1990’lardan 7 Haziran’a: Hizbullah/ Hüda-Par Faktörü
Ali Sarı

7 Haziran seçimleri ziyadesiyle HDP’nin barajı aşıp aşamayacağı tartışmasına kitlenmiş durumda. Bu siyasi atmosferde, Hizbullah’ın legal partisi Hüda-Par’ın seçimlerde ortaya koyacağı performans en az ele alınan konulardan birisi. Tam da bu süreçte Hizbullah/Hüda-Par gerçekliğini incelemek, sadece seçimler bağlamında değil Kobanê eylemlerinde görüldüğü üzere hem Orta Doğu ve radikal İslam hem de çözüm süreci eksenlerinde de önem arz ediyor. Bu yazıda 1990’lı yıllardan bugüne kadar Hizbullah’ın ortaya çıkışı, sonrasında yaşadığı dönüşümler ve 7 Haziran Genel Seçimi ekseninde bu hattın konumlanması ve olası seçim performansı tartışılacaktır.

Hüda-Par’ın Evveliyatı ya da Hizbullah

12 Eylül 1980 darbesini takip eden süreçte darbenin Türk-İslam sentezine verdiği destek[1] ve İran devrimi sonrasında Türkiye ve Kürdistan’da İslami hareket yeni bir kulvara girdi. 1990’larda devletin PKK karşısında Özel Harp Konsepti çerçevesinde kullandığı, eğittiği, hatta bizzat kurduğu söylenen Hizbullah üzerinden İslamcı kontrgerilla yaratma arzusu[2]; Milli Görüş hareketinin kentlerden yoğun destek alabilen bir kitle siyasetine evirilmesi gibi çeşitli etmenlerin etkisi ile Türkiye ve Kürdistan’daki İslami hareket içindeki ayrışma da ivme kazandı. İslami hareketler arasındaki ayrışmanın Kürdistan’daki ayağını Kürt Hizbullahı[3] oluşturmaktadır. Türk devletinin Türkiye’de sol gruplara[4] karşı uyguladığı anti-komünist strateji Kürdistan’da da farklı veçheleri ile PKK’ye karşı uygulandı. Bu noktada Hizbullah 12 Eylül sonrası genel anlamda devlet merkezli yürütülen İslamizasyon politikaları ile uyumlu oldukları için geniş bir hareket ve örgütlenme alanı buldu.

Başlangıçta 3 gruptan oluşan Hizbullah, ortaya çıkış süreci itibariyle çevresinde örgütlendikleri kitapevleri ile anıldı. Bu gruplara bakacak olursak, ilk olarak diğer grupları şiddet yoluyla ortadan kaldırıp Hizbullah ismiyle anılan ve bugün de Hüda-Par olarak bilinen İlim Kitapevi çevresidir. İkinci olarak, Kürt hareketi ile çatışmayı kabul etmedikleri[5] için Hizbullah tarafından 100’den fazla mensubunun öldürüldüğü Menzil Kitapevi çevresidir. Sonuncusu ise Hizbullahçıların ilk defa bir araya geldiği 90’ların şiddet ortamında dağılan ve yeniden bir araya gelemeyen Vahdet Kitapevi çevresidir. Hizbullah, 90’lı yılların şiddet ortamında binden fazla Kürt hareketine mensup ya da sempatizan olan insanların öldürülmesinde yer aldığı gibi, aynı zamanda bu dönemde gerçekleştirilen birçok faili meçhul cinayetin de taşeronluğunu yaptı.[6]Bu noktada, Hizbullah liderlerinden İsa Altsoy’un “Türk Devleti, bu çatışma sayesinde bölgede içinde bulunduğu krizden kurtulma şansı elde etti”[7] açıklamasını hatırlamak gerekiyor.

Bununla birlikte, Hizbullah’ın 1990’lı yıllarına bakıldığında şiddet ve öldürme eylemlerinin sadece ‘’Mürted Örgüt, Bela’’ olarak görülen PKK’ye değil kendi söylem alanlarını daraltan diğer İslami çevrelere de yöneldiğini görmekteyiz. Ancak bu stratejiyi izlemeleri, PKK ile savaştıkları için kendilerine destek veren Türk-İslamcılar nezdinde buldukları desteğin kesilip eleştirilerin başlamasına sebep oldu. Hizbullah’ın 1994’ten sonra diğer İslamcı gruplara yönelmesi; özellikle kendisinden hala haber alınamayan Menzil Grubu’nun lideri olan Fidan Güngör’ü kaçırması, Konca Kuriş’i öldürmesi ve Zehra Vakfı Başkanı İzzettin Yıldırım’ın işkence edilip öldürülmesi İslamcı çevrelerde yoğun eleştirilere sebep oldu.

Hizbullah, 1990’lı yılların ilk yarısındaki şiddet ortamında güçlenerek çıktı. Şiddetin yoğun olarak yaşandığı 1992-94 yıllarında Türk devletinin uygulamaya geçirdiği topyekûn savaş konsepti, hem zamansal bir planlama çerçevesinde yapıldığı için hem de karşılaştığı direniş nedeniyle, 94’te işlevini yitirmeye başladı. 1995 yılında ise devlet bu konsepti dönüştürme çabasına girdi. Bu harp konseptinin zamansal planlamasının sonuna gelinmesi, bu konseptin bir parçası olan Hizbullah’ın da zayıflamasını beraberinde getirdi.[8] Hizbullah, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra devlet bağırsaklarını temizlerken operasyonların hedefi haline geldi. Bu süreçte liderleri Hüseyin Velioğlu öldürüldü, örgüt yöneticileri yurt dışına kaçtı, kalanlar ise tutuklandı. Ardından da Hizbullah’ın kendisi ile aynı fikirde olmayan dindarlara ve seküler insanlara işkence edip öldürme kasetleri ve cesetleri sakladıkları ölüm evlerin görüntüleri kamuoyuna sunuldu. 1990’lı yıllarda kendilerine dair hiçbir bilgi bulunmayan Hizbullah hakkında, genelde PKK’ye düşmanlık temasının işlendiği marş kasetleri ve cinayetlerde kullandıkları Takarov marka tabancalar dışında hiçbir veriye ulaşılamamaktaydı.

2000’li Yıllarda Hizbullah

2000’li yıllarda yayınladıkları kitaplar üzerinden Hizbullah’ın 90’lar sürecini 2000’li yıllardan nasıl okuduğunu görebiliyoruz.[9] Yazılanlara bakıldığında ‘’dönemin şartları bunu gerektiriyordu’’ argümanına sıklıkla başvurulduğu görülmekte. Diğer bir deyişle, Hizbullah çatışmaların azaldığı 2000’li yıllarda da kendi geçmişiyle yüzleşme yolunu izlemedi. Bununla birlikte, 24 Ocak 2001 yılında Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ı öldürmelerinden sonra Hizbullah, kirli savaş politikaları çerçevesinde varlığı devletçe Türkiye kamuoyundan görece gizlenen bir yapı olmaktan çıktı. İşkence ve ölüm evlerinin devlet tarafından teşhir edilmesi, yapısı gereği kendi mensuplarının bile haberdar olmadığı örgütün içyüzünün ortaya çıkmasını sağladı. Örgütün Müslümanlara yönelik radikal eylemlere başvurmuş olduğunun ayyuka çıkması, Kürdistan’daki destekçilerinde de bir kopuşa sebep oldu. İkinci bir kopuş ise yazının ilerleyen kısımlarında değineceğimiz, 2012 yılındaki partileşme aşamasında Selefi çizgideki üyeleri tarafından laik sisteme eklemlenme eleştiri üzerinden gerçekleşmiştir.

Liderleri Hüseyin Velioğlu’nun öldürülmesinden sonra derin bir sessizliğe bürünen Hizbullah, örgütün üst düzey üyelerinin yurtdışına kaçması ve kalanların da cezaevine girmesinden sonra 1990’lı yıllardaki şiddet eylemlerinin yerine “kültürel” faaliyetlere yöneldi. Bu faaliyetleri 2004 yılında kurdukları bir dernek olan Mustazaf-Der çatısında yürüttü. 2004’ten sonraki süreçte Rehber TV, Doğru Haber Gazetesi, İnzar ve Kelha Amed Dergileri gibi yayın organlarından,  Kur’an kursu, öğrenci yurdu, öğrenci evleri, Dershanecilik gibi faaliyetlere pek çok alanda görünür olmaya başladı. Yasal yollarla faaliyetler yürütmeye başlayan Hizbullah, Eylül 2005’te Danimarka’da meydana gelen karikatür krizini fırsata çevirmeyi başardı ve bu doğrultuda bir “meşruiyet” zemini yaratma girişimi başlattı. Peygamber sevgisi üzerinden muhafazakâr Kürtler arasında kabul görmek adına bir imaj oluşturmayı yaratmaya çalışan Mustazaf-Der, bu doğrultuda 2006 yılında Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda ‘Peygambere Saygı’ mitingleriyle oldukça kalabalık sayılabilecek bir kitleyi bu eylemlerde bir araya getirmeyi başardı. 90’lı yıllarda ölüm tarlaları, domuz bağı, işkenceler, faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetmeler ile hafızalarda derin bir yer edinen Hizbullah için bu etkinlik muhafazakâr Kürtler nezdinde yeniden meşru bir aktör olarak görülme girişimiydi. Muztazaf-Der’in 2010 yılında kapatılmasından sonra, cezaevlerinde bulunan üyeleri ile dışarıdakiler arasında fikir ayrılığı[10] olmasına rağmen Hizbullah, legal zeminde partileşme sürecine başladı.

Hizbullah’ın hareket alanının derneklerinin kapatılması ile daraltılması, örgütün fikren desteklemediği iktidar partisine yanaşmasını ve yasal çerçevede yeni bir hareket alanı yaratılmasını doğurdu. Hizbullah 12 Eylül 2010 tarihinde AKP’nin yaptığı referandumda ‘evet’ oyu çağrısı yaparken 2011 yılında CMK 102. Madde üzerinde yapılan değişiklik sonucu 90’lı yıllarda yüzlerce faili meçhul cinayette ve zorla kaybetmelerde adı geçen Hizbullah mensuplarının ve lider kadrolarının çoğu serbest bırakıldı. Lider kadrolarının serbest kalmasından sonra fiilen legal örgütlenme aşamasına geçen grup 2012 yılında Mehmet Hüseyin Yılmaz liderliğinde Hür Dava Partisi’ni kurdu. Ancak kuruluş aşamasında Selefi görüşte oldukları için legal siyasete karşı gelen cezaevi grubu, bu fikri olumlu karşılamadı. Allah’ın hükümlerinin uygulanmadığı yani Şeriatın olmadığı ‘’küffar’’ bir laik sistemde siyaset yapma kararı yeni bir kopuşu beraberinde getirdi. Suriye’de patlak veren iç savaş ve yeni Cihatçı radikalizmin yükselişi, Hizbullah tabanında kopuşlara neden oldu. Bu kopuşların önemli bir kısmı Özgür Suriye Ordusu, IŞİD ve El- Nusra gibi yapılara eklemlenmeleri ile sonuçlandı.[11]

Hüda-Par ve 7 Haziran Seçimleri

2012’de kurulan Hüda-Par’ın parti programında, ‘’yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, Kürtçe’nin ikinci resmi dil olarak kabul edilmesi, koruculuk siteminin kaldırılması, faili meçhul cinayetlere ilişkin soruşturmaların ciddiyetle yürütülüp sorumlularının bulunup cezalandırılması’’ gibi Kürt hareketinin yaygın olarak dile getirdiği hedeflere de yer verilmiştir. Her ne kadar Kürt meselesine dair bu gibi söylemlere yer verilse de siyasi organizasyonlarda ve söylemlerde bu açıklamaların yer almadığını söylemek zor. Siyasal söylemlerin referansı İslami meseleler dışına çıkmamaktadır.[12]

İL % ALDIĞI OY İL % ALDIĞI OY
Batman 7.80 12.733 Van 0.66 2.879
Diyarbakır 4.78 34.543 Şırnak 2.32 0630
Bitlis 5.58 1.294 Urfa 0.78 6.077
Mardin 2.01 6.456 Bingöl 3.07 1.510

Gerek 1990’lı yıllarda hafızalara kazınma biçimiyle gerekse Kobanê Serhildanı’nda devlet provokasyonlarında yer alması, son dönemde gerçekleşen Cizre olaylarında Kürt hareketinin tabanıyla yeniden Hizbullah çizgisinde karşı karşıya gelmesi ve HDP’nin Kürdistan’da çıkardığı kapsayıcı aday profilleri gibi dinamikler yüzünden, Hüda-Par’ın HDP tabanından kayda değer oranda oy alması düşük bir olasılık olarak görünüyor.[13] Bu durum, Hüda-Par’ın seçime girdiği bölgede ikinci parti olan AKP seçmeninden oy alıp alamayacağı konusunu tartışmayı elzem kılıyor. Hüda-Par’ın AKP tabanından oy alma olasılığın farkında olan ve aslında sadece çözüm süreci söz konusu olduğunda Hüda-Par’ı kullanan AKP’nin olası kopuşları seçim döneminde öteleyen bir siyaset izlediği söylenebilir. Kobanê Serhildanı’nda yaşamını yitiren Yasin Börü’yü AKP’nin gündemde tutma çabaları, Bülent Arınç’ın Hüda-Par’la görüşmesi ve ‘mazlumiyet’inden dem vurması hükümetin Hüda-Par/Hizbullah’ı ‘’PKK’ye karşı bir emniyet sübabı olarak’’ gördüğü yönünde yorumlanabilir. Diğer yandan AKP’nin, Hüda-Par’ın düzenlediği Kutlu Doğum, İslam ve kadın gibi etkinlikler üzerinden değil, Kürt hareketi ile karşı karşıya geldiği anlar üzerinden bu partiye alan açması söz konusu. Kürdistan siyaseti üzerine yapılacak toplam bir okuma, AKP’nin kendi tabanından ziyade, Hüda-Par’ın HDP tabanından oy almasını sağlamaya çalıştığına işaret etmektedir. Ayrıca eş zamanlı olarak AKP’nin son dönemlerde Kürdistan’da seçim çalışmalarını askeri operasyonlar ve provokasyonlar üzerinden gerçekleştirmesini de Türkiye’de alınabilecek HDP oylarını düşürme çabası olarak okuyabiliriz.

Geçen hafta Diyarbakır’da yapılan Kutlu Doğum etkinliğinin medyada, özellikle muhafazakâr ana akım medyada ciddi yer bulamaması Hizbullah’a ait haber sitelerinde ‘’birinci sayfalarında magazinlerin yer alması ve dünyaya önemli mesajların verildiği etkinliğin görülmemesi’’ üzerinden eleştirildi.[14] Haftalarca süren Cizre olaylarının hafızası tazeyken şunu söylemek mümkün: Ancak be ancak HDP’nin barajın altında kalması durumunda Diyarbakır veya Batman’dan vekil çıkarması mümkün olan Hüda-Par’ın, güncel olarak TSK üzerinden gelişen provokasyonların AKP’nin istediği sonucu vermemesi durumunda yeni provokasyon girişimlerinde araçsallaştırılması olasılıklar dahilinde.

Yazının Editörü: Harun Ercan

[1] E. Copeaux (2000) TürkTarih Tezinden Türk İslam Sentezine.

[2] Hizbullah ile ilgili yazılan metinlerde,  örgüt genel anlamda bu çerçeve de ele alınmıştır. Bkz: Çakır, 2011., Çiçek, 2000., Göral, 2013.,  Akın., Danışman, 2011.

[3]Kürthizbullahı, kurucuları MTTB veAkıncılargibiTürk-islamcıgelenektenolmalarınarağmenmekansalolaraksadeceKürdistanda yer almalarından dolay bu isimlendirme tercih edilmiştir

[4] Tanıl Bora (1999). Türk Sağının Üç Hali; Milliyetçilik, muhafazakarlık, İslamcılık.

[5] 20011 yılında Öze Dönüş Platformu adıyla tekrar bir araya gelen ve DTK üyesi olan Menzil Grubunun, Kürdistan meselesine ve PKK’ye  dair tavrını, 1994 yılında çıkardıkları Firavunları Devirmek kitabı üzerinden anlayabiliyoruz.

[6] Bu dönemde Halit Güngen, 2000’e Doğru Dergisi’nde ‘’Hizbullah, çevik kuvvet binasın eğitim alıyor’’ haberini yaptıktan bir gün sonra gazetenin bürosunda Hizbullah tarafından öldürülmüştür. PKK’li Mihail Bayro, DEP Mardin Milletvekili Mehmet Sincar, Özgür Gündem muhabir Hafız Akdemir ve gözaltındayken polisin kendisini Hizbullah tarafından öldürteceğini söylediği Sadık Bilgin bu dönemde öldürülenlerden birkaç tanesidir.  Tüm bu yaşananlara rağmen ne PKK tabanına karşı gerçekleştirdikleri suikastlar ne de Kürdistan’daki İslami çevrelere uyguladıkları şiddet medyada fazla yer bul(a)mamıştır. Detaylar için bkz. Mehmet Kurt (2015), Türkiye’de Hizbullah,  s.61

[7] İsa Bagasi (2004). Kendi Dilinden Hizbullah, s.15

[8] Toplum ve Kuram Dergisi, Prangalarla Koşmak: Gülten Kışanak ile 1990’larda Özgür Basın Deneyimi Türkiye’de Derin Devlet ve Demokratik Özerklik  4. Sayı, s.164-166

[9] Bkz. İsa Bagasi. Kendi Dilinden Hizbullah ve Mücadele Tarihinden Kesitler (2004; Yayınevi Yok)

[10] Bu fikir ayrılığı Selefi akımda Şeriatın olmadığı ‘’tağuti’ bir sistemde legal siyaset yapmanın dine aykırı olması itikatından ileri gelmekteydi.

[11] Selefi görüşte olanların örgüt içinde IŞİD’e açtığı kanallar yüzünden Hizbullah’ın içinde bulunduğu krizi aşıp aşamayacağı meçhul. Cihatçı yapılardan tabiri caizse “ürken” Hizbullah için bu kopuşlara müdahale etme imkânları verili Orta Doğu şartlarında oldukça az.

[12] 2015 genel seçimlerine girecek bağımsız adayların söylemlerine bakıldığında ‘’ Kürt sorunu, PKK gibi bir sorunu doğurmuştur ve bu coğrafya da en çok Müslüman Kürtler zulme maruz kalmıştır’’ çizgisinden herhangi bir sapma olmadığı söylenebilir.

[13] Kobanê eylemleri öncesinde, çatışmasızlık süresi boyunca Hüda-Par’ın özellikle yoksul HDP’li Kürtler arasında din üzerinden yoğun şekilde örgütlenme faaliyetlerinde bulunduğu bilinen bir olguydu. Bunun seçim sonuçlarına Hüda-Par lehine yansıyabileceği yönünde yapılan yorumların IŞİD üzerinden Kürdistan’da gelişen radikal İslam karşıtlığı ve kutuplaşmanın Hüda-Par’ın bu yönlü bir ivme yakalamasını engellediği söylenebilir.

[14] ‘’Yazılı basın muhteşem etkinliği nasıl gördü?’’ http://www.dogruhaber.com.tr/haber/169279-yazili-basin-muhtesem-etkinligi-nasil-gordu/

KAYNAKÇA

Akın, R.C, Danışman, F. (2011). Bildiğin Gibi Değil. İstanbul: Metis Yayınları.

Bagasi, İ. (2004). Kendi Dilinde Hizbullah. Doğruhaber.com

Bora, T. (1999). Türk Sağının Üç Hali: Milliyetçilik, Muhafazakarlık,İslamcılık. İstanbul: Birikim.

Copeaux, E. (2000). Türk Tarih Tezinden Türk İslam Sentezine. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Çakır, R. (2011). Derin Hizbullah. İslamcı Şiddetin Geleceği İstabul: Metis Yayınları.

Çiçek, H. (2000). Hangi Hizbullah. İstanbul: Kaynak Yayınları.

Kara, İ. (1986). Türkiye de İslamcılık Düşüncesi. İstanbul: Risale Yayınları.

Kurt, M. (2015). Din, Şiddet, Aidiyet Türkiye’de Hizbullah. İstanbul: İletişim Yayınları

Semen, M. (1992). Firavunları Devirmek. Diyarbakır: Menzil Kitabevi

Hangi 1915 Hangi “Ortak Acı”?
N. Kemal Dinç

Türkiye devleti 1915 soykırımının yüzüncü yılında yıllardır sürdürdüğü inkâr politikasında ısrarcı olduğunu bir kez daha gösterdi. Geçen seneki “taziye” çıkışından sonra umutlanan çevreleri hayal kırıklığına uğratacak düzeyde sert, katı, “resmi” bir inkâr duvarı kendini gösterdi. Rejimin yeni elitleri olan “Müslüman” efendileri sadece inkâr duvarını tahkim etmekle yetinmediler, bolca referans aldıkları “Osmanlı mirasının” bitmek bilmeyen entrikalar dünyasından esinlenerek yeni piyesler sergilediler.

İsmini Ortak Acı koydukları bu piyesi 24 Nisan günü icra etmek suretiyle soykırım gerçeğinin yükünü omuzlarından atmaya gayret ettiler. Ortak Acı söylemi üzerine kurulan bu piyesi 24 Nisan günü Çanakkale sırtlarında açık havada sahnelemek suretiyle Ermeni ve Süryani halklarının 1915’de yaşadıkları Acı-ları karşılıklı cephelerde savaşan askerlerin ölümleriyle Ortak-laştırıp acılarımız ortak mesajı vermeye çalıştılar.

Cinayet işleyen bir suçlu nasıl suçunu gizleyip olayı olduğundan farklı yansıtmaya, kendisinin en az cezayla kurtulacağı bir senaryoyu yazmaya çalışırsa Türkiye devleti de benzer bir haletiruhiye içerisinde yüzüncü yıl baskısını üzerinden atmaya çalıştı. Son yıllarda adeta bir ulusal kahramanlık anlatısı olarak örülüp 18 Martlarda geniş toplumsal kesimleri Çanakkale’ye mobilize ederek gündemleştirmeye çalıştıkları anmaları bu sene 24 Nisan gününe taşıyarak başka bir veçheye büründürmeye çalıştılar.

Aslında her yıl Çanakkale savaşlarının yıldönümünde Anzakların torunları bu topraklarda hayatını kaybeden dedelerini anmak için 24’ü 25 Nisan’a bağlayan sabaha karşı Sabah Ayini olarak ifade edilen bir anma yapıyorlardı. Türkiye devleti her yıl 18 Martta yaptığı anmaları 24 Nisan’a kaydırarak bir anlamda Çanakkale savaşlarında iki cephede de ölen askerlerin anmasını ortaklaştırmaya çalıştı. Bu amaçla da dünya devletlerinin liderlerine çağrılar yaparak ‘Çanakkale’ye gelin’ dedi. Piyesin bu kurgusu ilk anda kulağa hoş gelse de soykırımın yüzüncü anmalarının yapılacağı 24 Nisan’da Ermenistan devletinin de dünya liderlerine soykırım anmasına katılmak için çağrı yaptığını düşündüğümüzde senaryonun görünmeyen niyetinin anlaşılması mümkün olur.

Tarihin ters yüz edilip, güncel politik çıkarlar için kullanılmasının en tipik örneklerinden biri “Çanakkale Zaferi” anmalarıdır. Osmanlı devletinin savaşa niçin girdiği, hangi cephelerde akıbetinin ne olduğu sorgulanmaksızın Çanakkale “kahramanlığı” üzerine kurulmuş Birinci Dünya Savaşı anlatısı; son yıllarda yaratılmak istenen bir ulusal mit olarak hayatımıza girmiş bulunmaktadır. Bu yıl anmaların 18 Mart’tan 24 Nisan’a taşınması ise tümüyle soykırım anmasını gölgede bırakmak amacıyla icat edilmiş politik bir manevradır. Bu kapsamda Ermenistan Devlet Başkanını 24 Nisan’da Çanakkale’ye davet etmek ve Ortak Acı temasıyla barış eli uzatıyormuş gibi yapmak yavuz hırsız misali bir pişkinlik örneğidir.

Türkiye devleti Ortak Acı söylemiyle acıları paylaşmak değil eşitlemek istiyor. Acıları ortaklaştırmak paylaşmakla mümkündür. Paylaşmakla; yani onun acısıyla hemhal olmak, yüreğinde hissetmek, Ermeni halkının maruz kaldığı hunharlığı açık yüreklilikle ikrar etmekle olur. Paylaşmak; sevgi ve vicdan gerektirir. Kendi inancından ve etnik kimliğinden olmayan insanlara muhabbetle bakabilmeyi, insan kimliğinin birleştiriciliğinde sevgi beslemeyi gerektirir. Atalarının yüzyıl önce yaptığı soykırımı inkâr etmekle kalmayıp adeta bugün olsa yine yaparım dercesine “istersem Türkiye’de yaşayan yüz bin Ermeni’yi deport ederim” demekle olmaz.

Ortak Acı söylemiyle acıları eşitlemeye çalışmak; ‘sen de acı çektin ama ben de çektim’ diye yaşanan acıları aynılaştırmak tarihsel hakikate de adalet anlayışına da vicdana da sığmaz. Ölüm her halükarda insana acı verir. Ama ölümden ölüme de fark olduğunu bazı ölüm şekillerinin hem maruz kalanlar hem de geride kalanlar için çok daha fazla acıttığını, bir travmaya dönüşüp nesiller boyunca devam ettiğini inkâr edemeyiz. Savaş esnasında cephede, siperde ya da çarpışarak ölen yüzbinlerce Osmanlı askeri ile amele taburlarına alınan Ermeni askerlerin elleri ayakları bağlanarak infaz edilmesini ya da tehcir adı altında kafile edilip yola çıkarılan savunmasız Ermeni kadın, çocuk ve yaşlıların bazen açlıktan, susuzluktan, soğuktan ölüme terk edilmesini bazen de bir dere yatağında, mağarada, kuyuda kesici aletlerle doğranarak öldürülmesini nasıl aynı kefeye koyup eşitleyebiliriz?

Soykırım sürecinde katledilen Ermenilerin, Süryanilerin neredeyse hiçbirinin üzerine toprak atılmamış, hiçbirinin kendine ait bir mezarı olmamış, hiçbir ölünün ardından gerçek bir yas tutulmamıştır. İnsanı hayvanlardan ayıran en önemli özelliklerden biri ölülerini toprağa gömmesidir. Hayvanların ölüleri toprağın üzerinde kalır ve halkın deyimiyle “kurda kuşa yem olur”. İnsanlar ölülerini toprağa gömer ve ardından tuttukları yasla acılarını hafifletmeye çalışırlar. Yüzyıldır yası tutulamamış bir soykırımın, toplu katletme ve yok etmenin, mezarsız, tarihsiz bırakmanın acısını nasıl hafifletecek ya da dindireceksiniz? Çanakkale’de hayatını kaybeden yüzbinlerce askerin mezarı başında saygı duruşunda bulunurken soykırım mağduru insanların acısını ifade eden bir tek anıt mezarın bile bulunmadığı Türkiye’de Ortak Acıyı nasıl inşa edeceksiniz? Soykırımı inkâr ederek acıyı paylaşmaya yanaşmayan Türkiye devleti, acıları eşitleyelim derken bile eşitliğin gereklerini yerine getirmeyip sembolik de olsa bir anıt mezar dikilmesine rıza göstermeyerek Ortak Acı söyleminde sahici, samimi ve inandırıcı olmadığını göstermiştir.

Acıları ortaklaştırmak acıları paylaşmakla mümkündür. Başkasının acısını samimiyetle görmek, hissetmek, yasına ortak olmakla mümkündür. Onun acısını kanatarak, canını acıtacak söylem ve tehditlerle değil, yaranın kapatılmasına hizmet edecek çözüm önerileri geliştirmek ve pratik adımlar atmakla olur. Bunun için günü kurtarmak amacıyla yapılan politik manevralardan vazgeçerek, acıları ortaklaştıracak Ortak Acıyı inşa edecek sahici adımlar atmak gerekir.

Tashih: Harun Ercan

“Fis Köyünden Kobanê’ye Kürt Özgürlük Hareketi” Kitabına Dair Eleştirel Bir Değerlendirme
Güllistan Yarkın

Ergun Aydınoğlu’nun 2014 yılının Aralık ayında Versus Yayınları tarafından yayımlanan Fis Köyünden Kobanê’ye Kürt Özgürlük Hareketi adlı kitabı, 1978’de kurulan PKK (Kürdistan İşçi Partisi) ve PKK ile dayanışma içinde olan Kürt siyasi partilerini tarihsel bir izlek çerçevesinde ele almaktadır. Kitap, ağırlıklı olarak Abdullah Öcalan’ın kaleme aldığı metinlere, PKK’nin bildirileri gibi birincil kaynaklara ve Kürt hareketinin politik tarihi ve kurumsal yapısına ilişkin yazılmış ikincil kaynaklara dayanmaktadır. Kitap 10 bölümden oluşmaktadır. Her bölümde yazar, Kürt hareketinin tarihsel süreç içinde gelişen ve dönüşen politikalarını, değişen kurumsal yapısını ve ideolojisini kendi perspektifiyle, farklı argüman ve yorumlarla okuyucuya sunmaktadır. Bu yazıda Aydınoğlu’nun öne sürdüğü argümanların bazıları değerlendirilecektir.

Aydınoğlu tarafından kaleme alınan kitabın önsözünde kitabın “iki öncül önerme”si olduğu ifade edilmiştir. Yazara göre bunlardan birincisi: “… PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Weberyan anlamda bir karizmatik lider olarak ele alınması” gerektiğidir (s.8). İkinci öncül önerme ise  “… ‘Bağımsız Kürdistan’, Kürtler için hâlâ dev bir ütopya potansiyelini ifade etmeyi sürdürmektedir” (s.10) şeklinde ifade edilmiştir. Abdullah Öcalan’ın karizmatik bir lider olduğu önermesi kitabın ilerleyen kısmında tartışılırken, Kürtlerin bağımsız Kürdistan’ı hâlâ hayal ettiğine ilişkin önermesi kitabın ilerleyen kısmında Kürtler açısından değil, Kürt hareketinin siyasi çizgisi ve söylemleri açısından tartışılmaktadır. Yazar bu kitabında Kürtlerle veya Kürtlerin görüşleriyle ilgili olarak herhangi bir alan araştırması veya etnografik çalışma yürütmemiştir. Dolayısıyla önsözde dile getirilen ikinci önerme kitapta belirtildiği şekilde kapsamlı biçimde ele alınmamış ve sadece bir öneri olarak bırakılmıştır.

Öcalan 1978 yılında kaleme aldığı Kürdistan Devriminin Yolu-Manifesto‘da, “Kürdistan Devrimi için, işçi-köylü ittifakı, temel önemde bir ittifak olup, milli demokratik devrimin başarıya gitmesinin vazgeçilmez koşuludur” ifadesine yer vermiştir. Manifesto’nun başka bir yerinde ise, “Proletaryanın ideolojik-politik önderliği olmadan da, işçi-köylü temel ittifakı gerçekleşemez” (Öcalan, 1978) denmiştir. Aydınoğlu ise dile getirilen işçi-köylü ittifakıyla bağımsız ve birleşik bir Kürdistan’ın kurulacağına dair yapılan vurguyu ve “proletaryanın ideolojik-politik önderliği” ile bu ittifakın gerçekleştirileceği ifadesini “Stalinci Marksizmin klişeleri” olarak değerlendirmektedir (s.69). Aydınoğlu’na göre:

PKK’nin ilk programatik belgesinde yer alan sınıfsal temel ve ittifaklara ilişkin bu değerlendirmeler, dönemin Türk ve Kürt soluna egemen olan Stalinci Marksizmin klişeleri, daha doğrusu propagandaya yönelik bir retoriğin unsurları olarak nitelenebilir. Gerçekte ne “proletaryanın ideolojik-politik önderliği”nin ne de “işçi köylü ittifakı”nın PKK gibi bir örgüt için başından beri bir anlamı yoktur. Bu örgütün işçi hareketlerinin öncülerini kazanmak, sendika ve benzeri kitle örgütleri aracılığıyla sınıfı devrim mücadelesinde seferber etmek gibi hedefleri hiçbir zaman olmamıştır. Dolayısıyla bu ifadelerin PKK’nin stratejik yönelişini açıklayan bir yanı yoktur (ss.69-70).

Kitabının başında PKK’nin işçi-köylü ittifakına yaptığı vurguyu klişe olarak değerlendiren Aydınoğlu,  kitabının ilerleyen kısımlarında PKK’nin yoksul Kürt solcuları tarafından kurulduğunu ve ağırlıklı olarak işçiler, köylüler ve yoksulları kapsayan Kürt plebleri örgütlediğini ifade etmektedir. Bugün bu sınıfsal kompozisyonun da devamlılığını koruduğunu dile getirmektedir (ss. 180-181). Aydınoğlu, PKK’nin sınıfsal kompozisyonu hakkında yukarıdaki ifadesiyle tamamen ters bir argüman öne sürmekte ve dolayısıyla argümanları birbiriyle çelişmektedir.

Bugün Aydınoğlu’nun “klişe” olarak adlandırdığı işçi-köylü ittifakına ilişkin olarak ise şunları söylemek mümkündür. Bilindiği üzere, 20. yüzyılda Çin, Vietnam, Küba, Cezayir ve Angola gibi ülkelerde ortaya çıkan birçok sosyalist ulusal kurtuluş hareketi, parti ve gerilla ordusu formunda örgütlenmişlerdir. Bu hareketler sınıf ittifakları üzerinden devlet iktidarlarını ele geçirerek sömürgeciliği ortadan kaldırmayı ve sosyalist bir dünya kurmayı hedeflemiştir. Önemli bir bölümü devlet iktidarını ele geçirerek Fransız, İngiliz ve diğer işgalci sömürge devletlerini topraklarından çıkarmayı başarmıştır. Ulusal kurtuluşçu gerilla ordularının sömürgecilikle mücadelelerindeki başarılarının altında yatan en önemli neden John Walton ve Jeff Goodwin’in dünyanın farklı bölgelerindeki ulusal kurtuluş hareketlerine dair çalışmalarının gösterdiği üzere işçiler ve köylüler arasında yarattıkları sınıf ittifaklarıdır (Walton, 1984; Goodwin, 2001). Dolayısıyla işçi-köylü ittifakı vurgusu bir klişe olmaktan ziyade dünya tarihinde iz bırakan, birçok farklı coğrafyada toplumsal eşitsizlikleri dönüştüren ve işgalci sömürgeciliği ortadan kaldıran bir sınıf ittifakı olarak karşımıza çıkmaktadır.

PKK’nin, Aydınoğlu’nun yukarıdaki alıntıda ifade ettiği gibi “proletaryanın ideolojik-politik önderliği”ni kurma amacını gerçekleştiremediği bugün bilinen bir gerçektir. Fakat proletaryanın ideolojik-politik önderliğinin gerçekleştirilmemiş olması, Aydınoğlu’nun ifadesiyle “işçi hareketlerinin öncülerini kazanmak” veya sendikalarda örgütlenme amacının olmadığı anlamına gelmemektedir. Abdullah Öcalan 1978 yılında, Kürdistan Devriminin Yolu-Manifesto’da Kürt proletaryası ile ilgili olarak şunları dile getirmiştir:

Kürdistan’da, Türk kapitalizminin gelişmesine paralel olarak bir Kürt proletaryası da gelişmeye başladı. Kürt proletaryası, Kürt burjuvazisi ile bir çelişki içinde doğmadı. Daha çok Kürdistan’daki Türk devlet işletmelerinde doğdu. Kürt kapitalizmi şartlarında değil, sömürgeci Türk devlet kapitalizmi şartlarında ortaya çıktı. Bu nedenle, Kürt proletaryası, Kürt burjuvalarından hem erken doğdu, hem de sayı ve nitelik olarak ondan daha güçlüdür (Öcalan, 1978).

Buradaki çıkarımlara paralel olarak Kürt hareketine bağlı sendikacıların ağırlıklı olarak devlet işletmelerinde örgütlendiği görülmektedir. PKK kurucu kadrolarında yer alan Selahattin Çelik, 1970’li yıllarının sonlarında PKK’nin 1 Mayıs gösterilerine kitlesiyle katıldığını, hem Batman’da Türk devletinin en büyük petrol şirketlerinde -Türkiye Petrolleri- hem de Ceylanpınar’da Türk devleti kontrolündeki Devlet Üretme Çiftliğinde işçileri örgütleme faaliyetleri yürüttüğünü dile getirmiştir. Çelik bu süreçte özellikle bu bölgelerde bazı sendika seçimlerinin kazanıldığını ifade etmektedir (Çelik, 2000, s.43). 90’lı yıllara gelindiğinde ise PKK çizgisindeki sendikacıların Yurtsever Emekçiler adıyla KESK içinde örgütlendiği görülmektedir. KESK içinde örgütlenen Yurtsever Emekçiler, Kürt sendikacılar tarafından 1992 yılında kurulmuştur. Ağırlıklı olarak BES, Eğitim Sen, ESM, DİVES, Haber-Sen, SES, Tüm Bel-Sen gibi KESK’e bağlı sendikalar içinde örgütlenilmiştir. Bunun dışında Yurtsever Emekçilerin, DİSK ve Türk İş’e bağlı bazı sendikalar içinde örgütlendikleri de görülmektedir. 90’lı yıllarda Yurtsever Emekçiler içinde örgütlenen birçok sendikacı, devlet şiddetine maruz kalmış ve 1992-1999 yılları arasında Yurtsever Emekçilerin kurucularından Necati Aydın, Zübeyyir Akkoç ve Hamit Pamuk’un da dâhil olduğu 36 sendikacı öldürülmüştür. Gene aynı dönemde Tüm Sağlık-Sen’in Diyarbakır şubesinden 30 sendikacı ve Dersim şubesinden 8 sendikacı sürgün edilmiştir (Özdoğan, 2015).

