anının kutsandığı bir devlet ve toplum geleneğinde hatayı kabullenmemek ve doğal olarak geçmişiyle yüzleşmemek, korkular ve yalanlar üzerine kurulu soyut bir Tarihin biriktirdiği günahların o devleti ve toplumu her an takip etmesine sebebiyet vermektedir. Türk devletinin ve toplumunun geçmişiyle yüzleşememesinin en temel sebebi budur. Çünkü nereden, hangi olayla, hangi katliam ve soykırımla yüzleşmeye başlayacaklarını bilemiyorlar! Dolayısıyla Türk devleti ve bunu kabullenen toplumunun bu günahkâr ortaklığı kimi kesintilere uğrasa da devam etmiştir. Devlet sürekli muhalifine ceberutluğunu en sert biçimde gösterirken kendi hukukuna aykırı hareket etse de, mensuplarına “cezasızlık siyasetini” uygular ve mahkemeler bu hukuksuz ve adaletsiz olayların üzerini kapatmakla meşguldür! Burada devletin belki de en kurnaz siyaseti tüm günahlarına toplumu da ortak etmesidir. Dolayısıyla bu adalet sistemine taşı atacak ilk günahsızı bırakmamak gibi bir siyaset gütmüştür.

Yukarıdaki davada isimleri zikredilen Jitem mensuplarını, hem kayıp yakınları hem de Şırnak ve Cizre’deki avukatlar bu ölümlerin bölgedeki sorumluları olarak dile getirilmektedir. Peki devlet göz göre göre bu davada kimseyi tutuklamayarak ne söylemek istemektedir? Ya da bu cezasızlık salt rutin dışı bir durum mu yoksa devletin en derinlerinde yer alan yerleşik bir siyasetin karşılığı mı? Cizre Jitem davası, Türk devletinin Kürt/Kürdistan siyasetinin ana mantığını içeren yerel bir davadır. Bu dava Kürt meselesinin Türkiye’deki çözümü açısından da önemli bir konumdadır ve çözüm süreciyle de ele alındığında iki yönlü bir hukuki süreç gerektirmektedir. Birincisi devletin yüz yılık bir inkârı ve buna karşı Kürt siyasi hareketinin mücadelesi sonucu gelinen aşamada tartışılan müzakere ve bunun en temel belirleyenlerinden biri olan yüzleşmedir. Yüzleşmek ahlaki olduğu kadar hukuki bir içeriğe de sahiptir ve asgari düzeyde bir hukukun olmasını gerekli kılar. Geçmişte hesabı sorulmamış devlet ve devlet kurumları kaynaklı ihlaller ve suçlarla yüzleşilmesini gerektirir. Diğeri de Türk devletinin kendi hukukuna, anayasasına/yasalarına göre suç sayılan olayların (Cizre’de 20 sivilin öldürülmesi gibi) faillerinin yargılanması ve cezalandırılmasıdır. İlki öncelikli olarak siyasaldır (vicdani ve ahlakidir), ikincisi ise öncelikli olarak hukukidir ve doğal olarak yasalar çerçevesinde bu yükümlülükler yerine getirilmelidir. Dolayısıyla devlet iki yönlü olarak bir sınavdan geçmektedir: hem Kürt meselesine yaklaşımı, yani inkârcı devlet siyasetini sürdürüp sürdürmeyeceği, hem de suç işlemiş mensuplarını ne şekilde yargıladığı hususunda. Devletin bu çift yönlü hukuki ve siyasi kıskaçtaki tavrı onun önümüzdeki döneme dair fikriyatını da ele verecektir.

Lakin yukarıda da kısaca belirtildiği gibi devlet kendi mensuplarına, kurduğu göstermelik mahkemelerde ceza vermeyerek hukuki açıdan yeni ve adil bir anlayışa sahip olmadığını göstermiştir. Ki bu durum birkaç yıl önce açılan Ergenekon ve Balyoz davalarında da anlaşılmıştı. O davalarda yargılanan askerlerin birçoğunun özellikle 1990’larda Kürdistan’da görev yapmaları ve zorla kaybetmelerde, faili meçhullerde, köy yakmalarda ve yine zorla göçertmelerde en etkili pozisyonlarda oldukları bilinmesine ve en üst derecede sorumlulukları olmasına rağmen sadece AKP’ye darbe yapmak gibi gerekçelerle yargılanıp bırakılmaları bu yargı ve hukuk tiyatrosunun bir göstergesidir. Dolayısıyla Cezasızlık ve Adaletsizlik, Türk devletinin kendi kurumları ve mensupları mevzubahis olduğunda uyguladığı en istikrarlı davranış halidir.  Devletin yargı kurumları bu cezasızlığı görevsizlik, yetkisizlik, takipsizlik ve zamanaşımı ((Gökçen Alpkaya, İlkem Altıntaş, Öznur Sevdiren, Emel Ataktürk Sevimli, Zorla Kaybetmeler ve Yarginin Tutumu, s.28 http://www.hakikatadalethafiza.org/images/UserFiles/Documents/Editor/Yay%C4%B1nlar/HAH_Zorla-Kaybetmeler-Yarg%C4%B1_2013.pdf )) gibi hukuki terimlerle yasal bir forma sokup süreci bitiriyor. Suç işleyen devlet mensupları kendi kurumlarının bu hukuk(suz) felsefesini çok iyi bildiklerinden, göstermelik bir yargı ve bazen de kısa süreli tutukluluk sürecinden sonra aklanacaklarının farkındalar. Bu sebeple öldürmek, kaybetmek, köy yakmak gibi olayların gerçekleştirilmesinde herhangi bir pişmanlık ve suçluluk/hukuksuzluk görmediklerinden aynı olayı emir veya “ihtiyaç” dâhilinde bir daha gerçekleştirmekten geri durmuyorlar.

