Okul boykotu: Eğitime evet, asimilasyona hayır
Şerif Derince

Okullar açılıyor. Farklı sosyal, sınıfsal ve kültürel özelliklere sahip milyonlarca kız ve erkek çocuğu, kendi yöntem ve önceliklerine göre kendi kendini eğittiği gündelik hayatın okulunu bir kenara bırakacak; orta sınıf değerlerini esas alan, tek dili, mezhebi ve kimliği yücelten ve binbir yamaya rağmen hala son derece cinsiyetçi bir eğitimin yüz yıldır kök saldığı devlet okullarına başlayacak, başlamak zorunda kalacak. Türkiye toplumunun büyük bir kısmı, eğitimin mevcut halinden rahatsız. Kendi durduğu yerden eleştirilerini dile getiriyor. Ancak buna rağmen, Kürt Özgürlük Hareketi dışında bu eleştirileri örgütleyerek toplumsal baskı oluşturabilen başka taraf ortaya çıkabilmiş değil.

Bilindiği üzere 2008 yılından beridir Özgürlük Hareketi, eğitim-öğretimin başladığı ilk hafta aileleri, okulları boykot ederek çocuklarını okula göndermemeye çağırıyor. Boykot, daha çok Kürtçe’nin resmi olarak tanınması ve eğitim dili olarak kullanılması talebiyle gerekçelendiriliyor. Etkileri itibariyle okul boykotu iki işlev görüyor. Birincisi, bu alandaki devlet politikalarının barındırdığı eşitsizlik ve ayrımcılık ifşa edilerek bu politikalardan vazgeçilmesi için baskı oluşturmak; ikincisi de halk arasında dil bilincini artırmak ve bu sayede var olan örgütlülüğü daha üst düzeye taşımak. Bir eylem biçimi olarak okul boykotlarının yarattığı sonuçlara bakıldığında, belli oranda amacına ulaştığı görülmektedir.

Bazı deneyimler

Farklı ülke örneklerine bakıldığında, okul boykotlarının farklı gerekçeleri ve talepleri olabilmektedir. Örneğin Amerika’da özellikle siyahlara karşı ırkçı politika ve pratiklerden dolayı çeşitli okul boykotları gerçekleştirilmiş; yine Amerika’da görece daha dindar Hristiyan aileler çocuklarının kendi inançları doğrultusunda yetişmesi için okulları boykot etmiş ve okula göndermemiş. Hindistan’da okulda kız öğrencilere yönelik tecavüz olaylarından dolayı okullar boykot edilmiş. Güney Afrika’da “Apartheid” döneminde, Mandela’nın önderliğini yaptığı Ulusal Afrika Kongresi’nin çağrısıyla eğitim sistemi uzun bir süre boyunca ırkçı ve ayrımcı olduğu gerekçesiyle boykot edilmiş. Galler’de özellikle üniversite öğrencilerinin başını çektiği geniş bir kitlenin Galce’nin tanınması için yaptıkları eylemlerde boykot, başvurulan yöntemlerden bir tanesi olmuş. Kürtçe’nin tanınması için yapılan okul boykotları dışında, AKP döneminde eğitimin tamamen Sünnileştirilmesi ve muhafazakarlaştırılması karşısında da laik eğitim talebiyle Eğitim-Sen’in başını çektiği kısa süreli okul boykotu gerçekleştirilmiş.

Görüldüğü gibi inanç, dil, ırk, cinsiyet temelli okul boykotlarına rastlanabilmektedir. Ancak hiçbirinde, boykot sonrasında veya kısa süre içinde talep edilen dönüşümler gerçekleşmemiştir. Bunun yerine okul boykotları, daha çok dönemsel etkiler yaratmış, iktidar nezdinde bir dönüşümden çok kitleler arasında bir duyarlılık ve farkındalık yaratması açısından değerli olmuştur. Fakat yine de bazılarının diğerlerinden daha başarılı olduğu da bir gerçek. İki farklı ülke örneğine bakarak, hangi durumlarda okul boykotlarının daha başarılı sonuçlar doğurduğuna bakalım.

Seattle boykotu ve Özgür Okullar

İlk örnek, Amerika’nın Seattle şehrinde 1966 yılında yaşandı. Çoğunluğunu siyah ailelerin oluşturduğu kitle, çocuklarının gitmek zorunda olduğu okulların beyaz çocukların gittiği okullara oranla çok az ödenek aldığı ve okul müfredatının ırk temelli ayrımcılık yaptığı gerekçeleriyle iki günlük okul boykotu gerçekleştirdi. Temel talepleri, tüm çocuklar için eşit fırsatlarının olması ve ırkından dolayı çocukların ayrımcılığa uğramaması olarak ifade edilmişti. Boykot örgütlemesi öncesinde ciddi bir hazırlık yapılarak hem çalışan ebeveynlerin boykot süresince çocuklarını bırakabilecekleri mekanlar yaratmak için hem de ırkçı eğitim sistemine alternatif çok kültürlü eğitim modeli önermek için “Özgür Okullar” adı altında çeşitli merkezler hazırlandı. Bu merkezler, daha çok kiliseler ve halka ait ortak binalardı. Merkezlere bu adın verilmesinin nedeni, ülkede devam eden daha geniş ırk ayrımcılığı karşıtı mücadelenin bir parçası olarak yürütülen bir çalışma olmasıydı. Yüzlerce gönüllünün öğretmen, öğrenci, doktor, hizmet elemanı, ulaşım sorumlusu, çocuk bakıcısı ve teknik ekip olarak çalıştığı bu okullarda, eğitim müfredatı da eyalet müfredatından oldukça farklı tasarlanmıştı. Özellikle Afrika-Amerika tarihi ve sivil haklar hareketlerinin mücadeleleri, önemli dersler olarak müfredata eklendi. Boykot günü, beklenenden çok fazla öğrenci, eyalet okullarına gitmek yerine Özgür Okullar’a katılmayı tercih etmişti ve bu yüzden hazırlanan mekanlar yetersiz kaldı. Boykot sırasında okullara katılım oranı yüzde 60 civarında düştü. Üstelik boykota katılanlar sadece siyah aileler ve çocuklarla sınırlı değildi, yüzde 30’ya yakın beyaz aile de boykotu desteklemek için çocuklarını okula göndermedi. Boykota ilgi ve katılım bu denli yüksek olunca, geniş medyanın da boykotu gündemleştirmesi mümkün oldu. Sadece ülke çapında değil uluslararası medyada da, diğer eyaletlerde devam eden ırkçılık karşıtı mücadele içinde en çok ilgi gören yerlerden bir tanesi Seattle oldu. Sonuç olarak Amerikan eğitim sistemindeki ırk ayrımcılığı ortadan kaldırılamadı, ancak hem boykotun yapıldığı çevrede bir takım iyileştirmeler yaşandı hem aileler örgütlü olduklarında ne kadar güçlü olduklarını gördü hem de aynı dönemde diğer Amerikan eyaletlerinde de devam eden daha geniş ırk ayrımcılığı karşıtı mücadele genişletilmiş oldu.

Güney Afrika boykotu

İkinci örnek ise, Güney Afrika’da 1953-55 yılları arasından. Avrupalı beyaz sömürgecilerin işgali altında yaşayan Güney Afrikalı siyah aileler, örgütlü güçleri Afrika Ulusal Kongresi’nin çağrısı ile çocuklarına dayatılan ırkçı eğitimi protesto etmek amacıyla okulları boykot edeceklerini açıkladı. Bu boykota Kongre’nin kadın ve gençlik örgütlenmeleri de aktif destek verdi. Boykotun amacı, hem sömürgeci rejimin gücünü kırmak hem de alternatif bir eğitim mücadelesi başlatmaktı. Aileler sabah erken saatlerde çocuklarıyla buluşuyor, kültürel ve dini ritüellerini gerçekleştiriyor ve sonra da çocuklarının okullarına yürüyüş gerçekleştiriyordu. Buna karşın devlet, bir yandan medya üzerinde baskı uygulayarak boykotun gündemleştirilmesini engellemeye, diğer yandan da polis şiddeti kullanarak halkı boykottan alıkoymaya çalıştı. Çıkan çatışmalarda birçok ebeveyn gözaltına alındı. Boykota katılan çocuklar, okullara bir daha alınmamakla tehdit edilse de, büyük bir kısmı boykotta ısrar etti. Boykot uzayınca, çocukların katılabileceği “Kültür Kulüpleri” açıldı, buralarda Afrika tarihi ve kültürü gibi dersler verildi. Boykot bu şekilde 1955’in Ağustos ayına kadar devam etti. Sonucunda, halk arasında ulusal bilinç arttı ve mücadele güçlendirilmiş oldu, Kültür Kulüpleri alternatif eğitim ve bilinçlendirme merkezleri olarak işlemeye devam ederek Güney Afrikalı çocukların kendi değerleriyle büyüdüğü, tarihini öğrendiği bir örnek oldu.