Kürt sendikacılarının faaliyetlerinden ve öldürülmelerinden kitabında hiç bahsetmeyen Aydınoğlu, 90’lardan günümüze faaliyette olan yasal Kürt partilerine ilişkin olarak ise bu partilerin farklı bir sınıfsal kompozisyonu temsil ettiğini iddia etmektedir. Aydınoğlu’na göre yasal Kürt partileri “… deyim yerindeyse Kürt pleblerinin yanı sıra, daha başka toplumsal kesimlerin, Kürt aydınlarının, şehirli orta sınıfların ve daha da ötede Kürt sermaye sahiplerinin siyasal ve toplumsal mücadeleye katılmalarına olanak sağlamıştır” (s. 180). Yazara göre yasal Kürt partilerinin bu farklı sınıflar arasında “Kürtlerin demokratik haklarının gerçekleştirilmesi temelinde bir ittifakı temsil ettiği söylenebilir” (s. 180).  Ayndınoğlu’na göre:

… söz konusu ittifakta politik öncülük kesin bir şekilde PKK’dedir. Ama orta sınıfların ve sermaye sahiplerinin temsilcileri bu öncülüğü, Öcalan’ın tartışılmaz liderliğini, onun ismi etrafında oluşturulan kültün dokunulmazlığını, daha da ötede yasal partilerin genel bir “sol” söyleme sahip olmasını kabul ederken; bunun karşılığında PKK de, ismindeki “işçi”, programındaki “sosyalizm” sözcüklerine rağmen, çalışanların demokratik mücadelesi konusunu, bilinmeyen bir geleceğe ertelemektedir. Bu durumda, çalışma yaşamına ilişkin kimi konularda acil müdahalenin kaçınılmaz olduğu durumlarda bile, PKK militanları, yapacakları her şeyi konuyla ilişkili Kürt sermaye sahipleriyle uyum ve konsensüs içinde yapmak durumundadırlar. Sonuç olarak, Kürt özgürlük hareketinin milyonlarla ifade edilen kitlesinin neo-liberal kapitalizmin yıkıcılığını her an yaşadığı ve buna karşı gösterdiği uysallık dikkate alındığında, söz konusu yazılı olmayan sözleşmenin, Kürt sermaye sahiplerinin ekonomik çıkarlarının korunması üzerine inşa edildiği söylenebilir (ss.181-182).

Yukarıdaki alıntıda Aydınoğlu, Kürt kitlelerin neo-liberal kapitalizmin yıkıcılığına uysallık gösterdiklerini iddia etmektedir. Bu uysallığı ise Kürt hareketinin Kürt sermaye sahipleri ile konsensüs kurmuş olmaları olarak nedenselleştirmiştir. Aydınoğlu, söz konusu konsensüs ve yazılı olmayan sözleşmeyi ampirik veriler ile kanıtlamamakta ve militanların sermayedarlarla olan işbirliğine dair hiçbir örnek vermemektedir. Burada şu sorular ortaya çıkmaktadır: Kürt Özgürlük Hareketi, Kürt sermaye sahiplerinin ekonomik çıkarlarını nasıl korumaktadır? Sermayedarlar ve hareket arasındaki yazılı olmayan sözleşmeyi Aydınoğlu hangi verilere ve olgulara dayandırmaktadır? Bu sorular kitapta cevaplandırılmamıştır.

Bilindiği üzere, 2005 yılında PKK yeniden inşa olarak adlandırılan 9. kongresini düzenlemiştir. Bu kongrede “Cinsiyet özgürlükçü demokratik ekolojik toplum”un yaratılması PKK’nin yeni amacı olarak tanımlanmıştır. Devlet iktidarını hedeflemeyen, öz-yönetimi, kadın özgürlüğünü, ekolojiyi ve anti-kapitalist bir ekonomiyi esas alan demokrasiyi gerçekleştirmeyi amaçlayan Demokratik Konfederalizm, PKK’nin yeni amacı olarak sunulmuştur. PKK’nin amacı artık yeni bir ulus devlet yaratmak değil; fabrikaları, köyleri ve mahalleleri de içeren bütün toplumsal mêkanlarda anti-kapitalist komünler kurmak olarak belirlenmiştir (PKK, 2005). Bununla birlikte bölgedeki bazı belediyelerin, örneğin Osman Baydemir yönetimindeki Diyarbakır Belediyesinin devlet ve sermayedarlar ile işbirliği içinde bazı neo-liberal politikaları hayata geçirdiği ortadadır. Örneğin 2009 yılında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, TOKİ ve Diyarbakır valiliği ile kentsel dönüşüm projesi ortak protokolünü imzalamıştır (Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, 2011). Diyarbakır Suriçi’ndeki Alipaşa mahallesindeki evlerin bir bölümü yıkılmıştır. Orada yaşayan yoksul halk, belediye ve TOKİ işbirliğiyle yerinden edilmiştir ve birçok insanın yıkılmayan evlerde hâlâ ikamet etmeye devam ettiği bu mahalle moloz kalıntıları ve diğer atıklarla büyük bir çöplüğe dönüştürülmüştür (Özgür Gündem, 17 Ağustos  2013). Kırklar Dağı’nın imara açılması da Suriçi’ndeki yıkım ve yerinden etmeler gibi Diyarbakır halkının muhalefeti ile karşılaşmıştır. Bu muhalefetin ardından DTK Eş-başkanı Selma Irmak, Kırklar Dağı projesiyle ilgili olarak şu demeci vermiştir: “Bizler kendi ellerimizle bunları yaptık. Bu gerçeklikle yüzleşmeli ve bunu açığa çıkartmalıyız. Bu sorunun üstünü ne kadar örtersek, o kadar çevreye pis kokular yayacaktır, bunun üstünün kapatılması söz konusu olamaz” (Irmak, 23 Aralık 2014).

Sermaye ile işbirliğini ifade eden bu tarz politikaların varlığı ortadayken, PKK’li gerillaların güvenlik barajlarına ve HES’lerin şantiyelerine dönük birçok sabotaj eylemi gerçekleştirdiği de görülmektedir. PKK’liler Siirt, Karlıova, Erciş ve Van gibi birçok yerde HES şantiyelerindeki sermayedarlara ait iş araçlarını, arabaları yakma, güvenlik görevlilerini alı koyma gibi birçok eylem gerçekleştirmiştir (Habertürk, 1 Ağustos 2014; Hakkari Haber, 7 Kasım 2011; İHA, 11 Ağustos 2014). Sadece HES’lere dönük olarak değil, aynı zamanda birçok noktada maden ocaklarını basma, sondaj makinelerini ateşe verme (Gazete Vatan, 19 Eylül 2011), şantiye binasını ateşe verme, şantiye araçlarını yakmak (Milliyet, 6 Ağustos 2011) gibi sermayedarlara dönük birçok şiddet eylemi düzenlemiştir. Bunlara ek olarak başta Dersim bölgesi olmak üzere Siirt gibi birçok yerde av yasağı ilan edilmiştir (Bugün, 5 Aralık 2014; Milliyet, 24 Ekim 2013). PKK’nin yürüttüğü bu tarz şiddetli eylemlere ek olarak, bazı grupların Gever’de (Yeğin, 2011),  Qamişlo’da (Çimen, 2014), komünler kurduğu ve özellikle Suriye ulus-devlet iktidarının çok güç kaybettiği Rojava’daki birçok kantonda komünalist ve anti-kapitalist ekonomiyi kurmayı hedefleyen projeleri hayata geçirdikleri (Özgür Gündem, 7 Mart 2015) görülmektedir. Dolayısıyla Kürt hareketinin kapitalizm ve sermayedarlarla kurduğu ilişkinin homojen bir ilişki veya kemikleşmiş bir ittifak ilişkisi olmadığı ortadadır. Bugün bu heterojen ilişkilenme biçiminin ve bunun nedenlerinin derinlikli ve uzun vadeli alan araştırmalarıyla ortaya çıkarılması gerekmektedir.

Bunlara ek olarak Aydınoğlu’na göre KCK sözleşmesi ve Öcalan’ın Demokratik Konfederalizm projesi  “etnik özellik” taşımaktadır. Çünkü projenin özneleri Kürtler olarak tanımlanmıştır (s.167). “…Demokratik Konfederalizm, Kürt halkının kendi demokrasisini kurma ve kendi toplumsal sistemini organize etme hareketidir” denerek, demokrasiye etnik bir özellik katılmaktadır (s.168). Öcalan’ın Demokratik Özerklik adlı çalışmasında Hatay veya Adana’da da demokratik özerklik kurulabileceğini ifade etmiştir ve ardından “Orada Araplar kendilerini ağırlıklı ifade ederler” ifadesini kullanmıştır. Bu ifadeye dayanarak Aydınoğlu: “Örneğin Hatay/Adana yöresinde uygulanmasından söz ederken, toplumsal özne olarak o yöredeki halkı değil, Arapları ön plana çıkarmaktadır” (s. 175) yorumunu yapmıştır. Aydınoğlu’na göre projelerde halk değil Kürtler, Araplar ön plana çıkarıldığı için PKK etnik bir proje öne sürmektedir. Burada Aydınoğlu “Araplar”, “Kürtler” ifadesini “halk” kavramının dışına atmış ve halk kavramını etnik ilişkilerden azade bir kavram olarak kullanmıştır. Etnik-kültürel-dilsel farklılıkları görmezden gelmeyen anlayışı “etnik” olarak tanımlayan Aydınoğlu, Türkçe tekil bir kelime olan “halk” kelimesini kullanarak etnisiteler üstü bir çözüm getirdiğini varsaymakta ve ulus-devletin Türklük projesinin tekçi anlayışını yeniden üretmektedir.

Bilindiği üzere Demokratik Konfederalizm paradigması pratikte bugün Rojava’da hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Bu anayasada ne tek bir etnik gruba vurgu yapıldığı ne de Aydınoğlu’nun ifade ettiği gibi soyut bir tekil “halk” kavramıyla etnik farklılıkların görmezden gelindiği görülmektedir. Rojava Anayasası’nın Rojava’da yaşayan tüm halkların ortak metni olarak kaleme alındığı görülmektedir.

Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için. Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için. Kadın haklarına saygı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için. Savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı için. Bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz (Rojava Anayasası, 2014).

Demokratik Konfederalizm paradigmasını etnik bulan Aydınoğlu, Öcalan’ın İmralı’da kaleme aldığı metinleri anlaşılması zor metinler olarak değerlendirmektedir. Aydınoğlu’na göre “Öcalan’ın İmralı’da ortaya çıkardığı devasa teorik malzemedeki analitik yönlendirici çizgi yokluğu, tekrarlar, olmadık yerlerde kendisini gösteren komplo teorisi malzemeleri, ‘Öcalan Külliyatı’nı anlamak isteyen okuyucu için büyük açmazları ifade eder” (ss. 136-137). “… Öcalan’ın “tarihsel temel”i açıklama eğilimi, okuyucularına bir şeyler açıklamaktan çok, onların kafalarını karıştırır…” (s.139). Aydınoğlu’na göre Öcalan tarihsel dönüşümü ele almakta yetersizdir ve teorik çözümlemeleri “aşırı iddialı”, “yeterince açıklanamayan” ve “kimileri adeta keyfi bir şekilde ileri sürüldüğü izlenimini veren” çözümlemelerdir (s.158). Bu iddiaları dile getiren yazar, kitabın başka bir yerinde şu ifadelere yer vermiştir: “Öcalan’ın durumunda, Kürtler onu tüm halkının kaderini değiştiren bir tarihsel kazanımın yapıcısı, öncüsü, mimarı vb. olarak görmektedir” (s.48).  Burada ortaya çıkan soru şudur: Kürtler “aşırı iddialı”, “yeterince açıklanamayan”, “yanıltıcı”  ve “geçersiz” çözümlemelerde bulunan birini neden “tarihsel bir kazanımın yapıcısı”, “öncüsü” ve “mimarı” olarak görmektedirler?

Tashih: Harun Ercan

Kaynaklar

Bugün (5 Aralık 2014) PKK, Tunceli’de Av Yasağı İlan Etti. http://www.bugun.com.tr/gundem/simdi-de-buna-curet-etti-haberi/1379574

Çelik, S. (2000). Ağrı Dağını Taşımak Kürt halk direnişi siyasi, askeri, ekonomik ve toplumsal sonuçları. İtalya: Zambon Verlag.

Çimen, Ahmet. (2014). Yaparsa Devrim Yapar. http://www.ozgur-gundem.com/?haberID=114724&haberBaslik=Qam%C4%B1%C5%9Flo%E2%80%99da%20kom%C3%BCnler%20%C3%A7%C3%B6z%C3%BCm%20yarat%C4%B1yor&action=haber_detay&module=nuce

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi (2011) http://diyarbakir-bld.gov.tr/newsdetail.aspx?id=4388&natid=0

Gazete Vatan (19 Eylül 2011). PKK’lılar Maden Ocağı Bastı. http://www.gazetevatan.com/pkk-lilar-maden-ocagi-basti–400663-gundem/

Goodwin, J. (2001). No Other Way Out – States And Revolutionary Movements, 1945-1991. New York: Cambridge University Press.

Haber Türk (1 Ağustos, 2014). PKK HES Şantiyesini Bastı.  http://tv.haberturk.com/gundem/video/pkk-hes-santiyesini-basti/122399

Hakkari Haber (7 Kasım, 2011). PKK HES Şantiyesini Bastı. http://www.hakkarihabertv.com/pkk-hes-sentiyesini-basti-8555h.htm

Irmak, Selma (23 Aralık, 2014). DTK Eş Başkanı Irmak: Kırklar Dağı Sorununu Örtersek Pis Kokular Yayılır http://bianet.org/bianet/toplum/161011-dtk-es-baskani-irmak-kirklar-dagi-sorununu-ortersek-pis-kokular-yayilir

İHA (11 Ağustos, 2014). PKK Muş’ta Şantiye Bastı. http://www.iha.com.tr/haber-pkk-musta-santiye-basti-381244/

Milliyet (6 Ağustos, 2011). Teröristler Tunceli’de Maden Ocağını Basıp Makineleri Yaktı. http://www.milliyet.com.tr/teroristler-tunceli-de-maden-ocagini-basip-makineleri-yakti/gundem/gundemdetay/07.08.2011/1423539/default.htm

Milliyet (24 Ekim, 2013). Siirt’te PKK’dan Av Yasağı. http://www.milliyet.com.tr/siirt-te-pkk-dan-av-yasagi/gundem/detay/1781680/default.htm

Öcalan, A. (1978). Kürdistan Devriminin Yolu (Manifesto), Weşanen Serxwebun 24, Herausgeber: Agri Verlag Vogelsanger Str. 286 D-50825 Koln

Özdoğan, K. (2015). Yurtsever Emekçiler, Toplum ve Kuram Lêkolîn û Xebatên Kurdî, Sayı:10.

Özgür Gündem (17 Ağustos, 2013). Tarihi Suriçi Çöplüğe Döndü. http://www.ozgurgundem.com/?haberID=81058&haberBaslik=Tarihi%20Suri%C3%A7i%20%C3%A7%C3%B6pl%C3%BC%C4%9Fe%20d%C3%B6nd%C3%BC&action=haber_detay&module=nuce

Özgür Gündem (7 Mart 2015). Rojava Komünleri Nisan’da Meyve Vermeye Başlıyor. http://www.ozgur-gundem.com/?haberID=127669&haberBaslik=Rojava%20kom%C3%BCnleri%20nisanda%20meyve%20vermeye%20ba%C5%9Fl%C4%B1yor&action=haber_detay&module=nuce

Rojava Anayasası (2014). Rojava Anayasası, Rojava Toplumsal Sözleşmesi. http://civiroglu.net/rojava-toplumsal-sozlesmesi/

Walton, J. 1984. Reluctant Rebels Comparative Studies of Revolution and Underdevelopment. New York: Columbia University Press.

Yeğin, Metin (2011). Gever Komünleri. http://www.sendika.org/2011/03/gever-komunleri-metin-yegin-emek-dunyasi/

 

Osmanlı’nın Şark Siyaseti ve Ermeni Soykırımını Yaratan Süreçler 
Ayhan Işık

[Bu yazı ilk olarak Başlangıç Dergi’de yayınlanmıştır]

Ermeni soykırımı gerçekleşeli bir asır oldu. Ermenistan’daki soykırım anıtını ziyaret ettiğinizde yürüyüş yolundaki duvarda Osmanlıda soykırımın gerçekleştiği -İstanbul’dan Diyarbakır’a- dönemin vilayet ve kazalarının isimleri yazılı. Bu kadar geniş coğrafyada aynı tarihlerde başlatılıp aynı tarihlerde, Ermeniler ‘tehlike’ olmaktan çıkınca, sonlandırılan bu büyük katliamla yüzleşilmediğinden etkileri ve sonuçları hala çok canlı olarak duruyor. Doğal olarak insani, ahlaki, siyasi ve hukuki açıdan değerlendirilmesi gereken bu soykırımın daha çok devletlerarası diplomatik çekişmelerin bir malzemesi yapılması, hesaplaşmanın/yüzleşmenin olmamasından kaynaklıdır. Çöküş öncesi Osmanlı idaresinin ya da nam-ı diğer İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, onun kurduğu istihbarat örgütü ve Umur-ı Şarkiye Dairesi (Doğu İşleri Bürosu) olarak da bilinen Teşkilatı Mahsusa’nın ve onun yerellerdeki kollarının faili olduğu bu soykırım, Osmanlı’nın ardılı olan Türkiye Cumhuriyeti tarafından da 90 yıldır inkâr ediliyor. Şark Dairesi, imparatorluğun sorun olarak kodladığı Şark meselesinin (öncelikli olarak Ermeniler ve daha sonrasında Kürtler) ‘kökten çözümü’ ve Türkçü esaslara dayalı yeni bir devletin temellerini atmak için kurulduğu bir istihbarat örgütlenmesidir. Adının Şark olması, imparatorluk yetkililerinin korkularının yönünü göstermesi açısından da manidardır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Şark’ı, Kürdistan ya da Batı Ermenistan, belgelerde sürgünün son durağı olarak belirlenen Suriye çöllerine giden yolların mecburi güzergâhı olmasından kaynaklı soykırımın en yoğun yaşandığı bölgelerden biriydi. Teşkilatı Mahsusa’nın, bu katliamları organize ettiği paramiliter gruplar aracılığıyla, örneğin Diyarbakır’daki ismi Bejik [2], ya da El-Hamsin [3] olarak adlandırılıyordu, soykırımdaki fiili rolleri çok belirleyicidir. Diyarbakır’da ve imparatorluğun Şarkı’ndaki bu katliamlara Kürtler de Aşiret alayları, kimi yerel beyler, ağalar, dini önderler, kent eşrafından kişilerin öncülüğünde ve de halkın bir kesiminin dini refleksleri ve gayrimüslim mallarına el koyma motivasyonuyla soykırıma dâhil oldular.

Ermeniler ve Kürtler açısından yüzyıllık en önemli sorulardan biri şu olabilir: Kürtler, çok uzun bir tarihsel sürece yayılan Ermenilerle birlikte yaşama deneyimleri göz önüne bulundurulduğunda sayının bir önemi olmadan neden bu soykırıma dâhil oldular! Hiçbir gerekçe bir soykırımı haklı çıkarmaz. Fakat soykırımda etnik kimlik yerine dini inancı vurgulamak, dönemin toplumlarının aidiyetlerini ve ‘motivasyonlarını’ anlamamızda daha önemli bir yol olabilir. Nüfusunun büyük çoğunluğu suni Müslüman olan Kürtlerin de diğer Müslümanlar gibi fail olarak soykırımda yer almalarının uzun bir tarihsel arka planı, dini, siyasal ve ekonomik sebepleri vardı.  Bunlar Osmanlı’nın genel Şark siyaseti bağlamında kısaca birkaç maddede sıralanabilir; a) 19. yüzyılın ortalarından itibaren Kürt emirliklerinin kaldırılması sonrası oluşan siyasal kargaşa ortamı, b) Kürtler ve Ermeniler arasında daha belirgin bir şekilde ortaya çıkan toprak meselesi, c) Osmanlı devletine Kırım savaşı sonrası başlayan ve soykırım sonrasında da devam eden Kafkas ve Balkanlar’dan Müslüman nüfus göçü ve bunların birçoğunun Kürtler ve Ermenilerin (ya da gayrimüslimlerin) yaşadıkları yerlere veya yakınlarına yerleştirilmeleri, d) yeni şekillenen Ermeni milliyetçiliği, e) Abdülhamid’in Kürt ve Ermeni siyaseti ve Hamidiye Alayları, f) Düvel-i muazzama olarak da adlandırılan Batılı devletlerin yürüttükleri siyaset ve Ermenilerin, Rusya’da dâhil, Batılı devletlerle ilişkileri iki toplum arasında çok etkenli bir kırılma sürecine neden oldu. Dolayısıyla Osmanlı devlet yetkililerinin bir irade olarak aldıkları soykırım kararı sonrası imparatorluğun yerellerinin bu katliamlara dâhil edilmesi yirminci yüzyılın en büyük soykırımlarından birinin gerçekleşmesine sebebiyet verdi. Bu kısa yazıda soykırım öncesi imparatorluğun Şark siyaseti ve bu siyasetin adım adım 1915’in ağlarını nasıl ördüğü gösterilmeye çalışılacaktır.

  • 19. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı devletinin merkezileşme/modernleşme siyaseti sebebiyle yüzyıllardır yürütülen devlet idaresi hemen her yönüyle değişmeye başladı. Üç yüz yıl öncesinde Kürt emir ve beylikleriyle yapılan anlaşma devletin bu yeni siyaseti nedeniyle alt üst oldu. Bedirhan beyin başında olduğu ve dönemin en güçlü Kürt emirliği olan Botan emirliği 1847’de ortadan kaldırıldı ve devlet Kürdistan’ı bir bütün olarak işgal etti. Osmanlı devletinin gayrimüslim toplumlara yönelik hukukuna benzer bir hukuku Kürt emirlikleri Kürdistan’da da uyguluyordu ve Osmanlı devletiyle bağları fazlasıyla esnekti. Fakat 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde emirliklerin ortadan kaldırılması sonrası yerellerde daha küçük olan ve ağaların başında olduğu aşiret örgütlenmeleri etkin olmaya başladı. Siyasal yapı parçalandığından neredeyse her bölgede irili ufaklı yeni iktidar adacıkları oluşmaya başladı. Dolayısıyla bu yeni iktidarlar gayrimüslim toplumlardan geçmişteki gibi vergi sistemini devam ettirmek istediler. Ama aynı zamanda merkezileşen devlet yapısı da Kürdistan’a gönderdiği memurları aracılığıyla gayrimüslim toplumlardan ayrıca vergi toplamaya başlamıştı. Bu ikili vergilendirme Kieser’in iki toplum arasında “katlanılabilir birlikte yaşam” dediği dönemi, eşit olmasa da ortak yaşanabilen bir ilişki biçimini sonlandırdı ve siyasal açıdan çok daha karmaşık bir süreci başlattı.[4] Ermeni toplumuna yönelik baskılar bu yeni yerel iktidarlar nedeniyle çok daha arttı ve soykırım sürecine kadar devam etti.

 

  • Siyasal dönüşümlerin ve kaosun başladığı 19. yüzyılın ortalarından itibaren özellikle Kürtler ve Osmanlıya göçle gelen Çerkez’lerin Ermenilere yönelik ciddi saldırıları ve topraklarına el koyma süreci başladı. Emirlikler çok geniş bir bölgeyi idare ettiklerinden bir nevi devlet pozisyonundaydılar ve geniş nüfusun idaresi asgari bir hukuku gerekli kılıyordu. Fakat aşiret liderlerinin mikro iktidar alanlarındaki hâkimiyetleri bu süreci sonlandırdığından keyfi saldırılarda adeta patlama gerçekleşti. Kürtlere ve aşiretlerine yönelik Payitahta giden şikâyet dilekçelerindeki artıştan da bunu anlamak mümkündür. Toprak sorunu uzun yıllar devam etti ve özellikle 1890’lardaki büyük katliamlarla daha arttı. Hatta bu dönemde ciddi bir Ermeni nüfus topraklarını terk edip Rusya’nın kontrolündeki Erivan ve çevresine göç ettiğinden Kürtlerin el koyduklarının yanında zorunlu olarak arazilerini Kürtlere ucuza satmak durumunda da kaldılar. Dolayısıyla hem el koyma hem de kısmen satın alma süreçleri olduğundan toprak meselesi soykırıma dek bir türlü çözülemedi. İkinci meşrutiyetin ilanı sonrası Ermeni entelektüeller açılan meclise konu hakkında araştırmanın yapılması gerektiğine dair başvurular yaptılar, dönemin Kürt entelektüelleri de hem Ermenilere yönelik saldırıları kınayan hem de iki toplum arasındaki sorunların çözümüne yönelik birçok girişimde bulundular. Osmanlı devletinin bu siyasetini değerlendirenlerin başında Kürdistan gazetesinin sahibi ve yazarı Abdurrahman Bedirhan gelmektedir. Bedirhan birçok gazete yazısında ve 1900’de yazdığı bir broşürde Osmanlı devletinin iki toplumu birbiriyle savaştıran bir Şark siyaseti izlediğini ve asıl düşmanın Osmanlı devleti olduğunu ifade etti. Fakat hem toprak sorunu hem de diğer hukuki, siyasal ve ekonomik meseleler soykırıma kadar meclise götürülüp tartıştırılsa da çözüme kavuşturulamadı.

 

  • Müslüman muhacirlerin Osmanlıya gelişleri ya da zorla göçertilmeleri Kırım’dan 1856, Kafkaslardan 1862-64 ve Balkanlardan 1877-78 dönemlerinden itibaren başlar ve bu Müslüman göç hareketi çok uzun yılları alır.[5] Osmanlı imparatorluğu, gelen ya da zorla gönderilen bu muhacirleri iç bölgelere yerleştirilir. Özellikle de Çerkezler Ermeni ve Kürtlerin yaşadıkları bölgelere yerleştirilir ve Çerkezlerle Ermeniler arasında da ciddi sorunlar çıkmaya başlar. Osmanlı devleti, etnik ve dini ‘temizliği’ kendisi değil de imparatorluğun yeni mensupları olan Müslüman toplumlar eliyle yaptı. Ermenilere yönelik baskıda Çerkezler ve Kürtler etkin bir rol aldılar. Yine benzer bir siyaseti 1912-13 Balkan savaşları sonrası Osmanlı’ya göç eden Müslüman toplumu ege sahillerine, Rumların yoğun olarak yaşadıkları bölgelere yerleştirerek gayrimüslim Balkan devletlerine ve toplumlarına duyulan öfke Rumlara yönlendirilir. Benzer şekilde Kafkaslardan gelen Çerkezler de Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları yerlere yakın iskân edilerek yaşadıkları katliamlar ve göçler sonrası Ruslara karşı olan öfkelerini diğer bir gayrimüslim toplum olan Ermenilere yöneltirler ya da devlet bu yönlendirmeyi sağlar. Osmanlı devletinin, gayrimüslimleri, gelen Müslüman nüfus göçüyle dengelemeye ve bu yolla kontrol altına almaya çalışması 1910’lardan sonra çok belirgin bir siyaset olarak uygulanır. Bu kararın yasal ve kurumsal olarak İttihatçılar döneminde alındığı biliyoruz, fakat Abdülhamid’in de benzer bir siyaseti İslamcılık kimliği üzerinden yapması, Osmanlı devlet adamlarının herhangi bir mesele karşısındaki refleksleri ve çözüm yöntemlerinin benzer olduğunu göstermektedir: ilk gözden çıkarılacak grup olarak gayrimüslimler! Ermenilerle Kürtler arasında daha öncesinden başlayan çatışmalar ya da Müslüman toplumların gayrimüslimler üzerindeki tahakkümü bu dönemde daha da artar. Çerkezlerin saldırılarının sebeplerinden biri Ermenilerin Hıristiyan olması ve Rusya ile iyi ilişkilere sahip olmasıdır. Diğer bir sebep de Osmanlı’nın çok ciddi bir Çerkez nüfusunu kabul etmesinin aynı döneme denk gelen Panislâmcı siyasetinin etkisidir. Bu dinsel nüfus hareketleri doğal olarak farklı dinden olan Ermenileri ciddi anlamda zorlamış ve Müslümanlık üzerinden çift yönlü bir baskıya maruz bırakmıştır. Demografinin değişmesi coğrafyanın da yeniden dizayn edilmesini gerektirmiş ve devlet Müslüman olan Kürtlerin ve Çerkezlerin Ermenilere yönelik topraklarına el koymak da dâhil baskılarını sadece izlememiş daha da büyümesi için çatışmaları kışkırtarak tetiklemiştir. 1878’de yapılan Berlin kongresi bu konuyu 61.madde ile gündemine almış ve bu siyasetin asıl müsebbibi Osmanlı imparatorluğu değilmiş gibi devlete, vilayeti sitte de Ermenileri koruması gerektiğini belirtmiştir. Buna karşı Osmanlı devleti, farklı dinlere mensup bu toplumlar arasındaki çatışmaları daha da körüklemiş 1890’larda yüz binlerce Ermeni’nin, Balkan savaşlarından sonra da Rumların katliamlarla ve zorla göçertilmesiyle din kaynaklı nefret duygularını fazlasıyla bilemiştir. 1915 soykırımına giden süreçte gayrimüslim nefreti savaşın korkutucu etkisi ve Rusların geleceği tehditleriyle birleştirilerek Kürtler de dâhil Müslüman toplumlar, gayrimüslimlerin malları ve cennet vaadiyle soykırımın gönüllü uygulayıcıları haline getirilmiştir.

 

  • Ermeni milliyetçiliğinin gelişimi Osmanlı’da en erken gelişen milliyetçiliklerden biridir. Ermeni gençlerinin Avrupa’da okumaları, Fransız devriminden ciddi anlamda etkilenmeleri ve bu idealist gençlerin modern eğitim sistemlerini Ermeni toplumu içinde imparatorluğun diğer toplumlarıyla kıyas kabul etmeyecek derecede geliştirmeleri, toplumda ulusal fikirlerin gelişmesini sağlamıştır. Daha sonraları özellikle 1880’lerden itibaren ortaya çıkan Ermeni örgütleri aracılığıyla bu ulusal fikirler daha geniş Ermeni nüfusunu etkilemiş ve bu örgütler (Armenekan, Taşnak ve Hınçak) Osmanlı devletinin ve yerellerdeki Müslüman toplumlarının baskılarına karşı kendi toplumlarını korumaya çalışmış ve kimi yerlerde Müslüman topluma yönelik saldırılar gerçekleştirmiştir. Ermeni milliyetçiliğinin gelişimi beraberinde Kürt milliyetçiliğinin gelişmesini de tetiklemiş, hatta 1915’lere kadar Kürt milliyetçiliğinin ilk “ötekisi” Osmanlı devletinden ziyade Ermeniler olmuştur. Özellikle ünlü Kürt şair Hacı Qadir Qoyi 1880’lerde, Kürtlerde hiç gayretin olmadığını, eğer bir Ermenistan kurulursa hiçbir Kürdün kalmayacağını söylerken Kürt toplumundaki korkuyu, özellikle de yönetici kesimindeki algıyı ifade etmiştir.[6] Ermeni milliyetçiliğinin gelişimi beraberinde Kürt milliyetçiliğinin nüvelerini atmış, bu karşılıklı şartlanma ülke kavramının ve sınırlarının da iki toplumun yazarları arasında birbirleriyle veya birbirlerinden bağımsız ele alınmasına, tartışılmasına sebebiyet vermiştir. Özellikle her iki toplumun yaşadıkları ortak topraklarda Osmanlı devletinden bağımsız olmamaları, Kürtlerin dinden kaynaklı Osmanlı’ya, yine benzer şekilde Ermenilerin Rusya’ya yakınlığı, iki toplumu aynı dine mensup oldukları egemen devletlerin siyasetleriyle hareket etmeye yöneltmiştir. Farklı dinden olmaları ve iddia ettikleri toprakların aynı coğrafya olması onları fazlasıyla karşıtlaştırmıştır. Dolayısıyla Ermenilere göre Kürtler mallarına el koyan ve Osmanlı yanlısı ‘gaspçılar’, Kürtlere göre de Ermeniler Rusya ve Batılı devletlerle birleşerek ülkelerine el koymaya çalışan ‘filelerdi’. Bu çatışmalı durum soykırım sürecine dek devam etmiş ve Müslüman toplumların geniş bir kesimi bu katliamda devletin suç ortağı olmuşlardır.

 

  •  Abdülhamid 1876’da padişah olduğunda anayasayı kabul etmişti. Daha doğrusu gelişi anayasayı kabul ettiği içindi. Fakat kısa bir süre sonra Rusya ile yapılan ve 93 Harbi olarak da bilinen savaş bahane edilerek anayasayı askıya aldı ve meclisi kapattı. Bu savaş sonrası Osmanlı devletinin Balkanlar’ın kontrolünü yitirmesi siyaseten yeni bir yaklaşım benimsemesine sebep oldu. Önceleri kimi Osmanlı entelektüellerinin başlattığı ve sonrasında Abdülhamid’in de kabul ederek uyguladığı Panislâmcılık siyaseti, Tanzimat ve Islahat fermanlarından sonra Osmanlı devletinin Batılı devletlerin baskısıyla gayrimüslimlere vermek zorunda olduğu kimi hakları hazmedememesi ve Balkanlardaki kontrolün yitirilmesi sonrası Osmanlı nüfusunun büyük oranda İslamlaşmasından dolayı ortaya çıkmış bir siyasetti. Hâkim millet olarak gayrimüslimlerle eşit olmak, hem devlet yetkililerinin hem de Müslüman toplumların kabul edebileceği bir durum değildi. Dinden kaynaklı kazanılmış bir hak olarak algılanan İslam’ın üstünlüğü anlayışı, her iki kesimde de bir statü, prestij ve ekonomik çıkar meselesiydi. Ekonomik eşitsizlik ve gayrimüslimlerin verdiği fazladan vergilerin Osmanlı devlet ekonomisine katkısını söylemeye gerek bile yok. Bu haleti ruhiye içinde Abdülhamid imparatorluğun Şark siyasetini yeniden gözden geçirdi ve neredeyse bir asırdır çatıştığı Kürtlerle kendi adıyla oluşturulan Hamidiye Alayları aracılığıyla ittifak yaptı. 1878 Berlin Kongresi sonrası Batılı devletlerin Ermeniler başta olmak üzere vilayeti sitte de yapılmasını istediği reformlar, sultanı, Balkanlarda olduğu gibi Şark vilayetlerinin de kontrolden çıkmaya başladığını düşünerek çeşitli ‘tedbirler’ almaya yöneltti ve düşmanları olan Kürtlerle ortak din anlayışı üzerinden yeni bir ittifak geliştirdi. Bu ittifak çok işlevli bir amaca sahipti; Ermenilerin ‘ayrılıkçı faaliyetlerinin’ önlenmesi, Ruslara karşı sınırın güvenliği, İran’a karşı da bir tedbir amacını taşıyordu. Tüm bunların yanında Kürtlerin Ermeni milliyetçiliğinden etkilenerek benzer bir siyaset yürütmesini engellemek ve onları kontrol altında tutmak ittifakın asıl amacıydı. Abdülhamid 1894-96 Ermeni katliamlarında Kürdistan’da bu alayları kullanmış ve alayların Ermenilere yönelik gasp, yaralama, öldürme gibi saldırılarını cezalandırmayarak adeta teşvik etmişti. İki düşmanını birbirine kırdırmak Abdülhamid’in en belirgin siyasetiydi. 1908 yılında ilan edilen ikinci meşrutiyet ile birlikte ittihatçılar iktidarda etkin olsalar da Ermenilere karşı devlet siyasetinde ciddi bir değişiklik olmadı. Aynı dönemlerde gerçekleşen Adana katliamı bunun en temel göstergesidir. Ardından 1914’lere kadar Ermeni entelektüelleri ile ittihatçılar arasında devam eden diyaloglar da Ermeni meselesini ya da diğer bir ifadeyle Şark reformunu halledemedi. 1914 yılında Batılı devletlerin baskıları sonucu Şark vilayetlerinin kontrolü iki batılı müfettişe bırakılacak, nüfus sayımı yapılacak, Ermeniler, Süryaniler ve diğer gayrimüslimler nüfusları oranında yerel meclislerde temsil olanağı bulacaktı. Şark meselesinin bu reformlar aracılığıyla çözülmesi amaçlanıyordu. Fakat ittihatçıların ajandasında Şark vilayetlerine yönelik bir reformdan ziyade meselenin ‘kökten halline’ yönelik ciddi tartışmalar vardı. Onlara bu fırsatı I. Cihan harbi verdi ve reformlar uygulanmaya geçmeden İttihatçılar Ermeni meselesinin bitirmek için harekete geçtiler. Abdülhamid döneminden itibaren nüfusun Müslümanlaştırılması ve gayrimüslimlerin imparatorluk içindeki nüfusunun iradi olarak azaltılması, tehlike oluşturacak bir çoğunluktan çıkarılması, “rasyonel” ve “sosyal darvinist” ittihatçıların ve sonrasında Kemalistlerin uyguladığı bir Türk devlet siyasetine dönüştü.

