Prof. Dr. Beyza Üstün ile Söyleşi: Devletin Koruculuk Sistemi ile Sermayeyi Koruma Stratejisi

Konu: Devletin Koruculuk Sistemi ile Sermayeyi Koruma Stratejisi
Konuşmacı: Prof. Dr. Beyza Üstün
Tarih: 21.03.2015 Cumartesi
Saat: 18:00
Adres: İstiklal Caddesi No: 116, Danışman Geçidi Han Çıkmazı Sokak No:1, Beyoğlu İstanbul (Galatasaray Meydanındaki Hazzo Pulo Pasajı içinde)

Kürt ulusunu yeniden tanımlamak
Nicole F. Watts

Şubat aynın başlarında, Kürt kanun koyucular özel bir parlamento oturumunda Halepçe’yi Irak Kürdistan’ı bölgesinin dördüncü resmi ili olarak tanımlama planına son şeklini vermek için bir araya geldiler. Haber bültenleri Kürt parlamentosu adına konuşan Youssef Muhammad’in Halepçe ve çevresini bir il olarak düzenleme planının “Halepçe’nin kendi halkı tarafından ve halk için idare edilmesinin bölgenin taşıdığı bazı yaraları iyileştireceğini” söylediğini aktardı. Irak-İran sınırından takribî 11 kilometre uzaklıkta olan ve yaklaşık 100.000 nüfusa sahip Halepçe 16 Mart 1988’de Irak savaş uçakları tarafından bombalandı. 20. yüzyılın en feci sivil kimyasal gaz saldırılarından birisi olarak kabul edilen Halepçe Katliamı’nda yaklaşık 5.000 insan öldürüldü.

Halepçe’yi bir il yapmak bir çok nedenle çarpıcıdır. İlk olarak, Halepçe gaddar bir baskı rejimine karşı hayatta kalmanın ve yeniden yapılanmanın sembolü. Ayrıca, bu karar Kürt yönetiminin idari kapsamını Irak’ın geri kalan kısmına oranla genişletiyor. Dahası, sembolik olarak hayati değeri olan bu coğrafyayı bugüne kadar bir parçası olduğu Süleymaniye ilinden ayırmak, bölgede hakim güç olan Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ve bir zamanlar etkin olan, kısa zaman öncesine kadar özerk Kürdistan’ın kuzeydoğusunu kontrol altında tutan Kürdistan Yurtseverler Birliği (PUK) arasındaki değişen güç dengesinin de açık bir işareti olarak görülebilir.

Fakat, bir il olarak Halepçe ayrıca sıradan Kürtlerin bu iki partinin Kürdistan bölgesindeki ekonomik ve siyasi yaşam üzerindeki sıkı kontrollerine karşı çıkışlarının hikâyesi olarak da kayda değerdir. Halepçeyi bir il olarak tanımlamak,  2006’da Halepçe Kurbanları Anıtı’nı da yıkmış olan protestodaki göstericilerin ana talepleri arasındaydı. Şehri ziyaret eden politikacılar kendilerini sadece yerel halkın daha iyi hizmet ve altyapı talepleriyle değil aynı zamanda Halepçe’nin kendi iç işlerinde ve çekilen acıların sembolik mirasının nasıl kullanılacağı üzerinde Halepçelilere daha fazla söz hakkı veren bir ademi merkeziyetçilik talebiyle de karşı karşıya buldular.

Daha temel olarak, Halepçe’de olanlar göstermiştir ki Ortadoğu siyasi haritasının “Kürtleştirildiği” yeni bir dönemin ortasında bile, yönetim için basit bir etnik gerekçeden fazlasını talep eden Kürtler bulunmaktadır. Kuzey Irak’taki Kürtler on yıllar boyunca Bağdat’tan özerklik kazanmak için mücadele verdiler; son yıllarda, binlerce kişi Halepçe, Süleymaniye, Ranya ve başka bir çok kent ve kasabada kendi Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne (KBY) ve onun yönetici partilerine karşı çıkmak için sokaklara döküldüler. Muhaliflerin politikası Kürt milliyetçiliğinin ilkelerini reddetmiyor, ama daha çok bu ilkeleri halktan kişilerin Kürt devlet ve ulus inşasının kaynaklarında daha fazla söz hakkının olmasını sağlayacak şekilde yeniden tanımlamayı amaçlıyor. Halepçe ilindeki kampanyanın da gösterdiği gibi, bu tür yeniden tanımlamalar yerel/bölgesel kimlik ve deneyimlerin önemi ve iyi bir yönetim ile yasanın egemenliğinin gerekliliği konusunda ısrarcıdır. Temel olarak, aktivistlerin çabaları özünde Bağdat, İslam Devleti grubu ve diğer olası veya gerçek tehditlerden korunmayı olduğu kadar Kürt ulusal menfaatlerine dair anlayışları öz yönetimi de kapsayacak şekilde derinleştirmeyi ve genişletmeyi de içerir.