Örneklerin öğrettiği

Bu iki örnekten çıkarabileceğimiz derslere bakmak gerekirse: Okul boykotlarında alternatif eğitim mekanlarının oluşturulması, bu mekanlarda olabildiğince geniş bir gönüllü ekibinin toplanması, medya görünürlüğünün sağlanması, gençlik ve kadın örgütlenmelerinin boykota aktif katılması ve belki de en önemlisi boykot için etraflıca bir hazırlık yapılması, boykotun amaçlarına ulaşmasını önemli ölçüde etkilemektedir.

Kürtçe üzerinden geçtiğimiz senelerde yapılan okul boykotu eylemlerine baktığımızda, özellikle geçen sene yapılan son boykotun önceki senelerde yapılan boykotlara göre daha etkili olduğunu görebiliriz. Bunun sebebi de, diğer ülke örneklerine paralel olarak hem boykot ile beraber bir altenatif eğitim adresinin sunulmuş olması hem de bununla ilişkili olarak çok daha fazla medya görünürlüğünün sağlanmış olmasıdır. Geçtiğimiz sene eğitimin başladığı ilk hafta Kurdî-Der ve Eğitim-Sen’in bölge şubelerinin çağrısıyla bir haftalık okul boykotu yapıldığında, diğer taraftan üç kentte “Özgür Okullar” eğitime başladığı için çok daha etkili bir sonuç ortaya koymuştu. Amed’de Ferzad Kemanger, Cizre’de Berîvan ve Gever’de Dayika Ûveyş okulları, geçtiğimiz yıl başarılı bir sınav verdi, bu sene daha güçlü bir şekilde eğitime başlayacaklar. Üstelik bu okullara bu sene beş merkezde yenileri de ekleniyor.

Boykotun amacı ne olmalı?

Peki, bu sene Demokratik Toplum Kongresi’nin tüm bileşenleri adına yaptığı okulları boykot çağrısı nasıl bir etki yaratabilir?

Şu an Kürt meselesinde her şeye dair Türkiye’de ciddi bir basın sansürü var. Değil okul boykotu, günlerce süren polis ablukaları, sokakta güpegündüz öldürülen siviller bile, muhalif medya dışında, gündemde yer almıyor. Üstelik yer alsa bile, bu dönemde iktidar üzerinde bir baskı oluşturması pek mümkün görünmüyor. O halde okul boykotunun Türkiye medyasında yer alması ve iktidar üzerinde bu konuda baskı oluşturulması, bu seneki okul boykotunun amaçları arasında yer alamaz. Uluslararası kamuoyunda bu konuda gündem yaratmak da şimdiye kadar Türk devleti üzerinde herhangi bir baskı oluşturabilmiş değil, şimdi de çok olası değil. Kürt halkı arasında dil bilinci geliştirme açısından da zaten siyaseten ciddi bir sahiplenmeye ulaşıldığı görülüyor. Ancak Kürtçe, siyaseten sahiplenildiği kadar Kürt kurumlarında ve kamusal alanda karşılık bulabilmiş değil henüz. O halde bu sene okul boykotunun bu yönlü bir işlevinin olması faydalı olacaktır. Peki bu nasıl olabilir?

Her şeyden önce çağrının ilk defa bu yıl, sadece Kurdî-Der ve Eğitim-Sen’den değil, bu kurumların da bileşeni olduğu Demokratik Toplum Kongresi’nden gelmesi önemli. Bu, dil mücadelesinin sadece dil ve eğitim alanında çalışma yapan kurumların değil, tüm kurumların ve en genelinde toplumun meselesi olduğunun benimsendiğini gösterir. Bu  adımın pratik sonuçlarının görülmesi, bileşenlerin kendi alanlarında dili sahiplenmeleri, kitlelelerini bu konuda örgütlemelerine bağlı. Bu da boykot çalışmalarının katılımcı ve iyi bir şekilde planlanmasına, güçlü bir şekilde hazırlık yapılmasına bağlı.

Öz yönetim ve boykot

Diğer önemli bir fırsat, şu an öz yönetim tartışmalarının yapılıyor olmasıdır. Zira okul boykotları, bu tartışmalarla beraber ele alınırsa daha geniş, kitlesel bir desteği de arkasına alma potansiyeline sahip. Öz yönetim, nihayetinde halkın kendi hayatı hakkında kendisinin karar vermesi prensibine dayanıyor. O halde çocukların nasıl bir eğitim alacağı, öz yönetim prensibinin tam merkezinde yer almakta. Üstelik bu sayede Kürt kimliğini reddeden ve halkın taleplerini görmezden gelen eğitim sistemine karşı mücadele, sadece okulların açıldığı ilk hafta yapılan boykot ile sınırlı kalmayacak, daha uzun erimli yeni bir eylem biçiminin konusu olacaktır.

Her yerde Kürtçe!

Bu iki fırsatın iyi değerlendirilmesinin yolu, bu hafta boyunca tüm kurumlarımızı ve kamusal alanları eğitim mekanlarına çevirmek ve buralarda çeşitli etkinlikler yaparak Kürtçe’yi kullanmak ve kullandırmak olacak. Bunların başında da hem geçen sene açılan “Özgür Okullar”ı hem de yeni açılacak Kürtçe eğitim merkezlerini kitlesel bir şekilde sahiplenmek gelmektedir. Onun dışında, belediyelerimizde hizmetlerin hepsinin bu hafta boyunca ısrarla Kürtçe verilmesi, sivil toplum kuruluşlarımızın kendi faaliyet alanlarında Kürtçe seminer ve etkinlikler düzenlemeleri, tüm özel ve kamu kuruluşlarında hizmetlerin Kürtçe verilmesi için dilekçelerin verilmesi, işyerlerinden Kürtçe kullanmalarının istenmesi, sinema salonlarında dil meselesini konu edinen alternatif filmlerin gösterilmesi, açık mekanlarda çocuklarla Kürtçe etkinlikler yapılması, yol kenarlarındaki duvarlara dilin önemine dair yazılama ve grafitilerin yapılması, sosyal medya araçlarının aktif bir şekilde kullanılması ve benzeri bir dizi etkinlik yapılması, okul boykotunun dil mücadelesini yeni bir boyuta taşımasına yardımcı olacaktır.

Not: Bu yazı, Yeni Özgür Politaka gazetesinde yayınlanmıştır.

http://www.yeniozgurpolitika.eu/index.php?rupel=nuce&id=46588

Görünmez Sömürgecilik ve Kürt/Kürdistan Meselesine Dair Analizler
Serhat Arslan

Kürdistan’daki savaşın yoğunluk kazanmasıyla doğru orantılı olarak “barış”a dair farklı ton ve gürlükte çıkan çağrıların, hâlihazırda yaşananlara dair analizlerin sayısı da artıyor. Bunlarla birlikte bu çağrıları ve analizleri kimin, hangi saiklerle yaptığı da tartışılmaya başlandı.[1] Bu yazıda sol-sosyalist/muhalif-aydın kesimin gerek barış, gerekse de silahların susması konusunda yaptığı çağrı ve analizlerde yeteri kadar yer bul(a)mayan ancak temel önemde olan bir konuya değinmeye çalışacağım; sömürgecilik ve sömürgeci pratikler ile çağrı/analizlerin ilişkiselliği. Konuyu, üç farklı yazı üzerinden hakettiği yeri bulmadığını düşündüğüm “sömürgecilik” perspektifi ile değerlendirmeye çalışacağım. Bu perspektifin görünmez kılınması/yok sayılması ile “sorunun” temelini bulanıklaştıran, dolayısıyla egemene geniş alan açan durumun izi sürülecektir. Son olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin eleştirilebilirliği hususunda kısa bir tartışma ile yazıyı bitireceğim.

Simetromani[2] ve Sömürgeci Devlet

Silahların sus(turul)ması ve/veya barış üzerine yapılan çağrı ve analizlerde göz ardı edilen ya da görmezden gelinen en önemli noktalardan biri kanımca sömürgeci devlet ve onun pratikleri meselesidir. Bu yüzden Türk devletinin Kürdistan’daki sömürgeci varlığını ekonomik, kültürel, askeri vb. bütün boyutlarıyla göz önünde bulundurmadan yapılan çağrılar ya da analizler hep biraz(!) eksik oluyor/olacaktır. Çünkü bu durumun kabulü de reddi de her şeyden önce belli kavramlara yüklenilen, bilimsel/sosyolojik ya da değil, anlamları ve onların kullanıldığı bağlamı tamamen değiştiriyor; üretilen bilgiyi ve bu bilgiyle kurulan ilişkiyi düzenliyor. Başka bir deyişle yapılan çağrının ve/veya analizin çerçevesini oluşturuyor ve biz öyle olmadığını iddia etsek de bizi siyaseten bir yerlerde konumlandırıyor.

