Demokratik Ekonomi Konferansı: Bireyci Kapitalist Bir Ekonomiden, Toplumsal Komünal Bir Ekonomiye
Azize Aslan

Çalışmalarına yaklaşık bir yıl önce başlanan ve Kürdistan ekonomisinin tarım, ticaret, finans, hizmetler ve sanayi açısından incelendiği; yerel yönetimlerin ve toplumsal örgütlenme düzeyinin değerlendirildiği; kadınların ekonomideki etkinliğinin ele alındığı 8 çalıştay sonrasında ortaya çıkan Demokratik Ekonomi Konferansı,  8-9 Kasım’da Toprağımızı, Suyumuzu, Enerjimizi Komünleştirelim; Demokratik Özgür Yaşamı İnşa Edelim şiarı ile Wan’da gerçekleşti.

Kürdistan’ın sömürge tarihine ve bugün Kürt halkının çoğunluğunun içinde yaşadığı sefalet koşullarına bakıldığında, Kürt Hareketi açısından ekonomi, en önemli mücadele alanlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu anlamda Demokratik Ekonomi Konferansı,  Kürt Özgürlük Mücadelesinin bir parçası ve ekonomi alanında ilk ciddi adımı olarak okunmalıdır.

Kapitalist sistem, tüm dünyada olduğu gibi Kuzey Kürdistan’da da gün geçtikçe derinleşiyor. Yaklaşık iki yıldır süren çatışmasızlık ortamı, bir taraftan kapitalizmin bölgede yayılışını hızlandırırken bir taraftan da bu yayılışı görünür kıldı. Pek çok dünya deneyimi izlendiğinde görülen bu olgu, kapitalist sistemin, Kürdistan’a benzer bir şekilde özgürlük ve adalet mücadelesi veren coğrafyalara, çözüm ve müzakere dönemlerinde yaptığı yoğun saldırıdır. Örneğin Apartheid’e karşı yıllarca mücadele veren Güney Afrikalı yerliler, ırk temelli ayrımcı uygulamaları önemli ölçüde ortadan kaldırmış, ancak kırk yılı aşkın süren eşitlik mücadelesi sonrasında arta kalan, zengin siyah sınıfların, yoksul siyah sınıfları sömürdüğü kapitalist bir düzen olmuştur. ((Bu konuda ayrıntılı bir çalışma için bakınız: Tolga Tören, “Yeni” Güney Afrika: Kararan Kapitalizm, SAV yayınları, Şubat 2014)) Bu gibi deneyimleri yakından takip eden, sistemin ve devletin buna benzer politikalarını bu deneyimlerden yola çıkarak okuyan Kürt Hareketi,  Demokratik Ekonomi Konferansı ile yeni bir yaşamı kurma iradesini ortaya koydu.

Demokratik Ekonomi Konferansı’nın sonuç bildirgesinde ((“Demokratik Ekonomi Konferansı” Sonuç Bildirgesi Açıklandı”, http://www.imctv.com.tr/2014/11/09/demokratik-ekonomi-konferansi-sonuc-bildirgesi-aciklandi/  [Erişim Tarihi: 10.11.2014] )), yeni bir yaşam için ekonominin, kâr merkezli, bireyci ve devletçi paradigmalar yerine toplumsal faydayı, insanı, doğayı ve kadın özgürlüğünü odağına alan Demokratik, Komünal, Ekolojik, Kadın Özgürlükçü, Eşitlikçi ve Dayanışmacı bir paradigmayla yeniden inşa edilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Üretimi toplumsallaştırmayı amaçlayan bu paradigma; komün, meclis, kongre ve akademiler şeklinde örgütlenecektir.

Hem çalıştaylarda hem de konferansta en çok tartışılan mesele, bu paradigmanın nasıl gerçekleştirileceğine ilişkindi. Nasıl olacak da, Kürdistan’da kapitalizme karşı alternatif bir ekonomi inşa edilecek? Bu soruya cevap vermek oldukça zor. Kimsenin elinde sihirli bir değnek olmadığı gibi, somut bir alternatif model de yok. Ama elbette Kürt Özgürlük Hareketinin 40 yıllık mücadele geçmişi, Rojava Deneyimi ((Rojava (Batı Kurdistan) ile ilgili kapsamlı bir değerlendirme için bakınız: Serpil İlgün, “Amaç bütün ayrıcalıkların kaldırıldığı bir toplum”, http://www.evrensel.net/haber/97679/amac-butun-ayricaliklarin-kaldirildigi-bir-toplum [Erişim Tarihi: 17.11.2014] )) ve dünya mücadele tarihinden edinebileceğimiz ipuçları var.

Düzenlenen tüm çalıştaylara ve konferansa katılan biri olarak söylemek isterim ki, çalıştaylar ve konferansta başı-sonu ve aktörleri belli, planlı, merkezileşmiş bir ekonomik model oluşturulmaktan özenle kaçınıldı. Çünkü söz konusu paradigma, toplumun kendi ekonomik faaliyet ve çabalarına ihtiyaçları doğrultusunda karar vermesi gerektiğini, ekonominin bu suretle demokratikleşeceğini savunuyor. .

