Oy Kullanmak Politik Bir Eylemdir
Kürşad Kızıltuğ

Türkiye’deki sistem karşıtı hareketlerin siyasal iktidarları ve sermaye birikim politikalarını frenleyebilecek bir karşı güç oluşturmasını ve hakim millet tasavvuruyla asimile edilemeyen Kürtlerin ve sisteme entegre edilmeye çalışılan ancak her zaman dışlamaya maruz bırakılan Alevilerin ülke yönetiminde kendi adlarına söz sahibi olmasını engellemekte, devletin süreklilik gösteren güvenlik politikalarının muhalif hareketleri yok etmeye yönelen şiddeti kadar, dünyadaki en yüksek seçim barajı uygulamasına dayalı seçim sisteminin de belirleyici bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü radikal sol akımlarla Alevi ve Kürt örgütlenmelerinin temsili demokrasi içinde kendilerine yer açma çabalarının mevcut cumhuriyetin kurucu temellerini sarsabilecek, daha da ötesinde kapitalist toplumsal düzeni değiştirmeye yönelebilecek bir toplumsal mücadelenin açığa çıkmasına etkisi olmasından hep korku duyuldu. Bu yüzden cumhuriyet rejimi, daha en başından beri, muhalefetin ya hiç olmadığı ya da tamamen marjinalize edildiği bir modelle sürdürülmeye çalışıldı. Kemalist diktatörlükten çok partili rejime geçiş sürecine ve günümüze kadar hep böyle sürdüğü için, toplumsal muhalefetin en meşru biçimleri dahi daima tehdit olarak algılandı ve çıplak devlet baskısının yanı sıra yasa dışı devlet şiddetinin kontra-terör metotlarıyla da sindirilmeye çalışıldı. Yürürlükteki seçim sistemi de bu durumun sürmesini sağlayan bir devlet şiddeti tertibi olarak tasarlandı. Bu modelden en çok yararlanan siyasal parti ise on üç yıldır egemenliğini sürdüren AKP oldu.

Sistem karşıtı muhalefete yönelik devlet şiddetindeki süreklilikte, geçmişten günümüze kadar değişen pek bir şey olmadı. İçinde olduğumuz genel seçimler döneminde de Türkiye’nin pek çok yerinde HDP’nin seçim stantlarına, bürolarına, aktivistlerine, propaganda materyallerine yönelik provokatif saldırılar düzenlenmesi, basın yoluyla karalama ve kriminalize etme çabaları, savaş kışkırtıcılığına varan provokatif söylemler, medya kuruluşlarında temsil edilmesini kısıtlamak için medyaya baskı yapmak gibi uygulamalar, HDP’nin barajı geçmesinin sadece AKP açısından değil daha geniş anlamda düzen güçleri safının tamamında tehdit olarak algılandığının açık göstergeleridir.

AKP’nin otoriterleşme eğiliminin özellikle işçi grevleri, sokak protestoları ve toplumsal mücadeleler üzerinde gittikçe artan baskıcı eğilimleri göz önünde bulundurulduğunda, yüzde on barajını aşıp meclise girecek ve AKP’nin aşırı güç biriktirmesinin önünü kesebilecek bir sol alternatif daha da büyük önem kazanıyor. Önce meclise girip daha sonra da yüzde on barajının kaldırılmasına çalışacak bir politik hamle, daha sonraki dönemde, tüm sokağa dayalı mücadelelerin yeni mevziler kazanması ihtimalini arttırmak için elzem görünüyor. Aksi durumda Türkiye’deki adalet sisteminin, iç güvenlik politikalarının, basın ve medya düzeninin görece demokratikleştirilmesi başarılmadan, uzun vadede, toplumsal hareketlerin baskıcı bir dönemin etkisiyle daha etkisiz ve sınırlı mecralara çekilmek zorunda kalma ihtimali olduğunu tahmin edebiliriz. AKP’nin iç güvenlik paketini bunu öngörerek tasarladığını biliyoruz.

Buraya kadar söylediklerim, HDP’ye neden oy verilmesi gerektiğini savunan soldaki hemen herkesin ortak argümanlarıdır. Ancak seçimde oy kullanmayı, meclise girme hedefine katkıda bulunmayı, bir siyasi partiyi desteklemeyi bütünüyle eleştiren ve düzen içi bir pratik olarak gören, seçimlere katılmanın tümüyle etkisiz olduğunu düşünen bir anlayış karşısında yukarıdaki argümanlar yeterince ikna edici olmayabilir.

Son yıllarda her seçim döneminde kimi zaman liberter, anti otoriter, anarşist çevrelerden Emma Goldman’ın “Eğer oy vermek bir şeyleri değiştirseydi, onu yasa dışı hale getirirlerdi” sözünü bir ilahi tebliğ gibi ara sıra sosyal medyada dolaşıma sokanların ya da HDP’nin siyasi söylemlerine yeterince sosyalist veya devrimci olmadığı gerekçesiyle itiraz edenlerin, işin içinde gizli bir pazarlık olduğu kuşkusunu yayanların, genel geçer söylemleri bırakıp bu seçim barajının neden sürdüğüne ve toplumsal muhlefetin kapasitesi üzerinde bir etkisi olup olmadığına dair ciddi bir siyasi analiz yapması gerekiyor.

Eğer oy kullanmakla bir şeyler değişmeseydi cunta ve onun ardından küresel sermaye egemenliğinin programını uygulayan ANAP’tan AKP’ye kadar tüm sağ partilerin bu seçim barajını ısrarla korumaları anlaşılmaz olurdu. Seçim barajının, özellikle 90′lı yıllardan sonra doğrudan Kürt siyasal hareketinin temsilcilerine karşı korunduğunu herkes biliyor. Birçok alanda “demokratik reformlar” yapar görünen, AB uyum yasalarını çıkaran, lafa gelince Alevi ve Kürtlere yönelik açılımlar yapıp 12 Eylülcüleri yargılama müsameresi yapan bir parti olan AKP’nin, bu göstermelik uygulamalarını bir yana bırakırsak, seçim barajını neden kaldırmadığı yeterince açık değil mi? Mesele sadece kendi siyasal iktidarını garanti altına almak mıdır? Eğer bugüne kadar bir seçim barajı olmasaydı, Kürtlerin siyasal sistemin içine girip kendi adlarına siyaset yapması, Alevilerin kendi siyasal temsilcilerini seçebilmeleri, sol akımların daha geniş bir mobilizasyonla meclise hiç değilse birkaç milletvekili yollayabilmeleri, Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların, Arapların, Çingenelerin, Çerkezlerin ve adını sayamadığım diğerlerinin belki de mevcut ana akım sağ liberal partilere destek vermek yerine zaman içinde küçük de kalsa kendi adlarına siyasal temsilciler seçip mecliste görece daha demokratik bir temsil arayışına girmeleri mümkün olmaz mıydı? Bu tür bir düzenleme, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devam eden hâkim Sünni-Türk millet algısını dağıtmakla kalmayacak, muhtemelen, geç Osmanlı dönemi ve cumhuriyet dönemi boyunca yapılmış katliamların ve ayrımcılığın üstündeki örtüyü de er geç kaldırmaya yönelik bir etki yapacaktı. Böyle bir ihtimal AKP’den çok daha geniş bir iktidar bloku için de tehdit olarak algılanmamakta mıdır? Tüm bunların bugün için sadece geçmişe ait defterleri yeniden açmak ve bugünün liberal çok kültürlü çağdaş demokrasisine uygun bir rejim ve siyasal kültür değişikliği meselesi olmadığını herkes biliyor. Bu meseleler, insanlığa karşı işlenmiş suçlar kategorisine giren katliamların ve soykırımların esasta hangi saiklerle işlenmiş olduğunu da açığa çıkaracaktır: Yani ulus-devletin kuruluş sürecinde bir ulusal burjuvazi ve ulusal sermaye yaratmak ve Osmanlı’nın sömürgeci sisteminin bakiyesi olan tüm etno-kültürel çeşitliliği asilimile ederek uysal itaatkar yurttaşı üretmek. O halde bugün parlamenter temsil sisteminin dışında tutulmak istenenler, açıkça mevcut cumhuriyetin kurucu temellerini sarsma tehdidi taşıyanlardır ve bu sebeple yüzde on barajına rağmen, cumhuriyetin tüm mağdur ettiklerinden bir araya gelen farklılıkların bu barajı aşarak mecliste kendi yerini açma çabası, AKP’nin durdurulmasından çok daha büyük bir hedefe işaret eder. Kaldı ki bugün AKP, geç Osmanlı dönemi otoriter milliyetçiliği ile erken cumhuriyet dönemindeki faşist modernleşme modelinin tüm özelliklerini bünyesinde toplamaya çalışan rafine bir oluşumdur.

