IŞİD’le Sadece Bir Şehir Savaşmamalı
Meysa Abdo

Türkiye’nin Kobanê’nin IŞİD’e Karşı Savaşını Engellemesi

Çeviren: Zeynep Uğur

15 Eylül’den beri biz, Suriye’deki Kobanê şehri halkı, sayıca ve silahça üstünlüğe sahip olan, IŞİD olarak da bilinen İslam Devleti’nin bütün gücüyle gerçekleştirdiği saldırılara karşı savaşıyoruz.

Ancak ABD yapımı tank ve zırhlı araçların konuşlanmasını da içeren ve geçtiğimiz ay şiddetlenen kampanyaya rağmen IŞİD Kobanê savaşçılarının direnişini kıramadı.

Biz, hepsi de katliamla tehlikesiyle yaşayan Kürt, Arap, Müslüman ve Hristiyanlardan oluşan demokratik ve seküler bir toplumu savunuyoruz.

Kobanê’nin direnişi bütün toplumumuzu harekete geçirdi; ve ben de dahil olmak üzere halk liderlerinin çoğu da kadın. Ön cephelerde savaşanlarımız IŞİD’in kadınlarla nasıl davrandığının farkında. Dünyanın her yerindeki kadınların bize yardım etmesini bekliyoruz; çünkü biz her yerdeki kadınların hakları için savaşıyoruz. Gelip buradaki mücadelemize katılmalarını beklemiyoruz (gerçi bunu yapan biri olsa gurur duyardık); ama kadınlardan davamızı desteklemelerini, kendi ülkelerinde durumumuz hakkında farkındalık yaratmalarını ve hükümetlerine bize yardım etmeleri için baskı yapmalarını istiyoruz.

IŞİD mevzilerine karşı gerçekleştirilen ve düşmanımızın tank ve ağır silah kullanma imkanını kısıtlamak konusunda önemli bir araç olan şiddetli hava saldırıları için koalisyona minnettârız; ancak biz 20 Ekim’de koalisyon tarafından havadan atılan sınırlı sayıdaki silah ve malzemeden önce, dış dünyadan herhangi bir lojistik destek almadan da savaşıyorduk. Havadan atılan malzeme yardımı devam etmeli ki mühimmatsız kalmayalım.

Yine de bunların hiç biri silahlarımızın IŞİD’inkilerle boy ölçüşemediği gerçeğini değiştirmiyor.

Asla vazgeçmeyeceğiz; ancak kendi sorumluluklarımızı yerine getirmek ve koalisyona cihatçı güçlere karşı savaşında yardım etmek için tek tük tüfekten ve el bombasından daha fazlasına ihtiyacımız var. Mevcut durumda Kuzey Suriye’deki diğer Kürt bölgelerinden savaşçılar bize zırhlı araç ve tanksavar füze takviyesi yapmaya çalıştığında bile Türkiye bunu yapmalarına izin vermedi.

Türkiye, bir NATO üyesi, bu krizde bir müttefik olmalıydı. Savaşçıların ve malzemelerin Türk toprağında ileri geri hareket etmesi için Suriye’deki farklı Kürt bölgeleri arasında geçişe izin vererek bize kolaylıkla yardım edebilirdi.

Bunun yerine Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan birkaç kere halka açık bir şekilde farklılıkları ve demokratik bir toplumu savunan savaşçılarımızı katil IŞİD’le eşit gördüğünü söyledi; bu da net bir şekilde Türkiye’nin Kürt azınlığıyla ilişkin duruşuyla alâkalıydı.

Geçtiğimiz hafta iç ve uluslararası eleştirilerin ardından, Türkiye liderleri küçük bir Iraklı peşmerge grubunun ve birkaç Özgür Suriye Ordusu tugayının Kobanê’ye geçmesi için koridor açacaklarını söyledi; ama diğer Suriye Kürtlerinin bize ulaşmak için Türkiye topraklarından geçmelerine izin verilmeyecek. Bu, bize danışılmadan kararlaştırıldı.

Sonuç olarak IŞİD sonu gelmeyen miktarlarda yeni malzeme ve mühimmat temin edebiliyor; ama biz hâlâ her taraftan bloke ediliyoruz – üç taraftan IŞİD kuvvetleriyle ve dördüncü taraftan da Türk tanklarıyla. Türkiy silahlı güçlerinin IŞİD’in insan ve ekipmanının sınır boyunca ileri geri hareket etmesine izn verdiği yönünde güçlü kanıtlar var; fakat Suriye’deki Kürt savaşçılar aynı şeyi yapamıyor.

Türk hükümeti Suriye Kürtleri’ne karşı Kürt karşıtı bir politika uyguluyor; öncelikleri de Kuzey Suriye’deki Kürt özgürlük hareketini bastırmak. Kobanê’nin düşmesini istiyorlar.

Biz Türkiye’ye asla düşman olmadık. Onu düşman değil bir ortak olarak görmek istiyoruz, ve inanıyoruz ki IŞİD yerine demokratik yönetimi olan bir Batı Kürdistan’la aynı sınırda olmak Türk hükümetinin de çıkarınadır.

Batılı hükümetler Türkiye’nin Suriyeli Kürt kuvvetlerinin ve ağır silahlarının Kobanê’deki savaşçılara ulaşması için sınır boyunca bir koridor açması yönündeki baskılarını arttırmalıdırlar. İnanıyoruz ki böyle bir koridor, üstelik sadece Türkiye’nin önerdiği gibi diğer savaşçıların sınırlı geçişiyle sınırlı olmadan, Birleşmiş Milletler denetiminde açılmalıdır.

Biz Suriye’de IŞİD’e karşı etkili bir şekilde savaşan neredeyse tek kuvvet olduğumuzu kanıtladık. Eşit şartlarda karşılaştığımız sürece her zaman yenilecekler. Daha çok silahımız olsaydı ve Suriye’nin başka yerlerinden daha çok savaşçımız bize katılabilseydi IŞİD’e karşı sonunda bütün bölgede çöküşünü sağlayacak ölümcül bir darbe vurma kapasitesine sahip bir konumda olurduk.

Kobanê halkının dünyanın ilgisine ve yardımına ihtiyacı var.

 

Meysa Abdo, Narin Afrin kod adıyla  da biliniyor, Kobanê direnişinin kumandanlarından biri.

Bu makale New York Times için Güney Yıldız tarafından Kürtçe’den İngilizce’ye çevrilmiştir. 

 

“Kobane, Suriye Kürtlerinin Yükselen Profilini, Önemini ve Gücünü Gösteriyor”
Syria Deeply

Çeviri: Eda Kılıvan

Suriye ve Türkiye konusunda uzman araştırmacı olan Mutlu Çiviroğlu bize Kürt savaşının stratejik boyutları, YPG’nin yükselişi ve bunun Türkiye için oynadığı rolü hakkında konuştu.

Kobane üzerinde süren savaşın, İslam Devleti’ni stratejik sınır kentinden geri püskürtme çabasıyla beraber, son tırmanışında Birleşik Devletler ordusu kentteki Kürt savaşçılara silah ve istihbarat desteğinde bulundu. Bundan en çok yararlananlardan biri yerel dilde YPG olarak bilinen Halkın Savunma Birlikleri oldu.

Suriye ayaklanması başladığından beri 3 yıldan fazla sürede YPG kuzeydoğu Suriye’nin Kürt yoğunluklu bölgelerinde belirginlik kazandı. Kobane savaşıyla beraber Suriye’de Işid’e karşı savaşta baskın askeri aktör haline geldi.

Birleşik Devletler’in YPG’yi partner olarak görmeye başlamasına rağmen, müttefiki Türkiye kamusal mesafeyi devam ettirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşik Devletler’in Kobane’deki Kürt savaşçılara silah transferine, Türkiye’de daha fazla özerklik için uzun süredir mücadele eden Kürt militan gruba referansla, ‘PKK’ye eşit’ diyerek karşı olduğunu söyledi.

Syria Deeply: Birleşik Devletler’in Kobane’deki Kürt gruplara havadan silah gönderme kararının etkileri nelerdir?

Çiviroğlu : Bu, yönetimin daha fazla dahil olma baskılarına cevap verdiğini gösteriyor. YPG’nin şiddetle ihtiyaç duyduğu silahlar, aynı zamanda mühimmat ve tıbbi malzemeler yeni ulaştı. Ayrıca bu hareketle, YPG’nin Işid’e karşı direnişinde uluslararası toplum tarafından tanındığını not etmek önemlidir. Birçok insan Kobane’nin bir hafta içinde düşeceğini tahmin ediyordu fakat YPG 39 gün dayandı ve son birkaç günde ivme kazandı.

Geçen Cuma, Birleşik Devletler Generali Lloyd Austin, Işid’e karşı mücadeleyi devam ettirdiği için YPG’yi methetti. Koalisyon da YPG’nin hava saldırıları için verdiği koordinatları kullandı ve Kürtlerle ortak bir komuta merkezine sahipler. Bu havadan yardım mevcut ilişkileri de bir adım öteye taşıyor. Bu durum Washington’un ve uluslararası toplumun YPG’yi ciddiye aldığını gösterir.

Syria Deeply: Türkiye, Kürt grupların Işid’e karşı savaşında silahlandırılmasına karşı. Birleşik Devletler’in Kobane’deki Kürt gruplara havadan silah yardımı haberlerine nasıl cevap verecekler?

Çiviroğlu: Türkiye’nin YPG’ye ‘terörist bağları olan bir örgüt’ olarak etiketleyen retoriğine rağmen, bu hareket Birleşik Devletler’in Türkiye ile aynı yorumlamadığını gösteriyor. Bu hareket, Türkiye’nin argümanını daha az inandırıcı yapıyor. Uluslararası toplumun itirazlarına rağmen Türkiye Işid’e karşı savaşta boşta duruyor. Türkiye, Batı ülkelerinden Kobane’deki Kürt savaşçılara silah ve Kürt gönüllülerin akışını engellemeye çalışıyor.

Türkiye, Kobane’nin bugün yarın düşeceği ihtimaline vurgu yaparak bu ihtimale karşılık herhangi bir şey yapılmasına gerek olmadığı atmosferini oluşturdu. Ankara, Birleşik Devletler’in bu malzemeleri göndermesinden ve YPG ile görüşmesinden memnun değil.

Geçtiğimiz hafta ABD’nin Suriye özel elçisi Daniel Rubinstein, Washington’un Suriye Kürtleriyle, sadece YPG değil, politik olarak PYD ile de, bağının bir diğer doğrudan örneği olarak Salih Müslim ile görüştü. Bu, şimdi, Türklerin itirazına rağmen, en iyisi olduğunu hissettiği şeyle hareket eden uluslararası toplumun meselesi.

Syria Deeply: YPG, pazar günü Kobane’de ve diğer Kürt bölgelerinde Işid’e karşı diğer isyancı güçlerin YPG’nin yanında savaştığını onayladı. Ne ölçüde daha fazla işbirliği bekleyebiliriz?

Çiviroğlu: Bu doğru. 10 Eylül’de YPG, Jabhat al Akrrad ve Özgür Suriye Ordusu’na bağlı çok sayıda parti kuzey Halep ve Rakka illerinde ortak bir operasyon odası olan ‘Fırat Volkan’ını ilan etti. Bu önemli bir isyancı-YPG koordinasyonudur. Işid’e karşı savaşta uluslararası toplumdan destek çağrısında bulundular.

Bunlar Işid’den kaçan ve YPG’nin kontrol ettiği bölgelerde sığınak arayan Arap isyancı gruplardır. Bu durum devam ediyor ve Suriye muhalefeti için önemli bir gelişmedir. Işid, Jabhat al-Nusra ve diğer gruplar tarafından marjinalleştirilen Suriyeli savaşçılar için, ÖSO ve YPG arasındaki ortak operasyon ve işbirliği iyi bir başlangıç noktası olabilir ve daha fazla insanın katılmasını sağlayabilir. Bu, çatışmanın üçüncü yılı ve birçok insan motivasyonunu kaybediyor.

YPG büyük bir  toprak alanını kontrol ediyor ve görece istikrarlı ve çok barışçıl; bu yüzden savaşçılar oraya alışabilir ve onlar için moral arttırıcı olabilir. YPG’nin son açıklamalarına göre, Halep, Afrin, Kobane, ve Cezaa’nın kuzey kırsalında ÖSO’ya bağlı gruplarla koordinasyon halinde savaşıyorlar. Bu, Suriye’de güvenebileceği gruplar arayan Birleşik Devletler ve Batı ülkeleri için önemlidir.

Syrian Deeply: PYD başkanı Salih Müslim, Kobane’nin ötesinde Kuzey Suriye’de savaşı genişletmeye hazır olduğunu söyledi. Bunun olasılığı nedir ?

Çiviroğlu: Bu zaten oluyor. Işid’e karşı savaş Rabia’da, Cezaa’da sürüyor, bunlar Suriye-Irak sınırındalar. YPG geçen ay Hasiçi’nde Işid’e karşı savaşıyordu. Kobane’nin doğusunda, Qamışlo’nun batısında ve Arapça Ras al-Ayn denen Serekaniye yakınında çatışmalar devam ediyor. Sadece Kobane’de değil, birçok cephede zaten devam eden mücadele var. Kuşatma altında olan Kobane bir yoğunluk noktası ama YPG iki yıl boyunca Işid’e karşı savaşıyordu ve ondan önce de el-Nusra ile savaştı. Sayın Müslim’in tam olarak ne dediğini bilmiyorum ama Suriye’nin çeşitli bölgelerinde cihatçı gruplarla savaş uzun süreden beri devam ediyor. Geçen sene YPG ve Işid arasında Halep’in kuzeyinde çok şiddetli çatışmalar vardı. Cephe, Akdeniz’e yakın Afrin kentinden Suriye-Irak sınır yoluna kadar uzanır.

Syrian Deeply: Işid’e karşı savaş, Kürt grupları ne ölçüde bir araya gelmeye teşvik eder?

Çiviroğlu: Şu an Işid’e karşı ortak bir mücadele yürütülüyor. Suriye’de tek (Kürt) askeri gücü YPG. Ama genel olarak konuşursak, Sincar’da ve diğer Irak Kürt şehirlerinde ve kasabalarında Ezidi Kürtlere karşı Işid saldırıları, Kürtleri bir araya getirdi: PKK, KDP, PUK, YPG ve bazı İranlı Kürt partileri, Kürt kentlerini korumak için bir araya geldi.

Ortak Kürt savaşçıları Irak’ta Mahmur’un Işid güçlerine düşmesini engelledi. Şimdi Işid’in Sincar Dağı’nda yeniden Ezidilere saldırdığı bilgisi var.

Siyasi parti gözetilmeksizin, bunun Kürtlere karşı bir tehdit olduğu konusunda genel bir kanı var. Bu durum Işid’e karşı ortak mücadele hakkında bir farkındalık yarattı. Irak Kürtlerinin YPG’ye silah göndermesinin ve Irak peşmergesinin savaşa katılması hakkındaki iddiaların nedeni de budur.

Kürtler, Irak veya Suriye Kürdistan’ı, nerede olursa olsun, Işid tehlikesine karşı savaşmaları gerektiğine inanıyor. Kobene’de hayatını kaybeden YPG savaşçılarının birçoğu Türkiyeli Kürtler. Türkiye’den birçok Kürt Kobene’ye gönüllü gitmeye çalışıyor. Geçen hafta Türkiye’deki kitlesel protesto Türkiye’deki Kürtlerin Kobane’yi kendi meselesi olarak gördüklerini gösteriyor.

Syrian Deeply: Kürtlerin Işid’i atlatabilecek tek güç olduğu yönünde büyüyen bir algı var. Sizin görüşünüz nedir?

Çiviroğlu: Kürtler Akdeniz’den İran sınırına kadar Işid’le savaşan temel güçtür. Kürtler bu mücadele için ağır bedeller ödüyor. Sincar Dağı’nda, Kerkük’te, Musul’da, Erbil’de, ve Rojava’da büyük bedel ödediler. Iraklı Kürtler yakın zamanda silah göndererek bu çabaya destek verdi. Aynı zamanda uluslararası toplum ve Işid’e karşı koalisyon tarafından da tanındılar. Suriye Kürtleri sadece Suriye’de değil aynı zamanda uluslararası safhada da askeri ve politik olarak önemli aktör oluyor.

Bu röportaj, 22 Ekim 2014 tarihinde Syria Deeply internet sitesinde yayınlanmıştır.

Hestî ya da Adaletin Mahrumiyeti
Ayhan Işık

“Em hestiyê (1) xwe dixwazin”, Türkçesiyle “kemiklerimizi istiyoruz”… Kürt illerinde 90’ların başından itibaren kaybedilenlerin yakınlarından duyageldiğimiz, içinde birçok anlamı barındıran bu talep, trajik denebilecek bir adalet yoksunluğunu vurgulamaktadır. Sözü, kayıp yakınlarından birisine bıraktığınızda ve bir adım daha ileri giderek   “Devletten veya herhangi bir kurumdan ne gibi bir beklentiniz var?” sorusunu yönelttiğinizde karşınıza yine aynı vurucu cümle çıkacaktır: “Em hestiyê xwe dixwazin!”

Cumartesi Anneleri’nin 1995’te başlattıkları oturma eylemleri 400. haftasına giriyor. Kaybedilmiş çocuklarının, eşlerinin, kardeşlerinin, anne ve babalarının akıbetlerini öğrenmek için oturuyorlar. Kayıplık, kaybolmak, yokluk, daha doğrusu kaybolan veya kaybedilen kişi hakkındaki sonsuz bilinmezlik, kayıp yakınlarını en fazla etkileyen, onları yıllarca birgün gelebilir umudu içinde bırakan ve  “devlet”in bekasını borçlu olduğu bir savaş aygıtıdır. Devlet kaybeder. Devlet tarafından kaybedilenin ardından bakılmaması salık verilir, kaybedilenin geçmişini, dolayısıyla geleceğini ve aynı zamanda geride kalanların, egemenin zorlamasıyla kendi geçmiş ve geleceklerini unutmaları öğütlenir! Geçmişi ve geleceği elinden alınan kişinin ve dâhil olduğu grubun varoluşunun yitirilmesidir amaçlanan. Yarattıkları bu boşluk haliyle toplumun süreklilik imgesini parçalama telaşındadırlar. Kaybettikleri insanlardır, kaybedilen insanlıktır.

Zorla kaybetme, 20 Aralık 2006 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen ve 23 Aralık 2010 tarihinde 83 ülkenin imzasıyla (Türkiye hala imzalamadı) yürürlüğe giren Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslar arası Sözleşmesi’nde şöyle tanımlanmaktadır:

[… ]kişilerin, Devlet adına görev yapan veya Devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, gözaltına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması; ardından söz konusu kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin nerede ve ne durumda olduğunu gizlemeleri ve sonuçta kayıp kişinin hukukun koruması dışında kalması durumunu anlatmak amacıyla kullanılır.” (2)

Malumumuz, 90’lar Devlet ile PKK arasında savaşın tüm şiddetiyle yükseldiği ve devam ettiği bir dönemdi. Türk devleti, kurumsal bir ideolojinin inşasında başvurduğu milliyetçi-ırkçı formları, yasaları, yaklaşımları korumak adına, tüm kutsallar hiyerarşisinin zirvesinde konumlandı[rıldı] ve daimi olarak böyle kurgulandı. Kürt hareketinin, Kürtleri yok sayan bu kuruluş anlayışına karşı 1970’lerde başlayan ve 1990’larda zirveye çıkan isyanı devleti, eşitlikten yoksun cumhuriyetinin bedensel bütünlüğünü (“vatanını”) koruma telaşına düşürdü. Nihayetinde, çatışma süreçlerinde beklenen ama hiçbir vakit gerçekleşmeyen konvansiyonel tutum yeterli görülmemekteydi ki devlet farklı “tedbirlere” yöneldi! Bu doğrultuda Kürt isyanını bastırmak veya devlete başkaldıran birkaç “eşkıyayı” ve destekçilerini cezalandırmak için yapılması gereken, “muhatapları” devletlerarası arenada ünlenmiş birkaç yöntemden birisi olan “kayıplarla” korkutmaya çalışmaktı. Cumhuriyet’in kurgusuna ters bu “had bilmez” başkaldırı ne pahasına olursa olsun (faili meçhul cinayetler, köy yakmalar ve zorunlu göç) ortadan kaldırılmalı ve “failleri” en ağır biçimde cezalandırılmalıydı. “İlgili mesaj”, Kürt Hareketi’ne ve toplumuna bu ve benzeri yöntemlerle ziyadesiyle iletilmiş olacaktı…

Devletin resmi olarak kabul etmediği fakat Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülen ve devletin tazminat ödeyerek mahkûm edildiği kaybetme davaları, ayrı bir ironiyi de gün yüzüne çıkartmaktadır; kaybedilmeler için tazminatımızı öderiz ama kabul de etmeyiz. Hukuki olarak birbiriyle tamamen tezat görünen bu iki yaklaşım, devletin “bekası” söz konusu olduğunda bir arada var olabilmektedir. Hak ihlalleri,  yoğunluk derecesi toplumsal olayların etkisine göre değişse de Cumhuriyet tarihi boyunca hep var olmuştur. “Kayıpları kabul etmem ama tazminatımı da öderim!” tavrı bu anlamda önemli bir noktaya işaret etmektedir:  adalet veya demokrasi vurgusuyla devlet idare edilmek istense de kayıplarla meşrulaştırılan totaliter bir yapı ortaya çıkmaktadır.

