Tarih Vakfı Perşembe Konuşmaları / TEHCİR-TAKTİL-SOYKIRIM: 1915 – 2015

Zan Enstitüsü Kurucu üyelerinden ve Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî Dergisi yayın kurulu üyesi Namık Dinç’in de konuşmacı olacağı Tarih Vakfı Perşembe Konuşmaları’nın bu haftaki konusu Ermeni Soykırımı. Konuşmanın detayları aşağıda.

 

Tarih Vakfı Perşembe Konuşmaları /

TEHCİR-TAKTİL-SOYKIRIM: 1915 – 2015

 

Ayhan Aktar, “Diyarbakır’da Bir Yıl: 1915”

Namık Dinç, “Toplumsal Hafızanın İzinde: 1915 Diyarbekir ve Kürtler”

Perşembe Konuşmaları seminer serisinin yedinci buluşmasında mutat formatımızın bir ölçüde dışına çıkıyor ve iki konuşmacımızı aynı anda ağırlıyoruz. İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Ayhan Aktar ve Toplum ve Kuram dergisinden Namık Dinç, Diyarbakır özelinde 1915 Ermeni Tehciri’nin nasıl gerçekleştirildiğine ve günümüzde nasıl hatırlandığına ilişkin kapsamlı bir çerçeve sunacaklar.

Ayhan Aktar konuşmasında Osmanlı arşiv belgelerinin yardımı ile Diyarbakır’da yaşanan o korkunç yılı, yani 1915’i ele alacak.Talât Paşa’nın Kara Kaplı defterindeki sayılara göre, Diyarbakır vilayetinde 1914 yılında 56,166 Ermeni yaşıyordu.  Diyarbakır’da soykırımı örgütleyen Vali Dr. Reşit Bey’in 31 Ağustos 1915 tarihinde Dahiliye Nezaretine yollamış olduğu telgrafta ise, şehirde ordunun ihtiyacı olan  malların üretiminde çalışan, sadece 200 tane zenaatkar Ermeni’nin kaldığından bahsediliyordu. Kısacası, III. Ordu’nun ihtiyacı olan malzemeyi (nal, çarık, çizme, at arabası, at eyeri, üniforma vs.) üretme becerisine sahip 200 Ermeni zenaatkar dışında kalan tüm Ermeni nüfusu Suriye çöllerine sürülmüştü. Dr. Reşit, 18 Eylül 1915’de merkeze yolladığı ikinci bir telgrafta, sürülen Diyarbakır Ermenilerinin sayısına bu kez de çevre illerden tehcir edilen ve Diyarbakır’dan geçenleri de ilave ediyordu. Böylece, vilayet dışına sürülen toplam Ermeni nüfusunun 120,000’e ulaştığını yazıyordu. Bu kadar geniş bir nüfusun ortadan kaldırılması, Vali Dr. Reşit’in Diyarbakır’da bir “Terör Yönetimi”nin kurması ile mümkün olmuştu. Aktar konuşmasında hangi toplumsal ve siyasal mekanizmaların yardımı ile bu kadar kapsamlı bir imha politikasının hayata geçebildiğine ilişkin bulgularını paylaşacak.

Namık Dinç ise İsmail Beşikci Vakfı’nın katkılarıyla Ekim 2013’te başlayan ve bir yıl süren “1915 Diyarbekir, Kürtler” isimli sözlü tarih projesinden hareketle yapacağı konuşmasında 1915 Soykırımı’nın Diyarbakır kolektif belleğinde yansımalarına odaklanacak. Kürtler arasında 1915 Soykırımı’nın yaygın bir şekilde konuşuluyor olması tespitinden hareketle yola çıkan bu proje, Diyarbakır merkez, ilçe ve köylerinde yaşayan insanların 1915 Ermeni Soykırımı’na dair hafıza, hatırlama ve aktarma biçimlerine odaklandı. Bir yıllık araştırma sonucunda varılan sonuçlardan biri, bugünün Diyarbakırı’n da 1915’e dair yüz yıldır kesintiye uğramadan gelmiş çok canlı bir hafıza varlığını devam ettiği. Nesiller boyu aktarıla gelen bu hafıza bugün Kürtlerin kendi mağduriyeti üzerinden hatırlanmakta ve ağırlıklı olarak tarihsel suçluluk, vicdan ve adalet arayışı üzerinden dile gelmekte.

“Diyarbakır 1915” bağlamında farklı yöntemlerin sunduğu bulguları birlikte düşünmenin büyük resmi yanı sıra, belirli bir bağlama ilişkin detaylı bir perspektifin de ne kadar önemli olacağını göstereceğine inanıyoruz.

Ayhan Aktar, İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi. Boğaziçi Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü’nde lisans, Kent Üniversitesi’nde yüksek lisans derecesini aldı. Doktora derecesini İstanbul Üniversitesi’nde tamamladı. Kapitalizm, Az Gelişmişlik ve Türkiye’de Küçük Sanayi (1990), Varlık Vergisi ve “Türkleştirme” Politikaları (2000), Türk Milliyetçiliği, Gayrimüslimler ve Ekonomik Dönüşüm (2006) Aktar’ın önemli kitapları arasında sayılabilir. Aktar ayrıca, Sarkis Torosyan’ın Çanakkale’den Filistin Cephesi’nebaşlıklı anlılarını ve Yorgo Hacıdimitriadis’in Aşkale-Erzurum Günlüğü’nü yayına hazırladı.

Namık Kemal Dinç, Kürdoloji Çalışmaları Grubu bünyesinde Kürt tarihi konusunda araştırmalar yapmakta. Toplum ve Kuram Dergisi ve Zan Sosyal Siyasal İktisadi Araştırmalar Vakfı’nın kurucuları arasında yer aldı. 2011 yılından beri  İMC-TV’de tarih programları ve editörlük yapmakta. İsmail Beşikci Vakfı bünyesinde yürütülen “1915 Diyarbekir ve Kürtler” projesinin koordinatörlüğünü yaptı. Proje sonunda ortaya çıkan “Yüz Yıllık Ah! Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir” isimli kitabı Adnan Çelik ile birlikte kaleme aldı.

25 Aralık 2014 Perşembe, saat: 18:30

Tarih Vakfı, Ragıp Gümüşpala Cad. No: 10, Eminönü
(Marmara Belediyeler Birliği Binası)

 

Çatışmasızlık Süreci, Kobanê ve “İç” Güvenlik Yasası Üzerine 7 Soru 7 Cevap
Harun Ercan

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 21 Mart 2013’te Diyarbakır Newroz’unda ilan ettiği çatışmasızlık sürecinin üstünden yaklaşık 1 yıl 9 ay geçti. Önceki çatışmasız birkaç ay da sayılacak olursa toplamda 2 yıl. Bu dönemde, süreklileşmeyen ama ölümlerle sonuçlanan çatışmalar dışında PKK gerillaları ile TSK arasında çatışmasızlığı kökünden bozacak gelişmeler yaşanmadı. Lakin yeni çatışmasızlık döneminin faturası Kürtler için oldukça ağır oldu. Gidebileceği en ağır biçimde “ilerleyen” diyalog/müzakere süreci, her dönüm noktasında “Yoksa bu sefer bitti mi?” tartışmasına indirgendiği için pek de incelikli şekilde tartışılmıyor. Aşağıdaki 7 soru ve 7 cevap, diyalog/çözüm sürecine dair bir detaylandırma ve derleme denemesidir.

1. Askeri çatışmasızlık sürecinin Türkiye’deki Kürtler için insani bilançosu nedir?

Sadece eylemler düşünülecek olursa bile, 50’den fazla Kürt, askeri çatışmasızlık sürecinde yaşamını yitirdi. Bu sayıya kısa süren çatışmalarda öldürülen onlarca gerilla, Türkiye-Suriye sınırında TSK tarafından öldürülen onlarca Rojavalı dâhil bile değil. Askeri çatışmasızlık sürecinde yaşamını ilk yitiren 2013 Şubat ayında Diyarbakır’da Şahin Öner (19) oldu. Son yitirilenler ise 2 hafta önce Yüksekova’da Özel Harekât polisleri tarafından sokakta taranan Rojhat Özdal (18) ve geçen hafta Diyarbakır’da vurulan Kadir Çakmak (16) oldu. Şahin ile Kadir’in ölümleri arasında geçen 2 yıl zarfında, ölümle sonuçlanan birçok eylemin yanı sıra Kobanê ayaklanması vuku buldu. Ayaklanma esnasında polisler/askerler tarafından öldürülen eylemcilerin sayısı ise 30’un üstünde. Çarpıcı olan, eylemciler tarafından öldürülenler hakkında soruşturmalar ve tutuklamalar yapılırken, hiçbir polis/asker hakkında soruşturma açılmamış olması. Sokaklarda 90’lar havası esiyor. Yani devlet için Kürt öldürmek şu an serbest. Bununla birlikte, Kobanê sonrası başlayan gözaltı ve tutuklama dalgası nedeniyle yüzlerce eylemci şu anda cezaevinde. Tam sayıyı hala bilmiyoruz—tahmini sayı 800 civarı. Hemen her gün üçer beşer gözaltı ve tutuklama dalgası aralıksız devam ediyor. Ayrıca, Kobanê’de mücadele verirken yaralandığı için tedaviye gelip Türk devleti tarafından tutuklanan onlarca YPG/YPJ’li savaşçı da var. Velhasıl, Kürt Sokağı 90’lara döndü ama bir farkla: Siyasi Kürtleri 90’larda öldürmek için devlet hususi bir harp makinası icat etmişti, Kürtleri öldürmek şimdiki kadar açık ve net yapılmıyordu. Son aylar içinde, hemen her hafta Kürtler alenen öldürülüyorlar ve başta Kürt hareketi olmak üzere, bu durumu engelleyecek ciddi bir siyasi-kolektif tepkiyi henüz hiçbir aktör ortaya koymuş değil.

2. Çatışmasızlık veya müzakere süreci varsa neden Kürtler yoğun şekilde yaşamını yitirmeye devam ediyor? Bu durum bir çelişki değil mi?

Bu çelişki gibi görünen durum ardında bir hakikati gizliyor. AKP ile Kürt hareketinin ittifak halinde olduğunu zannedenlerin de anlamamakta ısrar ettiği bir hakikat bu. Askeri çatışmasızlık süreci orta-vadede her iki taraf için de hala uğraşmaları gereken daha elzem konular olduğu için var. Yani çatışmasızlık, dönemsel olarak taraflar için kazan-kazan durumu teşkil ediyor. 21 Mart 2013’ten bu yana çatışmasızlık karşılıklı tek bir söze dayanmakta: Taraflar Türkiye/Kuzey cephesinde doğrudan askeri karşılaşmalara girmeyecek. Bu akit, her iki taraf için de askeri bir cepheyi dondurmak demek, karşılıklı siyasi hamlelerin bir çırpıda bitmesi demek değil. Daha önemlisi, AKP’nin Suriye ve Rojava üzerinden yürüttüğü vekâlet savaşı devam ediyor. Bu savaş, Rojava’ya aralıksız saldıran Cihatçı örgütlere AKP’nin verdiği açık destek üzerinden net biçimde okunabilir. Rojava nezdinde vekâleten savaş sürerken Kuzey’deki Kürtler için sokak AKP’nin çözüm için pratik adım atılması adına iteklenmesinin önemli bir aracı. Sokaktaki mücadele olmaksızın müzakerelerin iteklene iteklene ilerlemesi oldukça zor. Diğer yandan, AKP’nin çatışmasızlık sürecinde Kürt coğrafyasında rıza temelli iktidar kurma olanakları daraldıkça kendine olan güveni azalıyor, devlet agresifleşiyor ve şiddete sarılıyor. Neredeyse 2 yıldır süren suni denge Kobanê sonrası bozuldu. Nihayetinde, elde dağlarda çatışmamak üzerine yapılan bir anlaşma ve Rojava’da süren vekâlet savaşı ve artık şehirlere taşınmış düşük yoğunluklu bir çatışma durumu var.