1965 yılında meclise giren Türkiye İşçi Partisi devrimci bir siyasal parti olmayabilir. Ancak özellikle 67′den sonra dünyada yükselen devrimci dalganın Türkiye’deki etkisini de arkasına alan gençlik hareketlerinin önemli bir bölümü TİP’in paltosundan çıkmıştır. Sonraki on yıllar boyunca gelişen 70′ler devrimci hareketini ancak 12 Mart ve 12 Eylül cuntaları ile durdurabilmişti egemenler. Ancak uzun yıllar sonra tekrar gerçekleşebilen bir diğer örnek ise 1991 yılında SHP çatısı altında Kürt milletvekillerinin meclise girerek daha sonra kendi partilerini kurmaları ve 18 milletvekiliyle HEP’in meclis çatısı altında yer alması olmuştu. Leyla Zana’nın unutulmaz Kürtçe yemin etmesinin o dönemin kuşağının belleğindeki şok etkisini anmasak olmaz. Takip eden yıllarda vekillikleri düşürülüp dokunulmazlıkları kaldırılarak hapsedildiler ancak 90′lı yılların Kürt hareketine önemli bir ivme kattıkları söylenebilir. Yine uzun yıllar geçtikten sonra Kürt  milletvekillerinin yeniden meclise girebilmeleri ancak 2007 seçimlerinde gerçekleşebildi. Bu tarihten itibaren Kürt siyasal hareketi temsilcileri ile sosyalist hareket arasındaki bağlantılar artarak ilerledi ve 36 milletvekili ile 2011 seçimlerinde daha büyük bir meclis grubu kuruldu. Bu grup içinde sosyalist hareketten üç milletvekilinin de bulunması önemli bir gelişme olarak sosyalistler, yeni sosyal hareketler ve Kürt özgürlük hareketi arasındaki bağların kuvvetlenmesine olanak sağladı. Kesin konuşmamak gerekir ancak, Kürt siyasal hareketi ile sol sosyalist akımlar ve yeni sosyal hareketlerin bugünkü güçlenme düzeyinde bir önceki seçim döneminde yapılan bu ittifakın da etkisi olduğunu göz ardı etmemek gerekir.

AKP’nin rafine ettiği otoriter devletçi gelenek ve kültür, Tayyip Erdoğan’ın liberal burjuva demokrasisinin sınırlarını bile zorlayan “Türk usulü” bir başkanlık modeline geçme saplantısı ve bu hedefi gerçekleştirmenin önündeki toplumsal engelleri sindirmek için çıkartılan iç güvenlik paketi, halihazırda bütün yapısal şiddetiyle devam eden neoliberal sermaye birikim modelinin, yani toplumsal müşterekleri bir bir ele geçirip sermayeye tabi kılan, mülksüzleştirme ve borçlandırma yoluyla birikim modelinin küresel sermaye programının istikrarla işleyebilmesi için bir zorunluluk. İktidarın kendisi açısından direnişlerin bu kadar geniş bir alana yayıldığı ve her mevzide hazır bir potansiyel olarak beklediği bir durumda toplumsal mücadelelerin sokak bileşeni yeniden zirve yapabilir ve neoliberal programı kesintiye uğratarak girerek sermaye birikim sürecinin krize girmesine yol açabilir. İşçi grevleri, güvencesiz çalışanların mücadeleleri, İstanbul’daki kent mücadeleleri, Doğu Karadeniz su havzalarındaki HES karşıtı direnişler, Sinop ve Akkuyu’da nükleer santral karşıtı mücadeleler, zorunlu din dersine karşı Alevilerin mücadeleleri, Kürtlerin bölgesel özerklik ve özyönetim için yürüttükleri mücadeleler gibi, lise ve üniversite öğrencilerinin eğitim hakkı ve giderek ticarileştirilen eğitim politikalarına karşı mücadeleleri ve kadınların istihdam, eşit ücret, eğitim ve siyasal yaşama eşit katılım için yürüttükleri mücadeleler, tek tek tüm örneklerini sayamayacağım tüm tekil toplumsal mücadelelerin  aynı birikim stratejisinin ve bunun dayattığı itaatkâr vatandaş tipinin farklı yönlerine karşı gelişen direnişler olduğunu görmek gerekiyor. Bu hareketler birbirinden ayrı tekil kolektif mücadeleler görünseler de, sermayenin siyasal iktidarının aynı düzlemi üzerinde biçimleniyorlar. Her biri kendi bağımsız ya da özerk biçimleriyle hiçbir büyük ölçekli siyasal akımın ya da partinin parçası olmasalar da birbirlerine sürekli olumlu etkiler taşıyorlar. Kendi açısından sermaye ve siyasal iktidar, direnişlerin bu iç içe geçmişliğin farkında ve ittifakların  ortak mevziler kurmasının oluşturacağı tehdidi iyice ölçüp hesaplıyor.

Gerçekten de özellikle son dört yılda Kürt özgürlük hareketinin çok katmanlı örgütlenmeleri ve siyasal parti düzleminde de BDP ile diğer toplumsal mücadelelerin içinden gelen grupların, irili ufaklı sosyalist parti ve çevrelerin tüm bu mücadelelerle doğrudan yatay bağlarla şekillenmiş ittifakların ağı olarak ortaya çıkan HDP’nin mecliste güçlü bir gruba sahip olmasının, parlamento dışı kolektif siyasal mücadelelerin gelişmesinin yollarını daha da çoğaltacağını söylemek, üstelik AKP’nin de tam bundan korkuya kapıldığını iddia etmek abartı değildir. AKP’nin korkusu yalnızca Kürt siyasal hareketinin temsilcileriyle bir siyasal müzakere masasına oturmak değil. Daha tehditkâr olan, cumhuriyetin başından beri dışlananların, Kürtlerin siyasal özgürlük hareketinin, sosyalist hareket bileşenlerinin ve toplumsal mücadele ağlarının oluşturacağı geniş ittifakın bir siyasal parti şeklinde davranıp kolektif bir güç olarak tüm neoliberal politikalara ve devlet şiddetine karşı koyabilecek yeni bir evreye geçmesi.

Bu tablo tüm toplumsal direnişlerin hedeflerine ancak parlamenter sistem yoluyla ulaşabileceği şeklindeki eski reformist/sosyal demokrat modeli yeniden canlandırmak değildir. Daha ziyade, meclis, radikal sol toplumsal muhalefet bileşenlerinin temsilcilerine, Kürtlere, Alevilere, Sünni-Türk olmayan diğer etnik topluluklara kapatıldığında siyasal iktidar sınırsız bir güçle hareket edebildiği için, sokak muhalefeti kadar meclis muhalefeti de önem kazanıyor. Bundan dolayı oy kullanmak, diğer siyasal eylem biçimleri kadar politik olarak etkili bir eylem biçimi halini alıyor. Oy kullanmak yoluyla yerel seçimlerde ya da genel seçimlerde konum almak, sokakta direnişe geçmek kadar aktif bir konum almak haline geliyor. Sokaktaki konum alışın etkisinin sürekliliği için vazgeçilmez oluyor. Geçmişte bize belletilmeye çalışıldığı gibi biri diğerini ikame ettiği için ya da oy vermek daha iyi, konforlu bir siyasi mücadele yolu olduğu için değil, oy vermek ile sistem karşıtı mücadele arasında bir tür ikili karşıtlık bulunmadığı için. Tıpkı taş atmak ile bildiri dağıtmak arasında da birbirini olumsuzlayan bir zıtlık olmadığı gibi.

AKP’nin  anayasa yapımı sürecinde toplumun geniş kesimlerini temsil eden bileşenleri dışarıda bırakacağının anlaşıldığı ve Kürt özgürlük hareketini de KCK tutuklamalarıyla boğmaya çabaladığı bir dönemin hemen ardından, hükümetin ve Tayyip Erdoğan’ın sistem karşıtı hareketlerin güçlenmesi karşısında otoriterleşme eğilimleri arttı. Tam da bu dönemde yani 2011 genel seçimlerinden bu yana yapılan örgütlenme çalışmalarıyla, Kürt özgürlük hareketinin temsilcilerinin, çok geniş ölçekte kolektif toplumsal mücadelelerin içinden gelen aktivistlerin ve çeşitli sol örgütlerin yan yana gelmesiyle şekillenen Kongre hareketi ve onun ardından da HDP bir ittifak gücü haline geldi. Yani giderek artan otoriterleşme ve muhafazakarlaşma eğilimine karşı tüm ilerici, özgürlükçü eşitlikçi, devrimci güçlerin bir ittifakı olarak. Bu ittifakın daha 2013′teki Haziran isyanında kendini gösterdiği, tüm inkar etme çabalarına rağmen doğrudur. Takip eden dönemde de geçmişte birbirinden ayrı ve tümüyle ilgisiz toplumsal mücadeleler olan Kürt özgürlük hareketi ile Türkiye’nin batısındaki toplumsal mücadeleler arasındaki temas giderek artmış, Kobanê direnişinin ardından ise en görünür haline ulaşmıştır.