Tepeden inme bir modelin topluma dayatılmadığı, bu anlamıyla devlet aklının her anlamıyla reddedildiği bu paradigma çerçevesinde, toplumun ihtiyaçlarının ne olduğuna, ne kadar ve nasıl üretileceğine kimin karar vereceği, ihtiyaçların nasıl belirleneceği temel tartışma konuları arasındadır. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın öncülüğünü yaptığı öz-yeterliliğe dayalı Demokratik, Komünal, Ekolojik, Kadın Özgürlükçü, Eşitlikçi ve Dayanışmacı paradigmaya göre, ihtiyaçların belirlenmesi noktasında meclisler devreye girecek. Mahalle, ilçe, il, bölge gibi çeşitli ölçeklerde örgütlenecek olan meclisler, yerel halkın temsili ve katılımıyla ihtiyaçların ne olduğuna karar verecek. Örneğin, belediyenin mahalle için ayırdığı bütçeyle mahallede yol, park veya bostan kurulup kurulmayacağına mahalleli kendisi karar verecek. Yahut ev içi emeğin toplumsallaşması için çamaşır makinesi yerine çamaşırhanelerin kurulup kurulmayacağına meclisler karar verecek. Hayatın komünler şeklinde örgütlendiği mahalle, köy ve kentlerde, üretim ve tüketim, kooperatifler vasıtasıyla yapılırken, ihtiyaçların komünler arasındaki dağıtımında bölge meclisleri aktif rol alacak.  Ekonomik faaliyetlerle ilgili eğitim, envanter ve bilimsel çalışma yapan akademiler de dahil olmak üzere tüm ekonomik birimler bir kongre altında kurumsallaşacak.

Ücretli emeğin yerini kolektif emeğin aldığı, ev içi emeğin toplumsallaştığı, doğayı esas alan ekolojik üretimin yapıldığı, aracısız bir ticari yaşamın hâkim olduğu komünal bir ekonomi elbette bugünden yarına oluşturulamaz. Fakat bu ekonominin gerçekleştirilmesi artık ne ihmal edilebilinir ne de ertelenebilir. Bunu, sokağa dökülen halkın, sermayenin en görünür temsili olan banka ve AVM’lere karşı yönelen öfkesinde görmek mümkün. Keskinleşmeye başlayan sınıfsal pozisyonlar, artan sosyo-ekonomik eşitsizlik, tarım başta olmak üzere üretimin bitme noktasına gelmiş olması, artan taşeronlaşma, işsizlik ve sömürü, anti-kapitalist bir ekonomik yaşamın ihtiyacını tüm dünya da olduğu gibi Kürdistan coğrafyasında da dayatmaktadır.

Komünal ekonominin inşa süreci aynı zamanda özerkliğin de inşa süreci olacaktır. Bunu anlayabilmek için, Demokratik Özerklik projesinin sadece hukuki ve idari bir yönetim biçimi olmadığını, bu anlamda devletle yapılması muhtemel bir egemenlik paylaşımı sözleşmesine indirgenemeyeceğini görmek gerekiyor.  Demokratik Özerklik projesi, toplumu ahlaki- politik temelde yeniden kurarken, üretimin piyasa için değil ihtiyaç için yapıldığı; dolayısıyla değişim değeri yerine kullanım değerinin öne çıkarıldığı; üretim araçları da dâhil olmak üzere mülkiyetin ortaklaştırıldığı; toprağın ve suyun insanlığın ortak mirası olarak görüldüğü bir ekonomik özerklik dolayısıyla gerçekleşebilir. Bu özerk ekonomi, toplumun özgücüne dayanır ve komünaldir.

Komünal ekonominin inşa edilmeye başlandığı Rojava’ya yönelik saldırılara bakıldığında, Kuzey Kurdistan’da da çeşitli direnç ve çatışma noktalarının ortaya çıkacağını öngörmek zor değil. Çatışmanın yaşanacağı en önemli aktör ise sermaye sınıfı. Kürdistan’da özellikle son yıllarda önemli bir aktör olarak ortaya çıkan üst-orta sınıfların bu yeni ekonomik düzende nasıl bir pozisyon alacağı oldukça belirleyici bir noktada duruyor. Kürt Hareketinin sermaye mantığına ve burjuva sınıfına iltimas geçtiğine,  hatta kol kola hareket ettiği iddialarına bir cevap olması bakımından bu noktanın ele alınmasının önemli olduğunu düşünüyorum.

Üst-orta sınıf Kürt sermayesinin Kürdistan’da hedeflenen komünal ekonomiye karşı nasıl bir pozisyon alacağı sorusunun cevabını, pek çok tartışmayla eklemlenebilecek bir tespitten yola çıkarak vermek gerekiyor.  Sermayenin hareket yasalarından yola çıkılarak ortaya konulan tespit, sermayenin bir milletinin olmadığına dairdir. Uluslararası sermayenin kâr oranlarını arttırmak için coğrafyaları aşarak gerçekleştirdiği harekete bakıldığında bu tespite yapılacak itiraz yok gibi görünse de,  yakın dönemde yaşanan 2008 dünya kapitalist krizinde küresel sermaye tekellerinin ulus-devletler tarafından kurtarılması bunun doğru bir tez olmadığını anlatır niteliktedir. Sermaye, sadece güvenle yayılabildiği, derinleşebildiği dönemlerde milletsizmiş gibi davranır. Diğer taraftan sermaye birikiminin henüz başında olan uluslararası sermayeyle eklemlenebilecek bir düzeye gel(e)meyen ve bu nedenle hâlâ ulus-devlet şemsiyesi altında faaliyet gösteren sermayelerin milleti vardır, hatta birikim bizzat bu “milli” olma hâli üzerinden gerçekleşmektedir.