Kaybetmek, gayri resmî bir devlet siyasetidir. Birçok ülkede bu siyaset biçimine rastlanılabilir ve hatta bu “yöntem” ulus-devletlerin homojenleştirme modeline içkin olarak değerlendirilebilir. Bu noktada, devletlerin iç işleyişlerinde hukukun mu,  devletin bekası gibi daha kutsallaştırıcı normların mı ön plana çıktığının ayrımının yapılması gerekiyor. Her yerde kaybedilmenin bu derece yoğun olmaması veya yoğunluğun kimi rejimlerde veya siyasal sistemlerde belirgin olması da bununla ilgilidir. Fark, devletin siyasi çıkarı veya genel ifadeyle devlet çıkarıyla, toplumsal konsensüs ile oluşturulmuş hukuki kurumlar arasındaki farkın kullanılması tercihlerindedir. Dolayısıyla burada adalet aramak veya adalet kavramı çerçevesinde çözümler aramak oldukça tali kalmaktadır. Çünkü adalet, çıkarları, gereklilikleri ve rekabete dayalı yükümlülükleri bakımından insanlar arasındaki ilişkileri kapsar (3) ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda ve devamında devlet çıkarı, adaleti, insan haklarını, demokrasiyi öteleyen, bu kavramları söylemde kabul etse de hukuki olarak da pratik olarak da dışlayan bir biçimde yapılandırılmıştır. Öyle ki, biçimsel olarak ele alındığında bile, adaletin temel kurallarından biri onu uygulayanın, yaşanabilecek bir “adaletsizlikte” taraf olmaması ve iki tarafı da dinlemesi gerekliliğidir. Bu bağlamda kayıp yakınlarının muhatap alınmaması veya daha açık bir ifadeyle kaybedilenin kendisinin kabul edilmemesi adalet kavramına başvurmayı anlamsız kılmaktadır. Devletin kayıp yakınlarına verdiği kimi cevaplar da bu kabul etmeme halinin tezahürüdür: sıklıkla, haberimiz yok denilse de kendilerini sorumluluk altına sokmayacak ve hatta devletin yasaları karşısında muhataplığı engelleyici genel cevaplar verilmektedir: “Yakınınız dağa gitmiştir”, “Belki sizden sıkılmıştır, evden kaçmıştır”, “Kendi isteğiyle gitmiştir”, “Teröristtir”, “Milistir”…vb.

Bu doğrultuda “Kemiklerimizi istiyoruz” feryadının öteki anlamı, adalete güvenmiyoruzdur. “Davamızın takipçisiyiz” sözleri davalarını, anladığımız hukuki boyutuyla takip etmeleri anlamında değil, bunu da içeren ama asıl olarak kaybedilenlerin kemiklerine, yasın tutulabilmesi için hayati önem taşıyan bedenlerine ulaşma isteğine yapılan bir vurguyu içermektedir. Çünkü manevi sorumlulukları ve aşkın adalete inançları gereği ölümü, en somut ve soğuk haliyle karşılamak istiyorlar. Sevdiklerinin yokluğu, kayıp yakınlarının onlara karşı -mezarlarında da olsa- duydukları sevgiyi ve bu sevginin yükümlülüğü olan sorumluluğu göstermekten de mahrum bırakmaktadır. Bir anlamda, devletin kuruluşundan beri sürdürdüğü mezarsız bırakma, varlıklarının kabul edilmemesi siyasetinin bir devamıdır. Bir hiçlik ve değersizlik ve bunlarla birlikte korkutma isteğidir. Öyle bir korku ki kayıp yakınını, kaybedilenin akıbetini soramamaya, sorgulamamaya, egemenin istediği unutuşun hâkim olması ihtimaline kadar vardırabiliyor durumu.  Fakat unutmanın bu bireysel hali, “kaybedilme” genel bir hal aldığından ve anımsamanın, hatırlamanın, hafızanın kültürel ve kollektifliği devreye girdiğinden yeniden ve sürekli tekrarlandığından daha derli toplu bir anlatı ile yer değiştirebiliyor. Burada hatırlamak, kaybetmeye karşı direnişin de bir aracı kılınıyor.

Kaybetmek, varoluşlarını veya var olduklarını kanıtlamaya çalışan Kürtlerde yoksunuz hissiyatını sürekli tutma çabasıdır. Öyle ki, kayıp yakınlarının devletten ne bekliyorsunuz sorusuna verdikleri “Kemiklerimizi istiyoruz” cevabı, manevi sorumluluklarını, vicdanen ve ahlaken inançlarının gereğini yapmayı istemelerinin yanında hakkaniyetli bir adalet talebidir de aynı zamanda. Fakat doğrudan adalet istemekten sakınmaları veya örtük bir biçimde bunu vurgulamaları onu istemedikleri için değil ona inanmadıkları içindir. Kaybedilen yakınlarının bu adalet mekanizması içinde kaybedildiklerinin bilincinde oldukları içindir. Arjantinli bir kayıp annesinin de ifade ettiği gibi, “İnsan yalnızca bir şey kaybedince bilinçli hale geliyor” (4) ve İstanbul’daki Cumartesi Anneleri’nden bir kayıp eşi de benzer ve tamamlayıcı bir ifadeyle bunu destekliyor; “Daha önceden böyle bir eylem olduğunu biliyordum ancak insan başına gelmeden anlamıyor. Eşim kaçırıldıktan sonra eyleme katıldım.” (5)

Kayıp yakınlarının adalete vurguları diğer anlamıyla devlet tarafından kendilerine karşı sergilenen adalet yoksunluğunun da bilincinde oluşlarındandır. Bu anlayışı dikey bir biçimde kesecek yaklaşım ise diğer ülke örneklerinde olduğu gibi bir bütün olarak yapılanlarla, hak ihlalleriyle, kayıplarla, yani kendisini var ettiği “gerçeklikle” yüzleşmektir. Ancak bu yolla temelleri “Türk olmayanın tek hakkı Türk’e hizmettir” diyen M. Esat Bozkurt gibi düşünürlerce atılan Türkiye Cumhuriyeti’nin nevi şahsına münhasır adalet mekanizmasını ırkçı ruhundan arındırıp daha insani bir raddeye çekmek olası olacaktır. Kayıp yakınları adalet kavramına kısmen de olsa güvenebilmeleri ancak bu koşulla mümkün olabilir.

1. Kürtçede “kemik” demektir.

2.http://www.ihd.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=2376:zorla-kaybedilme&catid=47:makaleler&Itemid=125

3. Höffe, Otfried. 2003.  Adalet.”Siyaset Felsefesi Sözlüğü.  çev: Necmettin Kamil Sevi. İletişim Yayınları: İstanbul

4. http://lahy.wordpress.com/2010/12/09/arjantinde-kayip-anneleri-umit-ve-insan-haklarinin-yasayan-mirasi/

5. http://firatnews.tv/index.php?rupel=nuce&nuceID=71809

Not: Bu yazı, aynı zamanda Bianet sitesinde de yayınlanmıştır.

Kürt Alamo’su: Kobanê’deki Mücadelenin Önemli Olmasının Beş Nedeni
Katherine Wilkens

Çeviri: Zeynep Uğur

Geçtiğimiz üç hafta Suriye-Türkiye sınırı boyunca uzanan ve stratejik konumdaki Kürt yerleşimi Kobanê, İslam Devleti (IŞİD) olarak bilinen Sünni radikal gruba karşı yürütülen uluslararası kampanyanın odak noktası oldu. Saldıran cihatçılar Suriye’nin ilk Kürt siyasi partisi olan Demokratik Birlik Partisi (PYD) ile bağlantılı milis kuvvetleri Halkçı Koruma Birlikleri’nin (YPG) şiddetli direnişiyle yüzleşti. PYD Türkiye’de yasadışı bir grup olan Kürt İşçi Partisi (PKK) ile bağlantılı.

YPG IŞİD’in şehri ele geçirmesini ve Suriye-Türkiye sınırı boyunca geniş alanlardaki ((“What’s at Stake in Kobani: Islamic State and Kobani Calculations,” Carl Drott, 9 Ekim 2014, http://www.joshualandis.com/blog/whats-stake-kobani-islamic-state-kobani-calculations-carl-drott/ )) kontrolünü pekiştirmesini önlemek için eşitsiz bir savaş verdi. Suriye’nin IŞİD’in kontrolünde olan Doğu kısmındaki tek etkili ve cihatçı olmayan güç olmasına rağmen, YPG Türkiye’den ya da Irak’taki kardeşi Kürt Bölgesel Yönetimi’nden de dış yardım ve destek alamadı. Savaş, mücadelenin Türk tanklarının Suriye’ye karşı konumlandırıldığı; gazetecilerin, Kürt mültecilerin ve sivillerin gözleri önünde gerçekleşen olayları izlemek için kamp kurduğu Türkiye sınırının hemen karşısına cereyan etmesi nedeniyle sürreal bir özellik kazandı.

Kobanê için yapılan savaşın sonuçlarının Türkiye, Suriye ve Irak’taki gelişmeler ve IŞİD’e karşı yürütülen savaş açısından önemli etkileri olmasının beş nedeni var.

ABD liderliğindeki IŞİD’e karşı koalisyonun devamlılığı tehlikede

Washington’un bölgesel ortaklarının öncelikle Suriye’deki rejim değişikliğine odaklandığı bir koalisyonda Kobanê’ye karşı gerçekleştirilen cihatçı saldırı, ABD için ortaklarının önceliklerini geçici bir süre bir kenara bırakmalarını ve IŞİD’e karşı etkili bir şekilde harekete geçmelerini sağlayıp sağlayamayacağını gösterecek bir sınav niteliğinde. Türkiye örneğinde bu sadece Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye Cumhurbaşkanı Beşer el-Esad’la olan kan davasını değil, Türkiye’nin Türk Ordusu’na karşı uzun süre savaşan; ancak yaklaşık iki yıldır Ankara’yla bir barış süreci yürüten PKK’yi zayıflatma arzusunu da içeriyor. Şimdiye kadar Türkler IŞİD’e karşı mücadeleyi PKK’yi zayıflatmaya karşı bir öncelik olarak görmekte isteksiz davrandılar; bu da kuşatma altındaki şehri savunmak için savaşan kuvvetlerin kim olduğuyla ilgiliydi. Bir diğer ABD müttefiki olan Mesut Barzani de kendi yönetimi altına girmeyen Kürt gruplarını zayıflatmayı tercih etti. Şimdiye kadar, Kobanê deneyimi ABD’nin de kendi çıkarı olan IŞİD’i “zayıflatma ve sonunda yok etme”yi ((President Obama: “We Will Degrade and Ultimately Destroy ISIL”, 10 Eylül 2014, http://www.whitehouse.gov/blog/2014/09/10/president-obama-we-will-degrade-and-ultimately-destroy-isil )) Ankara’daki ve Erbil’deki ortaklarını sakinleştirmek için bir kenara bırakması gerektiğini gösteriyor.

ABD’nin hava saldırılarının ilk iki kritik hafta boyunca neden bu kadar sınırlı olduğunu ((“Targeted Operations against ISIL Terrorists”, 2-15 Ekim 2014,  http://www.defense.gov/home/features/2014/0814_iraq/Airstrikes5.html )) açıklamak güç. Washington da PYD/YPG’nin Doğu Suriye’de IŞİD’e karşı yüksek motivasyonlu ve etkili ”kara kuvvetleri”yle savaşabilecek tek ılımlı güç olduğu gerçeğine rağmen direkt ilişki kurmaya direndi.  Sessiz ABD’nin cevabı, dünya Kobanê’nin cihatçıların ilerlemesine boyun eğmesini izlerken, ABD Başkanı Barack Obama’nın bu yaz dile getirdiği Amerikan önceliklerinden tamamen farklı bir mesaj göndermek oldu. Eğer Türkiye’nin koalisyonun önceliklerini rayından çıkarmasına izin verilirse, bu diğer ortaklar için de güçlü bir mesaj olacak ve koalisyonun devamlılığıyla ilgili yeni sorular ortaya çıkacaktı.

Savaş Ankara’yı Suriye’deki önceliklerini tamamen açığa vurmaya zorladı

Türkiye’nin Kobanê’deki savaşa yaklaşımı Ankara’nın Suriye’ye yaklaşımı konusundaki bütün kuşkuları ortadan kaldırdı. Türkiye’nin Suriye sınırında PYD tarafından yönetilen bir Kürt varlığı Ankara için kabullenmesi zor bir durumdu. Bunun yerine, Türkiye Suriye sınırı içinde yeni mülteci akınlarını tanzim etmek ve Suriye Kürtleri’nin topraksal özerkliğini inkâr etmek için kendi tampon bölgelerini oluşturmak istiyor. ABD ve Avrupa baskısına rağmen Ankara başka bölgelerdeki Kürt savaşçıların Kobanê’nin savunmasına destek vermek için Türk sınırından geçmesini sertçe reddetti; böylece kuşatma altındaki şehrin yorgun düşmüş savaşçılarına ulaşmak amacıyla dışardan gönderilebilecek takviye için var olan tek kanalı bloke etmiş oldu.

Söylentilere göre geçen hafta PYD lideri Salih Müslüm ve Türk istihbaratı görevlileri arasında gerçekleştirilen gizli toplantılarda Ankara YPG’yi destekleme bedeli olarak PYD’den Kuzey Suriye’deki özerk yerel yönetim birimlerini dağıtmasını, Suriye’de azınlık haklarının tanınmasını reddeden Özgür Suriye Ordusu’na katılmasını, PKK’dan uzaklaşmasını ve Türkiye’nin Suriye sınırındaki tampon bölge projesinin bir parçası olmasını istedi. Suriye Kürtleri’ne masada Ankara’ya, savaş alanında ise IŞİD’e tam teslimiyet seçeneği sunuldu.

Kobanê deneyimi, Türkiye’nin belirli amacı her şeyden önce IŞİD’in Irak ve Suriye’deki kabiliyetlerini azaltmak olan bir koalisyonda ne gibi bir rol oynayacağı konusunda ciddi sorulara neden oldu.

 PYD’nin yenilgisi Türkiye içindeki Türk-Kürt uzlaşma sürecini rayından çıkarabilir

Kobanê’nin sonucu Türkiye’nin iç istikrarını, hükümetin kendi içindeki 15 milyon Kürt vatandaşla olan gergin ilişkilerini ve Türk Ordusu’yla PKK arasında on dokuz aydır süren uzun süreli ateşkesi önemli ölçüde etkileyecek.

Ankara’yla barış sürecini Türkiye’nin İmralı hapishanesindeki hücresinden yürüten PKK lideri Abdullah Öcalan, yakın zamanda Kobanê düşerse sürecin biteceğini ilan etti; ((“PKK leader threatens to end peace talks with Turkey if ISIS massacres Kurds”, 2 Ekim 2014, http://english.al-akhbar.com/node/21813 )) ancak resmi liderlerin desteği olsun olmasın Türkiye’deki Kürtler kendi geleceklerini Kürt milliyetçiliğinin önemli bir sembolü hâline gelen ve Erdoğan hükümetinin Kuzey Suriye’deki kardeşlerinin yerine cihatçılarının yanında saf tuttuğu inancını güçlendiren savaşa bağladılar. Bu hafta başında (6-7 Ekim) öfke sokağa döküldü; Türkiye’nin gündeydoğusunda ve ülkenin çeşitli şehirlerinde gençlik ayaklandı, geçtiğimiz birkaç günde düzinelerce kişi öldü ((“Islamic State seizes large areas of Syrian town despite air strikes”, 9 Ekim 2014, http://www.reuters.com/article/2014/10/09/us-mideast-crisis-idUSKCN0HX0XF20141009 )), birkaç belediye alanı ele geçirildi.

Türkiye Kürtleri’nin IŞİD tehdidine karşı gözlerini Ankara’ya çevirmekten başka hiç bir seçeneği olmadığı inancı Türkiye liderleri tarafından oynanan riskli bir kumar niteliği taşıyor. PKK ile açık uyuşmazlık sona ererse Ankara kendini aynı anda güvenliğini tehdit eden üç farklı tehlikeyle karşı karşıya bulabilir: PKK, Esad ve IŞİD – ki bu da üç cepheli bir savaş anlamına geliyor.

Kobanê’nin sonucu bölgesel Kürt siyasetini etkileyecek

Kobanê’deki bir katliamın Suriye, Irak ve Türkiye’deki Kürtler arasındaki ilişkiler üzerinde de önemli bir etkisi olacaktır. ((“The Syria Factor in Iraqi Kurdish Politics”, Wladimir van Wilgenburg, 21 Nisan 2014,  http://carnegieendowment.org/syriaincrisis/?fa=55390 )) Barzani, Irak’taki Kürt Bölgesel Yönetimi (KBY)’ ((Kürdistan Bölgesel Yönetimi resmi web sitesi: http://www.krg.org/ ))nin başkanı ve Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ((“The Kurdish Democratic Party in Syria (al-Parti)”, http://carnegieendowment.org/syriaincrisis/?fa=48360 ))’nin lideri. Barzani, YPG/PYD ve PKK’nin Suriye’deki Kürt bölgelerinin üzerinde kontrol sahibi olmasını kendi varlığı için bir tehdit olarak görüyor. Barzani’nin esas rakibi Kürdistan Yurtseverler Birliği (PUK) ((Kürdistan Yurtseverler Birliği resmi web sitesi: http://pukpb.org/ )) Irak’taki Kürt politikası üzerindeki KDP tahakkümünü kısmen de olsa dengelemek için PKK’yla yakın bir işbirliği geliştirdi. ((“The Kurdish PUK’s Syria Policy”, Wladimir van Wilgenburg, 11 Aralık 2013, http://carnegieendowment.org/syriaincrisis/?fa=53884 )) Suriye krizinin başlangıcından beri Barzani başarısız bir şekilde Suriye Kürtleri üzerinde tam bir kontrol kurmaya çalıştı. KBY sınırını PYD’ye kapattı, herkesçe bilindiği üzere Salih Müslim’i geçen sene Suriye’de IŞİD tarafından öldürülen oğlunu gömmeye evine dönmesinin ardından Erbil yerine Bağdat’tan gitmeye zorladı.

Irak’taki PKK etkisi tarihi olarak çok sınırlı; ancak bu destek PKK ve YPG sancağı altındaki kuvvetlerin 2014 Ağustos’unda IŞİD’in ülkenin kuzeyine gerçekleştirdiği saldırıların ardından Irak’a KDP ve PUK’un peşmerge milislerini desteklemeye gitmesinden beri artıyor. Hatta 7 Ağustos’ta ABD hava saldırıları başlamadan önce, PKK’nin hızlı desteği cihatçı saldırısını köreltmeye yardımcı oldu ve Erbil’in güneyindeki KDP’nin yönettiği Kürt başkenti de dahil olmak üzere Sincar Dağı’ndaki Ezidî bölgelerindeki Kürt yerleşimlerini istikrara kavuşturmada büyük katkı sağladı. Şimdi, Suriye’deki Kürtler’in kaderi yine Kuzey Irak’taki politik dengede kendini hissettirecek.

Barzani’nin bu krizde harekete geçme konusundaki başarısızlığı giderek yükselen eleştirilere yol açtı ve büyük ihtimalle diğer bölgelerdeki Kürtler ve siyasi rakipleri arasındaki imajı Kobanê Kürt Alamosu’na dönüşürse daha da değer kaybedecek. Direnişin tarafında olanlar etkilerinin Irak Kürdistan’ının değişen siyasi dinamiklerinde arttığını görecekler.

Sonuç büyük ihtimalle Suriye’deki Kürt Özerk Yönetiminin temelini atacak veya yok olmasına neden olacak

Esad’ın Temmuz 2012’de kuvvetlerini Türk sınırından büyük ölçüde çekmesiyle başlayan Suriye Kürtleri’nin özerklik deneyimi, 19 Temmuz Devrimi’nin kaderi büyük ihtimalle Kobanê’de belli olacak.

Kürtler tarafından yönetilen, Rojava olarak bilinen bölgeler Kobanê’yi merkeze alacak şekilde Doğu-Batı aksı boyunca üç coğrafi açıdan izole sınır yerleşkesini içeriyor. Dolayısıyla Kobanê Rojava bölgesi için coğrafi olarak kilit nokta işlevi görüyor. Kobanê güç durumdayken bile düşman İslamcı kuvvetlerin Doğu ve Batı’daki Kürt bölgelerine, Cezire ve Afrin yerleşimlerine ilerlemelerini önlemeye yardımcı oldu. Kobanê olmadan diğer iki yerleşimin IŞİD’in yarattığı tehditlere ve kendi güvenliklerini tehdit eden diğer gruplara karşı koyması çok daha zor. Bu nedenle Kobanê’nin düşmesi başta Cezire bölgesinde Kürtler’in IŞİD’e karşı koymasında bir domino etkisi başlatabilir; üstelik IŞİD kuvvetlerinin Batı’ya, Halep’in kuzeyindeki Arap kırsalına ve Bab al-Salama’daki sınır kapısına ilerleyişini mümkün kılar – ki bu da isyancıların lojistiği için hayati bir öneme sahip.