Bugün HDP mecliste, öncekinden daha etkili bir güçle yer alırsa, AKP hükümeti başkanlık hedefine ve tek başına anayasa değiştirme yetkisine sahip olamayacak zayıf bir hükümet olarak kalır ve sistem karşıtı hareketlerin baskısı, kendi içindeki çıkar çatışmaları kısa zamanda partinin erimesine yol açar. Bunun kısa vadeli ilk pratik kazanımı ise neoliberal saldırganlığın daha fazla yıkım yaratmasına bir derece dur diyebilme imkânı ortaya çıkarabilmesidir, özellikle de sokak hareketi düzleminde.

Meclis’teki güçlü bir HDP grubu, kuru kuru parlamenter muhalefet olmayacak, aksine hem modern cumhuriyetin dayandığı üniter ulus algısının hem de görünürde onun karşıt kutbu gibi sunulan gerçekte ise devamı olan milliyetçi-muhafazakâr siyasal hegemonyanın dağılmasını kolaylaştıracaktır. Demokratik özerklik projesinin ya da en basit şekliyle söylersek devletin merkeziyetçi temsili demokrasisinin yerini alacak, konfederal bir öz yönetim modelini hayata geçirecek yeni siyasal karar alma kurumların meşruluk kazanması ve toplumsallaşmasına doğru adımların sadece Kürdistan’da değil, tüm toplumsal hareket alanlarında güçlenmesine katkıda bulunacaktır. Rojava Devrimi’nin önüne dikilen faşist İslamcı çeteleri el altından destekleyen bir hükümetin Ortadoğu bölgesinde oyun kurucu ve gerici rolünün artık zayıflaması belki de tümüyle ortadan kalkması anlamına gelecektir. Bölgedeki diğer halkların demokratik mücadelelerinin karşısına dikilen selefi faşist örgütlenmelerinin sponsorlarından birisini tüketecektir. Bu da Rojava Devrimi’ni savaş koşullarından çıkararak, hedeflerine bir adım daha yaklaşmasını sağlar.

Meclis’teki HDP, Türkiye’de 12 Eylül travmasından ve sol melankoliden ancak Haziran 2013′te Gezi ayaklanması ile sıyrılmaya başlayıp aktif bir siyasal harekete dönüşen radikal solun serpilmesi için kullanılacak olanaklar demektir. Devletin tüm kurumlarından topluma yayılan ırkçı, faşist, nefrete dayalı egemen siyaset dilinin toplumun bilincine nüfuz etmesine karşı yeni bir sol özgürlükçü siyaset dilinin ve kültürünün serpilip gelişmesi demektir. Özellikle ana akım siyaset yoluyla toplumun bilincine kazınan ve devamlı olarak kadın cinayetlerini ve kadına yönelik şiddeti kışkırtan eril dilin karşısında cinsiyet eşitlikçi bir siyaset dili ve siyasal kültürün tümüyle yaygınlaşmasının ve kalıcılaştırılmasının yolunu açacaktır.

Bir siyasi parti devrimci ve özgürlükçü bir anlayışı hayata geçirmek için uğraşsa bile ona oy vermeyi, bir partiyi desteklemeyi devrimci olmayan hatta düzen içi bir pratik olarak gören, somut durumların analizinden uzakta duran bir soyut muhalefet yaklaşımı hâlâ alıcı buluyor radikal sol içinde. Düzen içi ve düzen dışı siyaset arasındaki muğlak çizgi bir yana dursun, bu zamana kadar devrimci, muhalif insanlar olarak bir düzen içi siyaset tanımlayıp, o alandaki mücadeleyi ve özneleri küçümsedik. Tek öğrendiğimiz şey ise şuydu: ya meclise girerek reformist olacaktık ya da onu reddederek devrimci. HDP projesi ise tam bu kıskacı kırıyor. Yani ya düzen içi ya da tamamen dışına çıkarak siyaset yapma ikili karşıtlığının ötesinde bir siyaseti mümkün kılıyor.

HDP projesi kendisini ne sadece düzen içi ne de sadece düzen dışı mücadele mevzileri ile sınırlamayıp, iktidara karşı mücadelenin yürütülebileceği her mekânı siyasallaştıran bir oluşumdur. Zira gündelik hayatlarımızda karşılaştığımız yasakların, engellerin, baskıların, şiddet pratiklerinin yakıcılığı düzen içi siyasete girip bir an önce orayı değiştirmeyi gerektirir. Öte taraftan politik ufkumuzu sadece var olanı dönüştürmekle sınırlamayıp alternatif bir hayatı kurmaya yardımcı olacak koşulları oluşturmak mümkün. Kendimizi düzen dışı siyaset yapan özneler olarak tanımladığımızda evet pürü pak bir mertebeye yerleşmiş oluyoruz, reel siyasete bulaşmayarak hiç kirlenmemiş ve de kirlenmeyecek olan radikal devrimciler oluyoruz. Oysa başka özgül örgütlenmelerimizden, mikropolitik mücadelelerimizden vazgeçmemiz, bütün siyasi arzularımızı ve hedeflerimizi sadece seçime yatırıp, sonra da başka hiçbir şey yapmadan durmamız gerekmiyor. Seçimlerde oy kullanmak yalnızca, sistem karşıtı mücadele ve kolektif eylem biçimlerine uzak duran kitleler için bir demokratik karar sürecinin parçası olduğu yanılsaması yaratır, çünkü ancak bu vatandaş seçmenler kendi hayatlarının koşullarını ele geçirmek ve düzeni değiştirmek için hiçbir şey yapmadan, yetki verdiği temsilcilerin onun adına her şeyi yapmasını umarlar.

Oysa sistem karşıtı mücadelelerin içinde yer alan herkes, siyasal sistemin tüm kurumsal mekanizmalarının sınırlılıklarını bilir. O mekanizmalarda, iktidar olmak için değil, başka yerlerde o kurumsal mekanizmaları yerinden edecek başka toplumsal kurumlar yaratmak için mücadele eder. Bunu yaparken de içinde bulunduğu ve etkilendiği iktidar kurumlarının da aşırı güç toplamasını engellemek ve  karar süreçleri üzerinde de etkide bulunmak ister.

HDP içindeki toplumsal muhalefet bileşenlerinin tamamı, başka bir yaşamın parlamento gücüyle ya da devlet kurumları yoluyla tepeden aşağı kurulamayacağını bilen bir siyasal anlayışta ortaklaşıyorlar. Bu bakımdan parlamento bir iktidar hedefi değil, tıpkı sokak gibi, siyasal iktidara karşı bir mücadele mevzisi olarak görülüyor.

Doğru zamanda, doğru mevziiye oy kullanmak sistem karşıtı mücadelenin parçası olan politik bir eylemdir.

Bu yüzden oy kullanma konusunda tereddütleri olanlar ya da HDP hakkında kuşkuları olanlar şunu görmeliler: 7 Haziran’da HDP’ye oy veren komünist, devrimci, anarşist, sosyalist herhangi biri, 8 Haziran’da da komünist, devrimci, anarşist, sosyalist kalmaya devam edecek, liberal olmayacak. Ya da düzen içi bir siyaset kurumuna kapağı atmış da olmayacak. Aksine HDP bir iktidar hedefi değil, kelimenin her anlamıyla bir otonomi hedefidir. Siyasal iktidarın hayatlarımızdaki tahribatlarını azaltabilme, gündelik hayatlarımızda ve yaşam alanlarımızda otonomiyi geliştirme ve öz-gücümüzü artırma projesidir. Ben bu yüzden HDP’ye oy veriyorum. Beni temsil etsinler ve benim adıma hareket etsinler diye değil, ben kendi çabamı başka yerlerde hayata geçirmek için uğraşırken, mecliste olmalarını istediğim arkadaşlarım, dostlarım, yoldaşlarım da kendi mevzilerinde güçlensinler, iktidarı zora sokacak bir meclis mücadelesi versinler diye.

Not: Bu yazı, 16 Mayıs 2015’te, Dünyanın Yerlileri isimli internet sitesinde yayınlanmıştır.

Bu Sayıda

Hakikat ve Adaletin İzinde Doksanları Anlamak adlı 9. sayımızda 1990’ları konu edinmiş ve Türkiye’de çözüm sürecine dair tartışmaların yoğunlaştığı bir konjonktürde hafızası hâlâ çok sıcak olan 1990’ları hatırlamanın önemine dikkat çekmiştik. 90’lı yıllarla hesaplaşmadan Kürt meselesinde çözümün veya barışın olamayacağını, ancak “hakikat ve adaletin izinde” gerçek bir yüzleşme olması kaydıyla bu sürecin ilerletilebileceğini belirtmiştik. Bütünlüklü bir yaklaşım sergilemek suretiyle hak ihlallerinden katliamlara, OHAL’den direnişlere kadar 1990’ların farklı boyutlarına yer veren bir sayı oluşturmaya gayret etmiştik. Ancak tek bir sayının böyle bir konu için yeterli olmaması bizi bu konuda ikinci bir sayı hazırlamaya yöneltti. Her ne kadar farklı türde makaleler ve röportajlarla daha kapsayıcı ve çeşitli yönleriyle 90’lar konusunu işlemeye devam etsek de bu dönemin hem Kürt hareketi hem devlet politikaları açısından önemi, 90’ları farklı mecralarda ve değişik biçimlerde konuşmaya devam edeceğimizi göstermektedir.

