,

Zan Sosyal Siyasal İktisadi Araştırmalar Enstitüsü Amed Açılışı

Zan Sosyal Siyasal ve İktisadi Araştırmalar Enstitüsü, 28 Şubat 2015 Cumartesi günü Amed’de Cigerxwin Kültür Merkezi’nde saat 14.00’te başlayacak bir programla resmi açılışını yapacaktır. Açılış kapsamında, Amed Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Gültan Kışanak ve Araştırmacı Namık Kemal Dinç’in konuşacağı bir panel düzenlenecektir. Yapılacak panelde “Kürtler, Siyaset ve Akademi” ilişkisi tarihsel ve siyasal boyutlarıyla tartışılacaktır.

18 Ekim 2014 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak vakıf statüsü alan Zan Enstitüsü, İstanbul ve Amed’de faaliyetlerini yürütecektir. Değişik disiplinlerden doktora öğrencileri, akademisyenler, bağımsız araştırmacılar, iş insanları ve farklı meslek gruplarından kişilerin bir araya gelerek kurduğu Zan Enstitü, farklı çalışma alanlarında önemli etkinlik ve projeler gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bilginin toplumsallaşmasını hedefleyen Enstitü, akademi ile gündelik yaşam arasında oluşturulan suni duvarları aşmayı, akademiyi bilginin merkezi değil toplumsal yaşamın bilgisini toplum yararına örgütleyen bir öğrenme alanına dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda Enstitü: (1) Siyaset, Sosyoloji ve İktisat, (2) Tarih ve Hafıza, (3) Dil ve Eğitim, (4) Mekân, (5) Kültür ve Sanat ve (6) Yayıncılık gibi alt programlar üzerinden disiplinlerarası çalışma alanlarında faaliyetlerini yürütecektir.

Zan Enstitü, anaakım akademinin görmezden geldiği, gördüğünde ise devlete/egemene bilgi ürettiği, başta Kürtler olmak üzere diğer halklara dair akademik, sosyal, siyasal, ekonomik ve toplumsal çalışmalar yapmayı öngörmektedir. Toplum ve Kuram Dergisi geleneğini de üstlenen Enstitü; ötekileştirilenlere, ezilenlere ve direnenlere dair hakikatlerin görünür kılınması, konuşulması ve bu doğrultuda sosyo-politik araçların/olanakların oluşturulmasını hedeflemektedir.

İletişim Bilgileri:

E-mail: zanenstitu@gmail.com
Web adresi: www.zanenstitu.org
Twitter: @zanenstitu
Telefon & Fax: 0412 223 30 23
Adres:

Amed

(1) Ali Emiri Caddesi, Güneş Apartman No: 52/2 Yenişehir/Diyarbakır

İstanbul

(2) İstiklal Caddesi, No: 116, Danışman Geçidi Han çıkmazı sokak No: 1, Beyoğlu/İstanbul

HDP, Seçim Barajı ve Metropollerdeki Kürtler
Onur Günay

Kuşkusuz önümüzdeki seçim sürecinin en önemli belirleyicisi HDP’nin seçim performansı olacak. Bunun çeşitli sebepleri var. Birincisi, AKP’nin her seçimden daha güçlü çıkmasını engelleyecek tek sonuç, HDP’nin parti olarak seçime girip milletvekili sayısını ciddi oranda arttırması. Bu sayede 12 Eylül’ün mirası seçim barajı aracılığıyla özellikle Kürt illerinde AKP’nin gasp ettiği HDP oyları milletvekili olarak HDP’ye geri dönecek. Belirli ölçüler içinde temsilde hakkaniyet sağlanacak. İkinci sebep, 12 Eylül’den bu yana baraj ile parlamento dışında tutulanların (her ne kadar bağımsız adaylarla baraj ciddi ölçüde yıpratılsa da, sorun orta yerde durmaktadır) toplu hâlde meclise girmesinin, AKP’nin anayasa değişikliği ve başkanlık hesaplarını altüst edecek olması. CHP ya da herhangi bir partinin iki üç milletvekili arttırması hiçbir değişiklik yaratmayacak, ancak HDP’nin olası bir seçim zaferi AKP’nin hesaplarını altüst edecek ve muhtemel sonunun başlangıcı olacak. Üçüncü ve belki de en önemli sebep ise Gezi ayaklanması, Kobanê direnişi, Syriza zaferi (ve olası Podemos zaferi) ile beraber dünyanın çeşitli coğrafyalarında yakın tarihte ortaya çıkan kuvvetli dip dalganın güçlü ve kapsayıcı siyasi bir temsile kavuşma ihtimali. Bu yazıda 2014 yılındaki yerel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarının analizi ((Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarının Kürdistan ve Türkiye metropollerindeki detaylı bir analizi için bkz. “2014 Cumhurbaşkanlığı Seçiminde HDP: Sonuçlar ve İmkânlar” Zan Enstitüsü. http://zanenstitu.org/wp-content/uploads/2014/08/Zan-Enstitu-Secim-Analizi1.pdf )) ve yaklaşık bir buçuk yıldır İstanbul’da Kürt emekçilerle yürüttüğüm saha çalışmasından faydalanarak seçimlere yönelik belli önerilerde bulunmaya çalışacağım.

Yerel Seçimler ve Cumhurbaşkanlığı Seçimleri

Yerel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin karşılaştırmalı bir okuması bize toplumda yaratılan suni kamplaşmaların (laik-dindar, Alevi-Sunni, Gezici-Erdoğancı) sonuçlarının aslında sistem partilerinden AKP ve CHP’ye yaradığını, yeni bir yaşam vaadi taşıyan HDP’nin önünde ise ciddi engeller oluşturduğunu gösteriyor. Bu tarz kutuplaşmalarda HDP’nin seçim tabanını oluşturan emekçiler, kadınlar, inanç grupları toplumsal kırılganlıklarından ötürü kendilerini sistem partilerine oy vermek zorunda hissediyorlar. Söz konusu kamplaşmalarda mesela CHP ve MHP’yi 1990’lı yıllardaki savaş politikalarının özneleri olarak gören Kürtler, bir emniyet sübabı (ve doksanlı yıllardan bir ayıraç) olarak gördükleri AKP’ye yönelebilirken, yaşam ve inanç haklarına saldıran AKP’den haklı olarak korkan Aleviler de CHP’ye kayıyor. Seküler bir yaşam hakkının ellerinden alınmasından endişeli kentli kesim AKP’ye karşı kendini tek alternatif olarak öne süren CHP’ye yönelirken, kentlerin varoşlarında ülkenin nimetlerinden hiç faydalanamamış toplumsal kesimlerse AKP’nin kuşatıcı hegemonyası altında hükümet partisine destek veriyorlar. Bu sebeptendir ki, bu kamplaşma sadece bu iki partiye yarıyor. AKP, muhalefet taklidi yapan bir CHP ile başarısına başarı katıyor; CHP de hiçbir şeyin alternatifi olamadığı hâlde ana muhalefet partisi olarak kalıyor ve bu sayede radikal toplumsal mücadelenin enerjisini soğuruyor.

Kamplaşmanın azaldığı durumlarda ise seçmenler, tıpkı Syriza örneğinde gördüğümüz gibi yeni bir yaşamın vaadini taşıyan HDP’ye yönelebiliyor. Cumhurbaşkanlığı seçimleri bunun çok somut bir örneği. Mesela temsil kabiliyeti çok yüksek İstanbul’da AKP toplamda 250.000 oy, çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu da 800.000’den fazla oy kaybı yaşadı. Selahattin Demirtaş ise 230.000’lik oy artışı ile istisnasız her ilçede oyunu arttıran tek aday oldu. Kuşkusuz İhsanoğlu gibi zayıf bir adayın varlığı bu başarıda önemli bir faktördü, ancak AKP’li Kürtlerden ve CHP’li demokrat, solcu ve muhaliflerden alınan oyları sadece bu sebeple açıklamak mümkün değil. Demirtaş kampanyasının AKP ve CHP’nin ortadan ikiye bölmeye çalıştığı toplumsal kesimlere karşı kapsayıcı, emekten yana ve özgürlükçü bir dil kullanmış olması bu seçim başarısının en önemli sebeplerindendir. Bir diğer önemli mesele de oy oranları ve sayılarının birçok Kürt ilinde artık belirli bir doygunluğa ulaşmış olması, düzenli bir artış uzun zamandır sürse de sıçrama tahtası olabilecek yerin tıpkı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi Türkiye metropollerindeki muhaliflerin ve Kürtlerin oyları olmasıdır. Peki, seçim barajını aşabilmek için Demirtaş kampanyasında kullanılan dile somut olarak ne eklemek gerekir?

AKP, HDP ve Metropollerdeki Kürtler

HDP barajı aşmak için ne yapabilir sorusunun pek çok cevabı var, bunların içerisinde HDP çevrelerinde tartışılan birçok öneri de bulunmakta. Benim amacım, öncelikle bunlardan tek bir tanesine, tartışılıyor olduğunu zaten biliyor olduğum bir konuya odaklanmak: Metropollerdeki Kürtler.

Bir buçuk yıla yakın bir zamandır İstanbul’da yaşayan, hizmet ve inşaat sektöründeki Kürt işçilerle saha çalışması yürütmekteyim. Kürdistan’dan İstanbul’a çok uzun yıllardır yoğun bir emek göçü var. Kente yerleşmiş Kürt emekçilerin yanı sıra doksanlı yıllarda devlet şiddeti ve zorunlu göç yoluyla İstanbul’un yolunu tutanlar var. Ve son olarak, bugün Kürtler politik ve ekonomik sebeplerden ötürü İstanbul’a ve çeşitli Türkiye şehirlerine göç edebiliyor ya da sadece çalışmak için gelip gidebiliyor. Bu meseleyle ilgili herhangi bir nicel çalışma olmamasına karşın Kürdistan’a gelip giden göçmen Kürt emekçilerinin sayılarının yüzbinleri bulduğunu söylemek mümkün.

Yine elimizde net bir sayı olmasa da “dünyanın en büyük Kürt şehri” kabul edilen İstanbul’da Kürt nüfusunun 3-4 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Ancak Kürt hareketini temsil eden legal partilerin geleneksel oy sayısı 350-400 bin civarında. Yani sadece Kürtlerin oy verdiğini kabul etsek dahi – ki yapılan ittifaklardan, çeşitli toplumsal kesimlerden alınan destek göz önüne alındığında bu tespit, bir hayli yanıltıcı olur- İstanbul’daki Kürtler arasında HDP’nin aldığı oyun yüzde 15-16 bandında seyrettiğini görürüz. (Burada çok muhtemel ki Kürtler arası destek oranı yüzde 12-13 bandındadır.) Demirtaş kampanyasında oy sayısının 650 bine çıkarılmasıyla bu desteğin bir miktar yukarı çekildiği söylenilebilir. İstanbul’daki bu yetersizliği ve başarısızlığı açıklamak için bulunan ‘siyasi’ açıklamalardan bir tanesi aslında başarısızlığın siyasi-düşünsel sebebini de kısmen ortaya koyuyor: İstanbul’daki Kürtlerin asimile olduğu fikri.

Oysa yürüttüğüm saha çalışmamın sonuçları ise bu görüşün tam aksi yönünde. İstanbul ve öteki Türkiye metropollerinde özellikle zorunlu göç sonrası sayıları bir hayli artan (Ankara, İzmir, Adana ve Mersin) yaşayan Kürtler kültürel, dilsel farkve Türk milliyetçiliğiyle belki de en çok karşılaşan gruplar. Kürdistan’da yaşayan Kürtlerin aksine öteki ile karşılaşması, teması, muhabbeti ve kavgası en çok olan grup. Bu sebepten de İstanbul’da ve öteki metropollerdeki Kürt kimliği Kürt illerindeki Kürt kimliğinden farklı olarak bu karşılaşmalar tarafından daha çok belirleniyor. Ve bu durum farklı bir Kürtlük inşasına işaret ediyor, illa asimilasyona değil. İçerisinde şehirde yaşamanın sosyo-ekonomik, kültürel ve dilsel zorluklarını barındıran, emek süreçleriyle şekillenmiş bir Kürtlük inşası söz konusu. Ve temel parametreleri en az kimlik ya da anadil kadar, kent mekânı, sosyo ekonomik ilişkiler ve eşitsizlikler tarafından şekillendirilmiş bir Kürtlük.

AKP’nin Başarısının Başlıca Sebepleri

Metropollerdeki Sünni Kürtlerin oylarının ciddi bir kısmının AKP’ye gittiği bir sır değil. Sınıfı bir statüye çeviren ve Kemalist elitlere yönelmiş sınıfsal tepkinin tabiri caizse ‘ekmeğini yiyen’ AKP’nin başarısının sebeplerinden en önemlileri kabaca şunlar:

  1. AKP’nin Kürt hareketinin kazanımları ve çözüm sürecini kendi başarısı gibi sunması.
  2. İslam Kardeşliği söylemi ile geleneksel Türk milliyetçiliğinden kendini sıyırmaya çalışması ve daha kapsayıcı olması. Mahallelerde din özgürlüğü söylemi ile tarikat örgütlenmelerini serbest bırakması ve dolayısıyla bu tip ağlardan çok ciddi bir destek alması. Bir “bir arada yaşam projesi olarak” İslam kardeşliğini ön plana sürmesi.
  3. AKP’nin ev ve iş yeri ziyaretleriyle seçmene ‘önemsendiğini’ hissettirmesi.
  4. CHP ve Türk milliyetçiliğinden ağzı yanan Kürtler için Türk milliyetçiliğine oynayan bütün sağ-sol partilerin 1990’lı yılların hafızasını taşıması.
  5. AKP’nin kent ve iktidar rantını çok iyi dağıtarak sadece Kürtlerden değil tüm kesimlerden çok ciddi destek alması.
  6. AKP’nin sosyal yardımlar ve politikalar – sadaka diye aşağılanan kömür yardımı, engellilere yardım, sağlık sigortası, yeşil kart uygulamaları- yoluyla emekçilerin, yoksulların ve özellikle ev ekonomisini yürüten kadınların desteğini alması.
  7. Kürtler arasında, mahallelerdeki HDP varlığının etnik çatışmayı besleyeceği ve faşist saldırıları arttıracağı korkusu.

Seçim İçin Birkaç Somut Öneri ((En başta söylediğim gibi bu öneriler benim saha çalışması yaptığım ve daha somut öneriler sunabileceğim metropol Kürtleri ve emekçiler alanından gelmektedir. Buna benzer öneriler HDP çevrelerinde muhakkak ki tartışılmaktadır ve bildiğim ölçüde o tartışmalardan da beslenmektedir. Daha genel öneriler ise bu yazının kapsamı dışında tutulmuştur.))

Hegemonyasını bu kadar sağlamlaştırmış bir partiyle mücadele etmenin yollarıysa somut durumun analizini yapmaktan ve buna göre siyaset üretmekten geçiyor. Zorunlu göçle 1994’te Siirt’ten İstanbul’a gelen ve 2014 yerel seçimlerden önce sohbet ettiğim bir Kürt işçinin HDP’ye ilişkin değerlendirmesi durumu gayet iyi açıklıyor: “Sen diyorsun anadil, anadil Kürdistan’da tutar; anadili, eğitimi yine söyle ama İstanbul’da ekmekten bahsedeceksin kardeşim, aştan ekmekten bahsetmezsen kimse dinlemez seni burada.” Metropoller özelinde sınıfsallaşmış bir kimlikten/Kürtlükten ve de özellikle 90’lardaki zorunlu göç ile sonrasında süregiden emek göçü ile Kürtleşmiş bir işçi sınıfından bahsediyoruz.

Özellikle belirtmek gerekir ki, Kürdistan ve Türkiye metropollerindeki bu farklı kimlik kurguları birbirini dışlamaz. Gerektirdikleri siyaset biçimleri farklı olsa da aralarında çok ciddi paralellikler bulunmaktadır. Ancak bu farklılıklar ve siyasi tezahürleri yok sayıldığı takdirde bugüne kadar olduğu gibi metropollerdeki Kürtlerden oy ya da destek beklemek biraz güç olacaktır.

Seçimlerde şehirlerin yükünü çeken milyonlarca Kürt emekçiye neoliberalizmi anlatmak, teorik kavramlarla konuşmak yerine işçilerin yevmiyeli işlerde sigortasız çalıştırılmasını engelleyecek, paralarının keyfi bir şekilde ödenmemesini engelleyecek, taşeronlaşmaya ve güvencesiz işlere ve hayatlara karşı yapısal düzenlemeler öneren somut siyasî öneriler, bir ilk adım olabilir. AKP’nin sosyal yardım politikalarını ‘sadaka’ diye yargılayıp bundan yararlanan Kürt ve Türk seçmenleri gücendirmek yerine, vatandaşlık gelirini konuşmak ve tartışmak, yoksulların ve emekçilerin yakıt giderlerini devletin karşılayacağı yapısal düzenlemeler vaad etmek bir başka önemli adımdır. Çözüm süreci de ilerlediğine göre devletin ordu için ayırdığı bütçe ve harcadığı paralar bahsi geçen sosyal politika harcamalarını rahatlıkla karşılayacaktır! Aştan, ekmekten bahsetmeden, somut siyasi ve sosyo-ekonomik önerilerle gitmeden AKP’nin ikna ettiği emekçileri HDP’nin yanına çekmek hayal olur.

Bunun dışında İstanbul’daki Kürtler arasında şöyle bir durumdan bahsetmek mümkün: Görüşmelerim boyunca AKP’ye oy veren ve bu partinin etnik çatışmanın önünde bir engel olduğunu düşünen Kürtler dahi HDP’nin bir parti olarak mecliste olmasından son derece memnun olduklarını söylediler. HDP’ye oy vermeme sebepleri çoğu zaman mahallelerdeki HDP varlığının etnik çatışmayı besleyeceği korkusu olan AKP’li Kürtler, mecliste Kürtlerin temsil edilmesini çok önemli bulmaktadır. Bu sebepten ötürü, seçim barajını aşmanın ve yıkmanın aslında bir varlık-yokluk savaşı olduğu vurgulanmalıdır. Anti-AKP’ci ya da anti-CHP’ci bir dilin hiçbir işe yaramadığı önceki seçim tecrübelerinde görülmüştür. Seçim barajının altında kalınması durumunda Kürtlerin ve ezilenlerin temsilinin sona ereceği net bir dille anlatılmalıdır.