3. AKP, yine Kürtleri oyalıyor mu?

Türk devleti için hukuki bağlayıcılığı olmayan, yani de fakto şekilde gerçekleşen kısmi iktidar paylaşımı aslında Kürt bölgesinde ağır ağır sürüyor/du. Lakin PKK’nin hareket alanının ve toplumsal iktidarının genişlediği bu paylaşımın akıbeti belirsiz, dönemsel ve inişli çıkışlıydı. Daha da önemlisi, Kobanê ayaklanması sonrası bu belirsizlik sürdürülebilir değil. Oyalanabilme imkânı, askeri çatışmasızlık sürecinin AKP için adeta kelime anlamı. Haliyle, AKP iktidarı Kürtleri oyalama girişimlerine elbette devam ediyor ve edecek. İktidarda hangi siyasi parti olursa olsun, Türk devleti mecbur kalmadığı sürece Kürt meselesine siyasi, ekonomik ve toplumsal egemenlik paylaşımına dayalı bir barış anlaşmasından yana olmaz. Nitekim Kürtlerin özgürleşmesi hala Türk toplumunun ezici çoğunluğunun “doğru” bulmadığı bir yol. Çoğunluğunun çatışmasızlığa destek verdiği lakin çözüme karşı olduğu Türk toplumunun bu hali AKP’nin somut adımlar atmamak için kullandığı bahane aynı zamanda. AKP çatışmasızlığı “teröre son vermek” düsturuyla oy kaybetmeden 2015 Genel Seçimlerine yürüme derdinde. AKP’nin Orta Doğu politikası, çözüm konusunda ne kadar ileri adım atabileceğine dair de ipuçları veriyor. AKP, Kürt hareketini Öcalan’ın 21 Mart 2013 metninde önerdiği gibi uzun vadeli bir müttefik olarak görmüyor. Kürt hareketinin ABD nezdinde kabul gördüğü Kobanê sonrası denklemde, ciddi adımlar atmaya çekindiği için AKP’nin Kürtleri değil bu süre zarfında aslında kendini oyaladığı sonucu da ortaya çıkabilir. 11 Aralık 2014 itibariyle Öcalan’ın oluşturduğu, Kandil’den onaylanıp gelen müzakere taslağının içeriği hakkında AKP’nin kamuya açık tartışma yaptırmıyor olması AKP’nin Kobanê öncesinde kullandığı süreci zamana yayma taktiğine devam ettiğinin göstergesi. Lakin AKP önümüzdeki süreci kayda değer hiçbir şey yapmadan geçiremez. Sembolik düzeyde bile olsa artık adım atmak zorunda. Zira İmralı-Kandil-Ankara-İstanbul hattındaki iletişim trafiği ile yeşertilen umutlar, Kürt hareketinin verdiği ama AKP’nin sürekli yalanladığı müjdeler doygunluğa ulaştı.

4. Kobanê ayaklanması Kürtler ve Kürt hareketi için ne anlama geliyor ve nasıl bir sonuç üretti?

Her hakiki halk ayaklanması, özünde, birden fazla şeye başkaldırıdır. Kürtler, Kobanê konusunda IŞİD ile yan yana poz vermekten çekinmeyen AKP’ye duydukları öfke ile karşılaştırılamayacak olsa da, legal Kürt hareketine de kızgın olduklarını ortaya koydular. Barış için yeşertilen umutların hala hiçbir somut sürece dönüşmemesi, Kobanê’nin düşme ihtimalinin yarattığı ulusallık hissi ile birleşince Kürt halkının kayda değer bir kısmının Türk devletinden külliyen bir kopuşa sürüklenebileceğini gösterdi. Bu durum ayaklanmanın şiddetinden anlaşılabilir. Bu kopuşun gerçekleşmemesi, onlarca eylemcinin ölümü ve Kobanê isyanı sonrasında sürmekte olan tutuklamalar Kürt hareketinin kitleleri mobilize edebilme kapasitesine kısa vadede kuşkusuz darbe vurdu. Diğer yandan, Kobanê isyanı boyunca AKP’lilerin ve AKP kitlesinin kullandığı dil, IŞİD’e ve Kürtlere saldıran ırkçılara verdikleri açık destek, geçen son 2 yıllık süreçte aslında Türk toplumunda Kürt meselesine dair kayda değer bir siyasi bilinç dönüşümünün olmadığını gösterdi. Velhasıl, toplumsallaşmayan çözüm sürecine, aslında temsilcilerine inandıkları için destek veren Kürtlerin inancı Kobanê sonrasında kayda değer şekilde zayıfladı. Serhildan sonrası ABD’nin Kobanê’de IŞİD’e yönelik hava saldırılarını kat be kat arttırması, PKK’yi muhatap olarak kabul etmesi, AKP’nin Peşmergelerin Kobanê’ye geçişine izin vermek zorunda kalması, ulusallık temelinde Kürtlerin siyasi ufkunu genişletti. Kürt hareketine inanan Kürtlerin Türkiyelileşme ile çözümün olabileceği inancı, henüz tam olarak dilini bulmamış olsa da, yerini ulusal bir ufka bırakmış görünüyor. Yani Rojava dinamiği ve bilhassa Kobanê direnişi Kuzey Kürtlerinin çözüm tahayyülünü sınır-aşırı bir bağlama taşıdı.

5. Kobanê ayaklanması AKP veya Türk Devleti için ne anlama geliyor?

AKP, Gezi’yi bastırıp Cemaat ile yaşadığı saray içi kavgadan galip çıkmanın özgüveniyle, Kürtlerin Kobanê’yi kaybetme ihtimalinin korkunçluğunda büyüyen zihinsel kopuşu ve anti-kolonyal şiddetin varabileceği raddeyi öngöremedi. Kobanê isyanı öncesi hemen hemen her Kürt şehrinde veya kasabasında Rojava’da yaşamını yitirenlerin cenazeleri kaldırıldı. Ölüm güçlüdür. Bu kadar yoğun ölümler yaşça büyük Kürtlere 90’ları ve 90’ların sonunu hatırlatır. Genç Kürtlerde ise Rojava’da düşenlere karşı sokaklarda ödenmesi gereken bir borcun hissini çoğaltır. AKP için Kobanê isyanı, anlamakta zorlandığı, birike birike gelen ve bir anda patlayan toplumsal öfke karşısında güvenebileceği yegâne siyaset aracının şiddet olduğunu kanıksattı. Kobanê isyanı sürecinde Kürt coğrafyasında sadece devlet değil AKP ile işbirliği yapan tüm Kürtler olası bir kopuşun ya da halk savaşının provasını şaşkınlıkla izledi. Diğer bir deyişle AKP, 1990’ların başında TSK ne hissettiyse ilk kez bunu derinden duyumsadı. O yüzden Kobanê isyanının hayaleti önümüzdeki süreçte sürekli AKP’yi avlamaya devam edecek.

6. “İç Güvenlik” Yasası ile tam olarak ne değişecek?

Şu anda yasa TBMM Genel Kurulu’na getirilmek üzere bekletiliyor. Ciddi bir tepki olmaması durumunda birkaç hafta içerisinde yasallaşacak. Bu yasa ile AKP tek taşla birden fazla kuş vurma amacında. Birincil hedefi elbette Kobanê benzeri ayaklanmalara karşı kullanacağı şiddeti kendi hukuku çerçevesinde meşrulaştırabilmek. Eğer yasa geçerse olacaklar şunlar: Herhangi bir eylemde polis şiddetine mukavemet eden ya da etmeyen herhangi bir kişi 2 ila 4 yıl arasında cezalandırılabilecek. Herhangi bir eylemde örgütsel sembol taşıyan ya da taşımayan, slogan atan ya da atmayan herhangi bir kişi 6 ay ila 3 yıl arasında ceza alabilecek. Polisler istediği yerde istediği zaman savcı-hâkim izni gerekmeksizin istediği kişiyi veya aracını arayabilecek. Polisin şüpheli olarak addettiği kişileri ise 48 saat boyunca alıkoymasına da izin verilecek. Bu yasa aslında tek bir şeyi hatırlatıyor: Türkiyelileşmiş OHAL rejimini. CHP çeperinde var olabilen ve Orta Doğu’nun belirlediği güncel siyaset içinde neredeyse tamamen siyaset dışı kalan Türkiye solu için bu yasaya Kürtlerle birlikte karşı durmak önemli bir siyasi fırsattı. Ama bu fırsat şimdilik kaçmış görünüyor.

7. “İç” Güvenlik Yasasına AKP neden ihtiyaç duyuyor?

AKP tüm muhaliflerinde nefret biriktiren bir iç politika, sürekli kaybeden bir Orta Doğu politikası ve de G-20 ülkesi olan devasa bir ekonomi yönetiyor. “İç” güvenlik yasasına AKP’yi muhtaç bırakan birden fazla dinamik var. Etkisiz parlamento muhalefeti ve tamamen tahakküm altında tuttuğu ana akım medya sayesinde AKP’nin kafası yüksek siyaset mecralarında rahat, ama zayıf karnı Kürt sokağı. “İç” güvenlik yasasının birincil sebebi Kobanê hayaleti. Kobanê ayaklanması, Kürtlerin olası bir kopuş girişimi durumunda AKP’ye aslında ne kadar çaresiz kalacağını gösterdi. Haliyle AKP, askeri çatışmasızlık sürecinde Kürt hareketinin en temel mücadele gücünü aşağı çekmek için Kürt sokağını mümkün olduğu kadar boşaltmayı amaçlıyor.  AKP, Gezi ayaklanması sonrası Türkiye sathındaki eylemleri bastırmayı başardı ama kendiliğinden kriz üreten otoriter neoliberal idare biçimi ve Orta Doğu siyaseti nedeniyle 2015 seçimlerine kadar dönemsel patlamalarının olmayacağının garantisi yok. Tüm ekonomik parametreler süreklileşmiş kırılganlığın artık doygunluğa ulaştığını gösteriyor. Uzatılmış AKP hegemonyasının kendisine muhalefet eden her türlü yapıya karşı daha fazla agresifleşmesi için şartlar fazlasıyla olgunlaşmış durumda. Yani bu yasayı AKP, iktidarını sadece savunmak için değil toplumsal muhalefete karşı daha şiddetli bir saldırıyı da örgütlemek için de kullanabilir. Haliyle, “iç” güvenlik yasası tüm bu olasılıklar dâhilinde AKP’nin baskı rejimiyle 2015 seçimlerine ayağı takılmadan gitmek için başlattığı öncül bir saldırı aynı zamanda. AKP’nin esas arzusunun Kobanê düzeyinin altında kalan ve tamamen kontrolünü kaybetmediği sokak-çatışmalı bir süreçle yeni bir oyalama taktiği denemek olup olmadığını ise yakın zamanda öğreneceğiz. Nitekim “İç” güvenlik yasası AKP’nin savunma değil saldırmak için de çıkardığı bir yasa ise, Kürt hareketinin seçim barajını geçmeyi en temel gündemi haline getirmesi halinde, HDP’nin alacağı oy oranına kayda değer etkide bulunan seçim atmosferini şiddete ve baskıya boğmanın esas aracı olarak da kullanılabilir.

Abdullah Öcalan (Amara’dan İmralı’ya)
Müslüm Yücel

Bu kitap varolanı bilme merakı için yazıldı. Abdullah Öcalan kimine göre lider kimine göre teröristbaşı. Ona inananlar için lider, partililer için başkan, sevmeyenler için can alan, vatan haini, dostları için arkadaş, kardeşleri için ağabey, annesi ve babası içinse oğul. Herkesin kendi bakış açısından gerçekliklerinin sağlaması Abdullah Öcalan. Tarihe ismini yazdırmış iyi ya da kötü tüm insanların yazgısını taşıyor o da. Bu kitap onun satır aralarını takip edebilmek için yazıldı. Yaptıklarının dipnotlarını görebilmek, onun yaşayışını anlamak, fikirlerinin kaynağına inebilmek için okurlara sunuluyor.  Dindar ve dürüst babası, ayakları yere sağlam basan dirayetli annesi, kardeşleri, ailesi, dostları, Abdullah Öcalan’ın yaşamdaki süreçleri, beş vakit namaz kılan bir gençten sosyalist bir devrimciye evrilişi, Denizlerin Mahirlerin yolunda giderken yaşadıkları, yeni bir örgüt kurma sancıları, zaafları, merakları, prensipleri ve varolma serüveni onu seven ya da sevmeyenler değil merak edenler için kaleme alındı.
Araştırmacı, şair, yazar Müslüm Yücel, hakkında yazılmış tüm kaynakları tarayarak, Öcalan’ın eserlerini okuyarak, etrafındaki insanlarla ya bizzat görüşüp ya da bilgi alışverişi sağlayarak, olabildiğince objektif ve yorumsuz, varolanı ortaya koymak için kaleme aldı bu kitabı. Karar artık sizde, onu tanımak istiyor musunuz yoksa sevme ve sevmeme noktasında sabit misiniz…
(Tanıtım Bülteninden)

Yayınevi: Alfa Yayıncılık

590 s. — 2. Hamur– Ciltsiz — 13 x 19 cm

İstanbul, 2014
ISBN : 9786051069562

Rojava’da Eğitim: ‘Üniversite’ değil, ‘Akademi’; Tekçi Değil Çoğulcu!
Derya Aydın

Dorşin Akif ile Söyleşi – Derya Aydın

Rojava Kantonları (Kobanê, Efrîn ve Cizîrê) bir yandan kendini ilkin Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) olarak tanımlayan, adını sonradan “İslam Devleti” olarak değiştiren vahşi örgüte karşı direnişini sürdürürken, diğer taraftan da toplumsal yaşamı inşa etmeye devam ediyor. Rojava’nın her üç kantonunda açılan eğitim kurumları ise yeni bir eğitim modeli sunuyor. Baas rejiminin tekçi eğitim sistemini ortadan kaldıran Rojava Kantonları’nın eğitim kurumlarında, başta Kürtçe olmak üzere, Arapça, Süryanice ve diğer dillerde eğitim veriliyor. Halklar ve diller coğrafyası Ortadoğu için bir model niteliğinde olan eğitim kurumlarını ve akademileri Cizîrê Kantonu’nda bulunan Mezopotamya Toplumsal Bilimler Akademisi’nde Jineoloji dersleri veren Dorşin Akif ile konuştuk. “Eğitimlerde temel alınan perspektif, demokratik, ekolojik, ekonomi ve cinsiyet özgürlüğü paradigması temelinde gerçekleştiriliyor,” diyen Akif, bize, neden “üniversite” değil de “akademi” kavramını kullandıklarını, kadın akademilerini ve eğitim alanına yönelik ileriye dönük planlarını anlattı.