Onuncu sayımızın ilk yazısı Ruken Şengül’ün “Qırıx: 1990’lar Diyarbakırı’nda Kürt Ulusal Mücadelesi, Toplumsal Cinsiyet ve Gündelik Hayat Üzerine Bir “Ters Yüz Rapsodi”” adlı makalesidir. Şengül, 90’lı yıllardaki Özgür Gündem okurlarının tebessümle hatırlayacağı Qırıx karikatür dizisini, Kürt hareketinin devlet karşısında verdiği mücadelenin 90’lar Diyarbakır’ında  deneyimlenişiyle  ilişkilendiriyor. Yazar, dönemin siyasi atmosferini, sürecin gel-gitlerini ve Kürtlüğün değişen tezahürlerini, Qırıx’ın odağındaki Keko’nun gündelik yaşamı, aile ve arkadaş ilişkileri üzerinden değerlendiriyor.. Şengül, mizahı tek başına karşı-söylemsel bir alan olmaktan çok, metnin (Qırıx’ın) dolaşımı, metinlerarasılığı ve performativitesiyle ele alarak, Qırıx’ın Kürtlerde oluşan ve kısaca “biz” olarak adlandırılabilen homojenlik duyusunu nasıl ürettiğini veya dolayımladığını ele alıyor.

Bu sayımızın ikinci yazısı Adnan Çelik’in “Savaş ve Bellek: Doksanların Zorla Kaybetme Fenomeni Olarak Beyaz Toros” adlı makalesi. Çelik, makalesinin girişinde 90’lı yılları devletin özel savaş yöntemleri, JİTEM,faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmeler üzerinden tasvir ediyor. Makalenin devamında 90’lar Kürdistanı’ndaki zorla kaybetme olaylarında kullanılan Beyaz Torosun Kürtlerin kolektif hafızalarında nasıl yer ettiğini, Kürt kültürel alanına bakarak cevaplamaya çalışıyor. Çelik, 90’ların devlet şiddetinin cisimleştiği Beyaz Torosların kişisel anlatılardaki var olma, hatırlanma biçimleriyle birlikte Kürt edebiyatındaki, sinemasındaki ve güncel sanattaki temsillerini de incelemektedir.

İnsan hakları mücadelesindeki konumuyla tanınan Eren Keskin ile yaptığımız “Ölülerimize Olan Borcumuz: Devletle Hesaplaşmak” adlı röportajla 90’ların Türkiye ve Kürdistan’da nasıl yaşandığını, insan hakları ihlallerinin ve bunlara karşı çıkışın mekânsal farklılığa nasıl yansıdığını anlamaya çalıştık. Bu bağlamda devletin Kürdistan’da uyguladığı şiddetin ve Kürt direnişinin Türkiye solu ve Türkiye feminist hareketi tarafından nasıl ele alındığını, Keskin’in ve İHD’nin tarihiyle birlikte tartışmaya çalıştık. Ayrıca, bugün çeşitli şekillerde birbirileriyle ilişkili olan 90’ların nasıl hatırlandığı, AKP’nin devletle ve geçmişle ilişkisi, Gezi olayları, insan hakları mücadelesinin bugünü ve Kobanê direnişi gibi konuları da Eren Keskinle konuşma fırsatımız oldu.

Dosyamızda Rûken Alp’in, bilinçli bir şekilde görmezden gelindiğini ileri sürdüğü Kürt kadın hareketini 90’lar odağında ve gerilla pratiği özelinde incelediği “Kürt Özgürlük Hareketinde Kadın Direnişi” başlıklı makalesi de yer alıyor. Makalenin ilk bölümünde Türk feministleri ile Kürt kadın hareketi arasındaki ilişkiyi/ilişkisizliği irdeleyen Alp, yazının “Kürt Özgürlük Hareketinde Ataerki ve Kadın Direnişi” başlığını taşıyan ikinci bölümünde dünyadaki diğer gerilla örgütlenmelerinde kadınların nasıl konumlandığına da değinerek kadınların ataerkil değer yargıları dolayısıyla uğradıkları şiddet biçimlerine odaklanıyor. Makalenin son bölümünde ise Kürt kadın hareketinin gerilla pratiğini tarihsel arka planını da vererek inceleyen Alp, Kürt toplumsal yaşamındaki ve Kürt hareketindeki ataerkil anlayışın gerilla pratiğindeki etkileri ile bunların Kürt kadınlarının mücadelesine yansımalarını ortaya koyuyor. Alp’in makalesi Türkiye feminist hareketiyle Kürt kadın hareketi ilişkisini de göz ardı etmeden tarihsel bağlamıyla ortaya koyması ve gerilla direnişinde kadınların ataerkil değer yargılarıyla mücadelesini incelemesi açısından da oldukça önemlidir.

Kiraz Özdoğan’ın “Kamu Sendikalarında Etnisite ve Sınıf İlişkisinin Kuruluşu: Yurtsever Emekçiler” makalesi dosyamızın bir diğer yazını oluşturuyor.. Özdoğan, 90’larla birlikte başta Kürdistan olmak üzere birçok alanda etkisini arttıran Kürt hareketinin kamu emekçileri içerisindeki örgütlenme çabasını Yurtsever Emekçiler üzerinden ele alıyor. Bu bağlamda Yurtsever Emekçilerin tarihini KESK’in tarihine paralel bir şekilde ele alan yazar, aynı zamanda etnisite ve sınıf ilişkisinin nasıl kurulduğunu Kürt hareketinin emek örgütlenmesine ve sendikalaşmaya bakışıyla irdeliyor.. Kürt sendikacıların, başta şovenizm olmak üzere ulusların kendi kaderini tayin, sınıf hareketinin etnik ayrımcılığı görmemesi dolayısıyla dışlaması vb. konularda Türkiye emek hareketi içinde yaşadığı sıkıntılar ve bu sıkıntılarla baş etme yolları da makalede ele alınan diğer konulardır.

Dosyamızın bir diğer yazısı yayın kurulu üyemiz Güllistan Yarkın’ın  “Bingöl’de Savaş İstanbul’da Irkçılık: Kürt Alevi bir Kadının 80’lerden 2000’li Yıllara Gündelik Yaşam Deneyimleri” başlığıyla aktardığı röportajıdır. Yazı görüşmecinin 80’lerden 2000’lere kadar geçen dönemde tanıklık ve gündelik hayat deneyimi anlatısının yazıya aktarılmasından oluşmaktadır. 80’lerde başlayan savaşın Bingöl’ün Kiğı ilçesinin bir köyündeki gündelik hayatı nasıl yıkıcı bir şekilde dönüştürdüğüyle başlayan anlatı görüşmecinin 90’larda zorunlu göçle geldiği İstanbul’da maruz kaldığı farklı ırkçılık biçimlerine tanıklığıyla devam ediyor. Bu kısımda gerek iş gerekse gündelik hayatında kadın, Alevi ve Kürt olmanın “yol açtığı” farklı dışlanma deneyimlerini ve bunlarla baş etme stratejilerini aktarıyor. 

Zülküf Kışanak’ın “Özgürlüğe Sevdalı Köy: Mijîn” adıyla kaleme aldığı yazı, dosyamızın bir diğer tanıklığını oluşturuyor.  Kışanak, Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Mijîn (Akduman) köyünün zorla boşaltılmasını; köyün tarihi, devletin koruculuk dayatmaları ve köy yakma politikaları çerçevesinde anlatıyor. Mijîn ve civarındaki köylerde yaşayanlarla yapılan görüşmelerin aktarıldığı yazı, koruculuğu kabul etmeyen köylülerin Güney Kürdistan’a geçiş sürecini ve bu süreçte yaşadıklarını anlatıyor.  Böylece yazı zorunlu göçü genellikle Adana, Mersin ve İstanbul gibi Türkiye metropolleri üzerinden ele alan zorunlu göç literatürünün önemli bir eksikliğini de ortaya koyuyor.