Ve son olarak en acil mesele ortada durmakta. İstanbul’a (ve birçok metropole, tatil beldesine, sanayi bölgesine) neredeyse bütün Kürt illerinden gelen inanılmaz büyük bir dönemsel emek göçü var. Bunun yanında kırsal kesime doğru yaşanan mevsimlik tarım işçiliği var. Toplamda en azından yüzbinlerle ifade edebileceğimiz çok büyük bir göçten bahsediyoruz. Seçimlerin yapılacağı 7 Haziran tarihi yaza denk gelmekte. Kentte ya da kırda dönemsel/mevsimlik işlerde çalışan Kürt emekçilerin evlerinde, memleketlerinde olmayacağı bir tarih 7 Haziran. Dolayısıyla HDP’nin özellikle çok yoğun oy aldığı genç işçiler arasında ikametgah değişikliği konusunda çok acil ve iyi örgütlemiş bir çalışma yapması gerekliliği hem demokratik bir sivil haklar sorunu hem de seçim barajını aşmanın en önemli şartı olarak ortada durmakta. Barajı aşmış bir HDP’nin ise Türkiye siyasetinde nelerin aşılmasına vesile olacağı ve hangi yeni siyasi muhalefet imkanlarını açacağı ise yeni dönemin en heyecan verici konularından biri olacaktır.

Bu yazı, 22 Şubat 2015 tarihinde Özgür Gündem gazetesinde yayınlanmıştır.

Özgür Amed’in Gülüşü
Onur Günay

Delirmemek elde değil. Sanki daha çok canımız acısın diye parça parça yakıyorlar canımızı. 22 Şubat Pazar günü Özgür Gündem ve Yeni Özgür Politika yazarı, arkadaşımız Özgür Amed’i Roboskî protestosuna katıldığı için tutuklamışlar. Roboskî’de ne olduğu bu kadar açıkken katillere dokunmayanlar, protesto edenlere tek tek ceza kesiyor, tutukluyorlar. Kaçakçı olduklarını bildikleri hâlde, ortada hiçbir saldırı durumu yokken köylülerin üstüne bomba yağdıranlara, çoluk çocuk, genç yaşlı demeden 34 Kürt köylüsünü bombalayanlara takipsizlik verenler; katliama katliam diyene, katilleri, hukuksuzluğu, adaletsizliği protesto edenlere ceza yağdırıyorlar. Sonra da bunun ismine adalet, bunun ismine hukuk diyorlar.

Özgür Amed, doksanlı yıllarda çocuk olanlardan. Köyü yakılanlardan, savaşın her türlü zulmünden fazlasıyla nasiplenenlerden. Kürtlerin varlık-yokluk savaşı verdikleri, yakın tarihin en karanlık döneminde çocukluğunu yaşayıp çok çabuk büyüyenlerden. Dönemin baskı, korku ve sindirme kültürüne, devletin topyekûn savaşına inat kendini hep direnenin yanında görenlerden. Susturulup sindirilmeye çalışan bir halkın sesi olanlardan. Mücadelesi için tek aracı olan kalemiyle, neşesini, öfkesini, gülüşünü üstümüze serpiyordu Özgür.

Eski kuraldır, katillerin gülmeye de mizaha da tahammülü yoktur. Adaletsizliğin kural hâline geldiği bir ülkede 34 kişiyi katledenler değil, buna karşı çıkanlar ceza alır. Özgür’ü tutuklanmasının İç Güvenlik Paketi’nin mecliste görüşüldüğü günlere denk gelmesi sanırım tarihin bir ironisi olarak hatırlanacak. Bu paket, muhalefetin direnişine rağmen meclisten geçerse, bundan sonra sadece yaptıkları adaletsizlikleri temizlemekle kalmayacaklar, ona karşı çıkanları sorgusuz sualsiz içeri alabilecekler, olay yerinde darp edebilecekler. (Daha doğrusu zaten fiiliyatta uygulamada olan bu durum yasallaşacak, mutlaklaşacak.) Yalanlarına karşı hakikati savunan herkesi potansiyel hedef hâline getirecekler.

Sanırım insanlık tarihinin en değişmez, en şaşmaz yasası iktidarın olduğu her yerde direnişin olması, ölümün olduğu yerde hayatın filizlenmesi. Nasıl ki doksanlar sadece ölümle, baskıyla, zulümle değil, direniş ve mücadeleyle anılıyorsa; bugünlerden de geriye direnenler, zulme alay edercesine gülenler kalacak. Özgür’ün gülüşü hiçbir zaman yalnız kalmayacak.

Not: Kapak fotoğrafı, Özgür’ün Zan Enstitüsü’ndeki son söyleşisinde Kobanê’yi anlatmak için seçtiği fotoğraf. Özgür’ü çok iyi anlatıyor.

Photo: Fulya Sarıca

Anadili Hakkında 8 Soru 8 Cevap
Şerif Derince

1. Anadili meselesi neden bir meseledir?

Dil, tarihin her döneminde siyasetin bir parçası olmuş, hem toplumlar arası ilişkilerde hem de toplum içi ilişkilerde belirleyici bir unsur olarak yerini almıştır. Ancak günümüzdeki gibi savaşların, zulmün ve zorbalığın dil politikalarının merkezine oturması, modern ulus-devletlerin kurulması sonucu ortaya çıkan bir süreç. Elbetteki tüm ulus-devletler aynı tarihsel gelişim süreçlerini izlemedi ve dil politikaları bağlamında hepsinde benzer sonuçlar ortaya çıkmadı. Ancak dilsel ve etnik homojenleştirmenin birinci hedef olarak gösterildiği ülkelerde, gündelik ve kültürel gerçeklikle örtüşmeyen homojen bir kimlik kurgulandı; farklı inançlardan, dillerden, kültürlerden toplumlar aynı potada eritilmek istendi. Bunu başarmak için kurgulanan kimliğe tehdit olarak gördükleri topluluklara yönelik iki yöntem kullanıldı. Birincisi genosit; yani fiziksel olarak ortadan kaldırmak, katletmek, soykırım uygulamak. İkincisi de etnosit; yani fiziksel olarak yaşamasına izin vermek ancak kültürel olarak ortadan kaldırmak, asimile etmek.

Türkiye’de, modern anlamda devletleşmenin başladığı 1880’lerin sonlarından 1990’ların sonlarına kadar, Kürt, Ermeni, Laz, Arap, Çerkez ve diğer tüm halkların kültürlerinde, gündelik hayatlarında bir karşılığı olan, belleklerinde yer edinmiş olan tüm dağların, taşların, ovaların, nehirlerin, köylerin isimleri değiştirilmiş; insanlar anadillerinde “ıslık çaldığı” için bile para cezasına çarptırılmış; kendi dillerinde yazdığı için yazarlar, aydınlar ağır cezalar almış; anadili Türkçe olmayan çocuklar okullarda ötekileştirilmiş; dilleri, aksanları ve bir bütün olarak kimlikleri yüzünden aşağılanmıştır. Eski dönemin kapanıp yeni bir sayfanın açıldığı iddia edilen son 15 yılda bile, cezaevlerinde rehin tutulan tutsakların aileleri ile kendi dillerinde konuşmalarına izin verilmemiş, inşaatlarda çalışan yoksul Kürt işçiler kendi aralarında Kürtçe konuştukları için linç edilmiş, diller yasaklanırken bile adları anılmamıştır. Anadili Türkçe olmayan insanların iş imkânları yapısal olarak kısıtlanmış, Türk gibi Türkçe konuşmadıkları sürece insanlara ekmek kazanmak bile haram edilmiş; devletin en yetkili ağızlarından, Kürtçe’nin “medeniyet dili olmadığı ve bu dilde eğitim yapılamayacağı” söylenmiştir. Tek dillilik politikalarının somut sonuçlarını bu şekilde sıralamaya başladığımızda tüm dünyayı saracak kadar uzun bir liste ile karşılaşıyoruz. İşte, anadili böyle bir siyasi ve tarihsel bağlam içinde önemli ve kurucu bir mesele hâline gelmiştir.

2. Anadilinde eğitim neden önemlidir?

Kürt meselesinin çözümü ve bu meselenin esas müsebbibi olan Türk devletinin tek dil ve tek etnik kimliğe dayalı yapısının dönüşmesi için anadilinde eğitimin siyasi açıdan büyük önem taşıdığı herkesin malumu. Bu birçok platformda dile getiriliyor. Pedagojik açıdan bakıldığında ise anadilinde eğitiminin önemine dair dünyadaki literatür epey doygunluğa ulaşmış durumda. Bu alandaki araştırmalar, anadilinde eğitimin  kalitesi, akademik gelişim, çocukların kimlik gelişimleri, öğretmenlerin iş memnuniyeti, ebeveynlerin okulla ilişkisi, toplumsal ilişkilerin niteliği, ekonomik imkânlara erişim, cinsiyet eşitliği gibi konularda doğrudan belirleyici olduğunu açıkça göstermektedir. Anadilinde eğitimin varlığı eşitliği, yokluğu ise eşitsizliği ve ayrımcılıkları doğurur. Evde ilk öğrendiği dil okul dilinden farklı olan çocuklar daha en başta zaten verilen eğitimden faydalanamazlar. Çünkü herkes en iyi bildiği dil yoluyla okuma-yazmayı öğrenebilir, temel sözel ve sayısal becerileri geliştirebilirler. Öte yandan, çocukların okulun dilini biliyor olması da tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda kimliklerinin de eğitim sistemi tarafından kabul görmesi çok önemlidir. Kimlik, sadece bir dili konuşmakla şekillenmez, aynı zamanda anne-babasının, büyüklerinin konuştuğu bir dili konuşamamakla da oluşur. Anadillerini konuşabilseler de konuşamazlarsa da kimlikleri okul müfredatı, ders içerikleri ve diğer eğitim öğeleri tarafından olumsuzlandığında, öğrenciler ayrımcılık gördüklerini kolaylıkla anlarlar. Anadilinden bağımsız olarak, herhangi bir sebepten dolayı dışlanan hiçbir öğrenci okula devam etmek istemez, okulla sağlıklı bir ilişki geliştiremez. Dolayısıyla, anadilleri eğitimde kullanılmayan öğrenciler için okul çoğu zaman anlamsız bir yer hâline gelir. Türkiye’de başta Kürt çocukları olmak üzere, anadilleri Türkçe olmayan ve Türkçe eğitim verilen okullara devam etmek zorunda olan tüm çocuklar bu nedenle yapısal bir eşitsizlikle karşı karşıyadır. Bu eşitsizlik genelde var olan sınıfsal eşitsizliklerle de birleşip sadece eğitim süreci boyunca değil, tüm bir ömür boyu söz konusu öğrencileri takip etmektedir. Sonuç olarak, anadilinde eğitim siyasi boyutunun dışında, toplumsal ve pedagojik açıdan son derece önemli bir mesele olarak karşımızda durmaktadır.

3. Anadilinde eğitim yapılmamasının çocuklar üzerindeki etkisi nedir?

Anadilleri eğitimde kullanılmayan, eğitimden dışlanan çocukların karşılaştığı sorunlar birbirine geçmiş şekilde pedagojik, psikolojik, toplumsal ve siyasidir. Bunlardan hiçbiri tek başına yalıtılarak ele alınmaz. Zira okullar sadece pedagojik alanlar değildir. Aynı zamanda toplumsal değer yargılarının, hiyerarşik iktidar ve güç ilişkilerinin de yeninden üretildikleri kurumlardır. Ancak yine de, anadilinin eğitimde kullanılmamasının yarattığı sonuçlara baktığımızda söz konusu dili veya dilleri konuşabilen ve konuşamayan çocukları ayrı değerlendirmemiz gerekir. Bir kere eğitimde kullanılan dili bilmeyen çocukların ne öğretmenleriyle iletişim kurmaları ne de kendilerine öğretilmek istenenleri anlayabilmeleri beklenemez. Eğitim dilini bilen çocuklar ise kimlikleri dışlandığı için okul ile anlamlı bir ilişki kuramazlar. Fakat buna rağmen kendilerine zorla dayatıldığı için, çoğu öğrenci okul tarafından öğretilmeye çalışılan bilgilere direnç gösterir, öğretmenler ve okul ile geçimsiz bir ilişki kurar. Anadillerinde eğitim alamayan çocuklar arasında okulu terk etme veya sınıfı terki oranları her zaman çok yüksektir. Birçok Kürt çocuğu bu yüzden Türk çocuklarıyla karşılaştırıldığında çok daha az okula devam edebilmektedir. Öte yandan okula devam edebilen ve eğitim sistemine entegre olabilen öğrenciler arasında bir süre sonra kendi kültürlerini ve kimliklerini değersiz görme eğilimi görülebilir. Hatta bazı durumlarda kendi kimliğini reddetme, aileyi reddetme gibi sonuçlarla da karşılaşılabilir. Bir dilin eğitimde kullanılmaması, beraberinde çeşitli damgalanmaları da getirir. Dolayısıyla anadillerinde eğitim alamayan çocuklar tıpkı dilleri gibi damgalanırlar ve ötekileştirilirler. Bununla beraber, dilleri yasaklı olan çocukların gittiği okullarda gerek fiziksel gerekse de sembolik şiddetin oldukça fazla olması da başka faktörlerle beraber dil ile de kesişir. Dillerin yasaklanmasının, çocukların eğitimlerinde kullanılmamasının doğurduğu çok katmanlı sorunlar bu şekilde daha da uzayan bir liste hâlini alır. Tüm bu sorunlar çeşitli şekillerde kesişerek eğitimin söz konusu çocuklar için geliştirici değil zayıflatıcı, güçsüzleştirici bir şekilde işlemesine neden olur.

4. Şimdiye kadar asimilasyona maruz kalmış çocuklar için neler yapılabilir?

Maalesef asimilasyonun boyutu sadece anadilini unutmakla sınırlı değil. Çok uzun zaman süren bir asimilasyon yaşandığı için buna karşı yapılması gerekenler de uzun süreli, köklü dönüşümler içerirler. Galler gibi ekonomik imkânların, siyasi ve toplumsal desteğin epey fazla olduğu bir ülkede bile dilin yeniden canlandırılması, asimilasyonun tersine çevrilmesi çok yavaş ilerlemektedir. Öte yandan neredeyse tüm Afrika ülkeleri, birçok Latin Amerika ve Asya ülkesinde çok büyük anayasal değişiklikler yapılarak bir zamanlar yasaklı olan diller yasal statüye kavuşturulsa da toplumsal, siyasal ve pedagojik karşılığı henüz tam alınabilmiş değil. Kürt halkı ve çocuklar için de bugünden bile başlansa atılacak adımların köklü dönüşümlere yol açması için uzun zaman gerekecek. Öte yandan Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi hem çocuklarda hem de ailelerde önemli bir özgüven geliştirmiş durumda. Bu durum özellikle kimlik bilincinin ve örgütlülüğün daha yüksek olduğu şehirlerde çok açık hissediliyor. Kürtçenin anayasal güvenceye kavuşturulması elbette çok önemli, ancak dünya deneyimlerinden öğrendiğimiz bir ders anayasal değişiklikler olmadan önce mücadele ederek atılan adımların çok belirleyici olduğu gerçeğidir. Bu nedenle şimdiye kadar devam eden Kürtçe kurslarıyla edinilen birikimin yeni bir safhaya geçirilmesi gerekiyor. Bu yeni safhanın nasıl tanımlanacağı, ne tür adımların atılabileceği, ne gibi stratejiler geliştirilmesi gerektiği kısa ve yetersiz çalışmalarla değil olabildiğince planlı, programlı, detaylı olmalıdır. Ayrıca bunu yaparken çocukların eğitim hayatlarını etkileyebilecek siyasi-sembolik adımlardan kaçınılmalıdır. Ancak her halükarda Kürt öğrencilerin özellikleri, farklı ihtiyaçları, heterojen durumları göz önünde bulundurularak programlar yapılmalıdır. Bu da tüm Kürt çocuklar için geçerli tek bir doğru yöntem yerine birden çok yöntem ve model geliştirilmesi demektir. Öte yandan, asimilasyon karşıtı mücadele tek başına eğitim ile olmaz; özellikle toplumun prestijli kurumlarının asimilasyona karşı sembolik adımların ötesinde dil stratejilerini geliştirip buna uygun dönüşümler yaratması son derece önemlidir. Bu sayede, birbirini tamamlayan bir asimilasyon karşıtı hat oluşturulmuş olur, asimilasyonun yarattığı tahribatların giderilmesi sağlanabilir. 

5. Kürtçe bir bilim dili midir?

Öncelikle bir dilin bilim dili olup olmamasının bilimsel bir ölçütü yok; Matematik ve Fen bilimleri kast ediliyorsa zaten bu alanlarda Kürtçe’nin eskiden beri kullanıldığını gösteren somut örnekler bulunmaktadır. Ayrıca, hiçbir dil kendi kendine “bilim dili” hâline gelmez; belli siyasi, ekonomik ve toplumsal teşvik ve destekler ile güçlenir. Aynı şekilde hiçbir dil de kendi kendine zayıflamaz. Belli siyasi, ekonomik ve toplumsal ayrımcılık, baskı ve saldırılar sonucu geriler. Bu nedenle günümüzde Kürtçe’nin veya herhangi başka bir dilin eğitimde, bilimde kullanılabilmesi için yeterli altyapıya sahip olmadığı, başka bir deyişle zayıf ve eksik olduğu, yönündeki yaklaşım, söz konusu eksik ve zayıflık gerçekte varsa bile bunun toplumsal ve siyasal süreçlerle, iktidar mekanizmalarıyla yaratıldığı, iktidar sahiplerinin geçmişteki politika ve uygulamaları sonucu bu hâle gelindiğini görmezden gelir. Sorunun kaynağı olanları temize çeker. Üstelik bu yaklaşım, söz konusu durumu gerekçe göstererek egemen dil dışındaki dilleri kamusal alanın dışına iter. Hindistan’da dil politikaları ve eşitsizliklerin eğitim yoluyla yeniden üretilmesi konularında yaptığı çalışmalarla bilinen Prof. Ajit Mohanty’nin deyimiyle, “sürekli yeniden üretilen bir kısırdöngü” yaratılır. Bu türden bir kısırdöngü, egemen dil dışındaki dilleri sadece ev ve çevresindeki grup-içi iletişimlere hapseder, önemli yaşam alanlarının dışına iterek sınırlı işlevleriyle fakirleşip gelişme imkânlarını azaltır. Sonra da bu fakirleşmenin kendisini söz konusu dil veya dillerin eğitim gibi kamusal alanlarda kullanılamayacağı yönünde bir gerekçe olarak kullanır. Diğer bir deyişle, bilimsel alanda kullanıla kullanıla bir dilin bu alandaki yeterliliği gelişir; eve, gündelik dile sınırlanarak, dışlanarak değil. Bu nedenle, bir dili “bilim dili” olmanın dışında tutan şey, onu “eksik, yoksun, gelişmemiş, yetersiz” diye kodlayan söylem ve pratiğin kendisidir.