Bir çok yorumcu Birinci Dünya Savaşı sonrası düzen ve var olan devlet sınırlarına yönelik karşı çıkışlar hakkında konuştu. Bu çeşit itirazlar yalnızca İslam Devleti güçlerinden değil ama aynı zamanda Ortadoğu boyunca belirgin olarak kültürel ve politik sınırlar arasında örtüşme yaratarak bariz Kürt idari alanları oluşturan Kürt gruplarından da gelmektedir. Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesel Hükümeti 2005’ten beri yasal anlamda özerk bir idari kuruluş olarak tasdik edildi.  Kuzey ve Kuzeydoğu Suriye’deki Kürt çoğunluğu olan bölgeler 2012’den beri Kürtler tarafından topluca Rojava ya da Suriye Kürdistan’ı olarak adlandırılan, fiiliyatta özerk üç özerk bölge olarak yönetiliyor. Merkezi hükümetin ademi merkeziyetçiliğe karşı şiddetle direndiği ve birçok Kürdün de Türk devletini desteklediği Türkiye’de bile, yerel ve genel seçimler ülkenin Kürt çoğunluğu olan bölgelerdeki seçmenlerin ülkenin genelindeki siyasi eğilimlere nasıl ters düştüğünü göstermektedir.

Siyasi haritanın Kürdistani-leşmesi sadece savaşlar ve zayıf devletlerden dolayı değil, Kürtler arasındaki iç politik dinamiklerdeki kayışlardan da kaynaklanır. Milliyetçi retoriğin aksine, Kürtler hiçbir zaman homojen bir şekilde Kürt bağımsızlığını desteklemediler ve 20. yüzyıl boyunca şu veya bu şekilde çok kültürlü yönetimi içeren  çok farklı politik projelere (Sosyalist, İslamcı, demokratik, vs.) katıldılar. Ama bölge devletlerinin genel olarak baskıcı politikaları bir çok Kürdü sadece etnik Kürtlerin yönetim için uygun ya da güvenilir olduğu sonucuna varmak için cesaretlendirdi, toplumun ve yurttaşlığın nasıl tahayyül edileceğine dair alternatif fikirler önerenler kendilerini marjinalize edilmiş buldular. Bölgedeki Kürtler gitgide yönetim için tek yaşanabilir çerçeveyi Kürt etnik-milliyetçiliği ilkelerine dayanan yönetimde görmeye başladılar.

Kürt milliyetçiliğine destek, Bağdat’ın zorla yeniden iskan ettirme politikaları, kimyasal gaz saldırıları ve toplu katliam politikası ile kendi Kürt yurttaşlarını temsil ettiğine dair tüm iddialarının geçerliğini kaybettiği Irak’ın Kürdistan bölgesinde daha belirgindir. Bu bağlamda Kürt milliyetçiliği bir Kürt ulusunun var olduğuna ve Kürt ulusal kültürünün kutsallığına dair bir inanç olarak; Kürtlerin Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından yönetilen topraklarda münhasır olmasa bile baskın bir söz hakkına sahip olduğuna ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin, tüm hatalarına rağmen, Kuzey Irak Kürt toplumunun en uygun idari tezahürü olduğuna yönelik yaygın uzlaşımda özetlenebilir. Kürt hükümeti için yapılan bölgesel seçimlere yönelik yüksek katılım (genel olarak yüzde 70 ve üzeri) ve, örneğin Irak’ın parçası olarak kalmak veya bağımsız olmak seçenekleriyle 2005’te yapılan resmi olmayan referandumda, katılımcıların yüzde 98’inin Kürt bağımsızlığını desteklemesi Kürt milliyetçiliğine olan desteği gösterdi. Spesifik olarak Kürtlerin çıkarlarına öncelik verme – ve Irak’ın geri kalanındaki şiddet ve istikrarsızlığıın Kürdistan’ı da etkileyeceğine dair derin korku- 2014’teki Arap karşıtı protestolarda ve Erbil’de patlak veren şiddet olaylarında da kendini gösterdi. Her ne kadar bu isyan dalgası Arap mültecilere hizmet ve koruma sağlama konusunda uzun vadede önemli çabalar gösteren Kürt politik otoriteleri tarafından hızlıca ve kararlı bir şekilde bastırılsa da bu hareketler bölgede kimin yaşamaya hakkı olduğuna ve bölgenin kime ait olduğuna yönelik popüler algıdaki Kürt etnik-ulusal dayanaklara vurgu yaptı.

Iraklı Kürt vatandaşlar haritanın Kürtleştirilmesini desteklemesine rağmen, sürecin nasıl işlediğinden pek memnun olmayabilirler. Bu memnuniyetsizlik, geçmişten farklı olarak, Bağdat’taki merkezi rejimi değil, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni hedefleyen kurumsal ve geleneksel olmayan muhalif siyasette kendini gösterdi. Geçtiğimiz on yıl boyunca eylemciler yolsuzluklara karşı; daha iyi hizmet ve altyapı için, basın özgürlüğünü desteklemek için; protesto ve gösterileri kısıtlayan eylem yasalarına karşı çıkmak için; bedensel engelliler için; petrol sondajlarına karşı; mali şeffaflığı desteklemek için; ve demokratikleşme çağrısı için sokaklara çıktılar. Eylemciler ve muhalifler özellikle parti ve devletin ayrışmasını, işlerin, sözleşmelerin ve diğer kaynakları paylaştırmanın liyakata dayalı olmasını talep ettiler. 2011’in başlarında, Süleymaniye’deki göstericiler şehrin merkezi meydanını iki aylığına işgal ettiğinde bölge Arap Baharı’nın kendine özgü versiyonunu gördü. Eylemciler hükümeti istifaya çağırdı ve sistemde esaslı değişimler talep ettiler.