Rojava Devrimi ile birlikte eğitim alanında yaşanan gelişmeleri kısaca anlatabilir misiniz?

Öncelikle, Rojava’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın, ciddi anlamda yansımasını bulan bir devrimci geleneği olduğunu hatırlatmak gerek. Özellikle kadın özgürlüğü açısından çok ciddi bir çaba söz konusu. Akademiye gidenlerin -70 yaşındaki bir yetişkinden 7 yaşındaki bir çocuğa dek- çoğu, bir şekilde eğitimden geçmiş durumdalar. Bu durum orada zaten bir geleneği inşa etmiş. Yani Kürdistan Özgürlük mücadelesinin ‘özgür Kürt’ ve ‘özgür kadın’ devrimi bu sahada üç yıldır önemli bir değişim ve dönüşümü beraberinde getirmiş.

Rojava’da eğitim ikili biçimde devam ediyor. Birincisi ‘halk eğitimi’; bu eğitim daha çok akademiler üzerinden yürüyor.İkincisi ise ‘okul eğitimi’; bu da ağırlıklı olarak devlet eğitim kurumları olarak sürüyor. Devletin tek olduğu yer zaten okul eğitimleri ancak biz müfredatı değiştirmeye çalışıyoruz. Derslerin müfredatlarının oluşturulmasında ise şöyle bir durum var. Bu yıl ana okullar, kreşler ve birinci sınıflarda derslerin tümü bizim hazırlamış olduğumuz kitaplar üzerinden yürütülüyor. Okulların  tüm işleyişleri kantonların eğitim bakanlığına bağlı olarak çalışıyor. Ama tabi şimdi okul kitaplarının tümünü değiştirmiş değiliz. Biz daha çok bu okulların içinde bazı derslerden başlayarak müfredatı değiştirip, bu eğitimleri de devletin denetiminden çıkarıp topluma devretmeye çalışıyoruz. Fakat tüm okul eğitimleri henüz toplumun elinde değil; devlet de eğitimlerini sürdürüyor.

Eğer akademi eğitimlerini biraz daha açacak olursak şunları söyleyebiliriz: Akademi eğitimleri, toplumsal yaşamın inşasına dönük, öncü kadro inşası ve toplumsal değişim-dönüşüm eğitimlerini kapsıyor. Bu eğitimlerde temel alınan perspektif, demokratik, eko-ekonomi ve cinsiyet özgürlüğü paradigmasıdır. Ulus-devletin geliştirmiş olduğu eğitimin dışında bir sistemimiz var. Daha çok bilginin, bilimin inşa edildiği yere, yani topluma geri verilmesi esas alınıyor. Tabi bu durum, eğitim yönteminden binaların kullanım biçimine, oradan da akademilerdeki günlük yaşamın inşasına kadar her şeyde bir değişikliği beraberinde getiriyor. Devlet okullarındaki müdür-müdüreler ve öğretmenler, öğretici olmaktan çok, korku salan kişiler olarak karşımıza çıkmaktalar. Fakat burada bizim tanımımız da dahi derin bir farklılık var, kurduğumuz ilşkinin adı arkadaşlıktır.

Diğer taraftan, devletteki eğitim programlarında daha çok ortak bir müfredat oluşturulur ve her yerde de bu müfredata uyulur. Yine devletin eğitim programında esas alınan bireyindevlete ait kılınması anlatısıdır. Temel farklılık biraz da burada beliriyor. Çünkü biz, kendi kendimizi eğitebileceğimiz, bilgi üretebileceğimiz bir sistem inşa etmeye çalışıyoruz. Kendimize ait olmaya, toplumumuza ait olmaya, kendi toplum gerçekliğimizi sorgulayarak anlamlandırmaya çabalıyoruz. Devlet eğitiminden farklılaşıyoruz; bu Hâliyle de devleti küçültürken toplumu daha çok geliştirdiğimiz, savunduğumuz ve beslediğimiz bir eğitim sistemi inşa etme uğraşındayız.

Kantonlarda eğitim nasıl inşa ediliyor; üç kantondaki eğitim modeli de aynı mı, yoksa farklılık gösteriyor mu?

Her kanton kendi toplumsal dokusu ile kendi eğitim sistemini inşa etmeye çalışıyor. Tabii paradigma anlamında ortak bir yaklaşım söz konusu. Bu ortak yaklaşım demokratik, eko-ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü toplum paradigmasıdır. Fakat her kantondaki toplumsal bileşim aynı değil. Örneğin Cizre tam bir Ortadoğu halklar birlikteliği; dolayısıyla da eğitim modeli ona göre şekilleniyor. Kobanê ve Efrin de daha farklılar. Örneğin dil konusundan örnek vereyim. Cizre Kantonu’nda okul eğitimlerinde Süryanice, Kürtçe ve Arapça dil eğitimleri var. Bir çocuk eğer Arap ise Arapçayı temel ders olarak görüyor; Kürtçe ve Süryanice ise onun için bir tercih oluyor. Çocuklar kendi etnik kimliklerine göre bu dilleri görüyor ve kendi eğitimlerini de daha çok kendi toplumsal yapılarına göre görüyorlar. Ama bu Efrin kantonunda böyle değil; çünkü ağırlıklı olarak Kürtler ve Araplar var. Yine Efrin kantonu kitaplarını 8. sınıfa kadar hazırladı; ama Cizre kantonu henüz üçüncü sınıfa kadar hazırlamış durumda. Çünkü etnik yapı farklılığı olunca ortak noktaları yakalamak gerekiyor.

Toplum akademileri de biraz bu eksende gelişiyor. Örneğin tarih ve sosyoloji akademisi şimdilik Cizre kantonunda var; diğer kantonlarda henüz açılmış değil. Kobanê’de ise durum, savaş gerçeğinden kaynaklı farklılaştı.

akademi

‘Üniversite’ değil de ‘Akademi’ adlandırması kullanılıyor. Neden?

Güzel bir soru. Aslında bu daha çok sistem kaynaklı bir tanımlama. Üniversiteler ilk kurulduğunda daha çok merkezi sistemden bağımsız olarak örgütlenmeyi düşünmüş olabilirler; ama sonuç itibariyle bugün, kulağa daha çok devletin kadrolaşma alanı olarak çalınıyorlar. Akademi ise toplumun kendi entelektüel gücünü kendi kendisine inşa ettiği bir alan. Bilgisini, bilimini kendisinin ürettiği bir alan olarak hâlen varlığını koruyor. Bu nedenle adına “akademi” demeyi daha uygun bulduk.

Akademilerdeki eğitim modelini, Batı’dakinden ya da Ortadoğu’daki eğitim modelinden ayıran özellikler neler?

Aslında temel farkı şu soruyla ortaya konulabilir: “Toplum nasıl yaşamak istiyor?” Bu sorunun cevabını yakalamaya çalışan bir eğitim modelimiz var. Aslında ait olduğu toprakları, yani Ortadoğu eğitim geleneğini de bağrında taşıyor; fakat aynı zamanda Batı’nın sorgulama ve araştırma geleneğini de kendisine miras alıyor. Her şeyden öte Batı merkezli bir bilimcilik anlayışı ile bilmeyi inşa etmiyoruz. Bilmek, daha çok toplumun kendi dinamikleri içinde işliyor. Örneğin Mezopotamya Tarih ve Sosyoloji Akademisi’nde 70 yaşındaki bir anne, gelip Sözlü Tarih dersini veriyor. Öyle Sözlü Tarih diyoruz da o, daha çok yakın tarihte yaşadıklarını, özgürlük mücadelesi  yürüten gençlerin hikâyelerini, destanları, kaybolan ya da kaybedilen kelimeleri anlatıyor… Bir örnek daha verelim. Ezbercilik yok. Yani öğrencinin edindiği bilgi toplumsal yapıda ya da yaşamda işe yarayacak mı, yaşamı güzelleştirecek mi, anlamaya ve anlatılmaya çalışılan bilgi bireyin kendi toplumuyla mı ilgili, yoksa modernitenin inşa ettiği bireycileşmeye götüren yolda biriktirilen bilgi mi? Evet; işte böyle bir bilgi değil. Daha çok yaşamı anlamaya, anlatmaya ve paylaşmaya çalışan bir bilme faaliyeti var. Bu yüzden Ortadoğu ve Batı geleneğinde olan öğrenci ve öğretmen ilişkisinin sınırlarını aşan, zaman zaman yer değiştiren bir bilgilenme faaliyeti söz konusu.

Son bir örnek daha: Her iki gelenekte de öğrenci daha çok sınavlar üzerinden sorgulanır, kategorize edilir değil mi? Bu konuda da bir farklılık var. Her ders ardından öğrenci, öğretmenin ders veriş biçimini ve anlam gücünü kritik eder. Gerçekleşen eğitim sonunda ise bilme gücünün ne kadar sonuç verdiği, sadece öğretmen tarafından değil, tüm öğrenciler ve öğretmen tarafından hep birlikte ele alınır. Öğrenciler tek tek tüm öğrenci yapısının önünde eleştiri ve özeleştiri süzgecinden geçiyor. Toplumsal yaşama nasıl dahil olacağına birey daha çok kendi arkadaşları içinde, birlikte karar veriyor.

Kadın akademileri var; bize biraz bunlardan bahseder misiniz? Buradaki eğitimi farklı kılan şey nedir?

Toplumsal güç olarak görülmeyen kadın, akademilerde kendisini tanımlama, tarih içindeki yerini anlama ve bunun karşısında da nasıl bir iradeye dönüşeceğini sorguluyor. Çünkü inşa edilen toplumsal yapıda kadının yeri yok. Toplumsal tüm kurumlaşmalar erkeğe göre tanımlanmış. Bu tanımların dışına çıkma çabası akademilerimiz açısından önemli. Erkeğin donattığı toplumsallıktan sıyrılmak için de erkeklik söylemi ve zihniyetiyle örülen zihinsel yapıda değişim şart. Bu da eğitimlerin kadın kimliği ile örülmesini gerekli kılıyor.

Erkek egemen eğitim sisteminde illa ki yaş sınırları belli ve ortak olmalı öyle değil mi? Bu durum bizde farklı işliyor. Örneğin “Yekitiya Star Meclisi”ne dönük yaptığımız eğitim devresinde, arkadaşının annesi ile birlikte devrede olan arkadaşlarımız vardı. Bazı kadınlar 60 yaşında, bazıları ise 18. Bahsedilen nesil farklılıklarının ise daha çok iktidarcı yaklaşımlar olduğunu görüyoruz; birbirini sınırlayan, set çeken yaklaşımlarla ortaya çıkan sorunlar. Özgür ilişkilerde yaş bir sorun değildir, edinilen tecrübenin paylaşımıdır. 60 yaşındakinin tecrübesini bir güç olarak görmesi önemli, ama o gücü paylaşması ve çevresini geliştirmesi de önemli. Yine bu konuda sistem okullarındaki eğitimlerden geçmiş olmak toplumda bir statü oluşturuyor; ama akademilerimizde eğitim görme de bir sorun olarak algılanmıyor. Eğer özgür ilişkilerde bir veri sağlıyorsa üstünlük veren bir farklılık değil, paylaşılması gereken bir farklılık oluyor.

Kadın akademimiz tüm kantona hitap ettiği için daha çok kapalı devre eğitimleri gerçekleştiriyor. Gelen herkes burada kalıyor. O nedenle her şey birlikte yapılıyor. Geceleri mutlaka öğrenciler nöbet tutuyor. Sabahları günlük yaşam sporla başlıyor. Daha sonra dersler başlıyor. Gündüz dersleri tamamlandıktan sonra akşam haberleri ile akşam dersleri devam ediyor. Akşam dersleri daha çok görsel, alternatif sinema ya da belgeseller ile gündüz derslerini tamamlamaya çalışıyoruz.

kadın akademi2

 

Şu an Rojava’da akademiler ne kadar yaygın?