6. Anadilinde eğitimin özerklik tartışmaları ile ilişkisi nedir?

Özerklik ve anadilinde eğitim birbiriyle çok yakından ilişkili konulardır. Özerklik, en basit hali ile belli bir bölgedeki yönetişim ilişkilerinin o bölgede yaşayan insanlar tarafından belirlenmesidir. Özerk bölgeler, o bölgelerdeki eğitim, sağlık, kültürel etkinlikler gibi konularda kendi kararlarını alıp uygulayan bölgelerdir. Dolayısıyla eğitimin nasıl düzenleneceği, hangi dil veya dillerin nasıl bir konumda olacakları özerk bölgenin politikalarına bağlıdır. Dünyadaki tüm özerk bölgelerde egemen dilin dışındaki dillerle eğitim yapılmaktadır. Diğer bir deyişle özerk olup da anadilinde eğitim yapmayan yer yoktur. En bilinen örnekleri Bask ve Katalunya’dır, listeye Hindistan’daki birçok özerk bölgeyi (Orissa, Andrea Pradesh), Güney Afrika ve daha birçok ülkeyi ekleyebiliriz.

Özerklik olmadan eğitimde anadili kullanılamaz mı? Kullanılabilir. Örneğin Finlandiya özerk bir ülke değil ancak herkes için çiftdilli eğitim var ve ülkede yaşayan İsveçliler okulda İsveççe eğitim alıyorlar. Ancak Finlandiya’da, Türkiye’deki gibi bir azınlık, çoğunluk statüsü ve diller arasında ciddi bir hiyerarşi yok. Fakat, söz konusu dil eğitimi göçmenler için olunca diğer ülkelerdekine benzer hiyerarşiler oluşuyor ve benzer ayrımcılıklar devam ediyor. Çiftdillilik ve özerklik bağlamında dillerin toplum içindeki statüsü ve dilleri konuşan grupların sınıfsal pozisyonları önemli. Türkiye’de çoğu Kürt yoksul olduğu için özerklik olmaması durumunda Kürtçe, eğitime dâhil edilse bile okul başarısı ve dilsel açıdan çok başarılı olma şansı bulunmamaktadır.

7. Anadilinin Toplumsal Cinsiyetle İlişkisi Nedir?

Dünyanın pek çok ülkesinde, kız çocuklarının eğitim hakkı önünde sosyo-ekonomik ve kültürel engeller bulunmaktadır. Bu engeller kız çocukların eğitime erişimini güçleştirmekle sınırlı kalmaz. Okula başlayabilen ve temel eğitim alanların, eğitimin daha ileri kademelerine devam edebilmeleri önünde de daha ciddi sorunlar çıkar. Yapılan araştırmalar, kız çocuklarının oğlan çocuklarına oranla eğitimden çok daha az faydalanabildiğini göstermektedir. “Uzmanlar” bunun sebepleri arasında genellikle ailelerin tutumları, kültürel ve dini yaklaşımlar ve yoksulluk gibi etmenleri incelemeyi tercih etmektedir. Oysa, anadili de bu durumun belirleyicilerinden birisidir; araştırmalara göre anadili okul dilinden farklı olan topluluklar arasında kız çocuklarının maruz kaldığı eşitsizlik ve ayrımcılıklar daha da derin bir şekilde yaşanmaktadır. Zira kendi anadilleri dışında bir dilde eğitim verilen okullara gitmek zorunda olan çocuklar arasında, kız çocuklarının okulda kullanılan dilde bir dil yeterliliği geliştirmesi çok daha güçtür. Birçok kız çocuğu vakitlerinin çoğunda evde kalmak ve çeşitli ev işleri yapmak zorundadır. Üstelik sınıf içi uygulamalarda oğlan çocuklarının konuşmasına daha çok izin verildiğini, kız çocuklarının ise yeterince konuşmaya teşvik edilmediğini gösteren çalışmalar da literatürde vardır.  Bu nedenlerden dolayı kız çocukları oğlan çocuklarına oranla egemen dile daha az maruz kalmakta ve egemen dili okul derslerini izleyebilecek kadar iyi öğrenememektedir.

Kürt çocukları için, sınıfsal ve siyasi koşullardan bağımsız bir genelleme yapılamaz. Ancak mevcut  durumda, Kürt öğrencilerin çoğunluğu açısından gerçeklik pek farklı değildir. Aileleri, birçok sebepten dolayı genellikle sadece oğlan çocuklarının ileri seviyelere kadar eğitime devam etmelerini destekliyor. Ancak bu illa da kültürel çekincelerle ortaya çıkan bir durum değil, aksine belki de kültürün buradaki rolü en azdır. Fakat neden olursa olsun, sonuçta kız çocuklarının okula devam etme şansları çok daha azdır ve kız çocukları bunu çok iyi bilmektedir. Öte yandan oğlan çocuklar dışarıda daha çok vakit geçirebiliyor ve Türkçeye ulaşabilecekleri yerlere daha çok sızıyorlar. Kız çocukları için ise bu her zaman mümkün olmuyor, daha çok ev-içi ile sınırlı bir hayatı yaşamak zorunda kalanlar çoğunlukta. Okula başladıklarında da bu yüzden kız çocukları ve oğlan çocukları eşit şartlarda başlayamıyor. Okula başladıktan sonra da, gerek eğitim sisteminin bütününün cinsiyetçi kodlarla donatılmış olması, gerekse de materyallerin verdiği mesajlar, öğretmenlerin kız ve oğlan çocukları arasında genelde ayrımcı uygulamalar sergilemesi, zaten var olan ayrımcılığı katmerli hale getiriyor. Tüm bunlar, anadilinin toplumsal cinsiyet ile açıkça kesiştiğini gösteriyor.

8. Anadilinde eğitim daha maliyetli midir?

Hayır, değildir! Hem politika yapıcılar hem diğer birçok kişi, egemen bir dilde yapılan tekdilli eğitim yerine birden fazla dilde eğitimin maliyetinin çok yüksek olacağından dolayı yapılmasının zor olduğunu dile getirirler. Gerçek bu olmadığı gibi, eğitimde anadili kullanılarak birçok açıdan önemli tasarrufların da yapılmasını mümkün kılar.

En başta belirtilmesi gerek durum şu ki, anadilinde eğitim alan öğrencilerin, anadilinde eğitim almayan öğrencilere göre okulu bırakma ve sınıf tekrar etme oranının daha düşük olduğu gözlemlenmektedir. Farklı ülke deneyimlerinde anadilinde eğitim programlarıyla ilgili yapılan bazı maliyet analizleri; bu tür programların sadece başlangıçta bir miktar harcama gerektirdiğini ancak bu harcamaların sanıldığı kadar fazla olmadığını göstermektedir. Bu araştırmalara göre, anadilinde eğitime geçiş, bir ülkede eğitime ayrılan mevcut bütçenin ortalama %4 veya %5 oranında artması anlamına gelmektedir. Bununla birlikte bu programlarında çalışan öğretmenler için yapılan ekstra harcamalar zamanla azalır. Öğretmen yetiştirme programı bir kez tasarlanıp denendikten sonra genel sistem içerisine dâhil edilir. Benzer şekilde, ders kitapları ve diğer materyaller için yapılan harcamalar da zamanla genel sistemin parçası hâline gelir. Kitap ve materyaller bir kere hazırlandıktan sonra diğer birçok kitap ve materyal gibi sadece güncellenmeleri ve yeniden basılmaları gerekir. Öte yandan, anadilinde eğitimin olması, sınıf tekrarı ve okul bırakma oranlarını düşürdüğünden bunlar için  yapılan harcamalardan tasarruf edilmesini sağlar. Sınıf tekrarı ve okul terki nedeniyle eğitimi kesintiye uğrayan öğrenci sayısının azalması bu öğrencilerin tekrar temel eğitimden geçirilmesi için harcanan zamanın ve yapılan masrafın azalması demektir. Son olarak da, öğrencinin eğitime erişiminin artması daha iyi eğitim almasına ve bu da nitelikli işlerde ve daha iyi ücretlerle çalışmasına yardımcı olur.

Fotoğraf: Fulya Sarıca

Nîşandana Belgefîlma “Navê Te Çi Ye?” û Hevpeyvîn bi Derhêner Cîhad Îlbaş û Omer Altaş re

Di çarçoveya 21ê Sibatê Roja Şehîdên Zimanê Dayikê de belgefîlma “Navê Te Çi Ye?” dê were nîşandan û piştê belgefîlmê hevpeyvînek dê were lidarxistin di salona Zan Enstitû – Kovara Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî de.

Toplumsal Barış ve Uzlaşıyı Mümkün Kılmak: Rojava’nın Barış ve Uzlaşma Heyetleri
Yasin Duman

Rojava (Batı Kürdistan) siyasal, toplumsal, ekonomik ve idari örgütlenme itibariyle birçok alanda farklı yapılanma modelleriyle incelenmeye ve araştırılmaya değer bir deneyim sunmaktadır. Rojava denince akla gelen ilk çağrışım, ‘devletsiz toplumdur’ ((Devletsiz kısmı, PKK önderliğinin bir ulus-devlet veya tek başına bir devlet kurmamakla, istememekle eleştirenleri rahatsız etse de siyasi bir hareket olarak devlet istemek ne kadar haksa, istememek de o kadar haktır. Dolayısıyla bu yazı, buna dair tartışmaya girmeden özelde Rojava’daki barış ve uzlaşma heyetleri üzerinde durma amacını taşımaktadır.)) demek yanlış olmaz sanırım. Rojava örneği, onu eksiğiyle fazlasıyla bugüne kadar getirebilen siyasi akımın kendini böylesine ‘aksi’ veya ‘aykırı’ bir temele neden dayandırdığını ve bu yönde bir pratiğin nasıl mümkün olduğunu/olacağını görmek isteyenlerin kesinlikle incelemesi gerektiği bir deneyimdir. Bu yazıda bahsedilen devletsiz toplumda, toplumsal barışı inşa etmeye ve kalıcı kılmaya çalışan barış ve uzlaşma heyetleri üzerine durulacaktır.

Toplumsal barış, Ortadoğu’da var olan kaotik ortamın bir nebze olsun durdurulmasına ve sorunlara aklıselim çözümlerin getirilmesine bir fırsat niteliğindedir. Bu barışı mümkün kılmak, siyasetçilerin, yerel yöneticilerin ve seçilmişlerin ötesinde bir toplumsal kesimin çabasını gerektirmektedir. Bütün ulus devletlerde eksik olan bu toplumsal kesimin boşluğu, Rojava’nın il, ilçe, köy ve mahallelerinde kurulan halk evlerinde ve komünlerde örgütlenen barış ve uzlaşma heyetleriyle dolduruluyor. Bu heyetlerin temel amacı toplumun kendi davalarını veya sorunlarını mahkemeye gitmeden, avukata, hâkime veya savcıya gerek duymadan ((Qamişlo’da kurulan Hukuk ve Toplumsal Adalet Akademisi çalışanlarından Baran Baran’a göre, “kendi sorunlarını çözebilmesi için toplumun, yüzlerce sayfalık kitapları yıllarca üniversitelerde okuyup ezberleyen avukatlara, hâkimlere ve savcılara ihtiyacı yok. Halkın ihtiyaç duyduğu adalet o kitaplarda yazılmıyor”. (Qamişlo’da yapılan görüşme, 18 Ocak 2015).)) uzlaşma esasına göre çözebilmek. Bu heyette yer alanlar ya gönüllü insanlar ya da seçimle bu heyet içerisinde çalışmalara katılıyorlar. Gönüllü olanların çoğu Rojava’da özerk yönetimin inşasından önce zaten toplumla sıkı bir ilişki içerisinde olan, çoğu kanaat önderi ve toplumun saygı duyduğu, vicdanına ve tecrübelerine güvenilen insanlar. Halkın, kendi sorunlarını rejim mahkemelerinde aylarca beklemeden, rüşvete bulaşmadan, yolsuzlukla ve adil olmayan taraflı kararlara razı olmaya mecbur olmasındansa; toplumsal uzlaşıyı esas alıp, sorunlarını en kısa zamanda ve adil bir şekilde çözüleceğine dair olan inançları bu heyetlere başvuruyu arttıran faktörler arasında yer almaktadır. Borç, mal-mülk alım-satımı, miras davaları, aile içi (çoğu zaman kadına yönelik) şiddet gibi davalar, uzlaşma heyetlerine en fazla gelen davalar arasında. Rejim mahkemeleri hala varlığını korumakta, fakat halkın ısrarla uzlaşma heyetlerini tercih etmesinin sebebi nedir? Yüzlerce dava mahkemelere götürülmeden nasıl çözülüyor? ((Cizîre Kantonu’nun Dêrik kentinde yer alan Koçerat bölgesinde bazıları 20 yıl süren 300 dava çözüldü. Bknz. (Vastêr Mîrza, ‘Li Koçeratê 300 pirsgirêk hatin çareserkirin’, ANHA, 23 Ocak 2015, erişim 4 Şubat 2015, http://ku.hawarnewsagency.com/li-kocerate-300-pirsgirek-hatin-careserkirin/) )) Halk barış ve uzlaşma heyetinin ilkelerine, önerilerine veya kararlarına nasıl ikna oluyor? Barış ve uzlaşma heyetlerinin çalışma ilkeleri, bu sorulara büyük oranda yanıt vermektedir bu yüzden bu ilkelerden bahsetmek konuyu anlamamıza yardımcı olabilir.

Barış ve uzlaşma heyetlerinin ilkeleri

1.   Tarafları önyargısız bir şekilde dinlemek: Barış ve uzlaşma heyetleri kendilerine gelen şikâyetler üzerine tarafları halk evine davet ediyorlar. Taraflardan biri gelmez ise, barış ve uzlaşma heyeti tarafları dinlemek için mutlaka o kişiye/kişilere ulaşıyor. Bunun için gerekirse ev ziyareti yapılıyor ve uzlaşının sağlanması, çözüme ulaşılması için mutlaka tarafların şikâyetleri, talepleri ve ihtiyaçları tespit ediliyor. Bu çalışmalar esnasında uzmanlardan veya özellikle dava konusu olmuş konularda çalışan, tecrübeli kişilerden de yardım alınıyor. Örneğin kadına yönelik şiddet davalarında Yekîtiya Star ((Yekîtiya Star Rojava’da özerk yönetime katılan bütün kadın kurumlarının çatı örgütüdür.)) veya Kadın Evi’nden ((Kadın Evi, kadınların örgütlenmesi ve onların yaşadığı bireysel ve toplumsal sorunlara çözüm getirme amacıyla kurulan bir sivil toplum kuruluşudur. Kimi davalar uzlaşma heyetine ve mahkemeye gitmeden önce Kadın Evi’ne yönlendiriliyor. Burada çözülmemesi halinde önce uzlaşma heyeti ardından da mahkeme devreye giriyor.)) yardım talep ediliyor. Burada kadınlara hem sosyal destek sunuluyor hem de talep ettiği durumlarda fiziksel şiddetten korunması için adımlar atılıyor.

2.   Taraflara çözüm önerileri sunmak: Heyet tarafları dinledikten ve uzman veya tecrübeli kişilerin de fikirlerini aldıktan sonra her iki tarafı da uzlaşıya ikna edecek ama aynı zamanda hiçbirinin zararına olmayacak bir çözüm önerisiyle taraflarla yeniden görüşüyor. Örneğin borç davasıyla ilgili bir kararda borcun nasıl ödeneceğine dair bir öneri sunulurken, borçlunun mevcut ekonomik koşullar gereği ödemeyi tek seferde yapamaması halinde, alacaklının taksitli ödemelere razı edilmesi, sunulan önerilerden biri.

3.   İkinci defa öneri sunmak: Taraflar sunulan önerilere razı olmazlarsa, heyet talepleri tekrar dinliyor ve ikinci defa çözüm önerisi sunmak için tarafların bulunmadığı bir odada toplanıyor. Alınan karar veya çözüm önerisi bir kez daha taraflara sunuluyor. Uzlaşma çıkmaz ise, heyet davayı Rojava Demokratik Özerk Yönetimi’nin mahkemelerine sevk ediyor. Mahkemeye gidip gitmeme kararı, tarafların inisiyatifindedir. Fakat taraflardan biri mahkemeye götürülmesinde ısrar ederse, dava mutlaka mahkemede de görülüyor ve orada alınan kararın yaptırımı gerçekleşiyor.

4.   Mahkemeye gitmeden sorunu çözmeye çalışmak: Uzlaşma heyetleri, mümkün olduğu kadar davaları mahkemeye göndermemeye çalışıyor. Bunun ise çeşitli sebepleri var. Birincisi, mahkemenin uzlaştırmadan ve her iki tarafı da ikna ve memnun edecek bir karar vermek yerine, yaptırımı esas alarak aslında ikisinin de yararına olmayan kararlar vermesine sebep olmasıdır. Örneğin aile içi şiddet davalarında eşine şiddet uygulayan erkeğin mahkemede yargılanıp tutuklanması kadın üzerindeki şiddete fiziksel olarak son verebilir fakat kadının ve erkeğin yaşadığı sorunları çözmeye yetmeyebilir. Kadına bir başkasına gerek duymadan kendi yaşamını idame edebilmesinin olanakları var olmadığı müddetçe, bu tür davaları hapis cezasıyla veya boşanmayla sonuçlandırmak, toplumda boşanma oranlarını arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Kaldı ki birçok örnekte olduğu gibi boşanınca veya erkeğe hapis cezası verildikten sonra sorunların tamamen çözüldüğünü, şiddetin son bulduğu söylemek mümkün değil. Uzlaşma heyetinin bu tür davalarda amaçladığı ise daha çok kadın üzerindeki şiddeti Kadın Evi (Mala Jinê), Yekîtiya Star, Kadın Bilim ve Eğitim Merkezi (Navenda Zanist û Perwerdehiya Jinê) ve Kadın Asayişi’nin (Asayîşa Jinê) yardımıyla sonlandırmak, sorunların çözümü için diğer toplumsal örgütlenmelerden yardım talep etmek esasına dayanmaktadır. Elbette bunun için tarafların uzlaşıya açık olması gerekmektedir, aksi takdirde bazı örneklerde olduğu gibi dava boşanmayla sonuçlanacaksa mahkemeye gönderilmektedir. ((‘Zewacên dibin pirsgirêk’ Yeni Özgür Politika, 9 Ocak 2015, erişim 4 Şubat 2015, http://www.yeniozgurpolitika.eu/index.php?rupel=nuce&id=37924. )) Diğer bütün davalarda da aynı yol izlenmektedir. Uzlaşma heyetleri en son çare olarak mahkemeleri seçmektedirler.