Bu protestolarda bir çok nokta dikkat çekici. İlki protestoların jeo-politik temelidir: Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne karşıt olan muhalefet, bölgedeki diğer yerlere göre Süleymaniye ilinde (Halepçe de dahil) çok daha yaygındır. Bu bir taraftan PUK’un geleneksel kalesi olan Süleymaniye’de PUK otoritesindeki aşınmadan dolayı oradaki  siyasi arenanın açılmasından; bir yandan Süleymaniye’deki siyasi kültür ve devlet-toplum ilişkilerinin Erbil ve Duhok’la olan farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Erbil ve Duhok illeri bölgede sıkı güvenlik kontrolleri de uygulayan Mesut Barzani yönetimindeki güçlü Kürdistan Demokratik Partisinin (KDP)  yönetimindedir. İkinci nokta, bu coğrafi parametrelerde bu protestoların, farklı sosyo-ekonomik sınıflardan insanları olduğu gibi hem İslami hem de seküler muhalefeti de kapsayıcı oluşudur. Protestolar çoğunlukla şiddet içermemektedir. Üçüncü olarak, sokak protestoları son on yıl boyunca sosyal mobilizasyon için yeni olanaklar sağlayan kurumsal gelişmeler tarafından da güçlendirildi. Bu gelişmeler ses çıkaran bir muhalefet ve bağımsız medyanın gelişmesini; Facebook gibi sosyal medya sitelerinin büyümesini; siyasi partilerden daha bağımsız olarak işleyen sivil toplum kuruluşlarının ortaya çıkışını; ve özel olarak 2009’da PUK içindeki bir hizip kanalıyla kurulan yeni muhalefet partisi Goran’ın (Değişim Hareketi) yaratılmasını ve seçim başarısını içermektedir. Reformist bir platformda bulunan Goran Değişim Hareketi Kürdistan ulusal meclisi için yapılan 2009 seçimlerinde koltukların neredeyse dörtte birini kazandı, ve 2013 Eylül seçimlerinde  PUK’u geçerek ikinci en yüksek koltuk sayısına sahip oldu ve 2014’te de yönetimdeki partilerden birisi oldu. Goran 2011 protestolarının hem çıkışında hem de büyümesinde önemli bir destekleyici rol oynadı. Ancak Süleymaniye şehri eylemleri Goran’ın da ötesine geçerek Kürdistan İslam Birliği gibi muhalefet partilerinin yanında farklı öğrenci gruplarını, dini liderleri, kentli grupları, entelektüelleri ve başka aktivistleri içine kattı.

Bu aktivist ve reformcuların büyük çoğunluğunun niyeti yönetimin Kürt ulusal temellerini sınamak veya KBY’yi tasfiye etmek değil. Bu, parti platformlarından, seçim sonuçlarından, kamuoyu yoklamalarından, muhalefetin ve fikir ayrılıklarının oturtulduğu retorik ve çerçeveden açıkça belli oluyor. Olgun aktivistler ve rejim muhalifleri arasında dahi Barzani gibi Kürt liderleri hâlâ ulusal mücadeledeki rolleri, yetkin liderlikleri ve Kürt davasına bağlılıkları nedeniyle önemli bir sevgi ve sadakate değer görülüyorlar. KBY’ye yönelik eleştiriler üç temel konu etrafında toplanıyor: Daha iyi hizmet, daha az yolsuzluk ve iltimas, devlet kaynakları ve kamu kurumlarına eşit erişim taleplerini beraberinde getiren maddi ve ekonomik kaynakların dağıtımı konusu; insan hakları ihlâlleri, kanunları ve KBY’nin epeydir ertelediği anayasa taslağına karşı kampanya ve protestolarda görüldüğü üzere yasama ve haklar konusu ve ulusal hafıza; Kürt meselesinin nasıl temsil edildiği ve anıldığı konusu. Bu endişeleri gidermek için aktivistler ve muhalefet aktörleri, Kürt ulusal projesinin temellerini liderliğin ulusal mücadele içindeki karizmatik temellerinden haklar, kurallar, kurumsallaşma, hesap verebilirlik ve ademi merkeziyet temellerine dayalı bir sisteme yöneltmeye çalışıyorlar.