 

  •  Dönemin etkin Batılı devletleri Osmanlı imparatorluğu ile yakın bir siyasal ilişki içindeydiler. Batılı devletler ve toplumlar bir taraftan modern merkezi devlet modeli üzerinden Osmanlı’ya örnek oldular, Osmanlı devleti modernizasyonunu Batı modeli üzerinden yapmaya çalışsa da imparatorluk, merkezi bir devlet olmaya çalışan ama bunu tam olarak gerçekleştiremeyen bir çöküş dönemi devletiydi. Diğer yandan Batılı devletler imparatorluğu kapitalist sisteme dâhil etmeye çalıştılar. Diğer bir ifadeyle imparatorluğun ekonomik açıdan dünya sistemine dâhil edilmesi, Osmanlı devletinin borçlandırıp iflas ettirilerek ekonominin kontrolünün ele geçirilmesiyle sonuçlanmıştı. Yine Osmanlı imparatorluğunun çeşitli bölgelerinde okullar açmış misyonerler aracılığıyla iç siyasette etkin olunuyordu. Dolayısıyla hem Batılı devletlerin Ermenilerden hem de Ermenilerin Batılı devletlerden beklentileri uyuşmuyordu. Bir taraf imparatorluğun zayıflatılması amacı çerçevesinde bir destek sunarken, Ermeniler ise hakları olan reformları ve imparatorluk içinde temsil edilmelerini dönemin en etkin güçleri olan Batılı devletlerden bekliyordu. Batılı devletlerin Ermeni meselesine dair en somut tavrı Berlin kongresinde olmuştu. Düveli Muazzama Osmanlı devletini, Ermenileri koruması konusunda uyarmış ve nüfuslarının yoğun olduğu altı vilayette reformlar yapmasını istemişti. Dolayısıyla çok yönlü olarak imparatorluğun iç işlerine dâhil olan bu Batılı güçler ile Rusya kimi noktalarda ortak tavır alarak özellikle Ermeni meselesinde imparatorluğu sıkıştırma siyasetini yürütüyorlardı. Rusya’nın 1878 sonrası daha etkin olması, Osmanlı devletini Kürtlerle ittifak yapmaya zorladı ve “buralarda bir Ermenistan kurup topraklarınızı almak istiyorlar” diye tehdit ederek Kürtler korkutulmaya ve Ermenilere düşmanlaştırılmaya çalışarak bu ittifakı sağlamlaştırmak istiyorlardı. Günümüzde bile hala Kürt toplumunda belirgin olan ve sonraları Sovyetler Birliği üzerinden komünizmle birleştirilen Rus (Uris) korkusu ve kaygısı böyle bir dönemin yoğun etkisiyledir. Dolayısıyla Ermeni Rus yakınlaşması, ikisinin de Kürtlerde düşman olarak kodlanmasına sebebiyet verdi. Ermeniler açısından benzer bir durum Kürtlerle Osmanlı devletinin ittifakıydı ve ikisinin düşmanlaştırılması olarak şekillendi. Dolayısıyla bu düşmanlaştırma 1915’e gelindiğinde soykırımı gerçekleştirecek en önemli zemini oluşturmuştu. Sadece bunun Osmanlı devlet elitlerince iradi bir müdahaleye ihtiyacı vardı ve ittihatçılar da savaşı ‘meselenin halli’ için bir fırsat olarak görüp kullandılar.

1915 soykırımı gerçekleştirileli yüz yıl oldu. Fakat soykırımın asıl faili olan Osmanlı devletinin devamı olduğunu söyleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti hala soykırımı inkâr etmektedir. İnkâr üzerine inşa edilmiş bir devletin, soykırımı kabulü, kendi varoluşunu reddetmesi anlamına geldiğinden Türk devleti bu konuyu partiler üstü bir devlet meselesi olarak ele almaktadır. Dolayısıyla yüz yıllık devlet inkârına ortak olacak bir toplumun varlığı gereklidir ve devlet eğitim sistemiyle böylesi bir toplumun varlığını hep diri tutmuştur. Türk devletinin en belirgin siyasi tavırlarından biri; Müslüman Türk toplumunu da gerek ekonomik çıkarlarla, gerek siyasal ve sosyal statüyle gerçekleştirdiği katliamlara ortak etmesidir. Dolayısıyla geçmişle yüzleşme, hesaplaşma istendiğinde devletten önce onun suç ortağı olan toplumun geniş bir kesimi tepki göstermektedir. Bunun en açık örneği mecliste grubu bulunan dört partiden birbirlerine tezatmış gibi duran üçünün (AKP, CHP ve MHP) Avrupa Parlamentosu genel kurulunda kabul edilen Ermeni Soykırımı kararına karşı ortak bir açıklama yapmasıdır.[7] Türk toplumunun ayinesi devletidir; nüfusunun çok büyük bir kısmı ciddi anlamda devletle senkronizedir ve özellikle devletin temellerini oluşturan Ermeni soykırımı, Kürt inkârı gibi konularda devlet gibi düşünüp onun refleksleriyle hareket eder. Dolayısıyla devletle birlikte inşa ettikleri inkâr üzerine kurulu resmi tarihleriyle yüzleşmek en zor seçenektir. Adı geçen partilerin oy oranları toplandığında hem karamsar bir tablo ortaya çıkıyor hem de 1915’ten günümüze Türk devlet-toplum ilişkisinin pek değişmediğini gösteriyor. Dolayısıyla devletin yüz yıllık yüzleşilmeye muhtaç onlarca olayında toplumun suskun kalması bu tarihsel kurucu ve suçlu rolünden kaynaklıdır ve devletin/Türk Müslüman toplumun geçmişiyle yüzleşebilmesi için hala ciddi anlamda zamana ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor.

Buna karşın Kürt hareketinin halklar ve haklar meselesine yaklaşımından kaynaklı Kürt toplumu Ermeni soykırımına dair geçmişiyle yüzleşmeye ve hesaplaşmaya daha açık bir tavra sahip. Kürt toplumunun 1915 soykırımına dair kendi içinde de olsa yüzleşmeye başlaması 1915’i unutmaktan çok hatırlayıp gündemde tutması, Kürtler açısından önemli bir adımdır. Muhtemelen kısmi de olsa bu yüzleşme deneyimini soykırımda yer alan toplumlara ve belki de Türk devletine geçmişiyle yüzleşmek için bir kapı aralar.

[1] Bu kısa yazı, büyük oranda Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümünde Osmanlı Kürt Basınında Kürt-Ermeni İlişkileri konulu yüksek lisans tezinden yararlanılarak yazıldı: “Ayhan Işık, “Kurdish and Armenian Relations in The Ottoman Kurdish Press (1898-1914)” (Thesis, İstanbul Bilgi University,  Institute of Social Science, Master of Arts in History, 2014).”

[2] Bejik ismi için Adnan, Namık Kemal Dinç Çelik, Yüzyıllık Ah Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbakır (İstanbul: İsmail Beşikci Vakfı Yayınları, 2015) kitabına bakılabilir.

[3] David Gaunt, I. Dünya Savaşı Sırasında Doğu Anadolu’da Katliamlar, Direniş, Koruyucular: Müslüman- Hıristiyan ilişkileri, 1. baskı, Belge yayınları 573 (Sultanahmet, İstanbul: Belge Yayınları, 2007). s.431

[4] Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış barış: Doğu Vilayetleri’nde misyonerlik, etnik kimlik ve devlet 1839-1938 = Verpasste friede: mission, ethnie und staat in den ostprovinzen der Türkei 1839-1938, 2. baskı, iletişim yayınları 1075 (İstanbul: İletişim, 2005).

[5]  Karpar, Kemal, “XIX. Yüzyılda Osmanlı’da Nüfus ve İskan Politikaları” Osmanlıda Nüfus ve İskan Politikaları içinde (İstanbul, Bisav Yayınları, 2006) s. 95-112 http://www.bisav.org.tr/userfiles/yayinlar/NOTLAR_15.pdf

[6] Hacî Qadirî Koyî (1815-1897), Dîwan (Stockholm: Nefel, 2004).

Hîç xîretêk nemawe sed car qesembe Qur‘an

Peydabe Ermenistan namênê yek le kurdan‘

[7] “AKP, CHP ve MHP, AP’ye Karşı Birleşti”, 16 Nisan 2015, http://t24.com.tr/haber/akp-chp-ve-mhpden-apye-karsi-birlesti,293777

Soykırımdan Nasıl Kurtuldular? Pakrat Estukyan’ın Ailesinin Hikâyesi

Harun Ercan: Öncelikle kısaca kendinizi tanıtabilir misiniz?

Pakrat Estukyan:  Tabi… 1953 doğumluyum. İstanbulluyum, İstanbul’da doğdum. Ama bugün size atalarımdan bahsetmek istiyorum. Öncesinde şunu söyleyeyim, ben Agos Gazetesi’nin Ermenice sayfalarında editör olarak çalışmaktayım, Ermenice editörü olarak. Ben İstanbul’da doğdum, annem ve babam da İstanbullu sayılırlar. Babam İstanbul’da doğdu, annemse doğum yeri Trabzon diyeceğim ama 40 günlük değildi daha İstanbul’a geldiğinde. Kırkı çıkmadan İstanbul’a gelmişti. Gülcemal vapuruyla. Herkesin anne tarafından ve baba tarafından anneannesi olur babaannesi olur ve dedeleri olur. Benim de vardı. Bunlardan birini ben hiç hatırlamıyorum. O öldüğünde ben sekiz aylıkmışım. Ama onun hikâyelerini çok duydum. Babamın babası, Markar… Markar Çalıkyan. Önce Markar’ın hikâyesini anlatmak isterim size. Markar Çalıkyan, Suşehri’nin (Sivas) Yukarı Ezbider köyünden bir köylü ailesinin çocuğu olarak doğmuş 1876 yılında. O bölgedeki pek çok köylü ailesi gibi senenin uzun bir zamanını gurbette çalışarak geçirirmiş. Markar, dedemin babası olan Astik Ağa ile birlikte ve diğer kardeşleri ile birlikte amcalarıyla birlikte İstanbul Ortaköy’deki ekmek fırınında çalışmaktaydı. 1915 Soykırımı başladığında hatta belki de daha önce Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşına girme kararı aldığında, dedemin çalıştığı fırındaki herkes askere kaydedildi. Ve Osmanlı askeri olarak savaşın içinde düştüler.  Dedem Filistin cephesine gönderildi. Ve Filistin’de savaşırken İngilizlere esir düştü. Tabi I. Dünya Savaşı bitince de askerliği de bitmiş sayıldı. Mütareke[1] ile terhis oldu. Ve memlekete yani Sivas’a gitmek üzere İstanbul’a geldi. Savaş yılları boyunca hiç kimseyle mektuplaşma imkânı olmamıştı. Hiç kimseden haber alma imkânı olmamıştı. Niyeti, İstanbul’a varıp Haydarpaşa’dan Sirkeci’ye geçmekmiş. Oradan bineceği bir vapurla da Giresun’a gidecekmiş. O zaman karayolu olmadığı için Sivas’a gitme yolu böyleydi. Giresun’a kadar vapurla gidiliyordu, Şebinkarahisar üzerinden de Sivas’a gidiliyordu.

Harun: 1915’ten hiç haberi yok herhalde?

Pakrat: Hayır. Haydarpaşa’da trenden inmiş ve garın civarında bir çadır kent ile karşılaşmış. Çadır kentte neredeyse herkesin Ermenice konuştuğunu görmüş. Bu insanların arasında dolaşırken merak etmiş ‘ne bu kalabalık, niye çadırda yaşıyor bu insanlar’ diye. Orada kayınbiraderi ile karşılaşmış. Kayınbiraderinin adı Xaçik. Hemen kucaklaşmışlar. Terhis olduğunu anlatmış, memlekete gideceğini söylemiş kayınbiraderine. Ve acı gerçeği orada Xaçik’den duymuş. Kayınbiraderi demiş ki “artık memleket yok, artık köyümüz yok, artık senin bir karın yok bir kızın yok. Anamız da yok. Herkes öldürüldü”. Dedem o günden beri İstanbul’da. Döner gider yine Ortaköy Fırınına. Yine orada çalışmaya başlar. Dedeme bir daha geleceğim hikâyenin devamında. Babaannem ile evlenme şeklini anlatmak için.

Harun: Babaannenizin hikâyesini anlatabilir misiniz?

Pakrat: Ağavni’ydi babaannemin adı. Kızlık soyadı da Mutafyan. Tokatlı, Erbaalıydı babaannem. Dedem gibi köylü değildi. Kentte yaşıyordu. Babası tütün ticaretiyle ve tütün ekimiyle uğraşıyordu. Hem tütün yetiştiriciliği yapıyorlardı, hem de tütünü satıyorlardı. Tütünü, o zaman da tekel vardı tütün üzerinde, tekele sattıklarında bir kazanıyorlardı kaçakçıya sattıklarında bir buçuk kazanıyorlardı. Babaannemin anlatımlarından biliyorum ki kendi babası hem tekele yani o zamanki adıyla Reji İdaresine tütün satarmış, hem de kaçakçılara da el altından satar daha çok kar edermiş. Geçimleri iyiymiş. Geçimlerinin iyi olduğunu ailenin yaşam tarzından da anlıyorum. Derdi ki; “Ağabeyim kanun çalardı. Yeni yeni iki tane gümüşten yüksük yaptırmıştı kanun çalmak için”. Bunları söyledikten sonra, “o yüzükleri kullanmaya bile kısmet olmadı, hemen arkasındandı katlettiklerinde”. Öbür dayımlar da kumaşçı dükkânında çalışırmış. Şöyle anlatırdı: “Kumaşçı dükkânında Erbaa’ın madamlarına ve hanımefendilerine hizmet ederdi. İstanbul’dan ve Avrupa’dan kumaş getirtirlerdi. O orada tezgâhtar olarak çalışıyordu, kendi dükkânı değildi, ama çok beğenilen bir tezgâhtardı benim abim. O hanımefendi de kibar bir adamdır diye ondan kumaş almayı tercih ederlerdi”. Böyle hikâyeler anlatırdı. Sonra Erbaa’da soykırımın nasıl yaşandığını anlattı bana. Dedi ki:

Bir gün, evde olanları evden, iş yerinde olanları çarşıdan dükkânlarından topladılar Erbaa’daki bütün Ermeni erkeklerini ve bir arsaya götürdüler, dikenli tellerle çevrili bir arsaya. Herkes ağlaştı, dövündü. Ben o zaman 12 yaşındaydım, neyin ne olduğunu tam da anlayabilecek yaşta değildim ama kötü bir şeyler olduğunun da farkındaydım. Herkes bunu konuşuyordu. Erkekleri götürdüler, erkekleri götürdüler diye… Ağabeylerim de götürülmüştü. Babam da götürülmüştü. Dayım da götürülmüştü. Küçük dayım vardı, çok severdim küçük dayımı, Rufen dayım. Onu da götürmüşlerdi. Üzerinden saatler geçti, annem dedi ki bunlar şimdi acıkmıştır, kimse onlara orada yemek de vermez, bana bir tencere yemek verdi, dedi ki “bunu götür babanlara”. Çünkü o dikenli telle çevirdikleri arsa bizim evden çok uzak bir yer değildi. Ben tencereyi aldım gittim. Tel örgülerin arkasından baktım baktım buldum bizimkileri. Dedim ki annem gönderdi bunu. Abim beni bir azarladı, bir tersledi, dedi ki defol git buradan, bir daha buralarda görürsem seni ayaklarını kırarım senin. Sakın gelme bir daha buraya, git evden dışarı çıkma.

Ağlaya ağlaya bunları anlatırdı… Ve derdi ki:

Onları son görüşüm oldu. Sonra duyduk ki, o erkeklerin hepsini Erbaa’ın dışına çıkarmışlar ve orada topluca öldürmüşler. Onları öldürdükten sonra bu sefer zabıtalar evleri dolaştı. Bize dediler ki “hepiniz çıkın evlerden, sürgüne gideceksiniz. Yanınıza alabildiğinizi alın, yürüyün”. Ne alabilirdik ki? Birkaç bohça hazırladı annem. Ve biz yola düştük. Bütün bir gün yürüdük. Gün akşama geldiğinde biz Erbaa’a varmıştık. Epeyi bir patırtı gürültü çıktı, Erbaa’da bizi istemediler. Sonuçta şehir dışında bir yer gösterdiler, dediler ki “bu akşam burada kalın, sabah buradan devam edeceğiz”. Yorgunluktan bitmiş, bitap düşmüştük. Ertesi sabah biz daha yola çıkmadan bir kızılca kıyamet daha koptu. Atlılar üşüştüler bizim bulunduğumuz yere. Herkes dehşet içerisinde “Topal Osman gelmiş, Topal Osman gelmiş!” diye korku panik halindeydi.[2]  Topal Osman denen adamı ben gördüm atının üzerinde. Sağa sola bağırıyordu herkese. Dedi ki, “toplayın bunların hepsini kimse bir yere gitmeyecek, hepsini götürün Niksar’a. Şehir hamamına götürün doğru..” Biz ne olacağını anlamamıştık. Ama Niksar’ın Türk kadınları anlamışlardı ne olacağını. Hepimizi hamama soktular. Derken Niksar’ın Türk kadınları geldiler hamama. Her biri bir kız çocuğunu alıp kaçırmak istedi. Kaçırdılar. Biri de beni alacak oldu. Annem ona çok yalvardı, “bundan ufak bir de oğlum var, onu da al” diye. Almadılar kardeşimi. Beni aldılar. Komşumuzun kızı vardı, onun da adı Ağavni, onu da aldılar. Onu da başka bir aile aldı. Sonrasında o hamamı ateşe verdiler. Oradaki bütün kadınlar ve çocuklar, benim annem, kardeşim, teyzem, hepsi orada kaldılar.

Harun: Babaannenize nasıl davranmışlar?

Pakrat: Babaannemi evine götüren aile demiş ki, “kızım sen bundan sonra bizim kızımızsın artık. Bu evdeki diğer çocuklar neyse sen de bizim için osun. Ama biz sana bir isim vermeliyiz ki, her şey daha iyi olsun. Bundan sonra senin adın Emine olacak”. Babaannem kısa bir süre sonra tifüse yakalanmış. Ateşli bir hastalıkmış tifüs. Titreme nöbetleriyle. Tifüste saçları dökülmüş çokça. O aile çok iyi bakmış babaanneme. O kadar ki ailenin diğer çocukları babalarına annelerine isyan ediyorlarmış “gâvurun kızına beyaz ekmeği yediriyorsunuz, bize siyah ekmeği yediriyorsunuz, ne biçim annesiniz, ne biçim babasınız” diyerekten. Her defasında babaları tersleyip susturuyormuş çocuklarını. Babaannem o ailenin yanında iki veya üç sene kalmış. Akabinde Ermeni bir kadın, Niksarlı, kapı kapı dolaşıp, şalvar dikip satıyormuş sözüm ona, ama bir yandan da çok önemli bir faaliyeti var, bu şekilde kaybolmuş Ermeni kızlarını tespit ediyor. Ve onların İstanbul’a götürülmesini sağlıyor. Babaannemi de tanımış. Öğrenmiş. İz sürmüş. Sonrasında, önce babaannemle bir yolunu bulup konuşmuş. “İster misin seni İstanbul’a götüreyim mi, orada Ermeniler var, burada başka Ermeni yok” diye sormuş. Babaannem “isterim” demiş. Onun üzerinde gene bir yolunu buluş o aileyi ikna etmeye girişmiş. Ben bu çocuğu tanıyorum. Bunun babası hayattadır. İstanbul’dadır. Ben bunu götüreyim. Şudur, budur… Çokça dil döküp bu insanları bir şekilde ikna etmiş. Ve babaannemi almış İstanbul’a getirmiş. İstanbul’da götürebileceği yer yok. Şu anda da Çemberlitaş semtinde tarihi bir han vardır, Vezir Han adında. Bu Vezir Han atölyeler bölgesindedir. Ve babaannemi Vezir Han’daki bir bekâr odasına yerleştirmiş. Çünkü o kadının kendi kardeşi de orada yaşıyor ve başka birkaç bekâr erkek daha yaşıyorlar. Demiş ki işte, “burada bir barınalım bakalım”. İşte o dönemde her nasıl oluyorsa bir öbürüne haber ederek, tanıdıklar vasıtasıyla dedeme bahsediyorlar “böyle bir kız var sen bunla evlenirsen işte o da sahipsiz kalmaz, sen de karın öldü, çocuğu öldü, yalnız kalmazsın” diyorlar. Dedem razı oluyor. Babaannem ve dedem böyle evleniyorlar. İkisinin arasında 20 yaş fark vardı. O yıllarda, soykırım yıllarında bu 20 yaş farkı çok normaldi. Daha büyük farklar da normaldi. Çünkü ortada bir sürü sahipsiz kalmış çocuk vardı. O zamanki yetimhaneler 16 yaşından büyük çocukları artık yapılarında muhafaza edemiyorlardı. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde Çocuk Esirgeme Kurumu 18 yaşına bu limiti koymuş. O 1915’in devamındaki yıllarda ise bu limit 16 imiş. 16’dan sonra kapı dışarı ediyorlarmış çocukları. Dolayısıyla böyle 20 yaş farkla evlenen çok insan var. Onlardan biri de babaannem ve dedem. Hiçbir seçme hakları yok. Kaderlerine razı olmak zorundalar. Ve iki taraflı bu… Dedem almış babaannemi, sonra da fırında çalışan birinin tavsiyesine uyarak Rumeli Hisarına gitmişler yürüyerek, sırtlarında bir yorgan, bir döşek. Rumeli Hisarına gitmişler. Orada kiralık bir ev bulmuşlar. Ve orada yaşamaya başlamışlar. Akabinde Rumeli Hisarı kilisesinde de düğün yapmışlar. O düğünün belgesi halen bende. Evlenme belgesi, papazın tanzim ettiği, patrikhanenin onayladığı. Babaannemin kızlık soyadını o belgeden ötürü biliyorum ben, Mutafyan olduğunu. Yoksa kendisi öyle bir şey söylememişti, ben de sormamıştım. Babaannem öldüğünde ben 22 yaşındaydım.

Harun: Anne tarafınızın hikâyesini anlatabilir misiniz?

Pakrat: Bütün gençlik yıllarım boyunca annemin annesi ve babasıyla beraber yaşadım. Onların da hikâyelerini çok dinledim. Anne tarafından dedemin ismi Vartan’dı. Baba tarafından dedemle aynı kaderi paylaşıyorlar. Şöyle ki, nasıl ki babamın babası Sivas’tan fırında çalışmak üzere İstanbul’a gitmiştiyse, annemin babası da Erzincan’ın Kemah ilçesinin Marik köyünden gurbette çalışmak üzere Rusya’ya gitmişti, inşaatlarda amelelik yapmak üzere. O dönemde Ermeni köyleri için çok yaygın gurbet mekânlarıydı İstanbul ve Rusya şehirleri. Çünkü ağır vergi yükü altındaydılar. Toprağın verdiği, bu vergi yükünü kaldırmaya yetmiyordu. İnsanlar senenin büyük bölümünü, 9-10 ayını işçilik yaparak, gurbette çalışarak geçiriyorlardı. Orada kazandıkları parayla ailelerin geçimlerini sağlıyorlar ve vergilerini veriyorlardı. Her sene hasat zamanı da köylerine geliyorlardı. 1-2 ay kadar köylerinde kalıyorlardı. Annemin babası da I. Dünya Savaşı çıktığında Rusya’daymış. İki abisiyle birlikte üç kardeş, inşaatlarda amelelik, ırgatlık yapıyorlarmış. Savaş patladığında bütün yollar kapanmış. Türkiye’ye gelmeleri mümkün değilmiş. Aileleri sürgün edilmiş ve o süreçte bundan haberdar değillermiş. Nice sonra Bulgaristan’dan başlayarak bütün Karadeniz sahili boyunca gurbette çalışan Ermeni’ler duyarlar ki, Antranik diye bir asker etrafına gönüllü asker toplamaktadır. Ve bu insanlar da gidip Antranik’in ordusuna yazılırlar. Onlardan biri dedemdir. Vartan dedem… Bu işler olurken 17 veya 18 yaşındadır. Dedem ağabeyleriyle birlikte Antranik’in ordusuna katılır. Dolayısıyla o 1915’de şahsen kendisi Türklerin zulmüne uğramamış bir insandır. Ama bütün ailesi Türklerin zulmüyle yok edilmiş insanlardır. Ona Ruslarla birlikte savaşarak, Türklere zulüm yapmak düşer. Hani mütemadiyen söyleniyor ya işte, Ermeniler bize şöyle yaptı böyle yaptı, o bahsettiklerinden biri muhtemelen dedemdir. Çünkü Antranik hakikatten de güçlü bir asker olmuştur. Paşa namıyla, Antranik Paşa veya Antranik Ozanyan gerçek adıyla. Çok savaşmış. Dedem çok fazla böyle şeyler anlatmadı sivil halka şunu yaptık ettik diye . Askerlere karşı savaşlarını anlattı ama bana hiç de ihtimal dışı gelmiyor ki yollarında bir Müslüman köyüne rastladılarsa köy halkına da vicdanlı davranmamış olsunlar. Doğrudan doğruya öyle bir tanıklık yok ama o dönem de yarı da başıbozuk ordusu gibi bir ordudur bahsettiği şey.

Harun: Milis gücü olarak hareket ediyorlarmış galiba?

Pakrat: Gönüllülerin ağırlıkta olduğu bir grup. O çatışmalar esnasında dedem yaralanmış. Çenesinden bir mermi girmiş. O yüzden dedemin çene kemiği eğri büğrü bir şeydi,  kırılmıştı yani çene kemiği. Yaralandıktan sonra cephe gerisine düşmüş dedem. Ama askerlerle çatışmaya devam etmektedir. İki abisi de devam etmektedir. Orada onlarla yolu kopmuş, onlar Rusya’da kalmışlar savaş bittiğinde. Kendisi ise Türkiye’de kalmıştır. O yaralı haliyle tedavi gördüğü yer bir manastırdır. Protestan misyonerlerin işlettiği, çalıştırdığı bir manastırdır. Manastırın reviridir. O manastırın yanı sıra da bir yetimhane varmış. Dedemin yaraları iyileşmiş, yaraları iyileştikten sonra o manastırdaki Protestan rahip dedemi bir süre daha orada alıkoymuş. Ona görevler vermiş revirde çalışması için. Ve bir gün de kulağına fısılmış ve demiş ki, “şu yetimhanede senin yaşına uygun başına uygun boyu posu uygun bir kız var. Senle bir gidip ziyaret edelimde, razı olursan isteyelim o kızı”.

Harun: Manastır neredeymiş biliyor musunuz?

Pakrat: Manastırın yerini bilmiyorum. Bu dedem o rahiple birlikte bir sepet meyve de alıp yetimhaneye ziyarete gitmişler. Yetimhanede de bir rahibe varmış zaten. Rahibeye dertlerini söylemişler. Rahibe neneme sormuş, “razı mısın, gidecek misin bu adamla?” diye sormuş. Nenem de “peki” demiş. Ve bunlar evlenmişler. Bunların düğününü kıyan adam o dönem Trabzon’un ruhani önderidir. Daha sonra İstanbul’a patrik olacaktır. Ve bunlar Trabzon’da yaşamaya başlamışlar. 1922 yılında dedem Osmanlılar tarafından bir daha askere alınır, Türkler tarafından yani Türk askeri olarak. Orduya kaydedilmiş ve Çanakkale’ye gönderilmiş. Artık o dönemde Çanakkale savaşı falan yoktu, Çanakkale 1915’de olmuş bitmişti. Dedem yokken, anneannem hamiledir. Dedem askere gideceği zaman anneanneme döner der ki, “eğer kız doğarsa adını Siranuç koyarsın”. Böyle der ve gider. Akabinde annem doğar. Annemin doğmasından sonra, 20-30 gün sonra Patrik çağırır makamına, der ki “kızım emir geldi Trabzon’u tahliye edeceğiz. Burada hiç Ermeni ve Rum kalmayacak. Nereye gitmek istersin? Eğer istersen Fransa’ya giden bir gemi var… Bostan’a giden bir gemi var… İstanbul’a giden gemi var… Atina’ya giden gemi var… Nereye göndereyim seni? Marsilya’ya mı yoksa, nereye gidersin?” Anneannem kocasının asker olduğunu düşünüp daha uzak bir yer olmasın diye der ki “İstanbul’a gitmek istiyorum madem gideceksek”. Çünkü bir yandan İstanbul’da bir ümidi daha vardır, onun da babası gurbettedir. İstanbul’da gurbettedir ve ondan bir daha haber almamıştır. “Belki babamı bulabilirim” düşüncesiyle anneannem der ki “İstanbul’a gideyim”. Gülcemal denilen meşhur bir vapur vardır bizim tarihimizde. Gülcemal vapuruna bindirilirler. O dönemin iyi vapurudur Gülcemal ama anneannem der ki, “zenginler kamaralara yerleştiler, ama biz yoksulduk. Bize güverte kaldı. Bir hafta sürdü Trabzon’dan o vapurun İstanbul’a gelmesi. O esnada ben en çok güvertede bebek soğuktan ölecek diye korkardım. Kundağı ikide birde geminin bacasına yaslardım ki oradan sıcaklık gelsin”. Sonra şöyle derdi, “Biliyor musun aslında ölecek diye korkmuyordum. Daha çok korktuğum başka bir şey vardı, ölürse gemide ölenleri denize atarlar diye duymuştum. Bu düşünce çok korkutuyordu beni” derdi. Ölmesinden çok ölüsünün deniz atılmasından çok korkuyordum. Ve bu gemi böyle böyle gelir. Anneannem de kim kime nasıl yol gösteriyorsa, ne yapıyorsa bilmiyorum, İstanbul’da bir muhacir toplanma merkezi vardır Samatya’da. Bugünkü Surp Kevork Kilisesinin bulunduğu avlusunda ve civarında. Anneannem de elinde kundağıyla oraya gelir, oraya iner.

Harun: Bu arada anneannenizin nereli olduğunu biliyor musunuz?

Pakrat: Şebinkarahisarlı. Onun adı da Arusyak’dı. Bu esnada dedem terhis olmuş Çanakkale’den. Ve terhis olunca direk Trabzon’a gitmiş karısını ve çocuğunu aramaya. İletişimler öyle bir halde ki, Trabzon’dan herkesin tahliye edildiğini Trabzon’a varınca öğrenmiş. Ve başka bir gemiyle tekrar gerisin geri İstanbul’a yola çıkmış. Çünkü birileri söylemiş “İstanbul’dalar” diye, “İstanbul’a gemisiyle gitti” diye. İstanbul’a gelmek üzere gemiye biner fakat yolda gemiye bir telsiz talimatı gelir. Denir ki, “bu gemi İstanbul limanına uğramayacak çünkü İstanbul’da çok gâvur var direk Yunanistan’a gidecek”. Gemi gelmiş Kumkapı, Samatya açıklarında, İstanbul limanı denilecek alanda mecburen demirlemiş, kömür ikmali yapması gerekiyormuş ama yolcu inmeyecekmiş. Fakat böyle bir geminin Trabzon’dan geldiğini duyan bir sürü muhacir, kayıklarla gitmişler geminin etrafında dolaşmaya. Giden muhacirlerden bir tanesi de anneannemdir. Kundaktaki bebeği emanet bırakmış o indiği göçmen kampında, Samatya Kilisesi bünyesindeki kampta. Kendisi bir tanıdıkla, bir komşuyla inmiş rıhtıma, oradan kayıkla geminin kenarına. Geminin kenarında kayıkla turlamışlar kürek çekerek. Ve güvertede tanıdığı birisini görmüş Trabzon’dan. Ona dedemi sormuş “Vartan gemide mi? Vartan da geldi mi?” diye. O da demiş ki, “Vartan gemideydi ama şimdi göremiyorum. Bilmiyorum”. Anneannem eli boş geri dönmüş. Geri döndüğünde dedemi bebeği kucağında o kalabalıkta bulmuş. Dedem meğerse atlamış gemiden, yüzme bilmediği halde atlamış. Biri onu kayığa almış. Bir şekilde daha önce karaya çıkmış. Anneannem sormasından daha önce ve yine bir şekilde o kilisenin yolunu bulmuş. Anneannem gidiyor ve görüyor ki dedem o kampta, annem de kucağında. Ve buluştular. O günden itibaren onlar da Samatya’dalar. Annem Samatya’da büyüdü. Samatya’daki ilkokula gitti. Evleninceye kadar Samatyalıydı. Evlenip Rumeli Hisarına gelin gitti. Ben de Rumeli Hisarında doğdum. İşte bizim hikâye böyle. Anneannemin hikâyesini anlatmadım farkındasın değil mi? Anneannem Şebinkarahisarlı Tamzara köyünden. 1915 yılında o da 12 veya 13 yaşında. Onun da babası söylediğim gibi gurbette. O kardeşlerinden büyüklerinden biri, öbür kardeşleri kendinden küçük, bütün kardeşleri ve annesiyle tehcir edilirler. Anneannemin hikâyesi, Eğin şehrinde kopar. Annesi yolda hastalanmış. O da tifo veya tifüs olmuş ve ölmüş. Çaresiz kalmışlar. Annelerinin ölüsü önlerinde, çocukları yanında, anneannem ve kardeşleri ne yapacaklarını bilemez, şaşkın haldeyken bir asker gelir. Anneannemin annesinin ayağına bir ip bağlamışlar. Ve o cesedi çeke çeke götürmüşler. Anneannem o manzarayı anlatırken şöyle derdi: “Eğin şehrinin sokakları basamaklıdır, merdivendir. Düz yokuş değildir. Hep basamak basamaktır. Ben bütün öteki kardeşlerimi böyle koynuma aldım, kucakladım, hiçbirine baktırmadım ama ben baktım. Annemi götürürken o asker, annemin ölüsünün kafasının küt küt o taşlara vurma sesi şimdiye kadar kulaklarımdadır” diye anlatırdı. Eğin şehri basamaklıdır. Sonra Eğinli insanlarla tanıştıkça sordum “sizin sokaklarınız basamaklı mıdır?” diye. Halen basamaklıymış sokaklar Eğin’de. Sonra kardeşlerini nasıl kaybettiğini bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var o da bir Türk ailenin yanında hayatta kaldı. O aileler de bizim yakın zamanlara kadar da, yani yakın zamanlar derken benim gençlik yıllarıma kadar da temaslarımız sürdü. Bizim ailenin hikâyesi bu işte. Ama şimdi belki sana ilginç gelmiştir bu hikâyeler, hiçbir Ermeni’ye ilginç gelmez. Hangisi anlatsa benzer bir hikâyesi vardır.

Röportaj deşifrasyonu: Evin Jiyan Kışanak

[1] Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması: Osmanlı devletinin I. Dünya Savaşını kaybettiğini kabul ettiği ve şartları arasında Osmanlı ordusunun kayda değer bölümünün terhis edilmesi bulunan ateşkes anlaşması.

[2] Topal Osman Rumlara, Ermenilere ve Alevilere karşı I. Dünya Savaşı sürecinde ve sonrasında yapılan katliamların kayda değer bir kısmını gerçekleştirmiş Teşkilat-ı Mahsus üyesidir.  Sonrasında Mustafa Kemal’e muhalefet ettiği için öldürtülmüştür.

Güney Afrika’dan Kürdistan’a Çatışma ve Çözüm
Ahmet Hamdi Akkaya*

Silahlı çatışmaların çözümünde müzakere yönteminin öne çıkması aslında oldukça yeni bir gelişme sayılabilir. İkinci Dünya Savaşı sonrasından 1980lere kadar olan dönemde, devletlerin veya karşıtlarının zaferiyle sonuçlanan iç savaşların kaderi bu tarihten sonra ciddi biçimde değişti. 1990’lardan itibaren silahlı çatışmaların müzakere yoluyla çözümü giderek daha öne çıktı. 1940’dan 1980’lere kadarki süreçte müzakere yoluyla sona erdirilen silahlı çatışmaların sayısı çok sınırlı iken, 1990lardan itibaren bu yöntemle sona eren silahlı çatışma sayısı, bir tarafın zaferi ile sonuçlanana eşittir (Toft, 2009, s.6). Özellikle Güney Afrika ve Kuzey İrlanda’da müzakere yoluyla çözüm süreci denemelerinin başarıyla sonuçlanması tüm çatışmalı durumlara örnek gösterilmeye başlandı.

Kürdistan Özgürlük Hareketi (KÖH) ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında süregiden çatışma süreci ve çözüm girişimleri de zaman zaman bu örneklere atıfla tartışılıyor. Çatışmaya yol açan sorunların niteliği ve çatışmanın biçimi açısından ciddi farklar bulunsa da, mücadele eden güçler ve çözüm sürecinin kimi özellikleri, özellikle G.Afrika deneyimi ile şaşırtıcı benzerlikleri gündeme getiriyor. Bunlardan en önemlisi olarak, her iki örnekte de masanın bir yanında direniş safları açısından hegemonik yanı güçlü 2 örgüt ve lider (Afrika Ulusal Kongresi/ANC-Nelson Mandela ve Kürdistan İşçi Partisi/PKK-Abdullah Öcalan) olması ve her iki liderin de cezaevinde iken bu süreci başlatmaları belirtilebilir. Nitekim, senaryosu, tarihçi-yazar Robert Harvey’in The Fall of Apartheid (Apartheid’ın Çöküşü) adlı araştırma kitabına dayanan Güney Afrika’da Apartheid rejimi ile ANC arasındaki müzakere sürecini anlatan Endgame (Son Oyun, 2009) adlı filmde geçen şu diyaloglar bile çarpıcı benzerlikler konusunda fikir verebilir.