Akademilerimizin hepsi toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda inşa edildi. Özsavunma akademileri çok yaygın. “Kadın Akademisi, “Gençlik Akademisi”, “Asayiş Akademisi”, “Ekonomi Akademisi”, “Özgür Fikir ve Düşünce Akademisi” olarak adlandırdığımız, “Şehir Akademisi”, “Hukuk, Sosyoloji, Tarih, Dil ve Edebiyat Akademileri”, “Siyaset ve Diplomasi Akademileri” ve bunlarla sürekli ilişki halinde olan her komünde yer alan “Eğitim Komiteleri” var.

Her şehir meclisinin kendi ihtiyaçlarını karşılamak üzere “Özgür Fikir ve Düşünce Akademileri” var. Bunların dışında kurumların kendi çalışanlarına dönük oluşturduğu akademiler var. Bunlar da kanton düzeyinde. Ama savunma akademileri savunmaya ilişkin ve  her konuda profesyonelleşme akademileri ile okullar var.

Eğitim alanında ileriye dönük plan ya da programınız nedir?

Başta, okul eğitimi dediğimiz sistemin tümünün topluma devredilmesini sağlayabilmek. Çünkü başta da söylediğimiz gibi, bu eğitimlere şimdilik bazı dersler eklemişiz ve rejimin özenle verdiği Kavmiyetçilik dersi, Tarih dersine müdahale etmişiz. Ama diğer derslerde de köklü değişikliklere gidilmesi gerekiyor. Anaokul ve kreş kitaplarında toplumsal cinsiyetçi öğelerde düzenlemelere gidildi. Tabii bu yeterli değil. Eğitimlerde çocuklara verilen zihniyetin değiştirilmesi gerekiyor. İlk elden yapmamız gereken değişiklik bu.

Mezopotamya Sosyal Bilimler Akademisi: Akademik Özerkliğin İnşası
Yasin Duman

2011 yılında Tunus’ta başlayan ve özgürlük, demokrasi ve adalet talepleri çerçevesinde ifadesini bulan ayaklanmalarla şekillenen Arap Baharı, üç yıl içerisinde Orta Doğu siyasetini yeniden düşünmeyi kaçınılmaz kıldı. Suriye’de yaşanan katliamlar, göç ve binlerce insanın hayatta olup olmadığının dahi bilinmemesine yol açan Arap Baharı bölge için tam bir trajediye dönüşmüş durumda. Beklenen özgürlük, demokrasi ve adalet hiçbir zaman temin edilemedi ve kısır bir döngü içerisinde bugüne kadar gelindi. Mevcut hâliyle mekân ve pratik bağlamında dörde bölünmüş bir Suriye çıktı ortaya: Rejim, muhalefet, Kürtler ve IŞİD.

Kürtlerin diğer üç oluşumun her birisiyle karşı karşıya kaldığı durumlar oldu. Rejim’le Şam ve Halep’teki Kürt semtlerinde ve Hesekê çevrelerinde ciddi çatışmalar yaşandı. Kendi içerisinde farklı gruplardan oluşan muhalif grupların bazıları Kürtlerin kontrolünde olan bölgeleri hedef alırken bazıları da Kürtlerle ortak hareket etmenin daha doğru olacağına inandı. Pratikte, farklı zamanlarda ve yerlerde her iki durum da yaşandı. Kürtleri en fazla hedef alan taraf ise açık biçimde IŞİD oldu. Uzun bir süredir Rojava’nın kantonlarına yönelik saldırıların en şiddetlisi Kobanî’de yaşanmakta. Efrîn ve Cezîre kantonlarının ortasında yer alan ve en küçük teritoryal alana sahip olan Kobanî’ye yönelik saldırıların temelinde diğer iki kantonun arasına yerleşmiş ve kısıtlı imkânlara sahip bağlantıyı tamamen kesme amacı yer alıyordu. Rojava Devrimi’nin başladığı Kobanî’nin işgalinin bir diğer amacı ise Kürt halkı üzerinde psikolojik bir yıkım yaratmaktı. Dahası, yıllardır lojistik destek sunan Türkiye tarafından “kontrol edilen” Kuzey Kürdistan sınırının ele geçirilmesinin önündeki engel de ortadan kaldırılacaktı. IŞİD ve bölge güçlerinin planlarını yıkan ve hâlen devam eden Kobanî direnişinin hakikati ise ancak öz savunma gücüne temelinde geliştirilen demokratik özerklik temelinde anlaşılabilir.

Rojava’da Özerkliğin İnşası

Suriye’de iç savaşın dengelerini en fazla değiştiren etmenlerden birisi, Baas rejiminin 2012 yılında Rojava’dan çıkarılması ve bu bölgede kontrolün Kürtlerin eline geçmesi oldu. Kobanî’den başlayarak Efrîn ve Cizîre bölgelerinin de alınmasıyla beraber, demokratik özerkliğin hayata geçirileceği saha belirlenmiş oldu. Bu süre zarfında 3 kantonda da 22 bakanlık çalışmalarına başladı. Halk Evleri (Mala Gel), Halk Meclisleri (Meclîsa Gel), Halk Mahkemeleri (Dadgeha Gel), Batı Kürdistan Ekonomiyi Geliştirme Merkezleri, öğrenci konfederasyonları, sendikalar, kooperatifler ve kadın savunma evleri gibi halkın en temel ihtiyaç ve taleplerine cevap vermeyi planlayan kurumlar hızla inşa edildi.

rojava map

Şekil 1. Rojava’da özerk kantonların kontrolü altında olan bölgeler

En küçük yerleşim birimleri olan köylerden mahallelere ve nihayet kentlere kadar her yerde halk meclisleri oluşturuldu. Söz konusu halk meclisleri karar alma mekanizmalarında söz, hak, inisiyatif ve denetim sahibi olarak kabul edildi. Suriye’de hiç olmadığı kadar sosyo-politik yaşama katılan kadınlar, toplumu örgütlediler, kendilerini ilgilendiren kararların şekillendirilmesinde bizzat rol üstlendiler. Kanton hükümetleri, ambargoya, hendeklere ve duvarlara rağmen yoksunlukların giderilmesi konusunda istikrarlı bir reel politika yürütmeye çalıştılar. Suriye ve komşu iktidarlarca başvurulan ambargo, duvar ve hendek uygulamalarından beklenen Rojava’nın siyasal programına dair güvensizlik oluşturmaktı. Rojava’nın, izolasyon uygulamaları aracılığıyla iktidarların, ulus-devletlerin çıkarları doğrultusunda şekillenen bir politikaya yönelmesi hedeflenmekteydi. Ancak bu başarılı olmayan bir yaklaşımdı çünkü YPG, kapanan Sêmalka (Güney Kürdistan’da), Nisêbîn-Qamişlo (Nusaybin-Qamişlo) ve Qoser-Dirbêsiyê (Kızıltepe-Dirbêsiyê) kapılarının verdiği eksikliği, yol açtığı yoksunlukları Til Koçer-Rabia sınır kapısını kontrol altına alarak gidermeye çalıştı.

Önceleri özerk yönetime çekinceli yaklaşan veya karşı çıkan Rojavalı Kürt partileri ve bağımsız siyasetçiler de zamanla özerklik modeline desteklerini sundular. Böylelikle oluşturulan bakanlıklarda farklı siyasi gruplardan, milletlerden ve inançlardan insanların görev alması mümkün oldu. Rejimin bu kantonları tanıyıp tanımayacağı henüz bilinmiyor ve bu konuda resmi herhangi bir açıklama yapılmış değil. Söz konusu sessizlik, kimi kesimlerce rejimle Kürtler arasında bir işbirliğinin göstergesi olarak ele alınmakta. Kürtler, Rejim’in kantonları tanımama ihtimalinin güncelliğini koruduğunu ve böyle bir durumda rejimle Kürtler arasında ciddi bir savaşın yaşanabileceği ihtimalini de dile getiriyorlar. ((Savunma Bakanı ile Qamişlo’da yapılan görüşme (21 Ağustos 2014). ))

Bütün bu örgütlenme, yaşamı yeniden inşa etme sürecine Süryaniler, Çeçenler, Araplar da katıldılar. Her ne kadar bu etnik gruplardan katılımın istenen düzeye ulaşması konusunda muvaffak olunamamışsa da farklı etnik gruplardan insanların halk meclislerinde, belediyelerde, savunma birimlerinde veya kendi kurumlarında özerk yönetimlere destek vermesi ilerisi için umut verici bir gelişmedir. Bu aynı zamanda mevcut siyasi pratiğin kitleler tarafından daha fazla tanınması ve geliştirilmesinin de önünü açacaktır. Halkların ve inançların birbirine yaklaşması, iktidarın minimize edildiği bir siyasi alanda farklılıklarını ve çeşitliliği gözetecek ortak çalışmalar yürütmesi toplumsal dayanışma ve uzlaşma açısından son derece önemlidir.

Mezopotamya Sosyal Bilimler Akademisi

Rojava’da bir yandan savaş devam ederken diğer yandan toplumsal yaşam hız kesmeden inşa ediliyor. Buna en önemli örneklerden biri de Qamişlo’da 2 Eylül 2014’te kurulan ve Tarih, Sosyoloji ve Hukuk olmak üzere üç bölümde eğitim veren Mezopotamya Sosyal Bilimler Akademisi. Akademinin eğitim dili Kürtçe ve Arapça. Dersler, tartışmalar, sunumlar, paneller, seminerlerin dili Kürtçe olmakla birlikte ders materyalleri henüz hazırlanamadığı için başvurulan kaynakların çoğu Arapça. Akademinin bilime yaklaşımı, topluma öncülük etme iddiası, mevcut sistemde eğitim alanındaki eksiklikler ve alternatifler gibi eğitim programına dair pek çok konu tartışmaya açılmış değil. Bu yazı dâhilinde, bir yandan bunları anlatırken diğer yandan şimdiye kadar eğitim kurumlarında sunulan müfredatın ve düşünme şekillerinin akademi tarafından nasıl eleştirildiği ve sunulan alternatif eğitim modelinin dayanaklarının ne olduğunu anlatılacaktır.

Rejim Döneminde Eğitim Sistemi ve Kürtlere Yaklaşım

Rojava’da 250.000’den fazla Kürt nüfusunun ‘mektum’ yani yabancı statüsünde kabul edilmesi, Hesekê bölgesinde nüfus sayımı yapılacağı iddiasıyla onlardan alınan kimliklerin bir daha verilmemesiyle başladı. ((Nevzat Bingöl, Suriye’nin Kimliksizleri Kürtler, (İstanbul: Do Yayınları, 2013). )) Bu statüde olanlar, sağlık, eğitim, sosyal yardım hizmetleri ve pasaport alma, iş yeri açma, mülk sahibi olma, üniversiteye gidip devlet memuru olma hakları kesinlikle yoktu. ((Kerim Yildiz, The Kurds in Syria, (London: Pluto Press, 2005). )) Sömürge sonrası bağımsızlık dönemi Suriye’sinde, devletin bütün resmi kurumlarında Baas Partisi’nin ideolojisi ve Arap milliyetçiliği hâkim kılındı. Bundan nasibi alan üniversiteler de hiçbir zaman özgürlükçü ve tarafsız bir müfredat oluşturamadı. Muhalif ve Kürt öğrenciler, Türkiye’deki, İran’daki ve Irak’taki emsallerini aratmayacak şekilde, gözaltına alındı, tutuklandı ve işkenceye uğradı. Kimi işkencede yaşamını yitirdi. Uluslararası bazı anlaşmalar gereği, dini azınlık statüsündeki Süryanilere anadilini öğretme olanakları tanınmıştı ((Dêrika Hemko kentinte röportaj yaptığım emekli öğretmen Hene’nin ifade ettiğine göre bu durum özerklikten sonra değişmeye başladı ve Süryaniler kendi okullarını kurma çalışmalarını hızlandırdılar (29 Ağustos 2014). )) fakat bu istisna dışında ‘anadilinde eğitimin’ mümkün olduğu tek dil devletin resmi dili Arapça oldu. Bütün bunlar azınlıkları dışlamakla kalmadı, çoğunluk-azınlık ikilemi içinde bazı sosyo-politik sorunları da beraberinde getirdi. Arap milliyetçiliğinin kendini eğitim, ekonomi, siyaset ve sosyal yaşamda dayattığı politikalar sonucu halklar arasında nefret duygusu körüklendi. Kürde dair ne varsa kriminalize edilen bu düzende rejimin kendi çıkarları için palazladığı bu karmaşa hali 2004’te Qamişlo’da olduğu gibi kitlesel saldırılara ve onlarca sivil Kürdün hayatını kaybetmesine yol açtı. ((Deir ez-Zur ve Qamişlo şehirlerinden futbol takımlarının karşılaştığı bir maç öncesi milliyetçi Arapların Kürt taraftarları kışkırtırcasına Saddam Hüseyin lehine sloganlar atıp Irak bayrağı açarak “ikinci Enfal burada gerçekleşecek” demeleri üzerine Kürtler de Mesut Barzanî, Celal Talabanî ve ABD lehine sloganları üzerine bir anda taşlı saldırıya uğrarlar. Deir ez-Zur taraftarlarının su mataralarında getirdiği taşlarla saldırması ilk anda büyük bir paniğe yol açar ve yüzlerce taraftar ezilme tehlikesiyle yüz yüze kalır. Güvenlik güçlerinin olayları yatıştırmak yerine Kürt taraftarlara gerçek mermilerle saldırması öfke ve şiddeti doruğa çıkarır. Bu olaylar esnasında ve sonrasında gerçekleşen protesto eylemlerinde 30’a yakın insan yaşamını yitirir. )) O dönem halklar arası bir öfke ve nefret duygusu gelişmiş olsa da Kürt siyasi partileri halkı sakinleştirmeyi başarmış ve hükümetle ilk defa görüşme gerçekleştirmiştir. Mezopotamya Sosyal Bilimler Akademisi, tam da bu noktada, toplumdaki algıların, düşünüş biçimlerinin, ilişkilerin ve tepkilerin değişmesi gerektiğinden hareketle bu değişim ve dönüşümde öncü rol üstlenme girişimi olarak ele alınabilir.