Son dönemdeki protesto ve kampanyalar, aktivistlerin Irak Kürdistanı’ndaki devlet ve ulus inşası projesini yeniden şekillendirmeye çabalarının iki boyutunun altını çiziyor. İlk boyut ulusal olan. 2011 Süleymaniye eylemleri ulusal (Kürt) ve sistemik bir reform çağrısında bulunan, özellikle yolsuzluğun sona ermesi gerektiğini dile getiren, daha çok siyasi ve malî hesap verilebilirlik, şeffaflık ve parti-devletine son verilmesini isteyen ilk ciddi kitlesel eylem olması nedeniyle Kürt siyasal yaşamında bir dönüm noktası oluşturdu. Aktivistler KBY’yi yeniden yapılandırmayı bir vatanseverlik görevi olarak ortaya koydu ve eylemler esnasında hayatını kaybeden 10 kişiyi ulusal şehitliğin yeni bir türünün üyeleri olarak tasvir etti.  Kürt yönetiminin çerçevesini yeniden yapılandırmaya yönelik bu çaba Goran’ın seçim zaferiyle güçlendi ve muhalefette ve bağımsız medyada da güçlü bir şekilde teşvik edildi. Nisan ortasında Kürt güvenlik güçleri tarafından zorla bastırılmasına rağmen, eylemler iktidar ve siyasi otoritenin doğasına dair ulusal diyaloğu hatırı sayılır bir şekilde yeniden şekillendirdi.

Alternatif devlet ve ulus inşasının ikinci boyutu ise yerel çıkarları Kürt ulusal söylemi içinde yaygın olan tektipleştirici anlatıya dâhil etme çabasından oluşuyor. Bu, genel olarak sistemde reform yapma girişimi; fakat özellikle Süleymaniye temelli bir karşı çıkış olarak nitelendirilebilecek Süleymaniye eylemlerinde bile belli bir ölçüde görülüyordu. Ancak Halepçe gibi bölgelerde Kürt ulusal kimliğini aynı anda hem ulusal (hatta ulusötesi) hem de yerel çeşitliliğini koruyan bir kimlik olarak yeniden inşa etme girişimi oldukça çarpıcı. Bunun nedeni hem bölgedeki üst düzey aktivizm hem de Irak’ın 1988’de Halepçe’ye saldırmasının Kürt ulusal mitosu inşasında oynadığı merkezi rol. “Halepçe” bir yandan bütün Kürtler’in acı çekmesini özetleyen söylemsel bir sembol ve Kürtlerin özyönetiminin bir ihtiyaç olduğu fikrini meşrulaştıran bir mihenk taşı oldu. Öte yandan da Halepçe oldukça çeşitli siyasi çıkarlara ve ileri seviyede özgür düşünceye sahne oldu. Her ne kadar geçmişte İslamcı politikaları desteklese de Halepçe seçim sonuçları tek bir grubun bölgede hakim olmadığını gösteriyor; seçmenler oylarını farklı partiler arasında eşit olarak bölüştürme eğiliminde. Halepçeliler aynı zamanda sık sık eylemlerini sokağa taşıyor. En erken ve çarpıcı örnek şüphesiz, aktivistlerin şehrin acısını sömürmek ve şehrin kalkınmasını ve yeniden inşasını ihmal etmekle suçladıkları resmi parti görevlilerinin, anıtta yıllık anma eylemi düzenleme haklarını kaybetmiş olduklarını iddia ettikleri 2006 Halepçe Şehitler Anıtı eylemiydi. 2014’te anma töreni ilk defa partiler değil yerel sivil gruplar tarafından düzenlendi ve on binlerce kişi hem ölülerini anmak hem de Halepçe’nin il ilan edilmesini kutlamak için sokağa çıktı.

Hem tören hem de il kampanyası, partilerden uzak bir şekilde Halepçe’nin sembolik ve maddi kaynaklarını ele geçirmek ve Halepçe’yi Kürt ulusal projesinin hem bir parçası, hem de ondan ayrı olarak yeniden tanımlamak için gerçekleştirilen başarılı yerel girişimler olarak okunabilir. Aktivistler ve siyasetçiler il kampanyasına desteklerini dile getirirken bu yanyana bulunma hâlinin altını çizen birkaç çerçeveyi hatırlattılar. Bu hatırlatmaların ilki ulusal bir çerçeveyi içeriyordu: “Saddam Hüseyin Halepçe’yi haritadan silmek istediği düşünülürse, KBY ve toplum da statüsünü yükseltmek için Halepçe’yi il ilan etmeli”; ikinci yerel-hukuki çerçeve Halepçe’nin il ilan edilmesini onun il ilan edilmesine yönelik önceden yapılmış önerilere dayanarak ve Halepçe’nin ünlü ve kendine özgü geçmişinin altını çizerek meşrulaştırıyordu; ve iyi bir yönetim prensibi olan üçüncü çerçeveyse, Halepçe’nin eğer bütçelerin Süleymaniye’den değil tabandan kontrol edildiği bir yerel yönetimi olursa, ekonomik ve politik olarak çıkar sağlayacağını iddia ediyordu. Bu gibi anlatılar Halepçeliler’in şehri ulusal projenin hem içinde hem dışında konumlandırmak için kullandıkları yolların altını çiziyor: Kürt ulusal mitosunun merkezinde; ancak ihtiyaçları ve deneyimleri kendine özgü. Bazı komşu şehirlerin bu yeni ile dahil edilmekten şikayetçi olmalarına (sokağa çıkıp eylem yapmalarına) ve Süleymaniye merkezli PUK ve Goran’ın içerde idari kontrol kaybına karşı duydukları memnuniyetsizliğe rağmen Halepçe’nin sembolik gücü herhangi bir siyasetçinin kendi kaderini tayin hakkının bu yerel formunu reddetmesini oldukça zorlaştırdı.