Bu bağlamda bugün Kürdistan sermayesine bakıldığında, sermayenin iki milletinden bahsetmek mümkündür. İlki uluslararası ve Türkiye’nin ulusal sermayesiyle eklemlenmiş, egemen ulus sermayenin bölgede taşeronluğunu yürüten, Ankara-Hewler arasında iş yapan ve bu bağlamda Ankara’nın siyasi öncelikleri çerçevesinde hareket eden ve Kürt Hareketine karşıt bir tutum ve söylem geliştiren “işbirlikçi” gruptur. Diğeri ise, ulusal veya uluslararası sermayeyle eklemlenebilecek bir birikim düzeyi ve ilişkisi yakalayamayan, diğer grup karşısında rekabet açısından dezavantajlı olan, Hewler yolunun Diyarbakır’dan değil de Ankara’dan geçtiğini anlayan, geçmişte yaşanan ekonomik soykırım politikalarından (örneğin öldürülecek Kürt iş adamları listesi gibi) etkilenen ve bu anlamda Kürt kimliğini inkâr etmeyen ve Kürt Hareketi’nin siyasi önceliklerinden yana tutum ve söylem geliştiren “yurtsever” gruptur.

Temelde Kürt kimliğine ve Kürt hareketine duydukları yakınlık bakımından farklılaşan bu iki grubun söylediklerine bakıldığında, ilk grubun söylemleri “PKK’nın yarattığı terör nedeniyle” yatırımcıların bölgeyi güvenli bulmadığı, bu nedenle yatırım yapmadığı ve sonuçta “Doğu ve Güneydoğu” illerinin az gelişmiş olduğu yönündendir. Bu bağlamda bölgenin “terör”den temizlenerek devletin yatırımcıları teşvik etmesi gerektiğini söylerler. Nitekim 4. Teşvik Paketi incelendiğinde bu söylemin cevap bulduğu aşikârdır. İkinci grubun söylemleri ise çatışmaların durmasına, savaşın son bulmasına, Kürt Hareketinin demokratik kanalları kullanmasına ilişkindir. İlk gruba benzer biçimde bölgenin azgelişmiş olduğu tespitini ve Kürdistan’ın kalkınması gerektiğine vurgu yaparlar. Bölgenin önemli problemi olan işsizliğin yatırımlar sonucu gelişecek istihdamla ortadan kalkabileceğini ve bu nedenle Kürt burjuvazisinin yaratılması gerektiğini savunurlar. ((Çeşitli açıklamalar için bakınız: Türkiye’de işsizliği bitirecek tarihi “Çözüm” http://www.haber7.com/guncel/haber/1008713-turkiyedeki-issizligi-bitirecek-tarihi-cozum [Erişim Tarihi: 15.10.2013] ))

Politik jargon farklılığı ile ortaya konan bu söylemlere bakıldığında, ister işbirlikçi ister yurtsever olsun tarafların sınıfsal bir dil kurduğu ve kâr mantığı çerçevesinde liberal taleplerde bulunduğu görülmektedir. Yani her iki sermaye kesimin de toplumcu bir ekonomi talebi yoktur. Komünal ekonomiye yaklaşımda, iki grup arasında  “vicdani” bir nüans farkı olabilir; hepsi o.  Yine de Demokratik Ekonomi Konferansı katılımcılarına bakıldığında, yurtsever sermayedarların göze çarptığını, konferansın sonuç ve kararlarına ilişkin ilgi ve meraklarının bir nüanstan öte olduğunu söylemek mümkündür. Bu durumun, yurtsever iş insanlarının komünal bir ekonomiyi arzu etmesiyle yakından uzaktan bir ilgisi olmadığı gibi, Kürt Hareketinin sermaye seviciliği ve milli bir burjuvazi yaratma özlemiyle de bir ilgisi yok. Kısaca dile getirmek gerekirse, söz konusu sermaye kesimleri Kürt Hareketinin, Kürdistan’daki belirleyici rolünün önümüzdeki yıllarda daha da hissedileceğinin farkında ve bu nedenle şimdiden kendilerini güvenceye alma telaşı içindeler. Dolayısıyla Demokratik Ekonomi Konferansında ortaya konan ilke ve yaklaşımlar çerçevesinde üretim ve ticaret yapmaya gönüllüler.

Kürt Hareketi ise, Kürdistan’da ekonomik faaliyet yürüten çeşitli kesimlerle devrimci bir zeminde müzakere etmeyi, sendikal faaliyete benzer şekilde meşru görmektedir.  Kürt Hareketi’nin şimdilik kapitalist sömürü mekanizmalarını tamamen yok edebilecek güce sahip olmadığı düşünülecek olursa, halkların sömürü koşullarını hafifletme amacı taşıyan bu müzakere yaklaşımı anlaşılabilir. Bu nedenle Kürt Hareketinin sermayeyle kurduğu ilişki, çoklu ekonomik yapılar çerçevesinde komün, kooperatif gibi anti-kapitalist toplumsal yapıların yanında, kapitalist kâr eden işletmelerin de emek, doğa ve kadın özgürlüğünü gözeten bir çerçevede yeniden düzenlenmesi ve denetlenmesinden öte değildir. Bu, John Holloway’in Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak adlı kitabında tarif ettiğine benzer bir şekilde, kapitalizmi olabildiğince çok yolla parçalamak ve çatlakları genişletip çoğaltmaya çalışarak kesişmelerini sağlamaktır.  Zira büyük devrimi daha fazla bekleyemeyeceğimizi ve hemen şimdi farklı şeyler yaratmak zorunda olduğumuzu giderek daha çok haykıran kanlı canlı, genç ve yoksul kitleler doldurmakta Kürdistan sokaklarını.

Kürt hareketinin yeni yaşam iradesini gerçekleştirmek için ortaya çıkardığı enerji, Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu’daki üretim, tüketim ve bölüşüm ilişkilerini radikal biçimde yeniden şekillendirecek. Kürt Hareketi’nin sadece Kürdistan’da değil, tüm Türkiye’de eşit, adil ve özgür bir yaşamın tesisi için önerdiği Demokratik, Komünal, Ekolojik, Kadın Özgürlükçü, Eşitlikçi ve Dayanışmacı paradigmanın daha geniş çevrelerce tartışılması ve genişletilmesi gerekmektedir.