Akademiler aracılığıyla yeni bir anlayış inşası

Kürt Özgürlük Hareketi’nin Rojava’da büyük oranda hayata geçirdiği siyasetin temelinde yer alan demokratik özerklik modelinin kaynağı PKK lideri Abdullah Öcalan’ın demokratik ulus tezidir: “Demokratik ulus, kimlikleri ucu kapalı katı tanımlamalarla ele almayan esnek yapılanmasıyla toplumun her kesiminin etnik, dinsel, sınıfsal, cins ve grup birey kimlikleriyle eşit katılımını esas alır”. ((“Demokratik ulus çözümü,” Serxwebûn, erişim tarihi 18 Ekim 2014, http://www.serxwebun.org/index.php?sys=naverok&id=53. )) Bu esasa göre yeni eğitim sisteminin iktidar yanlısı, devletçi ve tabiiyet esaslı sistemin reddi temelinde şekillenmesi kaçınılmazdır. Akademi’nin sorumlularından Hesen Ednan’a göre:

[Toplum] Eğer kendisine farz kılınan, dayatılan köleci zihniyeti sorgularsa ve kendini yenilerse o zaman ahlaki politik demokratik ve özgürlükçü bir sistemi rahat bir şekilde inşa edebilir. Bunun argümanları bizim ve bütün Orta Doğu’nun toplumlarında fazlasıyla vardır. Kendini inşa edebilecekleri argümanlar ya da sistemini üzerine inşa edeceği temel taşlar bizim toplumumuzda var. Ama zihniyette ters yüz olma durumu olduğu için, toplum bunu artık tanıyamıyor. Neyin iyi, olumlu olduğunu ve geleceğine hizmet ettiğini neyin kötü, olumsuz olduğunu ve geleceğine hizmet etmediğini artık bilemez duruma gelmiş. Bu ters yüz olma durumu böylesine sonuçlara yol açtı. ((Qamişlo’da yapılan görüşme (2 Eylül 2014). ))

Ednan’ın vurguladığı nokta, doğru temelde bir yaklaşımın geliştirilememesi durumunda ve sorunun kaynaklarının çok yönlü bakış açılarıyla, tarafların ihtiyaçları, talepleri, pozisyonları özelinde tutarlı bir şekilde tespit edilmemesi durumunda, toplumsal sorunların bugüne kadar geldiği hâliyle var olmaya devam edeceğidir. Ednan’a göre, ahlaki politik toplum, iktidardan, devletçilikten ve kölecilikten beslenmeyen; eşitlik, özgürlük ve toplumun hem bireysel hem de kolektif yararına hizmet eden, toplumu ve bireyi birbirine ve kendisinde yabancılaştırmayan, sürekli canlı, dinamik ve organik yani yaşamsal değerlerle bağını koparmamış toplumdur. Ednan’a göre Rojava’da ve Suriye’de on yıllardır çözülemeyen temel sorunların kaynağı tam olarak budur. Öze/cevhere dönüş olarak tanımlanan demokratik özerklikle beraber, yaşamı örme, örgütleme ve idare etme iradesinin toplumun kendisine devredildiği bir yönetim şeklinde ortaya çıkan bir akademiden söz etmekteyiz. Bu bağlamda mevcut kapitalist modernitenin egemen olma, denetleme, kendi yararına kullanma ve böylece kendini sürekli yeniden üretme mekanizmasına karşı bir hamle olarak düşünülmesinde fayda var. Toplumsal hayatın her alanında kendini dayatan hiyerarşi ve devletçi yaklaşımların bilimi eksik kıldığı ve mevcut iktidarcı sistemin hizmetine mecbur bıraktığı tespitinden yola çıkan Mezopotamya Sosyal Bilimler Akademisi’ne göre bilim toplumsal hayatı iyileştiren, rahatlatan bir perspektifle okunmalı. Hesen Ednan, mitolojiden yardım olarak, akademinin bilimin içinde bulunduğu durumu şöyle ifade etmektedir:

Metis’in bilgeliği ve bilinci, ahlaki politik ve doğal toplumun temsiliyetini yapmaktadır. Zeus kimdir? O da devletçi, iktidarcı ve köleci sistemin temsilidir. Zeus bu bilgeliği zorla elde etmek istiyor ve elde ediyor da ama kendi içindeki kirlenmişlikle birleştirip ve neticede Atehna’yı ortaya çıkarıyor. Athena kimdir? Athena erkeği temsil eden (erkekleşmiş) kadını temsil etmektedir. Savaşı seven, iktidarcı kadını temsil ediyor. Eskiden nasıldı? Kadın, eskiden doğal toplumun öncüsüydü. Toplumsal değişim zihinsel açıdan nasıl gerçekleşir, işte bu hikâye bunu anlamak açısından önemlidir. Hırsızlık nasıl başladı? Eğer anlamaya çalışırsan, Zeus’un yaptığı bir hırsızlıktır. Egemen olan, egemenlik kuran, köleliği geliştirmiş olan doğal olandan çalıyor ve kendi yararına kullanıyor bu hırsızlığı. Bilim anlayışımızda, tarihsel açıdan, bilimsel argümanların birbirinden ayrılması gerekiyor. Doğru zihniyet kim tarafından temsil ediliyor, yanlış zihniyet kim tarafından temsil ediliyor, bunu sorgulamamız gerekiyor. ((Qamişlo’da yapılan görüşme (2 Eylül 2014).))

Tarihsel akış içerisinde süregelen ‘toplumsal hakikat’ ile ‘iktidarların yarattığı hakikatler’ daim biçimde çatışma içerisinde olmuştur. Mezopotamya’da iktidarın yarattığı derin çelişkiler, çatışmalar, kalınca çizilen zihinsel ve fiziksel sınırlar, üstün kılınmış veya ötekileştirilmiş aidiyetler, ekonomik kâr uğruna sömürülen doğal kaynaklar, kutsanmış ‘milli’ değerler ve bunların sebep olduğu sosyo-politik baskılar “tarihin akışı içerisinde, iki koldan akan nehir gibi”, bir karşıtlık temelinde hep var olmuştur. Rojava’da yapılmak istenen, tam da bu noktada bütün bu çelişkileri net bir şekilde tespit edip, onu tarihsel çıkmaza sürükleyen sebepleri toplumsal açıdan ele alarak yine topluma dayalı bir çözüm perspektifi geliştirmektir. Bu çatışma üzerinden yeni bir anlayış geliştirmek zor olabilir ama Rojava’da buna hazır bir dinamiğin olduğu söylenebilir. Bunu mümkün kılacak şey ise, gerçekten işleyen ve sorunlara çözüm bulma yolunda çalışmalar yapan bir toplumsal örgütlenmedir. Rojava Devrimi’nden önce TEV-DEM’in (Tevgera Civaka Demokratîk-Demokratik Toplum Hareketi) çalışmalarıyla toplumsal örgütlenme belirli bir düzeye ulaştırıldı fakat rejimin uyguladığı siyasi baskılar sebebiyle bugünkü gibi açık bir şekilde değil. Akademinin, biraz da bu toplumsal siyasi örgütlenmeye dayanarak kendini yetiştiriyor olduğunu söyleyebiliriz.

Bu noktada Mezopotamya Akademisi’nin eğitim programı açısından taşıdığı özgüllüklere değinmekte fayda var. Örneğin, sözlü edebiyat veya hikâye olarak adlandırılan dersleri, Dêrika Hemko’nun uzak bir köyünden veya Serêkaniyê’nin koçerlerinden bir yaşlı erkek veya kadın veriyor. Böylece ders anlatan-alan arasındaki toplumsal zeminin yeniden kurulduğu, akademinin, bilimin, eğitimin gerçekten katılımcı bir şekilde toplumsallaştığı yeni bir sistem kurulmuş oluyor. Sistemin eğitim kurumlarına hiç gitmemiş, gitme fırsatı bulamamış insanlara yönelik “cahil, okuma-yazmayı bilmeyen, bilimi geliştirmesi beklenmez gibi sıfatların tarihe karıştığı bu sistemde, amaç yeni bilimsel anlayışta toplumsal bilgelikten ve ozanlıktan faydalanmak ve böylece hem birincil kaynaklara daha hızlı ulaşabiliyor hem de toplumsal hakikatleri daha yakından tanıma fırsatı doğuyor.” ((Qamişlo’da yapılan görüşme (2 Eylül 2014).))

Diğer önemli bir nokta ise öğrencilerin, akademi aracılığıyla geliştireceği toplumsal ilişkiler, dayanışma pratikleri ve hassasiyetler. Akademinin eğitim programında, öğrencilerle bazı toplumsal faaliyetler organize etmek de yer alıyor. “Örneğin zaman zaman taziyeler, kutlamalar, ev ziyaretleri, müzakere toplantıları, mahalle ve ev tartışmalarının hepsini, [akademide yapılması planlanan] toplumsal faaliyetler olarak ele alabiliriz. Zaman zaman ekolojik faaliyetler, ağaç ekimi, şehrin temizliği bütün bunlar ekolojik faaliyetler olarak [akademide] ele alınıyor”. ((Qamişlo’da yapılan görüşme (2 Eylül 2014).)) Bu tür etkinliklerle, öğrencilerin toplumsal bir kimliklerini pekiştirmesi, geliştirmesi hedeflenirken, toplumuna yabancılaşmanın da önü alınmış oluyor. Bütün bunlar, birçok üniversitede uygulanan ‘toplumsal sorumluluk’ veya ‘toplumsal duyarlılık’ projelerinden farklı olarak, öğrencilerin zaten birçok şeyden yoksun bırakılmış Rojava halkının ve kentlerinin neye ihtiyacı olduğuna dair hâlihazırda var olan bilinçle yapması öngörülen etkinliklerdir. Amaç çok yönlü bir eğitim sistemi ile çok yönlü düşünebilen bir toplumsal yapı ortaya çıkarabilmek.

Not: Bu yazıyı okuyarak eleştirileriyle destek sunduğu için Bahar Şimşek’e teşekkür ederim.

Kemalistlerin Yerine Getirmediği Kürtlere Özerklik Vaadi Belgeleri – I

Osmanlı’nın dağılma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulma sürecinde Kürtlerin neden sonuç alabilecek bağımsızlıkçı bir çizgi geliştiremediği hala tartışılmaya muhtaç önemli tarihsel konular arasında yer almaktadır. Bu tartışmanın önemli boyutlarından birisi, Kürtlere verilen özerklik vaadidir. Her ne kadar bugün Kürt hareketinin ortaya koyduğu Demokratik Özerklik Projesi ilk kez tartışılan bir konu gibi genel kamuoyuna sunuluyor olsa da, bu meselenin 1918-23 sürecinde yoğun bir şekilde tartışıldığını tarihsel belgeler aracılığıyla görüyoruz. Diğer bir yandan, Kürtlerin bağımsız bir siyasi hat oluşturmamaları adına dönemin Kemalist güçlerinin bu vaadi konjonktürel olarak kullandığını, “Kurtuluş savaşı” sonrasında bu sözler hiç verilmemişçesine tarihi yeniden yazdığını söyleyebiliriz. Son olarak, 1923 sonrası ortaya çıkan Kürt isyanlarının/direnişinin temel kaynağının verilen özerklik sözlerinin yerine getirilmemesi olduğunu belirtmekte fayda var.