Dosyamızın bir diğer yazısı ise Joost Jongerden’in “Türkiye Kürdistanı’nda Köye Dönüş Ve Zorunlu Göç Üzerine Yeni Perspektifler” adlı makalesi. Jongerden, Kürdistan’da köy yakmaları ve boşaltmaları sonucu yaşanan zorunlu göçü ele alan çalışmaların, göç edenlerin sayısının belirsizliği, kitlesel yerinden edilmenin üretimin ve piyasaların yerel ağları üzerindeki etkileri hakkındaki bilgi yetersizliği, geri dönüş programlarının göç ettirilenleri yeteri kadar güçlendirmediği gibi eksiklikler barındırdığına değiniyor. Bununla birlikte daha çok zorunlu göçün yol saçtığı tahribatlar ve köye geri dönüşler üzerine odaklanan yazar, bu dönüşlerin “hak” temelli okumasını sorunsallaştırarak meseleyi farklı bir perspektifle, konfederalizm ve özerklik temelinde ele almayı öneriyor.

Editörlüğünü yayın kurulu üyemiz Harun Ercan’ın yaptığı Hakikat, Adalet, Hafıza Merkezi bünyesinde gerçekleştirilen bir çalışmanın ürünü olan “Hakikat Komisyonları Ve Dünya Deneyimleri” dosyamızın bir diğer yazısını oluşturmaktadır. Rapor şeklinde kaleme alınan yazı farklı ülke ve rejimlerde yaşanan hakikat komisyonları deneyimlerinin geçmişle yüzleşmeyle birlikte ekonomik, kültürel ve sosyal politikalar bağlamında kazanımları ve eksiklikleriyle nasıl hayata geçirildiklerine odaklanıyor. Rapor, Türkiye’de, son yıllarda Kürt meselesinin çözümü çerçevesinde tartışılmaya başlanan hakikat komisyonları tartışmasına katkı sunmakla birlikte geçmişle yüzleşmeyi tekrar gündemleştirmesi açısından da oldukça önemli. Hatırlanacağı üzere bir önceki sayımızda Theodor W. Adorno’nun “Geçmişin işlenmesi ne demektir?” sorusuna odaklanarak, AKP’nin ve yeni devlet örgütlenmesinin geçmişle yüzleşmek kavramını kullanarak doksanlara ve öncesinde yaşanan devlet şiddetine/katliamlarına dair yeni bir hakikat rejimi ve resmi tarih inşa etmeye çalıştığını ifade etmiştik. AKP’nin oluşturmaya çalıştığı bu hakikat rejimi ve geçmişi işleme biçiminin geçmişle yüzleşmeye zemin hazırlamadığını, aksine geçmişte yaşanan her türlü insan hakkı ihlâlini, yitirmeye başladığı meşruiyetinin yeniden sağlanmasına yönelik pragmatik ve geçmişle yüzleşmeyi araçsallaştıran bir yaklaşım sergilediğini iddia etmiştik. Kobanê direnişi, 6-9 Ekim Kuzey Kürdistan serhildanları ve çözüm sürecine dair gelişmelerle birlikte son 30 yıllık savaş ve ülkenin katliamlarla dolu geçmişiyle yüzleşmeye dair yeni bir hakikat rejimi kurulabilir mi? Hangi hukuksal, sosyal, kültürel, politik, ekonomik vs. araçlar/düzenlemeler bunun zeminini oluşturabilir? Bu sayımızdaki “Hakikat Komisyonları ve Dünya Deneyimleri” başlıklı rapor bu ve benzeri sorulara cevap aranmasında oldukça önemli bir başvuru kaynağı niteliğinde.

Dosyamızın son yazısı, 90’ları çeşitli boyutlarıyla ve farklı şekillerde ele alan çalışmaların tanıtıldığı Evin Jiyan Kışanak ve Çağrı Kurt imzalı “Muhtaç Kaynakça”dan oluşmakta. Tanıklık, hatırat, akademik çalışma, rapor vb. kaynakların yer aldığı Muhtaç Kaynakça her ne kadar 90’ları ele alan literatürün tümünü kapsamasa da dönemi farklı yönleriyle anlamayı mümkün kılan önemli çalışmaları tanıtmaktadır.

,

Kürdistan’da Doksanlar: Şiddet, Direniş ve Hakikat

BU SAYIDAKI MAKALELER

Bu Sayıda: 7

Qırıx: 1990’lar Diyarbakırı’nda Kürt Ulusal Mücadelesi, Toplumsal Cinsiyet ve Gündelik Hayat Üzerine Bir “Ters Yüz Rapsodi”: 11

Serap Ruken Şengül

Savaş ve Bellek: Doksanların Zorla Kaybetme Fenomeni Olarak Beyaz Toros: 41

Adnan Çelik

Eren Keskin İle

“Ölülerimize Olan Borcumuz: Devletle Hesaplaşmak” Üzerine: 59

Kürt Özgürlük Hareketinde Kadın Direnişi: 75

Rûken Alp

Kamu Sendikalarında Etnisite ve Sınıf İlişkisinin Kuruluşu: Yurtsever Emekçiler: 99

Kiraz Özdoğan

“Bingöl’de Savaş İstanbul’da Irkçılık: Kürt Alevi Bir Kadının 80’lerden 2000’li Yıllara Gündelik Yaşam Deneyimleri” Üzerine: 111

Özgürlüğe Sevdalı Köy: Mijîn: 125

Zülküf Kışanak

Türkiye Kürdistanı’nda Köye Dönüş ve Zorunlu Göç Üzerine Yeni Perspektifler: 139

Joost Jongerden

Hakikat Komisyonları ve Dünya Deneyimleri: 159

Muhtaç Kaynakça: 207

Evin Jiyan Kışanak & Çağrı Kurt

Özetler: 221

‘‘2000’lerde Kürtler ve Kürdistan’’ Konferansı

İstanbul Bilgi Üniversitesi Kürdoloji Çalışma Birimi, Bilgi Kültür Düşünce Kulübü ve Zan Sosyal Siyasal ve İktisadi Araştırmalar Enstitüsü ‘‘2000lerde Kürtler ve Kürdistan’’ başlıklı konferans düzenliyor. 09-10  Mayıs 2014 tarihlerinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Kuştepe Kampüsü’nde gerçekleştirilecek konferansta Kürtlerin yaşadığı sosyal, siyasi, iktisadi ve kültürel-entelektüel süreçlere odaklanılacak.

‘‘2000lerde Kürtler ve Kürdistan’’ başlıklı konferansa alanlarında uzman uluslararası konuklar katılacak. Irak’taki Amerikan Üniversitesi Sulaimani’den  Bilal Wahab, araştırmacı yazar Vicdan Dêrik, gazeteci Îmad Talatî, University of Reading’den Marianna Charountaki, Université Paris 1, Panthéon-Sorbonne’dan  Hardy Mohammed, University of Exeter’den Seevan Saeed, Wageningen Universitesity’den Joost Jongerden ve Princeton University’den Onur Günay’ın aralarında bulunduğu akademisyen ve uzmanlar sunumlarını paylaşacak.

Konferansın sonunda yer alan “Gelecek Perspektifleri” başlıklı oturumda ise farklı bakış açıları, akademisyenler Bülent Bilmez (İstanbul Bilgi Üniversitesi), Cuma Çiçek (Mardin Artuklu Üniversitesi) ve Harun Ercan (Koç Üniversitesi) ile gazeteci yazar Fehim Işık tarafından tartışılacak.

Geçen sene düzenlenen ‘‘1990larda Kürtler ve Kürdistan’’ başlıklı konferansın tebliğlerinden oluşan ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından hazırlanan kitap da konferansta okurlarla buluşacak.

PROGRAM

9 Mayıs 2015, Cumartesi

10:30 Açılış Konuşmaları

Hebun Dinçer (BİLGİ Kültür ve Düşünce Topluluğu)

Emre Gönen (İstanbul Bilgi Üniversitesi – Rektör Danışmanı)

11:00 – 13:00

I. Oturum: Devlet ve Ekonomi: Güney Kürdistan

Moderatör: Tahir Baykuşak (Boğaziçi Üniversitesi)

Marianna Charountaki (University of Reading)

Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Dış Politika Analizi: Irak Savaşı’ndan İslam Devleti’nin Doğuşuna

Bilal Wahab (American University of Sulaimani)

Petrofederalizm: Güney Kürdistan Üzerine İnceleme

Hardy Mohammed (Université Paris 1, Panthéon-Sorbonne)

Kürdistan Bölgesel Yönetimi Parlamentosu ve Siyasal Partiler

13:00 – 14:30 Yemek arası

14.30 – 17.30

II. Oturum: 2000’lerde Batı Kürdistan: Değişen Dinamikler

Moderatör: Seda Altuğ (Boğaziçi Üniversitesi)

Vicdan Dêrik (Araştırmacı – Yazar)

Batı Kürdistan’da 1995’den 2005’e Siyasi Değişim

Îmad Talatî (Gazeteci)

Suriye ve Batı Kürdistan’da Kürt Kimliğinin İnşası

Zana Omer (Dengê Amerîka)

Kanton Deneyimi Askeri Mobilizazyon ve Göçler Üçgeninde Batı Kürdistan

Îlham Ahmed (TEV-DEM Yönetim Kurulu Üyesi)