Bazı davalarda tarafları barıştırmak, uzlaştırmak ve çözüme ikna etmek aylar hatta yıllar alırken bazıları ise birkaç gün içerisinde çözülebiliyor. Taraflardan biri davayı mahkemeye götürmekte ısrar etmediği müddetçe barış ve uzlaşma heyetleri, davayı çözme yollarını araştırmaya devam ediyorlar. Dolayısıyla sorunlara toplumsal bir çözüm getirme arayışı uzlaşı ve barış sağlanana kadar sabırla sürdürülüyor.

Kuzey Kürdistan’da toplumsal adalet ve uzlaşıyı gerçekleştirmek

Rojava’daki toplumsal ve sivil dinamikler devletin idarî çıkmazlarından ve bürokrasisinden kurtulmak için bazı pratik öneriler sunmaktadır ve bu yönüyle Kuzey Kürdistan toplumu için de bir model olabilir. Kürt toplumu bu tür pratiklere yabancı değil. Buna benzer, özellikle aşiretler arasındaki sorunların çözümü için, çabaların var olduğunu söyleyebiliriz. Bu pratik günümüzde de devam etmektedir fakat Rojava’daki kadar etkili ve örgütlü olduğu söylenemez. Kuzey halkı, benzer uygulamaları daha ziyade kanaat önderleri, siyasi parti temsilcileri veya yerel yöneticiler aracılığıyla gerçekleştiriyor. Fakat özerklikte esas olan, Ankara’da milletvekili veya Amed’te belediye başkanı olan, tanınan birinin davaya müdahale etmesi ve tarafları ikna etmesindense, sorunun yaşandığı yerde toplumsal varlığını sürdüren insanların, toplulukların bu konuya dâhil olmaları daha kalıcı kılabilir. Burada kast edilen, farklı kesimlerin desteklerinin reddedilmesi veya anlamsız olduğu değil. Aksine uzlaşıyı kolaylaştıracak her türlü desteğin dâhil edilmesi gerekir, fakat kalıcılık adına yerelin güçlendirilmesi kaçınılmazdır ve bu uzlaşı kültürünün yerleşmesi için birinci elden deneyimlerin aktarılması daha önemlidir.

Kuzey Kürdistan’da buna benzer bir pratik sergilemek, devlete ait olan ve uzlaşmayı hiçbir zaman esas almayan mahkemelerin artık işlevsiz kılınması demektir. Türkiye’de ve Kuzey Kürdistan’da özellikle siyasi davalar, kadına yönelik şiddet ve iş cinayetleri davalarında devleti, paramiliter güçleri, kolluk kuvvetlerini, erkekleri, tecavüzcüleri, tefecileri ve yolsuzlukla suçlananları aklamaktan başka bir sorumluluğu kendisinde görmeyen mahkemelerin toplumsal barışa, uzlaşıya bir katkısı olamaz. Bu açıdan, Kuzey Kürdistan’da yapılması beklenen tıpkı Rojava’dakine benzer idari ve toplumsal örgütlenmelerin oluşturulması ve güçlü bir katılımla işlevselleştirilmesidir. Bu da DTK öncülüğünde, yerel yönetimler, belediyeler, sivil toplum kuruluşları, akademiler, gençlik ve kadın örgütleri, halk evleri, halk meclislerinin yapacağı çalışmayla gerçekleştirmek mümkündür. Şimdiye kadar öngörülen düzeyde çalışmalar gerçekleştiremeyen veya gerçekleştirilmesi devlet baskıları yüzünden engellenen bu kurumlar, bundan sonra özellikle Rojava’yı örnek alarak yeni bir yapılanmayla süregelen yetersizlikleri aşabilir. Madem devletsiz veya devletten uzak bir toplum öngörülüyor, toplumsal veya bireysel sorunların çözümünde devlete olan mecburiyet mümkün olan en kısa sürede en geniş çapta gerçekleşmeli. Sorunları ve davaları, devletin mahkemelerine götürmektense, yerelde kurulacak olan uzlaşma ve barış heyetlerini güçlendirip toplumun kendi sorunlarını çözme olanağı yaratılmalı.

Farklı toplumsal kesimleri uzlaşma ve barış heyetlerine dâhil ederek, hem farklı perspektiflerin göz önünde bulundurulur hem de kültürel farklılıkları esas alan bir sonuca ulaşılabilir. Bu aynı zamanda bu kesimleri, yıllarca dayatılan ve sınırları kalın çizgilerle çizilen uzlaşması mümkün kılınmayan aidiyetleri, kimlikleri hafifletip toplumsal yakınlaşmaya ve dayanışmaya katkı sunabilir. Bu anlamda, Rojava’yla kıyaslandığında, Kuzey Kürdistan’da Abdullah Öcalan’ın önerilerinin yeterince kavranmadığı ve pratikleştirilmediği gerçeği her geçen gün daha net bir şekilde anlaşılmaktadır. Rojava’nın buradaki en önemli avantajı, ona kendini dayatan bir rejimin var olmamasıdır. Kuzey Kürdistan’da devletin varlığı devam ediyor olsa da benzer barış ve uzlaşı pratiklerini hayata geçirmenin önünde ciddi bir engel değildir, tersine zayıflık halkın örgütlü gücünün kendi sorunlarını çözecek imkânlar dâhilinde değerlendirilememesinden kaynaklanmaktadır.

BDP’li Akdeniz Belediyesi’nin Barış Araştırmaları ve Uygulamaları Merkezi kurma girişimi ((Ruken Adalı, ‘Akdeniz Belediyesi’nden iki önemli adım’, Firat News, 26 Aralık 2014, erişim 4 Şubat 2015, http://firatnews.com/news/guncel/akdeniz-belediyesi-nden-iki-onemli-adim.htm.)) bu toplumsal barış ve uzlaşma çalışmalarına bir ön ayak olabilir fakat burada önemli olan mevcut hukuk ve adalet sisteminden ne kadar sıyrılıp, kendini toplumsal farklılığın, adaletin, vicdanın ve ahlakın özüne ne kadar yaklaştırabildiğidir. Uzlaşının ve barışın özneleri bir arada yaşayan ama birbirine yabancılaş(tırıl)an, düşmanlaş(tırıl)an etnik ve dini grupların üyeleridir. Bu yüzden barışa ve uzlaşıya katkı sunacak olan da yine onların algılarının bunu mümkün kılacak şekilde dönüştürülmesiyle gerçekleşebilir. PKK önderliği ile devlet heyeti arasında devam eden görüşmeler ne kadar önemli olsa da barışın ve uzlaşmanın toplumsallaşması için yeterli değildir. Buna dikkat çeken Öcalan’ın ısrarlı çağrılarına rağmen devletin, farklı toplumsal kesimleri görüşmelere dâhil etmemekte ısrarcı olması, toplumsal barışı engelleyen en önemli faktörlerden biridir. Buna benzer engeller, ancak toplumsallaşması gereken böylesi merkezlerle, barış ve uzlaşma heyetleriyle aşılabilir. Bu konuda ne kadar olumlu çalışmalar yapılırsa, toplumsal barış da o kadar geniş alanlara yayılır.

“vurma abiciğim taş bile atmadım ki”
Serhat Arslan

Kobanê, Ağustos 2014’te IŞİD tarafından kuşatılmasının hemen ardından YPG/YPJ savaşçılarının destansı direnişiyle dünya kamuoyunda en çok konuşulan kent oldu. Bunda, IŞİD barbarlığına karşı dünyadaki birçok kesimin Kürtlerle dayanışmasıyla birlikte en büyük payın YPG/YPJ savaçılarının direnişine düştüğü yadsınamaz bir gerçek. Yine Kürtlerin neredeyse dünyanın her yerine yayılan eylemleri- ki bunların doruk noktası 6-9 Ekim Kuzey Kürdistan serhildanıydı- Kobanê direnişini daha da görünür kıldı. Uzun sayılabilecek bir sürecin sonunda 26 Ocak 2015’te şehir merkezinin IŞİD’ten tamamen temizlenmesiyle devam eden direniş dünya kamuoyu için çekim merkezi olmaya devam etmekte. 10 Şubat 2015’te Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ın PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah ve YPJ’li bir komutanla görüşmesi de bunun en açık göstergesi.

Gerek kuşatma ve IŞİD’in ilerleyişi gerekse de tarihi direniş üzerine siyasetçisinden akademisyenine, karikatüristinden ressamına, şairinden yazarına, müzisyeninden yönetmenine; Kobanê üzerine kalem oynatmayan, fırça sallamayan, mikrofon uzatılmayan ya da söz söylemeyen neredeyse kimse kalmadı. Bu yazıya konu olan da Kobanê üzerine sözünü öykü formunda söyleyen ve öykücü Tekgül Arı tarafından yayına hazırlanan “Taşa Fısıldayan Öyküler: Kobanê” ((Taşa Fısıldayan Öyküler: Kobanê, Yay. Haz. Tekgül Arı, Ankara: Notabene Yayınları, 2015.)) adlı kitaptır. Kitabın duyurulmasıyla birlikte özellikle sosyal medyada yazarlara ve kitaba dair epey bir tartışma yapıldı. Söylenenler kısaca üç kategoride özetlenecek olursa: 1) Kitabı, Kobanê’yi farklı bir açıdan görünür kıldığı için olumlu bulanlar, 2) yazarlarının Kobanê’ye hiç gitmeyip devam eden bir süreçte böylesi bir kitabın çıkarılmasına doğrudan karşı çıkanlar ve 3) bir şey söylemek için önce ne yazıldığına bakılması gerektiğini düşünenler. Üçüncü kategoridekilerin bir kısmı kitabı açıktan savunamayıp iyi bir şey yazıldığını umanlar ve aslında kitabın kötü olduğunu düşünüp siyaseten doğrucu davrananlar olarak da ayrıldığını belirtmem gerek. Diğer kategorileri de kendi içinde bölmek mümkün ancak sonu gelmeyen bir bölme işlemine girmemek en iyisi.

Peki, neyin nesidir bu kitap? Ece Temelkuran, Pelin Batu, Helîm Yûsiv, Şeyhmus Diken gibi, diğer yazarlarına göre daha çok tanınmış insanların da öykülerini barındıran bu kitap okuyucusuna kimin hikâyesini anlatıyor ya da Kürtler çığlık çığlığayken hangi taşa ne fısıldıyor?

 Kitabın kapağından başlamakta fayda var. Kapakta, tel örgülerin ardına –kitap başlığından anlaşılacağı üzere Kobanê’ye- bakan, ellerini önünde kavuşturmuş bir kadın ve boynu bükük bir çocuk var. Saman sarısı renk ve zemindeki kuru otlar da gösteriyor ki mevsim sonbahar… Bilen bilir, Kürtler’de ellerini önünde kavuşturmak uğursuzluktur ve kötüye işarettir. Boynu büküklük içinse bir şey demeye gerek yok. Kapak fotoğrafı aslında kitabın Kobanê için(den) yazılmadığını ve öyle direnişe falan da değinilmeyeceğini gösteriyor. Nitekim okumaya başlayıp son sayfayı da kapatınca insanda bir bitmemişlik hissi uyanıyor. Öyle iyi edebiyatın doyumsuzluğundan değil, Kobanê’nin yokluğundan.  Neredeyse hiçbir öyküde Kobanê yok, olanlarda da keşke olmasaymış dedirten cinsten. Birazdan örnekleyeceğim.  Peki, ne var öykülerde? Ne yok ki “bireysel” vicdanlarımıza fısılda(ya)mayan: Kobanê’den “kaçanlar”, dilenen kadınlar ve çocuklar, ucuz işgücü olarak çalışan kadınlar ve çocuklar, ölen kadınlar ve çocuklar, köleleştirilen, tecavüz edilen kadınlar ve çocuklar, yaşlılar ama özellikle kadınlar ve çocuklar… Masumlaştırılmış, kurbanlaştırılmış, bazen dik dursa da kişiliksizleştirilmiş, silikleştirilmiş, yalnızlaştırılmış kadınlar ve çocuklar…

Burada kısaca iki meseleye kitaptaki bazı yazı ve öyküler bağlamında değineceğim. “Kaçmak” ve “bireysellik”. İnsanların savaştan kaçması ve/veya yerinden edilmesi değil mesele, bu konuda söz söylemek bile gereksiz.  Ama asıl mesele neredeyse bütün yazarların söz birliği etmiş gibi ve Kobanê düşmüş gibi sürekli kaçmaktan ((Kitapta, diğer kavramlar da en az aşağıda verilen “kaçmak” örneği kadar ve benzer bağlamlarda kullanılmıştır. “ Ben de herkes gibi kaçmak zorunda olursam nereye gideceğim?” sayfa 37. “Hastaları sırtlanmış gençler, yaşlılar, çocuklar, arabalılar, hayvanlar, çobanlar, kuzular… Uzaktan bakıldığında; Afrika’da kurak bölgeyi terk eden yaban hayvan sürülerinin tozu dumana katarak ilerlemesini andırıyordu bu insan seli.” sayfa 39. Teşbihte hata olmaz ama değil mi… “ Kaçmalıydı, çocukları için kaçmalıydı.” sayfa 66. “Kaçmadan önce…” sayfa 80. “Kürtler düştü…” sayfa 93. “Çabuk ol Dayê… hiç zaman yok… herkes yola döküldü bile.” sayfa 103. “Kötü bir rüyaydı artık Kobanê.” Sayfa 104-105. “Sınırı geçip buralara sığındıklarından beri…” sayfa 114. “Kardeşlerim, dostlarım, komşularım kaçabildi mi?” sayfa 148.)), sığınmaktan, çaresizlikten, umutsuzluktan bahsedip; direnenleri, yani kalanları, yani Kobanê’ye geçmeye çalışırken vurulanları ((Kader Ortakkaya anısına yazılmış bir öykü var ancak yine Ortakkaya’nın anısı için değinmemeyi tercih ediyorum)), sınırları anlamsız hâle getiren, tel örgülerini parçalayıp savaşmaya, yoldaşına omuz vermeye gidenlerin görülmemesidir. Aslında haksızlık etmemek gerekir, Kobanê’de kalanlar ya da savaşmak için oraya gidenler de var bazı öykülerde. Mesela Fırat Öztürk’ün kaleme aldığı “Kısacık bir an” ((Sayfa 44- 47.)) öyküsü. Öykü, oğulları Baran YPG saflarında savaştığı için Kobanê’yi terk etmeyen bir ailenin 16 yaşındaki kızları Berfin’i anlatıyor. Gerçi öykünün bazı yerlerinde sanki Baran kaybolmuş gibi anlatılıyor ya neyse. “En son küçükken bu kadar çok korkan”, “narin elleri” korkudan titreyen Berfin, abisini bulmak için çıktığı Kobanê sokaklarında ilk başta IŞİD’lilerden ayıramadığı genç bir YPG savaşçısıyla karşılaşır ve bir anda ona âşık olur. Karşılaşmaları ve Berfin’in aşık olup içinden “Devran [Berfin’in karşılaştığı savaşçı], bu zamana kadar çok fazla cesur kadın tanımıştır. Ne yapsın beni.” diye geçirerek ama bir yandan da savaşmaya da karar vererek geri dönmesi o kadar kısa sürer ki bu “an” öyküye de ismini vermiştir. Öztürk’ün öyküsü için söylenecek çok şey var ama kadın erkek ilişkisini verili toplumsal cinsiyet kodlarını yeniden üretmesi, savaşmayı erkeğin aşkına/etkisine indirgemesiyle benzer başka bir öyküye değinip “bireysellik” meselesine geçmek istiyorum.

Sıradaki, İbrahim Genç’in kaleme aldığı “Nişan Yüzükleri” ((Sayfa 84-88.)) öyküsü. Bu öyküde Nazdar ve Serhat adlı nişanlı iki genç Kobanê direnişine destek vermeye giderler. Nazdar, bir kadın olarak “şehrin güvenli bölgelerinde asayişte görevli”dir. Bir yandan “kentten ayrılmayan sivillerle ilgileniyor, işlerine koşuyor” diğer yandan “evlerin talan edilmesini ve hırsızlıkları önlemeye çalışıyor”. Şehrin güvenli kısmı olduğu için IŞİD’ten bahsedilmediğine göre evleri talan eden ve hırsızlık yapan da kim? Öykünün kahramanlarından Serhat da tabii ki bir erkek olarak çatışmanın en yoğun olduğu bölgededir ve esir düşer. Serhat’ın öldürüldüğünü düşünen Nazdar bir daha hiç gülmez ve asayiş görevini bırakarak çatışmaların yoğun olduğu bölgeye geçer. Düşmanın yoğun saldırılarından birini engellemek için fedai eylemi yapar. Nazdar’ın çatışma bölgesine geçişi ve fedai eylem yapması adeta Serhat’ın ölümü daha doğrusu yokluğuyla ilişkilendirilmiş. Arin Mirkan ve onun gibi yüzlerce kadın savaşçıyla anılan Kobanê’de Genç de Öztürk gibi kadının harekete geçişini, savaşa daha aktif katılımını erkeğe bağlamış… Bir de arka kapak yazısına önsözden alınan “Neden mi Kobanê? Algılara yerleştirilmiş zayıf kadın kimliğini Kobanêli kadınlar sildiği için. Savaşta kadın direnişiyle ön saflarda yer alarak, dünya tarihine bir destan yazdırdığı için…” gibi birkaç afili cümle konulmuş. Ancak öyküler okundukça bu söylemin sadece önsöz ve arka kapakla sınırlı kaldığı görülüyor.

“Bireysellik” meselesine gelince. Kitabın önsözünden son satırına kadar –iki öykü hariç ki onlara ayrıca değineceğim- Kobanê’de, Suruç’taki kamplarda ya da büyük şehirlerde savaştan etkilenenler tek başlarına yalnız birer birey olarak ele alınmış. Bu bazıları “mağrur” ama hepsi “mağdur” olan bireylere yapılan yardımlar da iyiliksever, kendi “küçük” dünyalarında yaşayan, hiçbir kolektif çalışmanın ya da dayanışmanın içinde yer almamış, bazıları Kürt arkadaşlara da sahip, bir şekilde kaybettiklerini ya da sahip olmak istediklerini yaptıkları yardımla elde etmeye çalışan bireyler tarafından gerçekleştiriliyor.

Ne önsöz ve teşekkürde ne de öykülerde ve diğer metinlerde bütün imkânsızlıklarına ve devlete rağmen canla başla çalışan Kürt belediyeleri ve kurumlarının esamesi okunmuyor. Sanki kamplar kendiliğinden kurulmuş, hiçbir kolektif çalışma ya da kurum yok. Hele bir şekilde büyük şehirlere gelebilenler, ne bir tanıdık ne bir dayanışma ya da kurum, asla. Yapılan çalışmaları yetersiz ve/veya kusurlu bulabilirsiniz ama neden hiç yokmuş gibi yazılır ki? Hem bu yoksayıcılık egemen devletlerin Kürtleri özellikle de örgütlü Kürtleri yok saymasına benzemiyor mu sizce de? Geriye ne kalıyor peki, tabi ki savaşı ve sonuçlarını ve ona karşı direnmeyi fazlasıyla bireysel bir durummuş gibi ele almak.