KBY içindeki muhalefet Kürtler’in milliyetçilik ve ulusal yönetimin anlamı üzerine nasıl yeniden düşündüklerini gösteriyor. Hatta bu tip düşünceler Türkiye, Suriye ve diğer bölgelerdeki insanların tepeden inme, ulusal devlet inşası gibi klasik konseptleri yeniden ele alması ve “demokratik özerklik” ve mikro düzeyde yönetim yapıları gibi kavramlarla yaptıkları deneylerle bütün Kürdistan coğrafyasında yayılıyor. Buna rağmen bu taban temelli yönetim düşünceleri iç muhalefetlere karşı müsamahasız ve hiyerarşik olan hâlihazırdaki parti yapıları ve ulus-devlet inşasının birleştirici buyruğuyla kolay kolay etkileşime geçemiyor. Bu gerilimin Irak Kürdistanı’nda yaygın bir şekilde görülmesinin sebebi hukuki olarak tasdik edilmiş bir iktidarın (KBY) varlığının ve geleneksel partilerin neoliberal, patrimonyal iş yapma biçimlerinin muhalif harekete açık bir hedef sunması. Kürt devleti ve ulusunun doğasına dair yapılan kamusal mücadeleler de ancak Kürdistan otoritelerinin öze ilişkin tartışmalar yapılabilecek, istikrarlı bir Kürt yönetimi biçimini başarıyla kurmuş olmasıyla mümkün olmuştur.

KBY yönetimi altında yaşayan sırada insanların neyin Kürt ulusal çıkarına olduğu konusunu gözden geçirmesinin önemli olmasının birkaç nedeni var. Birincisi ve en temelde, bölge haritasını dini ve etnik unsurlara (“Kürtler’e karşı Araplar” veya “Kürtler’e karşı Türkler”) göre şekillendiren indirgemeci yaklaşımlara karşı durumu karmaşıklaştırıyor. İkincisi; muhalefetin siyasi coğrafyası ve Kürt siyasi çıkarlarının farklı telaffuzları, Kuzey Kürdistan’daki çok yönlü siyasi dinamiklerin öneminin altını çiziyor. Kürtler’in siyaset yapma şekli, ve bu siyasetin doğası, sadece Erbil’in Bağdat’la veya diğer dış aktörlerle ilişkisine ilişkin bir faktör değil; aynı zamanda bu iç güçlerin alışverişine bağlı. Üçüncüsü, aktivistlerin Kürt otoritelerini daha hesap verebilir kılma çabası, Kürt liderliğinin kısmî de olsa bu kaygılara cevap verme çabası siyasi güvensizlik şartlarında bile yönetilenlerle yönetenler arasındaki güç dengesinin nasıl değişebileceğini gösteriyor. Bir şekilde, genel kanının aksine bu vaka devlet inşasını destekleyen daha geniş bir konsensüsün demokratikleşmeyi kolaylaştırabileceğini gösteriyor; çünkü neredeyse Kürdistan bölgesindeki bütün Kürtler’in oyunun temel kuralları üzerinde hemfikir olması yönetimin doğası ve gelir dağıtımı üzerindeki mücadelenin pek çok aktör tarafından “sıfır toplamlı bir oyun” olarak görülmediğini gösteriyor. Nitekim, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkına olan geniş kapsamlı destek, Kürt ulusal cemaatinin daha çok yönlü ve taban temelli kavramsallaştırılmasına doğru bir değişime el verebilir.

Nicole F. Watts San Francisco State University Siyaset Bilimi bölümünde profesördür.

İngilizceden Çeviren: Zeynep Uğur, Ufuk Sarı

Düzeltmeler ve Tashih: Onur Günay

Kaynak: Washington Post, 27 Şubat 2015.

Yazının orjinaline şuradan ulaşabilirsiniz: http://www.washingtonpost.com/blogs/monkey-cage/wp/2015/02/27/redefining-the-kurdish-nation/

Yüz Yıllık Ah!
Adnan Çelik & Namık Kemal Dinç

Yüz Yıllık Ah! Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir kitabının yazarları Adnan Çelik ve Namık Kemal Dinç, İHD Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon’un düzenlediği söyleşiye katılacaklar.

Yüzyıllık Ah Duyuru-1

Kobanê’de Kadınlık Hâlleri ve Kadın Mücadelesi
Rojin Akın

Em dê bi rojnamevan Rojin Akın re rewşa jinîtiyê û tekoşina jinê nîqaş bikin.

Ev gotûbêj dê tenê bi beşdariya jinan pêk were.

Gazeteci Rojin Akın’la Kobanê’de kadın olma hâllerini ve kadın mücadelesini konuşacağız.