Rojava’da Kadın Mücadelesi

10 Mayıs 2015  Pazar

11.00- 13.00

III. Oturum: 2000’lerde Kuzey Kürdistan, PKK ve Kürtler

Moderatör: Rokan Baysal (BİLGİ Kültür ve Düşünce Topluluğu)

Seevan Saeed (University of Exeter)

2000’lerde Kuzey Kürdistan: Toplumsal Değerlerin Dönüşümü

Joost Jongerden (Wageningen University)

PKK ve İlişkiselliğin Siyaseti

Onur Günay (Princeton University)

Emek, Şiddet ve İslam Kardeşliği: İstanbul’da Göçmen Kürt İşçilerin “Bir arada Yaşama”   Deneyimi

13.00-14.30 Yemek arası

14.30 – 17.30

IV. Oturum: Gelecek Perspektifleri

Moderatör: Ayhan Işık (Utrecht University)

Harun Ercan (Koç Üniversitesi)

Demokratik Özerklik ve ‘Çözüm’: İnşanın Sınırları ya da Sınırın İnşası

Cuma Çiçek (Mardin Artuklu Üniversitesi)

Kürt Bölgesi’nin İslami Tahayyülleri: Din ve Ulus Arasında Kürt İslamcıları

Fehim Işık (Gazeteci – Yazar)

Kürt Örgütleri’nde Bağımsızlıkçılık

Bülent Bilmez (İstanbul Bilgi Üniversitesi)

Kapitalist Moderniteyi Aşma Perspektifiyle 21. Yüzyılda Kürtler ve Kürdistan

‘Öngörü’nün Ötesinde Bir Kitap: “Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı?”
Serhat Arslan

Basım tarihi belli olmamakla birlikte Londra Konferansı’ndaki Meselelerden: Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı? Yaşamayacak mı? ((Kitabın, İsmail Demirci tarafından günümüz Türkçesine kazandırılan nüshası ile Haluk Kortel vd. tarafından Latin alfabesine çevrilmiş nüshası karşılaştırılmıştır. Birbirine oldukça uyan iki nüsha, kitabın ilk basımında yer alan Anadolu ve Kürdistan’ı bir arada gösteren haritayı almamakla da ortaklaşmışlardır. )) adlı kitabın 1913-1914 arası, Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce yazıldığı tahmin edilmektedir (Dinç, 2011: 38). Kitabın yazarı Johns Mool, çevirmeni de ünlü İttihatçı Habil Adem ((Gerçek adı Naci İsmail (Pelister) olan Arnavut asıllı Habil Adem’in doğum ve ölüm tarihi tam olarak bilinmemektedir. Elektrik Mühendisi olmak için gittiği Almanya’dan, felsefe doktoru olarak geri döndüğünü ve Almanca, Fransızca ve İngilizce dillerini bildiğini belirtmektedir. Önce Emniyet Teşkilatı Tercüme Bürosunda çalışan Adem, daha sonra Aşâir ve Mûhacirîn Müdîriyyet-i Umûmiyyesi’nin (AMMU) Türkmenler şubesinde çalışmıştır. Adem, kamuoyunu etkisi altında bırakan on eser yayınladığını ve hepsinde yazar olarak Avrupalıların adını kullandığını, kendisini de çevirmen gibi gösterdiğini belirtmiştir. Bunu da Babıâli’nin sansüründen kurtulmak için yaptığını söylemektedir. Mahmut Ragıp Kösemihalzade de, Adem’i doğrular biçimde Türkmen Aşiretleri kitabının Hâbil Adem tarafından yazıldığını, bizzat Adem’in kendisinden duyduğunu kaydetmiştir. Her ne kadar, Adem, sansürden kurtulmak için eserlere kendi adını yazmadığını iddia etse de bunun, bünyesinde çalıştığı kurumun bir politikası olduğu açıktır. Dündar, haklı olarak, Adem’in 1916 yılında 4 ve 1918 yılında da 3 adet olmak üzere toplam 12 adet eser yazmış olmasının zor bir ihtimal olduğunu ve bu eserlerin Encümen-i İlmî’nin ortak yayınları olduğunu belirtmiştir. Akt. Serhat BOZKURT, Bir Toplumsal Mühendislik Kurumu Olarak “Aşâir ve Mûhacirîn Müdîriyyet-i Umûmiyyesi”, 149. Yukarıda incelenen kitap için de benzer bir durumun geçerli olduğu söylenebilir. Yani kitap çok büyük ihtimalle Habil Adem ve/veya Encümen-i İlmî tarafından kaleme alınmıştır. Nitekim kitabı günümüz Türkçesine çeviren İsmail Demirci, kitabı yayına hazırladığı süre içinde, yazar olarak gösterilen isim hakkındaki bütün araştırmalarına rağmen herhangi bir bilgiye rastlamadığını söyleyerek bu kanıyı güçlendirmektedir. Johns MOOL, Londra Konferansı’ndaki Meselelerden: Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı? Yaşamayacak mı?, çev. Habil Adem, Gün.Türkçesi İsmail Demirci, 12. Hem İTC’nin AMMU bünyesinde çıkardığı eserlerin hem de AMMU’nun kendisi hakkında detaylı bilgi için bkz. Serhat BOZKURT, Bir Toplumsal Mühendislik Kurumu Olarak “Aşâir ve Mûhacirîn Müdîriyyet-i Umûmiyyesi”. )) olarak belirtilmiştir. Kitabın bugün için önemi ise Ermeni soykırımının 100. yılı vesilesiyle Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk yıllarında devlet eliyle organize edilen ve/veya gerçekleştirilen kıyımların arka planında yatan düşünceleri/motivasyonları açıkça göstermesidir. Ayrıca, aşağıda da görüleceği üzere, kitapta dile getirilen birçok düşüncenin daha sonra hayata geçirilmiş olması da kitabı önemli kılan bir diğer noktadır.

Kitapta öncelikle beş ayrı başlık altında Osmanlı İmparatorluğunun eleştirisi yapılmakta ve İmparatorluğun ömrünü doldurduğu vurgulanmaktadır. İncelenen beş ayrı başlıkta Osmanlı’nın düştüğü hatalardan kurtulunarak Türkiye adında yeni bir devletin kurulması gerektiği ileri sürülmektedir. Daha sonra ise Almanya, İngiltere ve Rusya’nın Anadolu üzerindeki olası planları ve politikaları açıklanmakta, son kısımda da yeni Türkiye devletinin bütün bu planları nasıl bertaraf ederek kurulacağı anlatılmaktadır.

“Yeni Bir ‘Hükümet’ Önünde: Türkiye ((Kitap boyunca çoğu yerde yazar “Osmanlı” yerine “Türkiye” kavramını kullanmaktadır. Çünkü daha sonra görüleceği üzere, yazara göre “Osmanlı” kelimesi unutturulmalıdır. ))” başlığıyla başlayan kitapta yazar, önce Osmanlı’nın, Selçuklu Devletleri’nin (Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu) devamı olarak kurulduğuna ve gelişmesiyle birlikte zamanın ruhuna da uyarak İngiliz ve Fransız devletleri gibi sömürgeci bir yapıya büründüğüne değinmektedir. Ancak Osmanlı’ya katılan farklı unsurlar, zaten Osmanlı adını alarak unutulan Türk milliyetini daha da kötü etkilemiş ve neredeyse onu yokluğa sürüklemiştir. Çünkü diğer devletler “millet temin ettikten sonra” sömürgeci olurken, Osmanlı henüz bunu gerçekleştirmeden bu işe kalkışmıştır.

Bu Türkiye, bu usulü takip ederken sömürge macerasına kapıldı. İngiltere gibi, Fransa gibi, zayıf ve kuvvetsiz milletleri tazyik ve istila ediyordu. Bu devrin yeniliği buydu… Fakat, bunlar Türkiye gibi pek erken, pek acemi hareket etmediler. Memleketlerini imar ettikten, o hükümet sömürgesi için bir millet temin ettikten sonra bu sahneye çıktılar… Osmanlı İmparatorluğu ise başkadır. Anadolu Selçuklu Devleti’ne “Osmanlı” ismi verilirken, Türk milliyeti unutuldu… Türkiye bu [sömürgeci] macera içinde birçok şeylere tesadüf etti ve macerasını devam ettirebilmek bu şeylerin bazılarıyla aşılandı. Bunlar, bir miras gibi bugünkü Türkiye’ye kalmıştır.  İşte Osmanlı hükümet usulü bu mirasların toplamıdır… Osmanlı hükümet usulü adıyla beş kısma ayrılan bu tesirler şunlardır:

1) Türkler’den başka unsurların idareye karıştırılması.

2) Sömürge meseleleri.

3) Osmanlı ismi.

4) Edebiyat, lisan.

5) Arap usulü tahsil (Mool: 18-20).