Örneğin; Ahmet İnsel’in, 10 Eylül’de AGOS’a yaptığı açıklamada “HDP şu anda iki silahlı güç arasında sıkışmış durumda. Gerçekten çok zor durumda” sözü dikkate değerdir.[3] “İki ateş arasında” (between two fires), daha önce 1990’lar Kürdistanı’nı, daha çok da bu dönemde yaşanan zorunlu göçün açıklaması için kullanılan bir kavramsallaştırmadır. Buna göre, 1990’larda, başta Kürtler olmak üzere Kürdistan’da yaşayanlar bir yandan devletin koruculuk ve ajanlaştırma diğer yandan PKK’nin buna karşı milisleştirme ya da lojistik destek sağlama baskısına maruz kalmışlardır ve bu baskı onların temel göç etme nedenidir. Oysa bu eşitlemenin tersine, belirtilen dönemde yaşanan zorunlu göçün en temel nedeninin Türk devletinin “savaş stratejisi” olarak yaktığı ve/veya boşalttığı köyler olduğu açıktır. Dolayısıyla devletin sömürgeci pratiklerini görünmez, devlet şiddetini muğlak kılan bu argüman şimdi HDP ve yaşanan savaş için “iki tarafa” da silah bırakma çağrısı ile yeniden üretiliyor. Bu yaklaşım, aslında sömüren ve sömürülenin asimetrik karşılaşmasında iki tarafı eşitleyen, dolayısıyla sömürenden/egemenden yana tavır alan bir anlayıştır. Bu anlayış, temelini bulduğu liberal görüş çerçevesinde sömürgeci ilişkileri yeniden üretmekten öteye gitmiyor. Oysa Türk devletinin Kürdistan’da sömürgeci olduğunun ve/veya sömürgeci pratiklerin varlığının kabulü, eğer sömürgecilik onaylanmıyorsa, yapılacak çağrının doğrudan devlet şiddetinin buradan çekilmesine yönelik olmasını gerektirir.

Bir Rölanti Söylemi olarak “Sivil(lik)”

Sömürgeci devletin görülmemesi ya da yapılan analize katılmamasının yol açtığı diğer önemli bir eksiklik de adeta fetişleş(tiril)en “sivil” kavramının kullanımında görülmektedir. Son zamanlarda bu kavramın kullanıldığı bağlamlar ve nedenler o kadar çeşitli ve farklılaşmıştır ki burada ancak birkaç tanesine değinilecektir.

Haziran seçimlerinden sonra sivil kavramının en çok karşımıza çıktığı alan şüphesiz ölümlerdir. Özellikle de devletin kolluk kuvvetlerinin “sivil” Kürtleri ya da “sivil” halkı öldürmesi neredeyse muhalif olan bütün kesimlerin tepkisini çekmiştir. PKK’nin devletin kolluk kuvvetlerine karşı yaptığı bazı eylemlerde “sivil” ölümlerin olması da, PKK tarafından yapılan açıklamalar ve dilenen özürlerle birlikte, daha cılız da olsa benzer tepkilere yol açmıştır.

Burada temel mesele devletin kolluk kuvvetlerinin “sivil” öldürmesine tepki duyup, gerilla ve/veya belli bölgelerdeki öz savunma milislerinin (ör. YDG-H) ölümlerinin sessizce karşılanması hatta çoğu zaman “normal” bulunması, dolayısıyla olumlanmasıdır. Bu sessizlik, bir yandan devletin sömürgeciliğini devam ettirirken diğer yandan sömürgedekini/egemenin ötekisini yani öz savunma yapanları oryantalist bir bakışla sabitlemekten başka bir şey değildir. “Sivilliği” öz savunmanın ötesinde legal-illegal karşıtlığı üzerinden inşa eden bu perspektif, milislerin yaşam hakkını,[4] gündelik hayatını yok sayan ve herkesi potansiyel bir “devlet düşmanı” olarak işaretleyen sömürge hukukunu yeniden üretmekten başka bir şey değildir.

Hem sömürgeci devlet meselesini hem de bunun sivillik ile ilişkisini görmek açısından Barış Özkul’un 13 Eylül’de “Kürt Sorununda Naiflik Eleştirisi” başlığıyla kaleme aldığı yazısından görece uzun bir alıntı yapacağım:

“Mevcut durumda barış çağrısı yapmanın, sivil siyasette ısrar etmenin sadece ilkesel değil aktüel-politik bir değeri de var. Zira 7 Haziran’dan sonra Kürdistan’daki savaşı kimin niçin başlattığı konusunda AKP seçmeni dâhil kimsenin tereddüdü yokken HDP’nin moral üstünlüğünü kaybedebileceği; uluslararasılaşma yoluna girmiş bir hareketin tekrar mahalli sınırlarına çekilebileceği bir sürecin önü açıldı. Bir tarafta Kürdistan’da sivil halk katledilirken (bu satırları yazdığım sırada Cizre’deki ölü sayısı 20’ye ulaşmıştı) diğer tarafta çorbacıya ateş açmak, yol kesip araç taramak gibi eylemleri olan bir örgüt var.”[5]

Öncelikle burada sivil kavramı neden kullanılıyor sorusunu soralım. Örneğin öldürülenler gerilla olsa ya da silahlı milisler olunca sorun olmuyor mu? Türk devletini ve ordusunu Kürdistan denilen yerde sömüren/işgal eden olarak görüyorsak -ki yazar Kürdistan diye bir yerden bahsediyor-  devletin ve ordunun buradaki iş(lev)i ve bunların meşruiyetleri sorunsallaştırılmamalı mıdır? Yazarın da dediği gibi “bir savaş başlatılmış”sa, kendisine karşı savaş başlatılmış olanlar ne yapmalıdır? Kendisine savaş açılmış öznelerin buna karşı aldığı kararları ve geliştirdikleri pratikleri nasıl okumak gerekir? Mustafa Alp Dağıstanlı gibi okumamak gerektiği muhakkak; “PKK saldırıya geçmekle kendini savunmuş olmuyor. Kendi militanları ölüyor. Evet, PKK şiddete şiddetle karşılık vermeseydi devlet saldırılarında yine PKK militanları ölecekti, ama devlet hiçbir şiddet eylemine kalkışmayan insanlara karşı şiddeti bu kadar uzun süre devam ettiremezdi. Yani daha az PKK’li ölecekti, bunu söylemek acı ama öyle…”[6] Şiddeti kutsamıyorum, ancak sömürgeci pratikleri ile Kürdistan’da var olan bir devletin savaş makinasının şiddeti ile kendisine yönelinmediği takdirde politik şiddete başvurmayacağını beyan etmiş ve kanımca buna uymuş bir hareketin öz savunmasını bir tutmak ya da “sizi öldürmeye gelenlere karşı koymasaydınız daha az ölürdünüz” sığlığında cümleler kurup konunun sayılara indirgenmesine de kimse eleştiri ya da analiz demesin lütfen.

Barış Özkul, Mustafa Alp Dağıstanlı ve kendisine aydın-muhalif diyen/denilen birçok kişinin ortak noktası başta PKK olmak üzere Kürt Özgürlük Hareketi’nin bileşenlerini tanımlaması, kategorize etmesi ve onu “eleştirirken” akıl vermeyi de ihmal etmemesidir.

Foucault, Bilginin Arkeolojisi isimli çalışmasında konuşma hakkının, kavrama yetisinin, önceden oluşturulmuş ifadeler toplamına meşru ve dolaysız girişin; oluş(turul)an söylemi kararların, kurumların ya da uygulamaların içine yerleştirme yeteneği olarak anlaşılan söylemin mülkiyetinin belirli bir bireyler grubuna verildiğini söyler.[7] Türkiye’de de bu mülkiyet yukarıda sözü edilen aydınlarda olsa gerek. Çünkü PKK ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin diğer bileşenlerinin ne olduğunu, neyi, nasıl ve ne zaman yapması gerektiğini çok iyi biliyorlar. O kadar ki tanımladıkları, akıl verdikleri ve eleştirdikleri kurumları onlardan daha iyi biliyorlar.

Kürt Aklı ve Örgütlülüğü Karşısında “Kendiliğindenlik”

Vatandaşı olduğu devletin sömürgeciliğini hesaba katmayan, görmeyen veya öyle değilmiş gibi çalışan sömürgeci aydın zihin… Örneğin, Murat Belge rahatlıkla HDP’nin ciddi bir tefekkür ve örgütlenme çabasıyla değil, ancak onun dışında ve tamamen konjonktürel olan gelişmelerle, kendisinin de daha önce tarif ettiği biçimi alıp başarılı olduğunu ve yine kendisinin tanımladığı şekilde hareket edildiğinde bu başarının devam edebileceğini söyleyebiliyor:

“HEP’in kuruluş aşamasında, bu parti yalnız sosyalistlerin, yalnız Kürtler’in değil, kadın hareketinin, bütün ezilen etnik ve dinî ya da başka temele dayanan toplulukların, sol-liberallerin, kendilerini evlerinde hissedecekleri bir adres olmalı, diyorduk. Ama dediğim gibi tercih başkaydı ve öyle bir şey olmadı. Ama 2015’te, AKP iktidarında, böyle bir toplaşma kendiliğinden oluşuverdi… Bu durumun [HDP’nin başarısının] önceden tasarlanmadan, bazı kendiliğinden biçimlenişler sonucu ortaya çıktığını düşündüğümü söylemiştim. Böyle bir konjonktürün şu aşamada çıkabilmiş olması bir mucize ve bunun da tekrarlanabilir bir şey olduğunu hiç sanmıyorum. HDP şu ya da bu nedenle, tanımlamaya çalıştığım rolü oynayamazsa, bu sorun kanlı bıçaklı bir seyirle sonu kestirilemeyen bir kaos olup gidecektir. HEP bir fırsattı; harcandı. HDP de bir fırsat.”[8]

HDP’nin Abdullah Öcalan’ın projesi olduğu ve seçim başarısında hem 30 yılı aşkın bir geleneğin hem de çok ciddi bir emeğin önemli paya sahip olduğunu söylemek malumun ilamı olacaktır. Ama Belge için bunların hiçbir anlamı yoktur, zira Kürdün böyle bir fikri anlayışı ve/veya örgütlülüğü geliştiremeyeceğine o kadar emin ki ortada kendisinin deyişiyle “gerçekliğin kendisi” olan başarılı bir sonuç varsa bile bu ancak tesadüflerle mümkün olmuştur. Çünkü bilimsel, sosyolojik ya da organizasyonel herhangi bir söylem ve örgütlülüğün mülkiyeti bu aydın kesimdedir. Ayrıca Belge HEP’i de HDP’yi başta Türkler olmak üzere Türkiye’deki bütün halklar için bir fırsat olarak görmek yerine sadece  Kürtler açısından bir fırsat olarak değerlendiriyor. Anakronik yaklaşımına ek olarak HEP’i bitmiş bir süreç olarak değerlendirirken HDP’de HEP’in imzasını göremiyor, görmek istemiyor.