 Azize Aslan, İstanbul Üniversitesi, Kamu Yönetimi Bölümü doktora öğrencisidir.

Bir Yaşam Devrimi – Salih Müslim’le Röportaj
Jonas Staal

Çeviri: Zeynep Uğur

10 Kasım Pazar günü Rojava’nın (Suriye Kürdistanı) bağımsız topluluklarını ve silahlı kanatları olan Halk Savunma Birlikleri (YPG) ve Kadın Savunma Birlikleri (YPJ)’ni temsilen Demokratik Birlik Partisi (PYD)’nin  eşbaşkanı  Salih Muhammed Müslim Hollandayı ziyaret etti. Müslim Rojava’da IŞİD’e karşı verilen savaştan ve Rojava Devrimi sırasında  ortaya çıkan demokratik özerkliğin gelişiminden bahsetti. Sanatçı Jonas Staal daha sonra kendisiyle bir söyleşi gerçekleştirdi.

Jonas Staal: Bugünkü konuşmanızda açık bir şekilde Rojava’da verilen savaşın sadece IŞİD’e karşı değil, aynı zamanda belirli bir siyasi düşünce için verildiğini belirttiniz: demokratik özerklik modeli. Rojava Devrimi’nin kalbini oluşturan demokratik özerklik modeli tam olarak nedir?

Salih Müslim: Saldırıya uğramamızın nedeni bölgemizde oluşturmakta olduğumuz demokratik model. Pek çok yerel güç ve hükümet Rojava’da bu alternatif demokratik modellerin geliştiğini görmekten hoşnut değil. Sistemimizden korkuyorlar. Suriye’deki iç savaşın ortasında Rojava bölgesinde demokratik ve özerk bir düzene sahip üç bağımsız kanton yarattık. Araplar, Türkmenler, Süryaniler, Ermeniler, Hristiyanlar ve Kürtler’den oluşan bölgedeki etnik ve dini azınlıklarla birlikte bu özerk kantonlar için kolektif bir siyasi yapı oluşturduk: kendi Toplumsal Sözleşme’mizi. Bütün kantonlarımızı yürüten kooperatif, komite ve meclislerden gelen 101 temsilciden bir halk konseyi oluşturduk. Ayrıca bir eşbaşkanlık modeli kurduk: her siyasi birimin her zaman bir kadın bir erkek başkanı olacak. Aynı zamanda cinsiyet temsiline konulan %40 kotayla kamusal hayatın ve siyasi temsilin her biçiminde cinsiyet eşitliğini güçlendirmeyi amaçladık. Aslında devletsiz bir demokrasi yarattık. Bu, iç çatışmalar yaşayan Özgür Suriye Ordusu’nun, Esad rejiminin ve IŞİD’in rahat bırakmadığı bir bölgedeki tek alternatif.

Bu demokratik konfederalizm veya demokratik özerklik konseptine verilebilecek bir diğer isim de radikal demokrasi; yani halkın kendi kendisini örgütlemesi ve YPG ve YPJ gibi halk ordularıyla kendisini savunması için harekete geçirmek. Daha önce söylediğimiz gibi bu özyönetim ve öz-örgütlenmeyi devlet olmadan uyguluyoruz. Diğer insanlar teoride özyönetimden bahseder; ama bizim için bu özyönetim arayışı gündelik hayat devrimimizdir. Kadınlar, erkekler, toplumumuzun bütün bileşenleri örgütlü durumda. Kobanê’nin hâlâ direnmesinin sebebi bu yapıları inşa etmiş olmamız.

JS: Konuşmanızda “demokrasi”, “özgürlük” ve “insanlık” kelimelerini sıkça kullandınız. Kapitalist demokrasiyle demokratik özerklik olarak tarif ettiğiniz yapı arasındaki temel farkı açıklayabilir misiniz?

SM: Herkes kapitalist demokrasinin oylara oynadığını bilir; bu bir seçim oyunudur. Pek çok yerde parlamento seçimleri sadece direkt olarak seçmenin bireysel çıkarına seslenen propagandalardan oluşur. Demokratik özerklik uzun vadeye ilişkindir. Halkın haklarını anlamasına ve uygulamasına dayanır. Toplumu politize etmek demokratik özerkliği kurmanın temelidir. Avrupa’da politize olmamış bir toplum görürsünüz. Siyasi partiler sadece ikna ve bireysel çıkara dayalıdır; gerçekten özgürleşmeye ve politize olmaya değil. Gerçek demokrasi politize bir topluma dayalıdır. Şimdi Kobanê’ye gitseniz ve YPG ve YPJ savaşçılarıyla tanışsanız tam olarak neden ve ne için savaştıklarını öğrenirsiniz. Para veya çıkar için orada değiller. Bir yandan uygulamaya devam ettikleri temel değerler için oradalar. Yaptıkları ve temsil ettikleri arasında hiçbir fark yok.

JS: Peki bu düzeyde bir siyasi bilinci sağlamak için bir toplum nasıl politize edilir?

SM: Günde yirmi dört saat eğitim görmeli, nasıl tartışılacağını ve nasıl kolektif karar alınacağını öğrenmelisiniz. Gelip halka ne yapacağını söyleyecek bir lideri beklemeniz gerektiği fikrini reddetmeli, bunun yerine özyönetimi kolektif bir uygulama olarak nasıl hayata geçireceğinizi öğrenmelisiniz. Hepimizi ilgilendiren günlük meseleler kolektif olarak açıklanmalı, eleştirilmeli ve paylaşılmalı. Bölge jeopolitiğinden temel insani değerlere, bu meseleler ortak bir şekilde tartışılıyor. Kim olduğumuzu, bazı düşmanlarla neden karşı karşıya kaldığımızı ve ne için savaştığımızı bilmemiz için kolektif eğitim olmalı.