BELGE: TBMM Vekiller Heyeti Kararı

Kürtlerin kendi geleceğini tayin hakkı ve yerel idare

Kürdistan hakkında Büyük Millet Meclisi Vekiller Heyeti’nin Elcezire cephesi kumandanlığına talimatıdır.

1. Adım adım memlekette ve geniş ölçüde doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu surette yerel idareler kurulması iç siyasetimizin gereklerindendir. Kürtlerin oturduğu bölgelerde ise iç siyasetimiz ve hem de dış siyasetimiz açısından adım adım yerel bir idare kurulmasını gerekli bulmaktayız.

2. Milletlerin kendi geleceklerini bizzat idare etmeleri hakkı bütün dünya da kabul olunmuş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre, Kürtlerin bu zamana kadar yerel idareye ait teşkilatlarını tamamlamış ve reisleri ve etkili kimseleri bu gaye namına bizim tarafımızdan kazanılmış olması ve reylerini açıkladıkları zaman kendi geleceklerine zaten sahip olduklarını, Türkiye Büyük Millet Meclisi idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidirler. Kürdistan’daki bütün çalışmanın bu gayeye dayanan siyasete yöneltilmesi Elcezire Cephesi Kumandanlığı’na aittir.

3. Kürdistan’da Kürtlerin Fransızlar ve özellikle Irak hududunda İngilizlere karşı düşmanlığını, silahlı çarpışmayla, değiştirilemeyecek bir dereceye vardırmak ve yabancılarla Kürtlerin anlaşmasına engel olmak, adım adım yerel idareler kurulması sebeplerini açıklamak ve böylece bize yürekten bağlanmalarını sağlamak, Kürt reislerinin mülkî ve askerî makamlarla görevlendirilerek, bize bağlanmalarını sağlamlaştırmak gibi, genel çizgiler kabul olunmuştur.

4. Kürdistan iç siyaseti Elcezire Cephesi Kumandanlığı tarafından birleştirilecek ve idare edilecektir. Cephe Kumandanlığı bu konuda Büyük Millet Meclisi Riyaseti ile haberleşir. Vilayetler tarafından izlenecek hareket çizgisini düzenleyecek ve birleştireceğinden mülkî memurların yöneticilerinin bu hususta mercii de Cephe Kumandanlığıdır.

Elcezire Cephe Kumandanlığı, idarî ve adlî veya malî değişiklik ve reformlara lüzum gördükçe bunun uygulamasını hükümete teklif eder.

Elcezire Cephe Kumandanı Mirliva Nihad Paşa hazretlerine.

Kişiye özeldir.

Büyük Millet Meclisi Vekiller Heyeti tarafından zatı devletlerine özel olmak üzere Kürdistan hakkında düzenlenen talimat yukarda olduğu gibi tebliğ olunur.

Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal

27 Haziran 1920*

(TBMM Gizli Celse Zabıtları, devre 1, cilt 3, içtima senesi III, 22 Temmuz 1338, s. 550)

 

* TBMM’nin 22 Temmuz 1922 günü yapılan gizli oturumunda okunan hükümet kararının 27 Haziran 1920 günü Elcezire Cephesi Kumandanlığı’na gönderildiği tutanaklarda belirtiliyor.  Hükümetin bu kararı, 27 Haziran 1920 öncesinde aldığı anlaşılıyor.

Bu belge, TBMM’nin internet sitesinde yayınlanan tutanaklardan alınmıştır. Bütün oturumun zabıtları için bkz: http://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/GZC/d01/CILT03/gcz01003078.pdf

Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı ve Orta Doğu’da Kürtler

Zan Enstitüsü 2014 Bahar Seminerleri

Seminer Başlığı: Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı ve Orta Doğu’da Kürtler

Seminerin Yürütücüsü: Harun Ercan

Başlama Tarihi: 5 Aralık 2014

Gün ve Saat: Her Cuma, 18:30-20:30 arası

Mekân: İstiklal Caddesi No: 116, Danışman Geçidi Han Çıkmazı Sokak No:1, Beyoğlu İstanbul (Galatasaray Meydanındaki Hazzo Pulo Pasajı içinde)

Seminerin Amacı: Yapılacak olan çalışmanın birincil amacı, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı olgusuna ilişkin teorik ve tarihsel bir çerçeve ortaya koymaktır. Bu doğrultuda, Kürt/Kürdistan meselesi, benzer etnik/ulusal vakalar ile karşılaştırmalı biçimde modern-dünya sisteminin dönüşümüne paralel olarak ele alınacaktır. Kürtler, hem I. Dünya Savaşı sürecini (1914-18) hem de Soğuk Savaş dönemini (1945-1990) herhangi bir siyasi tanınma/statü elde edemeden geçiren az sayıdaki halklar arasında yer aldı. Diğer yandan, özellikle son 30 yıl içinde Kürt hareketlerinin yarattığı siyasi mobilizasyon sayesinde, önümüzdeki on yıllar içinde Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkının Orta Doğu’da öncelikli gündem maddeleri arasında yer alacağını göstermekte. Yapılmakta olan tartışmaları artarak devam edecek olan bu konuya dair derinlikli tartışmaların ve çalışmaların yapılmasına aracılık etmek bu seminer çalışmasının esas gayesidir.

Katılımcılardan Beklenenler: Yapılan seminer çalışması, klasik anlamda bir okuma veya tartışma grubu olmaktan ziyade, nihai olarak entelektüel üretim yapılmasını amaçlamaktadır. Seminerler esnasında yapılacak olan tartışmaların verimli geçmesi adına katılımcıların okumaları haftalık olarak takip etmeleri gerekmektedir. Bununla birlikte, seminere katılacak olanların belirli bir düzeyde Kürtlerin ve/veya Orta Doğu’nun siyasi tarihine dair bilgi sahibi olması tartışmalara katılım bakımından kolaylaştırıcı bir rol oynayacaktır. Seminerler bittikten sonraki 2 hafta içinde, katılımcılar dönemlere ayrılmış şekilde Türkiye, Irak, İran ve Suriye’deki Kürtlerin siyasi-iktisadi tarihine dair ikincil kaynaklar üzerinden araştırma yapıp her bir parçanın belirli bir dönemini kaleme alacaktır. Aynı ulus-devlet sınırlarında yaşayan Kürtler üzerine yazacak olan katılımcıların grup halinde çalışması gerekebilir. İlgili dönemselleştirmeler seminerin ilerleyen haftalarında katılımcılarla birlikte yapılacaktır.

Okumalar: 

I. Hafta (5 Aralık 2014, Cuma) 

  • Etnisite, ulus, ulus-devlet, milliyetçilik vb. kavramlar nasıl anlaşılmalı?
  • Kürt/Kürdistan meselesini benzer etnik-ulusal sorunlardan ayrıştıran tarihsel dinamikler nelerdir?

Balibar, Etienne, “Ulus Biçimi: Tarih ve İdeoloji” , Irk, Ulus, Sınıf içinde, İstanbul: Metis Yayınları, s. 109-133

II. Hafta (12 Aralık 2014, Cuma) 

  • Marksizm, Leninizm ve ulusal sorun
  • I. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası Ulusal Kurtuluş Hareketleri 
  • Kürtlerin farklı ulus-devlet sınırlarıyla bölünmesi süreci neden/nasıl gerçekleşti?

Löwy, Michael. 1977. “Marksistler ve Ulusal Sorun”, Birikim Dergisi, Sayı 23, s. 65-83

Özoğlu, Hakan. “Birinci Dünya Savaşı ve Kürtlerin devleti”, 13 Temmuz 2014, AlJazeera Türk, <http://www.aljazeera.com.tr/gorus/birinci-dunya-savasi-ve-kurtlerin-devleti>

Olson, Robert. 2004. “İngiliz Gizli Belgelerine Göre: Kürtler’e Yönelik İngiliz Politikası”, Kürdoloji Belgeleri II içinde, Mehmet Bayrak, Ankara: Özge Yayınları, s. 384-393

“Ali Saip Ursavaş: Şeyh Said’i Astıran Urfa ‘Kahramanı’”, 2012, Toplum ve Kuram Dergisi, sayı 6-7, s. 43-45

III. Hafta (19 Aralık 2014, Cuma) 

  • Soğuk savaş döneminde ezilen uluslar ve/veya sömürge halklar için imkânlar ve sınırlar
  • Dekolonizasyon sürecinde ulusların kendi kaderini tayin hakkı: Yumuşak geçiş ya da anti-kolonyal şiddet
  • Marksist hareketlerde yeni devrim stratejileri ve silahlı mücadele

Arrighi, Hopkins ve Wallerstein. “1968: Büyük Prova”, Sistem Karşıtı Hareketler, İstanbul: Metis Yayınları, s. 95-112

Sartre, J. Paul. 2004. “1961 Tarihli Baskıya Önsöz”, Yeryüzünün Lanetlileri içinde, Frantz Fanon, İstanbul: Versus Yayınları, s. 15-39

Ercan, Harun. 2013. “Sömürgecilik Tezi’nden Sömürgecilik Söylemine: Türkiye’de Kürt Hareketi ve Kolektif Eylem Çerçevesinin Dönüşümü”, Dipnot Dergisi, Sayı 10, s. 151-168

IV. Hafta (26 Aralık 2014, Cuma) 

  • Uluslararası hukukta ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ve uluslararası hukuk rejiminin dönüşümü
  • Soğuk Savaş sonrası silahlı mücadele ve dünyadaki etnik-ulusal rejimin dönüşümü
  • Türkiye’de Kürt hareketinin değişim dinamikleri

Öz, Abdullah. 2007. “Teori ve Uygulamada Self-Determinasyon”, Uluslararası Hukuk ve Politika, Cilt 3, No: 9, s. 60-81

Akkaya, Ahmet Hamdi. 2014. “Ulusal Kurtuluş, Ayaklanma ve Sınırların Ötesi: 1970’lerden 1990’lara Kürt Hareketi’nin Değişim Dinamikleri”, Toplum ve Kuram Dergisi, Sayı 9, s. 75-98

Yeğen, Mesut. 2006. “1980’den Bugüne Kürt Sorunu”, Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa içinde, İstanbul: iletişim Yayınları, s. 29-45

Tartışma faslının son haftasında yazma safhası için gerekli (yukarıda bahsi edilen) dönemler paylaştırılacaktır. Yaklaşık 20 gün içinde yazılacak olan taslaklar üzerinden Ocak ayının son haftasında kolektif tartışmalar yürütülecektir. Editoryal süreç bittikten sonra yapılan kolektif çalışma rapor haline getirilecek ve dolaşıma girecektir. 

Not: Seminerler başladıktan sonra tartışmaların yoğunluk derecesine göre ek okuma önerileri yapılabilir.

 

Kürt Meselesinde Çatışmasızlık, Müzakere ve Çözüm
Harun Ercan

Ne zaman Türkiye’de Kürt meselesine çözüm süreci konuşulsa, tartışma çözümü somutlaştırma aşamasına geldiği vakit, siyasi hakikatini pek az kişinin bildiği bir takım çözüm modellerinden örnekler verilir. Kuzey İrlanda, İspanya, Güney Afrika modelleri gibi… Kuşkusuz her çözüm deneyiminden öğrenilecek bir şeyler mutlaka vardır. Lakin bir tarihsel-siyasi hakikati netleştirerek başlayalım: Kürt veya Kürdistan meselesi aslında hiçbirine pek de benzemiyor. Bu benzeşmezliğin demografik, siyasi ve tarihsel dinamikleri var. Bunları netleştirmeden Türkiye’deki Kürt meselesine, çözüm sürecine, devam etmekte olan diyalog/müzakerelere dair konuşmak yavan kalır.