Sonuç Yerine; PKK’yi Eleştirmek ve Eleştirinin Eleştirisi

Sömürgeci devletle ilişkili olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin, daha da özelde onun silahlı kanadının, yani PKK’nin eleştirilebilirliği-eleştirilemezliği meselesine kısaca değinmek istiyorum. Kürt Özgürlük Hareketi’ni takip eden kesimin çoğunluğunun PKK’yi eleştirilemez olarak gördüğünü düşünmüyorum. Hatta bunun tartışılması bile abesle iştigal etmektir. Ancak PKK’ye yapılan çağrıların ve/veya eleştirilerin eleştirisi yapıldığında, sanki söylenenden (hem içerik hem de biçim olarak) azade sadece PKK’nin eleştirilmiş olmasından rahatsızlık duyuluyormuş gibi bir üslup ile hemen karşı argüman geliştiriliyor. Asıl meselenin, sömürgecilikle ilişkili olarak siyaseten nerede durulduğu ve neyin nasıl bir dille eleştirilmiş olduğu görülmüyor ya da görülmek istenmiyor. Başka bir deyişle, eleştirirken ya da analiz yaparken kullanılan dilin/söylemin hangi tarihsel izlekle bugünkü anlamına kavuştuğu, neyi anlattığı, hangi iktidar ilişkilerini nasıl yeniden ürettiği ve kullananı nasıl bir özne pozisyonuna ittiği son derece önemli oluyor.

Bu durumda, konuşan aydın/muhalif, Türk devletini mümkün kıldığı söylenen egemen etnik grubun üyesiyse, yani Türk ise çok daha dikkat etmeli. Çünkü her ne kadar etnik ulusal ayrıcalıklardan feragat edildiği iddia edilse de Türklük hâlleri ve imtiyazları, tıpkı Steve Biko’nun beyazlık halleri ve imtiyazları için söylediği gibi ideolojiler ve siyasetler üstüdür.[9] Bu hâller ve imtiyazlar iradi bir terk edişle sonlanmazlar ve görünmez bir ilişkiler bütününün; dile gelmemiş ve belki de hiç düşünülmemiş zımni anlaşmalarla konforlu bir evreni oluştururlar. Dolayısıyla mesele eleştirip eleştirmemekte değil, bunun hangi özne pozisyonu ve diliyle nasıl ve ne zaman yapıldığıdır.

[1] Son döneme dair bu konuyu kamusal alanda tartışmaya açan önemli yazılardan biri için bkz. Deniz Yonucu, “Sömürgeci Devletin Aydını ve Muhalifi Olmak”, 17 Eylül 2015, http://www.birikimdergisi.com/guncel/somurgeci-devletin-aydini-ve-muhalifi-olmak. Erişim Tarihi: 22 Eylül 2015.
[2] Simetri hastalığı
[3] Uygar Gültekin, “Ahmet İnsel: ‘PKK içindeki bazı güçler HDP’yi gözden çıkarıyor’”, 10 Eylül 2015, http://www.agos.com.tr/tr/yazi/12713/ahmet-insel-pkk-icindeki-bazi-gucler-hdpyi-gozden-cikariyor, Erişim Tarihi: 22 Eylül 2015.
[4] Buradaki sivilleri “öz savunma milisi” yapan olgunun sömürgeci devletin Kürdistan’daki askeri varlığı olduğunu belirtmek yerinde olacaktır.
[5]Barış Özkul, “Kürt Sorununda Naiflik Eleştirisi”, 13 Eylül 2015, http://www.birikimdergisi.com/haftalik/kurt-sorununda-naiflik-elestirisi, Erişim Tarihi: 22 Eylül 2015.
[6] Mustafa Alp Dağıstanlı, “PKK, TC Devleti hariç her şeye zarar veriyor”, 7 Eylül 2015, http://www.diken.com.tr/pkk-tc-devleti-haric-her-seye-zarar-veriyor/, Erişim Tarihi: 22 Eylül 2015.
[7] Michel Foucault, Bilginin Arkeolojisi, Ayrıntı Yayınları, 2014, 85.
[8] Murat Belge, “ HDP’nin Önündeki Yol”, 24 Ağustos 2015, http://www.birikimdergisi.com/haftalik/hdpnin-onundeki-yol, Erişim Tarihi: 22 Eylül 2015.
[9]  Steve Biko, Siyah Bilinci, Dipnot Yayınları, 2014.

Fotoğraf: Fulya Sarıca

Her Yerde Anadili
Şerif Derince

Her alanda olduğu gibi dil ve eğitim alanında da hangi kavramlar ile bir meseleyi algılayamaya çalıştığımız bu meseleyi nasıl anlayacağımızı önemli ölçüde belirler. Ancak bu kavrayış sadece kavramların kendileri ile değil, aynı zamanda nasıl bir perspektifle, hangi tarihsel, siyasal ve kültürel bağlama oturtularak aktarıldığıyla da belirlenir. Buna rağmen dil hakkında ilgili yürütülen tartışmalarda çoğu zaman aynı kavramlar farklı ülke örneklerine atıfta bulunurken buralarda aynı şekilde kullanılıyormuş gibi sunulmaktadır. Bu şekilde hem Kürtçe ile ilgili tartışmalarda, yayınlarda veya çalışmalarda hem de Türkiye’deki diğer dillerin statüsü konulu tartışmalarda farklı ülke örneklerine sıklıkla değinilmektedir. Ancak bu ülke örnekleri çoğu zaman tarihsiz ve bağlamsız bir şekilde ele alınmaktadır. Üstelik bu ülke örnekleri, hem dil eşitliğini savunan hem de buna karşı çıkan taraflarca benzer şekilde kullanılmaktadır. Tüm dillere eşit statü tanınması ve özgür bir şekilde her türlü kamusal ve özel alanda kullanılmasını savunanlar, genellikle farklı ülkelerdeki anayasalara ve yazılı belgelere atıfta bulunarak çiftdilliliği veya çokdilliliğin benimsenmesi gerektini söyler. Karşı çıkanlar ise yine aynı şekilde anayasasında yalnızca bir tane resmi dil yazılı olan ülkelerden örnekler verir; ya da birden çok dilin eğitimde kullanıldığı ancak etnik, dini veya başka nedenlerden dolayı devam eden çatışmaları örnek göstererek birden fazla resmi dilin çatışmaya ve bölünmeye yol açacağını söyler.

Makro düzeyde siyasi söylemler içinde bu tür ülke örnekleri vurgusu anlaşılır bir durum. Ancak hem meselenin ne olduğuna hem de ne tür pratik adımlar atılması gerektiğine dair analizler yapılırken farklı ülke örneklerine bakılacaksa; ancak kendi tarihsel, siyasal ve sosyo-kültürel bağlamları içinde ele alınırlarsa faydalı olabilirler. Bununla beraber dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da ülke örnekleri kullanılırken, sadece devletlerin resmi dil politikalarına bakmamak; buna karşı mücadele eden halkların, hareketlerin ve grupların yaklaşımlarını ve pratiklerini de ele almaktır. Son olarak, bu ilişkilerin hangi bölgesel, ulusal ve uluslararası konjektürler içinde gerçekleştiğine ve tüm bunların dil meselesini nasıl etkilediğine bakılmadan kullanılacak ülke örnekleri yetersiz olacaktır. Bu türden bir yaklaşımla farklı ülke örneklerine bakılması önemlidir. Bununla beraber farklı ülke örneklerinde öne çıkan pratikler ile akademide, sivil toplum kurumlarının çalışmalarında sıklıkla karşılaşılan eğilim ve söylemlere de bakılmalıdır. Bu eğilim, söylem ve pratikler, kimlik ve hak mücadelesi yürüten toplulukların çalışmalarına katkıda bulunabileceği gibi zarar verme potansiyeline de sahiptir.

