YPJ’nin Kadınları Öylece Gökten mi Düştü?
Meral Çiçek

Çeviri: Zeynep Uğur

“Bu Olağanüstü Kadınlar IŞİD’e Karşı Savaşıyor. Kim Olduklarını Bilmenizin Vakti Geldi”. Bu cümle kadın dergisi Marie Claire’in Ekim sayısında yayımlanan makalenin başlığı: “7 500 askerden oluşan bir grup 2 yıldır tarif edilemez derecede tehlikeli bir savaşta mücadele veriyor. Her gün yaralanma ve ölüm tehlikesine rağmen mücadele ediyorlar. İnsafsız bir düşmana karşı kendilerinden daha büyük ve daha ağır silahlarla savaşıyorlar. Hâlihazırda da savaşmaya devam ediyorlar. Onlar YPJ, ya da Kadın Savunma Birlikleri; 2012’de Suriye’deki Kürt nüfusu, Suriye Devlet Başkanı Beşer el-Esad, el-Nusra ve IŞİD önderliğinde gerçekleştirilen ölümcül saldırılara karşı korumak için kurulmuş, tamamı gönüllü kadınlardan oluşan bir Kürt askeri gücü.”

Ya da dünya basınında sık sık yazıldığı gibi “YPJ: IŞİD’e karşı feminist mücadele”(The Week). Son aylarda uluslararası bilinirliği olan gazete, dergi ve medya kuruluşlarından bu “21. Yüzyıl Amazonlarını” belgelemek için Kürdistan’a muhabirlerini göndermeyen yok gibi. Der Spiegel’in kapağında bazukalı bir PKK’li kadın savaşçı yer alırken YPJ’li bir savaşçı Newseek’in kapağında elinde Kalaşnikof’uyla göze çarpıyor.

IŞİD’li teröristlere karşı savaşan silahlı Kürt kadınlar fenomeni, IŞİD’in 2014 Ağustos başlarında Güney Kürdistan/Kuzey Irak’a, çoğunluğu Ezidiler’den oluşan Şengal şehrine saldırmasıyla dünya basını ve kamuoyunun ilgisini üzerine topladı. Birdenbire Kürdistan, gazeteciler için bir Mekke’ye dönüştü. Dünyanın her yerinden gelen gazeteciler ve kameramanlar IŞİD tarafından bombalanmakta olan Maxmur mülteci kampından başlayıp Kandil Dağları’ndaki PKK gerillalarına ve sınırın ötesinde Eylül’de Kobanê için savaşın başladığı Rojava (Kuzey Suriye)’ya uzanan bir hac gerçekleştirdiler.

YPJ’li kadınlar ve YJA-Star (PKK Gerillaları Kadın Ordusu)’ın IŞİD’e karşı yürüttüğü savaşın uluslararası kapsamı pek çok açıdan yorumlanabilir. Örneğin bir tanesi savaşçıların görsel olarak nasıl resmedildiğini, hangi özelliklerinin ön plana çıktığını, hangi kelimelerle betimlendiklerini vs. inceliyor; gelgelelim bu yazının konusu bu değil. Burada anlatılan daha ziyade YPJ’yle ilgili basın kapsamının dışında kalanlar.

IŞİD’in Kadın Cinayetleri Sistematik

Her şeyden önce birkaç noktanın altı çizilmeli: Özellikle Kobanê’de devam eden savaşla ilgili olarak bütün dünya YPG ve YPJ’nin kadın savaşçılarıyla büyük bir dayanışma ruhu içinde. Afganistan’dan Güney Afrika’ya düzinelerce ülke IŞİD saldırılarına karşı 1 Kasım’ı Dünya Kobanê Günü ilan etti ve YPG&YPJ’nin direnişiyle dayanışma içinde olduğunu belirtti. Aslında Kobanê direnişine verilen bu desteği açıklamak için dayanışma kelimesi yetersiz kalıyor. Bu artık salt destek değil, direnişle dayanışma içinde olunduğunun gösterilmesi ve Kobanê’de sadece IŞİD barbarlarının silahlarına karşı değil, aynı zamanda evrensel değerleri korumak için de savaşan savaşçılarla özdeşleşilmesi.

Bu evrensel değerler için verilen mücadele aynı zamanda evrensel bir karakteri de beraberinde getiriyor. IŞİD sadece Kürtlere saldırmıyor, Kürtler de IŞİD’e karşı savaşan tek grup değil. IŞİD kara bayrağı ve kara dünyasıyla bütün diğer renkleri yutmaya çalışıyor. Bu terör örgütü söz konusu seferberlik için yüzyıllardır farklılığın anavatanı olmuş bir şehri seçti. Dolayısıyla IŞİD Suriye ve Irak’taki YPG/YPJ içinde savaşan veya kendi savunma birimlerini kurmuş bütün halkların, bütün farklı dini ve etnik grupların düşmanı. Bu durum aynı zamanda bütün dünyadan insanların Rojava’ya gelip IŞİD’e karşı direnişe katılmasının sebeplerinden biri. Bugün direnişin yerel merkezi Kobanê; ancak direnişin kendisi yerel değil evrensel bir karakter taşıyor.

YPJ savaşçıları ve dünya kadınları arasında oluşan kız kardeşlik bağı benzer bir evrensellik modeli oluşturuyor; çünkü kendine İslam Devleti diyen terörist grubun saldırıları kadınlara karşı bir savaş niteliği taşıyor. Bunu, işgal ettikleri yerlerde yaptıkları ilk işin kadın düşmanı fetvaları dayatmak olması, Şengal’de yüzlerce Ezidi kadının kaçırılıp pazarlarda seks kölesi olarak satılması ve sayısız Kürt kadının IŞİD teröristleri tarafından tecavüze uğrayıp kafalarının kesilmesi gösteriyor.

IŞİD barbarları tarafından uygulanan bu kadın katliamı ihtiyari değil, sistematik ve ideolojiye dayalı. Bu bağlamda IŞİD patriyarka, seksizm ve feodalizmin en pervasız, en aşırı ve en iğrenç biçimini ortaya koyuyor. Bu da kadınların hiç bir şekilde hakları ve özgürlükleri olan insanı varlıklar olarak görülmediği, kendi varlıklarını ancak seks kölesi olarak haklı çıkarabildikleri fikrine dayanan ideolojik bir dünya görüşünü temsil ediyor. Kadınlar, tek hedefleri erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak olması gereken nesneler olarak görülüyor. Bu, onların tek varlık sebebi. IŞİD’in siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel “düzeni” sömürü, baskı, kölelik, güç ve tahakküme dayalı. Eğer Kürt kadınların IŞİD’e karşı yürüttüğü mücadeleyi (ve bu bağlamda IŞİD’e karşı saldırıları ve IŞİD’in Rojava’yı ele geçirme teşebbüslerini) anlamak istiyorsak, ideolojik zıtlıkları hep aklımızda tutmalıyız. Kobanê’de iki ideoloji, iki dünya görüşü, iki gelecek vizyonu çatışıyor. Birinin merkezinde kadınların özgürlüğü, diğerininkinde ise kölelikleri var. Bir tanesi patriarkal paradigmaya, diğeri kadınların özgürlük ideolojisine dayalı.

YPJ: Gökten mi Düştü?

YPJ savaşçılarına gösterilen medya ilgisine bakılacak olursa kolaylıkla bu genç kadınlar ordusunun “gökten düştüğü” sonucuna varılabilir. Sanki Rojava’daki kadınlar IŞİD saldırılarına karşı spontane bir şekilde silahlı savunma birlikleri kurmaya karar vermiş, bu fikir de çok kısa bir süre içinde binlerce genç kadın tarafından uygulamaya konmuş gibi. Oldukça makul bir açıklama!

Pek çok insan için rahatsız edici olabilir; ancak burada Abdullah Öcalan ve Kürt özgürlük hareketi devreye giriyor. Abdullah Öcalan, Stalin bıyıklı PKK lideri değil miydi o? Hani düzenli olarak Kürt halkının adına eylem yaptığı terörist lider? Özellikle Batı’da genel algı bu yönde. Bu resim Kürt özgürlük hareketini suçlulaştırma amacına hizmet ediyor; aynı zamanda da bunun bir sonucu. Bir özgürlük hareketini cinayet işleyen, medeni olmayan, geri kalmış teröristler olarak ötekileştirmek istiyorsanız, buna bütün hareketi temsil eden, böylece hareketin şahsında kişiselleştirildiği, aynı zamanda da özgürlük hareketinin bizzat kendisini sembolize eden liderleriyle başlarsınız.

Dolayısıyla bu noktada karşımıza çıkan soru: Abdullah Öcalan kimdir?

Abdullah Öcalan, illegal bir NATO istihbarat operasyonu sonucu 1999’dan beri Türkiye’nin hapishane adası İmralı’da gözetim altında tutulan Kürt özgürlük hareketi lideridir. Arkadaşlarıyla beraber 1970’lerde ilk hali Kürt Sosyalist Özgürlük Örgütü olan Kürdistan İşçi Partisi’ni (PKK) kurmuştur. Kendisinin inisiyatifiyle 2013’te Türk devletiyle bir diyalog süreci başlamış; şimdilerde resmi barış görüşmelerine evrilmiştir.

Abdullah Öcalan aynı zamanda bir düşünür; belki de zamanımızın en önemli düşünürlerinden. Hapishane yazılarını da kapsayan düzinelerce kitabının oluşturduğu felsefi çalışmalarının ana dayanağı Demokratik Toplum Manifestosu başlığı altında ifade edilmektedir.. Öcalan başından beri ulusal kurtuluşu ve toplumsal özgürlüğü birlikte ele alıyor ve bunu teorilerinde dile getiriyor. Toplumsal özgürlük kadınların özgürlüğüne yansıyor ve bu bağlamda seksizmi, patriyarkayı, iktidarı ve otorite yapılarını reddediyor. Bu nedenle PKK içindeki kadınlar 1987’de kendi özerk yapılarını örgütlemeye başladılar. Kürdistan Yurtsever Kadınlar Birliği (YJWK) 1993’te gerilla hareketi içinde bir kadın ordusu kurmaya karar verdiler, böylece YAJK (Kürdistan Özgür Kadınlar Birliği) ortaya çıktı. Kadın gerilla ordusu bugün kendi yapılarıyla, komutanları, karargâhları, eğitim akademileri vs. ile bugün Kürdistan dağlarında YJA STAR (STAR Özgür Kadın Birlikleri) olarak varlığını sürdürüyor.

Devrim dişidir

Kürt kadın özgürlük mücadelesinin kalitatif ve kantitatif olarak büyümesi ve bu yıl kurulan KJK (Kürdistan Kadınlar Topluluğu)’ye dönüşmesi, giderek derinleşen bir kadın kurtuluş ideolojisinin dayandığı konfederal sistemi ve bu sistemin üzerine kurulduğu siyasi, sosyal, askeri ve ideolojik ayakları ortaya koyuyor. Beş prensibiyle (yurtseverlik, özgür irade ve özgür düşünce, örgütlü farkındalık, mücadele, estetik ve güzellik) kadın kurtuluş ideolojisi, 8 Mart 1998’de, Abdullah Öcalan’ın toplumsal cinsiyet sorununun PKK içinde nasıl ele alınacağı konusundaki derin analizlerinin sonucu ilan edildi.

Bu yaklaşım gerçek devrimin dişi olacağı, başka bir deyişle bir özgürlük hareketinin başarısının her zaman ve sadece kadınları özgürleştirmesine ve örgütlemesine göre ölçülebileceği tespitine dayanıyor. Askeri, ideolojik ve örgütsel bir bakış açısından Kürt kadın kurtuluş hareketinin günümüzde dünyadaki en güçlü kadın hareketi olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Bu iç örgütlenme ve giderek artan güç Kürt özgürlük hareketi içinde toplumsal cinsiyet kotalarını gereksiz kıldı; çünkü artık bütün pozisyonlar oranlı bir şekilde dağılmış durumda, eş-başkanlık prensibi yerleşti.

Rojava’daki devrim dişi bir devrim olarak ancak bu bağlam içinde anlaşılabilir. Bugün Cizre kantonunda eski bir kadın gerillanın Arap bir aşiret reisiyle birlikte eş-genel başkanlık yapması kadın özgürlük mücadelesinin bir sonucudur. Bugün YPJ’nin tamamen bağımsız içyapısı ve binlerce kadın üyesiyle varolmasının sebebi 20 yıl önce Kürdistan dağlarında PKK savaşçılarının bütün iç ve dış zorluklara rağmen YAJK bayrağı altında dünyanın ilk kadın gerilla ordusunu kurmuş olmasıdır. Rojava halkının hayatın her alanında kendi özerk yapılarını kurmuş olması ve bu kadar kısa zaman içinde mücadele vermesi ancak bu bağlam içinde anlaşılabilir.  

Silahlı kadınlar üzerindeki tabuyu kaldırmak

Şimdi Kobanê direnişinin, YPJ savaşçılarının ve Rojava’daki devriminin dünya kadınlarına hediyesiyle ilgili sonuca geldik: Egemen sistemleri güçlendiren özellikler olan toplumların devlete karşı meşru müdafaasının yasadışı olması ve devletin şiddet tekeli olmasına karşı silahlı mücadele veren kadınlar tabusu. Özellikle Batı toplumlarında, savaşan kadınlara dair tabu Kobanê direnişiyle birlikte derin bir sarsıntı geçirdi. YPJ savaşçılarının mücadelesinin hem burkalı Afgan kadınlar hem de Alman akademisyen kadınlar tarafından desteklenmesi “kadınlar barıştan yana olmalı, bu nedenle de silah taşımamalılar” imgesine oldukça ters. Bu anlamda YPJ kadınları zihinlerimizde ve bilinçlerimizde kadınların evrensel meşru müdafaa hakkını yeniden canlandırdı.

Kürt özgürlük hareketi için meşru müdafaa sadece silahlara dair değildir. Kürt hareketi için meşru müdafaa; silahlı gerilla mücadelesi ve (aktif veya pasif) meşru müdafaa stratejisi prensiplerinin benimsenmesine karşılık birincil önem arz eden ve silahlı mücadeleyle sınırlı olmayan bir prensip. Kaldı ki meşru-müdafaa bir yaşam biçimi olarak görülüyor. Bu kendini, değerlerini, amaçlarını ve hayallerini potansiyel olanlar dâhil her türlü saldırıya karşı savunmakla ilgili. Bu değerler yeşerecek alan açmakta, En nihayetinde yaşamı korumakla ilgili. Bu bir çelişki gibi görünebilir; fakat aslında bu Kürdistan’da ve dünyanın diğer yerlerinde özgürlük için savaşan insanların yaşam diyalektiği.

Kürt özgürlük hareketinin meşru müdafaa prensibi Abdullah Öcalan tarafından Gül Teorisi’yle betimlenmektedir: “Her toplumsal grubun savunma hakkı kutsaldır. Bu, sadece bir grubun varlığına veya onunla ilişkili değerlere karşı saldırıları geri püskürtmek için yadsınamaz bir hak değil, aynı zamanda bizzat bir varlık sebebidir. (…) Aklımızda bir gülün bile bir bitki olarak kendini dikenleriyle savunduğunu bulundurursak, bu demokratik otorite paradigmasına “Gül Teorisi” ismini vermek istiyorum. Ve: “Hatta belki bir gül ağacı gibi o güzelim güllerini korumak için dikenlere sahip olmak gereklidir; belki manânın gücü sonsuz, güzel ve özgür insan hayatını savunmak için nasıl mücadele edeceğini bilmekte gizlidir.” Yani, Gül Teorisi’ni ve meşru müdafaa prensibini her organizmanın kendi evrensel prensibine göre hareket ettiği doğadan türeten Abdullah Öcalan için meşru müdafaa özgür bir yaşam için mücadeleye giden yolu bulmaya ilişkindir.

Savunma da Yaratım Hakkındadır

Bu meşru müdafaa düşüncesi kadınlar açısından özel bir önem kazanıyor; çünkü bu bağlamda meşru müdafaa aynı zamanda özne olmak, savaşa savaşla karşılık vermek, hayır demek ve eylemek demek. Bu pasif meşru müdafaa olsa bile bir eylem. Kadınlar için meşru müdafaa kesinlikle vazgeçilmez bir şey. Bu bir araç ve aynı zamanda yaşam tarzıdır. Hem araç hem amaç. Bu gezegendeki bütün canlıların sahip olduğu bu hak güç ilişkileri tarafından inkâr ediliyor. Toplumsal cinsiyet ilişkileri açısından meşru müdafaa hakkına kadınların kendini sadece farklı saldırılara (psikolojik ve fiziksel saldırılar, cinsel taciz, ekonomik sömürü, siyasetten dışlanma vs.) karşı savunma hakkı olarak değil, aynı zamanda özgür bir şekilde kendi istediği yaşamı kurma hakkı olarak bakarsak bu inkârın anlamı netlik kazanıyor.

Bu bağlamda kadınların Rojava’da ve başka yerlerdeki meşru müdafaası sadece kendini silahlı saldırılara karşı korumakla ilgili değil. Yaratmakla, yeni ve alternatif bir yaşam yaratmakla ilgili. Bugün ülkesini, halkını, kendini, hayallerini ve yeni bir gelecek projesini savunan bütün kadınlar aynı zamanda bu yaratma sürecinin özneleri. Onlar gül, melek veya Amazon değiller.

Onlar kadınlar. Mücadele eden kadınlar.

Bu yazı, 13 Ocak 2015 tarihinde deftera reş a meral çiçek sitesinde yayınlanmıştır.

Kuşaklararası Dil Aktarımı veya Değişimi
Şerif Derince

Büyükanneler ve büyükbabalar!                   