Bu söyleşi sadece kadınların katılımıyla gerçekleşecektir.

Fotoğraf Rojin Akın

Fotoğraf: Rojin Akın

Zan Sosyal Siyasal ve İktisadi Araştırmalar Enstitüsü/Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî

Yer: Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî

Tarih ve Saat: 6 Mart Cuma – 19.00

Adres: İstiklal Caddesi No: 116, Danışman Geçidi Han Çıkmazı Sokak No:1, Beyoğlu İstanbul (Galatasaray Meydanındaki Hazzo Pulo Pasajı içinde)

Dilsel Hegemonya ve Yanlış Yüzleşme
Şerif Derince

Irkçılık, özellikle de sömürgecilikten beslendiğinde, beraberinde bir dilsel hegemonya ve baskı da getirir. Bu da kaçınılmaz olarak sosyal, siyasal ve ekonomik alanların nasıl düzenleneceğini belirler. İş güvencesi, aile geçimi, genç nüfusun istihdamı, sağlık hizmetleri, yoksulluk, eğitimsel gelişim, kültürel yeniden üretim, tutuklama pratikleri, mekansal ilişkiler, yani kamusal alanın tümü ve buna bağlı olarak özel alanın önemli bir kısmı dilsel hegemonyaya göre düzenlenir. Bu düzenlemeler, gruplar arasındaki sosyoekonomik ve siyasi iktidar ilişkilerini, egemenler lehine sürekli yeniden üreten bir çark olarak işler. Bu nedenle, insanların dil pratikleri, yani hangi dil veya dilleri kullandıkları, kendi tercihlerine göre değil, içinde bulundukları şartlara göre şekillenir.

Dilsel hegemonya, hangi dil veya dillerde iletişim kurmanın meşru olduğunu belirlerken, aslında dillerini yasakladığı, ötekileştirdiği kişiler için insan olmanın tek yolunun kendilerine dayatılan egemen dille iletişim kurmaları olduğunu söyler. Anadillerinde eğitim alamayan çocuklar okula gittiklerinde, kendilerine ve kültürlerine yabancı olan bir sistemin içinde sessizleştirilmekte, kendilerini ifade etmeleri için en ufak bir alandan bile mahrum bırakılmaktadırlar. Bu sistemin içinde hayatta kalabilmenin tek yolu egemen dile entegre olmak olarak sunulmaktadır. Bu entegrasyonun hayatta kalmalarını sağlayıp sağlamadığı önemli değildir, gerçek olan sözkonusu algının böyle yaratıldığıdır. Böylece, dilsel hegemonya sonucu olarak bir kısım insan, kendi anadilini kullanmaktan “vazgeçmek” zorunda kalır. Elbette, bu tarihsel süreç egemenlere karşı ciddi direnişlere de sahne olur. Ancak dilsel olarak ortaya çıkan durumun kendisi ve bununla nasıl yüzleşilmesi gerektiği, bu konuda nasıl ideolojik ve yöntemsel bir tutum geliştirilmesi gerektiği henüz yeterince çokyönlü ele alınmamaktadır.

Kürtçe açısından tartışmaya baktığımızda, 20. yüzyılın sonlarına kadar farklı iktidar baskılarına rağmen Kürt nüfusunun büyük bir kısmı arasında Kürtçe’nin korunabildiğine, esas iletişim aracı olarak kullanıldığına ve nesiller arasında aktarılabildiğine tanıklık ederiz. Bu dönemde okula gidebilen kişiler ve zorunlu askerlik sırasında az da olsa Türkçe öğrenmiş yetişkin erkekler olmakla beraber, gündelik ilişkiler büyük ölçüde Kürtçe yürütülmüş, resmi kurumlarla zorunlu ilişkileri bir kenara bırakırsak, Kürtler arasındaki baskın dil Kürtçe olarak kalabilmiştir. Ancak 1990’lara kadar parça parça, sonrasında ise topyekûn savaş, savaş konseptinin bir parçası olarak köy yakma, zorla göç ettirme gibi yöntemler kullanılmış, bunların sonucunda daha önce Kürtçe konuşulan ortamlarda büyüyen çocuklar artık Türkçe’nin egemen olduğu ortamlara girmek zorunda kalmış, aileler buralarda hayatta kalma stratejisi olarak çocuklarına anadillerini aktarmamayı “tercih” etmeye zorlanmıştır. Yerinde kalabilenler için ise zaten var olan dil yasakları daha da şiddetli bir şekilde sürdürülmüş. 2000’lere gelindiğinde ise, hükümetin değişmesi ve tek bir partinin bütün meclis gücünü eline geçirmesi ile beraber devletin zor ve baskı pratiklerine ilaveten yeni yöntemler kullanılarak, toplumsal alanın bütününü kendi politikaları doğrultusunda var gücüyle şekillendirmeye çalıştığını görmekteyiz. Birçok sosyal politika uygulaması, okullaşmanın bu yönde planlı olarak arttırılması, televizyon gibi kitle iletişim araçlarının çok daha fazla yaygınlaşması, kır ve kent arasında gidiş-gelişlerin çok daha kolaylaşması dilsel pratikler açısından da sonuçlar doğurmuştur. Bu siyasal ve sosyoekonomik yeni koşullar sonucunda, Kürtçe daha önce sahip olduğu alanları hızlı bir şekilde Türkçe’ye bırakmış, nesiller arasında Kürtçe aktarılamamaya ve gündelik hayatın büyük bir kısmı Türkçe yürütülmeye başlanmıştır. Kürtçe için çok ciddi tehlike çanlarının çalmaya başlamasıyla konjektüre bağlı olarak dil meselesinin 2000’li yılların başından itibaren önemli bir hale gelmesi sonucu, ortaya yeni bir durum çıkardı.