Mevcut tartışamlardaki eksiklerden bir tanesi de daha önce sadece egemen bir veya birden fazla dilde eğitim yapılırken, farklı bir anadili ile birlikte eğitimin nasıl ele alındığı, nasıl baştan kurgulandığına dair yeterince örnek de yok. Oysa öğretmen yetiştirme süreçleri, materyal geliştirme, kültür meselesi gibi meseleler halen çok az veriye, örnek çalışmaya dayalı bir şekilde yapılıyor. Bu nedenle, uzun süre eğitim alanından uzakta tutulmuş, yasaklanmış veya ciddi baskılara maruz kalmış dillerde eğitim yapılmaya başlandığında ne gibi süreçlerin geliştiğine bakmak son derece önemlidir.

Bu kitapçığın amacı yukarıda ele alınan noktalardan hareketle, Kürtçe özelinde yürütülen tartışmalara katkıda bulunmaktır. Bu amacını gerçekleştirmek için öncelikle tarihsel ve siyasal bağlamı içinde Galler’deki ve Hindistan’ın Orissa eyaletindeki dil ve eğitim çalışmaları ele alınacak, sonra da dil ile ilgili tartışmalarda yaygın olarak karşılaşılan eğilimlerin analizi yapılacaktır.

Kitapçığın tamamını okumak için: Her Yerde Anadili

Fotoğraf: Fulya Sarıca

Derin Devlet mi Derin Toplum mu?
Ayhan Işık

Müslüman Türk toplumu ya da Osmanlı’daki tabirle millet-i hâkimeden günümüze dek süregelen egemen Türk toplum aklının Kürdistan’daki savaş sebebiyle Batı’daki Kürtlere karşı gösterdiği tepkiler, ya da Türkiye siyasetine dair sürekli var olan lakin dönem dönem şahlanan milliyetçi/ırkçı refleksler, ((Refleks (Tepke olarak geçiyor TDK sözlüğünde): Dıştan veya içten gelen bir uyarım sonucunda organizmada tepkilere yol açan istemsiz sinir etkinliği. )) üzerinde oldukça ayrıntılı durmayı gerekli kılan bir durumdur. Burada davranış yerine refleks terimi bilinçli kullanılıyor. Çünkü refleks istemsiz ve içgüdüsel bir davranıştır. Toplumun bu kesiminin günümüzdeki siyasete dair düşünmeden verdiği tepki linç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun doğal bir reflekse dönüşmesinin tarihsel arka planı oldukça uzun ama sebebi bir o kadar da basittir: kendinden olmayan diğer kimliklere karşı eşitliği reddetmek. 7 Haziran seçimleri sonrası devletin savaş kararı alması ve son dönemde Cizre ve diğer Kürt il ve ilçelerindeki katliamları sürerken, Müslüman Türk toplumu da Kürdistan dışındaki neredeyse bütün bölgelerde devletin bu siyasetini linçlerle desteklemektedir. Buna karşı koyan Batı yakasından sayıca az muhalif bir kesim ile birlikte Müslüman Türk çoğunluğun devletle kurduğu ortaklığı ve gerçekleşen linçlerin sebeplerini analiz eden yazılar da yazılmaya başlandı. ((Barış Ünlü: http://bianet.org/biamag/siyaset/164092-turklugun-kisa-tarihi-1; Deniz Yonucu: http://www.birikimdergisi.com/guncel/somurgeci-devletin-aydini-ve-muhalifi-olmak; Tanıl Bora’nın son linç vakaları üzerine verdiği ropörtajı ve daha önce yayımladığı Türkiye’nin Linç Rejimi derin toplum olarak adlandırdığımız bu toplum aklını anlamak açısından başlıca çalışmalardan biridir: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/367955/_Alevi_ve_Kurtlere_atis_hep_serbest_.html )) Bununla birlikte akla şöyle bir soru geliyor, yüzyılı aşkın süredir bir linç siyasetinin varlığı, bir derin devlet uygulaması mı, yoksa devletin bu katliamları gerçekleştirmesine daimi bir destek veren bir derin toplum refleksi ve devletle kurduğu ortaklık mı?

Onlarca farklı halkı hâkimiyetinde tutan Osmanlı devletinde, ayrıcalıklı ve egemen toplum Müslümanlardı. Devletin son dönemlerinde ise bu kolektif aidiyete milliyetçiliğin de tesiriyle Türklük dâhil edildi, başat bir konuma geçti. Hâkim millet olmanın en önemli yönü diğer toplumlarla eşit olmamak, toplumsal hiyerarşide onlardan üstün bir yerde konumlanmış olmaktı. Osmanlının ilk reform girişimlerinden olan Tanzimat’ın hemen ardından imparatorluğun kimi bölgelerinde Müslüman toplumun ayaklanmaları baş gösterir. Bunun sebebi de kısmen Batılı devletlerin zorlaması, kısmen de çökmekte olan devleti kurtarmak için gerekli adımlar olarak değerlendirilen hukuki düzenlemelerin yapılmak istenmesidir. Bu ferman ile gayrimüslim toplumlara çeşitli haklar tanınır. Fakat milleti hakimenin yüzyılları bulan ayrıcalıklı konumu, İslam, halifelik ve kılıç ile elde ettiği tartışmasız itibarlı posizyonu ‘eşit’ olma fikriyle tehlikeye girince ilk tepkileri buna karşı isyan etmek olmuştur. Onlar için eşitlik fikri ‘ürkütücüdür’, çünkü hâkim olmanın avantajlarından faydalanırken uygulanan devlet siyasetine katkılarını hatırlamış ve belki de ilk defa hesap sorulabilirlik hissiyle karşılaşmışlardır. Bu kimliğin ve hâkim millet olmanın arkasındaki en büyük güç hesap vermemezliktir. Bu kolektif kimliğim zamanla daha da küçülerek Müslüman-Türk (cumhuriyetle birlikte kimlikteki öncelik değişerek Türk-Müslüman olur) ve devletle özdeş bir aidiyete bürünmesi, egemen Türk toplumunun çoğunluğunu oluşturan bu kimliğin hareket alanını belirlemiştir. Dolayısıyla bu kimliğin belki de en belirgin özelliği, birlikte yaşadığı fakat kendinden olmayan diğer halklara/dinlere karşı sahip olduğu halet-i ruyihe, yani eşitliğin sert bir reddiyesidir. Tanzimat sonrası Müslüman toplumun eşitliğe dair ilk karşı koyuşu, günümüzde linçleri gerçekleştiren toplumsal refleksin ilk davranış kodlarıdır. Osmanlı devleti küçülüp büzüldükçe, milliyetçi ideolojiler geliştikçe, devletten desteğini alan bu hâkim millet ayrıcalığı da hareket alanını yitirmeye başlar. Doğal olarak konumunu korumak adına hukuki eşitlik fikrine dair karşı koyuşları zamanla, düşünmeden ve haklı olduğunun bilinçsizliğiyle hareket eden ve devletin asıl sahipleri olarak katliamlardan linçlere kadar uzanan, doğal, toplumsal bir refleks halini alır. Hem Osmanlı’nın geç dönemlerinde hem de cumhuriyet tarihi boyunca bu anlayışın sürekliliğini, Tanzimat’a ve modernliğe karşı tepkilerden, 1915 Ermeni soykırımına, cumhuriyet dönemi Kürt ve alevi katliamlarından son günlerdeki linçlere kadar görebiliriz.

Birçoğumuzdaki algı ve tarihsel dayanaklara da sahip olan iddia, Türk devlet aklının, Osmanlı devletinin son dönemlerinden itibaren böylesi bir toplumu bilinçli olarak yarattığı, bir nevi ulus inşa sürecinde bu devletçi toplumsal aklın ortaya çıktığıdır. Bu kesinlikle doğru bir tespittir. Fakat konuya tersinden bakmakta da fayda var. Günümüze dek ‘ötekiyle’ eşit olmak gibi çeşitli korkularla şekillenen ve ırkçı olduğunu kabul etmeyen çoğunluğu ırkçı bir toplumun, gerçekleşen katliamlarda ve de devleti kurtarma görevinde devletten daha önemli bir role sahip, asıl fail olup olmayacağı önemli bir tartışma konusudur. Ki ırkçılığın kitleselleşmesi çoğunlukla onu görünmez de kılabiliyor! Gerçekleşen birçok katliam, pogrom, yağma ve linçlerde asıl organizatörün devletin derin kademeleri olduğu kimi ‘içerden’ itiraflarda, yazılan anılarda ve belgelerde mevcuttur. Fakat bu plan ve projelerin hayata geçmesi, daima kitlesel bir destek ve katliamları sessizleştirici bir meşruiyet gerektirir. Müslüman Türk toplumunun yani bu ülke nüfusunun çoğunluğunun tarihsel rolü de burada devreye girmektedir.