Bizim için koruduğunuz

dilimiz için size teşekkür ederiz

henüz doğmamış olanlar için

onu koruma sırası bizde şimdi

dileriz bu gerçek olur

Yukarıdaki sözler, Kanada devleti tarafından toprakları işgal edilmiş, kendileri ve dilleri uzun süre devlet baskısına maruz kalmış bir yerli grubu olan Maliseetlerin ((Maliseet topluluğu da dahil Kanada’da yerli halkların dilleri hakkında daha detaylı bir okuma için bakınız: Shelly K. Taylor, Kanadada Çokdilliliğe karşı Kast Sistemi Yaklaşımı: Fransızca Çokdillileştirme Programında Dilsel ve Kültürel Azınlık Çocukları, Çokdillilik Yoluyla Toplumsal Adalet s: 249, Eğitim Sen Yayınları, 2013)) Onur Yasası olarak adlandırdıkları metinden. Sözler, dillerin kuşaklar arasında aktarılmasının kesintiye uğramadığı ve yeni kuşaklara aktarılma sözünün verildiği bir durumu tasvir ediyor. Fakat maalesef Maliseet dili de dahil olmak üzere dünyanın her yerinde binlerce dil, hâkim devlet politikaları yüzünden doğal serüvenlerine devam edememekte, diller yeni kuşaklara aktarılamadıkları için kaybolmaktadır. Ve yine bu durum başta egemen dilleri konuşan topluluklar olmak üzere çoğu insan için doğal, kendiliğinden gelişen bir süreç olarak düşünülmektedir. Oysa doğal olan ve olması gereken dillerin kuşaktan kuşağa kendisini yenileyerek aktarabilmesidir; hiyerarşik toplumsal ilişkiler ve baskıcı iktidar politikaları bu süreci kesintiye uğratmakta, bir yandan çeşitli baskı ve şiddet teknikleri kullanarak anadillerini konuşan toplulukları cezalandırmakta, dillerini kaybetmeleri için onları zorlamakta, bir yandan da dillerini kaybetmelerinden yine kendi kendilerini sorumlu tutmalarının bilgisini üretmektedir. Bu bilgi egemenin bilgisidir. Bu bilgi sömürgeciliğin bilgisidir. Bu bilgi iktidarın bilgisidir. Bu bilgi evrensel olduğuna inanmamız istenen bilgidir. Üstelik bu bilgiye dayanan sosyal ve siyasal ilişkiler sistematik bir şekilde dünyanın her yerinde işlemekte, coğrafya, etnisite, ırk, kültür, inanç farkı tanımadan diller ve bu dilleri konuşan topluluklar arasında yapısal eşitsizlikler yaratmaktadır. Ve elbette tüm bunların sonuçları kadınları ve erkekleri, farklı sınıfsal grupları farklı etkilemekte, eşitsizliği bazıları için daha da derinleştirmektedir. Bu nedenle, dillerin kuşaklar arasında aktarımının kesintiye uğraması, diğer bir deyişle kaybolması sadece belli bir bölgede ve belli diller için geçerli bir durum değil, aksine küresel bir meseledir. Bununla beraber, dillerin kaybolması tek başına olmamakta, siyasal, toplumsal ve ekonomik tahakküme dayanan iktidar rejimlerinin bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır. Cahit Irgat’ın bu türden tahakküm ilişkilerine uyarlanabilecek şu dizelerinin tasvir gücü oldukça yüksek:

Ağzımızdan dilimizi çaldılar,

cebimizden paramızı,

alnımızdan terimizi,

ve renk renk ayırmadan

gözlerimizi.

Bu dizelerin, dil kaybolması bağlamında bize söylediği söz, dillerimiz kaybedilirken aynı zamanda ekonomik olarak da, siyasi olarak da güçsüzleştirildiğimiz ve bunun tek bir dil için değil, çalanların, yani tahakküm edenlerin dilleri dışında geri kalan tüm diller için ayrım yapılmadan uygulandığıdır.

Dillerin kaybedilmesini de içeren söz konusu tahakküm rejimleri özellikle 19. ve 20. yüzyıl boyunca çok sert bir biçimde uygulanmış, sosyal ve kültürel etkileri ise daha çok 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren görünür olmuştur. Ancak bu süreç, tahakküm eden rejimlere karşı verilen direniş mücadelelerine de tanıklık etmiştir. Bazı durumlarda örgütsüz olan kitlelerin tepkileri, fakat çoğu vakada görüldüğü üzere örgütlü direniş hareketleri, bu tahakküm rejimlerine karşı durmaya çalışmıştır. Bu mücadelelerin önemli bir kısmı hâlâ dünyanın hemen her yerinde devam etmektedir ve büyük ölçüde bu mücadeleler sayesinde hem diller hem de bu dilleri konuşan topluluklar adına birtakım kazanımlar elde edilmiştir. Bütün bu süreçler, sosyal bilimlerin farklı alanlarında inceleme konusu olmuş, farklı perspektiflerden çeşitli araştırma ve incelemeler yapılmıştır. Tarihsel olarak bu çalışmaların önemli bir kısmı egemenlerin bilgilerine göre şekillenmiş ve yine egemenlerin tahakkümünü yeniden üretmeye hizmet eden akademiden çıkmıştır. Ancak bahsi geçen mücadelelerin etkisi ile son zamanlarda bu egemenlerin bilgisine karşı hakikati ortaya çıkarmaya çalışan araştırmaların yapıldığına tanıklık etmekteyiz. Ancak bu çalışmaların önemli bir kısmı söz konusu tahakkümlerin bir parçası olarak dillerin kaybolmasının yarattığı sosyal, kültürel, en çok da eğitimsel ve bazı durumlarda ekonomik sonuçlara odaklanmaktadır.

Dillerin yasaklandıkları, ötekileştirildikleri için kaybolmalarının sonuçlarının dillendirilmesi oldukça önemlidir, bu halkların uğradıkları ayrımcılıkların ortaya çıkarılmasına önemli katkı yapabilmektedir. Ancak tek başına sonuçlara odaklanmak, çoğu zaman bu sonuçları doğuran yapısal neden ve süreçleri yeterince anlamamıza yardımcı olmaz. Dolayısıyla sonuçlardan yola çıkarak yapılan birtakım öneriler de her zaman halkların, zayıflatılmış dillerin lehine işleyemeyebilir. Zira söz konusu zayıflatmanın neden ve nasıl gerçekleştiğinin de analizi yapılmalıdır.

Handan Çağlayan’ın Diyarbekir’den başlayıp farklı Kürt ailelerin gündelik hayatlarında dil kullanımının peşine düşerek yaptığı alan araştırmasına dayalı Aynı Evde Ayrı Diller çalışması, bize Kürtçe’nin farklı kuşaklar arasında hangi durumlarda aktarılabilmiş olduğunu, fakat daha çok da nasıl aktarılamamış olduğunu göstermektedir.

Çalışma, birçok bakımdan hem güncel siyasi tartışmalara hem de bu alandaki akademik literatüre önemli katkılar sunmaktadır.

Öncelikle Aynı Evde Ayrı Diller çalışması, Türkiye bağlamında ve Kürtçe özelinde genellikle eğitim ile ilgili tartışmalara konu olmuş anadili meselesini hem daha geniş bir çerçeveye oturtarak gündelik hayatın diğer alanlarında tartıştığı için hem de sadece anadilinin yasaklanmasından kaynaklanan sonuçlara odaklanmakla kalmayıp aynı zamanda kuşaklar arasında dil aktarımının kesintiye uğramasının hangi sosyal, psikolojik ve siyasi etkiler sonucu gerçekleştiğini de gösterdiği için literatüre oldukça önemli bir katkıda bulunmaktadır.

Bir diğer önemli noktası, anadili etrafında yürütülen tartışmaların öznelerinin seslerine kulak verilmesi. Zira anadili meselesi hakkında yapılan çalışmaların önemli bir kısmı devletin dil politikalarına ve bunların nasıl uygulandığına odaklanırken bu politikalara karşı ne gibi direniş ve mücadelelerin verildiği genellikle bilerek veya bilmeyerek görmezden gelinmektedir. Handan Çağlayan, bu kitapta Kürt hareketinin uzun süreli mücadelesinin dil alanına nasıl yansıdığını, bunun Kürtçe için ne gibi kazanımlar sağladığını kitap boyunca ele alarak anadili etrafında dönen tartışmaları siyasal ve tarihsel olarak da hakikatleri gören ve hakkaniyetli bir bağlama oturtmaktadır. Bununla beraber, çalışmanın saha araştırması devam ederken yaşanan siyasi gelişmelerin ele alınması, anadili ile ilgili tartışmaların nasıl bir ortamda cereyan ettiğini göstermesi bakımından oldukça önemli.

Çalışmanın diğer önemli katkılarından biri de görüşmeleri ve kuşaklar arasında dil kullanımının ne durumda olduğunu hem köy, kent hem de göç bağlamında ele alması. Zira bu alandaki çalışmaların önemli bir kısmı ya herhangi bir mekân bağlamı göz önünde bulundurulmadan yapılmakta ya da sadece bir mekâna odaklanmakta. Oysa bu çalışmada köy, şehir merkezindeki yoksul mahalleler ve varsıl bölgede yaşayan aileler ile aynı zamanda savaş, köy boşaltmalar veya ekonomik sebeplerle Türkiye’nin batısına göç etmiş olan aileler ile görüşmeler yapılmış, böylece bir mekânla sınırlı kalmayan daha kapsamlı bir çalışma ortaya çıkarılmış.

Yine, anadili meselesinin toplumsal cinsiyet açısından gündelik hayatta nasıl tecrübe edildiğinin ele alınması, bu alandaki tartışmalara önemli veriler sunmaktadır. Aynı şekilde, dil kullanımının sınıfsal konumlar açısından da anlamlı farklılıklar gösterip göstermediği, farklı sınıflara mensup ailelerin meskun olduğu mahallelerde kuşaklar arasında dil aktarımının ne durumda olduğunun tartışılması, şimdiye kadarki çalışmalarda yeterince irdelenmeyen noktalardı.

Çalışmanın bir diğer önemli özelliği de, görüşme yapılan yerlerin geçmiş hafızasının hatırlatılması. Saha çalışmasının başladığı yer olan Diyarbekir şehrinden gidilen köylere kadar, bir zamanlar kimlerin bu yerlerde yaşadığı, bu yerlerin eski ve şimdiki isimlerinin hangi dillerden geldiği, ne anlama geldikleri teknik bir bilgi olmaktan ziyade bütün araştırmanın bir parçası olarak anlatıya dahil ediliyor. Ayrıca bu yerlerde bir zamanlar hangi dillerin konuşulduğu, görüşmeler yapıldığı esnada bu dillerin hâlâ konuşulup konuşulmadıkları da bu hafızanın bir parçası oluyor. Bütün bu anlatılar ise bize, Diyarbekir’in eskiden Kurmanci, Zazaki, Ermenice, Türkçe başta olmak üzere birçok dilin konuşulduğu çokdilli bir mekân olduğunu, fakat Ermenilerin ve Ermenice dilinin devlet katliamlarına maruz kalarak kaybedilmelerinin şehrin sosyodilsel hafızasındaki yerini gösteriyor.

Bu çalışma, içeriği itibariyle taşıdığı önem dışında, araştırma yöntemleri açısından da mevcut literatüre oldukça değerli bir katkı sunmaktadır. Bunlardan bir tanesi, saha çalışmasının sadece yüz yüze görüşmelerle sınırlı tutulmayıp çarşıda, pazarda, minübüste, sokaklarda duyulan seslere kulak verip “şehrin sesini dinleme” yöntemi. Bu sayede, sadece kişilerin değil aynı zamanda şehrin dil durumu hakkında da bir fikir edinebilmekteyiz. Bir diğeri, önceden belirlenmiş birtakım soruların tek seferde görüşülen kişilere sorulduğu ve sadece bu görüşmelere bağlı kalarak analizlerin yapıldığı araştırmaların aksine, görüşülen insanların farklı zamanlarda birkaç kere ziyaret edilmesi, formel bir araştırma ortamından ziyade rahat ve samimi bir ortamın yaratılması, bütünlüklü bir aile ve hane etnografisinin yapılması, görüşmecilerle birlikte uzun sayılabilecek vakitlerin geçirilmesi ve bu sayede kuşaklar arasında dil kullanımının gözlemlenmesi, yapılan analizlerin çok daha somut ve güvenilir olmasını sağlamaktadır. Bununla beraber, görüşmecilerle, kendi tercih ettikleri dillerde konuşulması dışında, görüşmecilerin bir dil konuşuyorken aynı konuşma esnasında başka dillere geçiş yapabilmesine olanak tanıyan bir ortamın varlığı, aynı konuşma içinde farklı dillerin hangi durumlarda neden tercih edildikleri hakkında bilgi vermesi açısından da önemli.

İçerik ve yöntem dışında, bu çalışmanın, çoğu sivil toplum kuruluşu araştırmalarında görülenin aksine esas hedef olarak siyasi karar alıcıları değil, daha genel bir okuyucu kitlesini hedeflemesi, ortaya hem çok daha sosyolojik bir araştırma çıkarmış hem de dil ve üslup olarak da teknik ve yavan olmayan, zevkle okunan bir kitabın meydana gelmesini sağlamış.

Sonuç olarak, şimdiye kadar birçok kişi tarafından ve pek çok kez dile getirilen anadili meselesinin bütünlüklü bir bakışla, sosyal ve siyasal bağlamı içinde, farklı yaş grupları ve mekânlar ile toplumsal cinsiyet, sınıfsal farklılıklar gözetilerek ele alınması gerekliliği bu çalışmada karşılık bulmaktadır. Böylesine gerekli bir çalışmayı politik olarak hakkaniyetli, akademik olarak da analitik bir şekilde bize sunan Handan Çağlayan’a teşekkür ederiz.

Not: Bu yazı, Handan Çağlayan’ın yazdığı Aynı Evde Ayrı Diller kitabına önsöz olarak yazılmıştır: Çağlayan, Handan (2014). Aynı Evde Ayrı Diller: Kuşaklar Arası Dil Değişimi, Eğilimler, Sınırlar, Olanaklar, Diyarbakır Örneği. DİSA Yayınları, Diyarbekir.

“Kürtler artık AKP’ye inanmıyor”
Harun Ercan

Karşı Radyo geçtiğimiz gün, Cizre’deki olaylardan hareketle Harun Ercan’la Kürt meselesinin çeşitli boyutlarının tartışıldığı kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdi. Bu geniş söyleşinin dökümünü yayımlıyoruz.  

Cizre’de yaşanan son olaylar üzerinden hemen konuya girmek istiyoruz. Orada ne oluyor? Bu aşağıdan, alttan özerkliği inşa etme müzakereden ayrı bir süreç olarak hayata geçiriliyor anlamına mı geliyor yoksa bu süreç müzakereye duyulan inançsızlığın işareti olarak ulus devletçi bir kopuş manasına mı geliyor? Sahiden Cizre’de ne oluyor ? Nasıl okumak gerekiyor ?

Aslında sizin çizdiğiniz iki olasılıktan ikincisine daha yakın ama bunu kopuş ve ulusallık anlamında biraz açmakta fayda var; çünkü aslında her ne oluyorsa yukarıda halihazırda sürmekte olan bir çatışmasızlık, diyalog veya müzakere denilen sürece çok paralel şekilde oluyor. Son iki yıldır baktığımızda Kürt hareketi ile Türk devleti arasında bir anlaşma söz konusu. Anlaşmanın temeli aslında sadece tek bir şeye dayanıyor: O da daha kısa alanda daha da uzun süreli çatışmalar gerçekleşmeyecek anlamına geliyor ama ortaya çıkması, askeri anlamda iki tarafın da işine yarıyor olması ile çok alakalı. Şöyle bir fayda ilişkisinden söz ediyoruz: Bir yanda Kürt hareketi için şu anda en elzem olan şey Türkiye’de sürecin ilerlemesinden ziyade Ortadoğu’da halihazırda Kürt halkının ve diğer halkların yaşam hakkını tehdit eden Işid’e karşı mücadele edebilmek. Kürt hareketi için bu mücadeleyi verebilmenin yollarından bir tanesi hem siyasi enerjisini, hem insan kaynaklarını hem de lojistiğini oraya doğru sevk etmek. Kürt hareketi şu an böyle yapısal bir sınır içerisinde hareket ediyor.

Devlet için de aslında, herhangi bir devletin kendi sınırları içerisinde neden silahlı bir çatışma istemezse onunla çok alakalı. AKP’nin uğraşması gereken birçok şey var. Ciddi bir ekonomik kırılganlık süreklileşmiş durumda. Bunun yanında halihazırda parlamentoda çok ciddi bir muhalefet olmasa da bir takım kendi siyasi planları var. Ortadoğu ile ilgili neredeyse uyguladığı her politika başarısız olmuş durumda. Uluslararası prestijini her geçen gün biraz daha yitiriyor. Yani biraz uzatılmış AKP hegemonyasının bir şekilde Kürt hareketi ile çok ciddi bir askeri çatışmaya girme lüksü yoktu ve bunu da istemiyordu ama istediği de pozitif anlamda bir barış, bildiğimiz anlamda evrensel adımların atılmasından ziyade çözüm değil çatışmasızlık diyelim.

Şimdi Cizre’de her ne oluyor ise bu resim içerisinde oluyor. Bu resmin yani bu çatışmasızlığın gelip duvara tosladığı bir nokta kuşkusuz ki oldu. O da 6-8 Ekim olayları diye konuşulan, benim Kobane ayaklanması dediğim, Kürtlerin son bir kaç on yıla baktığımızda yaşattığı en büyük ayaklanma sayılabilir. Türkiye cephesinde nasıl Gezi ayaklanması gerçekleşmişse Kürtlerin gezisi de Kobane ayaklanması diyebiliriz. Aslında Kürt hareketinin hegomonik olduğu her yerde sokak çatışmaları sürüyor bir taraftan. Böyle bir yeni sürecin Cizre üzerinden başlamasının en temel sebebi de aslında: Kobane ayaklanmasında dikkat ederseniz devlet tarafından öldürülenlerin sayısı 35 civarındaydı fakat Cizre’de kimse ölmedi. Bunun en temel sebebi de, Cizre’de ki halk bir şekilde kendi öz savunmasını polise, askere karşı gerçekleştirebiliyor. Bunları yapabilmesinin çok pratik bir sebebi var: Aslında yüz on bin insanın yaşadığı bir kentten bahsediyoruz. Cizre bir ilçe görünüyor şu anda ama aslında bir şehir ve bu şehrin kayda değer bir kısmında hendeklerin açıldığını ve bu sebeple polisin, askerin şehire girememesinden dolayı Kobane ayaklanmasında burada kimse ölmedi. Bundan sonra yaklaşık iki buçuk ay bu hendekler kaldı. Bu hendeklerin burada durması AKP açısından çok rahatsız edici bir şeydi. Bunun en temel sebebi de her devlet şiddet tekelini her alanda üzerinde egemenlik iddaa ettiği her toprak parçasında gerçekleştirmek ister. Devlet olmasından ileri gelen; bir şekilde bundan muazzam bir rahatsızlık duydu ve en sonunda geçen hafta Cuma günü itibariyle anlaşmalı bir şekilde bu hendekler kapatıldı. Bu hendekleri kapatan da Cizre Belediyesiydi ki Kürt hareketinin temsilcilerinin olduğu bir belediye.

Bu anlaşma bir şekilde gerçekleşti ama bunun gerçekleşmesinin hemen akabinde şöyle bir gelişme de vuku buldu: Daha önceden Hrant Dink davasında adı geçen polis teşkilatı içerisindeki isimlerden bir tanesi, oraya yeni ilçe emniyet müdürü olarak atandı ve hemen akabinde yeni bir cinayetin işlendiğini gördük. On dört yaşında Ümit Kurt isimli, yerelden gelen bilgilere baktığımızda eylemci de olmayan, polislerin hendeklerin kapatılması sonrası daha önceden giremediği alana girmesi ve orada rastgele ateş açması sonucu yaşamını yitiren genç bir insan. Bu diyalog ve müzakere sürecinde Cizre’nin ortaya çıkışı Kobane ayaklanması ile çok alakalı.