Yazara göre, problem olarak sıralanan bu durumların hiç biri kurulacak olan Türkiye devletinde olmamalıdır. Öncelikle, Osmanlı idaresi içinde devşirmelerin yanı sıra farklı etnik, dini, kültürel grupların temsilcileri ve farklı devletlere (dolayısıyla milletlere) bağlı kişiler de bulunmaktaydı. “[Osmanlı yönetimindeki bu Türk olmayanlar], Türklük’ten başka bir şey düşünüyorlardı. Anlamayarak böyle düşünmeye mecbur idiler. Zira Türk değillerdi” (20). Yazara göre, Osmanlı’nın çöküşünde önemli bir neden olan bu durum kurulacak Türkiye devletinde asla tekrar etmemelidir. Devletin yönetim kademesine Türklerden başka kimse gelmemelidir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan hemen sonra Bakanlar Kurulu’nda kabul edilen 1925 tarihli Şark Islahat Planı’yla ikinci derecede memuriyetlere bile Kürtlerin getirilmemesi kararı alınmıştır. Yine Mart 1926’da çıkarılan 788 numaralı Memurin Kanunu’na göre memur olmak veya devlet dairelerinde işçi olarak çalışmanın ilk koşulu “Türk olmak”tır. Aynı kanunun dördüncü maddesinde ise memur olacaklarda aranan şartların başına Türk olmayı koymakla yetinmeyip, evlilerin de gayrimüslimlerle evlenmemiş olması istenecektir. Kanundan önce gayrimüslimlerle evlenmiş olanlar ise Müdafaa-i Milliye ve Bahriye Vekâletlerinde çalışamayacaklardır.

Yazar için, Osmanlı’dan yeni Türkiye devletine kalacak diğer olumsuz ve tahripkâr mevzu “Osmanlı” ismidir. “[Çünkü] bu kelimeden Türk’ün değil… belki Arab’ın, Ermeni’nin, Kürd’ün hakimiyeti anlaşılır” (23). İçinde bu kadar farklı unsuru barındıran bir devletin ise bekası yoktur. “Şimdi sosyoloji âlemini de dinleyelim. Türkiye’nin yaşayabilmesi için Türk’ün hâkimiyeti lazımdır. Zira bir devlet bir millettir. Biz Türkiye’yi seyrederken, Türk milletini görmeliyiz” (24).

Osmanlı’dan Türkiye devletine kalacak diğer olumsuz bir miras da Farsça’nın ve Arapça’nın kötü bir taklidi olan Osmanlıca ve Osmanlı edebiyatıdır. Çünkü yazara göre, edebiyat ve lisan; hislerin, hayallerin ve bunların bileşkesi olan fikirlerin oluşmasında çok etkilidir ve Türkler, Osmanlıca ve Osmanlı edebiyatının tesiriyle ecnebi hislerin ve fikirlerin etkisine karşı koyamamaktadır. Yazar, bunun önemli bir nedenini de Osmanlı’dan yeni Türkiye’ye miras kalan son tahripkâr meselede görmektedir: Arap usulü tahsil. Yeni Türkiye’nin bütün bunlardan kurtulmasıyla var olabileceğini savunan yazar, kurtuluşun reçetesini de altı alandaki gelişmeyle birlikte özel ve gayrı resmi bir teşebbüsün gerekliliğiyle tanımlamaktadır. Bu teşebbüsün gelişmesiyle Türklük devlete hâkim olacak ve devlet “tam” bir hale gelecektir.

Burada en önemli mesele, “idare sanatı”, “ticaret sanatı”, “askerlik sanatı”, “iktisat sanatı”, “siyaset sanatı”, “eğitim sanatı” ile Türklüğün gelişimidir… Zira Türk, [bu güne kadar] kamu vicdanının haricinde bir şey idi.  Böyle bir devlet vicdanı teşkil edebilmek için özel ve gayrı resmi bir teşebbüs gereklidir. Bu teşebbüsün gelişip olgunlaşması anındadır ki bu vicdan görünecektir.  Tam devlet buna derler. Bugünkü devlet, bu vicdanın oluşumuna kadar “yerini korumak” mecburiyetinde bulunan müstafi bir kabinedir (31).

Yazar, kitabın devamında “burada karşı bir kültür ile güçlü bir Türk devleti tesis edilecektir” (35) dedikten sonra bu devletin yaşayıp yaşamayacağını anlamak için coğrafyasına bakmak gerektiğini söylemekte ve yeni kurulacak devletin sınırları ve nüfus yapısını incelemektedir.

Yazara göre yeni kurulacak Türk devleti dört kısımdan oluşacaktır. Akdeniz, Merkez, Doğu ve Güneydoğu isimlerindeki bu kısımlardan Merkez kısmı devletin üzerinde inşa edileceği (bir kısmının hala Şamanizm’e yakın inanışta olmasında dolayı) gerçek Türklerden oluşmaktadır. Yazar, her ne kadar bazı seyyah ve maden mühendisleri aksini söylese de Merkez Anadolu’daki Farsak Türklerinin Hititlerin neslinden geldiğini iddia etmektedir (48). Bilindiği gibi bu yaklaşım çok daha “bilim-kurgusal” ve kapsamlı hâli ile 1930’lar Türkiye’sinde ‘Güneş-Dil Teorisi olarak karşılık bulacaktır.

Diğer kısımlarda ise Rumlar, Ermeniler, Lazlar ve Kürtler de bulunmaktadır. Dolayısıyla zamanı geldiğinde buralarda önemli siyasi mücadeleler yaşanacaktır. Yazar, önce bölgeleri tanıtıp, bölgelerin tarihi ve nüfusu hakkında bilgi verdikten sonra yaşanacak siyasi mücadelede Türk’ün ne yapacağını anlatmaktadır.

“Akdeniz kısmı ki… Burada Türk yalnız değildir. Rum da aynı nisbette bulunuyor… Burada mutlak bir siyasi mücadele başlayacaktır” (38). Yaşanacak mücadelede ise yazara göre Türk’ün iki şekilde karşılık vermesi gerekecektir: Manevi ve maddi. “Anadolu Türkü’nü manen mağlup etmek için bir Rum ruhsal zekâsına tesadüf edilemez… Geleceğin manevi mücadelesindeki galip olan Türk’tür. Maddi mücadeleye gelelim: Bu da iki kısma ayrılır: Nüfus ve Para” (40). Her ne kadar nüfusta Türk’ün üstünlüğünden bahsedilse de para açısından Rum bariz bir şekilde öndedir. Bunun nasıl sonuçlanacağı ise kitabın sonunda verilmektedir. Nihai sonuç, Rumların asimle edilmesi ya da imhasıdır (104).  Nitekim daha sonra görüleceği gibi, kitabın yazarının özellikle Karadeniz bölgesindeki Rumlar için belirttiği gibi din, asimilasyonun önündeki en büyük engel olarak görülecek, Rumlar tehcir ve mübadele yoluyla Anadolu’dan sürülecektir. “Eğer dinin müthiş ayrılığı olmazsa imiş… bu Rumların bir ferdine bile tesadüf edilemezdi” (55).

Yazara göre, yeni Türkiye’nin Doğu kısmı ise güneyden kuzeye doğru Kürdistan, Ermenistan ve Lazistan olarak adlandırılmakla birlikte bu adlandırmalar tarihsel gerçeklere uymamaktadır. Yazarın gerekçeleri sırasıyla incelenecek olursa: “Doğu mıntıkası ki, buna Kürdistan diyorlar, bu isimlendirme katiyen doğru olmaz. Eski Kürdistan, Rusya, İran ve Türkiye arasında paylaşılmış olduğundan yalnız Türkiye’de kalan kısmına Kürdistan isminin verilmesi tarihsel gerçeklere pek uygun düşmese gerek” (53). Dolayısıyla yapılacak şey burayı Anadolu’nun bir parçası kılmaktır. Bu da devletin şimdiye kadar başaramadığını gerçekleştirip Kürtleri iskân etmekle/yerleşikleştirmekle mümkün olacaktır. İskândan sonra ise Kürtler hakkında olabildiğince bilgi toplanılıp, Kürdistan’ın bu kısmının idaresi için geniş ve sabit bir program belirlemek gerekmektedir. Daha sonra ise umumi bir eğitim seferberliğiyle burada Türkçe hâkim kılınacaktır (62-64). Kürtlerin asimilasyona dair bu yaklaşım Cumhuriyetin de neredeyse günümüze kadar farklı biçimlerde uygulamaya çalıştığı bir politika olacaktır.