Kobanê için yapılan savaş günler veya saatler içinde bitebilir; fakat etkisi büyük ihtimalle uzun bir zaman boyunca hissedilecek.

Katherine Wilkens Carnegie Endowment’ın Ortadoğu Programı’nda Direktör yardımcısıdır.

Bu yazı 10 Ekim 2014 tarihinde http://carnegieendowment.org/experts/?fa=713 adresinde yayınlanmıştır.

,

Bir Sürgün Direnişi: Mersin Kobanê Protestoları
Ayşegül Yıldırım

1990’larda yaşanan zorunlu göç sebebiyle devlet tarafından ‘yerlerinden edilen’ Kürdistan halkının sıklıkla göç ettiği metropollerden biri de Mersin. Bölge insanının Çukurova ile 90’lar öncesinde de ekonomik göç ve ‘mevsimlik işçi’ temelinde etkileşimi bulunduğundan, Kürtler 90’lardaki zorunlu göç dalgasıyla Kürdistan coğrafyasına daha yakın olan bu bölgeye yoğun şekilde göç ettiler. ((“Akdeniz Göç-Der Ekim 2004 Raporu”, http://www.akdenizgocder.org/goc-raporlarimiz )) Dolayısıyla özelde Mersin/Çukurova, genelde zorunlu göç; Kürd’ün belleğinde mülksüz ve yersizleştirildiği acı bir sürgün gerçeğine, Türkiye sosyolojisinde de ‘neoliberalizmin inşa ve başarısı’na ve ‘Kürtlerin proleterleştirilmesi’ne tekabül eder. ((Erdem Yörük, “Zorunlu Göç ve Türkiye’de Neoliberalizm”, 21 Kasım 2009, http://bianet.org/biamag/insan-haklari/118421-zorunlu-goc-ve-turkiye-de-neoliberalizm )) Bu göç dalgasıyla ‘kent çeperlerinde yoksul ve muzdarip bir hayata itilen’ Kürtlerin durumu Mersin’de de pek farklı olmadı; kentte rahatlıkla getto olarak tanımlanabilir yoksul ve kenar mahallelere, ilçelere itildiler. ((Age.))

15 Eylül’de IŞİD saldırılarıyla başlayan Kobanê direnişine Mersin’den gelen ses/destek, bu mahalleler ve ilçelerde yaşayan sürgün Kürtler’in 6 Ekim akşamı sokak protestolarıyla başladı. Belediyenin BDP’de olduğu Akdeniz ilçesi, Toroslar ve Yenişehir ilçeleri ve bu ilçelerin mahalleleri, Tarsus ilçesinin Kürt mahalleleri protestoların ve direnişin yoğun yaşandığı yerler oldu.

 6-7 Ekim

6 Ekim akşamı halkın DBP Akdeniz ilçe örgütünde toplanması ve sokaklara çıkmasına polis saldırısı gecikmedi. Polisin mahallelerde toplanan halka yoğun biber gazı atmasıyla protestolar ve polis saldırıları sabaha kadar sürdü. 7 Ekim sabahı esnaf kepenk kapatarak protestolara destek verdi. Şevket Sümer ve Güneş Mahallelerinden harekete geçen halk, Demirtaş Mahallesi’nde toplanıp yürüyüşe geçti. Yürüyüşe polisin müdahalesiyle halk Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’nı trafiğe kapadı. Daha sonra Akdeniz ilçesi İstiklal Caddesi üzerindeki Özgür Çocuk Parkı’nda toplanan grup Yenişehir İlçesi Forum AVM’ye doğru ürüyüşe geçip burada oturma eylemi yaptı. Dönüş halindeki grubu takip eden polis Yeni Mahalle Beşyol’da halka saldırınca protesto ve direniş sabaha kadar devam etti.

mersin4

Aynı gün Tarsus ilçesinde de protestolar devam ediyordu, halk ilçe merkezindeki Yarenlik Alanı’na yürüyüp burada oturma eylemi gerçekleştirdi. Polisin Kürt mahallelerine girmesine izin vermeyen halk ile polis arasında çatışmalar yaşandı, mahallelere çok sayıda polis, toma ve akrep sevk edildi. Fahrettinpaşa, Fevzi Çakmak, Kavaklı, Şahin, Barbaros, Tozkoparan, Zahit ve Çağlayan Mahalleleri Tarsus ilçesinde direnişin ve polis saldırılarının şiddetli yaşandığı mahallelerdi. Tarsusta aynı gün oturma eylemi dönüşü protestocuların önünden geçtiği Mustazaf-Der binasındakilerle protestocular arasındaki gerginlikte binanın üzerinden göstericilere pompalı tüfekle açılan ateş sonucu 9 kişi yaralandı. İHD Raporu’na göre o gün 14’ü çocuk olmak üzere 31 kişi, bazıları polis tarafından darp edilerek yaralı şekilde gözaltına alındı.(3) Aynı akşam Tarsus ilçesindeki Şehid Mustafa Paşa Mahallesindeki BDP binası ateşe verilerek kullanılamaz hale getirildi.

mersin5

8 Ekim

Kobanê saldırılarını ve halka uygulanan polis şiddetini kınamak üzere Mersin Emek ve Demokrasi Bileşenleri, DİSK, KESK gibi gruplar basın toplantısı düzenlediler. Tarsus ilçesinde direnişçiler mahalleleri ve yolları kapatarak polis girişini engellediler. Yoğun polis saldırılarının ardından direnişçiler Mersin-Adana D-400 yolunu barikatlarla trafiğe kapatıp, bir hemzemin geçidi yaktılar, bazı tren seferleri iptal edildi, atılan molotoflarla bir okul yandı. Tarsus Emniyet Müdürü kimliği belirlenemeyen bir kişi tarafından ayağından vuruldu. İHD Raporu’na göre o gün Berzan Erdemci adlı 10 yaşında bir çocuk, evinin önünde oynadığı sırada, polisin attığı gaz mermisinin gözüne isabet etmesiyle yaralandı. ((“Kobane Direnişi ile Dayanışma Kapsamında Yapılan Eylem ve Etkinliklere Müdahale Sonucu Meydana Gelen Hak İhlalleri Raporu (2-12 Ekim 2014)”, http://www.ihd.org.tr/index.php/raporlar-mainmenu-86/el-raporlar-mainmenu-90/2888-kobane-direnisi-ile-dayanisma-kapsaminda-yapilan-eylem-ve-etkinliklere-mudahale-sonucu-meydana-gelen-hak-ihlalleri-raporu-2-12-ekim-2014.html ))

mersin2

 9 Ekim

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın ‘Kobanê düştü düşecek’ açıklamasının ardından Mersin’de tüm Kürt mahallelerinde ağır polis saldırılarına rağmen direniş devam etti, halk mahallelere girişleri, lastik yakarak ve barikatlarla kapattı. İş bırakma eylemi yapan KESK öğle saatlerinde bir basın açıklaması gerçekleştirdi, BDP Akdeniz Belediyesi eşbaşkanları, HDP ve HDK bileşenlerinin de katıldığı bir diğer basın açıklamasında ise AKP hükümetinin IŞİD’in Kobanê saldırılarına yönelik tavrı eleştirildi.

Tarsus ilçesinde polisle halk arasındaki çatışmalar devam ederken, ülkücüler toplanarak 4 farklı noktadan Kürt mahallelerine doğru harekete geçtiler. Ellerinde silahlar ve sopalarla, ‘Allahu Ekber’ nidalarıyla mahallelere yaklaşan ülkücüler polisle beraber hareket etmek isteyince TEM Büro Amiri akrebin üzerine çıkarak megafonla ‘Biz gerekli müdahaleyi yapıyoruz, sizlere teşekkür ediyoruz, size bir şey olması bizi üzer’ sözleriyle gruptan dağılmalarını istedi. Grup bu anons üzerine de dağılmayınca Tarsus Ülkü Ocakları Başkanı ve Tarsus MHP Belediye Başkanı kalabalıkla görüştü, MHP’li Belediye Başkanı’nın ‘Orada polis var, devletin polisi var. Herkes evine gidip uyuyacak. Polis gereken müdahaleyi yapıyor’ sözleri üzerine grup dağıldı. Ülkücü grup gece boyunca Türk bayraklarıyla ilçede konvoylar gerçekleştirdi. Ayrıca bazı yerel kaynaklar, ilçe merkezine uzak köylerin ülkü ocaklarından katılımcıların da ilçede hazır olduğunu ifade ettiler.

 Sonuç

Direniş sonraki günlerde de tüm Kürt ilçe ve mahallelerinde devam etti. 10 ve 11 Ekimde de gözaltılar ve polis saldırıları tüm şiddetiyle devam etti. Valilik açıklamasına göre gözaltına alınan 102 kişiden 32’si tutuklandı. Gözaltına alınan halka Mersin Terörle Mücadele Şubesi’nde sorgu sırasında kod adları soruldu, susma hakkını kullananlar ‘örgütsel tavır takınmak’ ile suçlandı. Polisin tüm ağır saldırıları, biber gazları, akrep, toma ve gözaltılara rağmen Mersin’de Kürt halkı Kobanê direnişine güçlü bir ses, güçlü bir destek verdi.

Kaynakça

–      Akdeniz Göç-Der Ekim 2014 Raporu: <http://www.akdenizgocder.org/goc-raporlarimiz>

–      Erdem Yörük- Zorunlu Göç ve Neoliberalizm: http://bianet.org/biamag/insan-haklari/118421-zorunlu-goc-ve-turkiye-de-neoliberalizm>

–      İHD-Kobanê Direnişi İle Dayanışma Kapsamında Yapılan Eylem Ve Etkinliklere Müdahale Sonucu Meydana Gelen Hak İhlalleri Raporu (2-12 Ekim 2014) http://www.ihd.org.tr/index.php/raporlar-mainmenu-86/el-raporlar-mainmenu-90/2888-Kobanê-direnisi-ile-dayanisma-kapsaminda-yapilan-eylem-ve-etkinliklere-mudahale-sonucu-meydana-gelen-hak-ihlalleri-raporu-2-12-ekim-2014.html>

Haber Kaynakları

–      http://www.diclehaber.com/tr/news/search/?content=mersin>

–      http://www.firatnews.com/archive/2014-10-07/>

–      http://www.cizrepostasi.com/mersinde-kobani-protestosu-9-yarali-23078h.htm>

–      http://www.radikal.com.tr/arama/aranan=Kobanê&siralama=tarihe_gore_azalan/>

–      http://www.mersinhakimiyet.net/kesk-kobani-icin-is-birakti.html>

–      http://www.tarsusonline.com/gundem/tarsuslular-sokaga-cikti-video-haber-h148608.html>

–      http://www.aktifhaber.com/iste-il-il-kobani-protestolari-1057062h.htm>

,

Suruç Serhildanı
Ozan Plat

Kobanê Direnişinin gerek tarihsel gerek sosyolojik -ve şüphesiz coğrafik- olarak tecessüm ettiği Suruç, bütün boyutlarıyla Ekim Serhildanı için katalizör olmuştur. Savaşın neredeyse bir taş atımlık uzaklıkta cereyan ettiği günlerde halkın öfkesi ve mücadelesi katlanarak gelişmiş, Kobanî Direnişi’nin ruhu, lokal olarak anlamını yitirmiş sınırları aşıp Kürdistan halkıyla bütünleşmiş, Kuzey Kürdistan şehirlerindeki serhildanlarda hızlıca vücut bulmuştur. Suruç’un ve Kobanî’nin birlikteliklerinin sadece biyolojik olduğu da söylenemez. Açıktır ki bu birliktelik aynı zamanda ortak kurgulanan bir gelecek tasavvurunu da içselleştiren bir metafiziğe sahiptir. Bu anlamıyla Suruç’ta yaşananlar yapay sınırlarla bölünen bir ulusun birbirine en yakın iki yerleşim biriminin duygulanımları olmaktan çıkmış ve Kürdistan’ın tüm parçalarını içine alan milli bir başkaldırıya dönüşmüştür. Kobanî Direnişi ve Ekim Serhildanı bu yönüyle Kürt Özgürlük Hareketinin belleğinde önemli bir çıkış noktası olarak yerini alacaktır.

IŞİD saldırılarının yoğunlaştığı bir haftaya girerken, 5 Ekim’de YPJ savaşçısı Arîn Mîrkan’ın IŞİD mevziisine yönelik gerçekleştirdiği fedai eylem Kuzey Kürdistan’ın tamamından uluslararası basın kuruluşlarına kadar büyük bir yankı uyandırmıştır. Arîn’in eylemi ile IŞİD’in psikolojik üstünlüğü kırılırken 6 Ekim’de başlayan serhildan sürecinde Arîn’in eyleminin etkileri kitlenin reflekslerinde de gözlenmiştir.

suruç1

6 Ekim

Önceki gün Etmankê köyünde nöbet eylemcilerinin kaldığı eve IŞİD tarafından atılan bir havan topunun isabet etmesi üzerine devlet tarafından Etmankê köyünün boşaltılması ve sınır hattının kuşatılmasına karşılık  Alizer, Qop, Bethê, Dewşen, Boyde ve Swêdê köylerinde toplanan kitlenin kuşatmayı kaldırmak ve gelecek yaralılar için koridor oluşturmak istemesi üzerine çatışmalar başladı. Devlet güçleri tarafından bolca göz yaşartıcı gaz, biber gazı ve plastik merminin kullandığı çatışmalarda direnişçiler taşla karşılık verdi. İlerleyen saatlerde içinde Avrupalı parlamenterlerin bulunduğu bir heyet Etmankê köyüne girdi. Kısa bir değerlendirmeden sonra köyden ayrılan heyet halka bir açıklama yaptı. Olaylar sürerken IŞİD’in Kobanî’nin doğusunda bir tepeye bayrak dikmesi direnişçiler ve halk içinde infiale sebep oldu. Akşam Kürdistanî kurumların çağırısı sonrası Suruç merkezden kitleler sınıra doğru hareket etti.

Devletin güvenlik sebebiyle sınırları açmaması üzerine gerekli tıbbi müdahale yapılamayan 2 Kobanêli hayatını kaybetti. Akşam saatlerinde durumun kötüleşmesi üzerine Kobanê’deki hastane tahliye edilerek yaralılar Suruç’a getirildi. Hastanenin tahliye edilmesi üzerine gönüllü doktorlara dayanışma çağrısı yapıldı.

suruç2

7 Ekim

Koalisyon uçakları Kobanê’nin güney-batı hattı üzerinde günün erken saatlerinden itibaren uçmaya ve devamında bombalamaya başladı. Bu, koalisyonun Kobanê’de gerçekleştirdiği ilk gündüz saldırısı olarak da kayıtlara geçti. Etmankê civarında ise direnişçiler ve devlet güçleri arasındaki çatışmalar Dewşen köyü civarına kadar sürdü. Askerin daha sonra köye girmesi ve kitlenin karşılık vermesi üzerine çatışmalar Dewşen köyüne sıçradı.

Elîzer köyünde ise Kobanê’de yaşamını yitiren YPJ’li Zozan Ayhan binlerce kişinin katıldığı ve “Bijî Berxwedana Kobanê” sloganları ile YPG bayraklarının taşındığı törenle toprağa verildi.

Aynı akşam, aralarında HDP milletvekilleri Selahattin Demirtaş, Selma Irmak, Faysal Sarıyıldız ve İbrahim Ayhan’ın bulunduğu heyet köye ulaştı. Taziye evinden halka hitaben bir konuşma yapan Selahattin Demirtaş, “Bize IŞİD’le aynı olduğumuzu söylüyorlarsa biz de başımızın çaresine bakarız. 7’den 70’e bütün her yerde direneceğiz. Bu saatten sonra tek bir geri adım atmayacağız” dedi. Kobanê’deki riskli durum nedeniyle 223 sivil tahliye edildi. Devlet güçlerinin onayıyla gelen ve aralarında gazetecilerin de bulunduğu 160 kişi Suruç Fen Lisesi’nde gözaltına alındı.

8-9 Ekim

8 Ekim günü Koalisyon uçaklarının bombardımanı çatışmaların yoğunlukla devam ettiği Kobanê’nin doğusunda yer alan ve YPG/J güçleriyle IŞİD çeteleri arasında şiddetli çatışmaların sürdüğü Kaniya Kurdan-Kaniya Ereban hattı ile Miştênur Tepesi civarında yoğunlaştı. 6 Ekim günü IŞİD’in bayrak diktiği tepe de Koalisyon uçaklarının hedefi oldu. Günlerdir doğu tarafına sıkışan IŞİD güçleri de savaşın yönünü Mürşitpınar (Kobanê) kapısına doğru kaydırarak dördüncü cepheyi açmaya çalıştı. Daha sonra buradan püskürtülen çeteleri kovalayan YPG/J’lilerin sloganları ve zılgıtları nöbet eylemlerindeki kitleden de karşılık buldu. Sınırdaki devlet güçlerinin yaralıları almaması ve ambulansların geçişine izin vermemesi de halk tarafından tepkiyle karşılandı. Elîzer, Mehser, Merdisimêl, Zehwan köylerindeki nöbet eylemlerinde ise devlet güçleri ile direnişçilerin çatışmaları akşam karanlığına dek sürdü.

9 Ekim günü Dewşen köyüne getirilecek olan 9 YPG/J’linin cenazesi için toplanan halk sınıra doğru tekrar yürüyüşe geçti. Naaşların alınmasından sonra kitle sloganlar eşliğinde cenazeleri toprağa verdi. Aynı gün Federal Kürdistan Parlamentosu’ndan gelen milletvekilleri, KDP’den Amina Zikrî, YNK’den Saîd Masifî, Türkmen Cephesi’nde Aydın Maruf, Goran Hareketinden Mahmut Omer, Hizbi Şui’den Ebdurrahman Faris Ebu Karwan, Yek Gurtî Islam’dan Ebubekir Helednî, Komala Islamî’den Soran Ömer, Nunerê Ermeniya’dan Yerwand Nisan, Partiya Karkeren Rezderan Kurdistan’dan Baper Kamla Sluman Dewşen köyünü ziyaret etti. Kobanê‘ye geçmek isteyen heyete izin verilmedi. IŞİD’i gittikçe artan bir sıklıkta vuran Koalisyon uçaklarının bombardımanı kitle tarafından da yoğun olarak hissedildi.

Kobanê’deki çatışmalarda yaralanan IŞİD mensuplarını kendi hastanelerinde tedavi eden Türk Devleti’nin yaralı Kobanêlilere sınırı açmaması üzerine zamanında müdahale edilemediği için yaşamını yitiren Kobanêlilerin sayısı 11’i buldu.

suruç3

10-11-12 Ekim

Kobanê’ye yönelik IŞİD çetelerinin saldırıları sonucu şehit düşen YPJ’li Fatma Şex Hesen ile YPG’li Mücahit Ahmet Suruç’ta sloganlar ve Çerxa Şoreşê marşı eşliğinde defnedildi. Çalışan gönüllü doktorların devlet tarafından engellemelere maruz kalması ve Suruç Devlet Hastanesi’ndeki Kobanêli yaralıların hastane basılarak gözaltına alınması üzerine sınırdaki kitleden ayrılan bir grup Suruç merkezdeki mukavemete destek vermek ve HDP’li vekillere çağrı yapmak için yola çıktı. Gözaltına alınan ve açlık grevine başlayan aralarında gazetecilerin de olduğu Kobanêlilerin serbest bırakılması için girişimler sürerken Kobanêlilerin durumunun kötüleştiği öğrenildi.

Suruç’la ilgili değinilmesi gereken bir başka husus da Kobanê’den can güvenliklerinin tehdit altında olması nedeniyle Suruç’a geçmiş olan Kobanêlilerin durumudur. Devlet yetkililerinin AFAD aracılığıyla yapıldığını söyledikleri yardım tam bir fiyasko halini almış, AFAD’ın kışın başlamasıyla en kritik ihtiyaca dönüşen barınma sorununu çözmek için bölgeye gönderdiği çadırlar koordinasyonsuzluk sonucu Suruç merkeze bırakılmış ve herhangi bir tertibatı kurulmadan terk edilmiştir. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Suruç Belediyesi, sivil toplum örgütleri ile HDP, DBP ve halkın başat rol oynadığı kampanyalarla barınma, yiyecek-içecek gibi ihtiyaçların giderilmesinde durum bir nebze de olsa dengelenmiştir. Gelen Kobanêlilerin sayısı, barındıkları yer ve temel gereksinimlerin temini ile ilgili bilgiler şu şekildedir: Yaklaşık 32.000 kişi Urfa’nın Suruç ilçesinde barınmaktadır. Kobanêlilerin önemli bir kısmı akrabalarının yanına (evlerine veya boş olan dükkânlarına) yerleşmişlerdir.

Suruç Belediyesi ise tahmini 10.000 Kobanêliye; Eski Bulgur Fabrikası, Kültür Merkezi, Belediye Düğün Salonu, Belediye Taziye Evi, Kobanê Çadır Kenti, Rojava Çadır Kenti, Kültür Çadırı’nda barınma imkânı sağlamaktadır. Ayrıca Suruç Belediyesi’ne ait olan BİM Market binası da tahliye edilmiş ve yerine Kobanêliler yerleştirilmiştir.