Şöyle toparlıyım bir kaç cümle ile: Kürtlerin bu Türkiye siyasi rejimi içerisindeki bir çözüme, özellikle Kobane’den sonra, AKP’nin Ortadoğu politikalarından sonra ciddi bir şekilde bir mesafe almasıyla da kuşkusuz çok alakalı. Yani Kürtler baktığınızda, ki bütün anketler de bunun gösteriyordu, olası bir çözüm sürecine en fazla desteği verenlerdi. Şimdi bu anketler tekrardan yapılacak olsa Kürtlerin desteğinin farklı bir şekilde tezahür ettiği görülebilir; çünkü Kürtler artık Türkiye siyasi rejimini Kobane ayaklanmasından önceki kadar umursamıyorlar yani devlete inanmıyorlar, güvenmiyorlar, AKP hükümetinin samimi olduğuna, bu çatışmasızlık sürecinin ötesinde bir çözüm arayışında olduğuna inanmıyorlar ve güvenmiyorlar. Aslında her şeyin kaynağında bugün Cizre’de yaşananların kaynağında bu yatıyor.

Peki, devletin ayaklanmayı bastırma aracı olarak imkânlarının azalmaya başladığından söz ettiniz. Yani Türk Devleti’nin Ortadoğu konusundaki politikasının çözümsüzlüğe bulanmasıyla da alakalı bir süreç bu. Bir zorunluluk olarak resmettiniz durumu ama eldeki araçlar bu kadar azalmışken tekrar doksanlı yıllarda ki gibi zora başvurabilir mi sizce devlet? Bu anlamda Hüdapar, Hizbullah çizgisinin yeniden öne sürülmesini bu çerçeve içerisinde analiz edebilir miyiz ?

Bu aslında gerçekten önemli bir konu. Onu şöyle açmakta fayda var. Normalde AKP’nin, 12 yıllık tarihçesine, Kürt coğrafyasında nasıl bir performans ortaya koyduğuna bakılacak olursa şu söylenebilir: Kürtlerin bir kısmıyla, yani seksen ve doksanlı yıllarda muhalif olmayan Kürt hareketini desteklemeyen kesimleri belli bir çatı, bir şemsiye altında topladı ve bunu yaparken de bir takım ekonomik yatırımları kullandı. Sadece kendisi bunu yapmadı. Yer yer çok ciddi ekonomik olarak hayırseverlik yardımları üzerinden, bir takım neoliberal politikalar çerçevesinde adımlar atıldı. Yani aslında zor politikası ile rıza politikasını iç içe geçmiş şekilde AKP uygulamaya çalıştı. Biz bunun artık AKP’nin hegomonik bir güç olmaktan çıkıp sadece tahakküme dayalı bir iktidar olması sürecini 2011 genel seçimlerinden sonrasıyla dönemselleştirebiliriz. Türkiye’de gerçekleşen bu siyasi dönüşüm aslında Kürt Bölgesinde şöyle yankılandı: Ben sorunuzu cevaplayabilmek adına biraz geriden almak zorunda kaldım. Özellikle 2011 genel seçimlerinden sonra bu çatışmasızlık süreci 2012’nin sonlarında başladı ve 2012’nin sonlarından itibaren hukuksuz, yani herhangi bir şekilde karşılıklı anlaşmaya dayanmayan bir şekilde Kürt hareketi bölgede kendisine alan da buldu. Yani bu alan bulmayı biraz açmakta fayda var. Örneğin, bu özerkliği normalde sizin inşa etmenizin bir takım yolları vardır. Bunlardan bir tanesi Kürt hareketinin kazandığı belediyelerse diğeri de Kürt hareketinin aslında ta kendisi. Yani kurduğu bir takım kurumlar, Demokratik Toplum Kongresi olsun, halk meclisleri olsun yani Kürt hareketinin bir siyasi projesi var ve bunu gerçekleştirmek istiyor ama AKP herhangi bir şekilde bunu hukuki yollarla herkese açık, şeffaf bir şekilde yürütmediği için halihazırda şöyle bir dinamik ortaya çıkıyor: Türkiye’deki bir çok insanın haberdar olmadığı, bilmediği bir şekilde Kürt hareketi daha fazla alan kazanıyor, toplumsal olarak meşrulaşıyor, oradaki her türlü idari ve iktisadi ilişkinin içerisinde kendini daha fazla var ediyor ve bu şöyle bir denklem ortaya çıkarıyor: Kürt hareketi bu çatışmasızlık sürecinde aslında Kürt coğrafyasında kendisini daha fazla var ediyor. Normalde Türkiye’deki milliyetçilerin “Siz alanı Kürt hareketine bıraktınız.”,”Devlet oradan çekildi.”,”Orada devlet yok mu ?” gibi sızlanmalarının sebebi de aslında bu. Yani şeffaf yürümeyen bir süreç var.

Tam bu bağlamda AKP Kobane ayaklamasında bunun, yani böyle yürüyen bir sürecin kendisi için nasıl bir tehdit oluşturabileceğini, devlet için ne kadar tehdit oluşturabileceğini gördü ve bu nokta da çok ciddi bir şekilde şiddet araçlarına yönelme seçimini yaptı. Özellikle Kobane’den bu yana AKP Kobane ayaklanmasını bir nevi kullanarak iç güvenlik paketi dediğimiz, eylem yapan hemen herkesin dört, beş yıl ceza almasına yol açabilecek yeni bir güvenlik paketi ortaya koyuyor. Kuşkusuz bu sadece Kürtlere yönelik bir yasa veya hamle değil. Bu Türkiye’deki bütün demokratik, muhalif yapılara ve insanların eylem yapma hakkına yönelik bir saldırı olarak nitelendirilebilir. Bu hamle aslında Kürt hareketi için devletin artık tamamen şiddet politikalarına yönelmiş olması demek. Bir yandan da paralelinde bu şiddet politikası sokakta var. Hemen hemen her hafta Diyarbakır’da, Cizre’de diğer Kürt şehirlerinde eylemcilerin, gençlerin öldürüldüğünü duyuyoruz ve bunu da aslında AKP iki yolla yapıyor diyebiliriz. Bir tanesi sizin bahsettiğiniz Hüdapar üzerinden bunu gerçekleştiriyor çünkü hatırlayalım Kobane ayaklanmasında öldürülen yanılmıyorsam 8 kişi Hüdapar tarafından öldürüldü. 35 kişi devlet tarafından, 4 kişi de korucular tarafında öldürüldü.

Böyle bir denklem içerisinde devlet aslında bir yanıyla kendi yaslandığı polis, asker gibi şiddet aygıtları var bir taraftan da kendi Kürt hareketine çözümü ilerletemediği için her türlü çatışmayı ve tartışmayı Türkiye kamuoyuna Kürtler içi bir tartışma olarak yansıtabiliyor veya çatışma olarak. Yani Kobane ayaklanması aslında en temelinde AKP’ye karşı bir ayaklanma, AKP’nin Ortadoğu politikalarına karşı bir ayaklanma ama nasıl tartışıldığına baktığımızda son üç ayda ölen insanlar sanki İslamcı Kürtler, Işid’i destekleyen Kürtler ile seküler Kürtler arasında bir çatışmadan ibaretmiş gibi bir algıyı AKP yaratabiliyor, kullanabiliyor. Hüdapar aslında uzun zamandır bunun peşinde. Orjinine baktığınızda doksanlı yıllarda ismi domuz bağı tarzında bir işkenceyle geçen, devlet yetkililerinin, birçok askeri yetkilinin açıkladığı üzere devlet tarafından müsamaha gösterilen, Jitem tarafında yer yer kullanılan bir örgütten bahsediyoruz. Bu örgüt yani aslında devletle içinde bulunduğu muhabbeti çok derin ve dışarıdan insanların kolay kolay görmesinin mümkün olmadığı bir düzeyden bahsediyoruz. Bu devlet için oldukça avantajlı bir denklem. Son bir kaç haftanın gündemine bakacak olursak Bülent Arınç Hüdapar’la çok açık bir şekilde bir görüşme yaptı ve Hüdapar’ın çözüm sürecine katılması gerektiğine dair bir takım ifadelerde de bulundu AKP’li yetkililer. Yani Hüdapar bu süreci daha fazla uzatmak, Kürt meselesinde daha fazla zaman kazanmak, oyalamak için kullanılan bir taktik olarak düşünülebilir. Baktığınız zaman Hüdapar’ın Kürt illerinde aldığı oy çok düşük, tüm oyu yüz bin olan bir parti. İnanılmaz ciddi bir tabanı yok aslında. Önemli bir siyasi aktör olması devletin onu öyle göstermek istemesiyle alakalı.

Peki AKP neden böyle şeyler yapıyor? Neden bu süreç daha demokratik, daha şeffaf, daha evrensel barış pratiklerine yaslanabilecekken böyle şeyler kullanıyor? Çünkü tek bir derdi var. Haziran ayında yapılacak genel seçimlere kadar çok da bir şey yapmak istemiyor. Temel derdi sürdürülebilir düzeyde bir çatışma düzeyi yakalamak. Aslında Kürtlerin de kabul etmediği bu. Yani hükümet bir yandan ciddi, pratik bir adım atmıyor, barış taslağını kamuoyuna açmıyor. Örneğin, İmralı ile devlet arasında bir şeylerin konuşulduğunu biliyoruz. Yani PKK lideri Öcalan’ın Kürt kamuoyuna yansıtmış olduğu çözüm taslağı hiç konuşulmadı, hiç tartışılmadı. Bu tekrardan gidiş geliş trafiğine girilmesi, Kürt hareketinin diğer fragmanlarının bu çözüm paketi konusunda aynı noktada olmasını söylediğinden beri üç hafta geçti fakat kimse bunu konuşmuyor, kimse bundan bahsetmiyor. AKP’de konuşturmak istemiyor çünkü temel derdi, genel seçimlere kadar sürdürülebilir bir sokak çatışmasıyla bu işi götürmek. Yani kendisi yapamıyor ve bunu Hüdapar üzerinden gerçekleştirmek istiyor ve bu şekilde de aslında iki şeyi başarmış oluyor: Birincisi oyalama taktiği devam etmiş oluyor, ikincisi Kürt hareketi daha da marjinal bir noktaya itilmiş oluyor. Yani medya aygıtlarını elinde bulunduran, medya tahakkümü muazzam düzeyde olan bir iktidardan bahsediyoruz. Alternatif bir ses çıkarılmasına kesinlikle müsaade edilmiyor. Böyle bir denklem varken Türkiye kamuoyunu Kürt meselesi konusunda çarpıtmak, yanlış şeylere sevk etmek, yanlış şeyleri düşündürtmek çok da zor değil. AKP bunu rahatlıkla yapıyor. Seçimlere gidilirken HDP’yi olabildiğince marjinalleştirmek istiyor; çünkü %10 seçim barajını geçmeyi kendisine bir hedef olarak koymuş bir siyasi hareketten bahsediyoruz. Bunlardan ötürü şu anki durum AKP’nin çok da şikayetçi olduğu bir durum değil. Özellikle Kürtler kuşkusuz muazzam tepkili ve sürece inançları çok fazla yok ama AKP’nin veya devletin bundan çok fazla rahatsız olduğunu söylemek zor.

Peki AKP’nin çubuğu hem Türkiye’de hem Türkiye Kürdistan’ında İslamcılığa bükmesinin arkasında da çözümsüzlüğü, elindeki araçsızlığı görebilir miyiz sizce?

Kesinlikle öyle görülebilir ama bence onun ötesinde de düşünmekte fayda var; çünkü AKP en başından itibaren Kürt meselesine nasıl bir çözüm düşünüyor diye baktığınız zaman şunu görürsünüz: Gerçekten evrensel liberal çözüm pratiklerine yaslanan yani şunu kastediyorum; uzun süreli silahlı çatışma, iki milyon insanın evinden, barkından edilmiş olması, on binlerce faili meçhul… Bunlar sadece Türkiye’de yaşanmadı. Dünyanın birçok yerinde bunların katbekat fazlası illa etnik ulusal bir sorun bağlamında değil, darbe dönemlerinde, çok geniş çaplı insan hakkı ihlallerinin yaşandığı süreçler sonrasında barış pratikleri aslında hâlâ da bir paket olarak dünyada deneyimler üzerinden duruyor. Güney Afrika’ya baktığınızda bunu görürsünüz, İrlanda’ya, Arjantin’e baktığınızda bunu görebilirsiniz. Yani bu çözüm ve barışın da bir metodu var. AKP’nin buna yaslanmak yerine daha farklı bir projesi olduğunu en baştan beri söylemek mümkün.

Kürtler ve Türkler ancak yeni bir ulusal kimlik tarif edilirse barışabilirler. Bu ulusal kimliğin temelinde de Sünni İslamiyet olması kaydıyla Kürt meselesine çözüm bulunabilir. Yani Kürtler ve Türkler ancak İslam kardeşliği çerçevesinde barışabilir diye bir düşüncesi ve perspektifi var aslında. AKP’nin bu anlayışı ve perspektifi burada iki tane duvara tosluyor diyebiliriz. Birincisi, Kürt hareketinin seküler bir hareket olması. Aslında anlaşamamalarının ve tarafların karşılıklı olarak farklı çözüm modeline inanıyor olmalarının temelinde bu yatıyor. Kürt hareketi seküler bir hareket bir de Kürt hareketi sistem karşıtı bir geçmişi olan bir hareket. Sadece etnik, ulusal bir hareket de değil. Yani demokratik özerkliği inşa etmeyi düşünürken, bir yandan piyasa karşıtı, diğer yandan AKP’nin muazzam şekilde nefret ettiği kadınların özneleşme sürecini gerektiren bir çözüm modeli öngörüyor.

Aslında iki tarafın varoluşsal bir uyuşmazlığı var. Bunu da çözüm bağlamında çok net görüyoruz. O yüzden AKP’nin Ortadoğu’da İslam üzerinden sıkışmışlığı derinleştikçe AKP daha fazla şiddet aygıtlarına yaslanıyor çünkü kendi öngördüğü çözüm modelinin pratikte çok da fazla karşılığı olmadığını görüyor. Yani bu İslamiyet temelinde bir çözümün özellikle Kobane ayaklamasından sonra Kürtler cephesinde çok fazla karşılığı yok; çünkü Kürtler İslamiyet adı altında Işid ve cihatçı diğer gruplar durmadan Kürtlerin yüzyıllardır yaşadığı Rojava’da ki kantonlara, yani yaşadığı coğrafyaya saldırıyorlar. Şengal’de ne olduğu görüldü. Işid Kürt kadınlarını, Ezidi kadınları köle olarak pazarlıyor. Yani bu Ezidilere olan saldırı süreciyle birlikte Kürtler arasında İslamiyete olan antipatinin daha da arttığını söylemek mümkün. AKP’nin çözüm modelinin bu perspektifle varabileceği nokta çok kısıtlı. İslamiyet temelli kardeşlik stretejisi her seferinde duvara tosluyor ve AKP her duvara tosladığında da oyalama ve şiddet politikasına geri dönüyor ve bunu da bir takım konjonktürel planlar çerçevesinde gerçekleştiriyor. İşte üç aylık planlama, beş aylık planlama. Bu planlamaları da aslında hiçbir zaman tutmuyor ve Ortadoğu’da öngöremediği bir gelişme ortaya çıkıyor ve her öngöremediği olayda Kürtlere büyük bir şiddet uyguluyor. Kobane ayaklanmasında gerçekleşen de aslında buydu.

Dolayısıyla AKP’nin Kobane’den önce, Işıd’in Kürdistan Bölgesine saldırısından önce bölgesel anlamda Kürtleri kontrol etmek, Kürdistan’ı kontrol alında tutmak için Barzani ile kurmuş olduğu ittifak Işid saldırısı ile beraber ve Türkiye’nin hareketsiz kalmasıyla en azından Işid saldırılarına göz yummasıyla birlikte tarumar oldu diyebilir miyiz? Yani Barzani ve AKP arasındaki ittifak çatırdıyor olabilir mi? Çünkü şunu da biliyoruz ki tüm Kürdistan coğrafyasında tüm Kürt ulusal hareketi içerisinde iki tane ana akım var ve bunlar birbirleri ile rekabet halindeler. Bu rekabet halinde olan unsurlardan Barzani ile AKP arasında özellikle Irak merkezi hükümeti ile olan sorunlar sebebiyle ciddi bir ittifak söz konusuydu. Şimdi gelinen noktada ve Işid saldırısı sonrasında değişen uluslararası konjonktür çerçevesinde Barzani ile AKP’nin bu yakın ittifak ilişkisi sürdürülebilir mi? AKP geçmişte sürdüregeldiği böl yönet stratejisini devam ettirebilir mi?

Aslında sizin çok güzel bir şekilde çerçevesini çizdiğiniz bu ittifak yani Kürdistan Bölgesel Hükümeti ile AKP arasında Ortadoğu’da ki birçok konuda, Ortadoğu’da gerçekleşen bir çok çatışma, olasılık, imkân her ne dersek diyelim bunlar üzerinden kurulan ittifak gerçekten de Şengal saldırısı sonrası ciddi bir çıtırdamaya uğradı. Çünkü Işıd’in Musul saldırısı Barzani’nin “Biz Irak’taki Kürtler olarak artık bağımsızlık talebini ortaya koyuyoruz ve bunun için mücadele edeceğiz” demesinden iki ay sonra gerçekleşti ve bu açıklamanın akabinde hemen AKP’nin hükümet sözcüleri “Bizim böyle bir sürece karşı bir ilkesel karşıtlığımız yok” açıklamalarında bulundu. Aslında Işid bölgenin en önemli kenti olan Erbil’e de bir saldırıda bulundu. Bu son anda Amerika’nın müdahalesi ile engellendi. Orada Irak’taki Kürtler şunu fark etti: Aslında AKP düşünüldüğü kadar, kendilerinin konumlandırdığı kadar güvenilecek bir aktör değil. Genel olarak bu AKP’nin yapmak istediği ama hem beceriksizlikten, hem kaynaksızlıktan, hem bilgi yoksunluğundan hem de mezhepçilikten ötürü gerçekleştiremediği bir sürü şey neden olmuyorsa aslında bu ittifakın yürümemesinin temeli de bu.

AKP’nin Ortadoğu’ya dair hayalleri, perspektifleri var ama neredeyse hiçbirini gerçekleştiremedi. Bu gerçekleştirememesi kuşkusuz ilişkiyi çatırdattı ama aslınla bu ilişkinin temelinde yatan komik bir bağlam var. Kürdistan Bölgesel Hükümeti kendi bölgesinden çıkan petrolü bir şekilde uluslararası piyasaya sokmak istiyor. Bunun Türkiye üzerinden gerçekleşmesinden kuşkusuz ABD şirketleri rahatsız. Buna dair girişimler olmuştu. Bu girişimlerin takıldığı, tökezlediği nokta Irak Merkezi Hükümeti’nin buna müsaade etmemesiydi. Şengal saldırıları sürecinde AKP’nin KDP’ye hiç destek çıkmaması, Irak Kürtlerini hiç desteklememesi, sessiz kalması Irak’taki Bölgesel Hükümet’i Merkezi Hükümet ile yakınlaştırdı. Yani neredeyse üç aydır, petrol ile ilgili çatışma çıktığı andan, Irak Kürtleri ile Türk devleti antlaşma imzanladığı andan itibaren Merkezi Hükümet fonları neredeyse kesmişti. Üç ay boyunca neredeyse hiç fon akışı olmadı. Yani Irak Kürtleri için ticaret neredeyse durma noktasına geldi, üç ay boyunca kimse maaşlarını alamadı. İki buçuk üç ay önce bu sürecin tekrardan başladığını görüyoruz yani tekrardan fon akışı başladı.