Devletin, kurumlarının ve mensuplarının sadece son yüz yılda gerçekleştirdiği birçoğu katliamlarla biten onlarca toplumsal ve siyasal olayda kendi hukukunu işletmemesi ve üstüne failleri ödüllendirmesi,  bu olayların hala devam etmesini sağlayan en önemli etkendir. Devlet bu süreçlerde toplum içinde çok fazla deşifre olan ve bilinen kimi kurum ve şahsiyetleri de yine benzer bir hukuksuzluk süreciyle “cezalandırarak” ortadan kaldırmaktadır. Hala açıklanamayan, netleşmemiş birçok asker-sivil devlet mensubunun ölümü bu hukuksuz yaklaşımın devlet içi sonuçlarıdır. Böylesi olaylar çeşitli komplo teorilerine konu olsa da ciddi bir gerçekliği barındırdıkları da bilinmektedir.

Cizre örneğinde dile getirilen bu hukuksuzluğun devam etmesini sağlayan en önemli faktörlerden biri de devletin suç işlemiş mensuplarını cezalandırmayıp daha üst görevlere terfi etmesidir. Son yüzyıl Türkiye tarihi bunun onlarca, yüzlerce örneğiyle dolu. Sadece birkaçını burada zikretmek, nisyan ile malul hafıza-i beşeri tazelemek, bizlere devletin işleyiş kodlarını bir parça gösterecektir. Daha kitlesel olayları ele aldığımızda bu zihniyetin kökenlerini rahatlıkla görebiliriz: Ermeni soykırımını, Rum sürgününü, Zilan ve Dersim katliamlarını organize edenlerin devlet içindeki hızlı yükselişleri böylesi bir hukuksuzluğun ve de cezasızlığın sonucudur. Daha somut bir örnek açısından Türkiye Büyük Millet Meclisi Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nun raporunda da dile getirildiği üzere; 6-7 Eylül olaylarında Mustafa Kemal’in Selanik’teki evine bombayı koyan, suçluluğu ispat edilen ve İstanbul’daki gayri-Müslim nüfusa yönelik pogroma dönüşen olayların fiili müsebbibi Oktay Engin’in siyasi kariyeri oldukça “parlaktır.” Raporda kendisi hakkındaki ifade şöyledir; “siyasi cinayetlerin, kontrgerilla eylemlerinin başladığı yıllardan, 12 Eylül darbesine kadar en kilit makamlarda görev yaptı. Emniyet Müdürlüğü Planlama Daire Başkanlığı’nın ardından Eskişehir ve Nevşehir Valiliği görevlerinde de bulundu ve sonrasında emekli oldu.” ((Türkiye Büyük Millet Meclisi Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Raporu, s. 69 http://dosyalar.hurriyet.com.tr/haber_resim_3/genel_degerlendirme.pdf ))  Devlet görevlilerinin böylesi bir motivasyona sahip olmalarının, onların suç addettiğimiz birçok olayı yükselmek için birer basamak olarak görmelerine sebep olduğu aşikârdır. Yine 1993’te Sivas’ta Madımak otelinin yakılması ve 35 kişinin öldürülmesi sonrası bu olayı gerçekleştirdikleri düşünülerek yakalanan ve yargılanan sanıkların savunmasını kimi muhafazakâr avukatlar üstlenmişti. Bu avukatların birçoğunun daha sonra muhafazakâr partilerden bakan, milletvekili, yüksek yargı mensubu, belediye başkanı, parti yöneticisi gibi mevkilerle ödüllendirilmeleri ((http://blog.milliyet.com.tr/sivas-katliami-nda-saniklari-savunan-avukatlar-simdi-ne-yapiyor-/Blog/?BlogNo=353491 )) cezasızlık zihniyetinin, sadece devletin çekirdeğinde değil ona suç ortağı olan toplumun ne yazık ki çok geniş bir kesiminde olduğunu da gösteriyor.