Dr.Noel Barnard (heyete): “Başkan, kamuoyu önünde hala resmi politikayı savunuyor: Teröristleri yenmeden onlarla görüşmezsiniz. Özel olarak ise, sizin bu diyalogu mümkün olduğunca sürdürmenizi istiyor… ANC’nin güç yapısındaki kırılma noktalarını daha fazla bildikçe, oyunun sonunu daha iyi kontrol edebiliriz…”

P.W.Botha (Barnard’a): “Sen, bu görüşmeleri bana ‘ANC’nin üzerinde etki sahibi olacağız, Mandela’ya karşı elimiz güçlenecek’ diye pazarladın. Bunu sağlamayacaksa ne faydası var?”

ANC Heyeti (G.Afrika heyetine): “Mandela’nın ve tüm politik tutukluların serbest bırakılması ve politik örgütlenme üzerindeki yasakların kalkması. Ancak bundan sonra gerçek bir demokratik yönetime uzlaşılarak geçilebilir.”

G.Afrika Heyeti (ANC heyetine): “Bunlar olmazsa, ayaklanma ve kan dökülecek mi demek istiyorsunuz…. Bu eski terör taktiğidir, görüşmeler başlayınca şiddeti artırmak yani… Eğer bunun hükümetle görüşmelerde elinizi güçlendireceğini düşündüyseniz, yanılıyorsunuz.”

Mandela (ANC Yönetimine): “Değerli arkadaşlar, en iyimser tahminle Başkan beni kafeste görüp böylece boyun eğdireceğini sanıyor. Fakat ben de 20 yıldır bu an için kendimi hazırlamışım. Barnard ile konuşmak riskli idi fakat bir şeye güvenebilirsiniz; ben koşulları müzakere etmiyorum, sadece ANC’nin bunu yapmasını kolaylaştırıyorum. Sonuçta kesin olan şu; ben ve siz beraber o kadar uzun bir yol katettik ki, şimdi bizi birbirimizden ayırmaları mümkün değil.”

Barnard (Botha’ya): “Resmi görüşmeler başlamadan önce, iki taraf da tavizler vermeli. Eğer biz Mandela’yı bırakarak bir jest yaparsak…”

Botha (Barnard’a): “Ben Mandela’nın serbest bırakılmasından hiç sözetmedim.”

Barnard (Botha’ya): “Bu artık bir politik kendini kurtarma meselesi değil efendim. Sizin zaman kazanma politikanız bir belirsizlik boşluğu yarattı ve bu artık şiddeti besliyor. Şimdi inisiyatifi alırsanız, ülkeyi iç savaşın kenarından döndüren vizyon ve devlet adamlığına sahip olarak tarihe geçeceksiniz.”

Botha (Barnard’a): “Tarih, dümeni erken bıraktığımı da söyleyebilir. Eğer Mandela’ya özgürlüğünü şimdi verirsem, elimizdeki en büyük kozu bırakmış oluruz. O da herkes gibi; ne kadar çok alırsa, daha fazlasını isteyecektir. Kilit O’dur.”

Filmden alınan bu diyaloglarda kalın harflerle verilen isimlerin KÖH-TC cephesindeki muadilleri yani; N.Mandela=A.Öcalan, P.W.Botha=R.T.Erdoğan, Dr.Noel Barnard (o dönemki Güney Afrika İstihbarat Teşkilatı’nın sorumlusu)=H.Fidan, ANC=PKK ile değiştirilmesi halinde de metnin hayli inandırıcı olacağı açıktır. Bunun nedeni ise; filmde konu edinilen Güney Afrika’da 1985 ile 1990 yılları arasında yaşanan dönem ile şu an KÖH ile TC arasında yürütülen ve ‘çözüm süreci’ olarak adlandırılan sürecin benzerlikler göstermesidir. Bu açıdan ANC’nin yaşadığı deneyime yakından bakmak faydalı olacaktır. Bunun için de ANC ile G.Afrika yönetiminin yanı sıra bir çok başka toplumsal ve siyasal gücün de katıldığı 1990 sonrası resmi görüşmeler yerine, Mandela’nın hapisteyken başlattığı ve ‘görüşmeler üzerine görüşme’ olarak adlandırdığı dönemi esas almak daha doğru olacaktır. Bu makale de esas olarak 1990 Şubat’ında Mandela’nın serbest bırakıldığı döneme kadarki süreci kapsamaktadır.

Silahlı Mücadeleden Görüşmeye

Yirminci yüzyılın başından itibaren değişik aşamalardan geçen Güney Afrika’daki ırkçı rejim, 1950’li yıllarla birlikte bir çok yasal düzenleme ile daha kapsamlı bir nitelik kazandı. Aynı şekilde, ırkçı rejime karşı mücadele de bu süreçte yeniden şekillendi. 1912’de kurulan ANC, bu dönemde bir yandan 1953 yılında kabul ettiği M(Mandela)-Planı çerçevesinde yeniden yapılanırken, diğer yandan da 1955’de altına imza attığı Özgürlük Beyannamesi ile (Freedom Charter) hem genel programını hem de ittifaklarını belirliyordu (Suttner, 2013). Bu çerçevede şekillenen mücadelenin ilk aşaması 1960’da ırkçı rejimin gerçekleştirdiği Sharpeville katliamı, ardından ANC’nin yasaklanması ve giderek artan baskılarla sonuçlandı. Buna karşı yeraltına çekilen ANC, Mandela liderliğinde silahlı kanadı MK’yi (Zuluca, Ulusun Mızrağı anlamına gelen Umkhonto we Sizwe) oluşturarak yeni bir mücadele sürecine girişti. Kendisi de Etopya’da askeri eğitim gören Mandela’nın liderliğindeki MK’nin daha çok sabotaj niteliğinde eylemler gerçekleştirdiği bu dönem, Mandela’nın Ağustos 1962’de, lider kadronun büyük kısmının ise bir yıl sonra yakalanması ile sona erdi.

Yargılanıp ömür boyu hapse mahkum edilen Mandela ve arkadaşlarının Robben adasına götürülmeleri ile başlayan yeni süreçte ise başlangıçta ANC oldukça etkisiz idi. Örgütsel yapının ağırlıklı olarak yurtdışında şekillendiği bu süreç, ırkçı rejimin ağır baskısı altında büyüyen yeni bir kuşağın radikal eylemlerle ortaya çıktığı 1970lerin ikinci yarısına kadar devam edecektir. Bu dönemde, ANC  Oliver Tambo önderliğinde yurtdışında giderek genişleyen bir ittifak içinde askeri-siyasi-diplomatik çalışmalarına devam ederken,  Mandela ve hapisteki tüm lider kadro açısından tam bir izolasyon dönemi yaşanmıştır.

1962’de tutuklanmasından 1980’lerin başına kadar ki 20 yıllık süreçte, Mandela’nın dışarı ile ilişkisi çok çok sınırlı olmuştur. Aile üyeleri ile çok seyrek yapabildiği görüşmeler ve zaman zaman dışarı kaçırabildiği mektuplardaki bazı mesajları dışında örgüt ve dış dünya ile bağlantısı olmadığı belirtilebilir. Ancak 1980 yılında başlatılan Mandela’ya Özgürlük kampanyası ANC’nin de tekrar aktif güç olarak devreye girdiği bir aşamaya işaret etmiştir. Nitekim ırkçı rejimin başına kendisini ‘savaşcı ve reformcu’ olarak tanımlayan P.W. Botha’nin geçtiği bu süreçte ilk değişim, 1982 yılında Mandela ve üç arkadaşının 18 yıldır tutuldukları Robben adasından Cape Town yakınlarındaki bir hapishaneye (Pollsmoor) getirilmesidir. Mandela ve arkadaşlarının dış dünya ile haberleşme imkanlarının göreceli olarak arttığı bu dönemde ırkçı rejim de, Güney Afrika nüfusunda önemli bir grubu oluşturan Hintliler ve Renkliler için (melez ırkları tarif için kullanılan bir terim, Coloureds) ayrı parlamentolar oluşturmaya karar verdi. Nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan siyahların durumunda hiç bir değişiklik getirmeyen bu ‘açılım’a karşı, ANC ve müttefikleri ise Birleşik Demokratik Cephe (UDF) adlı kitlesel bir oluşumla cevap verdiler. Böylece 1980’ler Güney Afrika’da yeni bir mücadele sürecinin de başlangıcını ifade etti.

1983-85 arasında Mandela, Poolsmoor cezaevinde G.Afrikalı ve yabancı akademisyen, gazeteci ve politikacılarla görüşme şansını elde etti. Çoğunlukla bireysel inisiyatif niteliğindeki bu görüşmeler genellikle kamuoyuna yansımadı ancak değişen atmosferin işaretçisi idi. Nitekim 1985 yılı Ocak ayında ANC’nin ‘Güney Afrika’yı Yönetilemez Kılalım’ çağrısı ile başlattığı kampanya ve Botha’nın Mandela’nın şiddeti reddetmesi koşuluyla serbest kalabileceği yönündeki açıklaması süreci hızlandırdı. Mandela, bir kitle gösterisine kızı aracılığıyla ilettiği mesajla bu teklifi reddetti. 20 yıldan sonra ilk defa Mandela’nın sözleri kitlelerle doğrudan buluşuyordu. Hem Mandela üzerindeki tecritin göreceli kaldırılması hem de ANC’nin yürüttüğü ‘Yönetilmez Kılma’ kampanyası giderek etkili olmaya başladı. Aynı süreçte G.Afrika’ya yönelik hem uluslararası finans çevrelerinin,  hem de bir çok devletin ambargoya varan baskıları artarken, ırkçı yönetim de olağanüstü hal ilan etti. Böylece ‘umutla’ başlayan bir yıl çıkmazla sonuçlanacakken, devlet başkanı Botha’nın daha sonra görüşmelerde kilit rol oynayacak olan Adalet Bakanı Kobie Coetsee’ye ‘Kendimizi iyice köşeye sıkıştırdık. Bundan bizi kurtarabilir misin?’ demesi yeni bir kapıyı aralayacaktı (Sampson,1999, s. 336). Yıl sonuna doğru bir ameliyat geçiren Mandela’yı ziyarete giden eşi ile aynı uçakta yolculuk eden Bakan Cooetse, önce Winnie Mandela ile sohbet edecek, ardından hastanede Nelson Mandela’yı ziyaret edecektir. Mandela, anılarında şöyle anlatır bu beklenmedik ziyareti:

“Hastanedeyken eşim Winnie ziyaretime geldi. Beklenmedik bir ziyaretçim daha vardı: Adalet Bakanı Kobie Coetsee. Kısa bir süre önce bakandan ANC ve hükümet arasındaki görüşmeleri konuşmak için bir toplantı istemiştim ancak bana cevap vermemişti. Ama bu sabah hastaneye geldiğinde sanki eski bir dostunu ziyaret ediyormuş gibiydi. Kibar ve samimi davranıyordu. Saşırmıştım ama gayet normal karşılar göründüm. Hükümet ANC ile bir şekilde görüşmeye yanaşmıştı” (Mandela, c.2, 282).

Bu ameliyattan sonra Mandela hapishaneye döndüğünde arkadaşlarından ayrı bir yere alınır. 24 yıllık hapis hayatında ilk kez tek başına kalıyordur. Gerek Mandela ve lider kadrodan üç arkadaşının 1982 yılında Robben adasından diğer yoldaşlarının yanından alınması, gerekse de 1985 yılı sonunda Mandela’nın tek başına bir yere taşınması aslında nedensiz değildir. Önce tüm liderlik mekanizmasının genel örgüt yapısından, daha sonra da Mandela’nın liderliğin diğer üyelerinden ayrılması ile ırkçı yönetimle görüşmeye daha hazır hale gelecekleri umulmaktadır. Bunun örgüt saflarında ayrışma veya en azından karışıklığa yolaçacağı hesabı da gözardı edilmemektedir. Mandela ise anılarında şöyle değerlendiriyor bu durumu:

“Birkaç hafta sonra yeni koşulların ne anlama geldiğini anlamaya başladım. Bu değişiklik bir fırsattı. Arkadaşlarımdan ayrıldığım için mutlu değildim ve 3. kattaki güneşli terası, terasta yaptığım bahçemi özlemiştim. Ancak yalnızlığım bana belli bir serbestlik de sağladı ve bu sayede uzun süredir düşündüğüm bir şeye karar verdim: hükümetle müzakerelere başlamak. Müzakerelerle mücadelenin ileriye doğru gidebileceği kanaatindeydim. Şayet diyalog başlamazsa her iki taraf da şiddetin ve savaşın karanlık dünyasına çekilecekti. Diyalog çabalarımı bozacak bir tür kontrolden uzak tek başına kalmam, bu yönde ilk adımları atma fırsatı verebilirdi. Üç çeyrek asırdır beyaz azınlık yönetimi ile mücadele ediyorduk. 20 yıldan fazla süredir de silahlı mücadele içindeydik. Her iki taraftan da çok sayıda insan ölmüştü. Düşman güçlü ve dirençliydi. Ancak tüm uçakları ve tanklarına rağmen, tarihin yanlış yerinde durduklarını da anlamış olmalıydılar. Biz ise kendi açımızdan haklıydık ama güçlü değildik. Benim açımdan, askeri bir zafer imkansız bir rüya değilse bile uzak ihtimaldi. Her iki taraftan da binlerin ölmesinin anlamı yoktu. Onlar da bunu bilmeliydi. Artık konuşma zamanıdır. Ancak çok hassas bir süreçti. Her iki taraf da müzakereleri zayıflık ve ihanet olarak görüyordu. Birinin önemli bir taviz vermeden diğerinin masaya oturması mümkün değildi” (Mandela, c.2.285).

‘Görüşme Üzerine Görüşme’ de Zorlu Geçti

Mandela, 1986 yılı başında avukatı aracılığıyla bu niyetinden ANC’nin dışarıdaki lideri O. Tambo’yu haberdar ettikten sonra Adalet Bakanı Cootsee’ye ‘görüşmeler üzerine görüşme’ başlatma çağrısı yapar ancak hiç bir cevap alamaz. Mandela’nın ısrarla üst üste yaptığı görüşme talepleri cevapsız kalır. Böylece hükümetle görüşme umudu bir nevi daha doğmadan sönerken, 1986 yılı baharında yeni bir olanak doğar. 1985 yılında İngiliz Uluslar Topluluğu (Commonwealth) ülkeleri toplantısında İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’ın karşı çıkmasına rağmen, Güney Afrika’daki çözümsüzlüğü aşmak için “önemli kişiler“ (ya da akil insanlar) delegasyonu oluşturma kararı alınmıştı. İçinde Avustralya, Nijerya eski liderlerinin de bulunduğu bu heyet, G.Afrika ziyaretleri sırasında Mandela’yla da buluşurlar. Toplantıda Mandela, müzakereler için zamanın geldiğini ve hükümet ile ANC’nin masaya oturması gerektiğini söyler ve heyete ANC’nin liderliğini yürüten Tambo ile görüşmelerini önerir. Heyetin Mayıs 1986’da ANC liderliği ile görüşme ardından G.Afrika’ya dönüp Mandela ile biraraya geleceği gün, ırkçı rejimin askeri güçleri ANC’nin Botswana, Zambia ve Zimbabwe’dekı üslerine hava saldırısı düzenledi. Böylece görüşme imkanı tamamen ortadan kalkar ve heyet Güney Afrika’yı terkeder.

Bir kez daha müzakareleri ileriye götürme çabaları sonuçsuz kalmış, hükümetin yurtdışındaki askeri saldırıları ve yeniden olağanüstü hal ilan etmesiyle şiddet hızla tırmanmaya başlamıştır. Tam da böylesi bir süreçte, 1986 yaz ortasında Mandela tekrar inisiyatif alır:

“Dışarıdan bakıldığında hiç de müzakere zamanı gibi gözükmüyordu. Fakat böylesi umut kırıcı anlar tam da inisiyatif alma zamanlarıdır. Çünkü böylesi zamanlarda herkes ikilemlerden de bir çıkış arar. Ben de cezaevlerinden sorumlu General Willemse’ye cok sade bir mektup yazarak ‘ulusal öneme sahip bir konuda sizinle görüşmek istiyorum’ dedim. Hafta sonu General ile görüşeceğim haberi geldi ve görüştük. Generale, Adalet Bakanı Kobie Coetsee ile görüşmek istediğimi belirttim… General bakanı aradı ve bir kaç dakika içinde görüşmeye gittik sanki hükümet görüşmeyi önceden ayarlamıştı. Görüşmeler için ileri bir adım atabileceğimiz bir fırsat çıkmıştı önümüze. Üç saat boyunca süren görüşmede Coetsee’nin de sorunun çözümünü istediği belliydi. Bu görüşme benim için büyük bir teşvik oldu. Hükümet ülkenin içine girdiği çıkmazı aşmak istiyordu ve şu anki pozisyonlarını bırakmaları gerektiğini anlamışlardı. Artık bir uzlaşının başında olduğumuzu görebiliyorduk. Süreç ilerlemeden kimseye birşey anlatmak doğru olmayacaktı. Hem Pollsmoor, hem de Lusaka’daki (ANC’nin ülkedışı karargahı) arkadaşlarım süreci iyi analiz ettiklerinde beni destekleyeceklerdi” (Mandela, c.2., 291-292).

Mandela’yı oldukça umutlandıran bu görüşmeden sonra haftalar, aylar geçmesine rağmen Adalet Bakanı Coetsee’den bir ses çıkmaz. Bakana tekrar mektup yazan Mandela bir cevap alamaz. Ancak hükümetin farklı gelişmeler için hazırlandığına dair sinyaller de vardır. 1986 yaz sonundan itibaren hapishanedeki görevliler sık sık Mandela’yı alıp şehir içinde ve etrafında gezilere çıkarlar. Hatta bir keresinde genç bir gardiyan, Mandela’yı evine götürerek ailesiyle tanıştırır. Mandela, anılarında bunu ‘belki de böylesi küçük özgürlükleri tattırarak serbest olmam için bir uzlaşıya götürmek istediler’ diye yorumlar.

1987 yılında Mandela ile Adalet Bakanı Kobie Coetsee görüşmeye başlarlar, üst üste yapılan görüşmelerin ardından yılın sonuna doğru hükümet bir somut öneri yapar: Artık, Mandela, üst düzey yetkililerden oluşturulan bir komisyon ile buluşacaktır. Başkanının Adalet Bakanı Coetsee olacağı komisyonda, cezaevleri genel sorumlusu General Willemse, Mandela’nın kaldığı cezaevinin direktörü ile eskiden akademisyen olan Ulusal İstihbarat Servisi başkanı Dr. Noel Barnard yeralır. Komisyonda cezaevleri sorumlulularının olması, görüşmelerin basına sızması durumunda cezaevi koşullarının tartışıldığı gerekçesini ileri sürmeye de yarayacaktır. İlk resmi toplantısını 1988 yılının Mayıs ayında yapan bu gizli çalışma grubu oldukça sık bir araya gelir. Birkaç ay boyunca neredeyse her hafta görüşme olurken, sonra düzensiz yapılan toplantıların periyodu ardından yine haftada bire döner. Ağırlıkta hükümet tarafından toplantılar ayarlanırken Mandela’nın talep ettiği oturumlar da olmustur.

İlk toplantılarda katılımcıların ANC hakkındaki bilgilerinin polis ve istihbarat kaynaklı olduğu için tek taraflı olduğunu gören Mandela, başlangıçta, ANC’nin tarihi ve hükümetten ayıran temel noktalar üzerinde durmayı tercih eder. Ardından da daha kritik konular olan silahlı mücadele, ANC’nin Komünist Partisi’yle ittifakı, çoğunluğun iktidarı gibi meseleler üzerinde durduklarını belirten Mandela, anılarında şöyle der:

“Görüşmelerde, ilk ve en can alıcı konu silahlı mücadeleydi. Konuyu birkaç ay boyunca tartıştık. Hükümetle müzakerelere başlamak ve benim devlet başkanı Botha ile görüşebilmem için öncelikle ANC’nin şiddeti terketmesinde ve silahlı mücadeleyi bırakmasında ısrar ediyorlardı… Ben de tabii, şiddetten devletin sorumlu olduğunu, ezilenin değil daima ezenin mücadelenin şeklini belirlediğini anlattım… ‘Eğer devlet barışcıl yöntemler kullanırsa ANC de barışcıl yöntem kullanacaktır’ sözlerini riskli de olsa söyledim. ‘Şiddetten arınmak size bağlı, bize değil’ dedim. Bu noktada anlayış düzeylerini yükselttiğimi düşünüyorum ve konu felsefik sorundan ziyade pratik bir sorun noktasına ulaştı. Ancak bakan Coetsee ve İstihbarat şefi Dr. Barnard, Ulusal Parti’nin şiddet kullanan hiç bir örgütle görüşmeyecekleri açıklamasını sık sık tekrarladıklarını, ‘kredibilitelerini kaybetmeden, aniden ANC ile görüştüklerini nasıl açıklayabilecekleri’ kaygısı taşıyorlardı. Hükümetin kendi halkına karşı küçük düşmeden görüşmelere başlaması için ANC’nin taviz vermesi gerektiğini düşünüyorlardı. Kendilerince haklı bir nokta olabilirdi ama ben onlara bir çıkış yolu bulamazdım. Onlara kısaca, ‘halka ANC ile masaya oturulmazsa Güney Afrika’daki soruna ne barış, ne de çözüm bulunabileceğini söylemelisiniz. Halk anlayacaktır’ dedim” (Mandela, c.2., 303,304).

Görüşmeler sırasında rahatsızlanarak belli bir süre hastanede kalan Mandela’ya, kendisini yarı tutuklu, yarı serbest bir konuma getirmek istedikleri söylenir. Böylece 1988 yılı Aralık ayında Mandela, Cape Town’ın kuzeydoğusu’nda bulunan Victor Verster cezaevi kompleksinde aslında görevlilerin lojmanı olan, bahçeli ve yüzme havuzlu müstakil bir eve yerleştirilir. Serbest kalacağı 1990 yılı Şubat ayına kadar burada yaşayacak olan Mandela, artık cezaevindeki arkadaşlarının yanısıra ANC’den, Birleşik Demokratik Cephe’den (UDF) kişileri de serbestce kabul edecektir.

Komisyon toplantılarının da devam ettiği bu süreçte, Mandela devlet başkanı Botha ile görüşme talebini de yineliyordu. 1989 yılı başında devlet başkanına, rejimin ANC’den müzakereler için önkoşul olarak istediği; şiddeti bırakma, Komünist Partisi ile ittifakı bozma, çoğunluğun iktidarı fikrinden vazgeçme konularında görüşlerini içeren mektubu sunar. ANC’nin şiddeti terketmeme diye bir sorunu olmadığını, esas hükümetin buna hazır olmadığını ve siyahlarla iktidarı paylaşmaya yanaşmadığını yazan Mandela, müzakereleri iki aşamalı önerir. Birinci aşama, müzakereler için gerekli şartların oluşturulmasının tartışılması, ikincisi de müzakerelerin kendisi.

Ancak bu süreçte ciddi bir kriz geçiren Botha’nın önce tedavi olması, sonrasında da iktidar partisinin liderliğinden ayrılması ama devlet başkanlığını bırakmaması ırkçı rejimin kendi içinde ciddi sarsıntılara yol açar. Ulusal Parti liderliğine gelen Botha’nın bakanlarından F.W. De Klerk çevresinde yeni bir iktidar bloku oluşmaktadır. Buna karşı Botha ise özellikle de güvenlik bürokratlarını etrafında toplayarak devlet başkanlığı konumunu korumak istemektedir. Böylesi bir ortamda Temmuz 1989’da Mandela, Botha ile ilk kez görüşür. Yarım saat süren ve daha çok nezaket ziyareti olarak adlandırılabilecek toplantıda, Mandela’nın kendisi dahil tüm siyasi tutsakların koşulsuz serbest bırakılmasını istemesi gerginliğe yol açar ve ve Botha, bunu yapamayacağını söyler. Kamuoyundan gizli olarak yapılan bu toplantıdan bir ay sonra, Botha devlet başkanlığı görevinden istifa etti. Devlet başkanlığına F.W. de Klerk’in getirilmesi ile yeni bir dönem başladı. Devlet başkanlığı için yemin ettiği gün, görüşme isteğini belirttiği bir mektup yazan Mandela’nın De Klerk hakkındaki görüşleri de şöyledir:

“Bize göre, De Klerk kapalı bir kutu gibiydi. Geçmiş pratiği reform ruhu göstermiyordu. Eğitim bakanlığı döneminde, siyah öğrencilerin beyaz üniversitelere girmesine izin vermiyordu. Ancak Ulusal Parti’nin başına geçtiğinden bu yana konuşmalarını takip ettim ve geçmişinden ayrıldığını gördüm. Bir ideologdan çok pragmatist biriydi; değişimi gerekli, kaçınılmaz görüyordu” (Mandela, c.2., 326).

De Klerk’in başkan olmasından sonra da müzakere komisyonuyla gizli görüşmeye devam eden Mandela, hükümetten iyi niyet gösterisi olarak siyasi tutukluları serbest bırakmasını ister. 1987 sonunda Govan Mbeki bu şekilde serbest bırakılmıştı. Ekim 1989’da da Devlet Başkanı de Klerk, önce Walter Sisulu ve Robben Adası’ndaki yedi ANC yöneticisini, ardından da Mandela ile beraber Pollsmoor cezaevine getirilen arkadaşlarını bırakır. Üstelik de serbest bırakılanlar hiçbir yasağa maruz kalmamıştır ve ANC adına konuşmalarına izin verilir. ANC yasağı böylece yaklaşık 30 yıl sonra fiilen kalkmış olur. Bunun üzerine Aralık 1989’da Mandela, De Klerk ile görüşmeden önce bir mektup yollar. Görüşmelerin iki aşamada olması fikrini yineleyen Mandela, hükümetin müzakere önündeki engelleri ortadan kaldırmasını ister. Tüm siyasi tutsakların serbest bırakılması, örgüt ve kişiler üzerinde yasaklama ve kısıtlamaların kaldırılması, olağanüstü halin sona erdirilmesi, ordunun şehirlerden geri çekilmesi taleplerinin yanında, gündemin birinci maddesi olarak karşılıklı ateşkese gidilmesi vardır. Bu çerçevede De Klerk ile görüşme gerçekleşir.

Ancak somut adım için yeni yılı beklemek gerekecektir. 2 Şubat 1990’da F. W. de Klerk parlamentonun geleneksel açılış konuşmasında apartheid rejiminin sona erdiğini duyurarak ‘müzakerelerin başlaması zamanı gelmiştir’ der. Bir hafta sonra da Mandela ile görüşerek serbest kalacağını bildirir. Artık tek tartışma nerede ve ne zaman serbest kalacağı üzerinedir. Mandela, dışarıda hazırlık için bir hafta sonra serbest bırakılmasını isterken, hükümet hemen diye ısrarcıdır. Sonuçta, Mandela 11 Şubat 1990 günü 27 yıllık tutsaklıktan özgürlüğe kavuşur.

Genel Özet

Özetle 1985-1990 arası inişli çıkışlı bir görüşme sürecinden sonra Mandela’nın özgürlüğü ve başta ANC olmak üzere ırkçı rejime karşı olan örgütlerin üzerindeki yasakların kalkması ile yeni düzenin çerçevesinin belirleneceği müzakerelerin önü açılmıştır. 1990-1993 arasında yaklaşık 3 yıl süren bu müzakerelerle çerçevesi çizilen yeni Güney Afrika düzenine tam geçiş ise 1994 yılındaki seçimlerle mümkün olur. Bu süreci etkileyen iç ve dış bir çok faktörden sözetmek mümkün.

Öncelikle, 1980’lerin başından itibaren ırkçı rejime karşı uygulanan ambargo politikasının, her ne kadar ABD Başkanı Reagan ve İngiltere Başkanı Thatcher tarafından boşa çıkarılmak istense de, oldukça etkili olduğunu vurgulamak gerekiyor. Baskı sadece rejime yönelik de değildir. ANC’nin oldukça etkili desteğini aldığı sosyalist blokta o dönem yaşanan gelişmelerin görüşme yoluyla çözüm arayışını güçlendirdiği bugün daha fazla açığa çıkmıştır. Gorbachev yönetiminin Batı ile yakınlaşması, bölgesel çatışmalara müdahil olmaktan vazgeçeceği gibi genel politikaların yanı sıra, ANC’ye ekonomi politikalarında ulusallaştırmaya daha az vurgu yapmasını önermek gibi somut adımları da içeren bir politika izlemesi müzakere sürecine geçiş açısından etkili olmuştur (Terreblanche, 2012, .7-17; Harvey, 2001, 22).  Kısacası, çatışmanın iki tarafını da müzakereye yönlendiren oldukça etkili uluslararası güçler sözkonusudur.

Aynı şekilde G.Afrika’nın içinde de giderek apartheid politikalarının yol açtığı olumsuz sonuçları gören geniş kesimler ortaya çıkmıştı. 1986 yılından itibaren, Mandela ile rejimin hapishanedeki gizli görüşmelerine paralel şekilde İngiltere’de ANC yetkilileri ile G.Afrikalı beyaz akademisyenler arasındaki temaslar  bunun sonucudur. Rejimin doğrudan bilgisi dahilinde bir tür arka kapı diplomasisi olarak gelişen bu temaslar da müzakere sürecinin ayrılmaz parçasıdır.

Tabii ki bütün bu gizli görüşmeler, arka kapı diplomasisi vs. tarafların kendi içlerinde çok da rahat ve sorunsuz bir biçimde gerçekleşmedi. ANC ve Mandela arasında temassızlıktan kaynaklanan sorunlar bazen ciddi kaygılara yolaçtı. Örneğin 1988 yılında, hapisten bir yıl önce bırakılan lider kadrodan Govan Mbeki, Mandela’nın beyaz azınlığa bazı güvenceler tanınabileceğini belirtmesi üzerine, Birleşik Demokratik Cephe yöneticilerine Mandela’yı görmeye gitmeme talimatı vermişti (Harvey, 2001, 162). Müzakere  seçeneğinin temel olduğu ortaya çıktığı 1988 yılının sonunda bile, ANC ırkçı rejime karşı güvence olsun diye askeri kanadının önemli yöneticilerini ülkeye sızdırarak Vula operasyonu adı altında kendilerine göre yedek bir askeri-siyasi mücadele hattı örgütlemeye girişecektir (Kasrils, 2013). Irkçı rejim ise görüşme sürecinde askeri baskısını hiç gevşetmediği gibi ANC yöneticilerine gerek komşu Afrika ülkelerinde gerekse de Batı metropollerinde saldırılarda bulunacaktır. Bunun en çarpıcı örneği, ANC Paris Temsilcisi Dulcie September’in, Mart 1988’de evinin önünde vurularak öldürülmesidir (Kasrils, 2013, 206).

Irkçı rejimin kendi içinde de ciddi tartışmalar ve rahatsızlıklar olduğu açıktır. Botha’nın başlattığı süreci sonucuna götüren ve G.Afrika’da yeni dönemin rejim açısından mimarı  olarak adlandırılan De Klerk de anılarında bu rahatsızlıklara yoğunca yer veriyor. 1985-89 arasındaki görüşme sürecinden kabinede olmalarına rağmen haberlerinin olmadığı, Botha’nın dar ve asıl olarak güvenlik bürokrasisinden oluşan bir ekiple politika belirlediğinden şikayet eden De Klerk’in halefinin genel yönetim tarzına ilişkin de ciddi eleştirileri var.

“İstikrarın yeniden inşası kendi başına gerçek görüşmelerin başlamasını garanti etmeye yetmezdi. Yıllar geçtikçe, Botha’nın liderlik tarzının da temel bir engel olduğu açıkça ortaya çıkmıştı. O’nu liderimiz olarak kabul edip başlattığı reformlar nedeniyle de takdir etmeme rağmen, fevri ve benmerkezci davranışından iyice rahatsız oluyordum… 1984’te Güney Afrika’nın ilk icracı Devlet Başkanı olarak göreve başladıktan sonra da, Botha benim onaylamadığım, giderek artan bir müstebit tarz edindi… Başkan olunca ofisini daha önce asırlarca sömürge valilerin konutu olarak kullanılan Tuynhuys’a taşıdı… Tuynhuys’un yeniden teşrifatı için büyük paralar harcandı. Kabul salonlarına, özel olarak dizayn edilip dokunan halılar döşendi. İki katlı balo solonu altın barok pervazlarla dekore edildi… Kuştuyünden başlıkları ile özel korumalar; muhafızların törenle nöbet değişimleri… Bunlar içinde büyüdüğümüz Ulusal Parti’nin ölçülü geleneklerine yabancıydı. Bütün bunlar P. W. Botha’nın bakanlarından ve Ulusal Parti milletvekilerinden giderek daha uzaklaşmasının belirtisiydi. Aynı zamanda Botha’nın danışmanlar grubu, Başkanı  politik meslektaşlarından uzak tutmada ve stratejisini hayata geçirmede daha belirleyici rol oynamaya başladılar. Başkanlık Ofisi’ndeki personel sayısı beş yüzü aştı. Başkanın medya ile ilişkileri daha da kötüleşti. Medya giderek düşman olarak görülmeye başlandı” (De Klerk, s.125-126).

Botha’yı ‘saldırgan, agresif’ olmakla, özellikle devlet başkanlığını üstlendiği dönemden sonra içine girdiği özerk ve lüks  yaşantıya, şaşaalı koruma ordusu törenlerine vurguyla eleştiren De Klerk’in anılarındaki bu sözleri Türkiye’deki mevcut gündem açısından da ilginç bir benzerliğe işaret etmektedir:

Ancak sonuçta, her iki tarafın yaşadığı sorunlar ve sürecin iniş-çıkışları ne olursa olsun, müzakere sürecinin ön aşaması başarı ile tamamlanarak ikinci aşamasına geçiş sağlanmıştır. Bu arada G.Afrika’da 1985-89 arasında yürütülen ön görüşme sürecinin kamuoyunun bilgisinin tamamen dışında olduğunu da vurgulamamız gerekiyor. Kamuoyuna açık olarak gerçekleştirilen asıl müzakere sürecinde yaşanan sorunlar, özellikle de ANC’nin izlediği politikadaki eksiklikler, yanlışlıklar bugün çok daha radikal bir tarzda eleştirilmektedir (Kasrils, 2013; Terreblanche, 2012). Bu temelde bu süreçten de alınacak bir çok ders vardır.

Sonuç olarak, bu makale, tabii ki G.Afrika deneyiminin -daha doğrusu herhangi bir deneyimin-, başka bir bağlamda aynen tekrarlanacağını ileri sürmemekle birlikte, başka deneylerden öğrenmenin kaçınılmazlığını göstermeyi amaçlamaktadır. Bu açıdan, makalede özetlenen G.Afrika’daki ön görüşme sürecinin hikayesi, KÖH ile TC Devleti arasında yürütülen ve niteliği konusunda değişik yorumlara gidilen ‘çözüm süreci’ne ilişkin de bir fikir verebilir. Hele Mandela ve Öcalan gibi tarihi ağırlığı olan liderlerin belirleyici olduğu bir ön görüşme süreci sözkonusu ise, ortak dersler çok daha önem kazanır.

Nitekim PKK lideri Öcalan’ın Türkiye’ye getirildiği 15 Şubat 1999’dan itibaren tutulduğu İmralı adasında, Mandela’nın geçirdiği sürece benzer şekilde, Türk devlet yetkilileri ile temaslar kurduğu biliniyor. Şimdiye kadar asıl olarak da Kürt tarafının parça parça kamuoyuna duyurduğu bilgilerden anlaşıldığı kadarı ile bu temaslar iki döneme ayrılabilir. Birincisi 2006 -2009 arasında yapılan ön temaslardan sonra başlayan ve 2011 ortalarında sona eren Oslo Süreci, diğeri ise 2012 yılı sonunda Öcalan’ın bir mektubu ile başlayan ve hala devam eden süreç.

Birinci süreç, İmralı’da doğrudan Öcalan ve devlet yetkilileri, Kandil-Avrupa‘da ise kim olduğu resmen henüz açıklanmayan ‘yabancı’arabulucu üzerinden yürütülen üç ayaklı bir ilişkilenme üzerinden gelişti. İkinci süreç ise, asıl olarak İmralı’da Öcalan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan arasındaki görüşmelerle başlatıldıktan sonra, HDP milletvekillerinin dahil olduğu bir kapsama kavuşarak sürüyor. Hala nasıl sonuçlanacağı bilinmese de, müzakere süreci açısından Öcalan’ın konumunun Kürt Mandelası olarak net olduğu, hatta Öcalan’ın Kürtler ve kendi örgütü üzerindeki etkisinin Mandela’nınkinden daha güçlü olduğu  rahatça ifade edilebilir. Peki masanın öte yanında bir Botha mı, De Klerk mi oturuyor? İçinde bulunulan sürecin belki de kaderini belirleyecek en kritik soru budur.