Şunu demeye çalışıyorum: Burada aslında siyah beyaz bir ilişkiden ziyade daha önceden çok ciddi bir şekilde ittifak temeline yaslanan süreklileşmiş ittifakın çatırdadığını, çok daha kırılgan hale geldiğini görüyoruz. Bu tamamen kopmadı ama karşılıklı muazzam bir güven ilişkisine dayanan bu ilişki çatırdadı ve Irak’taki Kürtler de Türkiye endeksli Ortadoğu politikasını yürütmenin kendilerine zararı olduğunu fark ettiler ve bu zararı atlatabilmek için bir şekilde Ortadoğu’daki ilişkilenme biçimlerini daha da çoğaltmaya, çok boyutlu bir dış politika izlemenin gerekli olduğuna karar verdiler. Türkiye ile ilişkiye kuşkusuz devam ettiler çünkü baktığınızda oradaki ekonomik faaliyetlerin çok büyük bir bölümü Türkiye şirketleri üzerinden devam ediyor. Bir bağımlılık ilişkisi de söz konusu. O yüzden hızlı bir şekilde koparıp atılabilecek bir ilişkiden bahsetmiyoruz ama bu ilişki reel politik anlamda zayıfladı ve diğer taraftan ulusal medyaya çok yansımayan peşmegeler askeri malzeme götürmek adına Kobane’ye gittiklerinde burada çok şaşalı bir şekilde karşılandılar. Bu süreçte AKP oraya götürülecek askeri malzemeyi bile çok ciddi bir pazarlık unsuru haline getirdi. Bu da Irak’taki Kürtlerin AKP’ye olan güvenini zedeleyen şeylerden bir tanesiydi. Kasten ve bilerek aradaki kriz yansıtılmıyor ama artık Irak’taki Kürtler AKP ile daha pragmatik bir ilişki kurmaları gerektiğinin farkına vardılar diyebiliriz.

Anlaşılan bu AKP açısından, Kürt sorunun yönetmek açısından zor bir süreç olacak. Diğer yandan HDP’ye dönecek olursak ki o meseleyi hiç konuşmadık. Seçimlere doğru giden süreçte eğer müzakelerde bir ilerleme sağlanamazsa HDP bu süreci kontrol edebilecek mi? Bu seçimlere nasıl yansır? Çünkü Bayık’ın açıklamalarını okuduk. Bayık esas itibariyle müzakerelerde AKP tarafının hâlâ zaman kazanmaya oynadığını dile getiriyordu. Çok umutlu bir tablo çizmiyordu ancak Öcalan’ın insiyatifi ile bu sürecin devam ettirildiğini ve AKP için bunun son şans olduğunu dile getiriyordu. Takvime mutlaka uyulması gerektiğini, artık bunun bir zorunluluk olduğunu, eğer takvime uyulmazsa olacaklardan kendilerinin sorumlu olmayacağını dile getirdi. Bu manada baharda, müzakerelerin artık işlemeyeceği, sürecin sonuna gelindiği ortaya çıkarsa sizce HDP zorlanır mı? Seçimlere bunun yansıması nasıl olur?

AKP Kürt hareketini bir seçim yapmaya zorladı ve Kürt hareketi de bir seçim yapmış bulunmakta. O seçim şuydu: Kürt hareketi Haziran ayında yapılacak genel seçimlere nasıl bir anlam atfetmeli? Yani buna ne kadar önem vermeli? Yani Kürt hareketi için seçim barajını aşma hedefini ortaya koymak demek aslında buna oldukça önem vermek demek. Diğer taraftan böyle bir seçim yapılmışsa bu seçim Kürt hareketi için bir zorunluğu da beraberinde getiriyor. Eğer seçimin olduğu atmosfer çatışmaların olduğu bir atmosfer olursa kuşkusuz bu Kürt hareketindense AKP’nin işine gelen bir durum olur. Yani HDP ve diğer bileşenleri, sosyalist hareketi kapsayan, kadın hareketini kapsayan, Lgbt hareketini kapsayan, sınıf ve emek hareketini kapsayan siyasi bileşenleri ile birlikte yerel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine girdi. Yerel seçimlerde Türkiye’nin batısında bir başarı elde edilebilmiş değil. İstanbul, İzmir, Ankara gibi şehirlere baktığımızda önceki seçimlerden farklı bir oy alamadı. Yani HDP projesi yerel seçimlerde başarılı olabilmiş değil ama o seçim atmosferini hatırlayalım. AKP karşıtı cenah korkunç bir şekilde Türkiye’de Gezi ayaklanması ile birlikte siyasetle yeniden bir şekilde ilişkilenmiş, yeni bir perspektifle siyasetle ilişkilenmek isteyen insanların aslında çoğu CHP’ye oy verdi ama bu Türkiye’de yeni diyebileceğimiz bu siyasi gündem ki aslında cumhurbaşkanlığı seçimine geldiğimizde ciddi bir bölünme yaşadı.

O bölünmeden bir bölümü HDP projesine inanabileceklerini ortaya koydular. Haliyle Demirtaş’ın aldığı oy oranı üç puan kadar yukarı çıktı ve yeni bir seçime girme süreci Kürt hareketi açısından çatışmalı bir süreç olmadı. Bu yüzden çatışmaların sürmesi demek HDP için ciddi bir handikap demek.  AKP de bunu bildiği için Kürt hareketi geri atsa bile, örneğin Cizre’de hendekler kapatıldı fakat hendeklerin kapatılmasının ardından devletin yaptığı hamlelere baktığımız zaman aslında çok şaşırtıcı siyasi hamleler yaptılar. Pazartesi ve Salı iki tane önemli gelişme yaşandı. Biri Mardin Kızıltepe Belediyesi eşbaşkanı gözaltına alındı. Batman Belediyesi eşbaşkanı ve bir takım meclis üyeleri gözaltına alındı. Bunun haricinde Cizre’de Ümit Kurt’un öldürüldüğü günün iki gün öncesinde hendekler kapatılmıştı, normal hayat işleyişine geri dönmeye başlamıştı ama bir bakıyorsunuz polisler meydana çıkmışlar ve olay çıkarmaya çalışıyorlar.

Şimdi bunu şöyle okumak lazım: AKP, Kürt hareketi geri adım atsa bile, Cizre’deki hendekleri kapatsa bile, yani öz savunmasından feragat etse bile ki yaşam haklarını korumak için kazdıkları hendeklerden bahsediyoruz; çünkü hendek kazılmayan yerlerde insanlar öldürülmüştü fakat Cizre’de böyle bir şey olmamıştı. Çok dağıtmadan söyleyeyim. AKP aslında Kürt hareketi geri adım atsa da bu çatışmayı kaşıyacak, körükleyecek bir takım hamlelerde bulunacak. Aslında temelde dediğim gibi AKP’nin hedefi sürdülebilir bir çatışma sağlayarak HDP’yi daha da marjinelleştirmek çünkü HDP’nin barajı geçmesi demek çok şey demek. Türkiye siyasi sisteminde suni bir denge var aslında ve HDP’nin barajı geçmesi bu seni dengenin bozulması demek. Nasıl bir suni dengeden bahsediyoruz. CHP’nin üç beş puan aşağıda veya yukarıda oy alması AKP ve Türkiye siyasi geleceği için çok bir şeyi değiştirecek gibi görünmüyor ki MHP için de öyle. Yani CHP ve MHP’nin, şu an parlamentoda bulunan siyasi partilerin alacakları oy oranları artık Türkiye’de hiç bir şeyi değiştirmeyecektir. Barajı aşan bir HDP yanlış hatırlamıyorsam şuan da 32-33 milletvekili var. Bu sayının ikiye katlandığını düşünün ki barajı aşması durumunda bunların çoğu AKP’nin halihazırda çok milletvekili çıkardığı Kürt illerinden alınacak vekiller. Yani bir şekilde eğer HDP barajı aşarsa bundan en fazla zarar görecek siyasi parti aslında AKP’nin ta kendisi. AKP’nin seçimden sonrası için bildiğimiz, açıkça söylediği iki tane planı var. Aslında bunlar iç içe geçmiş planlar. Anayasayı değiştirmek ve bunu yaparken başkanlık sistemini getirmek. Böyle bir niyet, böyle bir projeyi engelleyebilecek olan tek şey aslında HDP diyebiliriz. Diğer türlü HDP barajı geçemezse AKP daha fazla sandalyeye sahip olacak ve anayasayı değiştirmek konusunda muazzam bir meclis gücüne erişecek. 2015 senesinin en önemli konularından bir tanesi bu olacak. Bunun gerçekleşmesini engelleyebilecek veya gerçekleşecekse bile bunun demokratik bir şekilde, Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacak şekilde olmasını sağlayacak güç HDP diyebiliriz.

Diğer taraftan şöyle bir şey de biliyoruz: Türkiye’deki demokratik kamuoyu, Gezi sonrasında örgütlenmesi çok mümkün olmayan demokratik kamuoyundan bahsediyorum, Türkiye’deki geniş siyasi damardan bahsediyorum. Bu yeni siyasi damar hala çok ciddi kurumsal siyasi bir form bulmuş değil. Bunu kazandırmak adına son süreçte BHH’den bahsedilebilir. Bu önemli bir siyasi girişim olarak ortaya çıktı. Türkiye’nin demokratikleşmesi için, AKP’nin daha ileri atabileceği antidemokratik adımları engelleyebilmek için Kürt hareketi ile diğer siyasi aktörlerin birlikte hareket etmesi de mümkün. Kürt hareketi aslında özellikle Kobane ayaklanmasından sonra muazzam bir şekilde yalnız kaldı, yalnız bırakıldı. Bir nevi Türkiye’deki sol hareketin, sol perspektifin Ortadoğu’yu en başından itibaren yanlış okumasıyla çok alakalıydı ama şu an belki bir takım muhalefeti birlikte örme çabaları mümkün olabilirdi diyebiliriz. Örneğin güvenlik yasasına birlikte karşı çıkmak gibi. Çünkü bu yasa çıkarsa bu herkesi bağlayacak bir şey. Bütün Türkiye’deki eylem yapma hakkını tamamen ortadan kaldıran bir şey.

Toparlayacak olursak HDP, AKP’nin çatışmayı körükleme çabalarını durduramıyor ne yazık ki. Aslında Türkiye’nin demokratikleşmesini düşünen herhangi biri için bir parametre olmalı. HDP bunu durduramıyor. Geri adım atsa dahi AKP bu çatışmayı körükleyecek hamlelerde bulunuyor. Aslında bu açmazdan çıkmanın yolu Kürt hareketinin biraz kabuğunu kırması, bölgede olan biten şeylerden herkesin daha fazla haberi olması, insanların ölen insanlar konusunda daha fazla ilgi göstermesi, daha ciddi bir kamuoyu tepkisinin oluşturulması. Şu anda bu gerçekleştirilemediği için yani bir şekilde Türkiye’deki Kürt muhalefeti ile daha geniş anlamda demokratik kamuoyunun ortaya koyduğu tepkiler birleşmediğinden dolayı çok bölük pörçük bir muhalefet var ortada. Bence bu muhalefet birlikte hareket ederse %10 seçim barajını aşmak çok da zor değil çünkü bu da bence önemli bir kesit olarak ortaya konmalı: Biz bir hafta boyunca oturup seçim sonuçlarına baktık. Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarını diğer seçim sonuçlarıyla birlikte çaprazlama yöntemiyle birlikte işledik ve Kürt hareketinin, HDP’nin cumhurbaşkanlığı seçimleri ile birlikte oylarını arttırması aslında Türkiye’nin batısındaki Alevilerin, emekçilerin, kadınların tercihini Demirtaş yönünde yapması ile mümkün oldu. Mesela Gezi’ye destek vermiş bir takım İstanbul’daki ilçelerde Demirtaş’ın muaazzam bir şekilde oyunu arttırdığını görüyoruz. Beşiktaş, Kadıköy, Taksim… HDP’nin genişlemesi, büyümesi Kürt bölgesinde belli bir aşamaya gelmiş durumda. Daha ileriye gitmesi çok kolay değil. Kobane sonrasında ortaya çıkan ulusal atmosferin AKP karşıtlığının Kürtler arasında daha fazla popülerleşmesi kuşkusuz HDP’nin oy oranını arttıracaktır ama barajı aşmak için yeterli olmayabilir; çünkü Kürt hareketi, HDP, Demirtaş cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı oyu tutmak zorunda. Onu tutabilecek mi bu çok önemli bir mesele. Tutabilirse ve Kürt hareketi Türkiye’deki demokratik muhalefet ile birlikte seçimlere gidebilirse AKP’nin orta vadeli politikalarını engellemek mümkün olabilir ama diğer türlü çok kolay görünmüyor diye düşünüyorum.

Son olarak şunu merak ediyoruz. Uzun zamandır Kürt siyasetçiler de yeni bir nesilden bahsediyorlar. Biz de onları görüyoruz. Yeni bir Kürt nesli geliyor. Gençler çok öfkeliler ve müzakere sürecinin başarısız olması halinde ki biz bunu biraz Kobane ayaklanmalarında da gördük. Kürt siyasetçilerine karşı da bir öfke söz konusuydu. Daha Kürdistani bir çizgi öne çıkabilir mi? Bu manada böylesine bir tepkinin, gençlerden, aşağıdan Kürt coğrafyasında gelecek bir tepkinin seçimlerde HDP’yi zorlaması söz konusu olur mu? 

Bu bahsettiğinizin önümüzdeki bir kaç sene en fazla konuşacağımız şey olduğunu düşünüyorum ama bunun yansımalarının çok kısa vadede, seçimlere kadar olmasından ziyade daha bir kaç yıla belki de on yıla yayılacak şekilde konuşulacak. Evet, gerçekten alttan gelen Kürt gençleri çok öfkeliler. Bir de diğer taraftan bu öfkeyi yaratan birkaç temel şey var. Bunlardan bir tanesi gerçekten de bu Türkiye siyasi sistemiyle bu radikal gençliğin çok fazla bağ kurma imkânı yok. Bu gençler Ortadoğu’ya baktıklarında Kürtler nerede olurlarsa olsunlar Türkiye’de, Irak’ta, Suriye’de, İran’da, Rojava’da Kürtlerin yaşam hakkına yönelik çok ciddi saldırılar var. Kürt gençliğinin içinde yetiştiği atmosfer bu. Bir taraftan da kolektif bir hafıza içerisinde yetişiyorlar. O kollektif hafıza da aslında doksanların hala hesaplaşılmamış hafızası. Bunları yeni ulusallaşma dalgası ile birlikte düşündüğümüzde PKK’nin, HDP’nin, yani Kürt hareketinin siyasi çizgisinden doğrudan kopacak bir siyasi dinamiğin ortaya çıkacağını düşünmüyorum ama Kürt hareketine tabandan daha fazla baskı yapılması olası.

Birçok entellektüel siyasi ortamda konuşulurken genelde Kürt hareketine milliyetçi diyerek bir etiket, bir yafta bulunur. Ben bunun çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Kürt hareketi ulusal bir harekettir fakat milliyetçi bir hareket değil ve sürekli aslında tabandan gelen Kürt milliyetçiliğine yönelik baskıları da soğuruyor. Bunu soğurmasının aslında rasyonel bir sebebi de var. Kürt hareketi için önümüzdeki on yıl içerisinde bir kaç tane olasılık varsa bunlardan en gerçekçi ve en olası olanı aslında Türkiye siyasi rejimi içerisinde bir çözüm olasılığı. Kürt hareketi bunu hedefliyor ve milliyetçilik demek Kürt hareketinin de kontrolünün ötesine geçen bir dinamik demek. Özellikle gençler arasında böle bir şeyin olması, daha yukarıya çıkması, enerjik bir hal alması. Kürt hareketi bunu şu ana kadar hep kontrol etti. Aslında şu an da Cizre’deki bir genci düşünecek her hafta ya Şengal’den ya Kobane’den ya Irak’tan, Suriye’den farklı faklı yerlerden daha önceden ya bildiği, tanıdığı olan insanların cenazeleri geliyor. Daha bugün Cizre’de yaşamını yitiren gerillalardan bir tanesinin cenazesi kaldırıldı. Korkunç bir kalabalık vardı. Böyle bir atmosferde büyüyen ve böyle bir atmosfer içerisinde yaşayan insanların duygu hali her ne olabilirse aslında bu gençlerde böyle bir duygu haline sahip. Haklı olarak öfkeli. İçinde bulunduğu koşullara duyduğu bir öfkeden bahsediyoruz.

Kürt hareketinin şu ana kadar yaptığı soğurma şekli hep şu oldu: Daha fazla radikal bir mücadele istiyorsanız, daha radikal bir kopuş istiyorsanız buyrun Ortadoğu’nun çeşitli yerlerinde Kürtlerin yaşam hakkı tehdit altında. Gidin orada mücadele edin. Yani Kürt hareketi bu tabandan gelen baskıyı gençlere “Madem Kobane halkı ile dayanışmak istiyorsunuz, gidin orada Kobane halkı ile savaşın” diyerek soğurdu. Tabi bir yandan gidin mücadele edin derken diğer taraftan da biz de Türk Devleti ile masaya oturduk, bir takım şeyler burada düzelecek, barışa yönelik ciddi adımlar atılacak diyerek bu noktada da gençleri ikna etmeye çalışıyorlardı. Artık AKP’nin adım atmıyor olması bu gençlerdeki öfkeyi şüphesiz arttırıyor fakat ben bu öfkenin yansımalarının doğrudan legal siyaset üzerinden olduğunu çok fazla düşünmüyorum. Kuşkusuz bir baskı unsurudur ama daha çok doğrudan mücadele içerisinde yer alan Kürt gençlerinden ziyade aslında Kürt hareketinin çeperinde duran gençlerin arasında bu Kürdistani söylemin yaygınlaştığını görürsünüz. Yani Kürt hareketinin parçası değildir. Örneğin sosyal medyada bunun temsillerini çok fazla görürüz çünkü en temelde de bu sebeple yani doğrudan Kürt hareketi içerisinde bulunmaktan ziyade aslında Kürt hareketinin çeperinde, uzağında bulunuyor olmak milliyetçi söylemi geliştirmek için çok da elverişli bir koşul yaratıyor. Yani Kürt gençlerinin arasında mücadelenin içinde olanlar var, uzak durmayı tercih edenler var. Uzak duranlar daha fazla milliyetçi söylem kullanıyorlar. İçerisinde yer alanlar ise bazen yaşamını yitiriyorlar, yaralanıyorlar, Kürt hareketinin bir takım kurumlarında çalışıyorlar, sokak muhalefeti içerisinde yer alıyorlar, bazıları öğrenci oluyorlar ama en temelde Kürt hareketi milliyetçiliği hala soğurabiliyor çünkü çok yaşamsal acil ihtiyaçları var.