Kürt(?) meselesi ve nev-i şahsına münhasırlık hali

Kürtler sadece Türk ulus-devletinin sınırları içinde yaşıyor olsaydı ya da Irak, İran ve Suriye’de kayda değer bir Kürt nüfusu hiç olmasaydı, Kürt meselesinin tarihselliği de günceli de tamamen farklı olurdu. Benzer örneklerde olduğu gibi çözüm modeli olarak sunulan egemenlik paylaşımı mekanizmalarını kopyalayıp yapıştırmak bile barış için kafi olabilirdi. Kürt meselesi Türkiye’nin ulusal kimliğinin yani TC vatandaşlarını bir arada tutan bağın Kürtleri kapsayacak şekilde genişletilip yeniden tanımlanmasıyla ve kısmi egemenlik paylaşımıyla çözülebilirdi. Lakin çözüm artık o kadar basit değil. Modern Türk-İslam devletinin ontolojisine tarihsel olarak işlenmiş devasa bir dinamik var: Bölünme ya da toprak kaybetme korkusu ya da Kürtlerin Ortadoğu’da devlet(ler) sahibi olması olasılığı. Sevr sendromu olarak kavramsallaştırılmış, ama asıl tarihi Osmanlı’nın tüm bir 19. yüzyılına yayılan, ardında Müslüman-Türk egemenliğinin gizlendiği perde olan “devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü” lafzı, 90’lara kıyasla daha az anılsa da şu anda en belirleyici dinamik. Bugünün çarpıcı olan tarafı, önceki on yılların aksine, belki de ilk kez Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu korkunun reel politik bir karşılığı var. Kürtler gerçekten de orta/uzun vadede Ortadoğu’da bir devlet, devletler ya da demokratik özerk yapılar kurabilir. Çözüm ve barış adına kaçan fırsatlarla geçen on yıllardan sonra Kürt meselesinin tarihsel, demografik ve siyasi hakikati var gücüyle kendisini dayatıyor. Üzerinde müzakere edilen sorunun ölçeği Türk devleti için kökünden değişti: Artık Kürt değil, Kürdistan meselesi.

Siyasal gidişatı belirleyen üç yapısal faktör

O yüzden adına çatışmasızlık/çözüm/barış süreci diyebileceğimiz, şu anda içinde bulunduğumuz siyasal gidişatı belirleyen üç yapısal faktör var. Birincisi, modern dünya sisteminin yeniden devlet kurulumu dönemine girmiş olması. Son yüzyılda gerçekleşen iki dalga Kürtleri es geçti. İlki I. Dünya Savaşı sürecinde, ikincisi ise Soğuk Savaş’ın (1945-1991) ilk yarısındaydı. Hem kapitalizmin geliştiği Batı Avrupa ülkelerinde (İskoçya, Katalonya) hem de Doğu Avrupa’da (Ukrayna) sınırların yeniden çizilmesini gerektirecek dalgalanmalar ve 2008 krizi sonrası yarı-çevre ülkelerde yaşanan eylemsellikler ve Arap ayaklanmalarının eş zamanlı yaşanması elbette tesadüf değil. Henüz nasıl olacağını kestiremiyor olsak da sınırlar yeniden çizilecek. Türk devletinin orta ve uzun vadeli bölünme korkuları için yapısal zemin halihazırda var. Bu yapısal faktörün etkilerini halihazırda yaşıyoruz ama önümüzdeki 10-15 yılda daha somut şekilde göreceğiz.

İkinci yapısal faktör, Kürt(?) meselesinin nev-i şahsına münhasır hali ve Ortadoğu’nun içinde bulunduğu siyasi gerçeklikle alakalı. Türkiye’de Kürt meselesi, Kobanê direnişi özelinde apaçık görüldüğü gibi, Ortadoğulu bir meseledir; Suriye, Irak ve İran’da bulunan Kürt meseleleri ile organik olarak ilişkilidir. Güney’de veya Rojava’da Kürtlerin siyasi-ekonomik özgürlüğü arttığı ölçüde ve bu mücadeleyle elde edilen iktidar uluslararası meşruiyet kazanmaya devam ettiği sürece Türkiye’deki Kürtler için de taleplerin çıtası hep yükselecek. Irak’ta ve Suriye’de bir daha asla hiçbir şey eski haline yani Kürtlerin statüsüz kaldığı bir evreye dönemeyecek; çünkü Kürtleri boyunduruk altında tutan bu iki devlet çöktü.

Üçüncü yapısal faktör, Türk devletinin kendi tarihsel/yapısal sınırlarıyla alakalı. İlki, Türk devletinin iç meselelerini sulh ile çözme konusundaki isteksizliği ve beceriksizliğiyle alakalı. Modern Türk-İslam devleti Tanzimat’tan bu yana hiçbir “iç” meselesini sulh yolu ile çözmemiş, şiddeti ve baskıyı modern devlet olmanın kurucu unsuru olarak kullanmış, uluslararası güç dengesi mümkün kıldığında varlığına tehdit olarak gördüğü grupları şiddet kullanarak sindirmiş veya tasfiye etmiştir. Uluslararası güçler ile yerel direnişin hakiki muhalefeti tasfiyeye veya sindirmeye izin vermediği koşullarda ise iç meselelerini idare etme ve yaşadığı krizleri erteleyebilme becerileri gelişkin olan Türk devletinin uygun koşulları bekleme konusunda kurumsallaşmış bir eğilimi vardır.

Bir G-20 ülkesi olarak Türk devletinin sulh ile “iç” sorun çözme yerine bu en iyi bildiği şeyi kısa vadede uygulamasının önünde bir yapısal engel daha var: AKP’nin popülist neoliberal politikalarını sürdürmek zorunda olması, bunun için çatışmasızlığa yani siyasi istikrara ihtiyaç duyması ve günbegün kırılganlaşan iktisadi dengeler içinde olası bir ekonomik krizi engellemek zorunda olması.

Türkiye’deki Kürt meselesinin varacağı nokta, ancak uzun vadede değişebilecek yapısal dinamikler çerçevesinde şekillenecek. Lakin siyaset dediğimiz şey, bu yapısal faktörler içinde dinamik şekilde işleyen ve ortaya konan iradi çabalarla şekillenen ilişkiler bütünüdür. Bu ilişkiler konjonktürler doğurur. Tam da bu bağlamda Kürt meselesinde çatışma, diyalog ve müzakere dinamiklerinin nasıl şekillendiğini anlamak için 90’lardan bu yana değişen konjonktürlerin analizini yapmaya ihtiyacımız var.

Kürt meselesinde çatışma ve diyalog/müzakere dinamikleri

1990’lı yıllara bakıldığında, tüm hükümetlerin dolaylı veya doğrudan, çoğu zaman gizli şekilde PKK ile diyalog kurduğunu söylemek mümkün. Özal ile başlayan, Kürt hareketine yönelik topyekûn imha konseptinin yürütüldüğü Çiller döneminde bile süren, Erbakan’ın ilk kez resmi yollardan diyalog kanalını açmasıyla ilerleyen bu eğilim, hiçbir zaman hakiki bir çatışmasızlık ve barış tesis etme amacı gütmedi. Taktikseldi. Bu süreçte Kürt meselesinin gidişatını özünde askeri alandaki gelişmeler yani TSK ile PKK arasındaki çatışmalar belirledi. Çatışmalar 1996-97 yılı itibariyle doygunluğa ulaştığında -yani verili güç dengesini şiddet değiştiremediğinde- diyalog ve müzakere için objektif koşullar ortaya çıktı. Lakin Türk devleti ya da TSK, bu süreci çözüm için kullanmaktan ziyade Kürt hareketini tasfiye etme girişimi uğruna feda etti. Kürtlere karşı kirli savaşı kontrgerilla stratejisiyle yürüten Özel Harp Dairesi, askeri dengeye ulaşıldığında (96-97) yeni adımlar atmaya başladı. Bir yandan, önceki dönemde kullandığı paramiliter güçlerin (Hizbullah, JİTEM ve devlet bürokrasisi içindeki kontrolsüz çeteler) kirinden pasından kurtulmak adına bünyesini sadeleştirdi, zayıf halkaları eledi ve ilerleyen süreçte savaşın hesabının sorulmasını zorlaştırdı. Velhasıl, devlet Susurluk olayı ile safrasını attı. Diğer yandan da PKK ile TSK/MİT düzeyinde diyalog kurulduğu izlenimiyle elde edilen ateşkesle 28 Şubat süreci için gerekli alan açıldı. Kürt hareketinin temkinli bir ateşkes ilan ettiği lakin verili koşullarda öngörmesinin pek de kolay olmadığı bir süreç yaşandı. Sonrasında ABD’nin Irak’ı işgal planının ilk aşaması olarak Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi tüm askeri ve siyasi dinamikleri alt üst etti. TSK’nın son askeri dengeyle yitirdiği tasfiye iştahı, muazzam şekilde kabardı. Lakin beklenen olmadı, Kürt hareketi güçsüzleşti ama bağımsızlık söyleminden vazgeçmesine rağmen dağılmadı.

Kürt hareketi her ne kadar gerilla güçlerini sınırın öte tarafına çektiği 1999-2004 sürecinde çatışmasızlık ve barış için çaba ortaya koymuş ve bu dönemde ciddi bir iç bunalım yaşamış olsa da, ciddi bir halk hareketine yaslanıyor olması sayesinde, 2004 yılında silahlı mücadeleye stratejik değil taktiksel bir misyon yükleyerek bu bunalımı aştı. Yeni döneme legal siyasi parti faaliyetleri, kolektif barışçıl eylemler ve taktiksel silahlı mücadeleden oluşan bir strateji ile önce devleti müzakere masasına oturtmak sonra da demokratik özerklik projesini gerçekleştirmek için yola koyuldu. TSK ile AKP arasındaki açık kavganın yarattığı siyasi boşluklardan da faydalanan ve şiddetsiz çözüm olasılığının etkin propagandasına yaslanan Kürt hareketi, Kürt meselesinin 1999-2004 döneminde olduğu gibi dondurulmasına izin vermedi. Bununla birlikte, 2004-2008 sürecinde Türkiye’de Kürt meselesinin gidişatını esas belirleyen dinamik yine askeri alandaki mücadele oldu.

2008 yılında TSK’nin düzenlediği (Güneş Operasyonu, yani Zap Direnişi) PKK’nin askeri anlamda tasfiye edilemeyeceğini gösterdikten sonra diyalog/müzakere ilk kez Türk devletinin gündemine ciddi olarak girdi. 2008 ile birlikte Oslo görüşmeleri ciddi bir mahiyet kazanmaya başladı. Türk devletinin yeni planı hem basit hem de karmaşıktı: Sadece orduya değil aynı oranda polis teşkilatına yaslanan yeni iç güvenlik stratejisi, kültürel alanı açıp ekonomik enstrümanları ve İslamiyet’i kullanarak doğrudan Kürt hareketinin Kürtler üzerindeki temsiliyet gücünü kırarak Kürt hareketini siyasi alanda yenmeyi amaçladı. Bedel ödemekten çekinmeyen yaratıcı bir esneklik ve merkeziyetçi bir yapıyla Kürt hareketi bu yeni devlet stratejisini etkisizleştirdi. Özellikle 2008-2009 sürecinde yoğunlaşan, her ne kadar lafzi olarak içinde barış geçse de, hala devlet kurumları içindeki Kürt hareketi karşıtı iç tazyiki tam anlamıyla püskürtemeyen AKP ile KCK arasında karşılıklı güven inşa-etme ve bir savaş hukuku tanımlama süreciydi. Oslo süreci, AKP’nin uzun dönemli oy/siyasi kaygıları, Türk devletinin barış konusundaki isteksizliği ve de devlet içi rekabet gibi nedenlerden ötürü yürütülemedi. 2009 yerel seçimlerinin Kürt hareketinin zaferiyle sonuçlanması sonrası ciddi yara alan bu yeni strateji, KCK operasyonları ile daha ileri bir aşamaya taşındı ve Kürt hareketinin işleyişini kayda değer şekilde zorlaştırdı. Bu noktada Kürt hareketini sonraki dönüm noktasına kadar taşıyan esas dinamik, parlamento ve sokaktaki direniş ile PKK’nin gerçekleştirdiği politik şiddet eylemleri oldu. Kanlı bir süreç yaşandı.

2011 Genel Seçim Sonuçları, ilginç bir denklem ortaya koydu: Birbiriyle çatışmalarına rağmen Oslo ve İmralı görüşmeleri sayesinde yürütülen kontrollü rekabet hukuku ile hem AKP hem de Kürt hareketi seçimden zaferle çıktı. TSK, sonunda İslamcılar tarafından yenilmişti. Devlete dışarıdan bakan herhangi biri için aslında 2011 Genel Seçimleri sonrası çözüm sürecinin ilerlemesinin önünde hiçbir engel görünmüyordu. Hiçbir zaman AKP’nin abarttığı ölçekte bir engel olmasa da, devlet-içi dengelerle alakalı çözüm sürecine direnişten bu dönem için bahsedilebilir. Gülen hareketi, bu yönetilebilir çatışma dengesini bozmak adına KCK operasyonlarına 2011’de hız verdi. Kürt hareketinin cevabı, şiddetli oldu. Özellikle Türkiye gündemine oturan karakol baskınları ve politik şiddet eylemleri ile 2012 yılı kanlı geçti.