Eski Suruç Otogarı insani yardım malzemelerinin toplandığı ambar olarak kullanılmaktadır. Ambar yetkililerinden alınan bilgiye göre, İHD, KESK, TTB, Eczacılar Odası, HDP ve DBP parti ve belediyeleri tarafından toplanan yardım malzemeleri; belediye görevlileri ve Suruç halkı tarafından gönüllü olarak tasnif edilmekte ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılmaktadır. Kobanêlilerin beslenme ihtiyaçları günde 3 öğün hazır olarak dağıtılmaktadır

Sonuç

IŞİD saldırılarının başladığı 15 Eylül’den bu yana devam eden Kobanê Direnişi ve eş zamanlı olarak devam eden nöbet eylemleri bilhassa Kürdistanî kurumların çağrısından sonra gelişen serhildan süreci boyunca direniş imajının idealizasyonunda etkin rol oynamış ve bütün provokasyonlara karşın kitlelerin mobilizasyonunun Kobanê orjinini koruyarak işgalciliğe ve sömürgeciliğe karşı bir karakterde kalmasında ısrar edilmesini sağlamıştır. Yerel seçim sonuçlarında, özelde Ceylanpınar ve genelde Kürdistan’daki şaibeli durum belirgin bir öfke birikimine sebep olmuş ve bu durum Rojava’daki kazanımların hedeflenmesi ile iyice görünür hale gelmiştir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’a yüksek oranda oy vermiş olan ve AKP’li seçmen sayısının fazla olduğu köylerde de durumun Kürt Özgürlük Hareketi lehine dönmesi de dikkat çekici başka bir noktadır. Bu köylerin tutumlarının pragmatik olup olmadığı ileriki dönemlerde ölçülebileceği gibi nöbet eylemleri için orada bulunanlara barınma, yiyecek-içecek gibi imkanların yine bu köyler tarafından sağlanmış olması mevcut halin olumlu yönde ilerlediğine dair ciddi veriler sunmaktadır.

 KAYNAKÇA

–     Kişisel Tanıklık ve Yerel Görüşmeler

–     TİHV Suruç İzlenim Raporu

–      http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/424376?page=7&key=36bf2cbe6a3cbb2d4c35e3e68640e9d4?page=1&key=36bf2cbe6a3cbb2d4c35e3e68640e9d4

–     http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/423999?page=8&key=36bf2cbe6a3cbb2d4c35e3e68640e9d4?page=1&key=36bf2cbe6a3cbb2d4c35e3e68640e9d4

–     http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/423400?page=9&key=36bf2cbe6a3cbb2d4c35e3e68640e9d4?page=1&key=36bf2cbe6a3cbb2d4c35e3e68640e9d4

–     http://www.hawarnews.com/turkce/index.php?option=com_content&view=article&id=1945:261-kobaneli-guantanamo-kosullarinda-tutuluyor&catid=34:haberler&Itemid=55

–     http://www.bestanuce1.com/haber/137412/federal-kurdistan-parlamenterleri-siniri-gezecek&dil=tr

,

İstanbul Serhildanı
Eda Kılıvan & Serkan Aktaş

PYD eş başkanı Asya Abdullah’ın Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)’nin Kobane Kantonunun doğusundan ilçe merkezine doğru ilerlediğini ve katliam korkusu yaşandığını açıklamasının akabinde Halkların Demokratik Partisi (HDP)’nin Kobane’ye sahip çıkmak için ‘sokağa çıkılmalı’ çağrısıyla Kürdistan’da ve Türkiye metropollerinde 6 Ekim’den itibaren kitlesel eylemler gerçekleşti.

7 Ekim :

İstanbul Kobane ile Dayanışma Platformu’nun öncülüğünde toplanan yüzlerce kişi Galatasaray Meydanı’nda 15 dakikalık oturma eylemi gerçekleştirdi. Platform adına basın açıklamasını KESK Şubeler Platformu dönem sözcüsü Hıdır Doğan okudu. Açıklamanın ardından dağılan kitleye polis tazyikli su ve gaz bombalarıyla saldırdı. Bu sırada Hacıahmet Mahallesi’nde de gençler ile polis arasında devam eden çatışmalarda taş atan gençlere polis gerçek mermilerle karşılık verdi.

Kobane ile dayanışma için Esenyurt’ta sokağa çıkanlara önce polis, hemen akabinde de faşist paramiliter gruplar saldırıda bulundu. Bir eylemcinin çırılçıplak soyulup işkence edildiği ve bıçaklandığı saldırıda Mert Değirmenci adında Emek Gençliği üyesi silahla vurularak öldürüldü. Saldırı öncesinde ırkçı gruplar tarafından ‘Kürtler mahallemizi yakacak’ söylentileri yayılıyor ve HDP Esenyurt temsilciliği ve çok sayıda işyeri yakılıyor. Yaşanan çatışmaların ardından ilçeye İstanbul İl Jandarma Komutanlığı’na bağlı birlikler takviye edildi ve AKP ilçe binası, okullar ve dershaneler boşaltıldı.

8 Ekim

İstanbul Sultanbeyli’de iki gün öncesinden başlayan Kobane’ye destek yürüyüşüne paramiliter grupların saldırısının ardından Kenan Karaoğlu adlı bir kişi polis tarafından gerçek mermiyle yaralandı.

9 Ekim

Atatürk Havaalanı’nda Kobane ile dayanışma eylemi yapmak isteyen feminist kadınlar 200 civarı polis tarafından saçlarından sürüklenmek suretiyle darp edilerek gözaltına alındı. ((“Kadınlardan Atatürk Havaalanı’nda işgal eylemi”, 9 Ekim 2014, http://www.etha.com.tr/Haber/2014/10/09/kadin/kadinlarin-eylemine-polis-saldirisi/ ))

11 Ekim

İstanbul Kobane Dayanışması öncülüğünde yüzlerce kişi Beyoğlu Tünel’den Galatasaray Meydanı’na yürüyerek AKP Hükümeti’ni yardım koridoru açması ve IŞİD ile ilişkilerini kesmesi için uyarıda bulundu. Yürüyüşe Barış Anneleri İnisiyatifi, 78’liler vakfı, BDSP, KESK, Devrimci Proletarya gibi çok sayıda örgüt ve sendika da destek verdi.

ist3

Gazi Mahallesi

1950’li yılların başlarında Balkan ülkelerinden aldığı göçle oluşmaya başlayan Gazi Mahallesi, sonraki yıllarda Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen ikinci ve daha yoğun göç dalgasıyla idari anlamda mahalle kimliğini 1973 yılında aldı. ((Pêrouse, Jean-Francois (2011) “Gazi Mahallesi’nin başkalaşım süreci: İstanbul’un bir çevre mahallesinin oluşumu ve çözülmesi” İstanbul’la Yüzleşme Denemeleri – Çeperler, Hareketlilik ve Kentsel Bellek, s.80 İstanbul: İletişim. ))

Yoğun bir Alevi nüfusuna sahip olan mahallenin kuruluşunda başlayan dayanışma ağını daha çok hemşeri-akraba ilişkisi oluştururken sonraki süreçte devrimci hareketlerinin faaliyetleriyle birlikte yerel taleplerin ortaklaşmasını sağlayarak, politik bir dayanışma ağına dönüştü. 1990’lı yılların başlarında Kürdistan’da yaşanan savaş sonrası yerinden zorla göç ettirilenlerin mahalleye yerleşmesiyle birlikte Kürt hareketinin etkinliğinin gözle görülür bir şekilde arttığı mahalle, bu politizasyonu sebebiyle güncel politik gelişmelere anlık tepkiler verebilmektedir.

15 Eylül 2014’ten beri IŞİD saldırıları ve kuşatması altında olan Rojava’nın Kobanê kenti için PYD ve HDP’nin acil eylem/destek çağrısıyla birlikte Türkiye ve Kürdistan’ın birçok yerinde olduğu gibi Gazi Mahallesi’nde de kitlesel gösteriler ve direnişler oldu. Gazi Mahallesi’nde 6 Ekim 2014’te başlayan direnişler neredeyse tüm güne yayılarak sokak çatışmalarıyla devam etti. Birçok kişinin yaralandığı çatışmalarda onlarca kişinin gözaltına alındığı haberlere yansıdı.

 6 Ekim 2014

Daha Halkların Demokratik Partisinin acil eylem çağrısı yapmadan saatler önce Gazi Mahallesi’nde eski seçim bürosu önünde toplanan halk “Bijî Berxwedana Kobanê” sloganları eşliğinde Karayolları Mahallesine doğru yürüyüşe geçti. Binlerce kişiyle buluşan kitle buradan TEM otoyoluna girerek yolu trafiğe kapattı. TEM’e doğru yürüyüşe geçmeyen yüzlerce genç ise İsmet Paşa Caddesi üzerinde onlarca noktaya barikat kurarak beklemeye başladı. TEM’e yürüyüşe geçen kitlenin daha sonra geri dönüşüyle birlikte polis ile kitle arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. İsmet Paşa Caddesi’nin sonunda bulunan Gazi Polis Karakolu çevresinde yoğun güvenlik önlemi alan Polis, TOMA ve Akreplerle kitleye müdahale ederken, kitlenin direnişiyle karşılaştı. Ayrıca çok yoğun gaz saldırısı yapan polis, Gazi Hastanesine gaz ve tazyikli suyla saldırdı. Çatışmalar daha çok Köşe Durağı ile Gazi Cem Evi civarında yoğunlaşırken gecenin ilerleyen saatlerinde polisin geri çekilmesiyle eylemler son buldu.

ist4

7 Ekim 2014

DBP Sultangazi İlçe Örgütü’nün çağrısıyla Cebeci Mahallesi’nde bulunan ilçe örgütü önünde toplanan binlerce kişi, Kobanê için eylem yaptığı sırada sivil faşistlerin ve polislerin saldırılarına maruz kaldı. Saldırılar sonrası çatışmalar yaşanırken, ilçe örgütüne sığınan yaklaşık 40 kişi burada mahsur kaldı. 40 kişinin ilçe örgütünde mahsur kaldığı bilgi sonrası Gazi Mahallesi’nde toplanan binlerce kişi ilçe örgütünün bulunduğu Cebeci Mahallesine doğru yürüyüşe geçti. Silahlı milislerinde yer aldığı kitle Esentepe Mahallesi civarında polisin müdahalesiyle karşılaştı. Burada başlayan çatışmalar tüm şiddetiyle devam ederken bir kısım kitle Gazi’ye dönerek burada barikatlar kurdu.

Barikatları aşan binlerce kişi karakola doğru yürüyüşe geçerken polislerin sert müdahalesi sonrası şiddetli çatışmalar yaşandı. Bir grup milisin Gazi Karakoluna silahlı saldırıda bulunduğu öğrenilirken silah sesleri İsmet Paşa Caddesi civarında da duyuldu.  Şiddetli çatışmaların devam ettiği sırada halkın TEM’e yürüyüş kararı almasıyla birlikte on binlerce kişi sloganlar eşliğinde yürüyüşe geçti. TEM’e ulaşan kitle burada oturma eylemi yaparken sürücülere Kobanê direnişi ile ilgili bilgiler verdi. Gazi’ye geri dönen kitle burada polisin müdahalesiyle karşılaşırken şiddetli çatışmalar Gazi Mahallesi’nin birçok noktalarına yayıldı.

ist1

8 Ekim 2014

Kobanê direnişi için eylemlerin 3. Gününde Gazi Mahallesi’nde yüzlerce genç mahalle girişlerini tutarak barikatlar kurarken birçok noktada ateşler yaktı. Eylemlere TOMA’larla müdahale eden polis aynı zaman da helikopterle yer tespiti yaparken plastik mermi ve gazlarla kitleye müdahale etmeye çalıştı.

Akşam saatlerinde farklı partilerden gençlerin üyeleri silahlı eylemler yaptı. Yürüyüşlerini Köşe Durağından otobana doğru yapan eylemciler otobanda yarım saat kaldıktan sonra eski karakola doğru yürüyüşe geçtiler. Daha sonra tekrar İsmet Paşa caddesine yürüyen eylemciler burada polisle karşı karşıya gelirken, eylemciler polisle çatıştıktan sonra ara sokaklara dağılarak eylemi sonlandırdı.

Haber kaynakları:

–      http://www.firatnews.com/news/guncel/sultangazi-de-halk-yuruyuse-gecti.htm

–      http://www.firatnews.com/news/guncel/istanbul-da-kobane-direnisi-buyuyor.htm

–      http://www.etha.com.tr/Haber/2014/10/06/guncel/polis-gazi-hastanesine-gaz-bombasi-atti/

–      Resim kaynakları: AJANSPİYA www.ajanspiya.com

–      http://www.ajansafirat.net/

–      http://www.etha.com.tr

–      http://www.facebook.com

–      http://www.bianet.org/

,

Siirt’te Kobanê için Direnmek
Ayşenur Ethemoğlu

Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)’ nin bir ayı aşkın bir süredir Kobanê’yi kuşatma altına alması, Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde büyük bir yankı uyandırdı. Kürtlerin çığlıklarına yanıt olarak isyan ve direniş sesleri yükseldi. Yalnızca Kürt halkı değil, Türkiye’nin ve Dünya’nın çeşitli yerlerinden insanlar, IŞİD’e ve destekçilerine karşı ayaklandı. Meydanları Kobanê’ye destek için halkın doldurduğu yerlerden biri de Siirt’ti. Siirt, Kürt illeri arasında karakteristik olarak en muhafazakâr yerlerden biridir. Kürtlerle beraber Arapların da yoğunlukta olduğu şehirde, son seçimlerle beraber AKP oylarının düştüğü; HDP oylarının arttığı görülmektedir. Kobanê direnişine destek için Kürtler özellikle kritik günlerin başladığı 6 Ekim tarihinden itibaren her yerde olduğu gibi Siirt’te de ayaktaydı.

6 Ekim

Kobanê Serhildanı’nın yoğun olarak Merkez mahalleleri ve Kurtalan’da yaşandığı Siirt’te, protestolar 6 Ekim akşamı Eğitim-Sen’in çağrısı üzerine Siirt Belediye Binası önünde başladı. Ulus, Conkbayır, Çal, Barış, Alan, Afet, İnönü, Karakol, Algül ve Doğan mahallelerinde halk -bir kısmı tencere tava eylemi yapmak üzere- sokağa çıktı ve evlerde ışık kapatma eylemleri yapıldı. Fakat polislerin ağır müdaheleleri ile belediye binası önünde oturma eylemi gerçekleştiren STK temsilcileri dağıtılmaya çalışıldı. Polisin bu eylemlere katılanlara müdahalesi üzerine başlayan çatışmalar gece boyunca devam etti. Siirt- Kurtalan yolu ve Siirt-Diyarbakır yolu, gençler tarafından trafiğe kapatıldı.

7 Ekim

Serhildan’ın 2. gününde, IŞİD çetelerinin Kobanê’ye dönük saldırıları Kurtalan ilçesinde DBP öncülüğünde düzenlenen yürüyüşle protesto edildi. Diğer yandan, Siirt Merkez’de öğlen saatlerinde başlayan ve Güres Caddesi’ne doğru yapılması planlanan yürüyüş, polis müdahelesiyle karşılaştı. Polis, belediye binası çevresinde toplanan grupları dağıtmak amacıyla biber gazı ve tazyikli su kullandı. İlerleyen saatlerde, AKP il binası ve Yeni Mahalle Polis Karakolu’na taş ve molotoflarla saldıran gençlere, gerçek ve plastik mermilerle karşılık verildi; gaz bombaları nedeniyle bir çok evin ve dükkânın camları kırıldı. Siirt Merkez’de  panzerin altında kalan 67 yaşındaki Rabia Baba adlı yaşlı  kadın Siirt Devlet Hastanesi acil servisine kaldırıldı. Polislerin müdaheleleri ve korucuların, benzinlik sahiplerinin,  Hüda-Par yanlılarının saldırılarına karşı direnen Siirt halkı, serhildanın ikinci gününde ilk kayıplarını verdi. Yusuf Çelik (17) ve Mehdi Erdoğan (35) Kurtalan’da korucuların silahlı saldırıları sonucu, Siirt Devlet Hastanesi’nde yaşamını yitirdi, 13 vatandaş yaralandı.

siirt1

8 Ekim

Siirt ve ilçelerinde, 3 gün içinde gözaltı sayısı 100’ü geçti ve tüm resmi kurumlar asker korumasına alındı. Yine direnişin sürdüğü 8 Ekim akşamı, Davut Nas (19) isimli bir genç yüksekten düştüğü iddiasıyla ağır yaralı vaziyette getirildiği hastanede yaşamını yitirdi. Siirt Valiliği, Davut Nas’ın ölümüyle ilgili şöyle bir açıklama yaptı:

“08.10.2014 günü saat 12:00 sıralarında ilimiz Mithat Öktüren Caddesi üzerinde bir şahsın üç kişi tarafından ambulansa bindirilmeye çalışıldığı güvenlik güçlerince görülmüş, yapılan ilk incelemede; yaralı şahsı getiren üç kişi, yaralıyı tanımadıklarını yüksekten düştüğünü eylemci grup tarafından ambulansa götürülmek üzere kendilerine zorla verildiğini ifade ettikleri; yapılan incelemede şahsın vücut kısmında silahla yaralanma izlerinin bulunduğu tespit edilmiş, 1995 doğumlu Davut Nas isimli yaralı şahıs ilimiz Devlet hastanesine götürülmüş gerekli tüm müdahaleler yapılmasına rağmen, yaşamını yitirmiştir. Konuyla ilgili olarak üç şahıs gözaltına alınmış, gerekli yasal işlemler başlatılmıştır.”

İlerleyen günlerde Siirt Emniyeti, Davut Nas’ın pompalı tüfekle göğsünden vurulduğunu açıkladı. Aynı gece, eylemlerde polislerin silahlı saldırısı sonucu Kâmil Taş (28) hayatını kaybetti. AKP Siirt eski il başkanı Ali İlbaş’ın akrabaları ile beraber itfaiye binasına silahlı saldırıda bulunduğu bildirildi. ((“Siirt’te AKP eski il başkanı itfaiye binasını silahla bastı”, 8 Ekim 2014, http://www.diyarbakirhaber.gen.tr/guncel/iirt-te-akp-e-ki-il-ba-kani-itfaiye-bina-ini-ilahla-ba-ti-h4312.html ))

siirt2

9 Ekim

Sokağa çıkma yasağı, serhildanın 3. gününde son buldu, fakat protestolar hız kesmedi. Baykan’da, ilçeye hâkim bir tepe olan Heze Tepesi’ne çıkan çok sayıda genç, tepenin görünen yüzüne ateşle “Kobanî” yazdı. Gençlerin attıkları sloganlara, evlerinde bulunan birçok yurttaş da tencere-tava çalıp, ışıklarını açıp kapatarak destek verdi.

7 Ekim günü hayatını kaybeden Yusuf Çelik’in babası Necmettin Çelik, 2 gündür ağır yaralı yattığı Siirt Devlet Hastanesi’nde yapılan tüm müdahelelere rağmen yaşamını yitirdi.

Geçen 4 günde Siirt’te direnişe karşı devlet güçlerinin müdahalesi sonucu; 5 ölü,  4 yoğun bakım, 125 yaralı, 13 tutuklu ve yanmış okullar, yurtlar ve il kütüphanesiydi; fakat polis müdaheleleri ve kayıplar  Siirt medyasında yer almadı. Hatta yayın yapan bazı haber kuruluşlarının Siirt AKP il meclisi tarafından hedef gösterilmesi ile beraber, haber dillerinin değiştiği, haberlerinde direniş karşıtı söylemlerin yer aldığı görüldü.

Kaynakça

–      http://www.siirttenote.com/2014/10/07/siirtliler-kobane-serhildanina-kalkti/

–      http://www.siirttenote.com/2014/10/11/siirtteki-stklardan-sagduyu-cagrisi/

–      http://www.siirttenote.com/2014/10/11/siirtte-13-kisi-tutuklandi/

–      http://www.diyarbakirhaber.gen.tr/guncel/iirt-te-akp-e-ki-il-ba-kani-itfaiye-bina-ini-ilahla-ba-ti-h4312.html

–      http://www.dha.com.tr/siirtte-dun-aksam-saatlerinde-gostericilerin-molotof-kokteyli-ile-saldirdigi-benzinlik-uzerlerine-acilan-ates-sonucu-yaralanan-2-kisiden-biri-olan-kamil-tas-tedavi-gordugu-hastanede-yasamini-yitirdi_775378.html

–      http://www.diken.com.tr/siirt-valisi-kobani-eylemlerinde-iki-kisinin-hayatini-kaybettigini-dogruladi/

–      http://www.haberler.com/siirt-emniyeti-davut-nas-dusmedi-vurularak-6573795-haberi/

–      http://www.jinha.com.tr/tr/h/Kurtalan’da_yaralanan_Necmettin_%C3%87elik_ya%C5%9Fam%C4%B1n%C4%B1_yitirdi

,

Nusaybin Serhildanı
Fidan Berfê Mirhanoğlu

Ortadoğu’da Arap Baharı adı altında Suriye’de de Nisan 2011’ de iç savaşın yayılmasıyla birlikte sınırda bulunun Nusaybin’deki halk da sınırın diğer tarafında yaşayan yakınlarının güvenliklerinden endişe duymaları sebebiyle sık sık sınırda protesto gösterilerinde bulundular. Kimi zaman seslerini daha yüksek çıkarmalarına da tanık olduk. Örneğin; aralarına çizilen yapay sınırlara duvar örülmek istendiğinde de, son günlerde ise Kobanê’ ye IŞİD çetelerinin katliam amaçlı saldırması sonucunda Nusaybin’ deki halk da sokaklardaydı.