O yüzden ben bunun kısa vadeli etkilerden ziyade orta vadede etkili olacağını düşünüyorum. Bu gençler arasındaki milliyetçilik çok başa çıkılamayacak bir milliyetçilik değil. Asıl başa çıkalamayacak olan yaşça büyük bir takım Kürt orta sınıflar içerisinde, öyle bir kesim varsa Kürt burjuvazisi içinde, bu milliyetçiliğin yaygınlaşması Kürt hareketini açmaz bir noktaya doğru sürükleyebilir. Çünkü halihazırda onların Kürt hareketine daha fazla baskı yapma imkanları var. Kürt hareketi de sonuçta finansal olarak bir sürü şeye ihtiyaç duyuyor, halkın yapmış olduğu bağışlarla kendisini var ediyor.Yani Kürt hareketine gençlerin yapabileceği baskı onları aslında mücadelenin içine çeken bir şey iken,halihazırda mücadelenin içinde olmayanların yaptığı baskı daha fazla sonuç getirebiliyor. O yüzden Kürt milliyetçiliğinin orta sınıflar arasında yayılması ki zaten birçok ezilen halk için öyledir, Kürt zenginleri arasında yayılması aslında Kürt hareketi için daha açmaz bir nokta olabilir.

Karşı Radyo’nun yaptığı bu röportajın dökümü, 12 Ocak 2015 tarihinde Başlangıç Dergisi’nin internet sitesinde yayınlanmıştır.

,

Hamit Bozarslan ile Röportaj: “Arap Baharı” Sonrası Ortadoğu’nun Siyasal Durumu ve Kürtler
Zeynep Uğur & Adnan Çelik

Öncelikle genel bir perspektif açısından, “Arap Baharı” sonrası yaşanan değişimler ekseninde Ortadoğu’nun bugünkü panoramasını nasıl okumak gerekir?

Öncelikle 1980’lerle ortak bazı noktalar var. 1980’lerde Arap âleminde son derece önemli bir kriz yaşandı. Bu krizin temelinde bir yandan İran Devrimi ve Afganistan’ın işgali, diğer yandan da Camp David anlaşmaları vardı. Bunların akabinde üç tane savaş: İran-Irak savaşı, Afganistan Savaşı ve Lübnan İç Savaşı’nın hızlanması… Bu kriz döneminde sınırların ne kadar zayıf olduğu, Westphalia modelinin ne kadar ciddi bir kriz içerisinde olduğu, toplumların ne kadar zaaf içerisinde ve kırılgan olduğu aşikâr bir şekilde ortaya çıktı. Devletlerin çeteleşme sürecine girdiği, aynı şekilde sınırların silahlı konar-göçerliği mümkün kılan bir şekilde zayıfladığı ve Arap âlemindeki gençliğin şiddet kapasitesinin gittikçe iç savaşlara aktarılabileceği gösterildi.

Arap âleminde 2011’den sonra ikinci bir kriz yaşandı: çok büyük, çok daha ciddi bir kriz; çünkü bu sefer bu krizin önünde sadece 1980’lerde gözlemlenen olay ve olgular yok, aynı zamanda toplumların çökmesi de var. Şu anda Arap âleminin büyük kısmında yaşanan durum, toplumların çökmesi veya ortadan kalkmasıdır. Bunu Libya’da, Sina Bölgesi’nde, Suriye’de, Suriye’nin uzantısı olan Lübnan ve Irak’ta, Yemen’de çok açık bir şekilde görüyoruz. Devletin çökmesi toplumu özgürleştirmiyor; tam aksine toplumsal zamanı veya mekânı belirleyen kurumun da ortadan kalkmasını kaçınılmaz kılıyor. Bununla birlikte toplumun kendisi de kayboluyor. Bunun sonuçlarından bir tanesi askeri bir fragmantasyon. İkinci sonuç mekânsal bütünlüklerin kırılması, yeni mekânsal dinamiklerin ve toprakların oluşması; askerileştirilmiş yeni iç sınırların oluşturulması; fakat aynı zamanda dış sınırların tamamen aşılması ya da anlamsızlaşması. Üçüncü sonucu da fragmantasyonun son derece hızlı bir şekilde aşiret temeline dayandırılması; ya da mezhebi temelde yeniden tanımlanması sonucunda toplumun kendisini yönetemeyecek hale gelmesi. Bu koşullarda ortaya çıkan alternatif radikal bir İslamcılık ya da radikal bir ideoloji olabilir.

Bu noktada IŞİD gibi radikal İslami örgütlerin ortaya çıkması nasıl gerçekleşti? Suriye’ye yönelmeleri sonrasında ÖSO’yu kısa bir sürede egale edebilecek bir güç haline geldiklerini görüyoruz. Bunu nasıl açıklamalıyız? IŞİD’in Musul’u işgal etmesi görece daha kolay olurken Suriye’de aynı durumun gerçekleşmemesi konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Aslında ikisinde de ortak noktalar var. Hatta bu ortak noktaları Libya’da ve Yemen’de de görüyoruz. İbn-i Haldun’dan beri şunu biliyoruz: Eğer bir toplumda çok sayıda “asabiyet” varsa, o asabiyetlerin iktidara ulaşabilmesi mümkün olmuyor. Birbirlerini nötralize ediyorlar. Bu koşullarda radikal bir davaya sahip olan bir aktör kendisini dayatabiliyor; hele de bu aktör bazı iç dinamiklere dayanmışsa ve bazı dış dinamiklerden beslenebiliyorsa kendisini şiddet yoluyla çok daha kolay bir şekilde dayatabiliyor. Mesela 1990’larda Afganistan’da Talibanlar’ın yükselmesinin nedeni buydu. 1990lar’da Afganistan’da Sovyetler Birliği yenilmişti, savaş zafere ulaşmıştı; fakat aynı zamanda savaş ağaları arasındaki çatışmalar bir birliğin oluşmasını engelliyordu. O zamana kadar kimsenin bilmediği, hatta var olmayan, sadece radikal yeni bir temelde ortaya çıkan Talibanlar kendilerini rahatlıkla dayatabildiler. Bugün hem Suriye’de hem Irak’ta olan da bu. Suriye toplumunun şiddetli fragmantasyonu bunu mümkün kılıyor. Irak’ta mezhepçi dinamiklerin son derece radikalleşmesi Sünni bölgede IŞİD’in kendisini dayatabilmesini, eski Baas dinamikleri veya aşiret dinamikleri gibi diğer dinamiklere tahakküm etmesini mümkün kılıyor.

Çok önemli ikinci bir nokta daha var, orada da İbn-i Haldun’a değinebiliriz. İbn-i Haldun’a göre “cité/città” anlamında Medine’nin oluşabilmesi için toplumun pasifleştirilmesi, silahsızlandırılması gerekiyor; fakat aynı zamanda silahsızlandırılmış bir toplumun yarın kendini çeteleşme riski taşıyan kendi devletine, kendi halifesine; ya da dışarıdan gelen bir tehlikeye karşı da koruyabilmesi mümkün değil. O yüzden İbn-i Haldun’un iktidar teorisi neredeyse tümüyle bu çıkmaz üzerine bina edilmiş durumda. Ona göre, her iki alternatif de mümkün değil: Eğer Medine’yi silahlı bir biçimde bırakırsanız o zaman Medine’nin medeni olması mümkün değil; ama silahsızlandırırsanız da kendini koruyabilmesi mümkün değil. Machiavelli’ye baktığınız zaman o tam tersini söylüyor: Machiavelli Medine’nin silahlandırılmasının zorunlu olduğunu söylüyor. Musul gibi yaklaşık 1 500 000 nüfusa sahip, 86 000 asker tarafından korunan, kasalarında yaklaşık 500 000 000 dolar olan, ama halkı silahsızlandırılmış bir şehrin iki dakika bile dayanamaması hem İbn-i Haldun’un hem de Machiavelli’nin teorilerini çok açık bir şekilde doğruluyor.

IŞİD nasıl El-Nusra, El-Kaide gibi örgütler bölgede etkinken onları reddedip kendini bu şekilde konsolide edebildi? IŞİD’in bu kadar büyümesini nasıl değerlendirmeliyiz?

IŞİD aslında El Kaide’yi reddetmedi. Kendisinin gerçek El Kaide olduğunu söylüyor. El Kaide’nin bir devamı. Bu radikalleşmenin tarihinde genellikle görülen bir olgu; bir hareket kendisini fersah fersah aşan dinamiklere ve fizikçilerin bifürkasyon dediği kopuşlara yol açabiliyor. Aslında IŞİD El Kaide’nin en önemli ürünü. Hem yeniden konfigüre edilen bir şekli, hem de başarısı. IŞİD konusunda anlamamız gereken şey şu: bir yandan örgütün okuyabildiğimiz, anlayabildiğimiz bir şeceresi var, 1980’den bu yana radikal İslami hareketlerle ilgili hemen hemen bütün simaları, safhaları biliyoruz; ama diğer yandan da hareket bir devamlılık gösterse bile bu devamlılık içinde sürekli iç kırılmalar yaşanıyor. Bu kırılmalar sosyolojik kırılmalar, yeniden radikalleşme kırılmaları, aynı zamanda nihilist dinamiklerin seferber edilmesini de beraberinde getiriyor. Nazizm’de de böyle bir örnek var. Hareketin kendisini sürekli radikalleştirmesi, hareketin her dönemde birbirinden tamamen farklı yeni sosyolojik profiller kazanmasını kaçınılmaz kılıyor. O yüzden 1980’lerde Abdullah El-Azam etrafında oluşan radikal İslamcılık, 1988 El Kaidesi, 2001 El Kaidesi birbirine benzemiyor. 2011 El Kaidesi veya IŞİD de birbirine benzemiyor. Sosyolojik açıdan bu çok ilginç bir olgu. Belki de orada sosyolojinin söyleyebileceği çok bir şey kalmıyor.

Bir yandan da uluslararası ilişkiler bazında düşünürsek, IŞİD’le Ortadoğu devletleri arasındaki ilişki nasıl yorumlanmalı? Özellikle hem uluslararası koalisyona katılıp hem de üstü kapalı bir şekilde IŞİD’e destek veren ülkeler görüyoruz…

Öncelikle belirtilmesi gereken, hem İran hem Türkiye hem de Körfez ülkelerinin bölgenin mezhebileştirilmesi açısından ellerinden gelen her şeyi yapmış oldukları. Bunu yaparken aynı zamanda da artık kendilerinin kontrol edemeyeceği dinamikleri yarattılar. Bu El Nusra için de, IŞİD için de geçerli. Burada çok ciddi bir tarihsel sorumluluk var. Son Peşavar olayları nedeniyle geçen gün sanıyorum Radikal’de bir yazı yayınlanmıştı; Afganistan’da savaş ağaları arasında bir savaş olmasaydı büyük bir ihtimalle Talibanlar kazanamazdı; fakat Pakistan’ın desteği olmasaydı da kazanamazlardı. Pakistan Talibanları, Afganistan’ı kontrol etmek için destekledi; fakat daha sonra kendisi de Talibanlaşmaktan kaçınamadı. Bu Türkiye için de Körfez ülkeleri için de geçerli. İran için tam geçerli değil; çünkü İran’ın bir milis diplomasisi var. 1980’lerde Sünni-cihadi temel Asya’da yayılırken İran tam aksine milis temelinde Lübnan’da ve Irak’ta yerleşmeye çalıştı. Bu milis desteği sanıyorum -Belucistan dışında- İran’ı cihadileşme tehlikesinden koruyor. İkinci olgu şu: Türkiye’nin IŞİD’i desteklemesi bilinçli, Kürtlüğe karşı ve mezhebi temele dayanan bir siyaset. Körfez’de tam bu değil, ama orada da artık kimin ne karar aldığı da bilinemiyor. Riyad’ın IŞİD‘e karşı olduğunu söylemesi veya koalisyona katılması, Suudi Arabistan’daki diğer iktidar mercilerinin bu örgütü desteklememesi anlamına gelmiyor. Devlet içi fragmantasyon son derece ciddi riskleri de beraberinde getiriyor. Bir yığın araştırmacı Suudi Arabistan’ın çok ciddi bir parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söylüyor.

Kimi zaman IŞİD tamamen irrasyonel tercihler üzerinden bir araya gelmiş bir örgüt, bir şiddet makinesi olarak değerlendiriyor; fakat bu kadar geniş bir alana yayılmış, güçlü bir örgütlenme kapasitesi yaratmış bir örgütün bu şekilde irrasyonellik temeli üzerinden tartışılması doğru mu? IŞİD’i bu kadar güçlü kılan şey tam olarak nedir?

Konuya ikircikli yaklaşmamak lazım. Bazı aktörler hem çok rasyonel olabiliyor, hem de bu rasyonelliği tamamen sınırlandıran, hatta sıfırlaştıran nihilist bir dinamik içinde oluyor. Nazizm’de de görüyoruz bunu. Nazizim bir yandan çok rasyonel. İktidar stratejilerine, gelecek tahayyüllerine, ordunun yeniden örgütlenmesine, hatta işsizliğin çözülmesine baktığınız zaman çok rasyonel; fakat diğer yandan da kendini sürekli sıfırlayan, kendi yarattığını yok eden nihilist bir dinamiğe sahip. Bu tür hareketleri algılayabilmek çok zor. IŞİD de aynı şekilde. IŞİD’in irrasyonel olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. Tam tersine. 21. Yüzyılda bu türden bir devletleşme sürecinin oluşabilmesi o kadar da kolay bir iş değil. Bu olgu İslamcı dinamikler sayesinde Afrika’da da yaşanıyor. Toprağa, mekâna, zamana sahip olabilme faktörü burada da ortaya çıkıyor. Diğer yandan IŞİD radikalleştirdiği sürecin dinamikleriyle kendisini imha edebiliyor. Bu iki gelişim aynı anda, birbirlerini tamamlayan iki süreç olarak ortaya çıkıyor. Mesela Şengal’e o şekilde saldırmak gerçek bir intihar hareketiydi, Kobane’ye o kadar şiddetli şekilde saldırmaksa intiharın da ötesine geçiyor. Sanıyorum en azından 1000 kişi kaybettiler. Hâlbuki eğer salt rasyonalite içinde olsalardı ellerindeki topraklarda kendilerini güçlendirmeleri gerekirdi.

IŞİD’i çekici kılanın ne olduğu konusunda ise elimizde ciddi bir araştırma eksikliği var. Benim okuyabildiğim şu: 1990lar’da ve 2000’lerde Arap âleminde önemli bir pasifleşme yaşanıyor. Özellikle Mısır’da İslamcı gerillaların sindirilmesi ve Cezayir iç Savaşı’ndan sonra Arap âlemi bir yandan barışçıl bir âlem haline geliyor; fakat aynı zamanda marjlarda yoğun bir şiddet üretiyor ve bu şiddet unsurları kendi aralarında birleşebiliyor, yeni yapılara yol açabiliyor. 11 Eylül’e gelen süreç şuydu: bir dizi Arap ülkesinden giden, sosyal bir temele sahip olmayan; ama sayıları binlere varan, bir elit kategorisine tekabül eden radikal bir muhitin oluşması. Bu muhitin kendisini “uzaktan”, Afganistan, Sudan, Somali hatta Avrupa sahalarından, hatta Ortadoğu hapishanelerinden yola çıkarak yeniden radikalleştirmesi ve kendini fedaya dayanan bir aksiyoloji geliştirmesi. Bu olmasaydı 11 Eylül olamazdı. 11 Eylül’ün 1980’lerde olması mümkün değildi. Bu marjlarda oluşan radikalizm günün birinde kaçınılmaz olarak on binleri çekecekti. 2000’lerde birkaç bin “mücahid” söz konusu, şu anda ise on binlerce kişiden bahsediyoruz. Bu aynı zamanda nesilsel bir yenileştirmeyi beraberinde getiriyor. El Bağdadi şu anda Bin Ladin’in 11 Eylül dönemindeki yaşına sahip; 43 yaşında. Nesilsel yenileşme, yeni bir elitin oluşması, sınıflararası koalisyon… El-Kaide ve IŞİD’in oluşmasında ve gelişmesinde bu tür bir yığın faktör devreye giriyor. On binler söz konusu olduğu zaman artık sıradan bir hareket gibi davranamıyorsunuz. İkinci olgu: marjlarda kalıyorsunuz, marjlarda oluşuyorsunuz; ama bir noktada marjlardan merkeze yeniden dönmeniz, merkezi kontrol altına almanız gerekiyor. Şu anda IŞİD’in yaptığı bu.

Bir de Suriye dışından da çok fazla katılım var. Dünyanın en geniş katılımlı uluslararası örgütü halinde. İngiltere, Fransa gibi diaspora olarak tanımlayabileceğimiz alanlardan bu kadar fazla katılım olmasının nedeni nedir?

Yine aynı olgu. Marjların getirdiği çekim gücü, savaşın marjlarda yaşanması, bir savaş tahayyülü, “war game” tahayyülü… Şunu unutmamak gerekiyor, IŞİD’in estetiği tamamen gotik bir estetik. Gotik derken 14. Yüzyıldan değil son 10-20 yıldaki gençlerin estetiğinden bahsediyorum. IŞİD bu gotik estetiğin hayata geçirilmesi. Bu da son derece çekici bir güce sahip. Buna ek olarak İslam’daki hicret olgusunu hatırlatmak gerekli. Peygamberin bir hadisi var: “İslam yabancılıkta (ya da gurbette ) doğdu. Yeniden gurbete gidecek. Yabancılar aramızdaki en mutlu kişilerdir.” Bu hicret olgusu sembolik olarak son derece önemli. Bu insanların Suriyeli ya da Iraklı olmaması bir sorun yaratmıyor. Tam tersine dışarıdan gelmiş, her şeyini feda etmiş muhacirler olarak kabul görebiliyorlar. Muhacirlerin bir toplumu ele geçirmesi İslam’da ilk defa görülen bir olay değil. İslam imparatorluklarının kurulmasının temelinde de kısmen bu olgu var ve bunun getirdiği büyük bir çekicilik var.

Musul’un işgalinin hemen öncesinde Barzani liderliğindeki Güney hükümeti Bağımsız Kürdistan’ın ilanına hazırlandığını deklare etti. IŞİD çok kısa süre sonra Musul’u işgal etti. Bundan çok kısa bir süre sonra da Şengal’e saldırdı. Güney Kürdistan’ın bu saldırı karşısındaki hazırlıksızlığını nasıl değerlendirmek lazım? Şengal’in ardından Güney-Kuzey Kürdistan arasında bir kırılma olduğunu veya kırılmanın kristalize olduğunu söyleyebilir miyiz?