Türkiye’deki derin devlet nedir? 19. yüzyılda dünyanın her açıdan yeni bir döneme girdiğini, Osmanlı devletinin buna ayak uyduramadığı için yıkılmakta olduğunu, sultanların, devletin bu çöküşünü kurtaracak kudrete sahip olamadığını, bunun için devleti hem bu ‘basiretsiz’ sultanların ve hem de dört bir yanı sarmış iç düşmanlardan ve Batılı devletlerin elinden ‘kurtarmak’ gerektiğini düşünen, önceleri ‘entelektüel’ sonraları siyasetçi ve asker olan Türk-Müslüman bir toplum idealine sahip İttihatçı zihniyetin ‘kurtarıcı’ rolünün bir buçuk asırdır devam eden siyasal ve toplumsal tezahürü olarak ifade edilebilir. Görünen ve yüzeydeki ‘demokratik siyasetin’, seçimlerin ve hükümetlerin formaliteden ibaret olduğu asıl kurtarıcı kadronun devletin ve toplumun derinlerinde bir yerlerde hep varolduğu fikriyle hareket edildi.

Bir asırdan fazladır bu devlet, birçok savaşta yer almasına, onlarca isyan yaşamasına rağmen hala nasıl olur da bu ‘kurtarıcı’ rolünü tüm bu kurtarıcı misyonlarının sonuçları itibariyle toplumun aleyhine olduğunu bile bile kendi toplumuna kabul ettirebiliyor? Burada egemen Müslüman-Türk çoğunluğun rolü genelde göz ardı edilir ve kendinden olmayana dair tüm saldırıların yoksul, köylü, kentli, alt ve alt orta sınıf insanının arada bir kontrolsüz refleksleri olarak ifade edildi. Oysa durum zannedildiği kadar kontrolsüz mü? Müslüman Türk toplumunun çoğunluğu, ötekini reddeden ve yeri geldiğinde yok eden saldırıları, devletle kurduğu bir asrı geçkin bu birbirini kollama ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Derin devlet ((Derin devlet ve devlet kavramları, aralarında çok ciddi geçişler ve ilişkiler olduğundan keskin bir ayrım yapılmadan kullanıldı.)) ya da kendi anayasasına uymayan, soykırım ve katliamlar gerçekleştirmiş bu devlet siyaseti, egemen toplumun kimi zaman susarak kimi zaman derin siyasetinin asıl faili olarak verdiği destekle/refleksle sürdürmektedir. Derin devleti oluşturan temel etken, sürekli destek aldığı ve gerçekleştirdiği katliamlardan hesap sormayan, tam aksine bundan farklı yönleriyle faydalanan toplumun devlete duyduğu hoşgörüden, onun yarattıklarının ortağı olmasındandır.

Türk devletinin kuruluşunu kimi tarihçiler anlayış itibariyle 1923 değil de 1915 olarak, yani Ermeni soykırımı ile tanımlıyor. Dönemin İttihatçı ve kurtarıcı kadroları bu soykırım sürecinde toplumdan ummadıkları kadar destek gördüler. Öncesinde gayrimüslimlere, sonrasında Türk olmayanlara karşı gerçekleşen katliamlarda toplumun bu desteğinin nüveleri zaten fark edilmişti. Muhtemelen soykırım gibi çok büyük toplumsal ve ahlaki karar gerektiren bir siyaseti uygularken cesaretlerini de buradan almışlardı. Dolayısıyla bu ortaklığın bir devlet siyaseti olması geniş bir kesimi memnun edecekti ve öyle de yaptılar. Zihinsel ve idari olarak bir devletin yüz yıl boyunca ‘kendinden olmayana’ karşı siyasetinin değişmemesi bunun toplumunun geniş bir kesimince desteklenmesinden kaynaklıdır.

Günümüzde Müslüman-Türk toplumu birçok siyasi kararda hala devletin çok çok gerisindedir. Uluslararası camianın baskıları, hukuki yaptırımları, ekonomik yaptırım tehditleri vb dış baskılardan dolayı devlet, bazı konularda esneklik gösterse de Müslüman Sünni Türk çoğunluk, içinde bulunduğu hukuki sorumsuzluk, hesap vermemezlik, yargılanmama hali nedeniyle böyle bir kaygıya sahip değildir. Dolayısıyla devlet içindeki derin kanat, gücünü toplumun bu yapısından almıyor, aksine toplumun bu ‘sorumsuzluk’ halinin iteklemesiyle tekelindeki şiddet gücünü, yasal ve gayri yasal siyasetini hoyratça kullanıyor. Birçok toplumsal karar alma süreçlerinde bunun izlerini takip edebilir, nüfusun geniş kesimini oluşturan Müslüman Türk çoğunluğun meclisteki temsilcileri aracılığıyla yakın tarihte aldıkları iki kararda bunu rahatlıkla görebiliriz: AP’nin Ermeni soykırımı tasarısını kabul eden kararına parlamentodaki üç siyasi parti (AKP, CHP ve MHP) tüm ideolojik olmayan siyasi farklılıklarına rağmen ortak kınama kararı aldı. Yine yabancı ülkelere asker gönderme tezkereleri gibi devlet için daha yapısal konularda bu üç ‘çok farklı’ parti ortak bir akılla rahatlıkla karar alabildi. Bu partiler arasında farklar elbette var. Hepsini homojenleştirmek gibi yüzeysel bir analizle konuyu ifade etmek istemiyoruz. Fakat mesele Kürtler veya yüz yıl öncesinden kurulan devlet-Müslüman Türk toplum ortaklığı olunca nüanslar rahatlıkla görmezden gelinebiliyor.

Haziran 2015 seçimlerinde bu üç partinin aldığı oy oranı, HDP ve bir kısım kararsızları çıkardığımızda neredeyse yüzde seksendir ve bu muhtemelen Türkiye’yi, dünyada siyasal olarak en fazla muhafazakâr/milliyetçi/ırkçı nüfusu barındıran ülkelerden biri haline getiriyor. CHP’nin kendini sosyal demokrat olarak addetmesi bir şeyi değiştirmiyor, bu derin devletin sürükleyici gücü olan derin toplumunun en büyük öznesi onyıllarca CHP, ya da bu partinin geniş bir kesimiydi. Bu yüksek milliyetçi nüfus oranı, devletin irili ufaklı birçok katliamına asıl cesareti veren bir payanda işlevi gördü. Ermeni/Süryani soykırımları, Rum mübadelesi, Kürt katliamları, Trakya olayları, Varlık vergisi ve 6-7 Eylül süreçlerindeki devlet-toplum ortaklı yağmalar, katliamlar, Alevi katliamları, Roboski katliamı, 1990’larda başlayan ve özellikle 2000’lerden sonra süreklileşen Kürtlere karşı linç kampanyaları… Bu liste çok daha fazla uzatılabilir. Bu katliamların genel olarak Türk devlet aklının birer organizasyonu olduğu söylenebilir. Fakat bu olaylar sırasında veya sonrasında gerçekleşen birçok katliam, derin Müslüman Türk çoğunluğun devleti koruma refleksiyle gerçekleşen devletin içinde olduğu, fakat onu da önceleyen ve aşan bir reflekse sahip.

Bir ülke nüfusunun çok geniş bir kesimi kendinden olmayana karşı korku ve nefret üzerinden nasıl bu kadar devletçi ve milliyetçi olabilir? Bu durum, devletin oluşturduğu milliyetçi ideolojinin başarılı olmasından mı, yoksa Türk toplumunun devlet organlarını kurduğu ortaklığı korumak adına (darbelerde olduğu gibi orduyu göreve çağıran) müdahaleci bir pozisyon almaya itekleyen tavrından dolayı mı başarılı? Burjuva demokrasisi açısından bakıldığında bile büyük bir risk barındıran bu durum, devlet-toplum ortaklığıyla maalesef bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. Son zamanlarda Cizre ve diğer Kürdistan il ve ilçelerindeki devlet katliamlarına Batı yakasından gelen çok cılız tepkiler de maalesef bunu doğruluyor. Görece demokrasiyi oturtan ülkelerin siyasi partilerine bakıldığında muhafazakâr/sol-demokrat orantısı genelde yarı yarıyadır ve bu Batılı kapitalist devletler ve toplumları tarafından Nazi vb. faşist örnekler nedeniyle bilinçli olarak dengede tutulur. Fakat Türkiye’de ise tersine, bu orantısız denge, bu uçurum, hem sermayenin hem de Müslüman-Türk toplumunun ve diğer toplumlardan ideolojik ve ekonomik ortaklıklar kurdukları kesimlerle birlikte hep korunmaya çalışıldı. Ülkü ocakları, Alperenler ve son dönem AKP’nin güdümünde kurulan milliyetçi-mukaddesatçı Osmanlı ocakları gibi gençlik organizasyonları toplumun geniş kesimine sirayet etmiş bu anlayışı birkaç ‘kendini bilmez genç’ yaptı marjinalliği üzerinden meşrulaştırmaktan öte bir anlama sahip değildir.