 *Doktora Adayı, Gent Üniversitesi, Belçika; Çatışma ve Gelişme Çalışmaları Bölümü –Orta Doğu ve Kuzey Afrika Araştırma Grubu (MENARG)

Kaynaklar

De Klerk, F.W. (1998). The Autobiography: The Last Trek-A new beginning, Macmillan:London.

Harvey, Robert. (2001). The Fall of Apartheid: The Inside Story from Smuts to Mbeki, Palgrave: New York.

Kasrils, Ronnie. (2013). Armed & Dangerous: From Undercover Struggle to Freedom, Jacana Press: Auckland.

Mandela, Nelson. (2004). Long Walk to Freedom, 2 volumes. Abacus:London.

Sampson, Anthony. (1999). Mandela: The Authorized Biography, HarperCollins Publishers: London.

Suttner, Raymond. (2013). The ANC Underground in South Africa to 1976: A Social and historical Study, Jacana Press: Auckland, 4th edit.

Terreblance, Sampie. (2012). Lost inTransformation: South Africa’s Search for a new future since 1986,KMM review Publishing Company: Johannesburg.

Toft, Monica Duffy. (2009). Securing the peace : the durable settlement of civil wars, Princeton University Press: New Jersey.

Artık inkar pozisyonunun yapabileceği bir şey kalmadı
Mehmet Polatel

[Bu röportaj Serpil İlgün imzasıyla Evrensel Gazetesi’nde yayınlanmıştır]

 

Önce, Erdoğan ve AKP Hükümetinin, Papa ve Avrupa Parlamentosuna verdikleri tepkiyi nasıl değerlendirdiğinizle başlayalım. Şaşırtıcı oldu mu? 

Hayır, şaşırtıcı değil. Seçim arifesi olması dolayısıyla milliyetçileşme meselesi var. Bir de HDP dışındaki meclis içindeki muhalefet partileri zaten yıllardır inkar sürecini devam ettiren, bunun bir parçası olan partiler.

Seçim sürecinde olmasaydık, daha mı ‘yumuşak’ bir reaksiyon gösterilecekti?

Daha yumuşak olurdu. Örneğin geçen seneki taziye mesajındaki gibi yumuşak bir söylem gelebilirdi. Özellikle Çanakkale anmalarının 24 Nisan’a alınması gibi hazırlıklarda ve “ortak acı” gibi vurgularda milliyetçileşmeye doğru bir gidiş var. Bu kadar sert tepkinin nedeni, hem 100. yıl olması -dolayısıyla 100. yıldan dolayı dünyada böyle bir tartışmanın olması- hem de seçim arifesinde olunması.

CHP ve MHP’nin de AP’yi, AKP ile ortak açıklama yaparak kınaması, soykırımın inkarının bir devlet refleksi olduğunun göstergelerinden biri midir?

Evet, tabi, önemli bir vurgu yaptınız. Bu milli mutabakat dediğimiz şey, muhalefet partilerini ortaklaştıran ve ortak kesen bir nokta zaten. Ermeni meselesi ya da Kürt meselesi turnosol kağıdı rolü oynuyor. Bu konular ne zaman devreye girse, zaten bir ittifak halini görebiliyoruz. Verilen tepkiler, aslında inkarın geldiği evrimle de alakalı bir durum.

İnkarın evrimi derken?

Şöyle, 1970’lere kadar bu meseleye dair bir suskunluk vardı. Devletin tarzı bunu tartıştırmamaktı. Türkiye’nin inkar ve soykırımla tanışma meselesine baktığımızda, tanışma ve tartışmanın hep kendi iç dinamikleri dışında gelişen bir durum olduğunda ortaya çıktığını görüyoruz. Örneğin ASALA ortaya çıktığında, devlet arşivlerinden inkarın reddine ve Ermenilerin “işbirlikçi”liklerine ilişkin belgeler basılıp yayınlanmaya başlandı. Kendi içlerinde birbirlerini tekrar eden çalışmalardı. 2000’lere geldiğimizde ise Agos’un da kurulmasıyla birlikte sadece yabancı veya Ermeni araştırmacılar değil, Türkiye’deki araştırmacılar da soykırımı araştırmaya başladı. Bu da doğal olarak hem konuşma/tartışma sürecini artıran, hem de Türkiye’deki kamuoyunu yavaş da olsa dönüştürme ihtimali olan bir durumdu. “Ermeniler yapmıştır”dan, “karşılıklı çatışmalar olmuştur, ortak acıdır, iki taraf da birbirini öldürmüştür”e geçildi. Hrant Dink öldürüldükten sonra ise hem ana akım medyada olsun, hem köşe yazılarında vs. de olsun, bu meseleyi çok tartışmamak, inkar düzeyinde de olsa çok dile getirmemek, sadece 24 Nisan haftasında buna değinmek gibi bir durum söz konusu oldu. Bu, dediğiniz devlet aklıyla alakalı.

Erdoğan’ın ‘deport ederiz’, ‘biz niye savunma durumunda kalıyoruz’ gibi cümlelerinin de yer aldığı konuşmasının, aynı zamanda bir itirafa dönüştüğü de söylendi… 

Evet, evet. Cumhurbaşkanı’nın bu sözleri söylemesinin nedeni, 100 yıldır yapılanlarla hiçbir şekilde yüzleşilmemesi, yapılanların cezasız kalması. Cezalandırmak bir yana, tersine katliam ve sürülme sürecine dahil olanların taltif edilmeleriyle doğrudan ilişkili bir durum. Devletin, 1890’lardan beri yaptığı şey, “İstediğim zaman kendi vatandaşlarımı öldürebilirim, öldürenlere de hiçbir şekilde de ceza vermem. Bu konuda hesap vermem.” Ve yüzleşmeden, bunun mahkum edilmesinden kaçındığımız sürece de bu hep devam edecek. Ret ve inkar, Rumlara karşı olacak, Süryanilere karşı olacak, Kürtlere karşı olacak. Ermenileri yeniden tehdide dönecek… Nitekim de böyle oldu.

Ermeni soykırımı konusunda uluslararası baskının artmasıyla, AKP’nin içerde ve dışarıda güç kaybetmesi arasında bir ilişki kuruluyor. Katılır mısınız?

Şu açıdan tabii ki etkili; Türkiye’nin Ortadoğu’daki 2007-08’deki durumu olsaydı şu anda Obama’nın 24 Nisan’da ne diyeceğini biliyor olurduk. Soykırım demeyecekti.

Bugün deme olasılığı arttı mı? 

Türkiye, ABD açısından hâlâ gözden çıkarılacak bir aktör değil. Diğer yandan, Amerika’da da seçimler var ve Obama’nın Türkiye’ye, Ermenistan’la ilişkileri düzeltmesi için 2015’e kadar süre verdiği, dolayısıyla 2015’te (görev süresi bitmeden) Obama’nın “soykırım” diyeceği yönünde ABD basınında haberler yer alıyor.

AKP’ye, ulusalcı ve milliyetçi kesimlerce de, 100. yıla hazırlıksız yakalandığı, argümanlarının zayıf olduğu yönünde eleştiriler yöneltiliyor. Çanakkale anmalarının 24 Nisan’a alınması atağı da başarısız bulunuyor. AKP’ye yöneltilen bu “zayıf/başarısız” eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Zayıf çünkü artık inkar pozisyonunun yapabileceği bir şey kalmadı. Ne yapabilirler daha fazla? Bütün ABD’deki senatörleri etkilemek, İngilizceye çevrilen yayınları herkese ücretsiz dağıtmak gibi aslında bir sürü şey yapıldı. Ama Türkiye’nin yaptıklarının etkili olamayacağını düşünüyorum.

Tam da burada Erdoğan’ın da son açıklamasında da tekrarladığı, ‘arşivler açılsın, tarihe tarihçiler baksın’ sözlerini anımsatarak soralım; bir tarihçi olarak söyler misiniz, inceleme yapacak bu tarihçiler kim? Tarihçiler “1915’te ne oldu?” sorusuna yanıt veremiyorlar mı?

Aslında “bunu tarihçilere bırakmak” biraz gülünç oluyor. 100 yıllık sürece baktığımızda, tarihçilerin yaptığı o kadar çok araştırma var ki. Arşivlerin kapalı olması söylemi, iç kamuoyuna dönük bir mesaj. Çünkü Ermenistan Devlet Arşivi açık, kendim gidip orada araştırma yaptım. Şunu da unutmamak lazım, Ermeniler buradan sürülürken yanlarında belge götüremediler. Dolayısıyla belgeler burada. Evet, Osmanlı Devlet Arşivleri açıldı, gerçekten bir sürü de belge var, biz de yararlanıyoruz.

İşin esasına ilişkin belgelere ulaşabiliyor musunuz peki?

Hayır. O noktada mesela Genelkurmay arşivleri kapalı. Orda bir sürü belge olduğunu tahmin ediyoruz. Yine, sevkıyat defterlerini Osmanlı arşivlerinde bulamıyoruz. Sevkıyat defterleri, tehcir edilen Ermenilerin isimleri, nereden oldukları, kaçında sürüldükleri ve yerlerine ulaşıp ulaşmadıklarının kaydedildiği defterler. Muhtemelen eksikleri olacaktır ama bize genel bir resim verebilecek. Yine “emval-i metruke” dediğimiz defterler yok.

Soykırımın inkarını savunan, resmi ideolojiyi benimseyen tarihçilerin bunu kanıtlayacak belgeleri var mı? 

Öyle bir belge yok. Onların çalışmalarında ağırlıklı olarak Ermenilerin örgütleri olduğu ve isyan ettikleri veya Rusya ile anlaştıkları gibi belgeler yer alıyor. Zaten inkarı bunun üzerine kuran bir söylemleri var, bunu devam ettirmeye çalışıyorlar. Öte yandan, tarihçilere bırakmak da bir anlam ifade etmez, çünkü 10 tarihçiyi yan yana koysanız, 10 farklı görüş ortaya çıkar. Çıkmak da durumunda çünkü belgelere bakışınız farklı veya toplumu, dünyayı algılama biçiminiz bu belgelerle olan ilişkinizi de etkileyebiliyor.

Ama bazı belgeler de vardır ki, olayları son derece sarih anlatıyordur, her şey ortadadır, nerede durduğunuzu, nerede hizalandığınızı ortadan kaldırır?

Doğru. Yine de amaçlar konusunda farklı yorumlar yapılabilir. Dolayısıyla tarihçilere bırakma söylemi boş bir söylem. Soykırım veya 1. Dünya Savaşı’nda Ermenilere ne oldu sorusunun yanıtını tarihçiler kendi aralarında elbette veriyorlar. Vermeye de devam edecekler ama meselemiz, soykırımın inkarının devam edip etmeme meselesi. Bu da tarihçileri aşan bir mesele…

3T; TANINMA, TOPRAK, TAZMİNAT 

Soykırımı tanıma çağrıları şu propagandayla karşılandı; “1915’te soykırım olmamıştır. Ermenilerin niyeti toprak almak, para (tazminat) koparmak!” İç kamuoyunda karşılık bulan bu ‘endişe’ ne derece gerçek? Türkiye’nin ‘Soykırımı tanıyorum’ demesi, toprak, tazminat taleplerini mi başlatacak? Ek olarak, bunlar yadırganacak talepler midir?

Açıkçası, Ermeni toplumunun “Üç T” dediği; tanınma, toprak ve tazminat meselesi, en başından beri söylenen bir şey. Evet, bu topraklardan zorla gönderilen Ermenilerin toprak talebi var ama çok az bir kesiminin var. Ermeni kurumlarının ilk sıraya koydukları talep, tanınma. İkincisi tazminat. Toprak talebi elbette tartışılabilir ama bunu 1920 yılında yapsaydık daha anlamlı olabilirdi. Şu an toprak talebinin kabul edilmesi yeni mağduriyetler yaşatacağı için kabul edilme ihtimali düşük bir talep. Tazminat talebinin maddi külfeti elbette olacaktır, olmak da zorunda, çünkü Ermenilerin hem insani, fiziksel, kültürel, hem maddi kayıpları var. Bunun karşılanması gerekiyor. Bundan kaçış yok.

Tazminat talebini daha iyi anlamak için 100 yıl öncesine gidelim ve mülksüzleştirmenin nasıl yapıldığını anlatmanızı rica edelim. Ama önce, 1915’e gelindiğinde Osmanlı ekonomisinde Ermeni/gayrimüslim oranı neydi? 

Aslında Ermeni denince, zengin, komprador burjuvazi gibi bir algı var ama öyle bir durum yok. Ermeni nüfusun çoğunluğu köylü… Elbette ticaretle ve küçük çaplı sanayi işletmeleriyle uğraşanlar da var. Ekonomik alanın içerisinde yer alanların çoğunluğunu Rum (yüzde 50) ve Ermeniler (yüzde 20) oluşturuyor. Müslüman Türklerin ekonomideki payı yüzde 15.

Bu oranlar da, ‘sermayenin Türkleştirilmesi’ hedefinin kapsamında sadece Ermenilerin olmadığını gösteriyor? 

Tabii. Müslüman kesim daha çok memuriyet tercih ediyor ya da köylü olarak hayatını sürdürüyor. Ermeniler pamukçuluk, ipekçilik, demircilik gibi zanaat işlerini yapıyor. Aslında Müslümanların ticarete olan ilgisi, İttihat ve Terakki’nin teşvikiyle 1913’lerden itibaren başlıyor. O dönem Ziya Gökalp, Tekin Alp gibi isimlerin, “Müslüman dediğimiz memur olmamalı, ticarete de sanayiye de atılmalı, bir Türk burjuvazisi oluşturmalıyız” gibi teşvik edici yazıların sayısı çok artıyor.

Ve bu politikaya da dönüşüyor?

Evet. Milli iktisat dediğimiz mesele 1913’lerde artmaya başlıyor. Devlet yasalar çıkarmaya başlıyor Müslümanları ekonomi alanına teşvik etmek için. Temel dert, gayrimüslimleri ekonomik alandan çıkartıp veya tasfiye edip, onun yerine Müslüman Türk girişimcilerin desteklenerek o alanları ele geçirmesi.

Ekonomiden tasfiye süreci, tehcir kararıyla eşgüdümlü mü yürütülüyor?

Evet. Tehcir süreci buna bir fırsat vermiş oluyor. Çünkü ekonomik faaliyet sürdürenlerin de sürülmesi söz konusu. Geride bırakılan fabrika, atölye, dükkanlar, zanaat işleri yapan yerler… Bunların el değiştirilme süreci başlıyor.

El değiştirme devlet denetimi ve kontrolünde yapılıyor ama bu tabii kolay olmuyor. Çünkü o işi bilen zanaatkarlar vs de sürülmüş oluyor. Hatta bu nedenle kimilerinin tehcirden muaf tutulduğu söyleniyor. Tabii bunun öncesinde Rumların da Trakya ve Ege bölgesinden sürülmesi durumu var. Tehcirle birlikte Ermeni mülklerle ilgili kararlar alınmaya başlanıyor. Bunun üzerine tasfiye süreci de başlamış oluyor.

Dolayısıyla ekonomik tasfiye, soykırımın önemli motivasyonlarından biri oluyor?

Birkaç etkisi var bu sürecin. 1890’larda başlayan süreçte, inanılmaz bir mülk gaspı gerçekleşiyor. Çeşitli yöntemler oluyor ama genel itibariyle zorla alınıyor veya uydurma satış belgeleri yapılıyor.

Mülksüzleştirme politikasına 1915 ne kattı? Ne boyutta bir mülksüzleştirmeden bahsediyoruz?

Bir defa soykırımla birlikte mülksüzleştirme, el koyma ve yağma imparatorluğun her tarafına yayılan bir şey oldu. İlkinde mülklerin gasp sürecinde devlet çok merkezde değildi. Daha çok yerelin, aşiretlerin inisiyatifi söz konusu. Devletin göz yumma, kimi yerde kolaylaştırma gibi rolü var ama 1915’e geldiğimizde artık devlet bunu kontrolüne alıyor. Çıkardığı kanunlara, kurduğu komisyonlara, uygulama biçimlerine baktığımızda, temel derdi Ermenilerin geride bıraktığı malların üzerindeki bütün denetimin kendisinde olması. Dağıtılacaksa da, yıkılacaksa da devletin kararıyla olması. Ama tabii bu planlandığı gibi olmayacak, yolsuzluklar olacak vs.

İNCE FARKLILIKLAR OLSA DA ÇİZGİ AYNI

Soykırımın inkarındaki argümanlardan biri de şu; “Tehcir Osmanlı döneminde gerçekleştirildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin bunda hiçbir sorumluluğu yok!” Bu konuda tarih bize ne söylüyor? İttihat ve Terakki kadroları ve ideolojisi, Cumhuriyet dönemiyle birlikte sona mı erdi gerçekten?
Evet, “Osmanlı ile Cumhuriyet farklı” diye hep söyleniyor. Ama kadro olarak da, ideolojik politik olarak da baktığımızda aynı siyaseti yürütüyorlar. Örneğin önce Bitlis’te, ardından Halep’te soykırım sürecinin içinde yer alan Mustafa Abdülhalik Bey, daha sonraki çalışmalarıyla 25 Eylül 1925’te kabul edilen Şark Islahat Planı’nın çıkarılmasında önemli katkı sağlar. Maliye, Milli Savunma, Bahriye bakanlığı görevlerinde bulunur, 1935’te TBMM Başkanı seçilir ve 1946 yılına kadar bu görevi sürdürür. Yine tehcirden sorumlu müdür Şükrü Kaya, Cumhuriyet döneminde İçişleri Bakanı oluyor. Dolayısıyla devamlılık var. Türkleştirme bu süreçte daha etkin. Artık bir ulus devlet kurulmuş, burada Türkçülük çok daha net ve daha açık bir milliyetçilik haline bürünüyor. Böyle ince farklılıklar olsa da aynı çizgide devam ediyor.

EN KÜÇÜK TAŞINMAZA KADAR KAYIT TUTULMUŞ, ANCAK BUNLARA ULAŞAMIYORUZ

‘Devlet, Ermenilerin geride bıraktığı malların üzerindeki bütün denetimin kendisinde olmasını istiyor’ dediniz. Bunun için çıkarılan temel kanun ya da düzenlemeler hangileri? 

İlk karar 30 Mayıs 1915’te. Tehcirle ilgili bir kabine kararı alınıyor. Bu kararda Ermenilerin geride bıraktığı mallara ne olacağına dair direktifler veriliyor. Malların Ermeniler adına korunacağı, satılacaksa da Ermeniler adına kaydedileceği söyleniyor. Geri döndüklerinde Ermenilere verilecek gibi bir intiba uyandırılarak. Ama bunun ayrıntılarına girilmiyor. Diğer taraftan aynı karar içinde “muhacirler, Ermenilerin boşalttığı yerlere yerleştirilecek” deniyor. Muhacirlerden sonra da bazı göçebe aşiretler yerleştiriliyor. Ermenilere ait alet edevatların müzayede yoluyla satılacağından bahsediliyor. Ama asıl ana kararlardan biri 10 Haziran 1915’teki 34 maddelik talimatname. Orada geniş bir şekilde bu mülklerin ne olacağına dair bilgiler veriliyor. “Emval-i metruke komisyonları kurulacak” deniyor.

Ve terk edilmiş mallar anlamına gelen ‘emval-i metruke’ komisyonları kuruluyor?

Evet, ismi de sorunlu. Sanki Ermeniler kendileri gönüllü terk etmiş gibi. “Emval-i metruke” daha sonra 26 Eylül 1915’te kanunlaştırılıyor. “Muvakkat Kanunu” deniyor. 10 Haziran’daki kararla, bütün yerellerde komisyonlar kuruluyor. Komisyonlar aracılığı ile de mülkler tasfiye edilmeye, muhacirler yerleştirilmeye başlanıyor. 26 Eylül’de bunu hukuki bir zemine sokmuş oluyor. İllegal durum yasallaştırılıyor bir nevi. Kasım 1915’te çıkarılan bir tüzükle de emval-i metruke komisyonlarının hangi faaliyetleri yapacakları, tutacakları defterlerin ne olacağı gibi ayrıntılar belirleniyor. Komisyonlara inanılmaz yetki veriliyor. Her şeyi onlar düzenliyor ve komisyonlara itiraz hakkı tanınmıyor. Şunu da vurgulamak lazım; Eylüldeki kararla birlikte Ermenilerin mülk transferine de yasak konuyor. Tehcirden 15 gün önce çıkarılan yasaya göre Ermenilerin mallarını satmaları da önleniyor. Böylece tehciri öngörebilen Ermenilerin, mülklerini satmaları vs. engellenmiş oluyor.

Dolayısıyla, 1915’teki mülksüzleştirmenin boyutunun ne olduğu sorusunun yanıtı emval-i metruke komisyonlarının tuttuğu bu defterlerde. Ancak kayıtlara bugün ulaşılamıyor değil mi? 

Tabii. Şu da var; devlet kendi kontrolündeki bütün o mülkleri, kilise, hastane, manastır gibi yerleri vakıf hazinesine devrediyor. Devletin malı haline getiriliyor bir nevi. “Ermeniler adına bunlar idare edilecektir” deniyor ama esas amaç kendi kontrolüne almak. Bunu ne kadar başardığını bilmiyoruz. Bu defterler bütün resmi bize vermeyecek belki ama ana kısmı vermiş olacak. Çünkü komisyon defterlerinin tutumunda yolsuzluklar olabilir. Çünkü komisyonun üyeleri olan yerel yöneticiler, valiler, kaymakamlar da kendi çıkarları için mülkleri kullanıyorlar. Yine de önemli çünkü ne cins malları kayıt altına aldıkları konusunda bize fikir verecek. Tahminimiz en küçük taşınmaz mala kadar, bardaktan çekice kadar tuttukları. Asıl tapu ve kadastro kayıtlarının açılması lazım. Ancak açılmıyor. Açılacağını da düşünmüyorum.

MÜLKLER, SOYKIRIMA KATILMADA MOTİVASYON SAĞLIYOR

18 Aralık 1918’de “Sevk Edilen Ermeni ve Rumların Geri Dönüşlerinde Mal ve Emlakinin İadesi Kanunnamesi” çıkarılıyor ancak malların iadesi meselesi çok daha önce gündeme gelmeye başlıyor. Bu dönemi anlatır mısınız? Kaç kişi dönüyor ve geri alabilen oluyor mu?

Malların iadesi konusu, 1908’den sonra gündem haline geliyor. 1908’den sonra İttihat Terakki ve Ermeni örgütleri Taşnagsutyun (Ermeni Devrimci Federasyonu) bir müzakere sürecine giriyor. En büyük talep de gasp edilen mülklerin iadesi. Böylelikle sürülmüş olan Ermenilerin geri dönmesini sağlamak istiyorlar, çünkü Ermeniler Osmanlı’dan gittiklerinde vatandaşlıktan da atılıyorlar ve ülkeye girişleri de yasaklanıyor. Bununla ilgili kararlar alınması isteniyor. Görüşmeler 1909’da başlıyor ancak Adana katliamı nedeniyle duruyor. Sonra yine devam ediyor. Hatta İttihat ve Terakki’nin önde gelen kadrolarından Cemal Paşa da anılarında buna yer veriyor, “Tam bununla ilgili karar almıştık ki, Kürt illerindeki mebusların karşı çıkması üzerine geri adım attık, çıkartamadık” diyor. Adana katliamından sonra zaten 31 Mart olayı oluyor. Devlet Abdülhamit yanlılarıyla doğrudan cephe almamak gibi bir karar içine giriyor ve Adana katliamı sorumlularına çok büyük cezalar vermiyor. Bu tabii Taşnagsutyun ile İttihat ve Terakki arasındaki ilişkileri geriyor ama hala talepler devam ediyor. Nitekim, 1910-11 yıllarında Ermeni Patrikhanesi, 1890’lardan itibaren gasp edilen Ermeni mülklerini tespit etmek için bir komisyon kuruyor ve bir rapor hazırlıyor. Dört ciltlik raporda, durum vilayet vilayet anlatılıyor. Ve bu mülklerin iadesi talep ediliyor. İttihat Terakki ilk başta mülkler konusunda karar almaya çalışıyor. Ermeniler bu işin idari yollardan çözülmesini istiyor. Yani “tazminat istemiyoruz, iade edin” diyorlar. “Tazminatı, bu mülklere yerleştirenlere verin, mağdur olmasınlar” deniyor. İttihat ve Terakki ilk başta bu kararı alıyor ama sorunlar çıkıyor, uygulayamıyor. Daha sonra bunu mahkeme yoluyla çözme yoluna gidiliyor ama tabii bu, işi sürüncemeye bırakmak anlamına geliyor. 1913’lere kadar bu böyle git gelli oluyor. Zaten ilişkiler de bozuluyor. Soykırıma gelinen süreçte şunu fark ediyoruz; gasp edenlerin bunu vermeme gibi bir tutumu var. Devlet soykırım kararı verdiğinde, mülkler, soykırıma katılma, dahil olma şeklinde bir motivasyon sağlıyor. Mülk meselesi, halklar arası ilişkileri de geriyor. Ermenilerle Türkler, Ermenilerle Kürtler veya farklı gruplar arasında bu nedenle çatışmalar çıktığını biliyoruz. İlişkilerin gerilmesi, katliama dâhil olma sürecini de etkiliyor. Yerel aktörlerin soykırım süreçlerine katılımında ideolojik etmenler kadar, şahsi zenginleşme gibi maddi etmenler de rol oynamıştır. Bu açıdan, soykırımın yerelde örgütleyicisi olan pek çok kimsenin bu süreçte ciddi biçimde zenginleştiğini vurgulamak gerek.

GERİ İADE EMİRLERİ UYGULANMIYOR 

Geri dönebilenlerin sayısı için ne söylersiniz?

Geri dönüş açısından 18 Aralık kararı önemli bir karar, ilk kararlardan biri. Geri dönenlerin sayısı 1920-21 arasını düşündüğümüzde 200 bine yakın deniyor. Resmi tarih yazımına baktığımızda sanki bütün mülkler iade edilmiş gibi bir algı var ama bir defa soykırım sonrası dönemden bahsediyoruz, büyük bir yıkım var. Diyarbakır’da, Kayseri’de bazı iadeler var. Devlet daha sonra 8 Ocak 1920’de bununla ilgili bir kararname çıkartıyor, bu önemli bir kararname çünkü tamamen iade üzerinde yoğunlaşmış. Yapılabilecek en iyi kararlardan biri. “Öldürülen Ermeni’nin mirasçısı yoksa o malın bedeli azınlık kurumlarına verilecektir” gibi ibareler de var. Burada İngiliz Yüksek Komiserliği altında bir karma komisyon kuruluyor, bunun altında Ermeni, Rum şubesi var. Belgelere baktığımızda buraya bir sürü talep geliyor, inceleniyor, yerel yöneticilere talimat verilerek “iade edin” deniyor. Ama 1920’lerden sonra bu komisyonlar işlemez hale geliyor. Osmanlı hükümetinin zayıflaması, Kuvayi Milliye hareketinin güçlenmesi ve hükümetin yerellerdeki valilere, yerel yöneticilere gücünün yetmemesi söz konusu. Zaten bir süre sonra bu komisyonla ilgili bilirkişi raporu yayınlanıyor ve “bu komisyon sadece o hükümet kurulduğu dönemde işlevlidir, hükümet düşünce işlevsiz kalmıştır” gibi bir şey söyleniyor. 1922 yılının sonlarında da artık tamamen faaliyetten düşüyor.

Malların geri iade meselesinde şu önemli; unutmayalım ki valiler, kaymakamlar, şehir eşrafı, ileri gelenleriyle birlikte çoğu soykırıma dâhil olmuş. Bunlara “malları iade edin” demek komik. Emirler gidiyor ama uygulanmıyor. Muhacirlere mesela, (onlar devlet tarafından yerleştirilmiş, dört yıldır oralarda yaşayan insanlar) çok büyük muhalefet yapıyorlar, “biz çıkmayız” diyorlar. Çıkartılanlar evlere zarar veriyor, yakıp yıkmaya başlıyorlar.

YENİ TÜRK BURJUVAZİSİ İÇİN ERMENİ MALLARI ‘İLK SERMAYE’ İŞLEVİ GÖRÜYOR

Cumhuriyet kurulduktan sonra iade taleplerine karşı nasıl bir tutum alınıyor?

Nisan 1920’de Ankara’da yeni bir hükümet kuruluyor. Bu da mal iade sürecini otomatikman etkilemiş oluyor. Çünkü Ankara hükümetinin aldığı ilk kararlardan biri, “İstanbul hükümetinin Mart 1920’den sonra aldığı kararlarını tanımıyoruz” oluyor. Bazı yöneticiler, valiler vs. Ankara ile çalışmaya başlıyorlar. Bir yandan savaş da var. Adana’da başka bir dinamik var, Antep’te başka bir dinamik var. Cumhuriyetin kadrolarını düşündüğümüzde İttihat Terakki kadroları… Belki Mustafa Kemal’in doğrudan soykırımda rolü olmayabilir ama o zihniyeti devam ettiren isimlerden biri. Ki, Nisan 1922’de emval-i metruke ile ilgili ilk kanunu çıkarıp sonra Eylül 1922’de İstanbul hükümetinin iade kararnamesini iptal edip, artık kendisinin de benzer bir şekilde mülksüzleştirmeye devam edeceğini göstermiş oluyor. Bu da, İttihatçı politikanın devam ettirileceğinin başka bir göstergesi.

Dolayısıyla Cumhuriyet kadroları da, kendi sermayesini güçlendirmek, Türk veya Müslüman burjuvazi yaratmak adına bu mülklerden yararlanıyor. İkinci olarak da, bütün bölgeyi homojenleştirme, Müslümanlaştırma aracı olarak kullanıyor. Muhacirler iskân ediliyor, kendisine yakın aşiretleri belli bölgelere yerleştiriyor. Dolayısıyla gayrimüslimlerin ekonomik alandan tasfiyesini öngören ekonominin millileştirilmesi siyaseti bu dönemde de sürdürülüyor. Ermeni ve Rum malları bunun için kullanılıyor. Bu kapsamda, Ermenilere ait üretim araçları, imalathaneler ve fabrikalar devlet tarafından Türk/Müslüman girişimcilere dağıtılıyor. Yani, oluşmaya başlayan Türk burjuvazisi için Ermeni malları ‘ilk sermaye’ işlevi görüyor. Sadece arazi, bina değil; alet edevat gibi şeyler de veriliyor. Aynı şekilde Türk Ocakları gibi Türkleştirme konusunda aracı olan kurumlara binalar veriliyor. Hem homojenleştirme, tek tipleştirme aracı olarak fayda sağlıyor, hem de kendisine içkin bir sermeye yaratmış oluyor. Dolayısıyla devlet politikalarıyla şekillenmiş bir burjuvazi inşa edilmeye çalışılıyor.

Bir yandan da kilise, okul, manastır, hastane gibi kurum ve binalar ya yıkılıyor ya da dönüştürülüyor. 1940’tan sonra oluşacak kuşağın Ermeni varlığını hatırlamaması da isteniyor. Yeni oluşturacağınız kuşakta Ermeni algısını ve bu toprağın tarihselliğine olan bilgiyi yok ediyorsunuz veya yok etmeye çalışıyorsunuz. Cumhuriyetle birlikte bu, devlet inşasının temeli haline geliyor.

Türkiye’nin Yüzyıllık İnkârı: Ermeni Soykırımı
Tim Arango

1915 yılında, I. Dünya Savaşı sürerken, yaklaşık 1.5 milyon Ermeni Osmanlı İmparatorluğu tarafından katledildi. Türklerin büyük bir kısmı ise bu toplu katliamın planlı olarak yapıldığına inanmıyor.

Çeviri: Yağmur Yılmaz

Çüngüş, Diyarbakır

Yamacın içerisine dikilmiş, harap haldeki taş manastır, korkunç bir geçmişin terk edilmiş ve perişan bir anıtı gibi duruyor. Bu dağ köyünün öbür ucundaki çürümekte olan kilise de öyle. Daha da ileride, yerde açılmış derin bir yarık var; o kadar derin ki, içine bakan karanlıktan başka bir şey göremiyor. Yüz yıl önce, sayısız Ermeni, geçmişinin getirdiği bir rahatsız ediciliği olan bu deliğe atılarak ölümlerine terk edilmiş.

78 yaşındaki Vahit Şahin, köyün merkezindeki kahvede oturup, nesilden nesle aktarılan hikâyeleri anlatıyor:

“Hepsini, tüm erkekleri o çukura attılar.”

Şahin, sandalyesinde dönüyor ve manastırın olduğu yöne işaret ediyor: “O taraf Ermeni’ydi.” Bu kez diğer tarafa dönüyor: “Bu tarafsa Müslüman. İki taraf başta epey iyi anlaşıyordu.”

Yüz yıl önce, I. Dünya Savaşı’nın getirdiği çalkantının ortasında, bu köy dahil olmak üzere Doğu Anadolu’nun sayılamayacak kadar çok köyü birer katliam sahasına dönüşmüştü. Balkanları yeni kaybetmiş ve Arap bölgelerini de yitirme ihtimaliyle karşı karşıya olan Osmanlı Devleti, çok daha yakınında başka bir tehdit görmüştü.

Hristiyan olan Ermeni nüfusunun, Osmanlı’nın başlıca düşmanlarından Rusya ile işbirliği içinde olduğu endişesi içindeki devlet erkanı, tarihçilerin ifadesiyle 20. yüzyılın ilk soykırımına girişti: Yaklaşık 1.5 milyon Ermeni ya buradaki gibi bir kıyımın kurbanı oldu ya da Suriye Çölüne yürümeye zorlanarak açlıktan öldü.

Soykırım, I. Dünya Savaşı’nın en büyük zulmüydü. Bunun yanı sıra, Türkiye’nin yetkili makamlarının yüz yıldır süren sessizlik ve inkârıyla karşılaşması sebebiyle, savaşın en şiddetle tartışılan mirası olmaya devam ediyor. Hayatta kalan Ermeniler ve daha sonraki nesiller için ise soykırım, kimliklerinin belirleyici ve merkezi bir unsuru hâline geldi ve soykırımın neden olduğu ruhsal yaralar nesilden nesle aktarıldı.

“Ermeniler tam bir asırdır, soykırım yapıldığını dünyaya haykırıyorlar,” diyen Gaffur Türkay’ın gençken soykırımdan kurtulmuş olan dedesini, Müslüman bir aile yanlarına almış. Geçtiğimiz yıllarda kökenlerini keşfeden, kendini bir Ermeni olarak tanımlamaya başlayarak Hristiyan olan Türkay şöyle diyor: “Biz, yüzyıl önce olduğumuz gibi, bugün de gerçek kimliklerimizle bu ülkenin bir parçası olmak istiyoruz.”

ermenisoykirimi

Dünyadaki Anmalar

Osmanlı’nın 1915 yılında İstanbul’daki ileri gelen Ermenileri topladığı ve tarihçilerin çok daha geniş kapsamlı bir yok etme planının ilk adımı olarak kabul ettikleri 24 Nisan günü, soykırımın 100. yılı için anma törenleri yapılacak. Türkiye’deki ve diasporadaki Ermeniler, soykırımda kaybedilenlerin hatırasını onurlandırmak için Taksim Meydanı’nda toplanmaya hazırlanıyorlar. Aynı zamanda Ermeni ve Türk müzisyenlerin yer alacağı bir konser yapılacak.

Ermenistan’ın başkenti Yerevan dahil olmak üzere, dünya çapında birçok başkentte benzer törenler düzenlenecek. Ermeni kökenli Kim Kardashian, rapçi kocası Kanye West ile birlikte, soykırıma dikkat çekmek için kısa süre önce Yerevan’ı ziyaret etmişti. Avrupa Parlementosu ve Papa Francis’in de katliamları Soykırım olarak tanımlaması Ankara’nın üstündeki baskıyı arttırıyor.

Türk hükümeti zulmün yapıldığını kabul ediyor, ancak bunun savaş zamanında, başka birçok insan ölürken gerçekleştiğini söylüyor. Resmi makamlar, ortada Ermeni nüfusunu sistematik olarak ortadan kaldırmaya yönelik – ki bu soykırımın yaygın olarak kabul edilen tanımıdır – bir plan olduğunu ısrarla reddediyor.

Ankara’daki yetkililer ne anma törenlerinden birine katılıyor ne de Ermenilerin özür talebine bir yanıt vermeye hazır gibi görünüyor. Bunun yerine, tam da soykırımın yıldönümünde, modern Türk kimliğinin temellerinin atılmasına yardımcı olan Çanakkale Savaşı’nın yüzüncü yıldönümünü anmak için bir tören düzenleniyor.

Soykırımın yıldönümü, son birkaç yıldır Türk hükümetinin bu konudaki tutumunu yumuşatıyor gibi gözükmesini takip eden bir sürece denk geliyor. Sivil toplum kuruluşlarının sayısının gittikçe artması ile birlikte, hükümetin tarih anlayışının resmi tarih anlayışından daha hoşgörülü bir hâle geldiği görülüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz yıl Ermenilere sunduğu taziyeyle, şimdiye dek hiçbir Türk liderin acı dolu tarihi kabullenme konusunda atmadığı kadar büyük bir adım attı.

Ancak yıldönümü yaklaştıkça, yine alışıldık, oturmuş kalıplara geri dönülüyor: Türklerin inkârı, Ermenilerin öfkesi ve uzlaşmaya dair zayıf emareler. Geleneksel söyleme sarılan Erdoğan, hırçınlaşmış durumda.