Kitabın yazılma sürecine bakıldığında bu –mış gibi’nin nedeni de anlaşılıyor aslında. Çünkü gerçekten dayanışmaya gidilmemiş ki… “Teşekkür” ((Sayfa 16.)) kısmında kitabın “aynı zamanda bir eylem ve etkinlikler dizisi olarak tasarlandığı söyleniyor. “Kitabın hazırlık sürecini Ekim ayında Suruç’a bir destek ve durumu yerinde görme ziyareti ile başlattık” diyor teşekkürü yazan. Sonraki cümlesinden anlıyoruz ki aslında bu bir eylem ya da dayanışmadan ziyade, aslında bir “gezi programı”. “Bu süreçte, biz yazarların Suruç’a yapacağı yolculuk için iletişim hâlinde olduğumuz TMMOB Makine Mühendisleri Odası-Diyarbakır Şubesi gezi programını ve panel hazırlıklarını yaptı.” Geziye çıkmadan önce panel de ayarlanmış. Bir panel de Ankara’da Maden Mühendisleri Odası’nda yapılmış. Mesele en çok mühendisleri ilgilendiriyor sanırım. Sonra da kitap yazılmış. Öykülerden anladığımız kadarıyla zaten Suruç’ta da çok kalınmamış, bir basın açıklaması yapılarak panele gidilmiş. Yoksa Suruç’taki kampı gezen ve birazcık etrafına bakan biri, kampta karşılaştığı ve Türkçe bilmediğini bildiği bir çocuğa  “Okula gidiyor mu?” ((Sayfa 219.)) diye soru sormaz herhalde, yanılıyor da olabilirim.

Şüphesiz ki, savaşta bireysellik de kaçanların hikâyeleri de önemlidir ve onlar da anlatılmadan savaşın gerçekliği kavranamaz. Bu edebiyat için de, gerçek hayat için de böyledir. Ancak bir de kalanlar, savaşanlar, destek verenler, dayanışanlar ve kurulan kolektifler, birlikler vardır. Meselenin bu iki ucunu temsil etmeyen her türlü çaba ister edebiyatta ister gerçek hayatta olsun eksik kalacaktır.

Yazı biraz uzadı ancak değinmeden geçilmeyecek öykülere bakmak, haklarında bir iki kelam etmek gerek. Mesela Kobanê üzerine yazılabilecekler bu kadarmış gibi, kitaba koyacak başka bir öykü yokmuş gibi Kobanê ile doğrudan ilgisi olmayan ancak zorlama yorumlarla ilişkilendirilen ve zaten başka zamanlarda başka olay ya da durumlar için kaleme alınmış ve yayınlanmış öyküler de var kitapta. İlk okuduğumda kitapta olmalarının nedeni anlaşılmayan öyküler… Örneğin Peter Prange’nin Türkçe’ye de çevrilen ve 1909 yılının İstanbul’unu ve Abdülhamit’in dağılan haremini konu edindiği “Son Harem” kitabından bir öykü alınmış. ((Sayfa 183-185.)) Billy O’Callaghan’ın “Vahşi Kızıl Şafak” ((Sayfa 186-196.)) öyküsü de İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun (IRA) 1950’lerin sonu 60’ların başında “Sınır Mücadelesi” diye adlandırdığı kampanya kapsamında Kuzey İrlanda’daki askeri ve altyapısal hedeflere gerçekleştirdiği gerilla saldırılarını konu ediniyor. Öykünün yazarı tarafından “vahşi ve nihayetinde başarısızlıkla sonuçlanan” ((Sayfa 196.)) şeklinde bahsedilen bu eylemlerden birinin öyküsünün kitaba konulmasına “sınır” ve “gerilla” kavramlarındaki fonetik benzerlik neden olsa gerek.

Yine bir öykü kitabına şiir ve araştırma/inceleme yazısı gibi farklı yazın türlerinin konulması epey ilginç olmuş. Ne de olsa çeşitlilik her zaman okumayı kolaylaştırmış, okuyucunun dikkatini diri tutmuştur. Şiirden birkaç mısra vermekle yetinebilirim ama araştırma yazısına kısa da olsa değinmek lazım. Hasibe Ayten’in “On yaşındaki çocuğun çığlığı” ((Sayfa 205-206.)) adlı şiiri yoruma pek de yer bırakmayacak türden:

benim canımdan özge neyim var

vurmayın amcalar ekmeğimi ısırayım

yarısını da size vereyim

az önce melek olan berivan verdiydi

anamı babamı kardeşlerimi yitirdim

evimizi bulamıyorum

okullu arkadaşlarım neredesiniz ekmeğimi ısırayım yarısını da size vereyim

vurma abiciğim taş bile atmadım ki

Nevzat Süer Sezgin imzalı inceleme yazısının başlığı “Savaş Çocukları Vuruyor”. Bu yazısında Sezgin savaş bölgelerinde öl(dürül)en çocuk sayılarını/oranlarını ve çocukların savaşlardan etkilenme biçimlerini veriyor. Daha sonra sözü savaşlarda silah olarak kullanılan çocuk askerlere ve bu çocuk askerlerin kız ya da erkek nelerle karşılaştığını sıralıyor. Çocukların savaşlarda kullanılmasının kötülüklerini anlattıktan sonra meselenin “tüm dünyada gözlenen global bir problem” olduğunu söyleyerek sözlerine şöyle devam ediyor. “Türkiye’de özellikle güneydoğuda bu problem yaşanmaktadır. Savaşlarda kadınların yaşadığı [daha önce kadınlardan hiç bahsetmemişti] şiddetin çocuğu da aynı oranda etkilediği gözlenmektedir. Bunun da unutulmaması gerekmektedir.” ((Sayfa 209.)) Çocukluğun tarihsel ve politik bir kurgusal kategori olduğunu göz ardı eden yazar onu saf bir masumiyet ve insanlığın altın çağı olarak görmektedir. Yazıya korumacı ve kaygılı bir babanın ses tonu olarak yansıyan bu paternalist bakış, çocukluğu da sadece psikolojik ve pedagojik bir alana “hapsediyor”. Bu da yazarın, çocukları her türlü özne konumundan uzaklaştırarak onları büyüklerin dünyasının (aile, çevre, televizyon vs. aracılığıyla) verdiği her şeyi olduğu gibi kabul eden pasif birer alımlayıcı olarak tasvir etmesine yol açmış. Nitekim “global bir sorun olan” ve “Türkiye’de özellikle güneydoğuda” görülen çocukların savaşta kullanılması meselesi de kötü niyetli büyükler yüzünden yaşanmaktadır. Bu yazıyı, PKK’ye katılmak için dağa çıkan ancak yaşları küçük olduğu için geri gönderilen çocukların 7 yılla yargılandığı haberleriyle birlikte okuyun, ben öyle yaptım, epey kalıcı oluyor.

Son olarak iki yazıdan bahsedeceğim. İkisini de daha önce istisna olarak belirtmiştim. İlki Kiyoshi Nakagawa’nın “Bir Kez Daha Düşünme Vakti” adıyla kaleme aldığı bir buçuk sayfalık denemesi ki 240 sayfalık kitaptan çok daha fazlasını anlatıyor. Japon düşünür kısacık denemesinde Kobanê direnişini destekle(me)meyi Kürtlerin ulusal haklarıyla, kendi kaderlerini tayinle; Halepçe, Enfal ve Roboski katliamlarıyla ilişkili bir şekilde ele alıyor. Meselenin Kürtlerin kendi kaderini tayin olduğunda kendisine sosyalist, demokrat, liberal vs. diyen birçok kişi ve grubun ikircikli ve ikiyüzlü bir yaklaşım gösterdiğini söylüyor. Eğer kitabı yanlışlıkla aldıysanız ya da alacaksanız sadece bu bir buçuk sayfayı okumanız kâfi.

Değinmek istediğim diğer “istisna” öyküye geçeyim. Ece Temelkuran ya da Pelin Batu beklemeyin boşuna, yukarıda değinilenlere -Japon yazar hariç- benzer kısa bir şeyler yazmışlar onlar da. Benim son olarak ele almak istediğim Şeyhmus Diken’in “Halfeti Gülü” adlı öyküsüdür. Diken’in öyküsü de Kobanê direnişine yaklaşımıyla Nakagawa’nın denemesine benzer bir konumda okunabilir. Ama ben öyle oku(ya)madım, nedenine birazdan değineceğim. Öykü, Kobanê’ye savaşmaya gitmiş genç bir kadının annesine yazdığı mektup üzerine kurulu. Öykünün başlangıcı (mektubun anneye ulaşma süreci), mektubun giriş ve gelişme kısımları tamamen Kobanê direnişine, direnişin haklılığına ve Kobanê’nin tarihine ayrılmış. Ancak yazar hem mektubun hem de öykünün sonunu kendisine ayırmış.

Diken, mektubun gelişme bölümünün hemen sonlarına doğru çıkıyor ortaya. Kadın savaşçı “bir barikat arkasında küçük bir not defterinin sayfalarına, zaman zaman satırları birbirine karışarak” ((Sayfa 131.)) yazdığı mektupta annesine yanında bir gazeteci olduğunu söylüyor. O gazeteci bildiğiniz üzere mektubu getirendir. Hemen sonra o gazetecinin çalıştığı televizyonun, sınırın Türkiye tarafındaki Mehser Köyüne gelen aydın ve yazarların basın açıklamasını canlı verdiğini yazıyor mektupta. Tabii ki de bu aydın ve yazarlar kitabın da mimarları. Mektubun bundan sonraki kısmında Şeyhmus Diken’in Kobanê ile ilgili söylediklerine yer veren savaşçı bunun kendisini etkilediğini ve sonra birden Şeyhmus Diken’in okuduğu bir kitabındaki bir öyküyü hatırladığını yazıyor. İstanbul’dayken annesine kitabı okumadığı için pişman olan savaşçı mektupta annesinden isterse kendi hatırı için o kitabı okumasını istiyor. Sonra da Şeyhmus Diken’in kitabında etkilendiği o öyküyü özetliyor annesine, “barikat arkasında her an düşmanla karşı karşıya gelmenin ruh hâli içinde” ((Sayfa 134.)) yazan savaşçı. Hani başka biri aynı sözcüklerle aynı şekilde yazsa bu öyküyü, sadece inandırıcılığını yitirmiş denir ama Diken’in böyle bir konuyu neredeyse kendini merkeze alarak işlemesi; Kürtler boğazlarını yırtarak, ciğerlerini patlatarak bağırırken onun da kitaptaki diğer birçok yazar gibi, eline alıp atmadığında sonsuza kadar öylece kalacak, ne kendinin ne de senin varlığından bihaber taşlara fısıldadığını gösteriyor…

Not: Başlık, Hasibe Ayten’nin Taşa Fısıldayan Öyküler: Kobanê kitabındaki şiirden alınmıştır.

Dünya Liderlerine Çağrı: Çanakkale’ye Değil Yerevan’a Gidin

Beş sivil toplum örgütü dünya liderlerine Ermeni Soykırımı’nın 100. Yıldönümü olan 24 Nisan’da Çanakkale’ye değil Yerevan’daki Soykırım Anıtı’na gitme çağrısı yaptı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, her yıl 18 Mart tarihinde düzenlenen Çanakkale savunmasını anma etkinliklerini bu yıl, Ermeni Soykırımı’nın 100. Yıldönümü olan 24 Nisan’da düzenleneceğini ilan etmiş ve dünya liderlerini Çanakkale’ye davet etmişti.

İnsan Hakları Derneği (İHD) Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon, İzmir Süryani Dostluk, Kültür ve Dayanışma Platformu, Nor Zartonk,www.suryaniler.com Kültür Platformu ve Zan Sosyal, Siyasal, İktisadi Araştırmalar Vakfı bugün İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nde bir araya gelerek Cumhurbaşkanın açıklamasını protesto etti.

“Cumhurbaşkanının çağrısını protesto ediyoruz”

Beş örgüt adına ortak açıklamayı okuyan İHD Genel Başkan YardımcısıMeral Çıldır şöyle konuştu:

“24 Nisan dünyanın her yerinde Ermeni Soykırımı’nın başlangıcını simgeleyen tarihtir. Ermeni soykırımı sürecinde Süryani halkı da hedef alındı. ‘Seyfo’ olarak anılan Süryani Soykırımı’nda, Süryaniler kitleler halinde katliama uğradı. Soykırım, Ermeni ve Süryanilerin yanı sıra Osmanlı topraklarında yaşayan, başta Rumlar olmak üzere tüm Hıristiyan halkların imhası ile sonuçlandı.

“ 24 Nisan 1915’in 100. yıldönümüne yaklaştığımız bugünlerde Soykırımın inkarına karşı mücadele veren bir grup kuruluş ve çevre olarak cumhurbaşkanının bu çağrısını protesto ediyor ve dünya liderlerine 24 Nisan’da Çanakkale’ye gelmek yerine, Yerevan’a soykırım anıtını ziyaret etmeye çağırıyoruz.”

Keskin: Biraz vicdan talep ediyoruz

Basın konuşmasının ardından İHD Başkan Yardımcısı Eren Keskin açıklama yaptı:

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran zihniyet, 1915 Ermeni Süryani soykırımını gerçekleştiren zihniyetin kendisidir. O nedenle bu zihniyet hala devam ediyor. En son Doğu Perinçek davasında gördük ki ülke içinde kavga edenler soykırımı gizlemek için yan yana geldiler. Hepsi aynı ittihatçı sistemin parçaları.

“Bizim için 24 Nisan 1915’in çok büyük bir önemi var. Biz tarihle hesaplaşmak istiyoruz. Bize yalan anlatılan, çocuklarımızı yalanlarla büyüten bu anlayışın sorgulanmasını istiyoruz. 1915 Soykırımının hala birçok devlet tarafından açıkça dile getirilmediğini biliyoruz ama yine de biraz vicdan talep ediyoruz.

“Çok büyük bir acının yıldönümü olan günde sahte bir savaşı anıyorlar. Kendi politikaları için bir çok insanın katledilmesine neden olan sahte bir savaşı anmak üzere insanları Çanakkale’ye davet ediyorlar. Bu, Soykırım kurbanlarıyla alay etmek demektir.  Gerçekten acının olduğu Yerevan’a gidin diyoruz. ”

İzmir Süryani Dostluk, Kültür ve Dayanışma Platformu adına konuşanZeynep Tozduman ise “ İzmir coğrafyasında Ermeni Pontus Rum ve Süryani Soykırımının kabul edilmesi için çaba harcıyoruz, bu çabaya da devam edeceğiz” dedi. (AS-BY/BK)

http://www.bianet.org/bianet/insan-haklari/162074-dunya-liderlerine-cagri-canakkale-ye-degil-yerevan-a-gidin

Işid’e Karşı Kobanê’yi Savunurken Şehit Düşen Kadınlar II
Mona Mahmood

Çeviri: Şerif Derince

Yazının önceki bölümünde, Kobanê’de Işid’e karşı savaşırken şehit düşen YPJ gerillaları Şirin Taher ve Hameera Muhammed’in hikayesi ele alınmıştı. Yazının ikinci ve son bölümünde, YPJ’li Berivan Fadil ve Ruhan Hasan’ın hikayesini okuyacaksınız.

Berivan Fadil

Kobanê’de dükkan sahibi olan 46 yaşındaki İbrahim Fadıl, şimdi Türkiye’de bir mülteci; kız kardeşini anlatıyor.

Berivan 22 yaşında, normal, zeki, hırslı ve Suriye gibi şiddet dolu bir yerde kendi yolunu bulmaya çalışan bir kızdı. Günün birinde, Berivan’ı kanının son damlasına kadar şehrini savunmak için silah tutarken göreceğimi hiç düşünmemiştim. Suriye’deki korku ve vahşet görüntüleri onu çok etkilemişti. Işid’in Sincar dağında Ezidilere karşı başlattığı saldırıları gördükten sonra günlerce gözüne uyku girmedi ve Kobanê’nin de aynı kaderi paylaşacağından korkuyordu. Bunun üzerine annesine şunu söyledi: “Kobanê gerillalarına katılacağım ve hiç bir güç beni durduramaz.”

Babası Halep’te bir araba kazasında hayatını kaybedip arkadasında yedi çocuklu muhtaç bir aile bıraktığında Berivan henüz 2 yaşındaydı. Olumsuz koşullara rağmen, okulda başarılı bir performans gösterdi ve en büyük hedefi olan tıp fakültesine katılma arzusu gerçekleştirmeye çok yaklaştı. Son sınavlarına sadece birkaç gün kalmıştı ki Suriye’de devrim başladı. Bu, Halep’e gidip sınava giremeyeceği anlamına geliyordu.

Berivan’ın annesi, Halep’e giderken Işid üyeleri tarafından sayısız Kürt öğrencinin kaçırılması karşısında korkuya kapılmıştı. Çok zor bir karar vermek zorunda kaldı ve sonunda Işid tarafından kaçırılmaktan veya öldürülmektense, olacaksa kızının Kobanê savunmasında ölmesini tercih etti. Böylece ailesi için çok daha onur verici bir ölüm olacaktı.

Pek seçeneğimiz kalmamıştı. Bazı akrabalarımızın olduğu Raqqa şehrine iltica ederek kendimizi korumak istedik. Ancak çok geçmeden, Işid şehri eline geçirdi ve burayı Kürtler dahil tüm karşıtlarına karşı geliştireceği saldırıların merkezi halinde getirdi. Tüm Kürtler Işid için hedef haline getirilmişti, dönme olmak ve Suriye rejimi ile işbirliği yapmakla suçlanıyorlardı. 

Kobanê’ye geri dönmek dışında bir çıkış yolumuz kalmayınca, birkaç ay sonra öyle yaptık. Yoğun Işid kuşatması ve dört tarafı kapalı olduğu için elektrik ve su sıkıntısı olsa da, kent Kürdistan İşçi Partisi (PKK) kontrolünde görece daha güvenliydi. Yiyecekler kente ancak gizli saklı sokulabiliyor, ticaret tamamen ölmüş ve hayatımızı devam ettirmek için bir tek birikimlerimizi kullanabiliyorduk.