Yukarıda bu ortaklığın siyasi olduğu kadar ekonomik de olduğuna vurgu yapmıştık. Herhangi bir Kürdün, Alevinin veya Ermeninin, daha doğrusu gayrimüslim ve gayri- Türkün bir hak elde etmemesi için siyasal açıdan farklı kulvarlarda olan siyasi partiler, ve geniş bir nüfusu barındıran üyeleri, sempatizanları rahatlıkla ortak bir akılla, devletlerini kurtarma aklıyla belki de kimi zaman devlete rağmen birleşebiliyorlar. Fakat günümüzde bir devleti bu kadar homojen bir toplumla ve tekçi bir zihniyetle idare etmek, devletin bu siyaseti ısrarla ve uzun süre devam ettirmek imkânsız. Devletin bu siyasetine karşı uluslar arası camiada Kürtlerin serhildanları ve haklı talepleri de dâhil tüm muhalif hareketlerin görünmez kılınmasında kendi toplumunun bu derin siyasetinden aldığı destek yadsınamayacak kadar fazladır. Ve Yine Kürtlerin serhildanlarını çıkardığımızda, Türkiye’de hem sömürgecilik hem savaş karşıtlığı hem de ekonomik eşitsizlik üzerinden sisteme muhalefet eden ciddi kitlesel ve süreklileşmiş eylemlerle pek karşılaşmazsınız. HDP ya da daha genel olarak Kürt hareketi ve Türkiye’deki oldukça zayıf muhalif kesimlerle bu siyaset çatırdama emareleri gösterse de, son linç olaylarında da görüldüğü üzere bu devletçi toplumsal aklın değişmesi için hâlâ çok uzun bir yolun olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. Tabi eğer Kürtler ya da bu devletçi çoğunluğun dışında kalanlarla Müslüman Türk toplumu hala birlikte yaşamak gibi bir fikre sahiplerse!

 

 

Kürtler, Türklerle Eşit Vatandaşlık Haklarına Sahip Olmalarına Rağmen Neden Devlete İtaat Etmiyorlar?
Güllistan Yarkın

Yazının başlığında dile getirilen soru Türkiye’deki herhangi bir tekstil atölyesinde, kahvehanede, kuaförde veya birden fazla kişi ile Kürtler hakkında konuşmaya başladığımız herhangi bir mekânda duyduğumuz ilk sorulardan biridir. Birçok kişi tarafından “Kürtler neden Türkiye’deki Lazlar, Çerkezler, Pomaklar, Araplar, Çingeneler ve diğer etnik gruplar gibi devlete itaat etmeyip sürekli sorun çıkarıyor?” şeklinde dile getirilen bu soru bu kadar sık sorulmasına rağmen Türk televizyonlarında, medyada ve akademilerde yeteri kadar tartışılmadı. Kürtlerin itaatsizliklerinin nedeni çoğu zaman Kürtçenin yasaklanması, Kürtlerin Kürt olduğunun inkâr edilmesi veya doğuya yatırım yapılmaması çerçevesinde tartışıldı. Türk olmayan birçok Müslüman etnik grup Türkiye’de Kürtlerle benzer koşullarda yaşadığı için; Kürtlerin hepsinin değil fakat önemli bir kısmının devlete karşı silahlı ayaklanma yürütmesine, asker ve polis öldüren PKK’ye destek vermesine veya PKK’yi terörist olarak adlandırmayan siyasi partileri desteklemesine anlam verilemiyor. Bu yazı, Kürtlerin devletle kurdukları ilişkinin Türkiye’de yaşayan ve Türk olmayan diğer Müslüman etnik gruplardan neden farklı olduğunu ele alacak.

Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti anayasası Türkiye’deki Kürtleri “Türk vatandaşı” olarak kabul etti ve Türklere tanıdığı bütün vatandaşlık haklarını Türkleştikleri oranda Kürtlere, Lazlara, Çerkezlere, Pomaklara, Araplara ve diğer etnik gruplara tanıdı. Türk olmayan bütün Müslüman halkların dilleri ve kültürleri aynı şekilde yok sayıldı. Bununla birlikte Türkiye’de Kürtlerin, Lazların, Çerkezlerin, Pomakların, Arapların ve Arnavutların Türklerin sahip olduğu bütün haklara sahip oldukları öne sürüldü. Örneğin Türkiye’deki bütün etnik gruplar Türkler gibi öğretmen, mühendis, doktor veya müteahhit olabilir ve aynı imkânlardan yararlanabilirdi. Bu görüş, İstanbul’da yaşayan Samsunlu Türk bir öğretmen tarafından şu şekilde dile getirilmiştir:

“Mahallede terörizm yanlısı bir arkadaş vardı. Onunla tartışmıştım… O haksızlık yapıldığını düşünüyordu. Ben farklı düşünüyordum. Aynı ekmeği aynı marketten alabiliyoruz. Aynı hastaneyi paylaşabiliyoruz. Hatta devlet hastanesine gittiğimizde aynı odada iki tane yatak var birinde sen yatıyorsun birinde ben. Aynı hizmetleri alıyoruz bir farkımız yok diyordum… Senin altında da aynı araba var benim altımda da aynı araba var. Ya en basitinden sen de aynı kızı sevebilirsin ben de aynı kızı sevebilirim. Hiç bir şekilde farklı değiliz yani. Tenin esmer olmuş tenim beyaz olmuş hiç fark etmez.”

Yukarıdaki alıntı Türkler başta olmak üzere Türkiye’de yaşayan birçok etnik grubun genel görüşünü yansıtır. Türkiye’deki birçok Laz, Çerkez, Arap, Pomak ve farklı etnik gruptan gelen kişi de Türklerle aynı vatandaşlık haklarına sahip oldukları için Türkiye’de hiçbir etnik gruba geçmişte kalan dil yasaklamaları dışında ayrımcılık yapılmadığı, dolayısıyla Kürtlere de ekstra bir ayrımcılık yapılmadığı düşünülür. Kürtlerin yaşadığı topraklarda yoksulluk varsa diğer bölgelerde de yoksulluk vardır. Kürtlerin dili yasaksa diğer etnik grupların da dili yasaklanmıştır. Ama Kürtler neden diğerlerinden farklı olarak bir devlet istemekte, özerklik istemekte ya da özyönetim ilan etmektedirler? Örneğin İstanbul’da yaşayan anadili Azerice olan ve kendini Azeri olarak tanımlayan Karslı bir kadın tekstil işçisi şunu dile getirmiştir:

“Kürtlerin ben tek şeyini sevmiyorum. Yani başka ülke istiyoruz demelerini sevmiyorum. Onun dışında fabrika isteselerdi biz onların yanında olurduk. Memleketimize fabrika verin ya da işyeri verin ya da su kanalları verin deselerdi. Eskiden Kürtçe konuşmak yasaktı. Şimdi yasak kalktı her yerde konuşuyorlar. Ben kızmıyorum. Kendi aralarında Kürtçe konuşabilirler. Sadece devlet de benim dilimi kabul etsin demelerine kızıyorum. Her devletin birkaç dili olacak değil. Ona katılmıyorum. Anadilde eğitim de olabilir. Ama mahkemeye gittiklerinde Kürtçe bilen hâkim avukat istemelerini istemiyorum ben.”

İstanbul’da yaşayan Makedonya göçmeni erkek bir işçi emeklisi ise şunları dile getirmiştir:

“Kürtler bizde yol yok vs. diyorlar. Herkeste yol yok onlar da mı silaha saldırsınlar? Bunlar üst kimliği kabul etmiyor. Kürtlük alt kimliktir. Ben Arnavutum kardeşim. Ailem içinde de Arnavutça konuşuyorum ama benim üst kimliğim Türk.”

Bilindiği gibi Türk devleti kurulduğunda Fransa’nın modernleşmesini, milliyetçilik politikalarını ve vatandaşlık tanımını kendine örnek aldı. Fransa’da Fransız algısı devlet merkezlidir. Fransız geleneği ulusu kurumsal ve toprak bütünlüğü çerçevesi içinde algılamıştır. Vatandaşlığın cumhuriyetçi tanımı “evrensel”, “laik” ve “üniter”dir. İyi bir Fransız vatandaşı olabilmek için Fransa’da yaşayan azınlıkların ve göçmenlerin Fransızlar gibi yaşaması, Fransızca konuşması ve Fransız kültürünü benimsemeleri gerekmektedir. Fransız devletinin azınlıklara ve göçmenlere yaklaşımı asimilasyoncudur. Bununla birlikte Fransa asimilasyon politikalarını sadece Fransa’da değil sömürgelerinde de uygulamıştır. Asimilasyon politikaları Fransa’nın sömürgeci ideolojisinin temelini oluşturmaktadır. Sömürgelerdeki yerli haklar ancak Fransızların dillerini öğrendiğinde, gelenek ve göreneklerini kabul ettiğinde Fransız vatandaşı olmaya hak kazanmışlardır.

Türkiye’deki kültürel asimilasyon ve dil politikaları Türk devletinin egemenliği altında yaşayan Müslüman ancak Türk olmayan bütün etnik gruplara benzer biçimde uygulandı. Örneğin Lazların, Pomakların, Çerkezlerin ve Kürtlerin yaşadıkları bölgelerde asimilasyon amaçlı yatılı bölge okulları açıldı. Kürtler gibi Lazlar, Araplar ve diğer etnik gruplar da Türkçe dışında kendi dillerini konuştuklarında okullarda dayak ve şiddete maruz kaldılar. Sadece Kürtlerin değil bütün etnik grupların kamusal alanda Türkçe dışında dil konuşmaları yasaklandı. Fakat bugün bu etnik gruplar arasında devlete politik şiddet bağlamında itaat etmeyen sadece Kürtlerdir.