Hem Güney Kürdistan’da hem Rojava’da aslında aynı kriz yaşandı. Güney Kürdistan’da yaşanan şuydu: birincisi, bölge askeri olarak oldukça zayıftı. Kürt Medinesi, toplumu, artık savaşı ya da şiddeti arkasında bıraktığını düşünüyordu. Genel geçer model Atina demokrasisiydi. Yarı patrimonyal, yarı demokratik; fakat şiddet temelinde örgütlenmeyen bir toplum. Savaş artık Kürtlerin ufkundan çıkmıştı. İkinci bir faktör: Şengal’in Suriye Kürdistanı’yla topraksal bir devamlılık içinde; ama Irak Kürdistanı’yla bu devamlılığı yok. Sanıyorum o yüzden IŞİD’in daha çok Güney Irak’a yöneleceği hesabından yola çıkarak, Şengal’e bir saldırı olabileceğini düşünemediler. Aynı şekilde sanıyorum Rojava’da da bu kriz yaşandı; çünkü orada ortaya konulan model kısmen hegemonyaya dayalı, kısmen de demokratik temsili içeren bir sistemdi. Aynı zamanda İsviçre kantonları benzeri bir model olduğu söyleniyordu. PYD 2012’den itibaren El Nusra’yla savaştaydı; ama bu bir şehir savaşı değildi. Herhalde Medine’nin saldırıya uğrayabileceğini PYD de düşünmüyordu; ancak PYD farklı bir gelenekten geldiği için askeri olarak direnebilme kapasitesi vardı. Her iki bölgede de kriz yaşandı ve şiddetin ve savaşın artık uzak bir tarihte kalmadığı, tam tersine günlük yaşamı belirleyen bir olgu olduğu büyük bir acıyla öğrenildi. Kırılma var; fakat aynı zamanda bu kırılmayla birlikte hem Şengal’de hem Kobane’de olup bitenler bir dayanışmanın mümkün olacağını da gösterdi. Mesela Peşmerge’nin Türkiye Kürdistanı’nda o kadar heyecanlı bir şekilde karşılanması, alkışlanması, Irak Kürdistanı’nda Kobane üzerine yapılan tartışmalar… Yani sanıyorum Kürt bölgesel sistemi kendi içinde ihtilafları olsa bile bu dayanışma mekanizmalarını ortaya koydu.

Rojava’daki kanton modelinden bahsetmişken bu modeli nasıl okumalıyız sizce? PKK’nin kafasındaki idealin gerçekleştirilmesi olduğunu söyleyebilir miyiz?

PKK / PYD için bir devletleşme modeli ve Abdullah Öcalan’ın son on yılda oluşturduğu düşüncenin ya da toplum modelinin pratiğe geçirilmesi. Bunun Kürtler için belli bir önemi var; ancak dünyanın pek çok yerinde demokrasiyi aşan yeni bir toplum modelinin oluşturulması arayışları var. Sanıyorum PYD açısından olup biten bu.

Özellikle PYD’nin ortaya çıkıp Rojava’daki kantonları ilan etmesinden sonra ÖSO ve İslami örgütlerin PYD’ye karşı oldukça sert bir şekilde eleştiri yönelttiğini ve muhalefet ettiğini görüyoruz. PYD, hem Esad rejimine hem de ÖSO’ya karşı bir siyaset izleyerek ne yapmak istedi? Bu muhalefet ne üzerinden gelişiyor?

Ben eleştirilerle pek ilgilenmiyorum aslında; yani herkes son derece zor bir durumda, herkes komplo teorilerinin peşinde, herkes yenilgiye bir sorumlu bulmak istiyor, bu da belki anlaşılabilir bir şey. Ama benim görebildiğim kadarıyla olup bitenlerin temelinde Suriye krizinin sürekli şekil değiştirmesi yatmakta. Her yaz Suriye’de bir kırılma yaşanıyor ve savaşın kendisi yeniden tanımlanıyor. Bunun ilk adımı 2011 yazında atıldı. 2011 yazının belirleyici olayları Suriye’deki muhalefetin bir kısmının şiddete kayması ya da silahlanması ve aynı zamanda mezhebi bir temele oturması oldu. Bu mezhebi temelin en önemli göstergesi kurulan ilk birimin adının El Muaviye olması. Hatta ikinci bir birim daha kurdular: Saddam Hüseyin; fakat sonra onun adını değiştirmek zorunda kaldılar. İkinci bir kırılma 2012 yazında, 18 Temmuz’da Şam’da yapılan saldırının rejime çok ciddi bir hasar vermesiyle yaşandı. O kırılmadan sonra bir yandan Şam rejimi büyük ölçüde Kürdistan’dan çekildi, diğer yandan da o tarihten itibaren uçaklar kullanılmaya başlandı. Üçüncü kırılma 2013 yazında Hizbullah tarafından El Kuseyr’in alınması ve bunun El Kuseyr, Şam, Homs ve Lazkiye’yi içeren bir “Alevistan” devleti kurulmasını gündeme getirmesi. Dördüncü kırılma bu yaz yaşanan kırılmalar: IŞİD’in yükselmesi ve Suriye savaşının Irak ve hatta Lübnan’ı da içerecek şekilde yaygınlaşması. Bu 11-12 ay gibi kısa döngülerin oluşmasının nedeni, her döneme has süreçlerin kısa bir zaman içinde bir tıkanma noktasına varması ve ancak çok daha yoğun bir şiddet yoluyla aşılabilmesi.

2012’de 18 Temmuz saldırılarından sonra ortaya çıkan durumu İbn-i Haldun çok iyi ifade ediyor: Eğer bir iktidar topraklarının tümünü kontrol edemiyorsa, o zaman stratejik eksenlerin ve başkentin kontrolüne ağırlık veren yeni bir strateji düşünmeli. Koruyamayacağınız yerlere on binlerce asker gönderirseniz bunun size stratejik olarak hiç bir faydası olmaz. Suriye bunu Kürt şehirlerinden çıkarak çok rasyonel bir şekilde yapabildi. İkincisi; burada Türkiye’ye verilen bir cevap vardı. Türkiye’nin Suriye’nin silahlı mücadelesine destek vermesi aynı zamanda Suriye’nin PKK yanlısı ya da PKK’nin devamı olarak görülen bir örgütü öne çıkarmasını mümkün kılabildi. Üçüncüsü; Kürtler açısından olup biten sanırım şu: 2011 yaz silahlanmasına kadar Kürtler devrimin içerisindeydi. Kamışlı’da, Kobane’de bir yığın gösteri oldu; fakat 2011 yazından itibaren bir devrim mantığından çıkıp iç savaş durumuna girilmesiyle, özellikle de mezhebileşmeyle birlikte Kürtlerin artık bu harekette yer alabilmesi mümkün olamadı.

Bugün ne Irak’ta ne Suriye’de Kürtlerin bu yaşananları Kürtçeye çevirebilmesi mümkün değil. Sünni ihtilafını, ya da Nusayri-Sünni ihtilafını siyasi olarak Kürtçeye çevirebilmek mümkün olmuyor. Daha önce Baas diktatörlüğüne karşı savaş Kürtçeye tercüme edilebilen bir şeydi; ya da Irak’ta demokrasi, Kürdistan’da federasyon Kürtçeye tercüme edilebilecek şeylerdi. Hatta 2005’te Suriye’nin demokratikleştirilmesiyle ilgili Şam Deklarasyonu imzalandı. Bu deklarasyonun oluşmasında Kürtler önemli rol oynadı. Bunun Kürtçeye tercüme edilmesi mümkündü. Sanıyorum ilk kezdir ki Kürtler son derece ciddi bir biçimde siyasi tercüme sorunu yaşıyor. Arap âleminde yaşananları kendi siyasi dillerine, kendi tecrübelerine tercüme edemiyorlar, bu yüzden de kalkıp Arapların iç savaşlarına katılabilmeleri mümkün olmuyor; çünkü artık söz konusu olan sadece bir diktatörlüğe karşı olmak değil, mezhebi bir dinamiğin içine girmek. Bu mezhebi dinamik geçmişe göre çok daha yıkıcı bir dinamik; çünkü sosyal darwinist bir nitelik içermekte ve büyük katliamları kaçınılmaz kılmakta.

Peki, Güney Kürdistan’da böyle bir dinamikten bahsetmek mümkün değil mi sizce? Mesela Irak’ta Maliki yönetiminde çok ciddi bir Şii önderliği yaşandı. Sizce Güney Kürdistan’da mezhebileşmeyi Sünniler lehine etkileyecek bir dinamikten bahsetmek mümkün mü?

Mümkün değil; çünkü Kürtlük olgusu var. Bunu şurada da gördük: Kürtler aslında Sünniler ve Şiiler arasında çok uzun bir süre arabulucu olmak istediler. 2004 ve 2007 arasında Irak’ta bir iç savaş yaşandı ve bu döneminde Kürtler arabuluculuk yapmak için ellerinden geleni yaptılar. Bu aynı şekilde 2011, 2012, 2013 yılları için de geçerli. Kesinlikle Sünni bir kimlik kazanmadan Sünnilerin sisteme yeniden entegre edilebilmesi için ellerinden geleni yaptılar; fakat bunu hiç bir şekilde Şiiliğe düşmanlık temelinde de yapmadılar. Tercüme meselesinin yaşanmasının sebebi de şu; Kürtler kendi geçmişlerini mezhebi bir temelde okumuyorlar, geleceklerini de bu şekilde tahayyül etmiyorlar. Kendi ihtilafları çok daha değişik temellerde oluşmuş, siyasi ihtilaflar. Değişik partiler arasında ihtilaflar olabiliyor, Irak Kürdistanı’nda 9 ay boyunca hükümet kurulamıyor, PKK’yle Irak Kürdistan Yönetimi arasında ihtilaflar oluyor. PKK’yle Kürdistan hükümeti arasında hem devamlılıklar, hem ortak bir sistem var, hem de çok ciddi ihtilaflar var. Kürtler arasındaki ihtilafları da şu anda Arap siyasi diline tercüme edebilmek mümkün olmuyor.

Kobane üzerine odaklanırsak, özellikle uluslararası koalisyonun müdahalesinin gecikmesi düşünülürse, dört parçadaki eylemlerin koalisyonu müdahaleye ittiğini söyleyebilir miyiz? Veya aynı şekilde iki yıldır IŞİD ve El Nusra Kobane’ye çeşitli saldırılar gerçekleştirirken bu yaz gerçekleşen saldırıların uluslararası gündemde bu kadar yer alması nasıl yorumlanmalı?

Söz konusu olan daha çok bir körleşme. Büyük devletlerin ille de rasyonel stratejilere sahip olduğunu düşünmüyorum, bazen tamamen kör oluyorlar. Bu okuyamama veya körleşme durumu bazen çok ciddi sonuçları da beraberinde getirebiliyor. Örneğin Amerikan yönetiminin 2011 sonrasında Ortadoğu’yu okuyabildiğini söyleyebilmek mümkün değil. 2014’te müdahale etmelerinin nedeni ise şiddetin son derece ciddi bir şekilde, hem niceliksel hem de niteliksel anlamda boyut değiştirmesi. Varılan nokta artık küçük cihadî bir grubun orada yer tutması değil; bir devletleşme sürecinin başlaması. 2014 başlarına kadar Suriye’de 1200 milis bulunmaktaydı. Bu milislerin birbiriyle savaşması Amerika açısından hiç bir sorun yaratmıyordu. Zaten bu milislere karşı nasıl bir askeri güç kullanılabileceği de pek bilinmiyordu. 2014’te ortaya çıkan tablo çok daha değişik: artık kendini bir devlet olarak algılayan bir yapının oluşması ve bu yapının önemli bir mekâna sahip olması söz konusu. Mesela şu an Irak Kürdistanı’yla IŞİD’in sınırı 1053 km. Barzani “Biz Irak’ı terk etmedik, Irak bizi terk etti.”dediğinde anlatmak istediği Irak’ın topraksal olarak Kürdistan’dan uzaklaşması. Şu anda IŞİD’in kontrol ettiği bölge İngiltere kadar. Bu şekilde IŞİD’in mekânı ve zamanı kontrol etme imkânı var. Zaman ve mekân bir devleti oluşmasını mümkün kılan en önemli kaynaklar arasında yer almakta; iktidar, bir erkin zamanı mekâna dönüştürmesi, kendisine bu yolla bir devamlılık sağlayabilmesi anlamına gelmekte. Sanırım bu da Amerika’nın kabul edebileceği bir şey değildi.

Türkiye’nin bu süreçte oynadığı role biraz değinirsek, özellikle Kobane işgali sürerken izlediği dış politika hakkında ne düşünüyorsunuz?

Onu felaket ve cinnet dışında başka bir terimle tanımlayabilmek mümkün değil. Türkiye’nin dış politikasında Kürt düşmanlığına dayalı belli bir rasyonelite var. Suriye’yle ilgili olarak bunu açık bir şekilde dile getirmek gerekiyor; fakat ondan sonraki safhada cinnete gidiliyor. Mezhebi temelde bu şekilde diretebilmek Türkiye’yi güçlendirmiyor, tam tersine zayıflatıyor. 2011 veya 2012’de olsaydı herkes Beşer El Esad’ın üç ay içerisinde düşeceğini söylüyordu. O zaman için belki bu siyasete rasyonel bir siyaset denilebilirdi; fakat 2014’te bu siyasete devam edebilmek hem rasyonel hiç bir sonuç vermeyen bir siyaset, hem de Amerika’da, İngiltere’de, hatta Körfez ülkelerinde çok ciddi bir prestij kaybından başka hiç bir şeye yaramıyor. Buna ek olarak, Türkiye bunun bedelini ödeyebilecek durumda değil. IŞİD elemanlarına kalkıp “Burada milli bir sınır var. Milli egemenliğe tabii ki saygı gösterilir” diyemezler ve demeyecekler. Türkiye’den katılımlar sanıyorum 3000-4000 kişi civarında. Bunların yarın öbür gün Türkiye’ye dönmemesi için hiç bir sebep yok. Türkiye’ye dönme, aynı zamanda yeni radikal aksiyolojilerin de Türkiye’de tatbik edilmesi tehlikesini içermekte.

6-7 Ekim, Serhildanlar, Kuzey Kürdistan’da yaşananları ortaya çıkaran dinamikler neydi? Özellikle 6-7 Ekim Kürt hareketi açısından, hem HDP’nin Türkiyelileşme projesi bağlamında, hem Hizbullah’ın yeniden şiddet pratiği olarak ortaya çıkması, hem de AKP açısından düşünüldüğünde ne ifade ediyor?

6-7 Ekim aslında hem 70ler’in hem de 90’ların konsantre bir şekliydi. Sanıyorum bu açıdan son derece tehlikeli şeyler yaşandı ve yarın yeniden yaşanabilir. Sadece Kürdistan’da değil. 70’lerin konsantre bir hali; çünkü 70ler’de görülen şiddet olguları yeniden yaşandı. 90lar’ın konsantre hali; çünkü devlet büyük çapta bir şiddet kullandı. Buna ek olarak da kitlesel bir katılım söz konusuydu. En önemlisi bence 6-7 Ekim sadece AKP stratejisinin iflasını veya Kürt hareketinin direnme kapasitesini değil, aynı zamanda yarın bir kriz döneminde şiddetin son derece kitlesel bir şekilde yaşanabileceğini gösterdi.

Özellikle son 3-4 yıldır Kürt hareketi içinde hep meseleyi Türkiye içinde görmek gibi bir eğilim vardı. Kobane’yle beraber meselenin ulusaşırı boyutu ortaya çıktı. Mesela 90lar’da gerilla cenazeleri hep Türkiye’den diğer parçalara gidiyordu. İlk defa Kobane’den Kuzey’e gelmeye başladılar. Yani cenazelerin yönü değişti. İlk defa ulusaşırı bir tahayyül kazanıldığını söyleyebilir miyiz?

Bilemiyorum; fakat şu olgu var; son 20-25 yıldır, aslında her zaman, Kürtler birbirini besleyen ve meşrulaştıran ikili bir süreçten geçiyor. Hem bir Kürdistanlaşma süreci, hem de sürekli bir şekilde yeniden Türkiyelileşme, yeniden Iraklılaşma, yeniden Suriyelileşme süreci. Hem devletler tarafından belirlenen bir sahada yer alıyorlar ve buradaki konumlarını genel Kürdistan sahasında bir meşruiyet olgusu olarak kullanıyorlar, hem de bu devletler sınırlarının aşılmasıyla yeniden Kürdistanlaşma, yeniden Kürdistani olmanın getirdiği meşruiyetin Türkiye, Suriye, İran ve Irak bağlamında kullanımı söz konusu. Sanıyorum bu iki süreç henüz sona ermedi; fakat aynı zamanda da şunu görüyoruz; büyük bir ihtimalle Kürt toplumu ve diğer toplumlar arasında çok ciddi farklılaşmalar açılıyor. Irak ve Suriye’de dediğim gibi bu çok açık bir boyuta vardı; yani ortak politik bir dil kalmadı. Bu Türkiye için de kısmen geçerli. Kürtlerin İstanbul’daki varlığı veya HDP’nin varlığı ne olursa olsun Kürdistan siyasi ve sosyolojik olarak ayrı bir iklime dönüşüyor. Bunun önüne geçilebilmesi bana son derece zor geliyor; ama aynı zamanda Türkiye ve İran’da hala ortak bir siyasi dil var. “Türkiye’nin demokratikleşmesi” dediğinizde Kürtler bunu anlıyor veya İran’da teokrasinin sona ermesi için bir slogan attığınız zaman Kürtler bunu siyasi gramerlerine dâhil edebiliyor. Bunun mücadele vermeye değer olduğunu düşünebiliyorlar. Sanıyorum bu siyasi dil tükenmedi. Yarın eğer Türkiye’de AKP’nin getirdiği ve dayattığı mezhebileşme çok ileri bir boyuta varırsa nasıl olur bilemiyorum. İran mezhebileşmede bir sınır konulması zorunluluğunu kısmen de olsa anladı mesela. Bir de her iki ülkede de demokratik bir muhalefet var. Irak’taki demokratik muhalefet sayıca çok az mesela, Suriye’de de aynı şekilde; ancak İran ve Türkiye için bunu söyleyemiyoruz. Toplumun bir kısmında da olsa, Kürtlerden bazı beklentiler var.. Bu beklentiler Kürt-Türk, Kürt-Fars ya da Iran devamlılığını sağlıyor; fakat dediğim gibi, dikotomik düşünmemek gerekiyor; yani farklılaşma da son derece ciddi boyutta. Hatta Türklerin ve Kürtlerin radikalleşme ve deradikalizasyon süreçleri aynı değil. Mesela Kürtlerin Gezi’ye katılımı her şeye rağmen son derece sınırlı kaldı. Radikalleşme ve radikalizmden çıkma süreçleri bile aynı değil. O yüzden hem farklılaşmayı hem de her şeye rağmen devamlılığın korunmasını birlikte düşünmek gerekiyor.

Şengal’den önce ve sonra Kongre için pek çok tartışma oldu. Bütün bunlardan sonra Şengal, Kobane ve günümüze gelen süreçte bahsettiğiniz gibi bir farklılaşma, aynı zamanda da bir dayanışma olgusu görüyoruz. Sizce bunun Kürt Ulusal Kongresi’nin yeniden oluşturulması yönünde bir etkisi olur mu?