Kobanê protestoları Türkiye’ deki birçok şehir ve ilçede yoğun olarak 6-12 Ekim tarihleri arasında gerçekleşse de sınırda yer alan Nusaybin ilçesinde daha erken tarihlerde başladı. 16 Temmuz 2014’ te IŞİD çetelerince Kobanê Kantonu’na yapılan saldırılara karşı Suriye’nin Kamışlı kenti arasındaki sınırda açılan çadır nöbetini KESK Mardin, Nusaybin ve Kızıltepe Şubeler platformunun yanı sıra yüzlerce kişi yürüyüş yapıp çadırı ziyaret ettiler.

4 Ekim

Nusaybin’de IŞİD çetelerin Kobenê saldırıları karşı YDG-H üyeleri 12 saate yakın protesto eylemleriyle bayramı direnişle geçirdi. İlçenin Hükümet Konağına kadar ilerleyen gençlerin, İpek yolunu lastik yakarak trafiğe kapatmasının yanı sıra Qamışlo sınır hattındaki Hudut Karakolunu taş yağmuruna tutarak Kobenê saldırılarını protesto etti. Olaylar esnasında 4 gencin vücudunun değişik yerlerine gaz bombası isabet etti. Yaralıların ilk tedavilerinin halk tarafından yapıldığı öğrenildi.

5 Ekim

Kobanê’de IŞİD çetecilerinin saldırısında yaşamını yitiren YPJ’li Hanife Güngör (Hêlin Bagok) için Mardin’in Nusaybin ilçesinde taziye çadırı kuruldu.

nusaybin1

6 Ekim

Kobanê’ye yönelik devam eden saldırılara karşı Mardin Nusaybin’e Girneli mahallesi (Girê Mîra) sakinleri İpek Yolu’nu trafiğe kapattı. Yolu açmamaları halinde askerlerin müdahale tehdidinde bulunduğu köylüler “Bize müdahale edeceğinize IŞİD’e edin” karşılığını verdiler. Akşam saatlerinde ise tekrar Trafiği kapatmak üzere İpek Yolu yönelen gençlere polisin müdahalesi ile başlayan olaylarda kentin en işlek caddesi olan Çağ Çağ, Sakarya ve Şirin Bulvarını trafiğe kapatarak lastikler yaktı.

7 Ekim

Nusaybin’de kepenkler açılmadı. Kobanê’ye dönük saldırıları protesto etmek amacıyla burada Fırın ve Eczaneler dışında yurttaşlar kepenk açmadı. İşçilerin de iş bırakması nedeniyle ilçede hayat durdu. Nusaybin’de İpek yolu dâhil tüm yollar kapandı. Kobani için halk sokağa döküldü. Nusaybin ilçesinde Newroz meydanında bir araya gelen 10 bine yakın yurttaş, İpek Yoluna yürüyerek, “Kahrolsun IŞİD işbirlikçi AKP”, “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “Her yer Kobenê her yer Kürdistan” sloganlarını atarak zılgıtlar eşliğinde yürüdü. İpek yolunda iki gündür direnen gençler, kısa bir süre kaldıktan sonra çarşıya doğru yürüyüşüne devam etti. Eyleme polisin müdahalesine gençlerin karşılık vermesi sonucunda çatışma çıktı. İpek yolunda Özel Harekât Timleri siyah bereler takarak uzun namlulu silahlarla ateş açtıkları ifade edildi. Sabah saatlerinden bu yana ilçenin birçok yerinde polislerle çatışma sırasında, ilçe merkezindeki PTT, Vakıf Bank, Atatürk Lisesi gibi birçok kurumu yandı. Nusaybin’in her yerinde sert çatışmalar devam ederken gençler, Hükümet Konağı’na saldırdı ve Hükümet Konağına giren gençlere karşı polisler plastik mermi kullandı. Göstericilerin gün boyu sürdürdüğü olaylarda, mobese kameralarının bulunduğu direkleri yıkıldı. Akşam saatlerinde ise valiliğin yasaklamasına rağmen sokak terk edilmedi.

nusaybin3

8 Ekim

Kobane’ye yönelik IŞİD saldırılarının protesto edildiği bölgede, sokağa çıkma yasağına rağmen Nusaybinliler alanlara çıktı. İlçeye KCK, YPG ve YDG-H bayrakları asılırken YDG-H atlı asayiş birlikleri kurdu. İlçeye 25 kilometre kadar uzakta bulunan Girmeli (Gremira) mahallesinde yaşayan yurttaşlar ise köylerinden geçen tarihi İpek Yolu’nda direnişe başladı. İlçede Emniyet Müdürlüğü’ne ait çok sayıda mobese direği kırılırken 10 Okul, Gülen Cemaati’ne ait 1 yurt banka şubeleri ve birçok devlet kurumu da çatışmalar sonrası yandı. Polis halka silahlarla saldırırken bir bankanın dış kapılarını kıran gençler, bankayı ateşe verdi. Bu çatışmalar sırasında 12 yaşındaki Özgür Daş başından aldığı gaz kapsülü ile yaralanırken 2 aylık bebek de evlerine düşen gaz bombasından etkilenerek Nusaybin Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Öte yandan çok sayıda kişinin çatışmalarda yaralandığı öğrenildi. Gençler ilçede asayişi sağlamak amacıyla atlı birlikler oluşturdu. Kent merkezinde polis ve askerlerin zırhlı araçlarla aldığı yoğun önlem 1990’lı yıllarındaki OHAL görüntülerini aratmadı.

9 Ekim

Yaşamını yitiren YPG’li Selman Turan’ın cenaze törenine katılan binlerce kişi, Nusaybin -Qamişlo sınırını kaldırarak Rojava tarafına geçerken, askerlerin silahlarla müdahale ettiği eylemde yaşamını yitiren Rojavalının, Qamişlo’nun Hileliye Mahallesi’nde oturan 8 yaşındaki Beşir Remezan Arif isimli çocuk olduğu öğrenildi. Saldırı sonucu 13 kişinin ise mermi ve gaz bombaları ile yaralandığı belirtilirken, yaralılardan 10’unun Nusaybin’den 3’ünün ise Qamişlo’dan olduğu öğrenildi. Bir yaralı Nusaybin Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Qamişlo sınırındaki telleri aşan 16 genç, YPG saflarına katıldı.

nusaybin4

10 Ekim

Mardin’in Nusaybin ilçesinde ki Newroz meydanında bir araya gelen 10 bin kişi, Rojava’ın Serekaniye kentinde IŞİD çetelerine karşı girdiği bir çatışmada yaşamın yitiren YPG’li Selman Tunç için kurulan taziye çadırına yürüyüş düzenledi. Newroz meydanında toplanan binlerce yurttaşın arasına polislere ait akrebin dalması ile şans eseri sonucu yaralanan olmazken, kitle polis aracını taş yağmuruna tuttu.

11 Ekim

Mardin’in Nusaybin ilçesinde DBP’nin kiraladığı anons aracında bulunan 2 yurttaş sivil polisler tarafından gözaltına alındı. IŞİD çetelerinin,  Kobanê Kantonu’na yönelik saldırıları karşı başlatılan eylemlerin beşinci gününde Mardin’in Nusaybin ilçesi yine gösterilere sahne oldu. Saldırılara karşı Mitanni Kültür Merkezi bahçesinde toplanan ilçe sakinleri, daha sonra İpek Yolu’na çıkarak yolu trafiğe kapattı. Yolun kapatılması nedeniyle karayolunda TIR ve yolcu otobüsleri kuyruğu oluştu. Polis helikopterinden de kitlenin üzerine biber gazı bombaları atıldı.

12 Ekim

Nusaybin’de Qamışlo sınırına yürüyen Barış Anneleri, Kobanê’ye yönelik saldırıları protesto ederek, gerekirse Barış Anneleri olarak IŞİD’e karşı canlı kalkan olacaklarını söylediler. Nusaybin’in 6 gündür Kobanê direnişine karşı ayakta olduğunu ve ayakta olmaya devam edeceğini kaydeden Nusaybin Belediye Eş Başkanı Sara Kaya ise, Kobanê’ de zafer olana kadar sokakta olacaklarını belirterek, “Kobanê neyse Nusaybin odur” dedi. Qamışlo sınır hattında bekleyen Rojavalılara ise Türk askeri tarafından gaz bombalarıyla müdahale edildi.

Kaynaklar

–      http://www.youtube.com/watch?v=LGL9MIxQJoo

–      http://www.nusaybinarena.com/haber-58-nusaybin_ve_kiziltepe_kesk_kobani_sinira_yurudu.html

–      http://www.nushaber.com/haber/2462/nusaybinde-12-saat-direnis-bayrami-kutlandi.html

–      http://www.youtube.com/watch?v=LGL9MIxQJoo

–      http://www.mardinlife.com/Nusaybinde-2-Gunde-10-Okul-Atese-Verildi-haberi-17559

–      http://www.diclehaber.com/tr/news/search/?content=nusaybin

–      http://www.firatnews.com/news/guncel/nusaybin-de-de-askerler-halki-taradi.htm

,

Kızıltepe Serhildanı
Fatma Arslan

6 Ekim günü, Kobanê’deki IŞİD kuşatmasının yoğunlaşması ve şehir savaşının başlamasıyla, Kürt kurumlarından Kobanê’ye acilen sahip çıkılması çağrısı yapıldı. Kobanê’nin 20 günden fazladır kuşatma altında olması ve Türk devletinin IŞİD’e açık/kapalı desteği zaten Kürtler arasında ciddi bir rahatsızlığa yol açmışken, yapılan çağrı birçok Kürdistan ve Türkiye kentinde karşılığını buldu. Kürt halkı son zamanlarının en büyük kitlesel gösterilerini düzenledi. Düzenlenen gösterilere polisin sert müdahalesi ve Hüda-Parlıların kolluk kuvvetleriyle birlikte kitlelere saldırmasına karşılık Kürtlerin cevabı protestoların Serhildanlara dönüştürülmesi oldu.

Serhildanların görüldüğü önemli yerlerden biri de Kızıltepe (Mardin) oldu. 90’ların direniş geleneğinin merkezlerinden biri olan Kızıltepe, Kobanê için yapılan çağrı karşısında sokak ve meydanlara çıkarak bir kez daha bunu göstermiş ve Kürt halkına yapılan zulüm karşısında direniş hafızasını tazelemiştir.

7 Ekim 2014

Neredeyse tüm Kürdistan’da görülen Serhildanlar karşısında devlet, valilikler yoluyla sokağa çıkma yasakları ilan etmeye başladı. Sokağa çıkma yasağının ilk ilan edildiği yerlerden biri de Kızıltepe oldu. Mardin Valiliği, Kızıltepe ile birlikte Mardin’in diğer önemli direniş merkezleri olan Nusaybin, Derik, Mazıdağı, Dargeçit ve Savur ilçelerinde de 2 günlük sokağa çıkma yasağı ilan etti. Ancak ne Kızıltepe’de ne de diğer ilçelerde halk, valiliğin, Serhildanları kriminalize eden yasağını tanımadı ve direnişi büyüttü.

Halkın öfkeli ve kararlı direnişi karşısında kolluk kuvvetleri gerçek mermiler kullanmaya başladı. Bunun yanı sıra birçok Kürt şehrinde paramiliter güçler de devletin kolluk güçleriyle birlikte Kürt halkına saldırdı. Polis ve paramiliter güçlerin Serhildanları silah kullanarak bastırmaya çalışması birçok yerde ölümlerin yaşanmasına yol açtı. Kızıltepe’de de polisin müdahalesi sırasında, plakası belirlenemeyen bir araçtan açılan ateş sonucu Kerem Karaaslan (22) hayatını kaybetti.

kızıltepe3

8 Ekim 2014

7 Ekim’de ilan edilen sokağa çıkma yasağına rağmen alanları terk etmeyen ve direnişi yükselten halka karşı Kızıltepe’deki polis sayısını yetersiz bulan devlet, 8 Ekim’de Kızıltepe’ye jandarma takviyesi ile birlikte on tank yerleştirdi. Serhildan’ın ve onu bastırmaya yönelik müdahalenin yoğunlaştığı saatlerde Kızıltepe-Nusaybin arasındaki İpekyolu’nun İpek Mahallesi Dedeman Kavşağı’nda, öldürülen Fehad İbrahim Elduveric (45) ve Abdullah Muhammet Latif (43) adlı iki kişinin cesetlerine ulaşıldı. Kim tarafından öldürüldükleri hâlâ bilinmemektedir.

kızıltepe2

9 Ekim 2014

Türkiye Hizbullahı’nın lideri Edip Gümüş’ün IŞİD’e atıfla yaptığı “Müslüman olduğunu dile getirenler düşmanımız olamaz” açıklaması, Hizbullah’ın Diyarbakır’daki önemli isimlerinin “Çatışmazlık için bir yol bulunmaz ise kan akmaya devam eder. Ki biz hazırız PKK hazır mı, kendileri düşünsün!’’demesi ve paramiliter güçlerin kolluk kuvvetleriyle kitlelere saldırması, 90’lardaki Hizbullah vahşetini unutmayan halkın öfkesini Hüda-Par’a da yöneltmesine yol açtı. Birçok yer gibi Kızıltepe’de de Hüda-Parlılar ve parti binaları nefret nesnesi haline geldi. Kızıltepe Hüda-Par ilçe binası önünde çıkan tartışmada Hüda-Par üyesi oldukları bilinen iki kişi yaralandı.

10 Ekim 2014

10 Ekim 2014 tarihinde protesto eylemleri devam ederken birçok il ve ilçede ev baskınları ve gözaltılar başladı. Kızıltepe’de yapılan ev baskınları sonrasında beş kişi gözaltına alındı. Bütün baskı ve gözaltılara rağmen Kızıltepe Serhildanı 11 ve 12 Ekim günleri boyunca da devam etti.

Kaynakça

–      http://www.firatnews.com

–      http:/www.radikal.com.tr

–      http://www.ozgur-gundem.com

–      http://www.milliyet.com.tr

–      http://www.haberler.com/kiziltepe

–      http://www.cnnturk.com

,

Kobanê’de Direniş, Batman’da Serhildan
Agit Özdemir

IŞİD’in Kobanê’ye saldırısını ve yaşanabilecek katliamları protesto etmek için Kürdistan ve Türkiye metropollerinde olduğu gibi Batman’da da halk, Kobanê’ye saldırıların yoğunlaştığı 21. günde sokaklardaydı. AKP’nin çözüm sürecinde adım atmaması ve Kobanê direnişi başladığı günden beri Kürtlere yönelik düşman tavrı nedeniyle halk öfkesini sokaklara çıkarak ortaya koydu.

Batman, 90’lı yıllarda Hizbullah’ın ve derin devletin üzerinde özel savaş stratejisi izlediği, buna bağlı olarak faili meçhul cinayetlerin, sivil katliamların da yaşandığı bir kent. Kürdistan’da Hizbullah’ın siyasi kanadı olan Hür Dava Partisi (Hüda-Par) son yerel seçimlerde %7.12 oranında (17.444 oy) oy aldı. Ondan önceki seçimlerde bu tabanın AKP’ye oy verdiği biliniyor. Son yaşanan olaylarda Hür Dava Partililerin de sokağa çıkarak halka silahlarla saldırması hükümet ile olan ilişkileri konusunda akıllarda soru işaretleri bırakıyor. IŞİD’in Hizbullah’la organik bir bağının olmadığı biliniyor. Hatta IŞİD’in Hizbullah’a yönelik saldırıları da olmuştur geçmiş dönemlerde. ((“IŞİD Hizbullah’a saldırdı”, 6 Ekim 2014, http://www.ntvmsnbc.com/id/25542526/ ))

Fakat Hizbullah’ın tabanında IŞİD’e bir sempati var. Kürdistan Hizbullah’ının IŞİD’e ayrı bir sempatisi bulunmaktadır. Hür Dava partililer IŞİD’in Kobanê’ye saldırısını temelde PKK’ye saldırı olarak yorumladılar. Hizbullah’ın PKK’ye 90’lı yıllardan kalma kini ve öfkesi olduğundan Kobanê direnişinde IŞİD’e taraftırlar. Kürdistan’da 90’lı yıllarda Hizbullah’ın tetikçiliğini yapanların IŞİD’e katıldığı iddia edilmekte ve bu durum halk arasında çokça konuşulmaktadır. Son Serhildan’da 90’lı yılların öfkesi, güncel durum ile birleşince Kürdistan’da Hür Dava Partililerle olan çatışma kaçınılmaz bir hâl aldı.

Kürdistan’da şehirleşme artış oranının en fazla olduğu il Batman’dır. Şehir 90’lı yıllarda aldığı inanılmaz göç ile büyük bir büyüme gösterdi. Şehirleşme oranının artması beraberinde sorunlar da yarattı. Bir tarafta yoksulluk diğer tarafta ise zenginlik yükselmeye başladı. Batman Kent Konseyi’nin 2011’de yaptığı araştırmada yoksulluğun en büyük nedeninin göç olduğu belirtildi. Batman’ın en yoksul mahalleleri İpragaz, Petrolkent, İluh ve Seyitler’dir. Aynı zamanda Kürt Özgürlük Hareketi’ne en fazla destek de yine bu mahallelerden çıkmaktadır. Hâliyle son Serhildan’da en yoğun ve en sert çatışmalar bu mahallelerde yaşandı.

Hizbullah ve Devlet 90’lı Yıllardaki Alışkanlıklarından Vazgeçmedi

6 Ekim akşamında başlayan olaylar gece boyunca devam etti.  Geniş katılımın olduğu eylemlerde halk Hür Dava Partisi önünde geçerken gerginlik yaşandı. Göstericilerin yuhalamasına karşılık Hür Dava Partililerin parti binasından halka silah göstermesi ve taş atmasıyla olaylar büyüdü. Gece 02:00 saatlerinde Hür Dava Partisi önündeki iki araç yakıldı. Polisle olan çatışmalar 7 Ekim sabahına kadar devam etti. Sabah saatlerinde dağılan kitlenin ardından Hür Dava Partili oldukları belirtilen kalabalık bir grup HDP Batman İl binasına ve bazı iş yerlerine saldırdı. Saldırılarda maddi hasar meydana geldi. 7 Ekim sabahı saat 10:00 civarında halk IŞİD’in Kobanê’ye saldırılarını protesto etmek için yeniden sokaklara indi.

Batman Belediyesi önünde toplanan kitleye polisin müdahale etmesiyle birlikte başlayan çatışmalar, Batman Belediyesi kavşağından Atatürk Parkı’na kadar uzanan Diyarbakır caddesine doğru yayıldı. Diyarbakır caddesi üzerinde bulunan Hür Dava Partisi’nin önünde bekleyen partililer, halka tekbir eşliğinde taşlar attı. Bazı partililerin elinde doksanlı yılları hatırlatan domuz bağı, bazılarının elinde de silah vardı. Saldırıya karşılık veren gençler parti binalarının camlarını kırdı. Bu esnada Hüda-Par’lılar açtıkları ateşle iki kişiyi yaraladı.

batman2

Dışarıda bunlar yaşanırken Batman M Tipi Kapalı Cezaevinde bulunan siyasi tutsaklar Kobanê’deki saldırılar dolayısıyla isyan başlattı. Gece çatışmalar tüm şiddetiyle Diyarbakır Caddesinde devam etti. Çatışmalar devam ederken Hür Dava Partisi binasında bulunan kişilerin kitleye silahlarla ateş etmesi sonucu 25 yaşındaki Emrah Demir hayatını kaybetti. Gençler Hür Dava Partisinin binasına taş ve molotoflarla saldırdı. Gecenin ilerleyen saatlerinde Batman Valiliği tarafından sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Sokağa çıkma yasağı olmasına rağmen halk sokakları terk etmedi. İluh Mahallesinde yoğunlaşan çatışmalar şehrin diğer mahalleri ve Diyarbakır Caddesinde devam etti. Evde bulanan halk tepkisini tencere ve tavalara vurarak ve ışık söndürme eylemleri ile dile getirdi. Gece boyunca bu eylemler devam etti.

8 Ekim sabah saatlerinde asker şehre girerek konuşlandı. Batman Valiliği yasağın devam ettiğini duyurdu. Yasağa rağmen kentin kenar mahallerinde çatışmalar aralıksız devam etti. Hür Dava Partisinin üyeleri tarafından vurulan Emre Demir’in cenazesi, otopsi için Malatya Adli Tıp Kurumu’na sevk edildi. Demir’in ailesi İstanbul’da yaşadığı için yapılan otopsi sonucunda toprağa verilmek üzere İstanbul’a götürüldü. Hür Dava Partisi üyeleri Emrah Demir’in kendileri tarafından vurulduğunu, vuranların ise kahraman olduğunu sosyal medyada açıkça paylaştılar. ((“Öldürülen genç için tweet: Kahraman HüdaParlılar engelledi”, 8 Ekim 2014, http://www.radikal.com.tr/turkiye/oldurulen_genc_icin_tweet_kahraman_hudaparlilar_engelledi-1217565 ))

Çatışmalarda göstericiler karşısında zorlanan polislere çevre illerden takviye polis ekipleri getirildi. Batman Valiliği okulların iki gün tatil edildiğini duyurdu.