Yazara göre, “Ermenistan ise, bir demagojiden, bir eğlenceden ibarettir… Avrupa, bu kıtaya “Ermenistan” ismini vermiştir.” Yazar, zaten Ermenistan denilen coğrafyada Ermeni çoğunluktan dolayısıyla olası bir Ermeni devletinden de bahsedilemeyeceğini vurgulamaktadır (61). Yazar’ın özellikle sayısal çoğunluğa vurgu yapması hem milliyetçilik anlayışı hem de sonraki dönem yaşanan soykırım, mübadele ve iskân politikalarının anlaşılması bağlamında oldukça önemlidir. Ayrıca, yazarın, nüfus yoğunluğu ve devlet kurma arasında doğrudan ilişki kurması, Hobsbawn’ın 19. yüzyıl milliyetçiliklerinde gözlendiğini söylediği bir durumdur. “Milletin, yaşama şansı olan bir gelişme birimi oluşturmak için yeterli bir büyüklükte olması gerekiyordu… 1843’te Garnier-Pasgès’in Dictionnaire politique’inde, besbelli çok küçük kaldıklarından Belçika ve Portekiz’in bağımsız milletler olması “gülünç” karşılanıyordu. John Sturat Mill, yadsınması pek mümkün olmayan İrlanda milliyetçiliğini, onların her şeyden önce, bütün etkenler hesaba katıldığında “saygın bir milliyet oluşturabilecek sayıda” olmalarına bakarak haklı gösteriyordu” (2010: 47). ((Vurgular bana aittir.)) Dolayısıyla Ermeniler hiçbir zaman sayısal çoğunluğa ulaşmamalıdır ve bunun kesin ve neredeyse geri döndürülemez çözümü ise soykırımdır.

Lazistan için ise yazar şöyle bir belirlemede bulunmaktadır.

Eski Kolhide medeniyeti, Altın Büst (toison d’or) maceralarının sahası Lazistan’dır. Fakat bugün o muhteşem mazinin hiçbir mabedi yoktur ki, oradan bir yeniden doğuş iksiri alınabilsin. Ve böyle bir mabed olmadığı gibi, o insanlar da, o muhteşem medeniyetin, takipçileri de yoktur (56).

Yazar’ın sanki kendiliğinden yok olduğu izlenimi verdiği Lazistan’ı İldiko Bellér-Hann ve Chris Hann şöyle tarif etmektedirler: “Lazistan, Karadeniz’deki Pontus Rum topluluklarının eski merkezi olan Trabzon’un (Trebizond) doğu sınırından bugünkü Gürcistan’ın iç kesimlerine dek uzanan Osmanlı sancağına verilen addı. Berlin Kongresi’nde (1878) Osmanlı Devleti’nin sınırları yeniden çizildiğinde Batum’u da içine alan geniş Lazistan bölgesi, Rus Çarlığı’na geçti. Daha önceleri Trabzon’a bağlı olan Rize, Berlin Kongresi’nde ortaya çıkan bu yeni sancağın başkenti oldu. Hem Osmanlı İmparatorluğu hem de Rus Çarlığı yıkıldıktan sonra bölgedeki sınırlar yeniden çizildi; yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde bu eski ad kullanılmaz oldu” (2012: 9-10). İldiko Bellér-Hann ve Chris Hann’ın alıntılanan çalışması ise hem Lazların hem de Lazistan’ın Türkiye Cumhuriyeti içinde kalan kısmının nasıl Türkleştirilerek görünmez kılındığı üzerinedir.

Kitapta, kurulacak Türkiye devletinin Güney Doğu mıntıkasında ise Türkler, Kürtler ve Ermenilerin yanı sıra Araplar da vardır. Ancak, yazara göre buradaki Araplar, ilkel ve sıcaklığın etkisiyle tembeldirler. Dolayısıyla buradaki Türkmenler “diğer Türklerin ayıklanma ve seçkinliğine katkı sağlayabilecek olmaları yönüyle, bu mıntıkanın müstakbel hâkimleri sayılırlar. Bu bölümün sonunda ise yazar, genel bir değerlendirme yaparak “Anadolu nedir?” sorusunu sormakta ve hemen ardından cevap vermektedir: “Anadolu Türk’tür” (66).

Kitabın sonraki bölümünde ise İngiltere, Almanya ve Rusya’nın çeşitli yollarla Anadolu’yu ele geçirmeye çalıştığı anlatılmaktadır (69-85). Ancak “ecnebiler Anadolu’ya hücum ederken, Türk ve Türkiye devleti de bir milliyet tepkisi gösterecektir” (80). Bundan sonra ise kitaba isminin bir kısmını da veren “Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı?” bölümü gelmektedir (87).

Yazar bu bölümde, öncelikle, yeni kurulacak devlet için “Türkiye nedir?” sorusunu sorar ve hemen cevaplar: “Türkiye, çeşitli zaman aralıklarıyla Asya’dan teşekkül eden askeri ve dini devletlerden biridir” (88). Yazara göre, Osmanlı’nın çok etnili, kültürlü, dini ve dilli yapısı Türklüğü bozmuştur (92). Bunun için milli romantik edebiyatla, devleti kurtaracak olan kuvvet yani manevi uyanış sağlanacaktır. Asıl mesele ise manevi uyanışla birlikte burada tesis edilecek Türk devletine karşı sorunların (arızaların) olup olmayacağıdır. “İşte asıl tartışmaya taraf, bu mıntıkadır.  “Türk bu mıntıkada yalnız mıdır? Burada bir devlet teşkiline karşı arızalar var mıdır?” (100). Yazar, kendi sorduğu soruya cevap verirken, arızalardan (farklılıklardan) asimilasyonla kurtulmayı önermekle başlamakta ve gerekirse “zararlı fazlalıkların imha” edilebileceğini söylemektedir. “Doğal sınırlarıyla çevrilmiş bir vatanın evlatları, milli hâkimiyetinden emin olabilirler ve bir takım boranlar, fırtınalar nedeniyle aralarına girmiş olan zararlı fazlalıkları imha edebilirler” (103-104). Nitekim 1915 Ermeni Soykırımı böyle bir imhayla sonuçlanmıştır.

Son olarak yazar, “imha”nın gerekçelerini açıklamaktadır. O’na göre, Batı’da Rumlar, Doğu’da Ermeniler ‘içeriye girme’ siyaseti takip ederek Türk mevkiini işgal etmeye çalışmaktadır (105). Ancak:

Türk, fiilen varlığını ilan edeceği ve Anadolu gayesi için çalışacağı zamanda, bir Rum veya bir Ermeni nüfuzuna lakayd kalamaz! Bilhassa bir Rum ihtilaline belki de insaftan uzak bir karşılık verecektir. Ve doğal olarak da karşılık vermeye mecburdur… Ermeniler ise bizzat ayrılık teşebbüsüne cüret edemezler ve etmek istemezler. Başarısızlıkla sonuçlanan eski ihtilallerin fecaatini tekrar etmemek ve hiçbir zaman bir ekseriyet-i milliye teşkil edemeyecekleri bir sahada yaşayabilmenin ne kadar tehlikeli olduğunu da unutmamak lazımdır. İşte Avrupa’nın siyasi Ermenistan’ı için müthiş bir tehlike… Kürdistan’ın özerk yönetime bırakılmasından sonra Rusya askeri işgali gelir (106).

1913-1914 arası yazıldığı tahmin edilen kitapta detaylı bir şekilde yapılan planlamanın ve dile getirilen öngörülerin/arzuların hayata geçirilmesi için İttihatçılar Birinci Dünya Savaşı koşullarını bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Anadolu’yu anavatana dönüştürmek için “Anadolu ve Kürdistan’ı Türkleştirmeye girişmiş ve bu doğrultuda etnik temizlik dâhil her türlü “demografik mühendislik” uygulamasını devreye sokmuştur” (Dinç, 2011: 41). Uygulamaya konulan politikaların düşünsel alt yapısı ise Encümen-i İlmi’nin farklı konularda yaptığı ve bu kitabın da bir örneğini teşkil ettiği yayınlar olduğu söylenebilir.

Kaynaklar

Bellêr-Hann, İldiko – Chris Hann (2012), İki Buçuk Yaprak Çay, Doğu Karadeniz’de Devlet, Piyasa, Kimlik, 2. Baskı, Çev. Pınar Öztamur, İletişim Yayınları, İstanbul.

Bozkurt, Serhat (2014), Bir Toplumsal Mühendislik Kurumu Olarak “Aşâir ve Mûhacirîn Müdîriyyet-i Umûmiyyesi”, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış yüksek lisans tezi), İstanbul.

Dinç, Namık K. (2011), Kadim Anavatandan Bir İnkâr Coğrafyasına: Kürdistan, Osmanlı Kürdistanı, Proje Koordinasyonu Serhat BOZKURT, Alişan AKPINAR, Bgst Yayınları, İstanbul.

Hobsbawn, Eric (2010), 1780’den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik: Program, Mit, Gerçeklik, Çev. Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Mool, Johns (2009), Londra Konferansı’ndaki Meselelerden: Anadolu’da Türkiye Yaşayacak mı? Yaşamayacak mı?, Çev. Habil Adem, Gün.Türkçesi İsmail Demirci, Selis Kitapları, İstanbul.