Öncesinde Kürtlerin özgürlük mücadelesi topyekûn bir kurtuluş etrafında şekillendiğinden dil hakları konusunda baskın bir söylem üretimi de olmadı. Dil gündemi kendini dayatınca da birbirinden farklı yaklaşımlar ortaya çıktı. Meseleye daha çok siyasi mücadele açısından yaklaşanlar, esas olarak devletin dil politikalarını ifşa etmeye ve buradan alan genişletmeye çalıştı.  2002’de yapılan Kürtçe seçmeli ders için dilekçe eylemi bunun çok etkili bir örneğiydi. Kültürel olarak yaklaşanlar da ciddi bir dil kaybı yaşandığını ve bunun nedeninin sadece devlet politikaları olmadığını, aynı zamanda kendilerinin de eksiklikleri olduğunu belirtti. Bu ikinci yaklaşım, Kürtlerin kendilerine dönüp dil pratikleri açısından özeleştiri yapmaları için de çok önemli bir fırsattı. Nitekim birçok insan da böyle yaptı; basılı ve görsel yayında daha fazla Kürtçe kullanılması, Kürtçe kurslarının açılması ve birçok kişinin dilini öğrenmeye başlaması, konuşabiliyorsa okuma-yazmasını öğrenmeye çalışması gibi çabalar buna örnektir. Yine bu dönemde, daha çok Türkçe konuşan Kürt siyasetçilerin, yazarların, entellektüellerin anadillerini kullanmaları yönünde çağrılar yapıldı; belediyeler başta olmak üzere Kürt kurumlarının çalışmalarını Kürtçe yürütmeleri için baskı kuruldu. Tüm bunlar azımsanmayacak sonuçlar da verdi, 10 sene öncesine göre birçok alanda Kürtçe daha görünür olmaya başladı. Bu sayede daha önce yukarıdan aşağıya sert bir şekilde devam eden dil kaybı ivmesi bir nebze de olsa durdurulmuş oldu.

Bu gelişmeler, dil koruma çalışmaları için sevindiricidir elbette. Bu uğurda emek harcayan, mücadele eden, bedel ödeyen herkesin büyük payı var. Ancak bu yeni durum, Kürtçe bilen ve kullanan Kürtler ile bilmeyenler arasında sağlıklı olmayan bir çatışma da doğurdu. Şöyle ki, Kürtçe bilen ve kamusal alanda dil üzerinden siyaset üreten grupların bir kısmı, Kürtçe’nin zayıflaması ve kaybolmasında sorumluluğun aynı zamanda Türkçe konuşan Kürt siyasetçi, yazar ve aydınlarda da olduğunu ileri sürdü. Kürtçe bilen fakat çoğunlukla Türkçe’yi kullanan siyasetçi, yazar, aydınların bir kısmı artık daha fazla Kürtçe kullanmaya başladı, yeterince Kürtçe bilmeyenler ise bu konuda açıklama yapmak, birçok yerde söze başlarken Kürtçe bilmediği veya konuşamadığı için özür dilemek zorunda kaldı. Bu da dil mücadelesi için yeni mevziler kazanıldığı anlamına geldiği için çok önemlidir. Ancak, hiç Kürtçe bilmeyen veya entellektüel kapasitesini kullanabilecek yeterlilikte Kürtçe bilmeyenlere yönelik zaman zaman sert eleştiriler yapıldı, hatta maksadını aşan şekilde karalamaların da yapıldığına şahit olduk. Celadet Bedirxan’ın “Kurdino, malxirabno! An nebêjin em kurd in, an jî bi kurdî biaxivin, bixwînin û binivîsînin!” sözü ve benzeri söylemler üzerinden, Kürt kimliğini sadece “Kürtçe konuşabilme ölçütüne” bağlama, bu ölçüte uymayanların Kürtlüğünü sorgulama gibi pratikler yıkıcı sonuçlar da ortaya çıkardı. Toplumun önde gelenlerinin kamusal alanda Kürtçe konuşmaları, dilin korunması ve geliştirilmesi için çok önemli olduğu yadsınamaz. Ancak Kürtçe bilmeyen veya yeterince kullanamayan kişilere karşı yaklaşım, başka türlü bir dilsel şiddet yarattı. Bu yaklaşım, Kürtçe’nin korunup geliştirilmesine hizmet etmediği gibi bazı gerçeklikleri de çarpıttığı için sorunludur.