Son Yılların En Görkemli ve En Kalabalık Cenaze Töreni

9 Ekim’de Batman Valiliği sabah saat 10:00’da sokağa çıkma yasağının kaldırıldığını duyurdu. Serhildan’ın aralıksız sürdüğü Batman’a 7 Ekim günü Kobanê’de şehit düşen YPJ komutanı Yuhanus Ekinci’nin (Gulan Çekdar) cenazesi getirildi. Halk çözüm süreci ile ölümlerin duracağı umudu taşıyorken son haftalarda 10’a yakın YPG ve YPJ’linin cenazesi Batman’a getirilmişti. AKP’nin çözüm konusunda adım atmayışının yol açtığı umutsuz bekleyiş, gelen şehit cenazeleriyle yerini öfkeye bıraktı. Öfkenin diğer önemli bir diğer nedeni de Türk devletinin, İŞİD kuşatmasındaki Kobanê’ye koridor açılmasına izin vermemekle birlikte sürekli tehditkâr bir dil kullanmasıydı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Kobanê düştü düşecek” demesi bardağı taşıran son damla oldu.  Bu noktada, HDP’nin Kobanê için sokağa çıkma çağrısı Gulan Çekdar’ın cenazesinin serhildan ruhuyla sahiplenilmesiyle birleşti. Özellikle 90’lardan bu yana devletin en acımasız hâlini Batman sokaklarında gören halkın öfkesine cenazelerin hüznü eklenmişti. 90’larda, şehit cenazelerini kitlesel bir şekilde karşılayan ve serhildanlarıyla bilinen Batman halkı YPJ’li Gulan Çekdar’ı 50 bine yakın insan eşliğinde toprağa verdi. Böylece Batman’da son yılların en kalabalık ve en görkemli cenaze töreni gerçekleşti.

batman3

Kaynak: Bilal Güldem (DİHA)

Kenar mahallelerde çatışmalar sürerken Batman’daki 30 STK Kürdistan ve Türkiye’de yaşanan olaylar için sağduyu çağrısında bulundu. Batman Valiliği de 3 günlük bilançoyu açıkladı. Bilançoya göre 1 kişi hayatını kaybetti, 57 kişi yaralandı, 42 kişinin gözaltına alındı, 113 kişi hakkında da idari işlem yapıldı. Bunun dışında 4 araç yakıldı ve 40 iş yeri zarar gördü. Gece olayların yoğunlaştığı Bağlar, Yavuz Selim, Petrolkent, Yeşiltepe, Beşevler ve Çarşı Mahallesi olmak üzere kentte çatışmalar devam etti.  Yavuz Selim Mahallesinde halk Batman-Siirt yolunu saatlerce trafiğe kapattı. Batman Ak Parti milletvekili Ziver Özdemir’e ait olduğu söylenen Karşıyaka’daki Bozooğlu Tuğla Fabrikasındaki araçlar yakıldı.

10 Ekim’de Batman Demokrasi ve Emek Platformu ile STK’lar yaptıkları basın açıklaması ile hükümetin tutumunu protesto etmek için toplandı. Yapılan basın açıklamasında Başbakan Davutoğlu ve İçişleri Bakanı Ala’nın “misliyle karşılık verilecektir” tarzı açıklamalarının savaşı körüklemek için kullanıldığı belirtildi.

batman4

Kaynak: Bilal Güldem (DİHA)

Bilanço Yavaş Yavaş Ortaya Çıkıyor

11 Ekim’de yaşanan serhildanın bilançosu yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Gözaltına alınan 56 kişiden 19’u tutuklanarak Batman M Tipi Cezaevine gönderildi. Tutuklananlar arasında 7 çocuk bulunmaktaydı. Emre Demir’in katledilmesine ilişkin hiç kimsenin tutuklanmadı. İHD Batman şubesinin hazırladığı rapora göre 25 kişi ağır olmak üzere 116 kişi yaralandı. 8 Ekim günü Kobanê’de yaşamını yitiren Batman Belediyesi çalışanı ve Batman Din Âlimleri Derneği (DA-DER) eski yöneticisi Mele Necmettin İlhan’ın cenazesi Batman’a getirildi. Cenaze yaklaşık 30 bin kişinin katılımı ile defnedildi.

Resmi olarak maddi hasar tespiti yapılmamış olsa da yerel kaynaklara göre 20 ATM yakıldı. Turgut Özal Bulvarında bulunan bankalar ateşe verildi. ATM ve Bankalardaki 3 milyon liranın yandığı iddia edildi. Halk PTT, Türk Telekom, Worldmar ve Migros alışveriş merkezi, MHP Batman İl örgütü binası ve BİM marketlerinin camlarını kırarken, PTT’ye ait bir aracı da ateşe verdi. 

Batman’ın İlçeleri de Ayakta

Serhildan esnasında Batman’ın ilçelerinde de halk ayaktaydı. Gerçüş, Kozluk, Hasankeyf, Beşiri ve Sason’da halk protesto yürüyüşleri yaparken Gercüş’te uzun yılların ardından halk ateş yakarak polisle çatıştı.

Sonuç

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın IŞİD’le olan savaşı “yüksek yoğunluklu savaş” olarak değerlendirmesi ve halkın her yerde IŞİD’e karşı mücadele vermesi gerektiği çağrısı ile Kürdistan ve Türkiye şehirlerinde olduğu gibi Batman halkını da sokağa çıkardı. Belki de 2006 yılından beri ilk defa bu kadar geniş katılımlı bir halk ayaklanması yaşandı. PKK’nin lider kadrolarından Mustafa Karasu yaşanan serhildanları Kürt tarihinin en büyük devrimci demokratik eylemliliği olarak tanımladı. 90’lı yıllarda genel olarak Cizre, Şırnak, Nusaybin ve Diyarbakır’da yaşanan serhildanlar bu kez hemen hemen tüm Kürdistan’da ve bazı Türkiye şehirlerinde de yaşandı. Bu açıdan halkın devlete cevabı net oldu, topyekûn direnildiği/direnileceği belirtilmiş oldu. Kürdistan halklarında olduğu gibi Batman halkının da çözüm sürecine olan inancı kalmadı. Bu süreçte Batman halkının Hür Dava Partililere olan öfkesi daha da arttı. Serhildan’dan sonra halk IŞİD ile Hizbullah arasında herhangi bir fark görmediğini açıkça dile getirdi. Kökü 90’lara dayanan PKK-Hizbullah çatışmasının tekrar gün yüzüne çıkması bu konunun önümüzdeki süreçte de önemli bir rol oynayacağını göstermektedir.

Kaynaklar

–      http://zanenstitu.org/wp-content/uploads/2014/08/Zan-Enstitu-Secim-Analizi1.pdf

–      http://www.batmanpostasigazetesi.com/haber/batmanin-yoksulluk-arastirmasinin-sonucu-aciklandi-25774.htm

–      http://www.diclehaber.com/tr

–      http://www.firatnews.com/

–      http://batmanihd.wordpress.com/2014/10/14/06-10-2014-13-10-2014-tarihleri-arasinda-batmanda-gerceklesen-kobane-destek-eylemleri-hak-ihlalleri-gozlem-raporu/

–      http://www.batmancagdas.com/gundem/bankalar-zorda-h36269.html

–      http://www.ntvmsnbc.com/id/25542526/

–      http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nivis&id=6739#.VD0YrILZ5Iw.twitter

,

Van Serhildanı
Hazal İspirli & Çağrı Kurt

Ekim Serhildanı tüm gücüyle bütün Türkiye’ye Kobanê direnişinin yakıcılığını haykırırken Van şehri bu sese eşlik etmekten geri durmamıştır. Ekim Serhildanı’nın Van’da bulduğu reaksiyon farklı açılardan öngörülebilir bir toplumsal birikimin açığa çıkması olarak değerlendirilebilir. Öncelikle politik olarak bir Kürt kenti olan ve aynı zamanda coğrafi düzeyde bir çekim merkezi sayılabilecek Van’ın, 2011 depremi akabinde devletin takındığı negatif tutuma karşılık yerel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçiminde gösterdiği kararlı duruş önemlidir. Ayrıca Ekim Serhildanı’nın bir durak öncesinde Van da dahil olmak üzere Kuzey Kürdistan’ın hanelerine YPG-J şehitlerinin gelmekte olduğu unutulmamalıdır. Cumhurbaşkanı başta olmak üzere siyasal iktidarın PKK üzerinden kullandığı pejoratif dil, çeşitli saikler ile Kürtler’in Rojava’daki kazanımlarını görmezden gelme ve en nihayetinde IŞİD ile iş birliği yaparak Kobanê’nin düşmesine vesile olma çabası Ekim Serhildanı’nın başlangıç noktaları (sinir uçları) olarak ele alınabilir.

6 Ekim 2014

6 Ekim akşamı (21:00 sularında) Kürdistanî kurumlardan yapılan yazılı açıklamada Kobanê’de binlerce Kürt’ün katliam ile karşı karşıya olduğuna dikkat çekilerek, herkesin bir saniye kaybetmeden bulunduğu yerde sokağa dökülmesi çağrısı yapıldı. Çağrının ardından birkaç saat içinde mobilize olmaya başlayan Van halkı IŞİD çetelerinin Kobanê’ye saldırısını protesto etmek için sokaklara inerek bulunduğu noktalardan Van’ın en işlek caddesi olan Cumhuriyet Caddesi’ne yürümeye başladı. Mısır Çarşısı’nda bulunan ve IŞİD sempatizanlarına ait olduğu bilinen bir kitabevi ateşe verilirken kent merkezinde bulunan BİM ve A101 gibi marketler taş yağmuruna tutuldu. Van’ın eylem potansiyeli en yüksek olan ve şehrin görece yoksul insanlarının ikamet ettiği Hacıbekir, Şabaniye, Akköprü, Yenimahalle, Süphan mahallerinde polis ve direnişler arasındaki çatışmalar gece boyunca devam etti.

7 Ekim 2014

7 Ekim günü öğlen saatlerinde şehrin tümünde kepenkler kapatıldı ve insanlar Van DBP il binasına toplanmaya başladı. Sanat Sokağı’na ulaşan kitleye polis plastik mermi ve gaz bombaları ile saldırmaya başlayınca çatışmalar başladı. Şehrin ana arterlerinde (birbirini kesen iskele-cumhuriyet caddeleri) saatlerce süren çatışmalarda direnişçiler tüm polis saldırılarını püskürttü. Barış Anneleri Meclisi ve DÖKH aktivistleri tarafından AKP Van İl binası ile Tuşba ve Edremit İlçe örgütleri işgal edildi. AKP İl ve ilçe binalarında oturma eylemi yapan Barış Anneleri Meclisi ve DÖKH aktivistleri Hükümetin IŞİD’e verdiği desteğe tepkilerini dile getirdi.  Bir grup polis ise AKP İpekyolu ilçe binasına sığınmak zorunda kaldı, polislerin araçlarına kalkanlarına ve coplarına el koyuldu, banka atmleri ve mobese kameraları işlevsiz kılındı. Polisin zorunlu olarak geri çekilmesi beraber binlerce insan barikatlar kurarak deyim yerindeyse şehrin merkezi ele geçirdi.

van2

Akşamın ilerleyen saatlerinde Serhildan ruhunun tüm kente yayılması ve yol kontrollerin de halkın eline geçmesi ile beraber askeri müdahale gerçekleşti. Tanklar ve Cemseler şehrin sokaklarında belirmeye başladı. Sıkıyönetimi aratmayan bu durum direnişçileri korkutmamış ve çatışmalar tekrar alevlendi. Şehrin dört bir yanında mücadele devam ederken Serhat mahallesinde Hamit Caner (55) isimli yurttaş göğsüne aldığı kurşun darbesi ile ağır yaralandı ve kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. Gecenin sonunda kamu binaları ve bankalar kullanılmaz hale geldi ayrıca ‘sembolik’ birçok işyeri ateşe verilmişti. 7 kişi yaralandı ve 20 kişi gözaltına alındı.

van3

8 Ekim 2014

8 Ekim günü sabah saatlerinde Van Ferit Melen havaalanına il dışından polis sevkiyatı gerçekleşti. Öğlen saatlerinde ise bir önceki gün yaşanan çatışmalarda açılan ateş sonucu yaşamını yitiren Hamdi Caner’in cenazesi binlerce yurttaşın ve HDP Van milletvekili Özdal Üçer’in katılımı ile toprağa verildi. Cenazenin ardından taziye çadırına yürüyüşe geçen kitleye polisin gaz bombası ve tazyikli su ile saldırmasıyla çatışmalar yeniden başladı. Aynı saatler içinde Van Adliyesi önünde toplanan baroya bağlı avukatlar, Kobanê’ye yönelik saldırıları protesto etmek için yürümek istedi. Polis yürüyüşe izin vermeyerek avukatlara müdahale etti. Eğitim Sen üyelerinin Feqiyê Teyran parkında yapmak istediği basın açıklamasına izin verilmedi. Van merkezde yaşanan çatışmalar esnasında ise Bahçıvan mahallesinde bir grup (7-8 kişi) Hüda-Par’lı ellerinde sopalarla ortaya çıkarak direnişlerin üzerine yürüdü. Gece saatlerine kadar devam çatışmalarda şehir merkezi kısmen sakinleşirken, Van’ın Hakkari, Ağrı, Bitlis ve İran bağlantı noktalarına barikatlar kuran direnişçiler özellikle Hacıbekir ve Şabaniye mahallelerinde polisle çatışarak, polisin mahallelere girmesine izin vermedi. Günün sonunda 50’ye yakın kişi gözaltına alınırken, 2’si ağır 10 kişi yaralandı. Yüzüncü Yıl Üniversitesi pazartesi gününe kadar eğitime ara verdi.

van4

9-10-11 Ekim 2014

Kepenklerin tamamının kapalı olduğu kentte DBP İl Örgütü öncülüğünde 9 Ekim komplosuna ilişkin saat 12.00’de Feqiyê Teyran Parkı’nda yapılan basın açıklamasının ardından polisin müdahalesi başladı ve çatışmalar şehrin içine yayıldı. Polis ve özel hareket timleri özellikle kent merkezi bağlamında Cumhuriyet ve Maraş caddelerini abluka altına aldı. Bir önceki gün ortaya çıkan Hüda-Par’lı grup bugün polis güçlerinin çekim alanında direnişçileri tehdit ve hakaret içerikli sözlerle kışkırtmaya çalıştı. Fakat çatışmalar yoğunluklu olarak Hacıbekir, Karşıyaka, Akköprü, Şabaniye ve Beyüzümü mahallerinde devam etti. Van’ın Beyüzümü Mahallesi’nde çıkan çatışmalar devam ederken, polisin açtığı ateş sonucu Yunus Aktaş ve Savaş Yücedağ isimli 2 yurttaş ağır yaralandı. 10 Ekim günü HDP eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın bir önceki gün yaptığı açıklamalar üzerine daha sakin geçti. Fakat Van’ın İpekyolu ilçesinde bulunan Mezopotamya Gençlik Araştırma Merkezi Derneği (MEGAM-DER) binası polisler tarafından basılarak tahrip edildi.

11 Ekim sabah saatlerinde, Van’ın Beyüzümü Mahallesi’nde 9 Ekim’de çıkan çatışmalar esnasında, polisin açtığı ateş sonucu ağır yaralanan Yunus Aktaş yaşamını yitirdi. Yunus Aktaş’ın cenazesi aralarında HDP Van Milletvekili Özdal Üçer, DBP Van İl Başkanı Musa İtah, belediye eş başkanlarının da bulunduğu binlerce kişinin katlımı ile toprağa verildi. Cenaze sonrası polisin saldırısına uğrayan kitle uzun süre boyunca Hacıbekir mahallesinde polisle çatıştı. Aynı gün içerisinde Kobanê’deki çatışmada yaşamını yitiren Remzi Kurt (Rêzan Marînus) için Van’ın Hacibekir mahallesinde mevlit verildi.

van5

Kürdistan genelinde ve Kürt iradesinin varlık gösterdiği tüm bölgelerde uygulanan imha ve inkar politikalarına karşı ortaya çıkan eylemselliğin en yoğun yaşandığı yerlerden birisi olan Van’da halk, özellikle Kürdistanî kurumlar tarafından serhildan çağrısının yapıldığı ilk günden beri büyük bir katılım ile sokaklarda Kobanê’yi sahiplenmek adına devlet güçleri ve devletin palazlandırdığı çetelerin saldırılarına karşı büyük bir direniş gösterdi. Yaşanan olaylar sonucu AKP’li Van Büyükşehir Belediyesi Meclis üyesi Naif Sağlam, “Bir Kürt olarak Kobanê’de yaşanan soykırıma ortak olmayacağım ve bundan sonra hep karşısında duracağım. Bugüne kadar yanlış yerde durduğumu fark ettim bu nedenle AKP’den istifa ediyorum” diyerek,  AKP’den istifa etti. AKP’nin bir diğer Van Büyükşehir Belediyesi meclis üyesi Hakkı Cemal de, IŞİD çetelerinin Şengal’e yaptığı saldırıların ertesinde partisinden istifa etmişti.

Ekim Serhildanı – Başkale

12 Eylül faşizmi sonrası sistem partileri eli ile palazlandırılan yerel feodal güçlerin mutlak iktidar alanı olması planlanan Başkale 2000’li yıllarla birlikte Kürt Özgürlük Hareketi’nin etkisi ile kendi siyasal mecrasını yaratmada önemli bir yol kat etti. Böylece Hakkari, Yüksekova hattında Van’a doğru açılan toplumsal muhalefetin en güçlü hayata geçtiği alanlardan biri oldu. Başkale 2009 yerel seçimlerinde tüm dengeleri alt üst ederek yerel siyasette halk iktidarına doğru ilk adımı attı. Ardından gelen tüm genel ve yerel seçimler ile referandumlarda yüzde doksanlara varan bir iradi temsille siyasal yurttaşlık bilinci ve pratiğinin önemli bir örneği oldu.

Kürdistan ve Türkiye kentlerinde yaşanan tüm anti demokratik uygulamalara kitlesel sokak eylemleri ile destek verme geleneği de bu süreçte kök saldı. Son olarak Kobanê eylemliliklerinde Başkale bir bütün olarak hayatı durdurdu. Bir yandan sokaklarda kitlesel protesto gösterileri yapan Başkaleliler bir yandan da Kobanê halkına yardım yetiştirmek için seferberlik ilan etti.

İlk olarak 13 Eylül’de DÖKH, DBP ve Belediye tarafından başlatılan Rojava ve Şengal yardım ve seferberliği, IŞİD’in Kobanê’ye saldırması ile gerçekleşen katliamı kınamak ve Kobanê direnişine destek vermek amacıyla 3 Ekim’de yenilendi. Başkale’de 130 köyün katılımı ile geniş kapsamlı bir yardım kampanyası başladı ve 5 tırlık yardım malzemesi toplandı. Toplanan malzemeler durumun aciliyetine göre 3 tır oluşturularak Kobanê sınırına gönderildi. Kobanê direnişine destek vermek için Başkale’de ilan edilen seferberlik kendini Kobanê sınırında ve buradaki direniş çadırında da gösterdi. Başkale halkı Kobanê’ye doğru yola çıkan konvoylar ile direniş çadırında nöbetini sürekli olarak sürdürdü. İlçe DBP başkanlarının da aralarında olduğu gruplar ile direniş alanında sürekli temsiliyetlerini gösterdiler.

6 Ekim 2014

IŞİD çetesinin Kobanê’ye karşı saldırılarını yükselttiği 6 Ekim günü yapılan Kobanê’ye destek çağrısına Başkale halkı muazzam bir katılım gösterdi. Başkale’de eşi benzerine daha önce rastlanmamış kitlesel bir serhildan gerçekleşti. Kobanê’de yaşanan katliama ses verebilme anlamında kadın, erkek, yaşlı, çocuk neredeyse bütün köyleri ile Başkale ciddi bir reaksiyon oluşturdu. Geniş katılımlı gerçekleşen bu hareket serhildan çağrısının yapılması ile başladı.

van6

7-8-9 Ekim 2014

Kobanê’de IŞİD çeteleri ile YPJ güçleri arasında çıkan çatışmalar sonucunda 4 Ekim’de yaşamını yitiren ve defnedilmek üzere Yüksekova’ya götürülen YPG’li Sevik Atak’ın (Nûjiyan Newal)  cenazesinin geçişi sırasında caddeyi trafiğe kapatan ve yürüyüşe geçen kitleye yapılan polis saldırısı ile çatışmalar başladı. Van-Hakkari yolunda gençler barikat kurdu. Kepenklerin açılmadığı ilçede polis ile yurttaşlar arasında gerçekleşen çatışma sırasında darp edilerek gözaltı yapan polisin “Yaşasın IŞİD” sloganlarıyla halka saldırması DİHA kameraları tarafından kaydedildi.  İlçede çatışmalar gün boyu devam etti. Zaman zaman polis geri çekildi ve jandarma saldırıda bulundu. Kale Mahallesi’nde kadınlar polisin mahalleye girişini sokağa çıkarak engelledi. Eylemler sırasında devlet güçlerinin saldırgan tutumuna karşı eylemciler egemen iktidarın en temel sembolü olan Mustafa Kemal büstünü ateşe vererek tepkisini ortaya koydu.

van7

IŞİD çetelerinin Kobanê kantonuna yönelik saldırılarını protesto etmek amacıyla  Kürdistan ve Türkiye kentlerinde başlayan serhildana, Başkale halkı 3.gününde de ( 8 Ekim ) kepenk kapatarak ve alanlara çıkarak devam etti. Çarşı merkezinde yapılan basın açıklaması ardından 10 dakikalık oturma eylemi gerçekleştirmek isteyen halk, Çevik Kuvvet’e ait zırhlı bir araç ile kışkırtılmaya çalışıldı ve olaylar başladı. Polisin yoğun saldırısı sırasında DBP İlçe Başkanı Senar Yeşilırmak polisin attığı gaz kapsülünün vücuduna isabet etmesiyle yaralandı. Akşam saatlerinde Hamit Caner’in katledildiği haberinin gelmesi ile ilçede tansiyon gece boyunca devam etti.