80li ve 90lı yıllarda bölgesel bir siyasi Kürt sahası vardı. Bu saha aynı zamanda da bölünmüş bir sahaydı. Hatta ilişkilerin şiddetle çözülmeye çalışıldığı bir saha. PKK, İran ve Irak Kürtleri arasında savaşlar yaşandı. Son 15-20 yıla baktığımızda ortak bir siyasal saha oluştuğunu ve bu siyasal sahada aktörlerin sayısının son derece azaldığını görüyoruz. Suriye’de kağıt üzerinde 14 gözükse bile aslında 2-3 örgüt var, aynı şekilde İran’da gerçekten faal 2-3 örgüt var, Irak’ta Kürdistan hükümeti ve üç örgüt var, Türkiye’de tek bir örgüt var. Bunun sonucu olarak sanıyorum Kürtler arasında bölgesel Kürt sistemin hem ihtilaflı olması, hem de bu sistemin kendi sorunlarını şiddetle çözmemesi konusunda tam bir hemfikirlik var. Sistem ihtilaflı; ama aynı zamanda sistemin iki tane eşitler arasında birincisi var: Bir yandan Irak Kürdistan hükümeti, diğer yandan PKK. Bunların çizdiği kırmızı çizgiler herkes tarafından kabul ediliyor; ama aynı zamanda bunların imkân verdiği şeyler herkes tarafından kabul edilen fırsatlar olarak da görülüyor. Bu iki aktör ihtilaflı aktörler; ama aynı zamanda da sorunlarını şiddet yoluyla çözmemeye karar vermiş iki aktör. Ulusal Kongre olur mu olmaz mı, bilemiyorum; ama içinde bulunduğumuz koşullarda bu sistemin işlememesi için hiçbir neden yok.

Son olarak PKK ve PYD’nin uluslararası imajının bu süreçten nasıl etkilendiği hakkında neler söyleyebilirsiniz? Salih Müslim’in Amerika’yla, Barzani’yle temaslar kurduğunu görüyoruz. Sizce bu tanınmaya, diplomatik ilişkilere giden bir süreç mi?

Diplomatik ilişkilere giden bir süreç, gitti de. Bu tanıma şeklinde olur mu bilemiyorum; ama şu açık; genel olarak Kürtlerin imajı epeyce yükseldi. Bunu biraz da üzülerek söylüyorum; çünkü aynı zamanda Arapların başına gelenleri unutuyoruz; ancak Irak’ta da Suriye’de de direnen tek unsur, tek halk Kürtler. Irak’ta kör topal da olsa bir demokrasinin olması ve bunun dışarı yansıması son derece önemli bir olgu. Suriye’de ise kadınların rolü kendi başına çok önemli. Bazı büyük markalar Kürt kadın gerillalarının kıyafetlerini model olarak tanıtıyorlar. Böyle bir gelişme olması son derece önemli. Bir yığın şey artık uluslararası ilişkilerde resmi değil; belki hiçbir zaman da olmadı. Mesela Türkiye’yi herkes tanıyor; ama Türkiye’nin prestij kaybını gördüğünüz zaman bu tanınmanın pek de olumlu bir yansımasını görmüyorsunuz. Aynı zamanda PKK tanınmıyor; ama herkes PKK’yle temas içerisinde, bunu da herkes biliyor.

Klişenin Ötesi Hakikatin Berisinde Hizbullah
Adnan Çelik

Hizbullah’a dair genel tartışmaya geçmeden önce, var olan iki klişeye dair şu tespitle başlayalım. Özellikle doksanlı yıllardaki Hizbullah pratiği için “devletin çıkarlarına alet olan kontra bir örgüt” ve 6-8 Ekim serhildanları sonrasında ise Hüda-Par’a yapılan “devlet kontrolünde provokasyon yapan parti” gibi yakıştırmaların meselenin en azından iki önemli dinamiğinin üzerini örttüğünü söylemek mümkün: Öncelikle Hizbullah’ın doksanlı yıllarda devlet tarafından “kullanıldığı” söylemi iki açıdan eksiktir. Birincisi devleti kesinkes merkeze koyan ve onunla ilişkilenen yapıların tamamen devletin çıkarları lehine dönüştüğünü varsaymaktadır ki bu da devletle ilişkilenen yapıları pasif, kendisi üzerine düşünemeyen bir bağlama oturtmaktadır. Oysaki doksanlı yılların başından sonuna kadar Hizbullah’ın devletle kurduğu ilişki kazan-kazan yaklaşımına dayalı son derece stratejik bir ilişkidir. Bir yandan hem dağdaki silahlı gücü, hem de kent merkezlerindeki serhildan gücü ile devleti ciddi anlamda zorlayan PKK’ye karşı koyabilmesi imkânsız olan Hizbullah’ın devletin bütün silahlı, lojistik ve istisna hali hukukuna dayalı gücünü arkasına alarak gerçekleştirdiği şiddet eylemlerinin halkta yarattığı infial ve korkuyla kendine alan açması; öte yandan da PKK karşısında son derece zorlanan devletin Kürtler arası bir yerel çatışma dinamiği üzerinden kentsel mekandaki PKK gücünü kırma, sindirme hedefinin çakıştığı böylesi bir bağlamı “kullanma” olarak tarif etmekten ziyade simbiyotik bir ilişki olarak görmek gerekir. İkinci olarak 6-8 Ekim serhildanlarında yaşanan şiddet pratikleri ile başlayan ve Cizre’de doruğa ulaşan gerilimin, “kullanıldılar” söylemine eklemlenen “provokasyon” ile taçlandırılması ise meselenin bir başka dinamiğinin üzerini örtmektedir. Kürt toplumunu homojen bir kategori olarak kodlayan bu yaklaşım, Kürtleri yekpare bir bütün olarak tahayyül etmekte ve Kürtler içi güç ve iktidar ilişkilerini görmezden gelmektedir. Bir yerde provokasyon varsa, orda bir toplumsal gerilim ve çatışma zemini var demektir. Bu karşıtlık zemininin gerçekliğini görmeden ve bunun nedenleri üzerine tartışma yürütmeden, her şiddet durumunu “provokasyon” olarak tariflemek sorunun uzun vadede derinleşmesinden öte bir anlam ifade etmiyor maalesef. “Kullanıldılar” ya da “provokasyon var” söylemlerine gerçek körü bir soyutlukta bakmayı bu şekilde eleştirmek; bu olguların somut olarak var olmadıkları anlamına da gelmiyor elbet. Fakat esas mesele sonuçlar üzerinden hareketle yaşananları belirli kalıplarla karikatürize etmekten ziyade bu sonuçları doğuran nedenleri tartışmak olmalı diye düşünüyorum.

HÜDA-PAR için Negatif Algı Var

6-8 Ekim’de ve en son Cizre’de yeniden sokağa taşan şiddeti nasıl yorumlamak gerekir? Doksanlara yeniden bir geri dönüş mü bu yoksa başka bir sürecin başlangıcı mı? Bu sorulara cevap vermeden önce şunu söylemekte yarar var. Bugün Kürdistan coğrafyasında sadece Kürt Hareketi’ne angaje olanlar değil neredeyse bütün kesimlerde Hizbullah/Hüda-Par’a yönelik çok negatif bir algı var. Hizbullah’ın doksanlardaki şiddet eylemlerini devletle kurduğu işbirliği ile özdeşleştiren insanlar; Hizbullah’ın her ne kadar artık legal alanda siyaset yapmak istediğini deklare etmiş olsa da, hem Kürt Hareketi’ne yönelik geliştirdiği düşmanca nefret söylemini, hem de doksanlarda gerçekleştirdiği sivillere yönelik katliamlara dair en ufak bir özeleştiri çabasını reddetmesini, doksanlardaki tutumunda bir ısrar olarak görmekte ve bu yüzden de onu legal alanda siyaset yapan bir oluşum olarak kabullenmekte zorlanmaktalar. Her ne kadar PKK’nin de Hizbullah sempatizanı bazı sivillere yönelik eylemleri olmuş olsa da iki örgütün şiddet pratiklerini birbiri ile kıyaslamak mümkün değil. Hizbullah tarafından öldürülen kişilerin neredeyse yüzde yüzü sivildir ve şehir merkezlerinde ulu orta infaz edilmişlerdir. Buna rağmen Hizbullah medyasına baktığımızda, doksanlardaki pratiklerinden hiçbir şekilde pişman olmayan ve bütün olanların yegane sorumlusu olarak PKK’yi gösteren inkârcı bir tutumda ısrar ettiğini görüyoruz. Doksanlarda, PKK’ye yönelik meşhur “Partiya Kafirên Kurdistan” (Kürdistan Kafirler Partisi) tanımlamasında hala direten, PKK ve legal demokrasi güçlerini “İslam düşmanı”, “Zerdüştî”, “komünist”, “ateist” bir hareket olarak tanımlayan söylem; Hizbullah/Hüda-Par çizgisindeki radyo, televizyon, gazete ve internet sitelerinin tamamı tarafından paylaşılmaktadır. Doksanlarda yaşananların sorumluluğunu PKK’ye yıkan ve kendisine yönelen her türlü baskıda sürekli doksanlardaki pratiklerini hatırlatan Hizbullah için doksanlar adeta aba altında sopa göstermeyi amaçlayan her türlü imanın repertuvarı durumundadır.

HÜDA-PAR’ın Seçim Hayal Kırıklığı

Fakat özellikle 2014 senesi Hizbullah/Hüda-Par’ın iki önemli gerçekle yüzleşmesini dayattı. Bunlardan ilki yerel seçimlerde yaşadığı hayal kırıklığıydı. Peygamber Sevdalıları Platformu tarafından her yıl organize edilen ve yüz binlerce insanın katıldığı Kutlu Doğum Mitinglerinden hareketle ciddi bir siyasal temsil ikame edeceğini düşünen Hüda-Par, seçim akşamı büyük bir şaşkınlık yaşadı. Batman, Silvan, Bingöl gibi yerellerde ciddi oy almayı hedeflemesine rağmen, toplamda doksan bin civarında oy alan Hüda-Par, Kürt seçmenden ilk mesajını almış oldu. Bütün tazeliğini koruyan ve DAIŞ, El Nusra gibi selefi örgütlerin Rojava’daki pratikleri ile yeniden güncellenen doksanlar hafızası; Hizbullah’ın, gerçekleştirdiği şiddet pratikleri ile yüzleşmeden ciddi bir siyasal iktidar elde edemeyeceğini açık bir şekilde gösterdi. Fakat burada şunu da eklemekte yarar var. İlk defa seçime girmiş olmasına rağmen uzun yıllardır ciddi bir örgütlenme geleneği yaratan HAKPAR gibi Kürdistani ve milliyetçi partilere oranla Kürt alt sınıfları arasında daha fazla karşılık buldu Hüda-Par.

İkinci gerçek ise 6-8 Ekim’de Mardin, Diyarbakır, Batman gibi şehirlerde yaşanan halk isyanı sonrasında açığa çıktı. Bu halk isyanında ilk defa Hizbullah’ın doksanlardaki şiddet iktidarına dayalı repertuvarı derin bir şekilde sarsıldı. Doksanlarda devlet ile özdeşlesen, dolayısıyla her eyleminin arkasında devlet olduğu varsayımıyla ciddi bir korku ve panik yaratan Hizbullah, kent merkezlerini kısa sürede terörize etmeyi ve halkı sindirmeyi başarmıştı. Bu başarının diğer iki nedeni ise PKK’nin kent merkezlerindeki milis güçlerinin yokluğu veya bazı durumlarda şehir savaşındaki deneyimsizliği ve bir yeraltı örgütlenmesi olan Hizbullah’ı kamusal alanda tanıma zorluğuydu. Oysaki 6-8 Ekim’de yaşanan halk isyanında Hizbullah’ın doksanlı yıllardaki bu üç temel avantajı açık bir şekilde yitirdiği görüldü. Otuz yıldır devlet şiddetine direnen halk tabanında devlete yönelik bir korku kalmamış, YDG-H gibi kent merkezli milis kuvvetler aracılığı ile kentsel silahlı savunma güçleri oluşturulmuş ve 2000 sonrasında kendisini sivil alanda örgütleyen Hizbullah’ın da artık dernek, parti, iş yerleri gibi herkesçe bilinen bir kamusal yüzü oluşmuştu.

Rojava’daki Öfkenin Yansımaları

Şengal ve Kobanî’deki selefi örgütlerin Kürtlere yönelik şiddetinin yarattığı öfke ve nefretin Kürtler içi mevcut gerilimleri daha da körüklemesini engellemek ve bu hoşnutsuzluğun 6-8 Ekim serhildanlarındaki gibi Hizbullah/Hüda-Par’a kanalize olmaması için, iki seçenek kendisini zorunlu bir şekilde dayatıyor: Birincisi, Hizbullah’ın doksanlardaki pratikleri ile samimi ve gerçek bir şekilde yüzleşmesi. İkincisi ise Kürt Hareketi’ne yönelik düşmanca yaklaşım ve nefret söylemli içeriklerden vazgeçerek hareketin Kürdistan’daki verili gerçeği ile barışması. Kürt Hareketi’nin ise Hizbullah/Hüda-Par’ı tamamen devlete yedeklenmiş “kontra” bir yapı ve Kürdistan’da hiçbir temsiliyeti olmayan sûni bir oluşum olarak görmekten vazgeçmesi ve Kürt demokrasi güçlerinin yaratacağı demokratik baskı araçlarıyla Hüda-Par’ı legal alanda siyaset yapacak bir çizgiye zorlaması gerekiyor. Ayrıca hem Kürt Hareketi’nin hem de diğer Kürt siyasi parti ve oluşumlarının, Hüda-Par çizgisinin özellikle Kürt alt sınıfları içerisinde neden bu kadar kolay ve hızlı karşılık bulduğu sorusuna cevap vermeleri de gerekir. Bu noktada Kürt Hareketi’nin özellikle yerel yönetim deneyimleri ve legal alandaki siyasi pratiklerinin yoksullarda oluşturduğu mesafe duygusu ve diğer Kürdistani parti ve oluşumların bu alt sınıflarla ilişkilenmede yaşadığı tıkanma üzerine ciddi bir şekilde düşünmesi elzemdir.

Son olarak, 2013 martından beri devam eden “müzakere süreci”nin sadece Türk devleti ile Kürt Hareketi arasında değil; doksanlarda değişik aktörler (PKK, Korucular, Hizbullah) arasında gelişen Kürtler arası yarılmaların onarılması bağlamında da genişletilmesi elzemdir. Toplumsal barışın gerçek anlamda inşası, ancak Kürtler arası uyuşmazlıkların siyaseten çözülebilir bir aşamaya getirilmesi ile mümkün olabilir. Bunun çözümü ise bir yandan Türk devleti ile müzakerelerin devam ettirilmesi, bir yandan da Kürtler arası bir iç müzakere sürecinin başlatılması ile gerçekleşebilir. Kürtlerin Türk devletinden ayrılma seçeneği her zaman vardır ama kendi topraklarında farklı fikir, inanç ve ideolojiler ile birlikte iç içe yaşamaları bir toplumsal zorunluluk olarak ortadadır.

Bu yazı, 4 Ocak 2015 tarihinde Evrensel gazetesinde yayınlanmıştır.

Kopuşu Ertelemek ya da Cizre Ayracı
Harun Ercan

1 hafta sonra Kobanê ayaklanmasının üzerinden 3 ay geçmiş olacak. Ayaklanmadan, son birkaç gün öncesine kadar, 110 bin nüfuslu ve Kürt hareketinin yüzde 80’in üzerinde oy aldığı Cizre kentinin kayda değer bir bölümü kelimenin tam anlamıyla kurtarılmış bölge niteliğindeydi. 2 Ocak’ta yayınlanan haberlere göre, kurtarılmış bölgenin sınırlarını çizen, devletin şiddet aygıtlarının girişini engelleyen hendekler Türk devleti ile Kürt hareketinin yaptığı müzakereler sonucunda Cizre Belediyesi’nin iş makinaları ile doldurulmaya başlandı. Yakın zamanda çözüm sürecine dair bir adım atılmazsa, Kürt hareketinin Cizre halkına hendekleri neden kapattırdığına dair bir açıklama yapması gerekebilir. Bu anlamıyla, sadece AKP için değil aynı zamanda Kürt hareketi için de, Cizre üzerinden rahatlıkla sürecin okunabildiği bir dönüm noktasındayız.

Muhtemelen Kobanê ayaklanması boyunca hiçbir kaymakam/vali, Cizre Kaymakamı M. Şamil Horasanlı kadar kendisini çaresiz hissetmemiştir. Aylardır hemen her hafta şehit cenazesi kaldıran, 1990’ların ilk yarısındakinden çok daha olgun bir öfkeyle sokaklara dökülmüş, öz savunma güçlerini hâlihazırda örgütlemiş, bedelinden korkmadan külliyen kopuşu göze alıp ayaklanmış bir kent halkı karşısında bir kaymakamın yapabileceği iki şey vardır. Orta vadeye yayılacak bir kent savaşı başlatmak ya da yaşanan derin devlet krizini ertelemenin bir yolunu aramak. Devlet, Kobanê ayaklanması esnasında olası siyasi sonuçlarından korktuğu için uyguladığı şiddetin dozunu belirli bir düzeyde tutarak ikinci yolu seçti. Lakin Cizre’deki örgütlü öz savunma güçleri ve yaratılan kurtarılmış bölge ayaklanma sonrasında da varlığını sürdürdü. Son haftalarda Cizre’de yaşanan olayların temel sebebi de bu: Yani Cizre’nin, Türk devletinin şiddet tekeline bir kent olarak süreklileştirilebilmiş biçimde meydan okuması. HÜDA-PAR aracılığıyla başlatılan son saldırı bu sebeple gerçekleşti. Haliyle, Cizre’yi anlamak demek, diyalog/müzakere sürecinin bitmesi durumunda Kürt hareketinin hegemonik olduğu kentlerde nasıl bir manzara ile karşı karşıya kalınacağını görmek demek. Diğer bir deyişle, Cizre’deki hendekler belki de gelecekten bildiriyor. Ama geleceği konuşmadan önce yakın geçmişe bakalım.

Cizre gerçekliğinin 2 yıllık askeri çatışmasızlık sürecinde birkaç aylık bir parantez değil hakiki bir ayraç olarak ortaya çıkmasının esas nedeni, AKP’nin diyalog/müzakere sürecini yürütme şekli. Cizre hendekleri, devlete karşı, hakiki çözüm niyetleri ile siyasi performanstan ibaret pragmatizmi birbirinden ayrıştıran bir meydan okumaydı. Aslında 21 Mart 2013’te PKK lideri Abdullah Öcalan, barış için iki aşamalı bir yol tarif etmişti. İlk aşamada Türk devleti ile Kürt hareketi Ortadoğu’da kazan-kazan ilkesi temelinde iki müttefik güç olarak hareket edecekti. İkinci aşamada evrensel-liberal çözüm pratikleri uygulanmaya başlanacaktı. Yani, yoğun silahlı çatışmaların yaşandığı ama başarılı şekilde çözülen benzer dünya örneklerinde olduğu gibi, yenişemeyen taraflar arasında askeri, siyasi, ekonomik ve hukuksal iktidar paylaşımının nasıl yapılacağını ortaya koyan bir barış anlaşması aşama aşama devreye sokulacaktı. 2 sene sonunda AKP’nin Ortadoğu politikası, Rojava’ya saldıran cihatçı örgütlere açık desteği, AKP’nin Kürt hareketini müttefik olarak görmediğini ortaya koydu. Diğer yandan, müzakerelere dair hazırlanan taslak plan hâlâ kamuoyuna açıklanmış bile değil. Velhasıl, hem Kobanê ayaklanmasına yol açan hem de Cizre ayracını doğuran temel dinamik, AKP’nin barış namına ciddiyetsiz, hukuksuz ve pragmatik biçimde diyalog/müzakere sürecini idare etmesi.