Yakın zamanda, “Ermeni diasporası dünyanın her yerinde soykırım iddialarına dayalı kampanyalarla Türkiye düşmanlığını geniş toplum kesimlerine aşılamaya çalışıyor,” diyen Erdoğan, şunu ekledi: “Biz sadece milletimizin son 100-150 yılda yaşadığı acıların peşine düşsek Ermeni iddialarından kat be kat fazlası ortaya çıkar.”

Seküler ve dindar, zengin ve fakir, liberal ve muhafazakar gibi ayrımların belirleyici olduğu Türkiye’de, Ermeni Soykırımının mirası Türkleri bir araya getirmeyi başarıyor. İstanbul’daki Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi tarafından yeni yapılan bir ankete göre, Türklerin sadece yüzde 9’u hükümetin, yapılan zulmü bir soykırım olarak nitelendirip, Ermenilerden özür dilemesi gerektiğini düşünüyor.

Türkiye’nin bu konudaki kemikleşmiş tutumu, tarih bilimiyle çelişmesine rağmen, I. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında belirleyici bir miras oldu. Cumhuriyetin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde, toplum bir Türkleştirme sürecinden geçirildi; geçmişin silinmesi ve çok etnili kökenlerin inkârına dayalı bir toplum mühendisliği ustalıkla uygulandı. Ermeni katliamları ülkenin tarihinden silindi ve ancak 1970’li yıllarda Ermenilerin Türk diplomatlara karşı yürüttüğü terör kampanyasıyla halktan insanların gündemine girdi.

Bugün bile Türk ders kitapları Ermenileri birer hain olarak yaftalayıp, Ermeni Soykırımını yalanlıyor ve Osmanlı Devleti’nin Ermeni bölücülüğüne karşı “gerekli önlemleri” aldığını iddia ediyor. İstanbul Askeri Müzesi’nin bir odası, Müslümanların Ermeni militanların elinde gördükleri zulme adanmış.

Carnegie Uluslararası Barış Vakfı tarihçisi Thomas de Waal’ın, kısa süre önce Ermeni Soykırımını konu alan “Büyük Felaket” (Great Catastrophe) adlı kitabı yayımlandı. “Açıkçası, Rusya’yla ile işbirliği yapma niyetinde olan Ermeni devrimci ve isyancılar vardı,” diyen de Waal şöyle ekliyor: “Soykırım, topluluğun küçük bir kısmının ihanetini görenlerin, bunun için topluluğun tamamını cezalandırması vakası.”

Tarihçi, soykırımı, “kitle ölçeğinde kolektif cezalandırma” olarak tarif ediyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin liderlerinden birçoğu – Atatürk hariç – soykırımın asıl mimarlarındandı ve bunların bazıları devletçe el koyulan Ermeni mülkleriyle zengin oldular.

Soykırım konusunda çalışan, önde gelen Türk tarihçi Taner Akçam ise şöyle diyor: “Bir milletin kendi kurucularına katil ve hırsız demesi kolay değil.”

Türk hükümeti, soykırımın yıldönümün yaklaşmasıyla beraber, lethistorydecide.org adlı bir web sitesini finanse etmeye başlayarak, tarihçilerin bu meseleyi daha derinden incelemesi yönünde bir tutum takınıyor.

Tarihsel Bir Gerçek

Ermeniler, bunu bir hakaret ve yanıltmaca olarak görüyorlar; zira web sitesi, tarihsel kayıtların belirsiz olduğunu iddia ediyor. Ancak, gerçekler, Osmanlı arşivlerine, I. Dünya Savaşı sonrasında İtilaf güçlerince işgal edilmiş İstanbul mahkemelerindeki tanık beyanlarına ve zamanın görgü tanıklarının ifadelerine dayandırılarak yüz yıldır bilimsel olarak belgeleniyor.

“Geçmişte olanlarla ilgili bir ihtilaf olduğunu iddia etmek yanlış olacaktır,” diyen de Waal şunu ekliyor: “Tarihsel gerçekler iyice anlaşılmış durumda.”

Olaylar gelişirken dahi, gerçekler yaygın olarak biliniyordu. 18 Ağustos 1915 tarihli New York Times manşeti “Ermeniler can vermek üzere çöle sürülüyorlar” iken, Aralık ayından bir sayı ise “Bir milyon Ermeni öldürüldü ya da sürüldü” manşetiyle yayımlandı.

Ancak, o zamanlar bile Türkler inkâr dilini yazıya dökmekteydi. Bir Türk, gazetenin editörüne yazdığı, 1915 Ekim’inde yayımlanan mektubunda, “sözde” Ermeni katliamlarından bahsetmişti. Yapılan kıyımla ilgili, bugün Türkiye’deki hükümet yanlısı gazetelerin benimsediği anlatımın aynısı yapılmıştı.

Soykırımın mirası, Ermeni kuruluşlarının ülkedeki lobicilik faaliyetleri ve onlarca yıldır soykırımın tanınması için yapılan baskılar aracılığıyla, ABD siyasetinde de uzun süredir rol oynamakta. Temsilciler Meclisi 2007 ve 2009’da iki defa yaşanan ölümleri soykırım olarak kınamaya yaklaşmıştı ancak bu çabalar önce Başkan George W. Bush ve sonra Obama tarafından savuşturuldu.

Barack Obama dahil olmak üzere, yarışan başkan adayları, yürüttükleri kampanya gezilerinde “soykırım” kelimesini kullandılar. Ancak hiçbir ABD başkanı, Türkiye’yle olan ilişkileri bozma korkusuyla, bu kelimeyi sarf etmedi (sadece Başkan Ronald Reagan 1981’de Holokost anması için “Ermeni Soykırımına” da değinen yazılı bir bildirge düzenledi). Yaklaşan yıldönümü ile birlikte, 24 Nisan’daki yıllık demecinde “soykırım” kelimesini kullanması konusunda Başkan Obama’nın üstündeki baskı gittikçe artıyor.

Uzmanlara göre, ABD’nin Irak ve Suriye’de, IŞİD olarak da anılan İslam Devleti’ne karşı mücadelede Türkiye ile daha fazla işbirliği yapma çabası, Obama’nın vereceği kararı daha da çetrefilli hâle getiriyor.

armenia-page1-blog533

Diğer meclis üyeleriyle bir araya gelip, soykırımın tanınması için bir çözüm arayışında bulunan Demokratik Parti Kaliforniya delegesi Adam B. Schiff, “IŞİD’e karşı mücadelenin ve Türk desteğinin sağlanması zorunluluğunun”, soykırımın tanınması konusundaki girişimlerin önüne geçebileceği konusundaki endişelerini dile getirdi.

Türkiye’nin, çoğunluğunu Kürt nüfusun oluşturduğu güneydoğusunda ise başka bir söylem söz konusu – uzlaşma, özür ve tarihin dürüst bir biçimde değerlendirilmesi ile ilgili bir söylem.

Türkiye’nin mesele ile ilgili resmi söylemine karşı çıkan Türk yazar Cengiz Aktar’a göre Kürtler, “soykırımda büyük bir rol oynadılar.”

“Öldürenler onlardı,” diyor Aktar.

Şimdi ise tarihle yüzleşme niyetinde olanlar Kürtler. Geçen yıllarda, Diyarbakır’daki belediye yetkilileri, Ortadoğu’daki en büyük Ermeni kilisesi olan Surp Giragos Kilisesinin restorasyonuna yardım ettiler. Kilise, restore edildiğinden beri, büyürken Müslüman ve Kürt olduğuna inanmış, ancak şimdilerde kökenlerini keşfeden yerli Ermeniler için bir merkez haline geldi.

Diyarbakır, Sur belediyesinin eski başkanı olan Abdullah Demirbaş şunu dile getiriyor: “Biz borcumuz olanı geri ödemeye çalışıyoruz.”

Geçmişin Algıları

Tarihle gerçekten hesaplaşılmadığı için, birbiriyle çelişen söylemler, birbiriyle çatışan toplumsal hafızalar yaratmış vaziyette.

Geçenlerde, buradaki manastırın yakınlarında, Müslüman bir kadın “Ermenilerin Müslümanlara yaptığı korkunç şeylerden” bahsediyor ve Ermenilerin hamile Müslüman kadınları kaynayan reçel kazanlarına attıklarını anlatıyordu.

Yakında duran okul çağındaki bir genç kız, Zilan Akmeşe ise sınıfta Ermenilerle ilgili hiçbir şey duymadığını söyledi ve ekledi: “Bize Çanakkale’yi ve Osmanlı’nın Libya’daki savaşını anlatıyorlar.”

Kahvede otururken, köylerinin geçmişi hakkında ailelerinden duydukları hikâyeleri anlatan erkeklerden biri Türkiye’nin inkârıyla ilgili bir meseleye dikkat çekti. Türkiye soykırımı tanırsa Osmanlı’nın el koyduğu Ermeni topraklarının telafisi için tazminat ödenmesi gerekebileceğini söyleyen adam, arkadaşlarına, yurtdışından gelen bir muhabire “Burası gayrimüslimlerindi,” dememelerini tembihledi ve ekledi:

“Gelip bizim topraklarımızı alırlar.”

Daha sonra arkadaşlarından uzakta, 50 yaşındaki Behçet Başıbüyük aslında Ermeni kökenli olduğunu ve katliamlardan kurtulan büyükannesini, Müslüman ve yerli bir ailenin yanına aldığını anlattı. Başıbüyük, sık sık hakaretlere maruz kalsa da, kökenleriyle gurur duyuyor:

“İnsan, kökenlerine veya dinine göre değil de, nasıl bir insan olduğuna göre değerlendirilmeli. Ama burada bunu yapmıyorlar.”

Çevirenin notu: Yazı 16 Nisan 2015 tarihinde New York Times gazetesinde Türkiye’nin Yüzyıllık İnkârı: Ermeni Soykırımı başlığı ile yayınlandı. 17 Nisan’da başlık Ermeni Soykırımı’ndan Yüzyıl Sonra Türkiye’nin İnkârı Sadece Derinleşiyor şeklinde değiştirildi.

Orijinal Kaynak: New York Times, 16 Nisan 2015

http://www.nytimes.com/2015/04/17/world/europe/turkeys-century-of-denial-about-an-armenian-genocide.html?partner=rss&emc=rss&smid=tw-nytimesworld

Redaksiyon: Onur Günay

“Concerning Violence”: Bütün mesele katırların katledilmesidir!
Özge Özdüzen

Concerning Violence (Şiddet Üzerine, Goran Hugo Olsson, 2014), Franz Fanon’un 1961’de yazdığı Yeryüzünün Lanetlileri adlı kitabının ilk bölümünün adını taşıyan bir belgeseldir. Belgesel, tıpkı adı ve baz aldığı kitap gibi oldukça serttir; sert bir geçmişi sert bir gözle; sert bir üst sesle ve sert bir kurgu tekniğiyle anlatır. Fanon’un kitaplarında bize öğütlediği gibi sömürgeciliğin şiddeti ancak sert bir şekilde anlaşılabilir ve aşılabilirdir; film de bu yolu takip eder. Yönetmen Goran Hugo Olsson’ı özellikle siyahların Amerika’daki 1960’lar ve 1970’lerdeki mücadelelerini, siyahi liderlerle günümüzde yaptığı söyleşiler üzerinden anlattığı The Black Power Mixtape 1967-1975 belgeseliyle tanıyoruz.

Şiddet Üzerine, Yeryüzünün Lanetlileri kitabının ilk bölümü olan Şiddet Üzerine’nin sadece adını taşımakla kalmaz, bu kitabı film boyunca Lauryn Hill’in üst sesi bize ‘okur’. Film dokuz bölümden oluşur, her bölüm Fanon’un kitabından dizelerle açılır, sürer ve kapanır; bu açıdan kitap gibi bir belgesel olduğu söylenebilir. Bu bölümlerin her biri kitabın bölümlerine ithaf olunarak yazılmıştır/kurgulanmıştır. Belgesel, bize kitabı ‘okurken’ arşivlerden alınan arşiv görüntüleriyle destekler. Bu arşiv görüntülerini ‘diyalektik kurgu’ ile bir araya getirip, özgürlük örgütlerinin liderleriyle, Afrika halklarıyla ve sömürgecilerle yapılan söyleşilerle birlikte kullanır.

Yönetmenin İsveç’in resmi devlet arşivine girip bu görüntüleri bulması sisteme içerden yöneltilmiş bir eleştiri, daha doğrusu içerden açılmış bir delik gibidir. Film, emperyal devletlerin şiddetlerini onların kendi arşivlerinden kullanarak gösterirken Fanon’un nasihatini alır. Fanon, “efendinin geliştirdiğini köleleştirilen/sömürülen halkların yararına kullanın” der (1). Örneğin, Mozambik ile Angola arasındaki sınır emperyalistler tarafından belirlenmiştir, özgürlük mücadelelerinde halklar bu sınırı ve buradaki ‘altyapıyı’ kendi yararlarına kullanırlar. Aynı şekilde Olsson da emperyal devlet arşivlerini, Avrupa devletlerinin inşasındaki en temel yalanlardan birini ortaya sermek için, emperyalist/sömürgeci geçmişi anlatmak için kullanır.

Belgesel, dekolonizasyonun emperyalist şiddet tarihine karşı ‘mecburen’ şiddet ile kurgulandığını gösterir. Şiddetin kolonyal geçmişle nasıl da ilişkili olduğunu yüzümüze vurur, bu şiddeti aşmanın yolunun şiddetten geçtiğini anlatır. Örnekleri Mozambik, Angola, Gine, Liberya gibi ülkelerdeki bağımsızlık mücadelesi hikâyeleridir. 1967-1987 arasındaki birçok ülkeden dekolonizasyon tarihini gözler önüne serer ve bu mücadelelerin aralarındaki ‘farklılıkları’ sıfırlayarak da yapmaz. Sonuçta bağımsızlık mücadelelerinin farklılıklarını da anlatan ama hepsinin emperyal şiddete karşı nasıl da zorunlu olarak şiddete dayanan mücadeleler olduğunu anlatır çünkü bu derece büyük bir şiddetten kurtulmak için şiddet şarttır.

Bu dokuz bölüm açılmadan karşımıza ilk çıkan ses ve görüntü çağımızın en önemli filozof ve sosyologlarından Gayatri Chakravorty Spivak’ınkidir, Spivak üniversitedeki odasından seslenir seyirciye. Ve der ki: “Sömürgecilik insanlığın paylaştığı bir açgözlülüktür. Tüm nesillere öğretmemiz gereken, kimsenin bir diğerinden daha iyi olmadığıdır. Sermaye oluşturma açgözlülüğünden kaynaklanan sömürgecilik, gündelik hayatta hâlihazırda var olan ırkçılığı medeniyet, modernleşme veya küreselleşme adı altında dönüştürür ve yaygınlaştırır, tıpkı bugünkü gibi”. Farklı dönemlerde farklı boyutlarda ve türlerde yayılan bu açgözlülük ve nihayetinde sömürgeciliğin kökenlerinin ve mekanizmalarının geçmişte de yaşadığımız anda da bizimle iç içe olduğu, film boyunca deşifre edilir.

Şiddet Üzerine’nin Spivak’ın odasında bu sözleriyle başlayan sahnesini takip eden arşiv görüntüsünü filmin ve emperyalizmin bir alegorisi olarak görmek mümkün. Bu sahne askerlerin helikopterden aşağıdaki büyük baş hayvanları vurdukları bir sahnedir. Kamera ateş açan askerin bakış açısındadır. Daha sonra helikopter iniş yapar, askerlerin ölmeyen hayvanların yanına gidip vurduklarını yakın çekimde görürüz. Yavaş ve yedire yedire hayvanların ‘sebepsizce’ katledilmelerine askerlerin gözünden bakarız. Bu gerçek arşiv görüntülerinde pek duygu belirtisi de yoktur. Sartre, Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabındaki giriş yazısında “sömürgelerde sömürgecilerin kullandığı şiddetin tek amacının oradakilerin silahın gücünü öğrenmeleri değil, onların insanlıktan çıkmalarını da sağlamaktır” der (2). Bu sahne, sömürgeciliğin şiddeti nasıl doğallaştırıp insaniyetten uzak bir ‘doğal’ dünya yarattığının habercisidir.

Film insanların ölene kadar çalıştırılıp Avrupa’nın kendisine saraylar inşa ettiğini anlatır. Aslında filmin asıl meselesi bu da değildir. Auschwitz’de gerçekleşen katliamın/soykırımın Avrupa’da gerek filmlerle gerek medya ile sürekli anılması, bu konuda farkındalık olması ile Avrupa’nın ‘kaçmadığı’ bir mesele olması, fakat konu Afrika’ya geldiğinde temsiliyeti bırakın ‘şiddet uygulayanlar biz değiliz onlar’ gibi bir ideoloji yayılmış olması ve bu ideolojinin anayasaların ve ‘modern’ devletlerin tüm aygıtlarının temelini oluşturmasıdır. Belgesel, bu açıdan Avrupa’nın ‘şiddet tarihi’ üzerineyken içinde ironi de barındırmıyor değildir. Örneğin belgeselin bir bölümünde İsveçli sömürgeci çift kölelerinin değerlerini nasıl da güzel güzel değiştirdiklerini, İncil’de sonuçta çokeşliliğin olmadığını ve tabi ki kölelerin de bu erdemi öğrenmesi gerektiğini anlatır. Fakat bu çekimi yapan gazeteci ‘çokeşlilik İncil’de yasaklanıyor mu?’ diye sorar. Çift birbirlerine bakıp öylece kalakalır, bir sessizlik ve uzun bir bekleyiş olur.

Tıpkı Concerning Violence belgeseli gibi, Franz Fanon’un filme konu olan kitabı bugün belki her zamandan daha da geçerli. Bu kitapta Fanon, Cezayirliler’in Fransa sömürgesinden mücadele ile kurtulduğunu, Fransa’nın onlara özgürlüklerini ‘vermediği’nin altını çizer ki bu da birçok bağımsızlık mücadelesinde milliyetçilerin/jakobenlerin/ulusalcıların bu mücadeleleri desteklememe bahanesidir. Fanon’un kitabı, bugünün dinamiklerini sivil haklar hareketlerinden sonra anlatmıyor diyen akademisyenlerin aksine gerçekleri tüm vuruculuğuyla yüzümüze çarpıyor. Bugün ‘sömürgecilik bitti’ diyenlere karşı sömürgeciliğin hem gerçekte hem de zihinlerde sürdüğünü göstermek için Fanon’un kitabına tekrar tekrar dönmek gerek, çünkü sömürgecilik sadece doğrudan şiddetle, doğrudan işgalle veya sömürüyle olmuyor, daha ‘görünmez’ ve daha ‘gizli’ şekillerde de devam ediyor. Elleri temiz Avrupa devletleri, bu gerçeği halen sanki kendi gerçekliği değilmiş gibi davranıyor. Şiddeti gizleyip kendisine şiddet olmayan bir dünya yaratan sömürgecilik tarihi en pis işlerini arka bahçelerde, resmi tarihlerin bakmadığı, günümüzde medyaların veya tarih kitaplarının ilgilenmediği yerlerde yapıyor.

Afrika haklarının Afrika’da, Avrupa’da ya da Amerika’da emperyalizme karşı mücadeleleri, belgesel sinemada All Power to the People (1996) ya da Adwa (1999) gibi eski örneklerle temsil edilse, ana akım sinemada da Selma (2014) ile yeni yeni temsiliyet bulsa da yine de konu üzerine kaynaklar oldukça az. Kaynaklar pek artmazken çok geçmişte değil 2013 ve 2014’te bile silahsız Afro-Amerikalı Trayvon Martin’in Amerika’da polis tarafından katledilmesi ve sonrasında Micheal Brown ve John Crawford’un da aynı şekilde vurulması üzerine bir alev gibi yanan Ferguson ayaklanmasını vurgulamak bu noktada mecburi. Siyahilerin ya da ötekileşmiş/sömürülmüş halkların yaşadığı ırkçı ve emperyalist saldırılara karşı günümüzde #blacklivesmatter yani ‘Siyahların hayatları önemlidir’ demek acildir. Bu bağlamda belgeselin büyük bir eşitsizlik tarihine dayanan sömürgeciliği bu derece sert bir şekilde karşımıza çıkarması, hem de konu üzerine özellikle batı menşeili ‘cesur’ çok da kaynak olmaması açısından çok önemli.

Türkiye’de Şiddet Üzerine

Geçen hafta Türkiye devleti Roboskî’de onlarca katırı hunharca katletti. Bu katırların bir kısmı doğrudan öldürüldü, diğer bir kısmı “terörize olup askerden kaçarken uçurumdan düştüler”, şu anda bu katliam hâlâ devam ediyor. Bölgede köylülerin geçim kaynağı olan neredeyse bütün katırlar devlet tarafından katledildi. Roboskî, devletin bir bahaneyle; bu dönemine göre kaçakçılık olur, protestolar olur, kalekol inşa etmek olur ya da hiçbir sebebi olmadan katliam yaptığı bir yerdir. Katırları öldürmesi ise bu kapsamda ‘sıradanlaşmış’ bir durumdur. Onur Günay, Türkiye’de şiddetin devletin monopolisi altında uygulandığını anlatır. Yasanın, hukukun ve normun altında devletin şiddeti yatar. 1915 Soykırımı ve devamında süregelen şiddet devletin varlığı ve bekası için kurucudur. Bu şiddete, Walter Benjamin’i takip ederek ‘kurucu şiddet’ adını verir. Günay, bu şiddete halklar karşı koyduğu zaman, imtiyazlı entelektüelin oturduğu yerden bu şiddeti hemen kınadığını anlatır. Devletin şiddetini zerre kadar sorunsallaştırmayanlar, halklar, muhalifler direnişe geçtiğinde uyguladıkları şiddeti lanetlerler. Bu göz, devlet şiddetini görmezden gelirken kendilerine uygulanan şiddete karşı duranları kınar. Devlet şiddeti, bu açıdan, ‘öteki’ne dair yaratılan ‘şiddetli, vahşi, terörist’ imgesi üzerinden kurulur ve meşrulaştırılır. Bir başka deyişle, devlet tekelindeki kurucu şiddet, ‘şiddetli bir öteki’ yaratarak kendi şiddetini görünmez ve hatta meşru kılar (3). Tıpkı Avrupa’nın Afrika’da veya kendi topraklarında yarattığı ‘şiddetli siyah’ imgesi veya Türkiye’nin yarattığı şiddetli Kürt imgesi gibi.

Günay, 28 Aralık 2011’de F16’larla bombalanan Roboskî’de 34 insanın kaçakçılık yapıyorlardı gerekçesiyle katledilmesi örneği üzerinden, devlet ve ana akım medyanın burada yapılan katliamı göstermediğini anlatır. Dönemin başbakanı ise bu başarılı operasyonu için çalışanlara teşekkür eder. Roboskî örneği üzerinden hem AKP’nin devlete karşı bir hükümetmişçesine ve de kendisinden önce gelen devlet geleneğinden farklıymışçasına ortaya çıkışının büyük bir mit olduğunu anlatır (4). Şiddetin ve terörün nasıl halen ve hep devlet tekelinde uygulandığını, özgürlükleri için ötekiler tarafından uygulandığında ise kullanılan söylemlerin birbirine zıt olduğunu anlatır.

Afrika’nın kesik damarlarıyla Kürdistan’ın kesik damarlarının birleştiği nokta tam da Şiddet Üzerine filminde karşımıza çıkar. Bu kurucu şiddet, kendisini sürekli hatırlatmak üzerine kurulmuştur, damarları hep keserek buradaki toprakların nefes almasını, yaşamasını engellemek üzerine kurmuştur ki bir yaşam belirtisi olamasın, sömürmeye devam etsin ki ucuz işgücü sağlasın, kendi büyük devlet şanı yürüsün… Roboski’de aldığı canlar yetmez bir de katırları öldürerek buradaki halkı kışkırtmaya çalışır. Tıpkı Şiddet Üzerine’de mesele katledilen hayvanlarsa, Türkiye’de de sömürgeci bir devlet geleneği olarak mesele tüm sıradanlığıyla katledilen katırlardır. Burada katırların katledilmesi Türkiye devletinin inşa ettiği sömürgesinde katırlar üzerinden halkları kışkırtmak amacı taşır. Roboskîlilerin neredeyse tek geçim kaynağı olan bu katırların katledilmesi üzerine Kürt halkının silahlara davranmasını sağlamak ister. Böylelikle Türkiye tarihinin kendisini kurduğu ‘şiddetli öteki’ imgesini her seferinde tescillemek amacındadır. Bunun üzerinden ise tabi ki kendi şiddetini meşru kılacaktır. Tam da silahların değil barışın konuşulduğu bir dönemde bunu yapması, barışı AKP’den korumamız gerektiğini bir defa daha hatırlatır hepimize.

Son söz yerine: Katırlar

Şiddet Üzerine, özellikle üst sesten ve kitabi tarzından dolayı bazı eleştirmenler tarafından didaktik bulundu. Kullandığı arşiv görüntülerinde beyazlarla siyahları çok ayırdığından, bir ‘ikili karşıtlık’ yarattığından da bahsedildi. Filmi birlikte izlediğim seyirciler ise filmin şiddeti biraz fazla göze sokarak kullandığından şikayetçiydiler. Özellikle yine çok yavaş sekanslardan birinde kamera Mozambikli bir kadının bize doğru baktığı bir anı gösterirken, kamera yavaş yavaş aşağı doğru kaydığında yeni doğmuş bebeğinin de kendisinin de vücudunun sağ tarafının olmadığını gördüğümüz bölüm seyircisini rahatsız etti. Oysaki film tam da şiddetin bu kadar normalleştirildiği bir ortamda şiddetin gösterilerek yansıtılabileceği veya yok edilebileceği ironisini yapmaktaydı.

Şiddet Üzerine, tam böyle bir boşlukta devlet şiddetinin ne boyutlarda olduğunu, hem de lafa Roboskî’deki gibi Afrika ülkelerinde ‘öylesine katledilen’ hayvanlar üzerinden başlıyor. Bugün şiddet kültürünü yok etmek istiyorsak şiddet üreten ideolojilerin devlet tarafından yeniden ve farklı formlarda üretildiğini görmemiz, #blacklivesmatter ve #DevletEliyleHayvanKatliamı dememiz, katırların katledilmesini engellememiz, Kısırkaya toplama kampını yıkmamız gerekir. Tıpkı katırların öldürüldüğü yerde nöbet tutan Roboskîliler gibi… Şiddet Üzerine’nin en şiddetli sahnesi nasıl açılış sahnesinde askerlerin hayvanları hunharca katlettiği sahneydiyse, Türkiye’de her gün şiddete maruz kalsak da Roboskî’deki katırlara uygulanan şiddet belki de en vurucusudur. Devletin ‘şiddetli öteki’yi yeniden kurmak ve ‘barışın neden olamayacağını’ bir bakıma kanıtlamak adına yaptığı bu katliam, Türkiye devletinin provokasyon tarihinin adeta bir özeti gibidir, tıpkı sömürgeci Avrupa devletlerinin Afrika’da ‘öylesine’ katlettiği hayvanlar gibi. Mesele katırlar değil mi? Hayır mesele katırlar, hep katırlardı, hep katırlar olacak.

NOT: Bu yazının ilk hali Yeni Film Dergisi’nin 35-36’ncı sayısında yayınlanmıştır.

Tashih: Harun Ercan

Referanslar

(1) Spivak, G. C. Preface to Concerning Violence, Film Quarterly Fall 2014, Volume 68, Number 1.

(2) Sartre, J.P. ‘Preface’ in The Wretch of The Earth, Franz Fanon.  New York: Grove Press. pp. 7-35, 15.

(3) Günay, O. (2013). Toward a critique of non-violence. Dialectical anthropology, 37(1), pp. 171-182. 174.

(4) a.g.y.s. 180-181.

 

 

 

 

 

“Haşmetli” Bir Devlet Neden Katırları Öldürür?
Hakan Sandal

28 Aralık 2011 tarihinde Bujeh ve Roboskî’den 34 köylünün sınır ticareti dönüşünde Türk savaş uçaklarının bombardımanı ile katledilmesi, Kürtlerin homo sacer (1) -yani öldürülebilen ancak ölümü kutsal kabul edilmeyen hayatlar- olarak işaretlenmesinin son dönemden bir örneği idi. Katır sırtında taşınan ölü bedenler katliam anlatısının bir parçası olmakla beraber, katırların da katliamı takip eden dönemde bu anlatının bir ayrıntısı olmaktan fazlasını ifade ettikleri görülecekti.

Hegelci yaklaşımla, ulus-devletin kendi içinde eritemediği ve bu yüzden çatışmaya açık hale gelen Kürtler ile birincil olarak güvenlik alanından temas eden devlet, Kürtleri, onların dokunduğu mekânı ve dahi mekândaki tüm canlıları tehdit unsuru olarak görmekte ve göstermektedir. Bu bakış hem Kürdistan coğrafyasının, hem üzerinde yaşayan insan ve diğer canlıların “öldürülebilir/gözden çıkartılabilir” olarak düşünülmesine sebebiyet vermektedir. Nitekim modern dünyada egemen, “belirli bir grubu yaşatmak için”, tehdit oluşturduğunu iddia ettiği diğer bazı grupları imha etmesinin meşruiyetini bu yolla kurar (2). Ayrıca belirtmek gerekir ki şiddeti yönelten araçlar, sözgelimi devletin baskı aygıtları (ordu/jandarma/polis), ulus-devletin kurucu mitlerinde kodlanan “kahramanlık” imzasını taşıdıklarından tüm şiddet edimleri de bu “meşru” zemin üzerinden gerçekleşebilmektedir.

Belirli bir mekânda/alanda canlı-cansız ilişkilenimler bütünsellik içinde değerlendirildiğinde, bu alanın kendisine yönelen egemen şiddetinin tesadüfi veya anlamsız olmadığı görülecektir. Sözgelimi Roboskî’de yakın zamanda gerçekleşen ve devam etmekte olan katır katliamının son yüzyılda Kürdistan’da yapılan insana yönelik katliamlardan, doğa-ekoloji katliamlarından (3), güvenlikçi yapılaşmadan ve dolayısıyla sömürgeci pratiklerden ayrı düşünülmesi indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. 1938’de Dersim’de insanların yanı sıra bilinçli olarak doğal yaşam alanlarının bombalanması, aynı şekilde 1990’lar ile anılan köy yakmaları,  beraberinde “terörle mücadele yöntemi” olarak inşa edilen barajlar (4) ve “barış” söylemine rağmen yapımı devam eden çok sayıda karakol/kalekol Kürdistan’da mekânın esasen güvenlik politikaları doğrultusunda şekillendiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bahsedilen bu pratikler ile Kürdistan, mekân dışında yaşayanlar için güvenlik bölgesinden, Kürtler ise güvenlik tehdidinden fazlasını ifade etmemeye başlamaktadır. Tam da bu noktada var olan şiddet “meşrulaşmakta” ve egemenin politikaları doğrultusunda şekil alarak canlı ve/veya cansızlara yönelmektedir.

Hükmedenin cezalandırma araçları ve bu araçların yöneldikleri ise konjonktüre bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Egemenin toplumsal sözleşme ile tekelinde bulundurduğu şiddet kimi zaman yaşamın kendisine, kimi zaman da yaşamsallığa içkin olacak şekilde yaşamı çevreleyen alana ve/veya yaşamsal kaynaklara yönelir. Savaş dönemlerinde silahlı mücadeleyi araçsallaştıran politik grupların yanı sıra belirli bir gruba mensup “gözden çıkarılabilir” olan sivil halka kolaylıkla ve bilinçli olarak yönelen şiddet, ateşkes veya müzakere süreçlerinde de biçim değiştirerek var olduğunu ispatlama çabasını sürdürür.

Roboskî’nin ve dolayısıyla Kürtlerin “sınır” ile kurdukları ilişki göz önüne alındığında sınıra dair “ihlâl” pratikleri ulus-devlete içkin kısıtları tartışmaya açar, ulus-devlete itiraz eder, meydan okur ve sınırın varlığını anlamsızlaştırır. Nitekim resmi tarih anlatısında ve devlet söyleminde keskin ve net bir hat olarak çizilen hudut, Kürtler için somut olduğu kadar aynı zamanda iradeleri dışında yerleştirilmiş ve ardı görülebilen bir temsilden ibarettir. Bu çelişkili muğlak alan, egemenin güç ispatı ihtiyacını beraberinde getirir ve burada yaşayanın “itirazlarını” dizginlemek, yok etmek üzere araçsallaşır, bir yandan da ulus-devletin varlık iddiasını yeniden üretmeye çabalar.

Genelde Kürtlerin, konu özelinde Roboskîlilerin doğa-canlılar ile kurdukları özdeşlik bağına ve Kürt mücadele tarihinde toplumsalın bilinçdışına bakıldığında, yukarıda belirtilen tahakküm ilişkileri ile son dönemde görünürlüğü artan katır katliamının geçişken yapısı daha net anlaşılacaktır. Kürdistan’da katırların gündelik hayattaki yeri, hem emeğe, hem ulaşıma hem de kültürel bağlama tekabül etmektedir. Apê Musa’nın hatıralarında anlattığı Bengo Dayı’nın katıra yüklenmiş cesediyle karşılaşması, düğün alaylarında gelinleri taşıyan, sınır ticaretinden başka gelir alanı bırakılmamış köylülerin emek eşlikçisi olan, Roboskî katliamında öldürülen ve öldürülmüş bedenleri taşıyan katırlar farklı duygular üzerinden bir noktada birleşmektedirler. Mekâna ihtiyacı olan ve mekânsallaştırma eğilimde olan belleğe (5) tutunan katır imgesi de bu yolla bir sembol olmanın ötesine geçmekte, kendine kolektif bellekte özel bir yer edinmektedir. Bu bağlam içerisinde yukarıda bahsedilen şiddetin katırlara yönelmesinin tesadüfi olmadığı da net olarak ortaya çıkmaktadır.

Elias Canetti hükümdarların nefretinin, çok sayıda kişinin öldüğü bir katliamın ardından hayatta kalarak dikkat çekmeye cüret eden kişilere yöneldiğini söyler. Bu nefretin üzerine acıma siyasetinden çıkıp hesap soran mücadelelerin oluşması özneleşmeye ivme kazandırdığından egemenlik alanında sarsılmaya yol açar. Canetti’nin sözü genelde baskı, haksızlık ve katliamlar tarihi karşısında durabilmiş olan Kürt Özgürlük Hareketi, özelde Roboskî katliamında öldürülmüş kişilerin yakınları üzerinden okunabilir. Katliamda öldürülenlerden biri olan 13 yaşındaki Bedran Encü’nün aynı katliamdan sağ kurtulan katırının son süreçte öldürülen katırlardan biri oluşu da bu duruma dair bir şeyler anlatmakta, Türk devletinin tutumunu özetlemektedir.

PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye Cumhuriyeti ile başlattığı süregelen ateşkes-müzakere sürecine ek olarak Kürtlerin Rojava’da IŞİD çetelerine karşı verdikleri onurlu mücadele, Kobani’de inşa ettikleri yeni yaşama artmakta olan beynelmilel ilgi ve itibar göz önüne alındığında devletin Kürtlere karşı alışıldık manevra alanının daralmakta olduğu ileri sürülebilir. Bu daralan alanda iktidarın yeniden üretilebilmesi için de ‘ikinci en iyi opsiyonlar’ devreye girmektedir. Bu bağlamda katır katliamı iktidarın şiddet ediminin bir yandan kışkırtıcı, bir yandan da varlığını ispatlar duruşunu sergilemektedir. Katırların katli ile sonuçlanan bu şiddetten dönemin iktidarının beklentisi egemenenlik ispatına ek iki işlev üzerinden değerlendirilebilir;

1) Hatırlatma işlevi: Şiddetin keyfi niteliğinin yerli yerinde durduğu, aynı şiddetin yakın tarihte Roboskî’de 34 canı aldığı gibi tekrar yaşamın kendisine yönelebilecek kadar yakında ve meşruiyette olduğunun hatırlatılması.

2) Beden hafızası şekillendirme işlevi: Egemenin, iktidarı bedene yazma gücüne erişme isteği. Nitekim katır eşliğinde aşılan sınır beden hafızasında yer almakta, sınırın reddi/anlamsızlığı bu yolla deneyimlenmekte ve yeniden üretilmektedir. Katırların katli bu hafızanın devamlılığını sekteye uğratarak bedende yeni iktidarın işlenmesini amaçlamaktadır (6).

Roboskî katliamı sonrasında faillerin cezalandırılmaması, yüzleşmenin sağlanmamasına ek olarak katledilenlerin yakınları keyfi gözaltılar, adli soruşturmalar ve devletin kayıplar politikasında da izlediği yas sürecine müdahale ile karşılaşmaktadırlar. Türk devletinin cezasızlık politikasının kendisi bir şiddet edimi olarak işkence sarmalına eklemlenmekte ve hak aramayı, itiraz etmeyi cezalandırmaktadır. Ana akım medyada ilgili öznelerin direniş pratikleri ve sözleri yer bulmadığı için de bu sarmal şiddetin yöneleceği yeni alanlar yaratarak varlığını sürdürmektedir. Roboskî bir anlamda son yüzyılın Kürt katliamlarının bütününü içine alarak karşı duruşun, itirazın sembollerinden biri olurken aynı oranda da baskının odağı hâline gelmiştir. Kürtlerin yaşamları Türkiye halklarına iktidarca belirlenmiş hiyerarşide alt katmanlarda sunulurken katırların katledilmesinin taşıdığı anlamlar da görünmez kılınarak aynı hiyerarşi hem yatay (Türkiye-Kürdistan ekseninde) hem de dikey (türler arasında) korunmaya çalışılmaktadır.