Kürtleri Türkiye’deki diğer Müslüman etnik gruplardan ayıran en önemli özellik, sadece Kürtçe dilini konuşuyor veya yoksul olmaları değildir. Kürtleri diğer etnik gruplardan ayıran özellikleri, yaşadıkları topraklar üzerindeki toplumsal tarihlerinin ve özellikle de Osmanlı devleti içindeki siyasi ve ekonomik konumlarının diğer etnik gruplardan oldukça farklı olmasıdır. Bu farklılıkla bağlantılı olarak 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti ülkesine diğer etnik gruplardan oldukça farklı biçimde, silahlı yollarla entegre edilmeye çalışılmışlardır. Hatta Kürtlerin ve yaşadıkları bölgenin büyük bir kısmının 1923 yılından 2015 yılına kadar geçen süreçte Türkiye’ye hâlâ entegre edilemediği bugün açıkça ortadadır.

  1. 20. yüzyılın başına kadar Kürtlerin siyasi yönetim biçimi aşiretlerin olduğu mirlik/beylik sistemiydi. Dolayısıyla her ne kadar Osmanlı egemenliğinde olsalar da Kürtlerin siyasi yönetim biçimi Anadolu halklarından ve/veya Anadolu’ya sonradan göç ettirilen halkların tarihinden oldukça farklıydı. Osmanlı devleti Kürt hükümetleri olarak adlandırılan Kürt mirliklerinin siyasi özerkliğini uzun yıllar boyunca tanımıştı. Hata çoğu zaman bu farklı siyasal konum Osmanlı devletinin Kürt beyliklerinin iç işlerine müdahalesi oldukça kısıtlı seviyede olduğu için birçok yerde neredeyse bağımsızlık biçiminde yaşanmıştı. Devlet ve mirlikler arasındaki ilişkiler ağırlıklı olarak vergi verme ve savaşlarda ittifak kurma biçiminde gerçekleşmişti. Cumhuriyetin kuruluşuna kadar devlet belgelerinde Kürtlerin yaşadığı bölgenin Kürdistan olarak adlandırıldığı da görülmektedir. Dolayısıyla Kürdistan, Osmanlı içinde Anadolu’dan farklı bir bölge olarak görülmüş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından bu bölge önce “şark” sonra da “Doğu ve Güneydoğu Anadolu” olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla “Doğu ve Güneydoğu Anadolu” ifadesi tarihsel geçmişi olmayan Osmanlı’nın ardından kurulan modern Türk devletinin yarattığı yeni bir tanımlamadır.
  2. 19. yüzyılda Osmanlı devletinin merkezileşme politikalarından sonra Kürt mirlikleri ile devlet arasında birçok siyasi ve ekonomik anlaşmazlık ortaya çıkmış ve bu anlaşmazlıklar birçok Kürt mirliğinin silahlı ayaklanmalarına dönüşmüştür. Bugün Türkiye’de Türkçe dışında başka bir dil konuşan ve Müslüman sayılan etnik grupların devletle böyle bir ilişki kurmadığı görülür. Farklı dilleri konuşan etnik grupların büyük bir çoğunluğu bugün yaşadıkları topraklara sonradan yerleşmiş göçmenlerdir. Örneğin tarihçi Kemal Karpat 1850-1940 yılları arasında Anadolu topraklarına yedi milyon Müslümanın göç ettiğini öne sürmüştür. Bu grupların bugün yaşadıkları topraklar üzerinde Kürtler gibi özerklik veya siyasi iktidar geçmişleri yoktur. Kürtler bu göçmenlerden farklı olarak yaşadıkları topraklar üzerinde yüzyıllar boyunca devlet formunda olmasa da belirli düzeyde siyasal iktidar kurmuş bir etnik grup olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra ise tıpkı öncesinde olduğu gibi Kürdistan coğrafyasının kuzeyinde, yeni Türkiye’nin güneydoğusunda 19. yüzyılda olduğu gibi merkezi iktidara karşı Kürt direnişleri devam etmiştir. 1925 ile 1940 yılları arasında Kuzey Kürdistan’da başta Şeyh Sait ve Ağrı ayaklanmaları olmak üzere devlete karşı birçok silahlı direniş ortaya çıkmıştır. Bütün bu direnişlere katılanlar katliamlardan geçirilmiş ve hayatta kalanların bir kısmı da 1934 İskân Kanunu’nda olduğu gibi Anadolu’nun iç ve batısına sürgün edilmişlerdir. Bu silahlı ayaklanmaların öncelikli nedeni asimilasyon politikaları veya yoksulluk değil, Kürtlerin yaşadıkları topraklar üzerindeki siyasi egemenliklerinin Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber tamamen ortadan kaldırılması girişimidir. Dolayısıyla Kürtlerin modern Türk devletiyle kurduğu ilişki Fransa’nın sömürgeleriyle kurduğu ilişkiye benzemektedir. Örneğin devletin Dersim hârekatı olarak adlandırdığı Dersim katliamında on binden fazla kişi hayatını kaybetmiştir.

Kürtlerin yüzyıllara yayılan silahlı direnişleri ve katliamlar hem Osmanlı hem de Türk devletinin hafızasında güçlü bir biçimde yer tutmuştur. Bu hafıza nedeniyle devlete bağlı askeri güçlerin Kürdistan ile kurdukları ilişki her zaman için diğer bölgelerden farklı olmuştur. Kürtler her zaman devlete “ihanet” etme olasılığı yüksek olan bir etnik grup olarak görülmüştür. Kürt yaşlılarının askerlik anılarında askere giden ve yeteri kadar Türkleşmemiş Kürtlere her zaman şüpheyle yaklaşıldığı ve Kürt askerlerin çoğu kez şiddetli biçimde dövüldüğü örneklere bolca rastlanması bundandır. Örneğin 1974 yılında PKK kurulmadan önce askerliğini Erzurum’da yapan Bingöllü bir Kürt esnaf şunları dile getirmiştir:

“Ben askerdeyken benim birliğimde Kürtler vardı. Bize soruyorlardı kaç tane jandarma öldürdünüz? Sizin mağara numaranız kaçtır? Kıro diyorlardı. O dönem askerde bize hep Kıro diyorlardı. O zaman biz bilinçsizdik. Bize söylenen her şeyi yutuyorduk. Bir şey söylesek öldürülebiliriz diye düşünüyorduk. En zor görevlere, en zor işlere Kürtleri veriyorlardı.”

PKK kurulduktan sonra da devlete karşı silah kullanmayan Kürtler de asker ve jandarma öldürme olasılığı yüksek kişiler olarak görülmüştür. 2002 yılında askerliğini Ardahan’da yapan Siirtli bir Kürt mermer işçisi de askerde yaşadıklarını şu şekilde dile getirmiştir:

“Askerde çok başarılı oldum. Atışta, silahta, bombada çok başarılı olunca bu sefer terörist damgası yedik. Sen terörist misin? Bugüne kadar kaç tane asker öldürdün? Sen dağdan mı geldin? Sen nerden geldin, sen nesin? Bunu komutanlar söylüyor. Biz silahın söküp takılması eğitimine gitmiştik. Tabi ben kendim söktüm taktım koydum oraya. Elazığlı bir çavuştu bana dedi ki sen terörist misin? Sen bugüne kadar kaç tane asker öldürdün?”

Sadece askere giden Kürtler değil, sivil Kürtler de çoğu zaman devlet tarafından “terörist” veya “potansiyel terörist” olarak değerlendirilmiştir. Bu durum Kürtlerin devletle kurduğu ilişkiyi önemli oranda etkilemiştir. Kürtler ve devlet arasında PKK öncesine dayanan ve PKK’nin kurulması sonrasında derinleşen askeri çatışmaların tarihi bugünkü ilişkilere de önemli oranda yön vermektedir.

Son süreçte Kürt ilçelerinde Kürtler tarafından seçilmiş belediye başkanları tarafından gerçekleştirilen özyönetim ilanları, Kuzey Kürtlerinin önemli bir kısmının siyasi özyönetim talebinin hâlâ çok canlı olduğunu ortaya sermektedir. Türkiye’de Türkçe dışında farklı dilleri konuşan bazı etnik gruplar içinse ancak son yıllarda kültürel talepler alanında kısıtlı bir etkileşimin olduğu söylenebilir. Özyönetim arzusunun ve merkezi devlet karşıtlığının yüzyıllardır Kürdistan coğrafyasında varlığını koruması ve bu arzunun nesilden nesile bir miras gibi aktarılması, Kürtlerin bugünkü konumlarını Türkiye’deki diğer Müslüman etnik gruplardan ayırmaktadır. Bugün Kürtlerin özyönetim ve özerklik taleplerinin bölücülük veya ihanet olarak değerlendirilerek suçlulaştırılması Kürtlerin bu topraklardaki tarihini unutmak veya görmezden gelmek anlamına gelmektedir. Kürtlerin tarihlerinin unutulması, görmezden gelinmesi veya küçümsenmesi ise son yüzyıla yayılan ve son otuz yıldır kesintilerle devam eden savaşın sona ermesini engellemektedir.

Not: Yazıdaki alıntılar İstanbul’da doktora tezi araştırmam sırasında gerçekleştirdiğim derinlemesine mülakatlara dayanmaktadır.