Başkale’de 9 Ekim’e, 9 Ekim Komplosu protestoları ile başladı. Kepenklerin kapalı olduğu ilçede halk DBP ilçe binası önünde toplanarak çarşı merkezine doğru yürüyüşe geçti. Bu protesto eylemleri sırasında halka devlet güçleri tarafından gerçek mermilerle ateş açıldı. Polis DBP ilçe binasını ablukaya alarak ilçe binasını taradı ve coplar ile  binanın camlarını kırdı. Saldırıda çok sayıda kişi de yaralandı. Yaralıların bir bölümü hastaneye götürülmek yerine İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Yaralılar için sağlık çalışanları polis tarafından emniyete götürüldü. Çatışmaların şiddetlenmesi ile gerçek mermi kullanan polis 9 Ekim protestosuna helikopterler ile havadan ilçeye gaz bombası atarak ve plastik mermi ile ateş açarak saldırmaya devam etti. Yaşanan çatışmalar sırasında aralarında Dicle Haber Ajansı muhabiri Erdem Mühürci ve basın çalışanlarının da bulunduğu 25 kişi gözaltında tutuldu. Akşam saatlerinde Erdem Mühürci’nin de olduğu 3 basın çalışanı serbest bırakılırken, olaylar karanlık ile birlikte son buldu.

van8

10 Ekim 2014

10 Ekim günü, IŞİD çetelerinin Kobanê’ye yaptığı saldırılara ve devlet terörüne karşı sokaklarda ciddi bir direniş sergileyen halk 3 günün ardından kepenkleri açtı. Başkale merkezde hayat normale dönmeye başladı. İlçe halkı için eylemlerin sona ermesinde Abdullah Öcalan’ın sağduyu mesajı birincil etken oldu.

Kobanê’ye  yönelik saldırıların 3 gün boyunca protesto edildiği Başkale’de gözaltına alınan 17 kişi emniyet işlemlerinin ardından savcılığa getirildi. Savcılık ifadelerini ardından 15 kişi serbest bırakılırken, 2 kişi “Kamu malına zarar vermek” iddiasıyla tutuklandı.

Kuzey Kürdistan ve Türkiye kentlerinde Kobanê direnişini sahiplenmek için ortaya çıkan serhildana yapılan destek çağrısında Başkale, olağanüstü bir katılım gösterdi. Yaşanan olaylarda ilçe merkezi savaş alanına döndü ve ilçe merkezi neredeyse işgal altına alındı. Başkale Serhildanı’nına dair dikkat çekici noktalardan biri kitlenin yapılan serhildan çağrısıyla tavrını net bir şekilde göstermesi ve yine Abdullah Öcalan tarafından yapılan çağrı ile eylemliliğini sonlandırması idi. Olayı yerinde inceleyen gazeteci Naif Yaşar, yaptığımız görüşmede Başkale serhildanın bir diğer önemli yanının da devlete yakın ailelerin ve aşiret ağalarının çocuklarının da bu süreçte Kobanê direnişini sahiplenmeleri olduğunu söyledi. Bunun da direnişin dönüştürücü yanını göstermesi açısından dikkate değer bir durum olduğu görüldü

Ekim Serhildanı – Erciş

Van’ın Erciş ilçesi tarihsel olarak farklı momentlerin bir araya geldiği, güç dengelerinin keskin kırılmalar sonucu oluştuğu ve her kırılma sonrası iktidarın kendini yeniden ürettiği bir yerdir. 1915 Ermeni Tehciri ve 1930 Zîlan Katliamı ile beraber yaşanan travma ve travma ertesi yıllarda devam edecek (bütünüyle yok olduğunu söyleyemeyiz) olan Türk devletinin sömürgeci uygulamaları Erciş üzerine düşünmeye başlarken elimizdeki en önemli araçlardır. Erciş, uzun yıllar boyunca iktisadi ve siyasal yaşamın ‘yerliler’ ve ‘reisler’ tarafından belirlendiği devletin kendini aileler üzerinden iskan ettiği bir yerdir. Yıllar içinde Kürt Özgürlük Hareketinin kazandığı ivme, ilçedeki yerli-köylü dengesindeki değişmeler ve 2011 depremi sonrası devlete karşı oluşan negatif hava 2014 seçimlerinde kendini göstermiştir. İlçenin tarihinde ilk kez bir Kürt yanlısı parti (BDP) seçimleri kazanmıştır. Devlet yanlısı algı zayıflamasına rağmen örtük bir politik zemin üzerinde kültürel kutuplaşma devam etmektedir. Bu uzun girişin amacı Erciş’in hem Van özelinde hem de Kuzey Kürdistan kentleri içinde nevi şahsına münhasır bir profili olduğunu kaba hatları ile çizebilmek içindir.

IŞİD çetelerinin Kobanê Kantonu’nda Kürtlere yönelik yürüttüğü işgalin geri dönüşü olmayan bir noktaya geldiği 6 Ekim akşamı, Kürt siyaseti tüm Kuzey Kürdistan Halkına sokaklara taşarak yaşanan durumu protesto etmeye dönük bir çağrı yapmıştır. Çağrının öncesinde, son bir ay içinde Erciş’e 3 YPG gerillasının, Nuri Barak (Baran Serhet) ve Servet Toro (Rûbar Şervan) ve Kazım Dağ (Hebûn Serhat), cenazesinin gelmesi ve 4 Ekim günü gelen son gerilla cenazesi (Kazım Dağ) sonrası polisin cenaze konvoyuna saldırması sonucunda ilçede çıkan olaylarda dört kişi yaralanmıştı.

7-8-9 Ekim 2014

Serhildan çağrısının bir gün ertesi 7 Ekim günü ise Erciş ilçe merkezinde Kobanê’nin IŞİD çetelerince saldırıya uğramasını protesto etmek için esnafların kahir ekseriyeti kepenk açmamışlardı. Ancak uyarıları dikkate almayan ve bayram olmasına rağmen sayıca azda olsa çarşı merkezinde açık iş yerleri de bulunmaktaydı. Kobanê’ye yapılan IŞİD saldırılarını protesto etmek isteyen bir bölümü Erciş ve Erciş’in köylerinde ikamet etmekte olan halk saat 10:00’dan itibaren Kışla Caddesi ve Zeylan Caddesi başta olmak üzere şehir merkezine doğru yürümeye başladı. Kitle DBP ilçe binası önünde bir araya gelerek, AKP ilçe binasına doğru yürüyüşe geçti. Kitleye izin vermeyen polis ile halk arasında yaşanan tartışmalar sonrası çatışma çıktı. Zeylan, Atatürk ve Dalan Caddelerinde direnişçilere polisin tazyikli su, biber gazı ve plastik mermi ile müdahale etmesi ve direnişçilerinde karşılık vermesi üzerine çatışmalar tüm sokaklara yayılarak şiddetli bir şekilde devam etti. Tüm ilçeye yayılan çatışmalar esnasında direnişlerin baskın gelmesi sonucu geri çekilmek zorunda kalan polisin kalkan, cop ve biber gazını ele geçiren direnişçiler, başta Ziraat, Halk ve İş Bankası olmak üzere devlet kurumlarını ateşe verdi. İlçe kaymakamlığını taş yağmuruna tutan direnişçiler, Atatürk ve İnönü caddeleri üzerinde toplanarak yeniden AKP ilçe binasına doğru yürümeye başladı. Saat 15:30 sularında direnişçiler Erciş’in çarşı merkezinde ciddi bir üstünlük sağladı. Direnişçiler bu noktadan sonra birçok dükkanı ve binayı ateşe verdi. Ateşe verilen binaların birçoğu kamu kuruluşu, banka, siyasi parti merkezi olmakla beraber ekseriyeti işyerleriydi. Yaklaşık iki saatlik bir zaman dilimi içinde Erciş ilçe merkezi alevler içinde kalmıştı. Güvenlik güçlerinin ve takviye kuvvetlerin oluşan durumla baş edememesi üzerine 18:00 sularında sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

van9

Sokağa çıkma yasağı ilan edildikten sonra direnişçiler kademeli olarak ilçe merkezini terk etmiş ve çatışmalar kesildi. 8 Ekim günü sokağa çıkma yasağı devam etti ve ilçenin merkezine asker konuşlandı. Kısa süreli olmakla beraber Yeşilova Mahallesi, Zeylan ve Dalan caddelerinde çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalarda polis biber gazı ve plastik merminin yanında gerçek mermilerle de direnişçilere saldırdı. Saat 16:00 sularında sokağa çıkma yasağı sona erdi ve valilik bünyesinde hasar tespit çalışmaları için kaymakam ve alay komutanı Erciş sokaklarını gezmeye başladı.

van10

8 Ekim akşamından başlayarak 9 Ekim günü de devam eden gözaltı operasyonları başladı ve ilk etapta aralarında TUHAD-DER Erciş sözcüsü Fevzi Can’ın da bulunduğu 50 kişi gözaltına alındı. Devam eden günlerde ilçede çatışma olmamasına rağmen her gün onlarca kişinin gözaltına alınmasına devam edildi.  Bugün (16 Ekim) itibariyle yapılan gözaltı sayısı tespit edilememektedir. Ayrıca gözaltındaki insanlar fiziksel şiddete maruz kaldı. Emirhan Sağlam ise gördüğü işkenceler sonucu gözaltından çıktıktan sonra hastaneye kaldırıldı. Gelinen son aşamada tutuklu sayısı 19’dur. Erciş ölçeğinde ‘devlet’ tarafından yapılan hasar tespit çalışmalarının sonuçlarına göre 4 banka şubesi, kaymakamlık ve henüz kullanıma açılmamış belediye binası, iki parti binası, 97 iş yeri zarar görmüştür. Bu işyerlerinden 32 tanesi ise kullanılmaz hale gelmiştir.

Eylemlerin en çatışmalı geçtiği ilçelerden biri olan Erciş’in Kobanê duyarlılığı özellikle Kobanê’den gelen şehit cenazeleri ile beraber yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. Ayrıca 2009 yılında yapılan yerel seçimlerin sonucuna isyan eden yurtsever kitle ile polis arasındaki çatışmada ‘yerli’ esnafın polislerle beraber direnişçileri taşlaması da hatırlardadır. Fakat bu üst üste binen hassasiyetleri ilçenin geneline yaymak da doğru değildir. Bugün Kobanê’ye büyük ve güçlü bir isyanla karşılık veren Erciş, bir olağanüstü hal rejimi ile karşı karşıya kalmıştır. Devlet, yaşanan olayların ertesinde, ekonomik mağduriyet söylemi ile şiddetin eleştirisini veren ‘yerli’ nüfus üzerinden kendi OHAL hukukunu oluşturmuştur. Öğrencilerin okullarından, yurttaşların evlerinden sorgusuz sualsiz alındığı bir durum söz konusudur. Sonuç olarak Kobanê protestoları ile başlayan Ekim Serhildanı Erciş’in 100 yıllık tarihinden azade bir şekilde düşünülemeyecek bir fotoğraf ortaya çıkarmıştır.

Ekim Serhildanı – Muradiye

Kobanê’ye yönelik saldırıların protesto yürüyüşüne polis saldırısı ile başlayan ve gün boyu çatışmaların sürdüğü Muradiye’de, polisler direnişçilerin üzerine panzerler ile saldırdı. İkinci gün daha şiddetli bir şekilde devam eden çatışmalarda polisin direnişçilere karşı gerçek mermi kullanması sonucu 32 kişi yaralandı. Olaylar esnasında Belediye Eş Başkanı Mehmet Ali Tunç polisin attığı gaz bombasının sırtına isabet etmesi sonucu yaralandı. 3gün boyunca devam eden olayda 40 kişi yaralandı Gözaltına alınan 50 kişiden 39’u emniyetteki ifadelerinin ardından savcılığa sevk edildi. 28 kişi savcılıkta serbest bırakılırken, tutuklanma talebi ile mahkemeye sevk edilen 11 kişi, “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla tutuklanarak, Van F Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderildi.

van11

Ekim Serhildanı – Çaldıran

Bayramın üçüncü gününde AKP kurmayı Süleyman Soylu’nun ve Van AKP milletvekillerinin Çaldıran’da protesto edilmesi ile başlayan gerginlik Kobanê eylemleri ile devam etti. Serhildan süreci boyunca kepenlerini kapalı tutan Çaldıran Halkı 8 Ekim günü yapılan yürüyüşte polisin saldırısına maruz kaldı. Başlayan çatışmalar tüm ilçeye yayılarak gün boyu sürdü. Çıkan çatışmalarda ilk üç günün sonunda 17 kişi gözaltına alınırken, 1 kişi ise yaralandı. İlerleyen günlerde ilçede başlatılan insan avında evlere yapılan baskınlarda 8 kişi tutuklandı ve hemen ardından Çaldıran’daki Kobanê protestolarında hiç kimse hayatını kaybetmediği halde zabıta Abdulaziz Adıyaman ve 7 kişi ‘kasten cinayet’ suçundan tutuklandı.

van12

Ekim Serhildanı – Özalp

Özalp’ta serhildan öncesi, 25 Eylül günü Kobanê’de şehit düşen YPG gerillası Mahmut Zengin’in (Brûsk Serhed) cenazesi binlerce kişinin katılımı gerçekleşirken IŞİD saldırına karşı TC iktidarı sorumlu tutulmuş ve AKP ilçe binası yağmalanmıştı. Serhildan ile beraber başlayan Kobanê protestoları bağlamında ise 7-8-9 Ekim 2014 tarihlerinde tüm kepenkler kapatıldı. 9 Ekim günü Abdullah Öcalan’a yapılan komployu protesto amaçlı Özalp halkı 11:00’de DBP binası önünde toplandı. Şehit Astsubay Erkan Durukan Kışlası önünde askerler ve AKP ilçe binasın önünde ise çevik kuvvet hazırdı. Halka hiçbir uyarıda bulunmadan polis saldırısı oldu. Çıkan çatışmada askeri helikopter ile havadan gaz ve sis bombası atılırken çevik kuvvet plastik mermi kullandı. Olaylar sonunda hiçbir işyerine zarar verilmezken 8 kişi gözaltına alındı.

van13

Ekim Serhildanı – Çatak

7-8-9 Ekim boyunca IŞİD’in Kobanê kuşatmasını protesto eden Çatak halkına ilçe esnafının tamamı protestoya destek için kepenk açmazken, öğrencileri okula göndermeyip boykot etti. Polis, yürüyüş yapmak isteyen halka izin vermezken korucu ve askerlerin eşliğinde halka gerçek mermiler ile saldırıların yapıldığı ilçede giriş ve çıkışlar uzun süre kapatıldı. Yaşanan çatışmalarda polis tarafından atılan gaz bombasının bir eve isabet etmesi sonucunda çıkan yangında 3’ü çocuk 4 kişi yaralandı.

van14

Genel Sonuç

Kürt halkının kolektif hafızasında özellikle yakın tarihin güçlü bir imgesi olarak serhildan kavramı, özgürlük hareketinin dönemsel olarak yükselen bir ivmeye sahip olduğu süreçlerin içinden çıkan toplumsal ayaklanmaları işaret etmektedir. Ekim Serhildanı taşıdığı bu tarihsel anlam ile beraber Kobanê direnişine refleks verirken sadece Kürdistan’da değil dünyanın birçok yerinde yapılan eylemlerle serhildan kavramının da sınırları aşan bir anlam kazandığı görülmektedir. Bu tarihsel dönüm noktasına tanıklık eden Van kenti serhildanın ruhuna dönük olarak direnişi odak noktasında tutmayı başarmış, paramiliter güçlerin mücadeleyi gölgelemesine izin vermemiş, Türk Devleti’nin yaşadığı endişenin bir dışavurumu olarak Kürdistan kentlerinde oluşturmak istediği korku çemberini de kırmıştır. Ayrıca Van özelinde Ekim Serhildanı’na dair sarf edilen tüm çabalarda, mücadelenin evrenselliği ile eş zamanlı olarak yerellerin tarihsel sosyolojik fragmanlarına dair güçlü vurgular gözlenmiştir

 

Not 1: Ekim Serhildanı boyunca Van il sınırları içerisinde 2 kişi katledilmiş, 200’ün üzerinde insan yaralanmış, 176 kişi gözaltına alınmış ve ‘örgüt üyeliği’, ‘kamu malına zarar vermek’, ‘polise mukavemet’ suçları ile 77 kişi tutuklanmıştır. Van valiliğinin yaptığı hasar tespit raporunda ise 49 tane sivil ve 47 tane de resmi araç, 396 iş yeri, 11 banka şubesi, 10 siyasi parti binası, 53 tane MOBESE ve trafik lambası ile 18 okul binası tahrip edilmiştir.

Not 2: 2014 yerel seçimleri ile beraber yürürlüğe giren yeni büyükşehir yasası kapsamında Van ili büyükşehir statüsüne alınmıştır. Bu hususta Van’ın merkezi olarak kabul edilen bölgede yeni isimlerle İpekyolu ve Tuşba ilçeleri oluşturulmuştur. Yazımızın ilk bölümü (Ekim Serhildanı – Van) ağırlıklı olarak bu sınırlar içinde yaşanan süreci ele almıştır. Ayrıca Van il sınırları içinde içerik olarak ele alamadığımız Bahçesaray, Edremit, Gevaş, Gürpınar ve Saray ilçelerinde diğer ilçelere nazaran yüksek yoğunluklu bir durum gözlenmese de serhildan süreci boyunca basın açıklamaları yapılmış ve kepenkler kapalı kalmıştır. Edremit DBP binası polisler tarafından basılmış Gevaş’ta gözaltına alınan 5 kişiden 3’ü tutuklanmıştır. Ayrıca Ekim Serhildanı süresince Van’ın tüm ilçelerinden bilgi edinme noktasında yerelden birçok insanla görüşmeler yapılmıştır.

 

Kaynakça

–      http://www.ihd.org.tr/index.php/raporlar-mainmenu-86/el-raporlar-mainmenu-90/2888-kobane-direnisi-ile-dayanisma-kapsaminda-yapilan-eylem-ve-etkinliklere-mudahale-sonucu-meydana-gelen-hak-ihlalleri-raporu-2-12-ekim-2014.html

–      http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/423184?page=16&key=bfd91166296cfbd8115f0d9dc4bd3082?page=1&key=bfd91166296cfbd8115f0d9dc4bd3082

–      http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/423294?page=1&key=861bca9c8693fadc7d69b50178d14ed1

–      http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/423360?page=1&key=861bca9c8693fadc7d69b50178d14ed1

–      http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/423907?page=12&key=bfd91166296cfbd8115f0d9dc4bd3082?page=1&key=bfd91166296cfbd8115f0d9dc4bd3082

–      http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/424390?from=3392673384

–      http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/424095?page=1&key=0b19cc02b7ce2692430e3abac3e4ad47

–      http://www.sehrivangazetesi.com/haber-13673-dbp_ve_baris_anneleri_ak_parti_ilce_teskilatlarini_isgal_etti.html

–      http://www.wanhaber.com/vandaki-olaylarin-net-bilancosu-194575h.html

–      http://baskalenews.com/haber/baskalede-koban-icin-seferberlik-ilan-edildi–5715.html

–      http://baskalenews.com/haber/baskalede-olaylar-ilce-baskani-yaralandi-5734.html

–      http://baskalenews.com/haber/baskalede-hayat-normale-dondu-5752.html

–      http://ku.firatajans.com/news/rojane/polisan-li-wane-eris-birin-ser-girseya-tevli-cenazeye-caner-bu.htm?utm_source=ajansaciwanan&utm_medium=twitter

–      http://rudaw.net/turkish/kurdistan/1410201412

–      http://www.aljazeera.com.tr/haber/vandaki-kobani-protestosuna-77-tutuklama

–      http://m.radikal.com.tr/turkiye/bu_kadari_ancak_turkiyede_olur-1219519

–      http://www.ercishaberi.com/erciste-tutuklu-sayisi-artiyor/13970

–      http://zanenstitu.org/2014-cumhurbaskanligi-seciminde-hdp-sonuclar-ve-imkanlar

–      https://www.academia.edu/3079061/Toward_a_critique_of_non-violence

–      https://twitter.com/tillek_axdad

–      https://twitter.com/AJANSAMED

,

Muş Serhildanı
Cebrail Arslan

Türkiye’nin izlediği IŞİD yanlısı politikalardan vazgeçmesi ve Kobanê’ye koridor açılması için Kürdistan ve Türkiye’nin birçok kent ve metropolünde protestolar yapıldı. IŞİD terörünün Kobanê’de yaklaşan katliamına karşı Türkiye’nin IŞİD’e karşı izlediği politikayı sürdürmesi üzerine 6 Ekim tarihinden itibaren protesto ve gösteriler 4 gün süren serhildanlara dönüştü. 6 Ekim’de başlayıp günlerce devam eden protestolara polis, Hizbulkontra ve ırkçı gurupların saldırması sonucu iyice büyüyen olaylar sonucunda bazı illerde sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Kürdistan, 1990’ları aratmayan tankların askerler eşliğinde kentlere indiği işgal görüntülerine sahne oldu. İHD’den Kobanê raporu ise şöyleydi: 46 ölü, 682 yaralı, 323 tutuklama. ((“İHD’den Kobani raporu: 46 ölü, 682 yaralı, 323 tutuklama”, 15 Ekim 2014, http://www.imctv.com.tr/2014/10/15/ihdden-kobani-raporu-46-olu-682-yarali-323-tutuklama/))

mus4

Muş

Kürt hareketinin son yıllarda yükselişte olduğu bir Kürdistan kenti olan Muş’ta da yakın tarihinde benzeri görülmemiş bir serhildan yaşandı. Kobanê’de yaklaşan katliamın engellenmesi, Türkiye’den insani yardım ulaştırılmasına izin verilmesi, Kobanê’ye koridor açılması ve Türkiye devleti ve hükümetinin izlediği politikalardan acilen vaz geçmesi talepleri ile Muş’ta halk sokaklara indi. Gösterilere karşı gelişen polis şiddetiyle kent savaş alanına döndü.