Altı ay önce Işid, Kobanê çeperlerine iyice yaklaşınca birçok Kürt kadın ve erkek, Halk Savunma Güçleri (YPG) saflarına gönüllü olarak katıldı. Berivan da uzun bir süredir bu anı bekliyordu. Ailesinin de desteği ile o da YPG’ye katıldı. Kuzenleri ve arkadaşları ile beraber, hafif silah kullanımı için eğitim göreceği askeri kamplara katıldı. Askeri kamp, şehrin dışına doğru bir yerde olduğu için, Berivan haftada ancak bir kere şehre gelebiliyordu. O gelemeyince de ben kampa giderek kardeşimi görüyordum. Her seferinde de siyaset ve insan hakları ihlalleri hakkında konuşuyordu. Kobanê Işid kontrolüne geçerse bir tek saniye buna katlanamayacağını söylüyordu.

Ailesi olarak bizim Berivan’ın kararına karşı çıkma gibi bir durumumuz yoktu; zaten Kobanêli birçok genç okullarını ve işlerini bırakarak kentlerini savunmak için askeri eğitimlere katılmıştı.  Hatta bu annem için büyük bir rahatlama kaynağı olmuştu, çünkü sınavları için Halep’e gitmeyecekti ve böylece birçok Êzidî kadının başına gelen kaçırma ve köle olarak satılma kabusu gibi bir durum Berivan’ın başına gelmeyecekti. 3 çocuğum olduğu için, öldürülürsem çocuklarımın geleceği hakkındaki korkularımdan dolayı, ben eğitimlere katılamadım.

Askeri eğitim kampında kaldığı sekiz ay boyunca, Berivan’ı çeşitli kereler ziyaret ettiğimde genç olduğu ve askeri hayata alışık olmadığı için onu tehditlere karşı uyarmaya çalışıyordum. Ancak bitirmeme hiç izin vermiyordu. Kararına bağlılığı çok üst düzeydeydi ve tereddüte yer yoktu.

Biz Berivan’ın bir çatışmada öldürülebileceği korkusu ve endişesi ile yaşarken, o ise birgün okulunu bitirme hayalleri kuruyordu. Eve geldiği dönemlerde, zamanının çoğunu okul kitaplarını gözden geçirmek için kullanıyordu. Fakat güvenlik durumu gittikçe kötüleşiyordu. Işid, Kobanê köylerine saldırılarının şiddetini ağır silahlar, havan topları ve bombalı araçlarla arttırıyoru.

Köylülerin neredeyse tamamı, Işid korkusu ile Kobanê merkezine kaçmıştı. Ailelerimiz ve kente rastgele düşen havan toplarıyla dehşete kapılan çocuklar için endişeliydik. Berivan’ı arayıp “Türkiye tarafına gidiyoruz, sen ne yapacaksın?” diye sordum. O da şöyle cevap verdi: “Sizinle gelmiyorum ben, Kobanê’yi savunmak bir ölüm kalım savaşı oldu.”

18 Ekim’de endişelerimiz iyice artmıştı. Berivan’ın telefonu günlerdir kapalıydı. Askeri kamplara ulaşıp nerede olduğunu öğrenmek çok zordu, ta ki telefonum çalıncaya kadar. Arayan Berivan’ın arkadaşıydı. Şöyle dedi: “Üzülerek söylemem gerekiyor ki, Berivan Işid’lilere yaklaşırken bombalı bir aracın patlamasıyla hayatını kaybetti.”

Kardeğimin şehadeti karşısında son derece guruluyum – kaybı yüzünden gelen başsağlığı mesajlarını reddediyorum, aksine kahramanca ölümü karşısında tebrik edilmesini bekliyorum.

Ruhan Hasan

50 yaşında olan ve şuan Türkiye’de mülteci olan Adnan Hasan, yeğeni hakkında konuşuyor.

19 yaşındaki Ruhan, Suriye’deki Kürt toplumunun siyasi hakları hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyordu. Kobanê’de farklı siyasi hareketlerin düzenlediği ulusal etkinliklerin hemen hepsine katılmaya çalışıyordu. Ekonomik durumu pek de iyi olmayan yedi çocuklu bir ailenin en küçüğüydü, lise eğitimine devam etmek için ailesinin gücü yetmemişti.

Ruhan, PKK kurucusu ve partinin lideri olan Abdullah Öcalan hakkında bolca okumalar yapıyordu. Özellikle de Kürt kadınları ve kadın hakları hakkında yazdıklarından etkilenmişti. Bu yüzden de 2013 yılında, Kobanê’de Kadın Savunma Birlikleri’ne (YPJ) katıldı. Teröristelere karşı mücadelede oldukça başarılı olan Ruhan, yeğenini de mücadeleye katılmaya teşvik etti.

94d33bcc-443b-445e-9dbb-6296e58474f7-680x1020

Ruhan Hasan, YPJ’li bir yoldaşı ile

Geçen Eylül ayında Işid’in Kobanê’ye ağır saldırılarından sonra bölgedeki tüm güçler teyakkuza geçti. Ruhan’ın babası, kızına eve gelmesini ve savaşı erkeklere bırakmasını salık verdi. Fakat, o Işid esareti altında bir köle olarak yaşamaktansa ölmeyi tercih ettiğini söyledi.

Daha fazla Işid üyesi Kobanê’ye yığıldıkça vaziyet de kötüleşiyordu. Ruhan’ın ailesi, başta kızlarına yakın kalmayı tercih etse de, Işidlilerin şehir merkezine saldırıları sonrasında artık orada kalamayacaklardı. Mahallelerindeki Arap komşuları da Kürtlere karşı Işid ile işbirliği yapınca durum iyice riskli bir hale geldi. Ruhan’nın babası, Türkiye’ye gideceklerini kızına söyledi ve onun da kendileri ile beraber gelmesini istedi. Ancak Ruhan, Kobanê’de ölmeye karar verdiğini tekrarladı.

Türkiye’deki birçok Kürt aile gibi, Ruhan’ın ailesi de Kürt televizyon kanallarından haberleri takip ediyor, Kobanê’de yaralanan veya şehit düşen savaşçıların isimlerini yakalamaya çalışıyordu. 

Bir noktada, haber spikeri şehit düşenlerin isimlerini okuduğunda, Ruhan’ın annesi, kızının isminin okunduğunu duyunca oturduğu sandalyeden fırladı. Üzücü, kötü bir gündü. Aile hemen Türkiye sınırına koştu, Kobanê’ye geçip kızlarına ne olduğunu öğrenmek istiyorlardı. Ancak Kobanê’ye geri dönmek imkansızdı, şehir bir yandan ağır Işid saldırısı altındaydı, diğer yandan da Türk polisi tarafından ablukaya alınmıştı.

Ruhan’ın babası, kuzeni ve diğer arkadaşlarına ulaşarak kızı hakkında haber almaya çalıştı. Kuzeninin aktardığına göre, Ruhan ve diğer üç kadın yoldaşı, Kobanê’nin batı cephesinde cephaneleri tükeninceye kadar Işid’lilere ateş etmeye davem etmişti. Cephane tükenince Işid’in eline geçmemek için son el bombalarını da kendilerini öldürmek için kullanmışlar.

Yazının orjinali için: The Guardian

Yüz Yıllık Ah!
Adnan Çelik, Namık Kemal Dinç

Bu çalışma, Diyarbakır özelinde, 1915’in kolektif hafızasını ortaya çıkarmaya, kuşaklararası aktarım ve sessizleştirme süreçlerini anlamaya ve son derece güncel bir mesele olarak süregelen 1915’in şimdide nasıl kurulduğuna, anlaşıldığına, anlatıldığına ve gerekçelendirildiğine odaklanıyor. Sadece Diyarbakır’da yapılan sözlü  tarih görüşmeleri ile sınırlı olmayan; hem bölgenin 1915’teki durumunu kavramamıza olanak sağlayan tarihsel bilgi çerçevelerinden hem de Kürtlerin 1915’e dair hafızasından beslenen Kürt edebiyatından da istifade eden bir kitap çalışması. Kitap, 1915 hafızasının izini sürerken bireylerin öznel anlatılarının tarihsel bir suçluluk kolektifinde biriktiği yüzyıllık ah duygulanımının, bugüne kadar gerçekleşmemiş olan geçmişle yüzleşmeye dair imkânlarını sorguluyor. Tarih, hafıza ve edebiyat ekseninde şekillenen bu kitap; ne salt akademik bir içeriğe sahip ne de eleştirel bilgi üretiminden vazgeçen nostaljik bir anlatıdır. 

YÜZ YILLIK AH!

Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir 

Adnan Çelik, Namık Kemal Dinç

© İsmail Beşikci Vakfı Yayınları, Ocak 2015

ISBN 978-605-9073-05-9

Editör: Onur Günay

Yayına Hazırlayan: Derviş Aydın Akkoç
Mizanpaj ve Sayfa Tasarımı: Kolektif Atölye
Kapak Fotoğrafı: Çüngüş’e bağlı Yeniköy yakınlarındaki Düden
Kapak Tasarım:Emre İnan

“1915 Diyarbekir, Kürtler” Projesi
Danışma Kurulu: İsmail Beşikci, Leyla Neyzi, Mehmet Polatel
Proje Koordinatörü: Namık Kemal Dinç
Proje Asistanı: Süleyman (Kadir) Kaçan
İdari Asistan: Tülin Dağ
Saha Çalışanları: Adnan Çelik, Namık Kemal Dinç, Serdar Öztürk
Bant Çözümleri: Aziz Tekin, Bora Çelik, Enes Meçin, Engin Emre Değer, Mahmut Öztürk, Ramazan Turantaylak, Ünzile Arslan.
Kürtçe’den Türkçe’ye Çeviri: Aziz Tekin, Bora Çelik, Ramazan Turantaylak

,

Ermeniler 1915’i Nasıl Hatırlıyorsa, Kürtler de Aynı Şekilde Hatırlıyorlar
Namık Dinç

Enstitümüzün kurucu üyelerinden Namık Kemal Dinç’in Agos Gazetesi’ne verdiği röportajın geniş hali.

Ermeni Soykırımı konu edildiğinde, önemli bir tartışma konusu da, Kürtlerin soykırımdaki rolü. Adnan Çelik ile Namık Kemal Dinç’in Diyarbakır ve çevresindeki Kürtlerin 1915 Ermeni Soykırımı’na dair hafızalarına yönelik sözlü tarih çalışmasının ürünü olan ve İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları tarafından basılan ‘Yüz Yıllık Ah! Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir’ kitabı, bu konuda önemli kaynak olacak. Hâlihazırda Ermeni Soykırımı’na dair Kürt siyasetçileriyle röportajlarından oluşan ‘Yüz Yüze’ belgeseli üzerine çalışan tarihçi Namık Kemal Dinç’le, yeni çıkan kitapları ve Tarih Vakfı’nda yaptığı ‘Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir ve Kürtler’ sunumu üzerine konuştuk.

1915’te Diyarbakır çevresindeki Kürtlerin 1915’e dair hafızalarına yönelik sözlü tarih çalışması yaptınız. Kürtler nasıl hatırlıyorlar 1915’i?

Öncelikle böyle bir olayı tarihsel bağlamı içerisinde ele almadan sadece sınırlı bir coğrafya ve bir toplumsal grup üzerinden değerlendirmenin sıkıntılarına dikkat çekmek isterim. Nihayetinde 1915 soykırımı çok daha büyük bir coğrafyada ve merkezi bir irade üzerinden hayata geçirilmiştir. Kürtlerin anlatılarında da bazen açıktan bazen örtülü bir şekilde bu merkezi iradeye işaret edilmektedir. Mesela 1915’i tanımlarken Kürtler, en yaygın tanım, ‘ferman’ veya ‘ferman-ı filehan’dır. Ferman, padişahın emri ve devletin iradesi anlamına geliyor. Kürdistan’ın her yerinde kullanılıyor. İkincisi, bu fermanın askerlerin öncülüğünde tellallarla duyurulduğu, kaymakamlara hızlıca iletildiği ve çok yaygınca duyurulduğunu görüyoruz. Devletin “Herkes bu olaya iştirak edecek” baskısı yaptığını görüyoruz. Aslında bu şekilde katliamlara dair devlet kararına vurgu yapılıyor. Yani Kürtlerden kendi Ermenilerini öldürmelerini istediğini, öldürmezlerse Ermenilerin başına gelen akıbetin onları beklediği tehdidini yaptıkları anlatılıyor. Bu çerçevede, öldürmeleri meşrulaştırmak için İslamiyetin sıklıkla kullanıldığı ve Ermeni öldürenin cennete gideceğine dair yaygın bir anlatı da var. Yani bir yandan zor ve tehdit kullanılırken diğer yandan rızanın imal edilmesi için din devreye sokulmakta. Yine katliamlar yapılırken, devletin bir şekilde bu olaylara iştirak ettiğine de şahitlik ediyoruz. Öldürülen kafilelere jandarmaların eşlik ettiği veya bizzat katıldığını görüyoruz. Dolayısıyla yine bir devlet gözetiminin altı çiziliyor.

1915’te kendi rollerini nasıl açıklıyorlar?

Soykırımın yaşanmasında ana aktör ve fail olarak hep devletin rolüne vurgu yapıldı. 1915’i tanımlarken de, olayların gelişimindeki hikâyeleri anlatırken de, bu vurguyu görüyoruz. Devletin bu rolünü görmeden, direkt Kürtlerin rolünü konuşmaya başlarsak, bir şeyleri es geçmiş oluruz diye düşünüyorum.

Siz nasıl görüyorsunuz bu durumu?

Genel anlamda, bu olayın devletin kararıyla ve tek tip bir toplum ve mekân yaratmak için yapıldığını biliyoruz. Kürtlerin yaşadığı topraklarda, 19. yüzyılda devlet merkezileşme politikalarıyla ciddi bir hâkimiyet kuruyor. 1848’de beylik sistemi tasfiye ediliyor, sonrasında Hamidiye Alayları kuruluyor. Diğer alanlarda da, devlet tüm kurumlarıyla o bölgede yeniden tesis ediliyor. Merkezileşmeye karşı isyanlar çıksa da, 1915’e gelirken, devletin bu bölgede tam anlamıyla hâkim olduğunu görmek gerekiyor. Dolayısıyla devlet, bu bölgede hâkimiyet kuramamış, aşiretler başına buyruk hareket ediyor algısı tarihsel olarak yanlış. Bütün bölgelerde, insanların yanındaki Ermeni’yi bir anda öldürmeye başlaması için başka bir irade gereklidir zaten.

Dolayısıyla ‘Kürtlerin rolü’ kavramı yanlış mı? 

Evet, bu konuya dair bazı yanlışlar var. Milliyetçilik düşüncesi, Osmanlı’da en geç gelişen grup Kürtler. 20. yüzyılın başında gelişen Kürt milliyetçiliği diasporik bir özellik taşır, Kürdistan’da ciddi bir güç sahibi değildir ve dar bir zümreyle sınırlıdır. Enteresan bir özelliği de Osmanlı yıkılırken dahi bu milliyetçiler arasında en güçlü eğilim Osmanlı içinde özerk bir Kürdistan’dır. Hatta resmi anlatıda zararlı cemiyetlerden birisi olarak gösterilen Kürdistan Teali Cemiyeti, 1918’de kurulduğunda da, sonrasında da ayrılıkçı bir örgüt değil. Osmanlı sınırları içerisinde özerk bir Kürdistan isteyen bir anlayışa sahip. Kürtlerin milliyetçilik konusunda en coşkulu hareketleri bu durumdayken, Kürdistan’da milliyetçiliğin bir siyasi eğilim olarak gelişmiş olduğunu düşünmemiz yanlış olur. Etnisite olarak Kürtlükten bahsedebiliriz elbette ama kimlik olarak insanlar kendilerini Kürtlük üzerinden değil, daha çok din üzerinden ifade ediyorlar.

Bölgedeki diğer grupların katılımı da Müslümanlık üzerinde mi tanımlanıyor?

Karşımızda çok heterojen bir bölge var. Örneğin, bizim çalıştığımız Diyarbakır’da Kürtler dışında Müslüman Türkmenler, Araplar, Çerkesler de yaşıyorlar. Diyarbakır’daki yönetici tabaka da bu anlamda büyük çeşitlilik arz ediyor. Örneğin Diyarbakır’ın köklü ailelerinden İskenderpaşazadeler Çerkes’dir, Türkmen kökenli birçok yönetici aile var. Dolayısıyla katliamlara mobilizasyonun İslam üzerinden yapıldığını ve kitlenin katliamlara katılımının Müslümanlıkla sağlandığını söylememiz gerekir. Tüm bunlara rağmen, etnik olarak Kürtler, bu katliamlara ciddi anlamda müdahil oldular.

Dönemin okuması için yerel aktörlere mi bakmak gerekir?

Grup bilincinin o dönemde gelişmemiş olmasından ötürü, Kürtlerin dahlini yerel aktörler üzerinden okumak gerekir. Dönemin önde gelen ailelerinin çoğunun devlet politikasına eklemlenerek, katliamlara ortak olduğunu söyleyebiliriz. Bu aktörler de kendi içerisinde katılımda ve katılıma sevk eden sebeplerde farklılıklar arz ediyor. Bir yanda, kendi köyündeki Ermenileri öldürürken, kaçırabildiği kadar Ermeni’yi saklayan ve koruyan ağalar var, diğer yandan, Ermenilerin mülküne konmak için onları öldürenler de. Dolayısıyla fail durumunu da birbirinden ayırt etmek gerekir. Anlatılarda, fail olarak en çok öne çıkanlar, ağalar, beyler ve şeyhler oluyor. Elbette ki, bütün ağalar, beyler ve şeyhler değil. Özellikle Ermenileri kurtaran şeyhler çok anlatılıyor. Mardin’de Şeyh Fethullah, Diyarbakır’da Şeyh Said ve daha başka kişilerin karşı fetvalar yayınladığı söyleniyor. Diyarbakır şehir eşrafınınsa bu katliamlarda bizzat organizatör rolünü oynadığı söyleniyor. Pirinççizadeler, Yasinzade Şevki Ekinci ve Şeref Uluğ gibi… Anlatılarda ön plana daha çok Diyarbekir’in yönetici elitleri çıksa da (-ki bunun tarihsel, sosyolojik ve ekonomik nedenleri var) sıradan insanlarında katliamlara dahil olduğuna, bazen dini fanatizm bazen de mal-mülk edinmek kaygısıyla öldürmelere iştirak ettiğine dair yaygın anlatılar var.

Kürt milliyetçilerinin rolüne dair ne diyebiliriz?