Meseleyi çeşitli analiz seviyeleri üzerinden okumak göstermektedir ki tekil perspektif ile kurulacak muhalif dil, pratik ve direniş yetersiz olmakla kalmayıp bazı hayati alanları da görünmez kılacaktır. Şüphesiz egemen tam da bu alanların görünmezliği ile manevra kabiliyeti kazanıp politikasını devam ettirmek, baskı pratiklerini de buradan kurarak iktidarını güçlendirmek istemektedir. Bu nedenle katır katliamına liberal müdahale alanında salt hayvan hakları söylemi üzerinden yaklaşmak -özgül kıymetine rağmen- ve “batı”yı buradan hareketle suskunlukla suçlamak hatalı olacaktır. Nitekim meselenin tek boyutlu ele alınması görünmez alanları arttırarak egemenlik paylaşımı temelinde gerçekleşebilecek bir çözümü ertelemekten başka bir şeye yaramayacaktır.

 Tashih: Harun Ercan

Kaynaklar/Dipnotlar:

(1) Giorgio Agamben, Homo Sacer: Sovereign Power and Bare Life, Stanford University Press, 1998.

(2) Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2010, sf.99-107.

(3) Konuyla ilgili kapsamlı bir okuma için bkz. Serhat Arslan, “Kürdistan’da Doğa/Ekoloji Katliamı”, Toplum ve Kuram, Sayı: 9, sf. 61-75.

(4) Neoliberal politikaları doğrultusunda bu yapılaşmaların Ak Parti döneminde “gelişme/büyüme” söylemi ile güvenlikçi politikaları içerleyecek şekilde hızlanarak devam ettiğini belirtmek yerinde olacaktır.

(5) Jan Assmann, Kültürel Bellek, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001, sf.43.

(6) Bir anlamda bedeni disipline etme işlevi ile de düşünülebilir. Bkz. Foucault (2010).

 

HDP, Seçim Barajı ve Aday Profilleri
Ahmet Hamdi Akkaya

Adayların açıklanması ile 7 Haziran genel seçimleri süreci resmen de, fiilen de başladı. Ancak seçimin genel havasını belirleyen argümanlar zaten daha önceden gündemdeydi ve aday listelerinin açıklanması ile de pek değişmedi: AKP’nin Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlık hırsını hayata geçirecek bir sonuç alıp almayacağı ile HDP’nin barajı aşıp aşmayacağı sorularının gündemini belirlediği bir seçim sürecindeyiz. Bunlarda birincisinin AKP’nin 276, 330 veya 367 milletvekili çıkarmasına bağlı olarak değişik seçenekleri var; HDP’nin barajı aşıp aşmaması ise ortaya çok daha net bir tablo çıkaracak.

Seçim sonuçlarına ilişkin yapılan tüm tahminler, simülasyonlar HDP’nin barajı aşıp aşmaması ihtimali ekseninde köklü olarak değişiyor. Seyfettin Gürsel’in genel seçime ilişkin yaptığı simülasyonun sonucunda sunduğu şu iki tablo bu durumu en açık biçimde gösteriyor.

tablo1

Tablo2

Bu simülasyonlardan çıkan en temel sonuç şu; HDP barajı geçemediği takdirde CHP-MHP oy toplamı %43-44 bile olsa (2011 genel seçimlerinde %39 idi bu oran) AKP mutlak tek başına iktidar olduğu gibi, anayasa değişikliğini referanduma götürecek 330 oyu sağlama imkanına da sahip olabileceğidir. HDP’nin barajı geçtiği durumda ise, AKP’nin anayasa değişikliğini yapacak çoğunluğu sağlayamaması, hatta MHP’nin oylarının %16yı geçmesi koşuluyla, iktidarı kaybetmesi de mümkün. Yapılan başka simülasyonlar da bu tahmini destekliyor.

Sonuç itibariyle, HDP’yi projesi ve adayları temelinde destekleyenlerin ötesinde geniş bir seçmen kesiminin de barajı aşmasının yaratacağı kritik sonuç nedeniyle oylarını bu yönde kullanma eğilimde oldukları rahatça söylenebilir. Şimdiye kadar Kürt Siyasi Hareketi’nin (KSH) temsilcisi partilerin hep aleyhine kullanılan ‘barajı geçemeyecekler’ kaygısı ile ‘stratejik oy kullanma’; ki barajın olmadığı yerel seçimlerde ise AKP’ye karşı kazanma şansı olan partide oyları birleştirme adına sosyal medyada ‘tatava etme/bas geç’ diye ifade edilmişti; bu kez terse dönmüş gözüküyor. Özetle, bu seçimde HDP’nin barajı aşması meselesi sadece kendi seçmenleri ve  ‘stratejik oy kullanma’ hesabı yapanların değil, başta AKP olmak üzere diğer partilere oy vereceklerin de temel gündem konusu oldu. Bu da HDP’ye yönelik ilginin artmasına yarıyor.

Tabii ki HDP’nin ilgi odağı olmasının tek nedeni seçimlerdeki bu kilit konumu değil. ‘Yeni Yaşam’ şiarı ile toplumdaki tüm farklılık ve kimlikleri kapsamaya aday bir proje ile ortaya çıkan HDP, pozitif anlamda ileriye yönelik umut yaratan tek parti de oldu. Bu umudun somutlaşması, tabii ki HDP’nin KSH’nin uzun süreli yasal parti deneyiminin son yıllarda radikal demokrasi programı temelinde daha geniş kesimlere açılması ile mümkün oldu. 2007 genel seçimlerinden itibaren KSH’nin hem merkezi hem de yerel düzeyde temsiliyet ve oy oranını giderek artırması ve son olarak da cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sergilenen performans bu açıdan önemli bir güven zemini oluşturuyor. Merkezi düzeyde 2007 genel seçimlerinde %4,5 oyla 22 milletvekili, 2011 seçimlerinde %6 oyla 35 (aslında Hatip Dicle’nin gasp edilen vekilliği ile beraber 36) milletvekili çıkaran KSH, benzer bir tırmanışı yerel seçimlerde de göstermişti. 2009 yerel seçimlerinde İl Genel Meclisi düzeyinde alınan %5,7 oy, 2014 Mart ayında yapılan seçimlerde İl Genel Meclisleri ve Büyükşehir İlçe Meclisleri toplamı olarak % 6,6’ya çıktı. Sonuçta KSH’nin Türkiye genelinde %6-6,5luk bir oy tabanına kesin olarak oturduğu söylenebilir. Burada asıl başarının %10 barajı engelinin sadece bağımsız adaylar yoluyla, Hakkari gibi kimi seçim çevrelerinde neredeyse mükemmel bir mühendislik projesi gibi hatasız seçim politikası uygulanması ile aşılması olduğunu vurgulamak gerekir.

Öte yandan, bu tablo 1991 seçimlerinden beri Türkiye’de yasal siyasetin parçası olan KSH’nin barajın altında kalan bir oy tabanında saplanıp kalma riskini de göstermektedir. Ancak geçen yaz yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri, bu durumun değişmesi açısında göz ardı edilemeyecek bir imkânı ortaya çıkardı. HDP adayı Selahattin Demirtaş’ın 3 milyon 958 bin oy ile %9,8 oranını yakalaması barajın aşılabileceğini çok net gösterdi. Böylece önemli bir yol kavşağına gelmiş olan KSH, buna uygun olarak da, bu yıl yapılacak genel seçimlere bağımsız adaylar ile değil, parti olarak girme kararı aldı.

Parti olarak seçime girme kararının alınmasını mümkün kılan başka gelişmeler de var. Bunların başında, KSH’ni de kapsayan ama onunla sınırlanamayacak olan PKK eksenli Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin hem Türkiye hem de tüm bölgede kaydettiği gelişmeleri sıralamak mümkün. AKP hükümeti ile yürütülen ‘müzakere süreci’ ve Kobanê direnişinde somutlaşan Rojava hamlesi bu gelişmelerin en önde gelenleri. Ayrıca, PKK gerillalarının Şengal, Maxmur ve Kerkük’te IŞİD’e karşı mücadelede üstlendiği rol ve bunların uluslararası alana yansımaları gibi temel askeri ve politik hamleler hem Türkiye hem de bölgede dengelerin KÖH’nin lehine dönmesine yol açtı ki; bunların seçim sürecine yansıması da olumlu olacaktır. Genel plandaki bu gelişmelerin yanı sıra, KSH de uzun sayılacak bir süredir ideolojik-politik ve örgütsel olarak yeni bir hamleye zaten hazırlanıyordu. En son DTK ve HDK çalışmalarına dayanarak ortaya çıkan Halkların Demokratik Partisi (HDP)  çatısı bu hamlenin temel gücü olarak belirdi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yakalanan ilgi, şimdi HDP’nin ‘Yeni Yaşam’ şiarı ile girdiği 7 Haziran seçimlerinde test edilecek.

Geçtiğimiz hafta açıklanan HDP milletvekili aday listesi, bu tablo içinde nereye oturuyor? Bazılarınca dile getirildiği gibi, HDP’nin açılım iddiasını doğrulamayan, alışageldik bir liste mi? Veya açıklanan liste baraj aşma iddiası açısından nasıl değerlendirilebilir? Öncelikle şunu belirtmek istiyorum; tek tek adayların sonuçlar açısından sınırlı etkisi olduğunu düşünüyorum. Yani tek başına oy deposu olan bir süper aday yok. Zaten Konda araştırma şirketinden Bekir Ağırdır, seçmenin yalnızca %10’unun adayın kimliğine baktığını belirtiyor. Kanaatimce, KSH’nin geçmiş bağımsız adaylar deneyimi de buna fazlasıyla doğruluyor. Bu genel değerlendirme ışığında HDP aday listesine bakıldığında, Ağırdır’ın “HDP adayları farklılıkları temsil açısından anlamlı çeşitlilikte olmakta beraber ‘yeni hayat’ iddiasında eksik izlenimi veriyor denebilir” saptaması bence de durumu özetliyor. KSH’nin iddiaları açısından ciddi bir sorun teşkil edebilecek bu durum, ‘yeni yaşam’ projesinin sadece seçime giren HDP çerçevesi ile sınırlanmaması ile aşılabilir. DTK, HDK ve DBP gibi oluşumların varlık nedeni de bu zemin üzerinde tanımlanarak seçim politikası izlemenin zorunlu sınırlılıkları telafi edilebilir.

Bu rezervlerle birlikte HDP aday listesine daha yakından baktığımızda ise ilk göze çarpan husus, Türkiye’de şimdiye kadar görülmedik biçimde kadın temsilinde eşitliğe yaklaşılması olmaktadır. Bu sadece kadın-erkek adayların sayısal eşitliğinde değil, seçilme şanslarının da dengelenmesi itibariyle listedeki yerleri ile de ortaya konmuş. Ancak Türkiye  ortalamasından epey ileri olsa da, kadın-erkek seçilme şansının hala %40-60 oranında olduğunu vurgulayalım.  Bunun yanı sıra, HDP aday listesinde dört temel grubun temsilcilerinin yer bulduğunu söylemek mümkün. Bunları; Kürt Siyasi Hareketi; Türkiye Sol/Demokratik Hareketi; İslami/Muhafazakar hareket (ki diğer Kürt hareketlerini ve ana akım politik geçmişten gelen adayları da kapsıyor) ile Alevi/Ezidi/Ermeni/Süryani/Arap/Çerkes Kimlik Hareketleri olarak sınıflayabiliriz. Bunu dört temel siyasi/toplumsal kimliğin temsiliyeti diye de okuyabiliriz.

Tabii tek tek adayların bir çoğu, bu dört kimliğin birden çoğunu kendisinde taşımaktadır. Bu nedenle burada yapılacak değerlendirmelerde tek tek adayların bu kimliklerle kendilerini nasıl veya ne kadar özdeşleştirdiklerinden çok, kamusal alana yansıyan pozisyonlarını esas alarak hangi temsiliyet içinden listeye konulduklarını saptamaya çalıştım. Ne demek istediğimi daha açık belirtmek için, şöyle bir örnek vereyim: Kürt olmayan, Türkiye sol hareketi geçmişi de olan ancak son 25 yıldır fiilen Kürt siyasi hareketi içinde değişik düzeyde yer alan adayı KSH grubu/temsiliyeti içinde ele aldım.

Listedeki tüm adayların somut konumlanmasını belirlemek mümkün olmadığı için de, iki temel grup eksenli bir analize giriştim. Birinci grup, 2011 seçimlerinde bağımsız olarak seçilen 36 adayın seçim yerlerini esas alarak yapılan liste olurken, ikinci grup ise barajın aşılması halinde 2014 yerel seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçları temelinde seçilmesi en yüksek ihtimal dahilinde olan 17 adaydan oluşuyor. Bu temelde baraj aşıldığında, önceki seçimlerdeki performans temelinde seçilme şansı en yüksek olan toplam 53 adayın konumu değerlendirilmiş oluyor. Tabii bu sayı hem HDP’nin hem de diğer partilerin 7 Haziran’daki performansı temelinde değişebilir. Yine de kazanacak sıralara aday yerleşiminde nasıl bir dağılım sağlandığını anlamak açısından bu iki grup yeterli fikir verebilir.

36 adaylık ilk gruba baktığımızda; bunların 14’ünün kadın aday olduğunu görüyoruz. 2011 seçimlerinde, kazanılan bu 36 milletvekilliğinden 11’i kadın adaydı. Kadın sayısı bu grupta %30,5’tan %38,9’a çıkmış.

Dört ana grubun temsiliyet açısından baktığımızda ise şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz.  23 aday Kürt Siyasi Hareketi; 6 aday İslami / Muhafazakar / Diğer Kürt Hareketleri’nden; 3 aday Türkiye Sol/Demokratik Hareketi’nden ve 4 aday da Alevi/ Ezidi/Ermeni/ Süryani/Arap/Çerkes Kimlik Hareketleri’nden yer almışlar. Oransal olarak baktığımızda, KSH, %63,8; İslami/Muhafazakâr/Diğer Kürt hareketleri %16,7; Alevi/Ezidi/ Ermeni/ Süryani/Çerkes Kimlik Hareketleri %11,1 ve Türkiye Solu/Demokratik Hareketi de % 8,4.

2011 seçimlerinde ise milletvekili seçilen 36 adayın 31’i KSH’nden (%86); 3’ü Türkiye solundan (%8,4) ; 2’si İslami/Muhafazakâr/Diğer Kürt hareketleri (%5,5) idi.  Baraj aşıldığı takdirde seçilmesi garanti olan 36 milletvekillik ilk grupta, HDP listesinin farklılıkları yansıtma açısından başarılı olduğu söylenebilir.

Şimdi 17 milletvekillik ikinci listeye bakalım. 2014 yerel seçimlerindeki il genel meclisi ve büyükşehirlerde de ilçe meclisleri toplamı sonuçlarına göre, HDP; İstanbul 3. Bölge,  Ağrı, Batman, Siirt, Diyarbakır, Mardin, Van ve Dersim’de milletvekili sayısını 2011’e göre birer, Urfa’da ise ikişer artırıyor. Buna Cumhurbaşkanlığı seçimindeki sonuçları da dahil edersek, İstanbul’un 1 . ve 2. Bölgesi, İzmir 1. ve 2. Bölge, Ankara  1. Bölge ile Çukurova  ve Antep’ten birer milletvekili daha eklemek imkan dahilinde görülmektedir. Böylece baraj geçildiğinde, son bir yıl içinde yapılan iki seçimdeki performans temelinde seçilebilecek sırada yer alan toplam 17 milletvekillik bir aday grubunu daha  değerlendirebiliriz.

Bu 17 adayın, 7’si kadındır. Gruplar açısından bakıldığında ise; KSH’nin 8; Türkiye Solu/Demokratik hareketinin 4; İslami/Muhafazakâr/Diğer Kürt hareketleri ve Ana Akım Politik Hareketlerin 2; Alevi/Ezidi/Ermeni/Süryani/Arap/Çerkes Kimlik Hareketlerinin de 3 milletvekili ile temsil edildiklerini görüyoruz.

Baraj aşıldığında seçilmesi en yüksek ihtimal dâhilinde olan  %39,6’sı kadın (21 aday) toplam 53 adaya genel olarak baktığımızda ise şunları söyleyebiliriz.

·       KSH:31 (%58,5)

·       İslami/Muhafazakâr/Diğer Kürt hareketleri ve Ana Akım Politik Hareketlerin: 8 (%15,1)

·       Türkiye Solu/Demokratik Hareketi: 7 (%13.2)

·       Alevi/Ezidi/Ermeni/Süryani/Çerkes Kimlik Hareketleri: 7 (%13.2)

Sonuç olarak HDP’nin gerek geliştirdiği proje, bu temelde yarattığı heyecan; gerekse çıkardığı genel aday profili ve dağılımı itibari ile Türkiye yakın tarihinin bu en kritik seçimine umut veren bir giriş  yaptığı söylenebilir. Bundan sonrası yürütülecek  seçim kampanyası ile bu umudu sonuca götürmek olacaktır. Tabii ki bu sadece HDP’ye bağlı bir durum değildir. Bir futbol maçında kazanmak için sadece iyi bir takıma ve oyun planına sahip olmak yetmez; rakibin, özellikle de savunma oyuncularının ve kalecisinin hata yapması gerekir derler. Seçimlerde kazanmak da biraz öyle.  Partilerin ideolojik hatları, politik çizgileri, kadroları ve aday profilleri tabii birincil derecede belirleyici faktörler ama sonucu sadece bunların belirlediğini söylemek eksik olur. Rakip partilerin konumları ve performansları da sonuçta etkili olur. Bu açıdan, 7 Haziran’da yapılacak genel seçimlerde HDP’nin olası seçim başarısına da, kendi yapılanması ve çalışmalarının yanı sıra rakip partilerin yani asıl olarak AKP ve CHP’nin performanslarının da belirleyici olacağı bir tablo çerçevesinde bakmak gerekecektir.

Tabii en önemli husus, Ağrı’da gerçekleştirilmek istenen provakasyonda görüldüğü üzere devletin-AKP Hükümeti’nin performansını ‘fair play’ çerçevesinde tutmayacağı kaygısı. Sonuçta, en önde gelen danışmanlarının, iktidar partilerinin %30-40 arası oylarla belirlendiği ülkelerdeki toplantılarda bile rahatça ‘AKP; oy oranı%40’ın altına düşerse, elinde hiç bir şey kalmayacağını düşünüyor’ dediği bir partiden kuşkulanmak da doğal oluyor.

Not: Ahmet Hamdi Akkaya, Gent Üniversitesi; Çatışma ve Gelişme Çalışmaları Bölümü’nde doktora adayıdır.

 

Ermeni Soykırımının yüzüncü yılı vesilesiyle
Erik-Jan Zürcher

Çeviri: Onur Günay

Ermeni Soykırımının yüzüncü yılı vesilesiyle kendisini benim gibi 20. yüzyıl Türkiye tarihçisi olarak gören birisinin konuşması gerekir.

Öncelikle, bunun etik ve ahlâki sebepleri var. Geç dönem Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye tarihçilerinin özel bir sorumlulukları var. Öğrenci ve daha sonrasında genç bir üniversite hocası olduğum 1970’ler ve 80’lerdeki gibi 1915’te ne olduğunu neredeyse hiç bilmediğimiz bir durumun sürmesine izin veremeyiz – kaldı ki soykırım bizim akademik alanımızın dışında yaklaşık elli yıldır bir tarihsel araştırma konusudur. Bizim ders kitaplarımız eğer bahsi açılırsa, sadece tarihe bir dipnot olarak bahsederler 1915’ten, ve asla onu bir soykırım olarak tanımlamazlar. Bizim hocalarımız bunu asla tartışmazlar.

Ben bunun etkilerini kendi araştırmamda net bir şekilde hissettim. 1984’te, daha sonraları akademik kariyerimin temelini oluşturacak olan kitabı yayınladım. Kitabın ismi Milli Mücadelede İttihatçılık (1908-1925) idi. Kitabın ismindeki tarihler önemli zira kitabın en önemli tezi Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı İmparatorluğu’ndaki milli mücadele hareketinin, ki sonrasında Türkiye Cumhuriyeti buradan ortaya çıkar, aslında Birinci Dünya Savaşı boyunca iktidarda olan Jön Türk İttihat ve Terakki Fırkasının eseri olduğudur. Zaten – daha sonra Atatürk olacak olan- Mustafa Kemal’i de bir lider hâline getirenler onlardır. Kitap genel olarak iyi karşılanmıştı, ancak bir arkadaşım bir Ermeni dergisinde yayınlanan bir değerlendirme yazısını benim için tercüme etmişti. Bu yazının yazarı da kitabı beğenmişti ancak önemli bir eleştiriyi de dile getiriyordu. Eleştiren kişiye göre benim anlattığım hikâye adeta boş bir coğrafyada gerçekleşiyor ve sanki Ermenilerin yok edilmesi hiç gerçekleşmiyordu. O zamanki tepkim şuydu: “Evet, bu haklı bir eleştiri olabilir, ancak benim kitabım bunun hakkında değil.” Bundan sadece yirmi yıl sonra, Ermeni meselesiyle daha fazla ilgilenmeye başladığım bir dönemde, Ermeni Türk Çalışmalarıyla ilgili öncü bir atölye çalışmasında (WATS: Workshop on Armenian Turkish Scholarship), yanıldığımı fark ettim.

Kitabımın konusu olan İttihatçı dönem ve Kemalist cumhuriyet arasında siyasi liderliğin sürekliliği dahi, bu liderliğin 1915-16’nın zorlu sınavında oluşturulduğunu ve cumhuriyeti ortaya çıkaran milli mücadele hareketinin –politik, ideolojik ve kişisel- birçok yönden Birinci Dünya Savaşı’nın bir devamı olduğunu hesaba katmadan çalışılamaz.

Ancak bu sadece ahlâki bir mesele değil. Türkiye tarihçilerinin ortaya koyabileceği özel bir şey var. Şimdi, Soykırımın taslağı ve birçok detayı orijinal belgeler ve tanıklıklara dayanan tarihsel araştırmalar ile bu kadar iyi bir şekilde ortaya konulmuşken bence Türkiye tarihçileri iki alanda Soykırımın daha iyi anlaşılabilmesi için Türk kaynakları temelinde ciddi bir katkı sunabilirler. İlk alan, nedenler ve gerekçelerle ilgilidir. Bu noktada hem daha uzun vadeli gelişmelerin (sosyal Darwinizmin popülerliği, militarizm, reformlar ve toprak ihtilafları meselesi, Müslüman göçmenlerin toplu göçü) hem de kısa vadeli gelişmelerin (Osmanlı’nın Balkan savaşını kaybetmesi, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, Osmanlı’nın Sarıkamış’taki yenilgisi, İngilizlerin Gelibolu’da karaya çıkması ve Van’daki isyan) rol oynadığını anlamamız gerekir.

Nedenler ve gerekçelere odaklanmak önemlidir zira ne olduğunu daha iyi kavramamızı sağlayacaktır. Ancak soykırım meselesini etkilemez. Soykırımın tanımı için önemli olan niyettir, bir etnik ya da dini grubun tümünü ya da bir kısmını yok etme niyeti. Bu niyetin ardındaki nedenler soykırım meselesi söz konusu olduğunda önemli değildir. Bu sebeptendir ki, bu itirazlar olguya dayansa dahi Ermeniler bir tehdit oluşturduğu için 1915’te olanın soykırım olamayacağını iddia eden inkârcı argüman aptalcadır.

Öteki mesele Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan modern Türkiye’nin Ermeni Soykırımıyla şekillenişidir. Ben İttihat ve Terakki Fırkası ile Kemalist cumhuriyet arasındaki kişisel ve ideolojik sürekliliklere baktım, ve bunlar önemlidir. Ancak şimdi dikkat gerektiren meseleler (ki bunlar gerek Türkiye’de gerek yurtdışında gitgide daha fazla çalışılmaktadır) Ermeni mallarının transferi (gaspı) ve Osmanlı Ermenilerinin Müslümanlaştırılmasıdır. Ermeni malları, daha da kontrollü gerçekleştirilen Rum mallarının devriyle beraber, cumhuriyet döneminde bir Türk burjuvazisinin ortaya çıkmasının temelini oluşturdu. Birinci Dünya Savaşı boyunca çok sayıda Ermeni’nin zorla Müslümanlaştırılması olgusu bugün çok sayıda Türk’ün Ermeni kökleri olduğu anlamına gelmektedir. Bu kökleri yeniden keşfetmek son yıllarda yenilikçi Türkler arasında bir hayli popüler oldu. Başka bir deyişle, Türkiye Cumhuriyeti bu mirası sadece –önemli ölçüde- soykırımda yer alan insanlar tarafından kurulması ve yönetilmesi bakımından değil, Ermenilerin kendilerinin kişisel ve materyal miraslarını taşıması bakımından da taşımaktadır.

Şunu söylemekten mutluluk duyuyorum: Sadece Türkiye çalışmaları alanında değil, Türkiye’deki tarihçiler arasında da samimi bir şekilde hakikati bulmak ve onu açıkça tartışmak isteyenlerin sayısı hızla artmaktadır. 2005’te Bilgi Üniversitesi’ndeki çığır açan konferans ve 2007’de Hrant Dink’in öldürülmesinden sonraki gösteriler önemli dönüm noktalarıdır.

Bu yeni açıklık Türkler ve Ermeniler arasındaki bir uzlaşmanın ihtimal dahilinde olduğunun umut dolu bir işaretidir. Bu uzlaşma inkâr üzerine inşa edilemez, bu çok açık. Ancak uzlaşma taviz üzerine de inşa edilemez. Taviz bir siyasetçi aracıdır ve gündelik meselelerin çözümüne yardımcı olur, ancak tarihsel bir hakikatin soruşturulmasıyla ilgili bir katkısı olamaz. İnsanlar azıcık katledilmezler. Ya da uzlaşı, mevcut Türk hükümetinin tertiplediği gibi Türkiye’de Birinci Dünya Savaşı yıllarında acı çeken herkes için toplu anma kavramı üzerine de inşa edilemez. İkinci Dünya Savaşı’nda ölen Almanların sayısı ölen Yahudilerin sayısından çok daha fazladır (her ne kadar bazı Almanlar Yahudi, bazı Yahudiler Alman olsa da). Ancak Alman başbakanı Merkel Almanları ve Yahudileri kendi zamanlarının ve koşullarının eşit kurbanları olarak hatırlanmaları gerektiğini söylemeyi hayal bile edemez.

Bunu savunan Türk tarihçilerin sayısı hızla artsa da, tarihsel hakikatin kabulü zaman alacaktır. Türklerin genç nesilleri (ki genç nüfuslu bu ülkenin ciddi bir çoğunluğu gençtir) okulda, askeri hizmet sırasında ve medya aracılığıyla milliyetçi devlet retoriğine maruz kaldılar, ve soykırım hikâyesinin bir yalan olduğuna samimi bir şekilde ikna edildiler. Cumhuriyetinin ilk neslinin aksine artık kendilerinin çok iyi bildiği bir hakikati bilinçli bir şekilde inkâr etme durumu yok. Bu da Türkiye kamuoyunu yeniden eğitme ve tartışmayı daha geniş kesimlere açma sorumluluğunu getiriyor. Ancak kapı açıldı ve artık geri kapatmak mümkün değil. Kürt entelektüelleri arasında da, 1915’te yaşananları açık bir zihinle tartışmaya yönelik yepyeni bir hazır oluş hâli görüyoruz. Türkiye ve dışındaki önemli bir farkındalık da soykırımın kişisel bir suç olduğudur. Başka bir deyişle, insanlar soykırımla ilgili suçlanabilir ve mahkum edilebilir, ancak milletler ya da devletler değil. Bu da tartışmayı kolaylaştırabilir. Bugünkü Türk devleti ve toplumu soykırımı inkâr ettikleri için haklı bir şekilde suçlanabilir, ancak suçun kendisinden ötürü değil. Suçun failleri uzun bir zaman önce öldü.

Soykırımı tanıma sadece Ermeniler için değil, Türkiye için de önemlidir. Taner Akçam’ın çok önceden söylediği gibi, eğer Türkiye daha demokratik, rahat ve hümanist bir ülke olmak istiyorsa soykırımla yüzleşmek zorundadır. Bu yüzleşme aynı zamanda bu toplumun üzerinde giderek daha çok dine bulaşan son derece sığ bir milliyetçilik örtüsünün kaldırılmasında da bir katalizör görevi görebilir. Umalım ki yüzüncü yıl tarihsel hakikatle yüzleşilmesi hikâyesinde Türklerin ve Ermenilerin çıkarına yeni bir sayfanın açılmasına vesile olur.

Erik Jan Zürcher

1977-97 yılları arasında Nijmegen Üniversitesi’nde çalıştı. 1989-99 yılları arasında Amsterdam’daki Uluslararası Sosyal Tarih Ensititüsü’nün Türkiye bölümünü yönetti. 1993-97 yılları arasında Amsterdam Üniversitesi’nde Türkiye Tarihi kürsüsünde görev aldı. 1997 yılından itibaren Leiden Üniversitesi Türkiye Çalışmaları kürsüsünde çalışmaya başlayan Zürcher, Stockholm Üniversitesi dahil pek çok üniversitede misafir öğretim üyeliği yaptı. Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyet dönemi üzerine uzmanlaşan Zürcher’in eserleri şunlardır: The Unionist Factor 1905-1926, E.J. Brill, 1983 (Milli Mücadelede İttihatçılık, Bağlam Yayınları, 1987; İletişim Yayınları, 3. baskı, 2003), The Progresivve Party 1924-1925, E.J. Brill, 1991 (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Bağlam Yayınları, 1992), Turkey, A Modern History, I.B. Tauris, 1993 (Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, 1995), Mete Tunçay ile birlikte derledikleri Socialism and Nationalism in the Ottoman Empire 1876-1923, I.B. Tauris, 1994 (Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik 1876-1923, İletişim Yayınları, 1995), Donald Quataert ile birlikte derledikleri Workers and the Working Class in the Ottoman Empire and the Turkish Republic 1839-1950, I.B. Tauris, 1995 (Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesi’ne İşçiler 1839-1950, İletişim Yayınları, 1998) ve Willem van Schendel ile derledikleri Identity Politics in Central Asia and the Muslim World; Nationalism, Ethnicity and Labour in the Twentieth Century, I.B. Tauris, 2001 (Orta Asya ve İslam Dünyasında Kimlik Politikaları; 20. Yüzyılda Milliyetçilik, Etnisite ve Emek, İletişim Yayınları, 2004) 

Bir Direniş Masalcısı: Eduardo Galeano
Ramazan Kaya

“Ben her zaman boğanın tarafını tuttum, matadorun değil. Ve hâlâ aynı taraftayım”…

Eduardo Galeano

Bugün Eduardo Galeano da göçmüş bulutlar ülkesine. Bu hayatta tanışmayı, elini sıkmayı, doya doya sarılmayı istediğim ender güzel insanlardan biriydi. Hiç tanışmadığım bu insan için en yakınımdaki birini kaybetmiş kadar üzüldüm, gerçi bize ondan daha yakın kim vardı ki bu hayatta? Her kitabını, her satırını yıllarca şifalı bir su gibi içtim, her sözünü bir muska gibi taşıdım boynumda. Onun yaşam dolu külliyatının bahçesinde büyüdü umutlarım, hayallerim. Galeano, denildiği gibi baltayla yazan yazarlardan biriydi. Onun satırlarında uzlaşmaya, muğlaklığa, sözü eğip bükmeye ve riyakârlığa asla yer yoktu. O gerçekten de dünyanın vicdanıydı, Güney Amerika’nın en tavizsiz, en cesur anti-sömürgeci yüreği ve bütün ezilenlerin en güçlü belleklerinden biriydi. 74 yaşında akciğer kanseri tedavisi gördüğü Uruguay’ın başkenti Montevideo’daki bir hastanede yaşama veda etti. 1940’ta Uruguay’ın başkenti Montevideo’da doğan Eduardo Galeano, genç yaşlarından itibaren fabrika işçiliğinden banka memurluğuna kadar çok çeşitli işlerde çalıştı. On dört yaşındayken El Sol dergisi için politik bant karikatürler çiziyordu. Çocukluğundan beri en büyük aşkı futboldu ama spordaki başarısızlığı onun sahaları uzaktan izlemesine yol açtı. (Belki de bu güzel kitapları onun futbolcu olamamasına borçluyuz). 1960’ların başlarında başladığı gazetecilik kariyeri Galeano’nun yazarlık yaşamının da dönüm noktası oldu. Kitaplarındaki akıcı üslubunu, tarih denizinde yüzerken az kelimeyle çok şey anlatabilme becerisini de gazetecilik mesleğine borçlu olduğunu söyler. Neredeyse her ülkenin makûs talihi olan askeri darbe 1973’te Uruguay’ı sarstığında, bir süre Arjantin ve İspanya gibi farklı ülkelerde yaşamak zorunda kaldı. Geride bize şu eserleri bıraktı: Ateş Anıları, Latin Amerika’nın Kesik Damarları, Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, Biz Hayır Diyoruz, Tepetaklak, Zamanın Ağızları, Yürüyen Kelimeler, Kucaklaşmanın Kitabı, Gölgede ve Güneşte Futbol, Söz Mezbahası Görüşmeler, Gözlemler, Görünümler Aynalar, ve Günler Yürümeye Başladı.

O, “herkes” için yazmıyordu elbette. “Ben okumayanlar için yazıyorum, ezilmişler için, yüzyıllardır tarihe geçebilmek umuduyla kuyrukta bekleyenler, kitap okuyamayanlar ve kitap alacak parası olmayanlar için”. Ve, piyasanın tiranlığında okumanın kolay olmadığının da farkındaydı, “Devletin kitap yasaklamasına gerek kalmadı, kitapların fiyatları, yasaklanmasına yetiyor” demişti. Galeano, bir direniş masalcısıydı, sabırla ve inatla bize ezilenlerin, meydan okuyanların hikâyelerini anlatıyordu. Bu kıssalardan hisseler dağıtıyordu bize, çünkü ona göre bu ruhsuz dünyada “Artık hisseler kıssadan değil, borsadan alınıyor”du.

Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nın tarihsel sebeplerini o devasa kitabında bir cümleyle özetlemişti: “Brezilya’da köylüler sordu: İnsansız bu kadar toprak varken, neden topraksız bu kadar insan var? Onlara kurşunla cevap verildi”. O, her zaman kaybedenlerin, sömürülenlerin ve lanetlilerin tarafını tuttu. Peki, şu lanetli “biz”, Eduardo Galeano için tam olarak kimleri kapsıyordu? Cevabını ondan dinleyelim:

“- Hiç kimseler, hiç kimsesizler, tavşan gibi kaçanlar, yaşarken ölenler

– Olabilecekken olmayanlar

– Dil değil lehçe konuşanlar

– Din değil kör inanç sahibi olanlar

– Sanat değil süs eşyası yaratanlar

– Kültürleri değil folklorları olanlar

– İnsan değil insansal kaynak olanlar

– Yüzleri değil çalışmak için kolları olanlar

– Adları değil numaraları olanlar

– Dünya tarihinin sayfalarına değil de yerel gazetelerin zabıta sayfasına geçenler

– Canlarını alacak kurşuna bile değmeyen hiç kimseler..”

Dayanışma kültüründen zekât ve sadakayı anlayan ve sürekli aşağılayan egemen zihniyeti reddediyordu. Eduardo Galeano ısrarla: “Hayırseverlik dikeydir, aşağılar. Dayanışma yataydır, yardım eder” diyordu. İçinde bulunduğumuz sinik ve karanlık çağı şu sözlerle özetlemişti: “Eğlence endüstrisi yalnızlık pazarından, güvenlik endüstrisi korku pazarından, yalan endüstrisi aptallık pazarından geçinir”. Ama o asla umutsuzluğu kabullenen bir yazar olmadı. “Hayal kırıklığının hüzünlü cazibesine hayır derken, geceyi yırtarak gelen isyankâr umuda evet” dedi her zaman. Sistemin tümüne çomak sokmaya, en keskin sözlerini söylemeye devam etti. Ona göre, “görevliler görevini yapmaz, politikacılar, konuşur ama hiçbir şey söylemezler, seçmenler oy kullanır, ama seçmezler, okullar cahillik öğretir, yargıçlar, kurbanları cezalandırır, ordular, kendi vatandaşlarıyla savaşır, polisler, suç işlemekten, suçla savaşmaya zaman bulamazlar ve devlet, bir nutuk fabrikasıdır”. Galeano, kapitalizme tüm öfkesiyle karşı olduğu gibi devletçi sosyalizm geleneklerine de bir değer biçmiyordu”. Kapitalizmde: verimlilik tanrısının sunaklarında özgürlük adına adalet kurban edildi. Devletçi Sosyalizmde: verimlilik tanrısının sunaklarında adalet adına özgürlük kurban edildi”. Hiyerarşik, güç merkezli ve yoldaşlarını öğüten siyasal örgütlenmelere mesafeliydi. O, dayanışmaya, ütopyaya inanmaya ve tüm isimsiz, sıfatsız ve kefensiz kahramanları son nefesine kadar anlatmaya devam etti. “Kucaklaşmanın Kitabı”nda unutulmaz bir olay anlatmıştı: “Nikaragua’da dövüşmüş olan Kolombiyalı Gabriel Caro, bana, yanı başındaki bir İsviçrelinin, bir makineli ateşiyle delik deşik olarak düştüğünü, ama adını kimsenin bilmediğini anlatmıştı. Güney cephesinde olmuştu bu, San Juan Irmağı’nın birkaç gece kuzeyinde, Somoza diktatörlüğünün yenilgiye uğramasından kısa bir süre önce. İsviçrelinin adını bilen yoktu, ta uzaklardan gelip Nikaragua uğruna, devrim uğrana, ayın fethi uğrana ölen o sarışın milisle ilgili olarak hiç kimse bir şey bilmiyordu. Bu İsviçreli düşerken kimsenin anlamadığı bir şeyler bağırmıştı. “Bin yaşa Bakunin!” diye bağırarak ölmüştü”…

Yalnızlığın ve aşkın en güzel tanımlarını yapmaktan da geri kalmadı usta. “Aya havlayan bir köpek kadar yalnızım” demişti. Aşkın gökyüzünden inen bir mucize olmadığını şu sözlerle hatırlatmıştı: “Aşk, bir fincan kahveye, bir içki bardağına ya da çorbaya, çaktırmadan bir tutam sev beni katmakla oluşturulabilir”… Güle güle kocaman yürekli insan, metropollerin göbeğindeki isyan alanlarında, gettolarda yanan ateşlerde, anti-sömürgeci direnişlerde, çocuklara okunan güneşli masallarda, kahveye atılan her tutam sevgide yaşamaya devam edeceğinden zerre kadar kuşkum yok.