Rojava Devrimi Sonrası Değişen Dinamik

AKP’nin konjonktürel derdi, 4-5 ay sonra yapılacak Genel Seçimlere çözüm sürecinin “teröre son verme” süreci olduğu söylemiyle, yani en az kayıpla gitmek. Fakat AKP’nin Kobanê ayaklanmasında görüp de yüzünü çevirdiği yeni bir dinamik söz konusu. T.C. vatandaşı olan Kürtlerin büyük çoğunluğu Rojava devrimi öncesinde liberal çözüme sıcak bakarken artık durum değişti. Kobanê savunmasının yarattığı kurtuluş savaşı hissiyatı, PKK ve PYD’nin uluslararası arenada meşru görülen aktörlere dönüşmesi, Peşmergelerin geçişine AKP’nin izin vermek zorunda kalması, henüz siyasi dilini tam anlamıyla bulamamış olan bir ulusallığın kendiliğinden ateşlendiğinin göstergeleri. Cizre aslında tam olarak bu bağlamda okunmalı:Yani halklaşma yoluyla aşağıdan uluslaşma sürecinin T.C. vatandaşı Kürtler arasında ivme kazandığının bir işaret fişeği olarak. Süreç yürütülmezse, 90’ların başındakine benzer katliam denemelerine girişmeden devletin bu dinamiğe karşı koyması zor.

Kürt hareketinin 90’ların başından bu yana tarihine bakıldığında, hareketin aslında bu uluslaşma dinamiğini sürekli kontrol altında tuttuğunu hatta tabandan gelen bu tür basınçları soğurduğunu söylemek mümkün. Cizre örneğinde net bir biçimde görülen bu yeni geri adım atmayan, taviz vermeyen, kolay müzakere edilemeyen ve ulusal kopuş arayan dinamik Türk devleti için olduğu kadar Kürt hareketi için de aslında bir meydan okuma. Bu yeni dinamik, diyalog/müzakere sürecinde Genel Seçimlere kadar kayda değer sembolik veya somut adımlar atılmazsa Kürt hareketi ve HDK bileşenleri açısından iki temel sonuç üretebilir. Birincisi, Kürt hareketinin kitleleri hem sokak hem da sandık için mobilize etme gücüne ket vurabilir. Kobanê ayaklanması sürecinde legal Kürt siyasetçilerine dönük öfkeyle dışa vurulan tepkiler siyasi motivasyonsuzluğa yol açacak cari siyasi etkiler yapabilir. İkincisi, HDP projesi şimdiye kadar Fırat’ın batısında nasıl bir performans ortaya koyacağı üzerinden tartışıldı, artık tam tersi söz konusu olabilir. Cizre’de kapatılan hendeklerin yerine bir şey konmazsa, Kürtler arasında “Türkiyelileşme” üzerinden çözüm olasılığının meşruiyeti tartışmaya açılacak.

Bu yazı, 4 Ocak 2015 tarihinde Evrensel gazetesinde yayınlanmıştır.

Suriyelilerin Filistinlileşmesi ve Dünyanın Ahvali
Yassin al Haj Saleh

Çeviri: Ayşe Seda Yüksel & Onur Günay

Birleşmiş Milletler, 2014 sonu itibariyle Suriyeli mültecilerin toplam sayısının 4.1 milyon olacağını tahmin ediyor. Ancak Suriye’ye komşu ülkelerden elde edilen veriler toplandığında çok daha yüksek bir sayıyla karşılaşıyoruz: Ürdün’de 1.23 milyon, Lübnan’da 1.5 milyon, Türkiye’de 1.6 milyondan fazla kişi, Mısır’da 140.000 kayıtlı mülteci ve Irak’ta 150,000’den fazla kişi. Farklı kaynaklar farklı rakamlar sunsa da, kayıtlı olmayan çok sayıda mülteci olması sebebiyle, gerçek rakamlar çok büyük ihtimalle bu tahminlerin çok daha üzerinde.

Muhtemelen, Suriye içinde yerinden edilmiş insanların sayısı yedi milyonu aşıyor. Bu da Suriye nüfusunun yarısının kaçarak topraklarını terk ettiği anlamına geliyor. BM kurumları, bu yaşananları bir kuşağın (son otuz yıldaki) en korkunç insanlık krizi olarak tanımlıyorlar.

Askeri selefi gruplar, Suriyelilerin ve Suriyeli Filistinlilerin aşağılanmasında ve öldürülmesinde rol oynuyorlar. Bu gruplar içinde en çok bilineni, ülkenin kuzey ve kuzeydoğu kısımlarında yaşayan bir çok insanın – hem Kürt hem Arap – topraklarını ve ülkesini terk etmesinden sorumlu olan Dae’sh (IŞİD). Eş zamanlı olarak da, her gün onlarca Suriyeli, Rusya ve İran tarafından güçlü bir şekilde desteklenen ve hâlâ ciddi bir müzakereye yanaşmayan Esad devleti tarafından öldürülüyor.

Şu an Suriye’de olanlar, Suriyelilerin Filistinlileşmesi ve (devrimden önce sayıları 600.000’ı bulan) Suriyeli Filistinlilerin iki kat Filistinlileşmesi. Ancak, burada bir İsrail yerine üç İsrail var: Sürekli savaş hâlinde olan Esad devleti, IŞİD ve diğer cihatçı selefi gruplar ile aynı zamanda Suriye’deki yıkımı “perde arkasından” etkili bir şekilde inşa etmiş olan ABD yönetimi.

Suriyeli mültecilerin yaşadıkları koşullar, kötüden en kötüye giden bir skalada, ülkeden ülkeye değişiyor. Günümüz dünyası, yabancıların “sağlıklı, zengin ve akıllı” olmadıkça kabul görmeyeceği, adına ulus-devlet denmiş birimlerden oluşuyor. Kısıtlı kaynaklara sahip olan zorla yerinden yurdundan edilmiş göçmenlerin bu ülkelere hareketleri ve açık uçlu ikâmetleri bu siyasi düzendeki yabancı düşmanlığı dürtülerinin en kötü biçimlerini kışkırtıyor.

Aslında, bu ülkelerin mültecileri ele alma şekilleri, kendi toplumlarının en savunmasız kesimlerini oluşturan en güçsüz tebaalarını ele alma şekillerinden çok da farklı değil. Lübnan iktidar odakları Suriyeli göçmenlere kendi ülkelerinde yarım asırdır bulunan Filistinli mültecilere davrandıkları şekilde davranıyorlar. Lübnan toplumundaki bazı kesimlerin Suriyelilere gösterdiği düşmanca tutum, bu kesimlerin hâli hazırda mezhep ve sınıf temelinde ayrışan Lübnan toplumunun diğer kesimlerine olan tutumlarından çok da farklı değil. Ancak, 15 yıl süren iç savaş sonrası (1975-1990) inşa edilen şu anki toplumsal ve siyasi düzenlemeler, Lübnan’daki tarafların birbirleriyle yoksul ve savunmasız Suriyelilere davranmaya hak gördükleri dışlayıcı şekillerde davranmalarına izin vermiyor.

3

Türkiye’de bir Suriyeli mülteci                                   Kadının kolundaki sözler: Hayatımı geri kazanmak istiyorum

Ürdün’de Suriyeli mülteciler daha önce Filistinlilerin sahip olduğu bir statüye sahipler. En üst düzey kontrol ve disiplin, Ürdün hükümetinin Za’atri kampında izole ettiği yoksul mülteciler üzerinde uygulanıyor.

Mısır’daki Suriyeli mültecilerin durumu Sisi darbesinden sonra Mısırlı yoksulların yaşadığı durumu andırıyor. Rejim Mısırlılara yönelik baskıyı arttırdıkça Suriyelilere yönelik baskı da artmaya başladı.

Türkiye’deki otoriteler ise Suriyelilerle, onları ev sahibi ülkeye bağımlı kılan ve bağımsız siyasi inisiyatiflerini zayıflatan bir ataerkil himaye ilişkisi kuruyor. Bu açık himayeci eğilim, Suriyelilerin Avrupa’ya hareketlerinin ciddi şekillerde kısıtlanması için Avrupa hükümetlerinin Türkiye’ye kendi ülkesindeki Suriye toplumunun statüsünü düzenlemesi için yaptıkları baskıyla beraber daha da artıyor. Demokratik Avrupa, Türkiye’nin Suriyeli göçmenler üzerindeki kontrolünü artırmasında fazlasıyla rol oynadı. Öyle ki bu kontrol, Suriyelilerin hareketliliklerini kısıtlamakla birlikte, kültürel ve akademik amaçlarla bile olsa Suriyelilerin Avrupa’ya seyahat etmesini engelliyor. Ancak, Türkiye’deki modern cumhuriyetin, toplumun özellikle Kürtler gibi bazı kesimlerinin siyasi failliğinin reddi üzerine kurulduğunu da akılda tutmalıyız. Bu dışlayıcı eğilim, cumhuriyetin acil barınma ve güvenlik arayışındaki sığınmacılar olarak değil de tehdit edici bir siyasi yapının temsilcileri olarak gördüğü Suriyeli Kürt mültecilere yaptığı muamelede kendini tekrarlıyor.

Aslında, komşu ülkeler kendi toplumsal ve kültürel ortamları ile tutarlı bir şekilde farklı Suriyeli göçmen topluluklarına ev sahipliği yapıyorlar. Türkiyeli araştırmacı Şenay Özden’in de ifade ettiği gibi, her topluluğun kendi göçmenleri var: Suriyeli Kürtlere Türkiyeli Kürtler, Suriyeli Alevilere Türkiyeli Aleviler, Sünni Araplara ise AKP hükümeti ve Türkiye’deki Sünni topluluklar ev sahipliği yapıyor. Zengin Suriyeliler kapalı sitelerde, yoksul Suriyeliler ise korkunç koşullarda mülteci kamplarında ya da kentlerde yaşıyorlar.

Özetle, göçmenlerin bu ülkelerde idare edebilmesinin ve yer bulmasının koşulları ev sahibi ülkenin sınıfsal, kültürel ve sosyo-politik yapıları ile belirleniyor.

Bu gözleme uygun düşen bir başka gözlem ise, Avrupa’nın sığınmacı politikalarının azınlık olan Hıristiyan sığınmacıların kabulünü diğer gruplara göre daha kolaylaştırdığıdır. Aylar önce, Fransa Irak’taki yerinden edilmiş Hıristiyanları misafir etmek için hemen hazır olduğunu belirtti. Kanada’nın da Suriyeli azınlıklardan olan mültecilere öncelik vermeyi düşündüğüne dair raporlar var. Esad devletinin de hep yaptığı gibi, Suriye toplumunu “azınlık-laştırmak” Batılı politikaların da yapısına içkin bir sonuç.

On dört Avrupa ülkesi hiçbir Suriyeli mülteciyi kabul etmedi ve Avrupa’daki toplam mülteci sayısı Haziran 2014 itibariyle 20.000’di; bazı kaynaklar Avrupa’ya ulaşabilenlerin sayısının 55.000 olduğunu söylüyor. Yaşlı kıtanın kendi etrafına ördüğü yüksek duvarlar yüzünden insan kaçakçılığı bir endüstri hâline geldi. Yine bu duvarlar yüzünden insan ticareti bugün Türkiye ve Kuzey Afrika’da hızla büyümekte. Avrupa’daki hükümetler ve siyasi elit camialarındaki aristokrat ve her şeyi sadece kendilerine hak gören zihniyet dolayısıyla 3 bin Suriyeli Akdeniz’de gömülü. Daha ‘alt statü’lerinden ötürü, göçmenler ya varlıklı toplumun refahına bir tehdit olarak görülüyorlar ya da IŞİD’in yükselişinden sonra birer güvenlik tehdidi olarak algılanıyorlar. Avrupa’ya kabul edilenlerin kendilerini daima – müzakere edemeyecekleri biçimlerde- disipline etmeleri gerekiyor.

Özelde Suriyeli mültecilerin genel olarak da bütün mültecilerin yaşadıkları durum bize çağdaş ulus-devlet sisteminin üstüne inşa edildiği dışlayıcı temeli gösteriyor. Bazı komşu devletler tarafından mülteciler için kurulan çadır kentler ve bazı Avrupa ülkelerindeki mülteci kampları, aslında bu devletlerin kendi tebaaları üzerine uyguladıkları disiplin ve kategorizasyon stratejileriyle yapısal olarak mukayese edilebilir. ‘Demokratik’ devletler de bu duruma istisna teşkil etmiyorlar; bu devletler de büyük bir ölçüde yabancıları izole etme eğilimi gösteriyor ve yabancıların etrafına açık ve görünmez bariyerler örüyorlar. Ancak yüksek gelirli olan, o ülkenin dilini aksansız konuşabilen, görünüşü ve alışkanlıkları o kadar da farklı olmayanlar “entegre ediliyorlar”. Ancak bir mültecinin bunu başarması için orta sınıfın üst katmanlarından geliyor olması gerekli. Geri kalanlar da marjinlere, yerli ve diğer yabancı yoksulların yanına havale ediliyor.

Bugün mültecilere uygulanmakta olan disipline edici stratejilerin genel soy kütüğü içerisinde başka örnekler de verilebilir: Michel Foucault tarafından analiz edilen hapishaneler ve akıl hastaneleri; 19. yüzyıl fabrika örgütlenmesi; kölelerin ‘yeni dünya’ya gönderilmesi; ve bir şekilde sömürgeciliğin kendisi. “Uygarlığın” – bu tarz disiplin biçimlerine uygarlık dendiği için- tarihselliği ya kendi geçmişini dışarıya atarak, ya da kendi geçmişini dışardan gelenlere uygulayarak kuruluyor.

2

Yüksek duvarlı Avrupa yollarındaki Suriyeli Mülteciler Akdeniz’de

Suriyeli mültecilerin durumları dünyanın durumu hakkında korkunç bir şey söylese de, Suriye hakkında söyledikleri çok daha korkunç. Suriyelilerin Filistinlileştirilmesi bu insanların kendi politik failliklerinden koparıldıkları, hayatlarının sömürgeleştirildiği, ve böylece imhalarının kolay hâline geldiği anlamına geliyor. Bu süreç aynı zamanda Suriyelileri sömürgeleştiren ve katleden -aynı zamanda uluslararası korunmaya sahip- Esad devletinin İsrailleşmesi anlamına da geliyor. Dört milyondan fazla Suriyeli evlerinden sürülmeden önce de Suriyelilerin çoğunluğu kendilerinden gasp edilen ve “Esad’ın Suriye’si” diye adlandırılan bir ülke içinde sürgün edilmişti. Sınıfsal ya da mezhepsel sebeplerle nüfusun bir kısmı kendini rejimle özdeşleştirse de bu insanların dahi gerçek siyasi hakları yok. Siyaset ve haklarını talep etmeye çalışanlarsa tekrar tekrar yıkımla yüzleştiler.

Yerinden yurdundan edilmenin, ilticanın ve sürgünün koşulları topluma kendi hayatları, ülkeleri ve siyasetleri üzerindeki haklarını vermeyi reddeden bir siyasi düzenin kökenleri anlaşılmadan kavranamaz. Bu yüzden Suriyeli mülteciler sorununa getirilecek kökten radikal bir çözüm Suriyeliler sanki kendi ülkelerinden doğal bir felaketin sonucunda kaçmışlar gibi yapmaktansa kendi ülkelerini yeniden sahiplenmeye çalışan Suriyelilerle omuz omuza dayanışmadan geçmektedir. Bu da Suriyelileri Filistinlileştiren varlığın büyük ölçüde yerel İsrail, yani Esad Devleti olduğunu anlamayı gerektirir.

Devletin İsraillileşmesinin veçheleri çoklu. Devletin hava güçleri bakımından eksiksiz bir tekeli var. Tıpkı Amerika Birleşik Devletlerinin agresif İsrail’i korumak için yaptığı gibi, Esad Devleti de Güvenlik Konseyinde kınanmaktan Rusya ve Çin’in dört vetosu tarafından korundu. Devlet, muhalefeti müzakere edebileceği ortaklar olarak tanımayı kategorik olarak reddetti ve onlarla görüşmeler yapmaya dair en ufak bir ilgi göstermedi. En temel adalet ve siyasi eşitlik meselelerini bile gizleyen bir dizi sembolle tamamlanan bir ‘modernleştirici’ ideoloji geliştirdi. Suriyeli direnişçiler ve protestocuları terörist olmakla suçlayıp onları insanlıktan uzaklaştırarak canavarlaştırdı. Bunu uluslararası toplumun örtük işbirliğiyle yaptı, mesela tiranın eşi Esma Esad tarafından yönetilen bir kuruluşa bir UNESCO ödülü verildi. Ve devletin başındaki halk katili ise özgür dünyanın bütün faşistleri ve Stalinistleri tarafından desteklendi ve özgür basında boy boy röportajları çıktı!

Batı’nın sadece IŞİD’e odaklanan ilgisi Suriyelileri insanlıktan çıkarma stratejisinin öteki yüzünü imlemektedir ve çok daha geniş bir toplumsal mücadeleyi bu tekil faşist birime indirgemektedir. Bu hamleyle ülkenin içindeki ve dışındaki Suriye halkı görünmez kılınmaktadır. Bu sonuç bir enformasyon ya da bilgi eksikliği meselesi değil, bir siyaset –bazıları kitleleri temsil ettiğini iddia etse de bir elit siyaseti- meselesidir.

Bu korkunç durum birbirine sıkıca bağlanmış bir dünyada ortaya çıkıyor. Yasaları ve düzenlemelerine göre, Suriye modern bir devlet olarak kuruldu ve Birleşmiş Milletler’in üyesidir. Bugün birbirine komşu olmayacak kadar kendini izole edebilecek hiçbir ülke yoktur. Göçmenlere kapılarını kapatanlar bu duvarlar, kapılar, korumalar, ve güvenlik prosedürleri için çok değerli kaynaklar harcamaktadır. Bu harcamayı haklılaştırmak için, meşrulaştırıcı düşünceler ve ideolojiler üretilmekte. Bunların üretimi arttıkça, özgürlükler muhafızlara ve kaynakları kontrol edenlere kurban edildikçe insanların temel yaşam koşulları kötüleşmekte.

‘Vatan’ fikri ve ulus-devlet sistemi dünyanın sorunlarıdır, mültecilerin değil. Mülteciler kendi varlıklarını meşrulaştırmak zorunda değiller; ulus-devlet sistemi denilen bu siyasi kalıntıların temsilcileri sürdürdükleri varlıklarını iltica arayanların gözünde meşrulaştırmak zorundalar. Suriyeliler, Filistinlilerden sonra, bu dünya düzeninin değişmesi gerektiğinin yaşayan tanıklarıdır.

Not: Metnin Arapça orijinaliyle Türkçe çevirisini karşılaştırarak kontrol eden Şenay Özden’e teşekkür ederiz.

Kapak fotoğrafı: Islahiye’de (Türkiye) biber tarlalarında çalışan Suriyeli çocuklar (Fotoğraf: Şenay Özden).

Yazının orjinal kaynağı: http://internationaleonline.tumblr.com/post/106896709156/forty-four-months-and-fourty-four-years-4