JS: Savaşan ve insani krizlerle karşı karşıya olan bir toplumda kim eğitmen?

SM: İnsanlar birbirlerini eğitiyor. On kişiyi bir araya getirip bir sorunun çözümünü sorduğunuzda veya onlara bir soru yönelttiğinizde kolektif bir şekilde cevap bulmaya çalışırlar. Ben bu şekilde doğru cevabı bulacaklarına inanıyorum. Bu kolektif tartışma onları politize edecek.

JS: Demokratik özerkliğin kalbi olarak tarif ettiğiniz şey özünde meclis modeli.

SM: Evet meclislerimiz, komitelerimiz, özyönetimin toplumumuzun bütün bileşenleri tarafından uygulanması için gerekli bütün siyasi yapılarımız mevcut.

JS: Böyle bir demokratik deneyin gerçekleşmesi için hangi şartlar gerekli sizce?

SM: Bu uzun vadeli bir süreç. Ben bizzat onlarca yıldır bu hareketin, bu mücadelenin içindeyim. Hapse girdim, işkence gördüm. Benim toplumumun insanları da yaptığım şeyi niye yaptığımı biliyor. Para toplamak veya bireysel çıkar sağlamak için burada değilim. O zaman Suriye hükümetinin beni yakalayıp işkence etmesinin nedeni insanları eğitiyor olmamdı; ve ben tek bir kişiyim. Benim gibi pek çok arkadaşım aynı süreçten geçti. Pek çoğu rejimin işkencesi altında ölerek şehit oldu. Demokratik özerklik bir günde gerçekleştirilecek bir düşünce değil; bir yaklaşım, açıklama ve eğitim gerektiren bir süreç: bütün hayatımızı kapsayacak bir devrim.

JS: Pek çok öğrenci, entelektüel ve sanatçı Rojava’ya, Kobanê’ye bakıyor ve devletsiz bir enternasyonalizmin gerçekleştiğini görüyor. Rojava’da olmayan; fakat bu devrimi bir ufuk olarak gören bu insanlara neler söylemek istersiniz? Ne yapabilirler?

SM: Kobanê’ye gidin. İnsanlarla tanışın ve onları dinleyin. Siyasi modellerini nasıl, neye dayandırarak kurduklarını anlayın. YPG’yle, YPJ’yle konuşun ve ne yaptıklarını öğrenin. Onlara sorun. Toplumlarıyla tanışın. Yakın gelecekte şartlar gitmenize elverişli olacak; böylece demokratik özerkliğin olabilecek en kötü koşullarda, hayati tehlike altında, yiyecek ve su bulunamazken savunulduğunu öğrenebilirsiniz. Gidin ve insanlarla konuşun; bu devrimi nasıl ve neden yaptıklarını anlayacaksınız ve bunların sonucunda toplumumuzun nasıl göründüğüne tanık olacaksınız.

JS: Demokratik özerkliğin küresel düzeyde uygulanabilecek bir model olduğuna inanıyor musunuz?

SM:  Kurduğumuz demokratik yönetimi herkesin paylaştığına, hissettiğine inanıyorum; yani evet, bu bütün dünya için bir modeldir. Devrimimizle ilgili pek çok önyargı vardı; fakat dışarıdan insanlar halkımızı ziyaret edip oturup konuştukça demokratik özerkliğin doğru şey olduğuna inanmaya başladılar. Şam’dan bile gelip devrimimize katılan insanlar oldu. Herkes gelip bizzat her gün devrimimizin mücadelesinin verildiğini ve bu devrimin gerçekleştirildiğini görebilir. Bu bir yaşam devrimi, mücadelemiz de insanlık için mücadele.

Söyleşide sözü geçen toplum sözleşmesi için: http://civiroglu.net/the-constitution-of-the-rojava-cantons/

Bu röportaj, 10 Kasım 2014 tarihinde TENK internet sitesinde yayınlanmıştır.

Kürt Kadın Savaşçılar Medyanın Hayal Ürünü Değil
Mina Khanlarzadeh

Çeviri: Yağmur Yılmaz

Ana akım medya Kobanê’de savaşan Kürt kadınları konu edinmeye başladığından beri, bazı eleştirmenler de dikkatini onlara yöneltmeye başladı. Bu medya eleştirmenlerine göre, madunlar ve ezilenler ancak ana akım medyanın onları dikkate almasıyla birlikte gerçekten var olmaya başlıyor. Bu eleştirmenler ana akım medyanın temsillerini ele alıyorlar, ancak bunun ötesine geçemiyorlar. Sonuç olarak, savaşan Kürt kadınların kim oldukları, hangi dünya görüşü ve ideallere sahip oldukları, bugünkü direnişlerinin ardında yatan tarih ve Kürt siyasi kültüründeki toplumsal cinsiyet politikalarıyla ilgili sorular görmezden geliniyor.

Ana akım medya çoğunlukla Kürt kadın savaşçıların varlığını tarih dışı bir şekilde ele alıyor ve sahip oldukları siyasi idealleri, dünya görüşlerini ve Kürt kadınlarının çeşitli siyasi mücadelelere katılımının tarihini dikkate almayarak amaç ve pratiklerini siyasi alanın dışına çıkartıyor. ((Dilar Dirik, “Beyond the Battlefield: The Kurdish Women’s Radical Struggle”, Kurdish Question, http://kurdishquestion.com/kurdistan/beyond-the-battlefield-the-kurdish-women-s-radical-struggle.html ))

Dolayısıyla medyada buldukları bu yer, Kürt kadın savaşçıları kötü adamlarla savaşan cesur kadınlara indirgiyor. İçinde bulundukları siyasi örgütün NATO ve müttefikleri tarafından terörist olarak görüldüğü bu savaşçıların birçoğu, eşitlikçi, etnik ve kültürel kimliği merkeze almayan bir idealizme inanıyor ve kolektif olarak kapitalist liberal demokrasinin nihai ve en üstün toplumsal düzen olduğunu reddeden bu idealizmin bir parçası olmak istiyor.