Rojava, Devrim içinde Devrim ve Yeniden İnşa – Janet Biehl ile Söyleşi
Egîd Özdemir

Çeviri: Yağmur Yılmaz

Bundan 6 ay öncesine kadar Kobanê-Rojava konusunda bilgi sahibi olan çok az kişi vardı. Ama en son Kobanê direnişinde, dünyanın dört bir yanında Kobanê ile dayanışma eylemleri gerçekleşti. 1936’da İspanya’daki iç savaş ve devrim için dünyanın dört bir tarafından insanlar nasıl seferber olduysa, dünyanın her yerinden sosyalist, feminist, anarşist, ekolojist vb. gruplar Kobanê için ayağa kalktı. Rojava devriminin dünya tarihindeki önemi nedir sizce?

Rojava’nın geçtiğimiz yüzyıllarda gelişen devrimci gelenek için önemi çok büyük. Tıpkı 1789’un Paris’i, 1905 ve 1917’nin St. Petersburg’u, 1936-37’nin Barcelona’sı gibi, bugün de Rojava radikal hareketlerin odak noktası haline gelmiş durumda. Devrin gerçek demokrasi ve halk idaresi gibi devrimci arzuları Rojava’da vücut buluyor.

Biliyorsunuzdur, Bookchin’in devrimler tarihini konu alan dört ciltlik son kitabının adı Üçüncü Devrim. (Kitap Türkçeye de çevrildi.) Bu çalışma, halk hareketlerinin Batı devrimlerindeki rolü üstünde duruyor. Kitabın başlığının ne anlama geldiğini açıklayayım, zira başlık içeriğin anlaşılmasında kilit role sahip. Birinci Devrim, feodalizme karşı yapılan devrimdir. 1789 yılında Fransa halkı, köylü ve işçi sınıfları da dahil olmak üzere, monarşi ve aristokrasiye karşı ayaklandı; ancak Jakobenler bu özgürlük hareketini denetim altına alıp bir diktatörlüğe çevirdiler ve Napolyon karşı-devrimini yaptı. Sonuçta bundan en çok faydalanan taraf ise zenginliklere el koyan ve ekonomik gücünü sağlamlaştıran burjuvazi oldu.

İkinci Devrim’e gelince, bu burjuvaziye karşı yapılan devrimdir – Marksist tabirle, proletaryanın başlattığı devrim. Marx’ın ifadesiyle, sömürülmekte ve yoksullaştırılmakta olan proletarya isyan etti. Ancak bir kez daha devrim dizginlenerek, bu kez elitlerin devrimin öncüleri olduğunu iddia ettiği bir tiranlık kuruldu. Proletarya adına bir diktatörlük tesis eden rejim, yeniden baskıcı bir nitelik kazandı. Dolayısıyla, 1917’deki St. Petersburg ayaklanmaları da, aslen demokratik kurumlar, demokratik asker ve denizci konseyleri olan Sovyetlere karşı emekçi sınıfı tarafından başlatıldı. İstedikleri, iktidarın aşağıdan yukarıya doğru aktığı birkaç kademeli bir konsey demokrasisi oluşturmaktı – tıpkı Rojava’daki gibi. Fakat Bolşevikler iktidara geldiler ve aşağıdan yukarıya doğru akan demokrasinin kademeli Sovyet yapısını, yukarıdan aşağıya bir dikta yönetiminin aracına dönüştürdüler. İkinci Devrim kaba hatlarıyla bu şekilde gerçekleşti.

Bookchin’in kitabına da ismini verdiği Üçüncü Devrim ise halkın Marksist çizgideki diktatörlüklere karşı yaptığı devrimdir. Diğer tüm devrimlerde olduğu gibi, bu da sıradan insanların devrimi; yalnız bu insanlar artık tarihten ders çıkarmış durumda. Burjuvazinin toplumun zenginliğini ele geçirmesine engel olmaları ve birtakım öncülerin halk adına konuşma kisvesi altında bir diktatörlük kurmasına izin vermemeleri gerektiğinin bilincindeler. Bunun yerine, meclisler gibi demokratik kurumlar oluşturarak, halkın güçlenmesini amaçlıyorlar. Bookchin’e göre, 1936-37 İspanyol Devrimi’nin somut bir örneği olduğu, özgürlükçü bir devrim bu.

Bookchin’in el üstünde tuttuğu projesi, devrimci geleneği savaş sonrası döneme ve hatta yirmi birinci yüzyıla taşımaya çalışmaktı. Proletarya devrimleri çağının kapandığı gerçeğiyle cebelleşen Bookchin, yeni devrimci failin yurttaşlar olacağını ve devrim mahallinin de fabrikalardan kentlere kayacağını düşünüyordu. Teknolojinin iş yükünü ortadan kaldırdığı (bunu kıtlık-sonrası olarak adlandırıyordu) ve toplumun işlemesi için gerekli olan emeği yok ettiği fikrindeydi. Çalışmaktan muaf olmak, halkın demokratik süreçlere katılmasını mümkün kılacaktı. Dolayısıyla liberter belediyecilik anlayışını, yani kentlerdeki mahallelerde ve kasabalarda yüz yüze demokrasinin olduğu kurumlar oluşturma düşüncesini ileri sürdü.

Rojava’daki devrim dikkate değer ve şiddet içermediği, çatışmasız gerçekleştiği için de alışılmışın dışındaydı. Esad rejimi on yıllardır sert ve son derece baskıcı bir şekilde ülkeyi yönetiyordu. Ancak 2012 Temmuz’unda, rejim, sadece kendisinin vâkıf olduğu sebeplerden ötürü (muhtemelen Kürtlere karşı askeri bir cephe açma arzusunda olmadığı için), ülkenin kuzeyi üzerindeki hakimiyetinin elinden kayıp gitmesine göz yumdu. Rejimin bölgedeki temsilcileri, birkaç gün içinde kayıplara karıştı. Diktatörlükten kurtulmuş olan Rojava halkı ise Demokratik Konfederalizm ilkelerini izleyerek, tıpkı Bookchin’in tasavvurundaki gibi, halk meclisleri ve farklı kademelere sahip konfederal konseyler oluşturdular.

Bildiğim kadarıyla Bookchin hiçbir zaman böyle bir devrimin bu kadar çabuk ve şiddete başvurulmadan gerçekleşeceği öngörüsünde bulunmadı – özellikle de endüstrileşmiş Batı cumhuriyetlerinde. Örneğin, ABD’de devletin gücü bir yaz gecesinde öylece yitip gitmez. Washington’daki federal hükümet asla pes edip, New York, Chicago ve Los Angeles’ı meclislerdeki insan kalabalığının idaresine bırakmayacaktır. Güçlü ve zengin olan ABD hükümeti, kaybedecek çok şeyi olduğundan, teknolojiyle son derece iyi donatılmış, güçlü ordusuyla buna sert bir biçimde karşı koyacaktır.

Bu yüzden Bookchin’in stratejisi tam anlamıyla çatışmanın olmadığı bir devrim öngörmedi. Ona göre, devrim öncesi dönemde konfedere meclisler ulus-devlete karşı bir güç teşkil etmek durumundaydı. Buna, Troçki’nin ifadesini kullanarak, “ikili iktidar” adını verdi. İkili bir iktidar olarak konfederasyon, bünyesinde topladığı halk iktidarını temsil edebilir. Ancak, bunun yanı sıra, iktidar devrini zorlayan bir kaldıraç görevi de görebilmektedir. Bu iktidar devri, yeterli sayıda insan desteklediği takdirde, şiddete başvurulmadan emrivaki bir şekilde vuku bulabilir. Ancak, konfederasyonun halkı örgütleyip devrimci bir çatışmanın başlamasıyla da gerçekleşebilir. Bookchin’in de sıklıkla dile getirdiği gibi, bu durumda silahlı kuvvetlerin devletin tarafından halkın tarafına geçmesi elzemdir.

Bu dönüşüm Bookchin’i fazlasıyla kaygılandırıyordu. Rojava’da ise bahsi geçen dönüşüm, iç savaş yüzünden tükenmiş olan ordunun pes etmesinden sonra gerçekleşti. Bu tarihte, devrimci kuvvetler olan PYD ve TEV-DEM konsey ve komünleri oluşturmaya başlayalı bir yıl geçmişti. Bu sayede, hayati an gelip çattığında yeni kurumlar zaten yürürlükteydi. Harikulade olan da buydu işte. Bu belki başka yerlerde de olabilir. Rojava, önceden hazırlık yapmanın ve iktidarın gerçek kaynağını yok saymak yerine halk adına iktidarı kullanmaya hazır karşı-kurumlar kurmanın ne kadar önemli olduğunu kanıtladı.

Abdullah Öcalan Demokratik Özerkliğin esaslarını açıklarken özerkliğin temel şartlarından birinin de öz-savunma olduğunu vurgulamıştı. Rojava’da YPG ve YPJ örgütlenmeleri temelinde gelişen direniş çok etkili oldu. Bu öz-savunma birimlerinin profesyonel ve hiyerarşik birer militer güce dönüşmemesinin panzehiri nedir ve kadınların bu öz-savunma birimleri içinde etkin bir güç olmasının cinsiyet ilişkilerine toplumsal yansımaları neler olur?

Rojava’dayken gördüğüm kadarıyla, YPG ve YPJ bu tehlikenin gayet farkındaydı. Bunun üzerinde epey düşünmüş gözüküyorlardı; hiyerarşi ve profesyonelleşmenin gelişmesine karşı birtakım önlemler almışlardı.

Öncelikle, YPG ve YPJ, kendilerini bilinçli ve açık bir şekilde hiyerarşik olmayan terimlerle tanımlıyorlar. Kendilerini bir ordu olarak nitelendirmiyorlar; zira ordu tanımı itibariyle devlete eklemlenmiş bir yapıdır. Bunun yerine, devleti değil halkı savundukları için kendilerine halkın savunma güçleri diyorlar.

İkincisi, bu savunma birliklerinde demokratik mekanizmalar mevcut. Eşitlikçi bir yapıya sahipler – savaşçıların üzerinde komutanlar dışında bir rütbe bulunmuyor. Zaten komutanlar da savaşçılar tarafından seçiliyor. Bu seçimler normalde yılda bir yapılıyor ama komutanlar, savaşçıların takdirine göre yeniden seçime gidilerek azledilebiliyor.

Üçüncüsü, bu birlikler içinde kadınların varlığı son derece önemli çünkü insanların rütbelerine göre sıralanmaktan ziyade, birbirlerine bağlı olduklarını vurguluyor ve böylelikle hiyerarşinin oluşmasını engellemeye yarıyor.

Son olarak, savaşçılar Demokratik Konfederalizm ideolojisi konusunda eğitim aldıkları için sorunun ne olduğunu anlıyorlar. İdeolojik eğitimin, sadece YPG/YPJ içinde değil, genelde de ne kadar yaygın olduğunu görmek beni şaşırtmıştı. Ekonomi akademisi, Asayiş akademisi ya da diğer akademilerin hepsinde Demokratik Konfederalizm müfredatın bir parçası.

Hiyerarşinin ortaya çıkmasını kesin olarak engelleyecek bir mekanizma söz konusu değil; ancak bunu sağlayacak bir şey varsa o da eğitim. Bookchin’in sıklıkla söylediği gibi, “Hiçbir şey bilincin yerini tutamaz.” Rojava halkı, böyle açıkça ifade etmese de bunu kavramış gibi gözüküyordu. Devrimi yapanlar, özgür bir toplum yaratmak için, hiyerarşik olmayan bir eğitime vurgu yapıp bu sistemi geniş bir alana yayıyor ve halka, kendilerine ve birbirlerine güvenmeyi öğretiyorlar. Yine de bu, hiyerarşinin oluşmayacağını garantilemiyor; hiyerarşiye engel olma konusunda ne kadar etkili olacağı ise zamanla belli olacak.

Daha önce Rojava Devrimi için “kendi başına yap devrimi” kavramını kullandınız. Bildiğiniz üzere Kuzey Kürdistan’da ateşkes süreci var.  Öcalan bu süreçte, “Devletten bir şey beklemeden demokratik özerkliği inşa edin,” dedi. Rojava’da savaş koşullarında Demokratik Özerklik inşa edilirken Kuzey Kürdistan’daki bu ateşkes süreçi inşayı nasıl etkileyecektir?

Bilemiyorum – lütfen benden geleceği görmemi beklemeyin. Türkiye, Kürt azınlığına karşı olan kin dolu ve hiçe sayan tavrını bir kenara bırakıp, anayasasında nihayet Kürtlerin varlığını ve haklarını tanımaya karar verirse sadece Türkiye’deki değil Rojava’daki Kürtler de şüphesiz bunun faydasını görecektir. Umarım yakın zamanda, görüşmelerden çıkan sonuç bu olur; ancak kimse bunun nasıl olacağını, hatta olup olmayacağını bilmiyor.

Kürt Özgürlük Hareketi’nde siyasi partilerde, yerel yönetimlerde, kurum ve kuruluşlarda kadın-erkek eşitliği temelinde eş başkanlık sitemi uygulanıyor. Özellikle belediyelerde eş başkanlık sistemi uygulanmasının yerel demokrasiye ne tür bir etkisi olabilir?

Eş başkanlık sistemi, eş başkanlardan birinin kadın olması şartıyla, hem demokrasi pratiği için hem de bir sembol olarak önemli bir uygulama. Gerekli dil becerisine sahip olmadığım için Rojava’da halktan kadınlarla konuşma fırsatı bulamadım; fakat, erkeklerin uzantısı oldukları ve politik alanın dışına itildikleri bir sistemden, siyasi birer aktör olarak kendi ayakları üzerinde özgürce durabildikleri yeni bir düzene geçilirken, oldukça köklü bir dönüşüm yaşadıkları kesin. Belki Rojavalı kadınlardan bazıları yeni rollerini hemen üstlenmeyi başardı – belki de senelerdir bunun için can atıyorlardı ve sonunda bu şansı elde ettiler. Belki de, eski düzenin boyunduruğundan kurtulmak ve düşündüklerini açıkça ifade edebilmek onlar için gayet kolay oldu.

Diğerleri için, bu aşamaya gelmek biraz daha zaman alabilir. Erkek ya da kadın, bazı insanlar için topluluk önünde konuşmak korkutucu olabilir – özellikle de yıllar boyunca, nesilden nesle buna izinleri olmadığı söylenip durmuşsa. Bir topluluk içinde konuşup kendini ifade edecek cesareti toplamak uzun sürebilir. Birçok insan saçma ya da yanlış bir şey söyleyeceğinden korkar. Özellikle de kadınların, yapacakları bir hatanın diğer tüm kadınları kötü göstereceğinden veya erkeklerin onlar hakkında, “Ait olduğu yere, evine dönmeli,” diye düşüneceğinden korkuyor olmaları olası. Oysa herkes böyle bir ortamda hata yapabilir. Umuyorum ki, kadın ya da erkek fark etmez, çekingen olanlar da eninde sonunda kendilerinde o cesareti bulacaklar. Bir kere seslerini yükselttikten sonra, konuşmak zamanla daha da kolaylaşacak.

Rojava, halk meclisleri sayesinde, diktatörlük rejiminin pasif süjelerini aktif birer yurttaşa dönüştürüyor. Bunu Vermont’ta, kendi yaşadığım yerde düzenlenen kasaba toplantılarından biliyorum; katılanlar her geçen gün, her yeni toplantıyla birlikte daha güçlü hale geliyorlar.

İnsanlar yavaş yavaş kendilerine olan güvenleriyle birlikte, siyasi becerilerini de geliştirecekler. Adaletsizliklere karşı hararetle seslerini yükseltmeyi ve fikirlerine katılmasalar dahi, belki de komşuları veya çocuklarının okul arkadaşlarının ebeveynleri olan insanlara medeni davranmayı öğrenecekler. Bir konunun ne zaman üstüne gidilmesi gerektiğinin ve ne zaman vazgeçmek gerektiğinin farkına varacaklar. Halk meclisleri, aklından geçenleri söylemeyi bilen kadın ve erkeklerden oluşan bir insan kitlesine, geniş bir politik jenerasyona gebe. Rojava’nın zenginliği olan bu insanlar, Kürt Özgürlük Hareketi içinde durdurulamaz bir güç haline gelecekler.

Roj-revo-MAIN

Kürt siyasal hareketinin geliştirmiş olduğu “Demokratik Özerklik, Demokratik Konfedaralizm” tezlerinin en önemli esin kaynaklarından biri de malumunuz Murray Bookchin’in fikirleridir.  Rojava’ya gittiniz ve gözlemleriniz oldu. Rojava’da oturtulmaya çalışılan toplumsal yapının Bookchin’in fikirleriyle örtüşen ve ayrışan yönleri nelerdir sizce?

Bookchin’in liberter belediyecilik anlayışı, ekonomi açısından, şimdiye kadar Rojava’da olanlardan çok daha farklı bir düzeni öngörüyordu. Bookchin’in zihnindeki ekonomik düzen ne devlet sosyalizminde olduğu gibi devletleştirilmiş, ne sendikalizmde olduğu gibi fabrika çalışanlarının kontrolüne bırakılmış, ne kapitalizmdeki gibi özel mülkiyet temeline oturtulmuş, ne de komüniteryanizmdeki gibi küçük kooperatif sahipliğine dayandırılmıştır. Bunlar yerine belediyeleşmiş, yani toplumun tasarrufuna bırakılmıştır.

Belediyeleşme, ekonominin kontrolünün yurttaşlardan oluşan meclisler ve bunların oluşturduğu konfederasyonlar tarafından devralınması anlamına geliyor. Bu meclisler en nihayetinde toprak, kaynaklar, sanayi ve de zenginliklerin kontrolünü elinde tutan sınıfların malları dahil olmak üzere özel ekonomiyi kamulaştırır ve bunların herkesin yararına kullanılması için kontrolü topluma devrederler. Bunlar kamu malı haline getirilerek, toplum adına ve tüm halkın çıkarlarına uygun olarak meclislerdeki yurttaşlar tarafından idare ve kontrol edilir.

Meclisler, fabrikaların ve toprakların tekrar tikel çıkarlara sahip, ayrı ve rekabetçi birimlere dönüştürülmemesini sağlar. Maddi geçim kaynakları, meclislerce, erken dönem komünist hareketlerin taleplerini yerine getirecek bir biçimde dağıtılır: “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre.” Meclisler, mantık ve ahlak çerçevesinde ihtiyaç düzeylerini belirler. Elinden gelen iş ne olursa olsun, toplumdaki herkes geçim kaynaklarından faydalanır.

Bookchin’in ifade ettiği gibi, “Ekonomi, kelimenin dar anlamıyla ekonomi olmaktan çıkar – karşılığı ‘ticari’, ‘piyasacı’, kapitalist, ‘işçi kontrolünde’ girişimler değildir. Artık gerçekten politik bir ekonomi söz konusudur: kentin, komünün ekonomisi.” Akılcı ve ekolojik standartların güdümünde, ahlaki bir ekonomi olacaktır bu. Kamuya karşı sorumluluğa dayalı bir değer sistemi, sorumsuzca özel mülk edinimine olduğu gibi ekolojik yıkım ve insan hakları ihlallerine de engel olacaktır. Meclislerdeki yurttaşlar, bilinçli bir biçimde, ekonomik teşekküllerin işbirliği ve paylaşım gibi etik kurallara uygun olmasını garanti altına alırlar. Limit ve denge gibi klasik kavramlar, kapitalizmin kâr peşinde koşarak genişleme ve rekabet etme buyruğunun yerine geçer. Toplum insanlara değer verir ve bunu onların üretim ya da tüketim seviyelerine göre değil, toplumsal yaşama olan pozitif katkılarından dolayı yapar.

Geniş coğrafi alanlarda, yurttaş meclisleri konfederasyonlar vasıtasıyla ekonomik politikayı ilgilendiren kararlar alır. Mal sahibi sınıfların kamulaştırılmış malları, sadece belediyelerin içinde değil, bir bölgede bulunan tüm belediyeler arasında yeniden paylaştırılır. Eğer bir belediye diğerlerine zarar vermek pahasına kendi faydası için çalışırsa, diğer konfedere belediyeler bunu engelleme hakkına sahiptir. Ekonominin kapsamlı bir biçimde siyasallaşması, ahlaki ekonominin geniş ve bölgesel bir ölçeğe yayılmasını da sağlar.

Kobanê direnişi sonucunda kentin %80’i kullanılamaz hâle geldi. Hem yerelde hem de uluslararası alanda nasıl yeniden inşa edileceği  tartışılıyor. Farklı farklı modeller, projeler sunuluyor. Ekolojik, iklim şartlarına dayanıklı ve toplumsal ilişkileri zenginleştirici bir yerleşim modeli neleri içermelidir? Bu konuda dikkate alınmaya değer örnekler var mıdır?

Fikrimce, Rojava hepimizin yapması gerekeni yapmalı: Yerin altındaki petrole mümkün olduğunca dokunmamaya çalışıp, küresel ısınmaya katkıda bulunmaktan kaçınmalı. Bunun yerine, Rojava’da – ve dünyanın geri kalanında – yenilenebilir enerji sektörü geliştirilmeli. Özellikle de tek tek binalara, mahallelerin tamamına ve sanayiye güç sağlayacak güneş enerjisi kullanılmalı.

Ayrıca dünya üzerindeki diğer tüm toplumlar gibi, Rojava’nın da dirimli, yaşanabilir ve merkezi olmayan şehirler kurması gerek. Bu, yirmi birinci yüzyılda şu anlama geliyor: Şehirler, insanlara ve insanların ihtiyaçlarına göre şekillenmeli, arabalar ve arabaların ihtiyaçlarına göre değil. Şehirlerdeki mahalleler yürümeye elverişli olmalı. Zira yürünebilir ve bisiklet sürülebilir mahalleler topluluk ruhunu oluşturur; buralar insanların tanıştığı ve birbiriyle yüz yüze temas kurmak zorunda kaldıkları yerlerdir. Tüm bunlar aynı zamanda merkezsizleşmeyi ve demokratik özerkliği destekler. Evler, işyerleri, alışveriş ve dinlenme yerleri olabildiğince yürüme mesafesinde tutulmalı. Sokaklar hem güvenli hem de yaya ve bisiklet sürücülerini cezbedecek şekilde tasarlanmalı ve arabaların sokaklara hakim olmasına izin verilmemeli.

Şehrin yoğun bir biçimde inşa edilmesi faydalı olur çünkü alanın dar olması toplu taşımayı finansal olarak mümkün kılar. Mevcut boşluklara binalar yapmak, şehrin dışındaki alanlara insanları arabalara muhtaç eden düşük yoğunluklu banliyöler kurmaktan daha mantıklı. Şehir sokakları boyunca, parklara, yeşil alanlara ve kırlara ağaçlar dikilmeli. Arazi yeniden ağaçlandırılmalı. Parklar ve başka yeşil alanlar yaratılmalı. Bu alanlar, insanların kolayca, keyif alarak yürüyebileceği, bisiklet sürebileceği şekilde birbirine bağlanmalı. Kent çiftlikleri kurulmalı ve kentlerde bu müşterek çiftlikler için alan ayrılmalı.

Ayrıca, toplu taşıma üzerinde durulmalı. Ben özel araç sayısının düşürülmesi için toplu taşımayı öneriyorum. Arabalar sera gazı emisyonu, trafik, sosyal tecrit, otoparklar ve yaya düşmanı yolları beraberinde getiriyor. Kentlerdeki insanların arabalara olan ihtiyacın azalması için ise ucuz veya bedava toplu taşımaya ihtiyaç var. Ancak bu şekilde şehrin öbür ucundaki, yürüyüş yapabilecekleri mahallelere arabayla gitmek durumunda kalmazlar. Minibüsler, otobüsler artırılmalı; metrobüs ve hafif raylı sistem kurulmalı. Bunlar şehrin içindeki mahalleleri ya da şehirleri birbirine bağlayacak şekilde geliştirilebilir.

Saydıklarım kentsel tasarımla ilgili son derece önemli meseleler ama Bookchin’e göre ekoloji aynı zamanda sosyal bir konuydu. Hayatı boyunca ekolojik krizlerin sebeplerinin sosyal olduğunu ve dolayısıyla çözümlerinin de sosyal olması gerektiğini öne sürdü. Bu konunun iç yüzünü anlamaya yarayacak anahtar kavramlardan biri çeşitlilikti. 1971 tarihli “Kendiliğindenlik ve Örgütlenme” (“Spontaneity and Organization”) başlıklı makalesinde Bookchin, biyosferin doğal evrim sürecinde çoğalan karmaşık yaşam formları ve “türler arasındaki, besin zincirleri ve besin ağları şeklinde gittikçe karmaşıklaşan karşılıklı ilişkiler” ile beraber gittikçe çeşitlilik kazandığını yazmıştı. Ekoloji, “çeşitlilik ve kendiliğinden büyümenin kendi içlerinde birer amaç olduğunu ve buna saygı duyulması gerektiğini ileri sürer.” Her ekosistem, çeşitlilik gösteren yaşam formlarının emsalsiz bir toplamıdır; insan ise bu bütünün yalnızca bir parçasını oluşturur.     Bu bütüne müdahalede bulunabilir, “hatta kendi yararına olduğu gibi toplumun çıkarına olmak kaydıyla bilinçli bir biçimde bu bütünü yönetmeye de çalışabilir; ancak bütün üzerinde hakimiyet kurmaya çalışır, başka bir deyişle onu yağmalamaya kalkarsa, bu bütünü ve sosyal hayatın doğal temelini yıkma riskiyle karşı karşıya kalır.” Ekolojik bakış açısının doğası itibariyle diyalektik bir yapıya sahip olduğunu düşünen Bookchin’e göre, bu yapı “farklılaşma, içsel gelişim ve çeşitlilik içindeki bütünlüğe vurgu yapar.” Günümüzde ekoloji, “eşsiz bir konuma sahip çünkü bir bütün olarak hiyerarşik toplumun çarpıcı bir eleştirisini yapan ama aynı zamanda uygulanabilir ve düzenli bir gelecek ütopyasının esas ilkelerini de ortaya koyan sosyal ve biyolojik bir zemin teşkil ediyor. Ekoloji, içinde bulundukları ekosisteme uygun olarak adeta sanatsal bir biçimde şekillendirilmiş olan yeni teknoloji türleri ve yeni topluluk biçimlerine dayanan sosyal merkezsizleşme ihtiyacını, bilimsel temellere dayandırarak doğrulamaktadır.”

Dolayısıyla Bookchin için, halk meclisleri demokrasisinin gelişimi ekolojinin bir parçası. Etnik ve dinsel çeşitlilik de öyle. Rojava’nın farklı etnik ve dini grupları arasındaki dayanışma, Bookchin’in fikirlerine göre, ekolojik bir toplumun yaşamsal bir parçası.

Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Bookchin radikal bir aydınlanmacıydı. Her türlü mistik ve dinsel düşünceye çok mesafeli biriydi.  Kürt halkının büyük bir bölümü Müslüman. Halkın dinsel inançlarıyla çatışmayacak bir seküler politik kültür nasıl inşa edilmelidir, bunun eğitim süreçlerine yansıtılması gereken ölçütleri neler olmalıdır?

Bookchin’in karşı çıktığı en mühim noktalardan biri din ve siyasetin birbirine karıştırılmasıydı. Hitler’in Nürnberg mitinglerinde mitoloji, ritüel ve törenlerle manipüle ettiği Alman halkının korku ve kızgınlıklarına hitap etmesi örneğinde olduğu gibi, duygusallık ve irrasyonelliğin siyasetin bir parçası olmasından korkuyordu. Hepimizin içinde gizli bir canavar var ve Hitler’in yöntemleri bunu ortaya çıkarmıştı.

Bookchin bunun yerine, insan doğasının en iyi yanına hitap etmek istedi – bu da ona göre akıldı. Kötü yönlerimizi, yani kızgınlıklarımızı, korkularımızı ve kıskançlıklarımızı dizginlemek için aklımızı kullanmalıyız ki toplum içinde barışçıl ve medeni bir biçimde yaşayabilelim. Bunun yanı sıra, liderleri birer koyun gibi körü körüne takip etmek yerine tahakkümle mücadele edebilmek ve özgürlüğün anlamını kavrayabilmek için akla ihtiyacımız var. Son olarak, aklın sosyal ahlakın temeli olduğuna inanan Bookchin’e göre, nihai ahlaki standart, bir topluluk olarak bağımsız olduğumuz gerçeğinin ve bir önceki soruda tarif ettiğim sosyal ahlak ihtiyacının farkında olan sosyalist bir toplumdu.

jNr6mzsK_400x400

Rojava toprakları tahıl, sebze, meyvede ve diğer birçok üründe bir hayli verimliyken Baas rejimi neredeyse yarım yüzyıllık iktidarında sadece belirlediği ürünlerin üretimine izin veriyordu. Rojava’yı tüm Suriye’nin tahıl deposu olarak kullanılıyordu. Devrim ile beraber halk tarımda “komünal ekonomi” temelinde  kooperatifleşmeye gitti. Günümüz finans çağında “komünal ekonomi” kavramının olabilirliği ve olası sonuçları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bence komünal ekonominin karşısında duran gücün ne olduğunun hepimiz farkındayız – bu da kapitalist modernitenin ta kendisi. Rojava, bu düzenin meydan okumasından kaçmak yerine, inatçı bir şekilde karşısındaki zorluğu kabullendi. Komünal ekonomi şu ana dek, kapitalist ekonomiden kopup marjinalleşerek gelişti – yani, ambargo ile. Eğer kapitalist yatırımlara izin verilecek olursa, bu durum büyük ihtimalle komünal ekonominin yıkımıyla sonuçlanacak. Bu ancak, (1) daha önce de tarif ettiğim gibi, eğitim ve bilincin böyle bir gelişmeyi önleyecek kadar sağlam olması ve (2) kapitalist olmayan ekonominin, halkın ihtiyaçlarını yeterli düzeyde karşılayacak kadar gelişmesiyle mümkün olabilir.

Rojava Toplumsal Sözleşmesinin girişinde “ekolojik bir toplum” ibaresi geçmektedir. Doğanın maruz kaldığı tahribatlar, dünyanın giderek keskinleşen eşitsizlikleri ve dayanılmaz boyutlara varmış siyasal tahakküm bağlamında Bookchin’in “toplumsal ekoloji” fikrinin çözüm olabilme potansiyeli ve ihtimali nedir sizce?

Rojava muazzam zorluklarla karşı karşıya. Fakat sağlıklı bir iyimserlik söz konusu olmazsa, hiçbir şey başarıya ulaşamaz. Ortaçağ Avrupa’sında, Katolik Kilisenin akılları ve iktidarları kontrol eden siyasal gücünün bölünmesi ve yenilmesi imkansız gözüküyordu. Ancak bu güç artık ortada yok. ABD kurulduktan sonraki on yıllar boyunca kölelik ülkenin ekonomik güç kaynağıydı ve köle sahiplerinin Washington hükümeti üzerindeki gücü kırılamaz gibi duruyordu. Ancak kölelik artık yok. İnsanlar, kolektif bir irade aracılığıyla mücadele ettikleri takdirde çok büyük değişikler yapabilirler. Kimse tek başına bir şeyi değiştiremez ama eğer herkes meselenin bir ucundan tutar ve o konuda bilgilenir, arkadaşlarına bundan bahseder, toplantılar yaparsa… İşte bunu binlerle çarpınca, ortaya hatırı sayılır bir güç çıkıyor. Rojava’nın demokratik, ekolojik, kadın-erkek eşitliğinin olduğu bir toplum olmasına katkıda bulunacak bir şey varsa, o da siyasi aktörlerin her alanda bilinç ve eğitimle pekiştirdikleri adanmışlıklarıdır.

Kemalistlerin Yerine Getirmediği Kürtlere Özerklik Vaadi Belgeleri – II

Her ne kadar bugün Halkların Demokratik Partisi’nin dillendirdiği demokratik özerklik projesi Türkiye ve Kuzey Kürdistan siyasi tarihi için tamamen yeni bir proje olarak konuşuluyor olsa da bu doğru değil. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde Kürtlerin kayda değer bir bölümünün Mustafa Kemal’in öncülük ettiği harekete destek vermesinin sebebi Kürtlere verilen lakin 1923 yılı sonrası tutulmayan sözlerdi. Demokratik özerklik tartışmasını derinleştirmek adına 1921 yılında TBMM hükümetinin Dışişleri Bakanı Bekir Sami’nin Londra Konferansı’nda yaptığı konuşmanın raporunu tarihsel belge niteliği taşıdığı için yayınlıyoruz:

BELGE: Londra Konferansı ve Özerklik Tartışması

Bekir Sami Bey ((Londra Konferansı hakkında Hariciye Vekili Bekir Sami Bey heyeti tarafından hükümete sunulan raporun tamamı ve özgün belgesi için bkz. Atatürk’ün Milli Dış Politikası, I, s. 277-315. Yukarıdaki alıntı, 26 Şubat 1921 günlü oturumla ilgilidir. Bkz. s.306 vd. Bekir Sami Bey’in konuşması Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nde de bulunuyor. Bkz. E-Levant La Turquie, c.163, s.189’dan aktaran Hasan Yıldız, XX. Yüzyıl, s.74. )):

“Ankara hükümetinin koyduğu Teşkilâtı Esasiye kanunu [Anayasa – 1921] gereğince bazı hususlarda vilâyetlerin idarî özerklikten istifade etmekte olduklarını, eğer Kürtlerin çoğunluk oluşturdukları yerlerde ahali arzu ederse Türkiye’nin buraları için mahallî özerklik vermeye hazır olduğunu, Kürtlerin yoğunluk oluşturduğu yerler, özellikle Bitlis ve Van vilayetleriyle Musul vilayetinin bir kısmından ibaret bulunduğunu, İran hududunda Kürtlerin özellikler sayıca çoğunluk olduklarını, halbuki Erbil, Altınköprü, Tuzhurmaton’da Türk çoğunluğun oturduğunu izah etti.”

“Lord Curzon kaç sancakta Kürt çoğunluğu bulunduğunu ve Kürt mebuslarının sayısını ve bunların toplamı ile mebusların toplam sayısı arasındaki oranı sordu.”

“Bekir Sami Bey bu hususta bir sayı söylemenin zor olduğunu, çünkü sancaklar her kimi isterlerse mebus seçebilip nitekim kendisi Çerkes olduğu halde hiç Çerkes bulunmayan bir yerden mebus seçildiğini ve bu suretle Türk sancaklarının dahi Kürtlerde mebus seçmiş olabileceğini ve dolayısıyla oran hakkında kesin bir şey diyemeyeceğini ifade etti. Ve Lord Curzon’un Kürtlerin çoğunluk oluşturduğu yerlerde kendilerine özerklik verileceğine dair olan ifadeye gönderme yaparak özerklik (autonomy) kelimesinden ne mânâ kastedildiğini sorması üzerine bu özerklik yalnız Kürt vilayetleriyle sınırlı olmayıp bütün vilayetleri kapsadığını ve vilâyetlerin kendi bütçelerini kendilerinin düzenlemeleri ile yerel işleri kendilerinin idare etmeleri demek olup idarî bir ademî merkeziyetten ibaret bulunduğunu izah eyledi.”

“Lord Curzon bu hal İngiltere’deki özyönetimden (self-government) biraz daha geniş bir hal olup Kürtlere karşı hakîkî bir hoşgörü mahiyetinde olmadığını söylemesiyle Bekir Sami Bey itiraz ederek Kürtlerin istediği şey yüzyıllarda beri olduğu gibi, Türklerle kardeş gibi yaşamaktan başka bir şey olmadığını ve Türklerle Kürtler arasında İngilizle Bir Skoçyalı arasındaki farktan fazla bir fark bulunmadığını söyledi.”

Aynı diyalog içerisinde Bekir Sami Bey, TBMM hükümetinin “Kürdistan’da plebisit uygulanmasına olur verebileceğini” de belirtmekle birlikte, 1921 Anayasası’nın tüm vilayetlere özerk olma hakkını verdiğini de belirtmekteydi.

Hazırlayanlar: Ali Sarı ve Harun Ercan