Yine daha 12 yaşında olan Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz, 21 Kasım 2004 tarihinde Kızıltepe’deki evlerinin önünde özel timlerce katledilmişti. Bu davada yaşanan gelişmeler ve faillerin olay sonrası yargılanmaktan ziyade bürokratik açıdan yükselişleri, hem hukukla hem de sadece Kürt halkıyla değil tüm Türkiye toplumlarıyla nasıl dalga geçildiğini, hukukun hiçbir meşruiyetinin ve güvenilirliğinin kalmadığını göstermektedir; Avukat Meryem Erdal’ın ifadesiyle “Olayın olduğu dönemde Kızıltepe kaymakamı olan Engin Durmaz olaydan kısa süre sonra Erzurum Vali Yardımcılığı görevine, operasyonu organize eden, yöneten ve olayda doğrudan sorumluluğu bulunan Mardin Emniyet Müdür Yardımcısı Kemal Dönmez 1. sınıf emniyet müdürlüğüne terfi ettirildi (…) Bu yaklaşımın altında, ihlalde bulunan devletin, cezalandırma dâhil her türlü yasal, idari, adli ve fiili önlemi alma iradesine ve gücüne sahip olduğu gerçeği yatmaktadır. Ne var ki, insan hakları alanındaki deneyimler, ihlalci devletlerin, izledikleri politikanın bir parçası olarak, gerçekleştirdikleri ihlalleri etkin biçimde soruşturmaktan, kovuşturmaktan ve yaptırıma uğratmaktan ısrarla kaçındıklarını göstermiştir. Bunu, kısaca, devletlerin “cezasızlık politikası” olarak adlandırmak mümkündür” ((Meryem Erdal “Cezasızlık”, Diyalog, Kasım – Aralık, s.52-60 http://e-kutuphane.ihop.org.tr/pdf/kutuphane/1_49_2009-12-01.pdf ))

Devletin bu cezasızlık ve adaletsizlik siyaseti sadece devlet mensupları ve devletin “kullandığı” kimi çevreler için geçerliyken, çok küçük yaşlarda toplumsal eylemlerde yer alan çocuklara ise yüzyılları bulan cezalar verilmektedir. Son çıkan iç güvenlik yasasının kabul edilmesinin hemen ardından trajik bir gözaltı olayı da Mersin’de gerçekleşti. Kobanê sınırına gittiği ve polise mukavemet ettiği gerekçesiyle 7 yaşındaki bir çocuğun gözaltına alınması ve ancak savcılığa götürüldükten sonra serbest bırakılması ((http://www.ozgurgundem.com/?haberID=130039&haberBaslik=Polise%20mukavemet%20ya%C5%9F%C4%B1%207%E2%80%99ye%20d%C3%BC%C5%9Ft%C3%BC!&action=haber_detay&module=nuce )) ceza ve cezasızlık, daha doğrusu hukukun bu ülkedeki durumunu göstermesi açısından manidar bir örnek. Türk devletinin hukuk sistemi kadar esnek başka bir kurumu yoktur. Diğer bir ifadeyle ikiyüzlü (iki anlamıyla da) bir hukuk sistemi inşa edilmiş. Devlet böylece hukuksuzluğunu kendi çıkarınaysa cezasız bırakmakta, fakat Kürt, yoksul, gayri-Müslim yani bilumum “ötekiler”e karşı da devlet düşmanı hukukunu sürekli ve sürekli en sert biçimde uygulamaktadır.

Tüm bu örnekleri ve Türkiye’nin hukuksuz geçmişini düşündüğümüzde Cizre JİTEM davasında tutuklu kimsenin kalmaması biraz anlaşılıyor. Kısa bir süre sonra davanın da düşmesi en büyük ihtimallerden biridir. Bu dava rutin dışı bir istisna değil aksine gerçek ve rutin bir devlet uygulamasıdır. Devlet, cezasız bırakarak ödüllendirdiği kadrolarıyla bugünlere geldi. Dolayısıyla kendi varlığını tehlikeye atacak bir durumu, kendi hukuk sisteminde olsa bile uygulamaktan kaçınacaktır. Bu devletin ontolojik bir sorunudur ve devlet, kurumları ve yöneticileriyle bunu kolay kolay terk etmeyecek bir pozisyondadır. Aksine toplumu da bu hukuk sistemlerine ortak ederek muhalefeti de engelleme siyasetine başvuracaktır. Fakat devletin hukuk sisteminin bu ikiyüzlü ve karamsar tablosu, onun kadiri mutlak bir sistem olduğu anlamına gelmiyor. Aksine daha kırılgan ve yeniye bir o kadar açık hale gelmesini de sağlıyor.

Not: Fotoğraf Ömer Baran Saman.