Kürt milliyetçi hareketinde 20. yüzyılın ilk yarısında önemli rol oynamış aktörlerin birçoğu, Ermeni Soykırımı konusunda duyarlı tavırlar sergilemişler. 1919 Paris Konferansı’nda, Boğos Nubar Paşa ile Şerif Paşa bir ittifak antlaşması imzalıyorlar. İçeriği bir kenara bırakarak söylüyorum, 4 yıl önce bir soykırım yaşanmışken, iki toplumun temsilcileri anlaşmaya varabiliyorlar. 1925’te Şeyh Said Hareketi sırasında, Garzan ve Diyarbakır başta olmak üzere birçok yerde halen varlığını sürdürebilen Ermeniler harekete destek veriyor. Bu Ermeniler de isyan bastırıldıktan sonra, öldürülüyorlar veya Suriye’nin Rojava bölgesine kaçmak zorunda kalıyorlar. Şeyh Sait Hareketi sonrası Suriye’ye kaçmak zorunda kalan kişilerin öncülüğünde 1927 yılında Ermeni ve Kürtlerin birlikte oldukları Hoybun Cemiyeti’ni kuruyorlar. Zira bu cemiyet, Lübnan’da Vahan Papazyan’ın çiftliğinde kuruluyor. Kürt milliyetçiliğinin ileri gelenlerinden Kamuran Bedirxan, Haco Ağa ve Ekrem Cemilpaşazade gibi isimlerle Taşnaklar birlikte yola çıkıyorlar. İlk dönem Kürt milliyetçilerinin bu konudaki tavrı üzerine çalışılması gerekir.

1915’i en çok Kürtler hatırlıyor diyebilir miyiz?

Her şeye rağmen, Diyarbakır’ın yüzde 30’unu oluşturan bir kimliğin tamamıyla yok edilmesinden bahsediyoruz. Ayrıca diğer bölgelerden Diyarbekir üzerinden taşınan tehcir kafileleri de var. Dolayısıyla çok büyük bir katliamdan bahsediyoruz. Öldürülen insanlarla yıllarca bir arada yaşamış insanlarda, bu yok ediliş, çok büyük bir yaraya yol açıyor. Aradan dört nesil geçmesine rağmen, olaylar çok canlı bir şekilde hatırlanıyor ve anlatılıyor. Fatma Müge Göçek Agos’a verdiği röportajda Türkler ve Ermenilerin 1915’i nasıl hatırladığını anlatırken diyor ki, “Türklerde bu olaya dair bir hafıza yokken, Ermeniler bunu daha dün olmuş gibi anlatıyorlar”. Saha çalışmalarımıza dayanarak söylüyorum ben de, Ermeniler 1915’i nasıl dün olmuş gibi hatırlıyorsa, Kürtler de aynı şekilde hatırlıyorlar. Dinlediğimiz bir çok hikayede Kürtler 1915’i sanki dün yaşanmış gibi ayrıntılarıyla anlattılar. Biri, öldürüldüğü için unutamıyor, diğeri bu öldürmelere dahil olduğu veya tanıklık ettiği için. Görüştüğümüz birçok insan, atalarının “Bunları unutmayacağım” diye sürekli anlattığını söylüyor. Bir şekilde travma yaşıyorlar.

Bu hafıza neden bu kadar canlı?

Kürtlerde bu hafızanın kesintiye uğramadan yüz yıldır devam etmesinin birçok farklı sebebi var. Bence bu süreklilikte üç temel hususun altını çizmek gerekir. Birincisi, hafızanın mekânla kurduğu ilişki. Olayların mekâna işlemiş olması, hafızanın devam etmesinde rol oynuyor. Mekânın birçok yerinde Ermenilerin yoğun olarak yaşaması, bunun sebeplerinden biri. Köy, yayla ve hatta ev isimleri, Ermenilerle anılıyordu zaten. Yerleşim isimlerinin iadesini istiyoruz dedikleri yerlerin birçoğunun adı, Ermenice aslında. Aynı zamanda, Ermenilerin kafileler halinde belirli yerlerde öldürülmeleri, oraların öldürme mekanı olarak hafızaya işlenmesine yol açmış. Kitap kapağında Çüngüş’teki düdenin fotoğrafı var. O düdenin hikâyesini o bölgedeki herkes biliyor. Biz, görüşme yapmak için minibüsle oraya giderken, şoför, 1915’te Ermenileri öldürüp buraya attılar diyebiliyor. Kayseri’deki Kürt yerleşimi olan Sarız üzerine yaptığımız görüşmede, Sarız’da Ermenilerin öldürülüp Cancan diye bir kuyuya atıldığı söylendi. Tıpkı düden, Çermik’teki Lana Gavuran veya Lice’deki Kuna Romî  gibi bir öldürme mekânı orası da ve oralarda ne yapıldığı hatırlanıyor. İkincisi ise hikâyelerdeki yoğun şiddet. Bu şiddet anlatıları özellikle kadınlar ve çocukların öldürülmesine odaklanıyor. Öyle büyük bir şiddet yaşanmış ki, insanlar gördüklerini unutamamışlar. Örneğin, yeni doğmuş bir bebeğin öldürülmesi üzerine en az beş farklı şiddet hikayesi dinledik ve bu hikayeler, burada anlatamayacağım kadar yoğun şiddet içeriyor. Aynı zamanda, inanç itibarıyla kendisini savunamayacak durumda olanların öldürülmesi de acıma ve utancı artırıyor. Üçüncü sebep de Ermenilerle uzun ortak geçmiş. Aynı coğrafya ve kültürü birlikte yaratmış iki halktan bahsediyoruz. Bu sebeple, “Ermeniler gittikten sonra buralar çoraklaştı” anlatısı çok yaygın. Ahmet Türk, Derik’i anlatırken bu cümleyi kullandı veya Çüngüş’ün terk edilmişliği, buna bağlanıyor. Böyle bir ortak tarihin kesintiye uğramasının hafızada gerçekten yeri var. Ayrıca ekonomik olarak büyük darbe yenmiş. Yüz yıldır belini iktisadi anlamda doğrultamamış olmak da bunda pay sahibi. Son olarak şunu da ekleyeyim, bugün Kürtler, 1915’i utanç ve vicdan azabıyla hatırlarken, bunu kendi mücadeleleriyle ilişkilendiriyorlar. Bireysel hafızanın kolektif hafızaya dönüşmesi, son 30 yıldaki Kürt mücadelesiyle, Kürtlerin mağduriyetlerini Ermenilerin yüz yıl önce yaşadıklarına benzetmesiyle ortaya çıktı. 1960’lara kadar nasıl Ermenileri öldürdüğünü övgüyle anlatan insanların olduğunu dinledik, ancak bugün böyle bir örnek yok. Bu dönüşüm, bahsettiğim siyasi konjonktürün bir parçası.

Bu hafıza, Kürt siyasi hareketinin bu konuyla yüzleşmesine nasıl yansıyor?

Kürtlerin yıllardır bildiği bu acı, 90’larda itibaren dışa vurulmaya başladı. Siyasi hareketin bunun daha gerisinde olduğu muhakkak. Kürt hareketi, genel olarak enternasyonalizmi ön plana çıkarsa da, bu meseleye özel bir tavır geliştirmemişti. Kendi ajandasında diğer sorunların gerisinde bıraktı diyebiliriz. Bugün ise Türkiye’de bu mesele daha fazla gündeme geldikçe, yani oluşan toplumsal hafıza dile gelmeye başladıkça ve bu konudaki birikim arttıkça, siyasi hareket de bundan açıkça etkileniyor. Toplumsal hafızanın siyaseti iteklediğini söyleyebilirim. Burada siyasi hareketlerle toplumsal hafızanın ilişkisine genel olarak bakılmalı. Türkiye’de siyaset, çoğunlukla toplumu yönlendiren ve topluma baskı yapan güç olarak yer alıyor. Kürt siyaseti açısından ise bunun tersinden de işlediği söylenebilir. Kürt siyasi hareketinin toplum üzerindeki baskı gücü kadar, Kürt toplumunun da siyasi harekete baskı gücü var. Son dönemde, PKK’nin üst düzey yöneticilerinden Mustafa Karasu’nun ‘Ermeni lobisi’ üzerine yaptığı açıklamalarda da ortaya çıkıyor bu. Toplumsal hafızanın etkisiyle Sivas’ta Ermenilerle kurduğu ilişkiyi hatırlayarak açıklama yapıyor. Ancak yine de handikap şurada açığa çıkıyor. Kürt siyasi hareketini yönlendirenler, taban kadar meseleyi bilmiyor. Dolayısıyla onlar da tabandan yeni yeni öğreniyorlar.

Kürt toplumu, o lider kadrodan daha iyi durumda mı?

Toplum, bu işin farklı bir yönünü biliyor, daha insana dair hikâyelerden konuşuyor. Dolayısıyla siyasi motivasyon üzerinden bakmadığından, siyaseten bunun maliyetini de düşünmüyor ve insani duygularla bunu mahkum ediyor. Ama tartışmanın istikameti siyasi maliyetine doğru ilerlediğinde yaklaşımda farklılıkların olduğunu belirtmek gerekiyor. Kürt Hareketinin tereddütlü, çekingen hareket etmesinde bu siyasi motivasyonun etkileri bariz görülebiliyor. Kitabı birlikte yazdığımız Adnan Çelik’in sözleriyle söylersem “Hakikat ancak söylediğin şeyin maliyetini hesap etmeden dile geldiğinde hakikat olabiliyor”.  Ayrıca Kürt Hareketi açısından 1915 Soykırımı konusunda resmi tarihin şablonculuğundan sıyrılamadığını belirtmek gerekir. Türkiye’de siyaset yapan sol cenah, Kürt hareketi de buna dâhil, resmi tarih okumasının etkisinde kalmış, Ermeni meselesinde ise bu çok daha bariz ortaya çıkıyor. Bu tarih okumasında, 1915 Soykırımı yer almaz. Dolayısıyla, tarih okuması yapılırken, buna yer açma ve bu meseleye hak ettiği önemi verme zorunluluğu var. Kürt siyasi hareketi, bunu yeni yeni yapmaya çalışıyor. Bu yüzden, bundan sonra değişecektir diye düşünüyorum. Ancak mevcut haliyle tarihten sınıfta kalma hali sürüyor.

Siyasi açıdan, soykırımın faturası Kürtlere çıkarılacak diye düşünüyorlar mı?

Bu konuda yaptığımız görüşmelerde, bazı Kürtlerin 1915’e dair fatura bize kalacak kaygısı taşıdığını gördük. Bu, bir taraftan yersiz, bir taraftan da haklı bir korku. Devlet dilinde bu vurgu, Talat Paşa’dan beri gözlenen bir şey. Talat Paşa, Almanya’ya kaçtıktan sonra yaptığı bir konuşmada, Ermenileri Kürtlerin öldürdüğünü söylüyor. Zira devlet, bu konuda sıkıştıkça suçu başkalarının üzerine atmayı düşünüyor ve düşünecektir. Meclis’te bu bağlamda bir açıklamayı Yusuf Halaçoğlu bile yapmıştı. Yıllar önce Salkım Hanım’ın Taneleri filminde, gayrimüslim bir kadına tecavüz edenin Türk subayı olmasına TSK tepki gösterince, tecavüz edenin Hamidiye Alayına mensup bir Kürt milisi olduğunu söylediler. Dolayısıyla devlet aklının inkârcılığı, suçu Kürtlerin üzerine atmaya yönelik de çalışıyor. Bu yüzden, Kürtlerin kaygısı haklı diyorum. Diğer taraftan yersiz bir kaygı, çünkü Kürtlerin kolektif hafızası, bu yapılanları mahkûm ediyor. Yüzleşme konusunda samimiyet gerçekten önemlidir. Kürtler, özellikle kadınlar, dinledikleri acı dolu hikâyeleri açıkça anlatmaktan çekinmiyorlar. Samimiyetle reddedilen ve utançla özür dilenen bir konudan kaçmanın gereği yok, zaten böyle bir yol da yok. Artık Kürt siyasetinin ana aktörlerinin de bundan kaçmadığını görüyoruz.

Yüzleşme konusunda kat edilen yol büyük diyebilir miyiz?

Öyle bir şey söyleyemeyiz. Günlük yaşamda, Ermenilere, Süryanilere ve Müslümanlaştırılmış Ermenilere yönelik ayrımcılık pratikleri maalesef devam ediyor. Bunu göz ardı edemeyiz. Özellikle Müslümanlaştırılmış Ermeniler, kimlik arayışlarında dışlandıklarına dair rahatsızlıklarını açıkça ifade ediyorlar. Örneğin, Ermeniler için halen fileh deniliyor. Fileh, kelime olarak toprağı işleyen anlamına gelen fellahtan geliyor. Lakin köken olarak her ne kadar emekçi anlamı olsa da, kullanımı günlük yaşamda çoğunlukla aşağılayıcı anlam içeriyor. Bugün artık bu kelimeyi kullanmak ayıptır. Yüzleşmeyi gündeme getiren Kürtlerin bu kelimeyi artık kullanmaması gerekir. Bu, çok ciddi bir sorun olarak, hem de daha geniş Kürt kitlesini ilgilendiren bir sorun olarak önümüzde duruyor. Öte taraftan, Kürt hareketinin bu yönde öncül rol oynamaya başlaması, özür dilenmesi veya bu meselenin gündeme taşımaya çalışması, güven ortamını oluşturuyor. Birçok görüşmede, “Burası Ermenilerin, Süryanilerin ve bizim ortak vatanımızdır” denmesi çok önemli.

Genç Kürtler, meseleye nasıl bakıyor?

Yeni nesil Kürt milliyetçileri bu konuda biraz daha kapalı bir pozisyonda. Genel bakış açısı şöyle; o defter kapandı ve geride kaldı, çünkü Kürtlerin o dönemde siyasi bir iradesi yoktu. Dolayısıyla bu meselede, Kürtleri suçlu görmüyorlar ve artık “Burası Kürdistan’dır, Ermenistan olamaz” şeklinde düşünüyorlar. Şu anda, çok güçlü olmasa da milliyetçi kitlenin böyle bir eğilimi olduğunu da söylemek gerekir. Fakat genel olarak yeni kuşak gençlerin bu meselede son derece meraklı olduğunu, sözlü hafızadan beslendiklerini ve hatta çoğunun kendi ailesi içerisinde Müslümanlaştırılmış Ermeni olup olmadığına dair yoğun bir arayışa girdiğini görüyoruz.

Meselenin pratik çözümüne dair ne düşünülüyor?

O nokta gündeme geldiğinde, sorunlar ortaya çıkıyor. Toprak ve hakların iadesi meselesinde daha çok yol kat edilmesi gerekiyor. Birçok insanın geçmişe dair hafıza çok canlı ve açık olsa da, mevzu açılınca, “Ermeniler gelip topraklarımızı mı alacaklar?” gibi bir kaygı baş gösteriyor.

Topraklara el koyduklarını düşünmüyorlar mı?

Toprak meselesine dair, yaptığımız çalışmada şunu görüyoruz. Toprakları Kürtler alsalar da, toprak paylaşımı devletin gözetiminde ve kontrolünde yapılmış. Ağalar ve beyleri kenara bırakarak, köylülerin çoğunlukla bu toprakları para karşılığında devletten satın aldığını görüyoruz. Dolayısıyla çoğunlukla değerinin çok altında olmasına rağmen, bu toprakların bedeli devlete ödenmiş. Elbette münferit örnekler de var. Örneğin, bir köyde 4-5 hane olan Ermeniler öldürüldüğünde, malına el koymuş olanlar var. Fakat daha büyük toprak parçası olduğunda, devlet el koyma işlemini bizzat yürütmüş. Devlet, Silvan ve Batman’da, Ermeni köylerini o yörenin ileri gelenlerine vermiş. Devletin verdiği izinle, bu toprakların icarı, halen belirli aileler tarafından toplanıyor. Ortada tapusu bile yokken, bu iktidar paylaşımı, soykırımdaki rollerine karşılık onlara verilmiş. Yani esas payın devlet tarafından alındığını ve sonra oradakilere dağıtıldığı söyleniyor.

1915’te Diyarbakır’da görev alan ‘Ermeni avcıları’: Bejikler

Kitapta özel bir milis grubu olarak bejiklerden bahsediliyor. Bejikler kimlerdir?

1915’te Diyarbekir’de özel bir milis grubu oluşturulduğunu öğreniyoruz anlatılardan. Kürtler, bu gruba bejik diyorlar. Amcası, dedesi bejik olan insanlardan dinledik onlara dair hikayeleri ve genellikle lanetle anılıyorlar. Bejik, Kürtçe ‘susuz, verimsiz, çorak tarla’ için kullanılan bir kelime. Neden bejik dediklerini tam bilmiyoruz, belki de aşağılamak için öyle diyorlar. Anlatanlar genellikle bugünkü köy korucularına benzetiyorlar onları. Diyarbekir’in bütün ilçelerinde anlatıyorlar bejikleri. Genelde, ‘cendirmeyê bejik’ veya ‘eskerên bejik’ olarak bahsediyorlar bunlardan. Gençlerin çoğu askerde oldukları için, genelde 45 yaşının üstünde güçlü, kuvvetli erkeklerden oluşan bejikler, hem soykırımda kafilelerin katledilmesinde rol alıyorlar, hem de soykırımda kurtulmuş ve Müslümanların yanına yerleşmiş Ermenileri bulup öldürüyorlar. Görevleri, kendi mıntıkalarında bu işi icra etmeleri. Jandarma denmesi, bu grupların resmen jandarma olarak görevlendirilmiş olmaları ihtimalini artırıyor. Zira o dönemde, yereldeki güçleri jandarma olarak görevlendirme alışkanlığı var. Bejikler de hem jandarmalık yapıp büyük ihtimalle hem de öldürdükleri Ermeniler için para alıyorlar. Van’daki ‘Kasaplar Taburu’nu veya Mardin’deki ‘El-Hamsin Birlikleri’ni hatırlatıyor, ancak bejikler, seyyar birlikler değil, yerelde, kendi mıntıkalarında işlerini yapıyorlar. Şimdiye kadar hiçbir yazılı çalışmada rastlamadım bunlara dair bilgiye.