Kürt kadın savaşçıların siyasi görüş ve ideallerini, mücadelelerinin tarihini göz ardı eden yalnızca ana akım medya değil. Eleştirmenlerin Kürt kadın savaşçısı temsili de, ana akım medyada yer alan indirgeyici tabloyu yeniden üretmekte. Medyaya yönelttikleri birçok eleştiride, güzel ve güçlü Kürt kadınlarının (ne şekilde nesneleştirildiklerini tam olarak anlatılmadan) nesneleştirildiği, Batı medyasının Kürt toplumlarında ve kültüründe erkeklerin baskınlığını görmezden geldiği, çekici ve güçlü Müslüman kadın savaşçısıyla Batı medyasının kendi oryantalist fantezisine yer verdiği, çiçekli eşarplarıyla kameraya poz veren güzel Kürt kadın savaşçılara dikkatini veren Batı medyasının bölgedeki (Batı’nın kameralarına poz vermeyecek kadar radikal olan) diğer anti-emperyalist kadın savaşçıları dikkate almadığı gibi ilerici ancak alâkasız ifade ve kavramlar yer alıyor.

Bununla birlikte, medyanın sadece Hollywood’un güzellik ölçütlerine uyan Kürt kadın savaşçıların fotoğraflarını seçip yaydığı savı ortaya atılabilir. Ancak hangi fotoğrafların güzellik ölçütlerine uymadığı gerekçesiyle kenara atıldığına dair fazla veri olmadığı için bu argüman sıklıkla ileri sürülmüyor. Benzer bir şekilde, ana akım medyanın genellikle belirli şartlara uyanların davalarının ardından gözyaşı döktüğü de savunulabilir: A) beyaz ve orta sınıf Avrupalı ve Kuzey Amerikalıların fiziksel olarak kendini özdeşleştirebildiği savaşçılar; B) bu grubun ortak düşman olarak gördüklerine karşı savaşanlar; C) siyasi hikâyeleri liberal-kapitalist değerlerle çatışmayacak şekilde sınırlandırılabilen savaşçılar vb. Bu şartlardan sonuncusunun Kobanê’de verilen Kürt mücadelesine uyduğu söylenemez. Bu sebeple, yerleşik çerçevenin sınırları dışına çıkılmasın diye, bir yandan Kobanê’nin liberal-kapitalist toplumların ideallerini çiğnediğini ve onlardan saptığını gizlemek için Kürt mücadelesi tarihi ve siyasi bağlamından çıkarılmaya çalışılırken, bu mücadeleyle ilgili hususlar da IŞİD’e karşı genel bir savaş izlenimi yaratmak amacıyla yok sayılıyor.

Birçok medya eleştirmeninin ileri sürdüğü argüman ise şu: Ana akım medya, güzel ve güçlü Kürt kadınları kendi oryantalist fantezilerinin vücut bulmuş hâli oldukları için Kürt kadın savaşçılara kendini kaptırmış durumda. Eleştirmenlere göre, bu savaşçı kadınlar, kurumsallaşmış güzellik ölçütlerine uyan, medyanın oryantalist fantezilerinin ve hayranlığının objesi olan kadınlara indirgeniyor. Yapılan eleştiriler, Kürt kadınlarının asıl mücadelesinin yerine medyanın temsilini koyuyor. Linah Alsaafin’in “Objectifying Female Fighters” (“Kadın Savaşçıların Nesneleştirilmesi”) adlı makalesinde şöyle bir ifade yer alır: “Bazıları saçını kısa kesmiş, bazıları ise uzun saçlarını çiçeklerle süsleyerek örmüş, asker giysili, eli silahlı kadınların dış görünüşünü kenara koyacak olursak, onları silaha sarılmaya iten nedenler ve tutumların ne olduğunun tasavvuru – ki bu, onların failliğidir – eksik kalmaktadır.” ((Linah Alsaafin, “Objectifying female fighters”, Open Democracy, 17 Ekim 2014, https://www.opendemocracy.net/arab-awakening/linah-alsaafin/objectifying-female-fighters ))

Faillik, bir insanın dünyada bir edimde bulunabilme kapasitesidir. Sosyal bir yapıda yer alan her kişi, faildir. Dolayısıyla, Alsaafin’in kaç tane saç modeli saydığı ya da sunduğu örneklerin kaç tanesinin Kürt kadın savaşçıları cinselleştirmeye çalıştığı önem taşımıyor; Alsaafin’in iddialarının aksine, dünya onları görmezden gelmeye karar verirken eski ve yıpranmış silahlarıyla IŞİD’e direnen bu kadın savaşçılar, faillikten yoksun olamazlar. Asıl böyle eleştiriler, savaşan Kürt kadınlarını fotoğraflarının salt hayal ürünü betimlemelerine indirgiyor ve “savaş giysili ve eli silahlı kadınlar” gibi ifadelerle onları cansız, dolayısıyla faillikten yoksun objelere çeviriyor. Kürt kadın savaşçıların “çiçeklerle süslü örgülü saçı” ile ilgili, belki eleştirmenlerin gösterişsiz kadın savaşçı idealine uymamasından, belki de medyanın inşa ettiği bir illüzyon olarak görülmesinden kaynaklı itirazlar, püriten cinsiyetçi standartlardan ve Kürt kültürünün bazı özelliklerinin hiç bilinmemesinden kaynaklanıyor. Kürtlerin çeşitli jeopolitik alanlarda içinde bulunduğu sosyopolitik koşullar (sürekli olağanüstü hâlde yaşamaları), direnişin günlük hayatın bir parçası hâline gelmesine sebep olmuş durumda.