Açlık grevlerinden sonra Kobanê’den önce

2012 yılının son çeyreğinde cezaevlerindeki siyasi tutsakların öncülük ettiği açlık grevi eylemlerinin yarattığı zaferle tetiklenen, 21 Mart 2013’te PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Amed Newroz’unda yaptığı çağrı ile resmen başlayan yeni çatışmasızlık süreci, aslında iki taraf için de (kayda değer şekilde ilerlemeyecek dahi olsa) kazan-kazan durumu yarattı. Bu süreç başladıktan hemen sonra AKP önce halk muhalefetini yani Gezi ayaklanmasını bastırdı, sonra da Gülen hareketine karşı verdiği saray içi kavgayı kazanarak bu süreçten güçlenerek çıktı. Diğer yandan, orta vadeli siyasetini Rojava devriminin korunmasına vakfetmiş olan Kürt hareketi için bu çatışmasızlık hali adeta zaruriydi. Hem Rojava cephesinde hem de Kuzey’de savaşmak, insani ve lojistik kaynaklarını bu doğrultuda kullanmak zorunda olmak yerine Kürt hareketi tek bir hedefe odaklandı. Rojava, Kürt hareketinin on yıllardır aradığı siyasi fırsatı, ideolojisini pratik bir zeminde hayata geçirme imkanını Rojava’da buldu. Suriye’deki iç savaş dinamiklerine Mart 2013’ten sonra bakıldığında, halihazırda yürümekte olan çatışmasızlık sürecinin aslında Türkiye/Kuzey sahasına ilişkin olduğu lakin diğer yandan Türkiye’nin Suriye’de İslamcı örgütlerin üzerinden PKK ile vekalet savaşı yürüttüğü görülecektir. Türkiye’nin IŞİD dahil olmak üzere Rojava’ya da saldıran ‘cihatçı’ grupları desteklemesi bu vekalet savaşının net kanıtı olsa gerek. Tüm bunlara rağmen, nerdeyse 2 yıldır süren çatışmasızlık sürecinin daha fazla kazananının AKP değil Kürt hareketi olduğunu söylemek mümkün.

Sonuç

Kürt meselesi gibi yıllarca yüksek yoğunluklu silahlı çatışmaların yaşandığı, sayısız insan hakları ihlallerinin işlendiği, kayda değer bir nüfusun zorla yerinden edildiği etnik/ulusal çatışmalar için “çözüm” dediğimiz şeyin ideal parametrelerini tanımlamak aslında zor bir iş değil. Savaşan taraflar arasında askeri, siyasi, ekonomik ve toplumsal iktidar paylaşımının yapılması ve yeni dengenin siyasi istikrar yaratabilmesi adına anayasanın değiştirilmesi ve geçmişle hesaplaşılması kafi gelebilir/di. Lakin Kobanê direnişi ile birlikte meselenin ölçeği değişti. En çok da AKP’nin Kürt hareketini uzun dönemli stratejik bir müttefik olarak görmek yerine hala alt edilmesi gereken bir düşman olarak görmeye devam etmesi hasebiyle yaptığı siyasi hatalar nedeniyle meselenin ölçeği değişti. Kürt meselesinin tarihsel hakikati, yani Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkından yoksun olması meselesi, içinde bulunduğumuz siyasi konjonktürün artık merkezinde yer alıyor. Kobanê direnişi ile PKK’nin ABD nezdinde artık meşru bir aktör haline gelmesi ve AKP’yi tedirginlik içinde bırakan Kobanê Serhildan’ı bu yeni durumun en net göstergeleri olsa gerek. Diğer yandan, AKP henüz bu yeni siyasi durumu karşılayabilmiş değil. İnceltilmiş bir baskı politikasını ve dirhem dirhem ilerleyen çözüm süreci politikasını sürdürmeye devam ediyor. Orta Doğu cehenneminde AKP’ye nefes aldırabilecek hızlı bir çözüm süreci gün be gün kendisini dayatırken AKP hala Kürtleri oyaladığını zannederek Orta Doğu siyasetinde karşılaştığı krizi derinleştiriyor, alabileceği yaralara karşı AKP’yi savunmasız bırakıyor. Kuşkusuz, Kürt hareketinin “onurlu barış” ile talep ettikleri AKP’nin radikal adımlar atmasını gerektiriyor. Ve şu bir hakikat: Kürtlerin daha fazla özgürleştiği barış veya çözüm olasılığı, Türk devleti için mecbur kalınmadığı sürece hiçbir zaman tercih edilecek bir yol değil. Nitekim Kürtlerin özgürleşmesi, eski veya yeni Türkiye’de, on yıllardır kurgulanmış devlet-toplum ilişkisinin ontolojisini aşındıran bir dinamiktir. Öyle görülüyor ki, Türk devleti uzun vadede ancak kendisi için addettiği “ölüm”ü (Kürtlerin bağımsızlaşma olasılığını) gördüğünde “sıtma”ya (demokratik özerkliğe) razı olacak. Tabi eğer yukarıda bahsini ettiğimiz kendi yapısal engellerini aşabilirse ya da Orta Doğu’da Kürt siyasal hareketinin aleyhine çalışacak ciddi bir makro kırılma gerçekleşmezse.

Bu yazı, 26 Kasım 2014 tarihinde Yeni Özgür Politika internet sitesinde yayınlanmıştır.

Sığınacak Yerleri Olmayan Çaresiz Ezidiler Kışla Karşı Karşıya
Patrick Cockburn

Çeviri: Zeynep Uğur

Ezidi bir genç adam, Aziz, telefonunu çıkarıyor ve karanlık bir gecede havai fişek gösterisi gibi görünen ve tınlayan bir videoyu gösterip anlatıyor: “Bunlar DAİŞ (IŞİD) savaşçılarının köyümüz Gire Ezer’e girip 200-300 insanımızı öldürdüğü 3 Ağustos gecesinde kullandıkları silahların patlamaları.”

Köyden hayatta kalan ve genellikle yoksul çiftçi ve işçilerden oluşan Ezidiler, panikle Şengal Dağlarındaki evlerini terk ederek güvenliklerini sağlamak için Kürdistan Bölgesel Yönetimi topraklarına sığındılar ve burada IŞİD’in katliam, tecavüz ve köleliğinden kaçan diğer 300.000 Ezidi’ye katıldılar. Önce Zaho’da bir okula yerleştirildiler; onlarla konuştuğumuz gün ise büyük çadırlarla dolu bir vadide bulunan Bercive adlı bir kampa taşınıyorlardı. Kuzey Kürdistan’da hava soğuyordu. Aziz’in babası Mahmud Matto Abbas oranın çok uzak olduğundan, ısıtma, su ve elektrik olmadığından şikayet etti.

Kürtçe konuşan ve kendi kadim dinlerine sahip bir topluluk olan Ezidiler Ağustos’taki ilk kaçış döneminde, tarihlerinde ilk defa binlercesinin kutsal dağları Şengal Dağı’nda kapana kısılması nedeniyle bir üne sahip oldular. Televizyonda korkmuş Ezidiler’in kıyımdan kaçmaya çalışmasını gösteren İncil’vari sahneler gösterildi. ABD Başkanı Barack Obama ABD Özel Kuvvetleri’ni durumu raporlamaları ve IŞİD’in motorlu kollarını bombalamaları için gönderdi. Fakat Eylül ve Ekim aylarında televizyon kameraları yer değiştirdi ve uluslararası ilgi Kürt şehri Kobanê’nin kuşatılmasına kaydı.

Çoğunluğu savaşçılardan ve onların ailelerinden oluşan 6000 veya daha fazla kişinin kaldığı Şengal Dağı’nın Ezidileri, IŞİD ve Suriye’ye açılan kesik bir yol tarafından çevrelenmiş bir şekilde hâlâ orada yaşamalarına rağmen büyük ölçüde unutuldular. Ezidileri kâfir ilan ederek şeytanlaştıran IŞİD’in, tapınaklarını yok etmemesi için korumaya çalışırlarken iki Irak ordusu helikopteri ve bir C-130 aracı onlara tedarik desteğinde bulunuyor. İnsanlar kışla birlikte yolun kapanabileceği ve IŞİD’in yeniden saldırabileceği konusunda uyarıyor.

Duhok bölgesindeki yerinden edilmiş 576 bin kişinin çoğunluğu Ezidi. Dinleri; içinde Zerdüştler’in ateşe duyduğu hürmeti, Hıristiyanlar’ın vaftizini ve İslam’ın sünnetini bulunduran bir gelenek harmanı. Fakat dinlerinin merkezinde “Şeytan’a tapanlar” olarak adlandırılmalarına ve zulüm görmelerine neden olan Melek Tavus var.

Mahmud Matto Abbas IŞİD’in gelmesinden önce bu insanların ortak noktasının yoksulluk olduğunu söylüyor. “Bölgemizdeki her şey içler acısı durumdaydı: ev inşa etmek için yeterince petrolümüz ve çimentomuz bile yoktu. Buraya gelene kadar kimse bize yardım etmedi. Kendimizi IŞİD’e karşı savunmak için Peşmerge’lerden (Kürt askerleri) ve Irak hükümetinden silah istedik; ama onlar bizi görmezden geldi.” diyor.

Kaçmalarına yardım eden insanların sadece PKK gerillaları olduğunu, pek çoğunun bunu yaparken IŞİD tarafından öldürüldüğünü söylüyor. Kendisi ve diğer Ezidiler PKK’ye şükrederken, ABD ve Türkiye’nin PKK’ye neden “terörist” dediğini merak ediyor.

Kürt Bölgesel Yönetimi kontrolündeki alana geldiklerinden itibaren Ezidiler’in yerleştirilmesi ve beslenmesi; Kürt hükümeti, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ve Dünya Gıda Programı’nın ortak çabalarıyla karşılanıyor. Ancak IŞİD’in 10 Haziran’da Musul’u ele geçirdiği günden itibaren 1.8 milyon insan Irak’ta yerinden edildi ve bunların 1 milyonu aşkın kısmının beslenmesi Dünya Gıda Programı tarafından ayda 29 milyon dolara (18.5 milyon Euro) karşılanmakta. Birleşmiş Milletler temsilcileri şimdiye kadarki çabalarının başarılı olmasına rağmen paralarının hızlı bir şekilde tükeniyor olmasından şikayet ediyor.

Ezidiler’in başlangıçta az parası vardı; ve çoğunu harcadılar. Dünya Gıda Programı’ndan Chloe Cornish, Ezidi kızların pek çoğunun geldiklerinde altın küpeler taktığını; ancak bunların gittikçe azaldığını, çünkü ailelerinin üç ay boyunca hiç bir geliri olmadığı için altınlarını satmak zorunda kaldıklarını aktarıyor.

Ezidiler’in tam olarak hangi günde kaçtıkları, konaklama ve Kürdistan’da aldıkları destek açısından büyük bir farka neden oluyor. Konuştuklarım arasında 3 Ağustos’ta gelenler okullara yerleştirilmişti; ancak Ağustos’ta daha sonra gelenler okulların dolu olduğunu görmüş ve inşaatı yarım kalmış evlere sığınmıştı. 6 Ağustos’a kadar topraklarını terk etmeyen 250 kadar Ezidi ancak Dohuk şehrindeki hayvanat bahçesine yakın bir yerde dört katlı, sadece taşıyıcıları olan ve duvarları olmayan bir yapıya yerleşebilmiş. İçlerinden biri “Uyuyamıyoruz, çok soğuk.” diyor.

Her şeylerini kaybeden Ezidiler’de uyuşmuş ve umutsuz bir teslim havası hakim. Hacı Ayyo Eabo “Bütün hayatımı bir ev yapmak için para biriktirerek geçirdim; ama içinde sadece bir ay oturabildim ve hayatım için kaçmak zorunda kaldım” diyor. Beyaz pos bıyıklı, yaşlıca bir adamı gösterip “Köyümüzün en zengin adamlarından biriydi. 60-70 keçisi ve koyunu vardı” diye ekliyor.

Pek çoğu güvenliğe ulaşamamış akrabalarından bahsediyor ve Şengal’i koruyor olması gereken Peşmerge’nin genellikle tek el bile ateş etmeden hızla kaçmasından duyduğu kızgınlığı ifade ediyor. Tel Qasar köyünden Yusuf Amar “Peşmerge komutanları kaçtı, adamları da bize ‘dışarı çıkın, komutanlarımız gitti ve biz de gideceğiz’ dedi.” diyor.

Ezidiler’in kaçışında ilerde daha fazla şiddet üretebilecek bir özellik göze çarpıyor. Ezidiler kendilerine yakın yerlerde yaşayan Sünni Araplar’ın IŞİD yanlısı olduğundan, katliamlara yardım ettiğinden, hatta bazen ölümleri IŞİD ölüm mangaları gelmeden başlattığından şikayet ediyor. Bunun ne derece doğru olduğunu bilmek çok zor; ama Ezidiler’in büyük bir istekle bekledikleri köye dönüş sonrası Ezidiler’le Sünni Araplar’ın birlikte yaşamasını imkânsız bir hâle getireceği söylenebilir.

Bu yazı, 17 Kasım 2014 tarihinde Independent gazetesinde yayınlanmıştır.