‘Oyun oynar gibi Ermenileri katletmeye giderlermiş’

Ergani ilçesinde görüştüğümüz 48 yaşındaki Cüneyt anlatıyor Ezo (Aziz) ile Newo’nun (Nevzat) hikâyesini (s. 100-1):

“İlkokuldayken öğretmenlerimiz bizi ona gönderirdi. ‘Kaç kişiyi öldürmüş? Onları nasıl öldürmüş?’ gibi soruları Ezo’ya sorardık. Öğretmenlerimiz bizden aldığımız cevapları kendilerine söylememizi isterlerdi. Ezo da cevap olarak, ‘Şu kadar yahut bu kadar Ermeni öldürdüm,’ derdi. Anladığım kadarıyla pek çok insanı keyfi istediği için öldürmüş. Mesela, bir çocuğun arkadaşlarına ‘Hadi gidip bir süre top oynayalım,’ demesi gibi Ezo ve arkadaşları da, ‘Gidip şu kadar Ermeni’yi öldürelim,’ diyerek, oyun oynar gibi adeta Ermenileri katletmeye giderlermiş. Müslüman Kürt gençleri, ‘kim ne kadar Ermeni öldürür’ yarışına girmişler. ‘Bakalım kim daha fazla Ermeni öldürecek,’ diyerek Ermenileri öldürmeye gitmişler. Tam da bu şekilde hareket etmişler. En azından bize böyle anlatırlardı. Evet, kim daha çok öldürürse! Sanki insan değil de hayvan öldürmeye gidiyorlar. Ezo, ‘Biz oraya kim ne kadar çok Ermeni öldürecek diye gidiyorduk,’ derdi. Güçlü kuvvetli, boylu poslu bir adamdı da. Ben bu soruları sorduğum sıra, Ezo 110-120 yaşlarındaydı. Onlarca Ermeni’yi canlı canlı dağlardan aşağılara attığını anlatırdı: ‘Askerler onları bizim önümüzden geçirirlerdi. Biz de aralarından birkaçını alıp öldürürdük. Askerler asla bize karışmazlardı. Askerler, ‘vurun, ne yaparsanız yapın,’ diyorlardı. Bir diğer amacımız da Ermenilerden altınlarını almaktı. Yani hem altın için gidiyorduk hem de öldürmek için,” diye anlatırdı Ezo yapıp ettiklerini.”

‘Eğer namussuz olmasaydın, o çocuğa bunu reva görmezdin’

Silvan’da 4-5 yaşlarındaki Kevo’nun öldürülmesine ilişkin hikâyeyi Şeyh Mahmut Yeşil anlatıyor (s. 114-5):

“12 Mart’tan sonra Mela Evdilkerîm, Kürdistan’ın güneyine kaçmıştı. 1974’te af çıkınca tekrar yurda döndü. Dönünce her şeyi yerli yerine oturtamadan kızı öldü. Biz de başsağlığına gittik ona. Biz o ara taziye evinde otururken Hecî Çerkez Köyü’nden akrabaları geldi. Bunlar, Mele Xelîl ve Sofî ‘Ismanê Mûso idiler. Gelip oturdular ve sohbet etmeye başladılar. Konu Ermeni Terqî’ne geldi. Sofî ‘Isman anlatmaya başladı: ‘Bizler bütün Ermenileri bir araya topladık. Zaten kaçan canını kurtarmıştı. Kalanları ise sıraya dizip silahla vurarak hepsini öldürdük. 4 yaşındaki Kêvo adlı Ermeni çocuğun ortalıktan kaybolduğunu fark ettik. Yeni yürümeye başlamıştı. Tüm aramalarımıza rağmen bulamayınca birinin onu kendisiyle götürdüğüne karar verip aramadan vazgeçtik. Bir köşede dinlenmeye başladık. Ben de arada odun kesiyordum. Baltam vardı ve akşam karanlığı bastırıncaya kadar çalıştım. Ben çalışırken bir şeyin hızla arkamdan geçtiğini sezdim. Başlangıçta bunun bir tavuk olduğunu sandım. Ama sonra tavukların uzun zaman önce kümese gittiğini hatırladım. Sonra birden dönünce Kêvo’yu hızla ahıra koşar halde buldum. Ben de hemen ardından ahıra girdim. Balta halen elimdeydi. Yemliğin önünde durdum ve o ara göz göze geldik. Gözleri sarıydı. Bana bakarken gözleri parıldıyordu. ‘Nereye vurayım?’ diye sordum. Çocuk dedi ki, ‘Dayı buraya vur!’ Nereye vurulacağını iyi biliyordu. Ben de baltayı kafasının tam ortasına vurdum ve kafası iki parçaya ayrıldı.’ Bunu söyler söylemez Mele Evdilkerîm, yanında bulunan yastığı kaptığı gibi onun yüzüne vurdu ve yere düşürüp dövmeye başladı. Ağzını burnunu kanatıncaya kadar dövmeye devam etti Mele Evdilkerîm. O arada Mele Evdilkerîm’in dayısı Mele Xelîl araya girerek yeğenini ‘Ismanê Mûso’dan ayırdı. Ağzı burnu kan içindeydi ‘Ismanê Mûso’nun. Bunun üzerine kapıya doğru gitti ve bir ara dönerek, ‘Namussuz olmasaydım gelmezdim evine,’ dedi. Mele Evdilkerîm de, ‘Eğer namussuz olmasaydın, o çocuğa bunu reva görmezdin,’ dedi. ‘Ismanê Mûso da çekip gitti.” (age, S. 114-115)

Işid’e Karşı Kobanê’yi Savunurken Şehit Düşen Kadınlar I
Mona Mahmood

Çeviri: Şerif Derince

Kürt güçleri, aylar süren Işid bombardımanından sonra, bu hafta Kobanê şehrini tamamen kontrol altına aldılar. Mona Mahmood, şehrin Işid’in eline geçmemesi için mücadele ederken şehit düşen kadın gerillaların aileleri ile görüştü. Aşağıda, yazının ilk bölümü yayınlanmaktadır.

Şirin Taher

Avukat ve Kürtçe öğretmeni olan 30 yaşındaki Mustafa Taher, kız kardeşi hakkında konuşuyor.

Suriye’de devrim patlak verdikten birkaç ay sonra, Suriye rejimi ülkedeki Kürt kentlerinde Kürtçe dilinin okullarda okutulmasına razı oldu. Kobanê de bu kentlerden birisiydi. O zaman 19 yaşında olan kız kardeşim Şirin, 2012 yılının güz döneminde Şam Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı okumaya hazırlanıyordu, ancak tüm Suriye’de başlayan şiddet sarmalı içinde Kobanê ile Şam arasında gidip gelmenin imkansız olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine, Şirin de üniversiteye gidinceye kadar Kobanê’de Kürt Dili okumaya karar verdi.

11 kardeşim arasında Şirin’e en yakın olan bendim. Kardeşden ziyade, arkadaş gibiydik. Hassas biriydi,  partileri ve sporu severdi. İkimiz de Barselona futbol takımının büyük hayranlarıydık. 2010 yılında Johannesburg’da Dünya Kupası düzenlendiğinde, Şirin de benim avukat olarak çalıştığım Şam’a geldi, böylece büyük parklardaki ekranlardan gösterilen maçları beraber izlemiştik.

Şirin, 29 yaşında bir Kürtçe öğretmeni olan, Kürdistan İşçi Partisi, PKK saflarında yer alan kadın öğretmeni Viyan’dan etkilenmişti. Viyan, El Kaide ve Suriyeli cihatçı gruplarla bağlantılı El Nusra Cephesi’ne karşı girilen çatışmada, 26 Temmuz 2012’de katledildiğinde Kobanê sakinleri için acı bir gündü. Kobanê’deki törende Viyan’ın şehadeti kutlanırken, babam eski tüfeğini Şirin’e vererek, annemin karşı çıkışına rağmen, öğretmeninin izinden gitmesini ve onun gibi bir savaşçı olmasını salık verdi. Şirin, öğretmeninin öcünü almak ve Kobanê’yi savunmak için Kadın Savunma Birlikleri, YPJ’ye katılmak üzere yemin etti. Eğer Şirin buna gönüllü olmasaydı, ben olacaktım.

şirin taher

Şirin Taher

Kısa bir süre sonra, Işid Kobanê’ye karşı saldırılarını başlattı. İlk saldırı 11 Kasım 2012 tarihinde KızılHaç merkezine yönelik bir bombalı araç ile oldu. Babam ve bir arkadaşı buraya yakın bir yerdeydi ve 12 insanla beraber oracıkta şehit oldu. Babamın cenaze töreni sırasında Şirin şöyle demişti: “Günün birinde babamın bir şehit babası olarak anılacağını düşünmüştüm hep, fakat bir şehit kızı olacağım hiç aklıma gelmemişti.”

Babamın kaybı, Şirin’in sözünü yerine getirme ve adanmış bir savaşçı olma arzusunu kamçıladı. Özellikle de babamın bedenini teşhis etmek üzere morga gittiğinde… Patlamadan dolayı meydana gelen büyük tahribattan dolayı cenazeyi teşhis etmek neredeyse imkansızdı. Şirin, birçok arkadaşının da şehit düşmesiyle yıkılmıştı. Zaten babasının ve öğretmeninin kaybına zor dayanıyordu. Hayat, Şirin için anlamsız bir hale gelmişti. Kaleşnikof, roket ve el bombası gibi silahları kullanmak üzere günlerce askeri kampta eğitime katıldı.

İki yıl süren eğitimi esnasında Şirin bizi ziyarete gelirdi. Kobanê’nin dış kısmındaki askeri kampta kaldığı uzun süre içinde kişiliğinin ne kadar çok değiştiğine inanamıyordum. Eskiden boynuna Barselona atkısı takıp makyaj yapardı. Ellerini yüzük ve bilezikler olmadan düşünemezdim. Önceden parfüm ve kozmetik ürün dolu olan çantası, şimdi  bomba ve mermi ile yüklüydü.

Işid’in hayatı cehenneme çeviren saldırılarından kaçmak için, Kobanêli birçok insan gibi ben de annemi ve kız kardeşlerimi Türkiye’ye götürmeye karar verdiğimde, annem Şirin’i aramamda ısrar etti. O da anneme dedi ki: “ Eğer Kobanê’yi terk edersen, annem olmayacaksın artık.” Fakat üç gün sonra, Işid iyice yaklaşmaya başlayınca, Şirin de annemin derhal şehirden ayrılmasını istedi.

Işid ağır silahları ve tankları ile kente doğru ilerlemeye devam ettiğinde Şirin, Kobanê’nin batısındaki bir kamptaydı. Kürt direnişi hafif silahları ile Işid ilerleyişini sekteye uğratıyordu, ancak bu şekilde uzun süre dayanamayacaktı. Şirin, Kürtçe radyo yayın ofisinin yakınında bir hendekte siperdeydi. Şehadetinden beş saat kadar önce kendisini aradım. “Merak etme, hala yaşıyorum” dedi bana. Kobanê’de kalıp bir hastenede hemşire olarak çalışan diğer kız kardeşim, güvenliğinden tedirgin olduğu Şirin’i akşam saat 8’de aramış. Şirin, savaşın kızıştığını ve telefonda konuşamayacağnı söyleyerek kendisini artık aramamasını söylemiş.

Daha sonra Işid’in Kobanê’ye yoğun bir saldırı başlattığını duyduk. Saat 10’da kız kardeşimin telefonundan bir arama geldi. Telefonda bir erkek sesi vardı. Şirin’in ailesi olup olmadığını sordu. Kız kardeşlerimden biri, onun ailesi olduğumuzu söyleyince telefondaki adam, Şirin’in Işid tarafından öldürüldüğünü ve gelip kafasının teslim alınmasını söyledi.

Kız kardeşim, Şirin’in şehadetini anneme haber vermeden önce, Işid üyesi annemi aramış ve Şirin’in kendisi ile konuşmak istediğini söylemiş. Annem cevap verdiğinde, adam anneme gelmesini ve kızının kafasını almasını söylemiş. Annem o anda bilincini kaybetmiş ve hastaneye kaldırılmış.

Şirin’in cephedeki arkadaşlarını aradık ve 5 kadın gerillayla beraber 30 Eylül günü bir Işid tankı tarafından pusuya düşürülmüş ve hepsinin katledilmiş olduğunu öğrendik. Ben de tören için Şirin’in cenazesini almak üzere Kobanê’ye döndüm, fakat arkadaşları Şirin’in cenazesinin hala Işid’in elinde olduğunu ve şehit olduğu mahalleye henüz kimsenin giremediğini aktardı. Kız kardeşim ile birlikte Türkiye’ye döndüm, sinir krizi geçirmişti ve artık Kobanê’de kalabilecek durumu kalmamıştı.

Şirin’in şehadeti tüm ailem için büyük bir üzüntü kaynağı olsa da onun ve Kobanê’yi savunurken şehit düşen tüm arkadaşlarının fedakarlığı karşısında hepimiz gurur duyuyoruz.

Hameera Muhammed

Türkiye’de mülteci olan 45 yaşındaki işadamı Muhammed Khashman, kız kardeşinin evlatlık aldığı kızı, Hameera Muhammed hakkında konuşuyor.

Hameera, 1982 yılında babası bir araba kazasında hayatını kaybettikten üç ay sonra dünyaya gelmiş. Annesi, tek başına dört çocuğun masraflarıyla başa çıkmakta zorlanmış. Kız kardeşim de, Hameera’nın annesinin arkadaşıydı ve kızını evlatlık alarak Kobanê’deki diğer sekiz çocuğu ile beraber yetiştirebileceğini söylemiş.

Hameera, espiri anlayışı olan güler yüzlü bir insandı, 18 yaşındayken Kobanêli bir taksi şöförü ile evlendi.

İki yıl önce, Hameera ilk erkek çocuğunu dünyaya getirdiği sırada, kocası Halep yolunda keskin bir nişancı tarafından vurularak öldürülmüştü. Halep’te Suriye ordusu ve isyancılar arasında ağır çatışmalar olduğu için, Hameera kocasının cansız bedenini Kobanê’ye getirmek için üç gün uğraşmak zorunda kaldı. Hameera için beş çocuğuna bakmak çok zordu. Kocasına ait olan tek bir inekten elde ettiği sütü satarak ve ailesinden gelen yardımlarla geçimini sağlıyordu. Kayınpederi, kendi evinde bir oda ayırmayı teklif etse de, Hameera evini terk etmeyi reddetti. Uzun süren kavgaların sonunda, kayınpederi Hameera’nın çocuklarını yanına aldı ve o da ailesinin evine geri döndü.

hameera

Hameera Muhammed

Hameera, çocuklarından ayrı kaldığı için büyük bir yıkım yaşadı. Yeni doğan bebeğini kendi sütü ile beslemek istemesine rağmen bu isteği geri çevrildi. Hameera’nın annesinin tüm çabalarına rağmen, kayınpederi ile aralarında olan anlaşmazlık çözülemedi. Hameera’nın yaşadığı depresyon ve çocuklarıyla yeniden bir araya gelme özlemi çok yakıcıydı. Kobanê’de Kürt gerillalar ile Işid arasında savaş tırmanınca, sınırı aşarak Türkiye tarafına geçen binlerce aileden birisi de Hameera’nınkiydi. O korku ve dehşet ile, annesi tüm çocuklarının kendisi ile beraber olup olmadığını kontrol edememişti. Türkiye’deki mülteci kampına vardığında en büyük kızı, Hameera’nın Işid’e karşı savaşmak için Kobanê’de kaldığını ve direnişe katıldığını söyledi.

Bir hafta sonra, Hameera annesini arayarak kendisini affetmesini istedi. Kobanê direnişini katılıp Işid’e karşı savaşmasının, kayınpederinin kendisine karşı tavrını değiştireceğini ve çocuklarını görmesine izin vereceğini sandığını anlattı. Bir çatışmada omuzundan ve kolundan yaralandığını ekledi. Annesi, Türkiye’ye gelmesi için Hameera’ya duygusal baskı yaptı. Savaşmak için yeterince iyi eğitim almadığını, savaşın bir şaka olmadığını ve kadınların işi olmadığını, erkeklere göre olduğunu söyledi.

Türkiye’de bayramın ilk günü gelip çattığında, kaldığı kampta kız kardeşimi ve ailesini ziyaret etmek üzere oraya gittim. Telefonla Hameera’ya bağlandılar, iyi olduğunu, fakat onları ve çocuklarını özlediğini anlattı. Hameera’nın annesi, kızına artık dönmesini, savaşın daha da çetinleştiğini ve onun için endişelendiğini söyledi. Hameera’nın cevabı ise artık daha fazla telefonla konuşamayacağı idi.

On gün sonra, Hameera’nın kız kardeşine bir telefon geldi ve bir binada birkaç gerilla ile beraberken binaya yapılan saldırıda şehit düştüğü bildirildi. En son, bina hala Işid işgali kontrolündeydi ve Hameera’nın cansız bedeni diğerleri ile beraber hala içerideydi.

Hameera’nın annesinin tek isteği kampta şehit cenazesi töreni düzenlemekti. Hala da kızının cenazesini alıp Kobanê’de gömmeyi ve böylece çocuklarının onu ziyaret edebilmesini umuyor.

Yazının orjinali için: The Guardian

Devam edecek….

,

Sınırın iki yüzü: Suruç ve Kobanê’den Notlar
Özgür Amed

Özgür Gündem gazetesinde kendine has tavrı ve mizahıyla tanıdığımız Özgür Amed’le Sınırın iki yüzü’nü, Suruç ve Kobanê’yi tartışıyoruz.

“Rojava’da adı konulmamış bir üçüncü dünya savaşı yanı başımızda yaşandı dersek abartı olmaz. Cenneti dünyada Kürt katliamları ile kurmayı hedefleyenlerin içine düştüğü Kobanê, cephe komutanlarından Meysa Ebdo’nun deyimi ile ‘birilerinin cehennemi’ oldu…

Savaş küçük bir kasabada geçmedi! Başta Kürdistan olmak üzere kısa sürede tüm dünyanın gündemine girerek sokaklarda yükselen sese, basının renkli kapaklarına, fon müziği direniş şarkılarından oluşan belgesellere ve muazzam hikâyelere sıçradı. Savaş bu kentin içinde olduğu kadar sınır boyunda da amansızca sürdü. Sınırın iki yakasına sıkışmış bir halk gerçekliği, gaz dumanları ve sınır tellerinin önünde kendi tarihi ile yüzleşme imkânı buldu.

Mekânı direniş, bellek, tarih ve zaman bağlamında değerlendirirsek Kobanê’de olan bitenleri ve sınırın iki yüzünü göz önüne aldığımızda bugüne dair zorunlu bazı okumalar yapma ihtiyacı doğduğu aşikar. Bu buluşmanın amacı da Kobanê’ye dair bir iki parantez açarak bazı tanıklıklar üzerinden bu tarihi zaferi başka bir göz ile okumaya, tartışmaya çalışmaktır.”

Özgür Amed

Zan Sosyal Siyasal ve İktisadi Araştırmalar Enstitüsü/Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî

Yer: Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî

Tarih ve Saat: 5 Şubat Perşembe – 18.30

Adres: İstiklal Caddesi No: 116, Danışman Geçidi Han Çıkmazı Sokak No:1, Beyoğlu İstanbul (Galatasaray Meydanındaki Hazzo Pulo Pasajı içinde)