Kürt bir arkadaş, bir defasında şunu anlatmıştı: “Annemle radyo dinlerken, birden spikerlerin sesinin kısıldığını ve öksürük sesleri geldiğini duyduk, sonrasında ise sesler tamamen kesildi. Spikerler, Saddam’ın güçlerinin kullandığı kimyasal gazın hedefi olmuştu. O günden beri, radyodan korkuyorum, asla dinlemiyorum.” Sıradan ve günlük radyo dinleme alışkanlığı, insanların gazla zehirlenmesi travması ile birbirine geçmişti. Saçına çiçek ya da hoş bir eşarp takmayı unutmadan kendisinin, halkının ve alternatif olarak gördüğü toplum ve yaşam şeklinin hayatta kalması için savaşmaya giden bir kadın savaşçı da buna benzer şartların bilinciyle yaşıyor. İşte bu yüzden, Kobanê’deki Kürt erkek savaşçıların yaraları tedavi edilirken şarkı söylediği ve Peşmergelerin fırsat buldukça IŞİD’in ölümcül tehdidi altında olmalarına rağmen halay çektiği videolar izliyoruz. Ancak, erkek savaşçıların şarkıları ve halayları medya eleştirmenlerinin makalelerine konu olmuş değil.

Alsaafin gibi bazı eleştirmenler hâlâ “Bazıları saçını kısa kesmiş, bazıları ise uzun saçlarını çiçeklerle süsleyerek örmüş, asker giysili ve eli silahlı kadınlar” gibi ifadelerle uğraşadursun, aşağıdaki açıklamada belirtildiği gibi, yıpranmış kalaşnikoflar kullanan Kürt kadın savaşçılar IŞİD tarafından infaz edilmemek ve işkence görmemek için direnmelerini sağlayacak yeterli silahları olmadığı konusunda endişeliler:

“Kadın nişancılar yüzlerce IŞİD savaşçısını, olabilecek en az sayıda silahla (eski Rus kalaşnikofları) vurdular – ancak mermileri tükeniyor. Bu genç kızların birçoğu şehit oldu; birçoğu yakalandı, işkence gördü, seks kölesi olarak kaçırıldı, öldürüldü ve infaz edildi. Şengal Dağı’ndan Ezidileri kurtaranlar, Peşmerge güçlerinden ziyade, PKK’nin de yardımını alan YPG ve YPJ’ydi. Bu kadınların cesareti ve becerisi sayesinde Kobanê düşmedi. Rojava, Orta Doğu’da cinsiyet eşitliğinin olduğu tek yer ve YPJ, kadınların güçlendiğinin ispatı. IŞİD’i yenmek için ağır silahlara çok ihtiyaçları var.” ((“Kurdish women need arms to fight Isis”, Guardian, 30 Ekim 2014, http://www.theguardian.com/world/2014/oct/30/empowered-kurdish-women-fighters-need-arms ))

“Beyond the Battlefield: The Kurdish Women’s Radical Struggle,” (“Savaş Alanının Ötesinde: Kürt Kadınlarının Radikal Mücadelesi”) adlı makalesinde Dilar Dirik, Kürt kadın savaşçısını gizeminden arındırıyor ve ana akım medyanın mücadeleyi tarihsel ve siyasi bağlamdan bağımsız ele almasını eleştiriyor. Dirik, aynı makalede, Kürt erkeklerinin kadın savaşçıları ve medyanın güzellik ölçütlerini kullanmasıyla ilgili şunu ifade ediyor: “Aynı zamanda, eleştirmenler Kürt liderliğini bu kadınları – Batılı kamuoyunun sempatisini kazanma çabası içinde – halkla ilişkilerini kuvvetlendirme amacıyla kullanmakla suçluyor. […] Bazı durumlarda bu suçlamalarda bir doğruluk payı olabilir…” Kürt liderliğinin mücadeledeki kadın savaşçıları ana akım medya için çekici hâle getirmek amacıyla bu şekilde kullandığı iddiası, tarih ve Kürt siyasi kültüründeki mevcut cinsiyet politikaları konusundaki cehaletten kaynaklanıyor. Bu iddia, Kürt kadın savaşçıları siyasi isteklerden mahrum, zapt edilmiş, Kürt erkeklerin siyasi hedeflerinin esiri olarak gösteriyor. Dirik, şunu ekliyor: “Sosyal medyada yine savaş kıyafetleri içinde, tüfek tutan ve gülümseyen bir güzelin fotoğrafı yayılıyor.” Benzer şekilde Linah Alsaafin şöyle yazıyor: “IŞİD tarafından esir alınmamak için kendini vuran 19 yaşındaki Kürt savaşçı Ceylan Özalp’in intihar ettiği iddiası, cesur ve meydan okuyan bir eylem olarak nitelendirildi, övüldü. ‘Cesur savaşçı’, ‘güzel’ ve ‘gözüpek’ olarak betimlenen Özalp, adeta heteroseksüel fantezinin zirve noktasını temsil ediyor – güzel, cinsel açıdan agresif, elinde silah olan genç bir kadın […]” Öyle görünüyor ki, savaşan Kürt kadınların dış görünüşüyle ilgilenmeyen ya da dış görünüşünü yargılamayan herhangi bir temsil söz konusu olamıyor. Ayrıca, Kürt kadın savaşçılara “güzel” olarak algılandıkları için tepki veren bazı eleştirilmenler de var. Mevcut kapitalist toplumların popüler kültürünün etkisi altındaki ana akım medya, ancak güzel bulduğu kadınların ölümünü yası tutulabilir görüyor. Buna karşın, ana akım medyanın temsiline yönelik bazı eleştirilerde, medyanın sadece bu kadınların güzelliğine önem veriyor olduğu belirtiliyor. Bu eleştirilerin çoğunda, Kürt kadınlarını ana akım medya olarak adlandırılan kutunun içine hapsediliyor ve sadece medyanın temsil ettiği şekil üzerine kurdukları tahayyül vasıtasıyla görülüyor. Eleştirmenler, farkında olmadan, okuyucularına Kürt kadın savaşçıların bahsi geçen medya temsilinin dışında var olmadıkları ve bir siyasal tarihin parçası olmadıkları izlenimini aktarıyor.