Öncelikle, bu muameleye maruz kalan insanların kendinden utanmaları ve Kürtçe bilmiyor olmanın sorumlusunun kendileri olduğu algısının yaratılması yanlıştır. Zira yukarıda bahsedildiği gibi, dil pratikleri insanların bireysel “tercihlerine” göre değil, bağlı bulunulan siyasi ve sosyoekonomik şartlara göre şekillenmektedir. Dolayısıyla hem devlet politikalarının mağduru olan insanların haksız yere suçlanması hem de bu yolla esas sorumlu olan devletin rolünün tartışmadan uzaklaştırılması dil mücadelesine hizmet etmez. Üstelik, bu şekilde suçlanan veya ötekileştirilen insanlarda dil farkındalığının oluşması bir yana dursun, bu insanların mücadeleden de uzaklaşmalarına neden olabilmektedir.

İkinci sorun, dil hakkını da kapsayan bütüncül kurtuluş mücadelesi yürütmenin bir paradoksu olarak egemenin dilini kullanma nedenlerinin hesaba katılmamasıdır. Bu paradoks şudur ki egemen bir dile karşı direnmek için o dilin kullanılması zorunlu olmaktadır. İktidar ve dil politikaları hakkında çalışan Eriksen bu durumu şöyle açıklamaktadır: “paradoksal olarak azınlık toplumlar, kimliklerini koruyabilmek adına mücadelelerini etkili bir şekilde sunmak için egemenlerin dilini kullanmaya birçok nedenden dolayı mahkumdur.” Bu, halk hareketlerinin kendi dillerini unutup, egemen dili kullanmaları gerektiği sonucunu doğurmaz, aksine halkın kendi dilinin kullanılması bu hareketlerin genişlemesi ve taban bulmasında çok önemli olduğu için büyük oranda kullanılır zaten. Ancak tartışmalarda sadece egemen dilin kullanılmasının sorunsallaştırılması hem gerçekliğin gözden kaçmasına hem de tarihin bugünden bakılarak yanlış okunmasına neden olur. Bu yanlış okumanın devamı, “PKK’nin dili Türkçe yerine Kürtçe olsaydı, şimdi Kürtçe bu durumda olmazdı” önyargısını doğurmaktadır ki bu söylem de hem Kürt Özgürlük Hareketi’nin sadece Türkçe kullanmadığı gerçeğini hem de KÖH’ün kurulduğu dönemi, kuruluş amacını göz ardı etmektedir.

Diğer bir sorun da, bir dile hizmet etmek için illa o dili kullanabilmenin zorunlu olduğu düşüncesidir. Elbette mücadelesini ettiğiniz dili kullanabilmek çok önemlidir, ancak bu dili çeşitli nedenlerden dolayı bilmiyor veya yeterince kullanamıyor olmak, o dil için birşey yapamayacağınız anlamına gelmez. Kürtçe’nin de önemli bir parçası olduğu uzun soluklu Kürt mücadelesine çok önemli katkısı olmuş fakat Kürtçe bilmeyen veya bilse de esas olarak Türkçe’yi kullanmış olan insanların sayısı azımsanyacak kadar çoktur. Başta da Abdullah Öcalan’ı ve İsmail Beşikçi’yi saymak gerekir.

Esasında Kürtçe kullanımı konusundaki bu hassasiyet bir iktidar talebidir; bu talep son derece meşru ve hak edilen bir taleptir. Çalışması ve örgütlülüğünün gücü ölçüsünde de zaten hak ettiği ikdidarı elde edecektir, etmelidir. Bu güç de ancak dil mücadelesinde kazanılan mevziler, üretilen çalışmalar, yetiştirilen kadrolar, meşruiyetin genişletilmesi, toplumsal alanın dönüştürülmesi ile mümkündür. Ancak, dil hassasiyeti salt iktidar elde etmenin aracı haline geldiği an esas amacından çıkmakta, başka bir mecraya hizmet etmeye başlamaktadır. Bu hem daha büyük özgürlük mücadelesi içindeki insanları karşı karşıya getirir, hem de bu mücadeleyi karalamaya hazır kişi ve gruplar için fırsatlar doğurur.

Sonuç olarak, bir dil “sadece iletişim kurmak için kullanılan bir araç” olarak görülemeyeceği gibi, bu dili bilip bilmemek de tek başına “ulusal kimliğe sadakatin ölçütü” olamaz. Kürtçe bilmek veya bilmemek üzerinden yürütülen tartışmalar bu gerçekliğe göre yapılmadığı takdirde dilsel hegemonyadan kaynaklı sonuçları, dilin siyasi iktidar ve sosyoekonomik ilişkiler ile karmaşık ilişkisini görmezden gelir.  Bu da, hem kamusal hem de özel alanda ilişkilerin kurulmasına, anlamın yaratılmasına yarayan en temel insan kaynağı olan dilin ulus-devletin ideolojik kurgusundaki yerini kaçırmak demektir.

Not: Bu yazı, Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde  “Dilsel Hegemonya ve Dilsel Pratikler” başlığı ile yayınlanmıştır.

http://yeniozgurpolitika.eu/index.php?rupel=nuce&id=39477