Kürt kadın savaşçılar, görünüşleri yüzünden medyanın ilgi odağı hâline gelmediler. Direnişleri söz konusu olmasaydı, hiçbir güzellik yarışması onlarla ilgilenmezdi. Medyanın onlara olan ilgisindeki önemli bir faktör, düşmanları olan IŞİD’in çarpıcılığı, ve IŞİD’in ana akım medya ve izleyicilerinde yarattığı korkudur. Bu kadınların direnişi, Kobanê’yi çevreleyen çeşitli gruplara karşı savaştıklarında ilgi çekmedi ve birçoğu bu mücadelede öldürüldü. Eğer fiziksel olarak belli güzellik ölçütlerine uymuyor olsalardı, sürmekte olan direnişleri eleştirmenlerin ileri sürdüğü gibi medyanın ilgisini çekmeyecek miydi? Kimse bu soruya kesin bir cevap veremez. Açık olan şu ki, ana akım medyada yeni düşman olarak yansıtılan IŞİD’den önce Kobanê’de verdikleri mücadele medyada yer bulmadı. Bir de şundan emin olabiliriz ki, bir kadın savaşçının her şeyden önce güzelliği eleştirmenler tarafından değerlendirmeye tabii tutuluyor. Eğer bu sınavı geçse bile mücadelesi ve eylemlerinin cesaretinden çok, belli güzellik ölçütlerine uyduğu için medyanın ilgisini çektiği gerekçesiyle tepki görmeyeceğinin garantisi yok.

Bu eleştirmenlere şu soruları yöneltebiliriz: Neden Kürt kadın savaşçılar, yüzlerinin güzelliği, kadınsılıkları, renkli eşarpları, “çiçeklerle süslü örgülü uzun saçı” ve ana akım medyanın mücadelelerine olan hayranlığına indirgenmeden gözlemlenemiyor ve tartışılamıyor? Neden ana akım medyanın hayranlığı, Kürt kadın savaşçıların kadınsı oluşları ve güzel olarak değerlendirilmelerinden başka bir şekilde yorumlanamıyor? Eğer ana akım medya, bu kadın savaşçıları tarihsellikten çıkarılmış, kötü adamlara karşı savaşan cesur insanlara dönüştürüyorsa, getirilen eleştiriler de onları sadece “güzel ve güçlü Kürt kadınları”, “asker kıyafetli, eli silahlı kadınlara” indirgemiyor mu? En önemlisi de, “güzel ve güçlü Kürt kadın savaşçı”, “oryantalist fantezilerin objesi olan savaşan Kürt kadını” kimlikleri, eleştirmenlerin kendileri tarafından inşa ediliyor. Eril bakışı eleştirme iddiasıyla kendi reklamlarını yaparken, ana akım medyanın Kürt kadın savaşçısı temsiline yöneltilen bu eleştiriler de Kürt kadın savaşçıları ve direnişlerini hayali bir eril bakışla değerlendirip, onlara aşağılayıcı kimlikler yüklüyor. İlerici görünen ifadelerle süslü de olsa (nesneleştirme, oryantalizm, ana akım medyanın eleştirisi, kadın savaşçıların anormalleştirilmesi ve cinselleştirilmesi vb.), bir kez daha cinsiyetçiliğin yalın bir şekilde açığa çıktığı görülüyor. Bu cinsiyetçilik, Kürt kadınlarının (basit silahlarla, amacı kafalarını kesmek ya da onları satmak olan güçlere karşı savaşan) ilerici mücadelesinin medya tarafından gördüğü ilginin, sadece yüzlerinin güzelliği ya da oryantalist erkek fantezileriyle açıklanabilir olduğunu iddia ediyor.

Kobanê’de izlenen daha önce örneği görülmemiş alternatif siyaset ve onun kadın savaşçıları ne medyanın üretmiş olduğu gelişigüzel bir tablodan ibarettir, ne de medyada fantezi ve arzu objesi olduğu için yer bulmuş hayali bir grup kadının verdiği mücadelenin temsilinden. Bu kadınlar, bölgedeki soykırımlara ve sistematik olarak Kürt karşıtı siyaset güden çeşitli milliyetçiliklere karşı savaşan gerçek insanlardır. Ana akım medyaya eleştirmekle meşgul olmak – kulağa ilerici gelen, kadının nesneleştirilmesi, eril bakışın kadını cinselleştirmesi, güzel ve güçlü kadını konu eden oryantalist fanteziler ile ilgili olsa da – iyi niyet yoksunluğunu ve Kobanê’de sürdürülen alternatif yöntemlere hak ettiği ilginin verilmediğini gizlemeye yetmiyor. Birer resimden ibaret olmayan bu kadınlar, klişelerle dolu gürültü kirliliğinden uzaklaşıp kulak verdiğimiz takdirde dünyaya birçok ders verebilir.

Bu yazı, 2 Kasım 2014 tarihinde ZNet internet sitesinde yayınlanmıştır.