7 Ekim

7 Ekim tarihinde devam eden gösterilerde Muş’un Gimgim (Varto) ilçesinde bulunan Cumhuriyet Caddesi’nde eczanelerin bulunduğu noktada kitlenin üzerine ateş açan polis 25 yaşındaki Hakan Buksur’u kafasından vurarak öldürdü ve birçok kişi gerçek mermiler ve gaz kapsülleri ile yaralandı. Şiddetli polis saldırılarına karşı kentin her yerinde eylemler yapıldı. Özellikle Gimgim (Varto) ilçesinde yoğun çatışmalar yaşandı. Bunun üzerine Muş Valiliği’nden yapılan yazılı açıklamada, 07.10.2014 tarihinden itibaren, Gimgim (Varto) ilçesinde, 07.10.2014 günü saat 22.30 itibari ile ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Fakat sokağa çıkma yasağına karşılık eylemler devam etti .

mus3

8 Ekim

Kobanê için  Belediye Meydanından halk yürüyüşe geçti. Yaklaşık 4 kilometre yürüyerek Necmettin Dede Parkına gelerek basın açıklaması yapıldı. HDP Muş Milletvekili Demir Çelik ve Ağrı Belediye Başkanı Sırrı Sakık burada konuşma yaptı. Konuşma ardından  polis müdahalesi sonrasında olaylar çıktı.  Daha sonra göstericiler Muş-Bingöl yolunda lastik yakarak, yaklaşık yarım saat şehirlerarası yolu trafiğe kapattı. 

9 Ekim

7 Ekimde ilan edilen sokağa çıkma yasağına karşılık eylemler devam etti. Kentin birçok yerinde eylemler sürdürüldü. Özellikle sokağa çıkma yasağı bulunan Gimgim(Varto) ve Muş’un Kop (Bulanık) ve Malazgir(Malazgirt) ilçelerinde eylemler hız kesmedi. 9 Ekim tarihinde Gimgim (Varto) ilçesinde sokağa çıkma yasağı kaldırıldı.

10 Ekim

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Muş Şubeler Platformu üyeleri, IŞİD’in Kobanê’ye girmesini protesto etti. Emek ve Demokrasi Platformu üyelerinin de destek verdiği açıklama, Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi önünde yürüyüşle başladı. Belediye Meydanı’na kadar yürüyen grup adına açıklama yapan KESK Dönem Sözcüsü Mustafa Demiraydın; “Kendinden olmayana, iktidarına biat etmeyene her türlü baskı ve şiddeti reva gören AKP’nin ileri demokrasi anlayışı; savaşa, ölüm saçan çetelere ve işbirlikçilerine karşı sokağa çıkan halka yönelik devlet şiddetine dönüşmüştür. Şu ana kadar başta Muş’un Varto ilçesinde polis tarafından gerçek mermi ile kafasından vurularak katledilen Hakan Buksur isimli vatandaşımız olmak üzere, 24 yurttaşımız devletin militarist güçleri ve devreye soktuğu paramiliter güçlerin saldırıları sonucu yaşamını kaybetmiş, yüzlercesi yaralanmıştır” şeklinde konuştu. Yapılan açıklamanın ardından oturma eylemi yapan eylemciler daha sonra olaysız bir şekilde dağıldı.

“Kobanê’deki Kardeşlerimiz Ölüyor”

PKK, Muş Organize Sanayi Bölgesi önünde yol kesti. Kimlik kontrolü yapan PKK, daha sonra araçların geçişine izin verdi. Van Gevaş Cumhuriyet Savcısı Ersin Kuşku, PKK’nın yaptığı yol kontrolüne takıldı. Savcı Kuşku, kontrol sırasında neler yaşadığını hukukçuların paylaşım sitesi adalet.org’da yazdı. ‘…Kobanê’deki kardeşlerimiz ölüyor bize yardım edeceksiniz’ dedi bende ‘nasıl yardım edeceğiz’ dedim. ‘Sessiz kalmayacaksınız Kobanê’deki kanın durması için yardım edeceksiniz’ dedi ve bir süre bu yönde propaganda yaptı. Toplam 4 kişiydiler. Arkadan gelen birkaç aracı daha durdurdular.10-15 dk bizi beklettiler. Sonra tamam gidin dediler” dedi.

15 Ekim

Muş’ta 101 sivil toplum kuruluşundan oluşan Muş Sivil Toplum Platformu üyeleri, Kobanê ’ye destek amacıyla sloganlarla yürüyüş yaptı. Muş Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi önünde toplanan sivil toplum kuruluşu temsilcileri, ‘Kobanê’ye destek, barışa davet insanlık görevidir’ pankartı açarak şehir merkezinde sloganlar atarak yürüyüş yaptı. Belediye meydanında toplanan STK temsilcileri adına Muş Baro Başkanı Feridun Taş, basın açıklamasını okudu. Taş konuşmasında: “Erdoğan’ın halk sokaktayken yaptığı “Kobanê düştü, düşüyor” değerlendirmesi halkta büyük bir öfke patlamasına neden olmuş, aynı saatlerde Varto’da 25 yaşında bir gencimizin öldürülmesi yangını daha da alevlendirmiştir. Yine İçişleri Bakanı’nın “yaşananlara misliyle karşılık verileceğiz” açıklaması, öfkenin dozajını arttırmıştır” dedi. Yapılan konuşmalardan sonra STK temsilcileri 5 dakikalık oturma eylemi yaptıktan sonra dağıldı.

DBP ilçe binası önünde toplanan çok sayıda partili, “Şehid namirin”, “Bıji berxwedana Kobané” sloganları ile Buksur’un hayatını kaybettiği caddeye kadar yürüdü. Burada yapılan saygı duruşunun ardında DBP İlçe Başkanı Güven Meşe, kısa bir konuşma yaptı.

Meşe, her gün saat 11.00’de Buksur’un hayatını kaybettiği alanda oturma eylemi yapacaklarını ifade etti. Yapılan açıklama ardından kitle 5 dakikalık oturma eyleminin ardından sloganlar eşliğinde dağıldı.

Sonuç

Kürtlerin kendi yurtlarında gördükleri zülmün ve sömürgeci egemenliğin temsilcisi olarak gördükleri mekânların ve sembollerin serhildanlar sırasında hedef alındığı görüldü. Milazgir (Malazgirt) ilçesinde iki banka şubesi, PTT binası, bir dershane ile bir av bayisi, Kop (Bulanık) ilçesinde PTT binası, bir banka şubesi, 3 kamu aracı ile İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü yakıldı ve birçok iş yeri zarar gördü. Gimgim (Varto) ilçesinde 2 okul tamamen, 4 okul ise kısmen yandı, 6 okulun ve milli eğitim müdürlüğünün ise camları kırılırken, PTT binası ile İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü binası, bir Kur’an kursu ve av bayisi kullanılamaz hale geldi.  Varto’da en şiddetli eylemlerin yaşandığı bu serhildanda aynı zamanda çok amaçlı bir salon, kütüphane, sergi salonu, atölyeler ile idari ve teknik mekânların bulunduğu kültür merkezi büyük zarar gördü. ((“Eylemler sonrası hayat normale dönüyor”, 11 Ekim 2014, http://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/194021.aspx)) Muş merkez ve kentin birçok yerinde kamu binaları ve araçları başta olmak üzere işyerleri de zarar gördü. “Protestoların yaşandığı Muş’un Milazgir (Malazgirt) ilçesinde yine gözaltına alınan 35 kişi, emniyet işlemlerinin ardından savcılığa sevk edildi. Savcılık ifadelerini ardından 29 kişi serbest bırakılırken, 6 kişi tutuklanarak Muş E Tipi Cezaevi’ne gönderildi.” ((“Kobanê serhildanında 4 günlük bilanço: 1213 gözaltı, 20’si çocuk 183 tutuklama”, 14 Ekim 2014, http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/424849?from=1515596325))

Kaynakça

–      http://www.mus.gen.tr/haber-29002-mus-eylemlerde-okullar-tahrip-edildi-haberi.html

–      http://www.musovasi.com/haber-15015-mus%E2%80%99ta_olaylar_devam_etti.html

–       http://www.sanalbasin.com/mus-gazeteleri/manset/gunaydin-mus-musta-kobaniye-en-anlamli-destek-15383-6819175.html

–      http://www.aa.com.tr/tr/turkiye/401682–5-ilcede-sokaga-cikma-yasagi-kaldirildi

–      http://www.firatajans.com/

–      http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/424849?from=1515596325

–      http://www.imctv.com.tr/2014/10/15/ihdden-kobani-raporu-46-olu-682-yarali-323-tutuklama/

–      http://zanenstitu.org/2014-cumhurbaskanligi-seciminde-hdp-sonuclar-ve-imkanlar/

,

Agırî Serhildanı
Ali Sarı

2009 yerel seçimlerinde AKP’nin Ağrı Belediyesi’ni DTP’ye ait olan 3200 oy’un geçersiz sayılması sonucu kazanmasının ardından DTP yönetiminin itirazları reddedilmişti. Bu şaibeli sonuçlara karşı yapılan demokratik eylemler şiddetle bastırılmıştı. Uzun yıllardan sonra Ağrı halkı ilk defa sokağa çıktı. Kullanılan oyların 16 defa sayıldığı 2014 seçimlerinde ise BDP 16 sayımın tamamında birinci parti çıktıysa da seçimler iptal edildi ve 1 Haziran 2014 tarihine ertelendi. AKP hükümeti 1 Haziran tarihinden bir hafta önce çevre illerden gelen takviye polis ekipleri, geniş güvenlik önlemleri gibi bilindik devlet retoriklerini seçim gerekçesiyle öne sürüp sokakları hareketlendirse de BDP sandıkta %51 oy oranıyla Belediye seçimlerini kazandı. Aynı minvalde Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demirtaş Ağrı’da %61.25 oranında oy aldı. IŞİD çetelerinin Şengal’e olan saldırılarından sonra kurulan yardım çadırları ile bölgeye sürekli yardımlar yapıldı. Ağrı ili ve ilçelerinde Serhat bölgesinin diğer merkezlerinde olduğu gibi 2014 Ekim Serhildan’ında Kobanê direnişine destek olmak ve Türk Devletinin çetelere verdiği örtük/açık desteği protesto etmek için, yoğun bir devlet şiddetine ve provokasyonlarına maruz kalınmasına rağmen sokaklardan çekilmedi. Halk, Eleşkirt ve Taşlıçay gibi ilçelerde ise on yıllar sonra kendi evinde ışık açıp/kapama ve tencerelerle gürültü çıkarma eylemlerinin yanı sıra ilk defa kepenk kapatma eylemleri gerçekleştirdi.

Ağrı Merkez ilçesinde Kobane’de artan IŞİD saldırılarını ve AKP’nin politikalarını protesto etmek için Dörtyol’da basın açıklaması yapmak isteyen kitle, Cumhuriyet Caddesi boyunca yürüyüşe geçti. Polisin yürüyüşü engellemeye çalışması üzerine dağılmayan kitle yürüyüşünü sürdürdü. Dörtyol’da yapılan basın açıklamasının ardından kitlenin, Rojava halkı ile dayanışma çadırına doğru yürüyüşe geçmesiyle polisin gaz ve tazyikli su ile saldırıya geçti ve buna maruz kalan kitlenin polise karşılık vermesi üzerine çatışmalar başladı. Çatışmaların Lise ve Eski Otogar caddelerinde devam ettiği kentte, yaptığımız görüşmelerde plastik mermi kullanan polisin kitleye alkışlarla destek veren esnafların dükkânına da gaz bombaları attığı, her önüne gelene şiddet uygulayıp olayların daha da kızışmasına sebep olduğu ifade edildi. 3 gün boyunca kepenklerin kapalı olduğu il merkezinde polisin şiddetli saldırıları sonucu 5 kişi yaralandı.

agri2

Doğubayazıt ilçesinde olaylar, 7 Ekim günü esnafın, katliamlara dikkat çekmek ve AKP’nin IŞİD çetelerine verdiği örtük/açık desteği protesto etmek için kepenk kapatmasıyla başladı. Günün ilerleyen saatlerinde Kobanê’ye saldıran IŞİD çeteleri ile AKP’nin tutumunu protesto eden binlerce kişi DBP ilçe binası önünde bir araya gelerek, Dr. İsmail Beşikçi caddesinden Belediye Meydanına doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüşe izin vermeyen polis tazyikli su, gaz ve ses bombaları ile saldırınca kitle polisin sert müdahalelerine taş, havai fişeklerle karşılık verdi. Olaylar esnasında İş Bankası, Vergi Dairesi ve İlçe Emniyet Müdürlüğü gençler tarafından taş ve molotof yağmuruna tutuldu. Polisin hedef gözeterek halka saldırdığı olaylarda DHA muhabiri Sedat Budak yaralandı. Çatışmaların sokak aralarında 5 gün boyunca aralıksız sürdüğü ilçede gençlerin ateş yakarak Türkiye-İran transit yolunu trafiğe kapattığı görüldü. Olayların üçüncü gününde gençlerin güçlü direnişi ile karşılaşan polisler yer yer geri çekilmeye başladı. Akşam saatlerinde polislere takviye olarak askerler de tanklarla sokaklara indi. Yaptığımız görüşmelerde askerin şehrin birçok yerinde nöbet tuttuğu ve zaman zaman ilçe merkezinde tur atarak marşlar okuduğu belirtildi. Olaylardan bir gün önce kepenk kapatma başlamıştı ve bu eylemler aralıksız olarak sürdürüldü. Eczaneler ve fırınlar dışında esnafın 8 gün boyunca kepenk açmadığı ilçede, kepenkler 14 Ekim tarihinde açıldı. Serhildan süreci boyunca onlarca masum insanın polis/asker ve devletin örgütlediği IŞİD yanlısı çeteler tarafından öldürülmesinden sonra yine KCK tutuklamaları sürecinde olduğu gibi Kuzey Kürdistan’ın çeşitli illerinde DBP ile ilişkisi olan insanların evlerine baskın yapıldığı, darp edildiği, gözaltına alındığı ve tutuklandığı görüldü. Olaylar sonrasında gözaltına alınan 50 kişiden 40’ı emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye getirildi. Savcılık ifadelerinin ardından 10 kişi serbest bırakılırken, tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edilen 40 kişi “kamu malına zarar vermek” ve “polise mukavemet” suçlamasıyla tutuklanarak, Ağrı Cezaevi’ne gönderildi.

agri3

Ağrı Diyadin ilçesinde gündüz saatlerinde BDP ilçe binası önünde toplanan gençler “Bijî serok Apo”, “Bijî berxwdana YPG” sloganları eşliğinde İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne doğru yürüyüşe geçti. Saat kulesinin bulunduğu alana varan gençler barikat kurarak gaz bombası ile saldıran polisle çatıştı. Çatışmaların sürdüğü ilçede gençler, çeşitli alışveriş mağazalarına ve bir siyasi parti binasına yönelik eylemler yaptılar. Askerlerin ve polislerin bu parti binasını korumaya aldığı ilçede çatışmalar şiddetlenerek akşam saatlerine kadar sürdü.

2014 yerel seçimlerinde AKP’nin kazandığı Ağrı’nın Patnos ilçesi 2014 Serhıldan’ında olayların aralıksız olarak sürdüğü merkezlerden biri haline geldi. Patnos’ta yaşanan olaylar, IŞİD çetelerinin saldırıları sonucunda Kobane’de şehit olan YPG gerillası Yılmaz Bartan’ın cenazesi ilçeye getirildiğinde polis’in kitleye saldırılarıyla başlarken, 4 gün boyunca ilçe merkezinde aralıksız olarak devam etti. Polisin Rojava’ya yardım çadırına yaptığı baskın sonucunda, aralarında DBP’li yöneticilerin de bulunduğu birçok kişiyi gözaltına almasıyla beraber olayların şiddetlendiği ilçe merkezinde belediye binası, belediye araçları, otobüs durakları ve birçok banka ATM’si kullanılamaz hale getirildi.

,

Cizre Serhildanı
Rozerin Diken

Geçmişten bu yana Kürt ayaklanmasının ve direnişinin merkezi olan Cizre;  her zaman Kürt Özgürlük Hareketi’nin etki ve faaliyet alanı içerisinde kalmış, örgütlenmiş ve Kürt hareketi açısından potansiyel bir güç olmuştur. Cizre’nin coğrafi olarak, tarihi İpek yolu üzerinde, Dicle nehrinin her iki yakasında, Suriye sınırında, aynı zamanda Irak sınırına (Habur sınır kapısı) yakın,  Gabar ve Cudi dağlarına eşit mesafede ve ulaşım yolları üzerinde kavşak noktası (Nusaybin-İdil-Şırnak-Silopi) olmuş olması, onu çok eski yıllardan beri kültürün, ticaretin ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin merkezi yapmıştır. Aynı zamanda Türkiye’deki seçimlerde, özellikle 1990’lardan sonra Kürt siyasi partilerinin  %90’ın üstünde oy alması, Cizre halkının direnişi ne kadar büyük bir azim ve kararlılıkla sürdürdüğünün bir göstergesidir. Cizre halkı; Kobane’de IŞİD çetelerinin 15 Eylül’de başlattığı saldırılara karşı YPG-YPJ güçlerinin direnişine çeşitli protestolarla destek verdi.

cizre2

Kuzey Kürdistan‘da 6 Ekim tarihinde halkın direnişiyle başlayan serhildanlar Türkiye’nin birçok iline sıçradı, devletin güvenlik güçleri ve paramiliter gruplarının saldırıları sonucu birçok protestocu hayatını kaybetti. Bu yaşananlar üzerine 2 Ekim’de Kürt Halk Önderi Sayın A. Öcalan: Kobani’de yaşananlar ile “sürecin” ayrılmaz bir bütün olduğunu hatırlatarak herkesi büyük bedellere mal olan bu demokratik yolculuğu ve insanlık mücadelesini sahiplenmeye çağırdı. Cizre Halkı  da  Kobani direnişine destek vermek amacıyla 3 Ekim’de; alkış, slogan ve zılgıtlarla bayramı sınırda geçirmek üzere yola çıktı. Bu esnada Botan-Din–Der, HDP, Meya -Der, KESK ile Cizre Belediyesi Meclis üyelerinin  de katılımıyla bir basın açıklaması yapılarak mazlum Kürt halkına karşı Şengal’de, Maxmur’da  ve son olarak Kobani de yapılan katliamlar lanetlendi. Cizre halkı ise Cudi, Sur, Yafes, Konak mahalleleri başta olmak üzere birçok yerde havai fişekler, silahlar ve, “Bîjî berxwadane Kobanê” sloganları ile ayağa kalktı.

Bayramın 4. günü Rojava sınırının Cizire Kantonuna doğru yürüyen halkın önü askerler tarafından kesildi. Halkın direnişiyle araçlar çekilip askerlerin silahlarına el konuldu. Cumartesi Anneleri’nin katılımıyla olaylar yumuşatılmaya çalışılırken gelen takviye akrep tipi zırhlı aracın halka saldırması üzerine halk savunmaya geçti ve askeriyeye ait zırhlı araç kitle tarafından devrildi. Bütün bunlar yaşanırken Cizre Cadde ve sokaklarına barikatlar kuruldu ve üç mobese direği gençler tarafından kesilerek yakıldı.

Yine Kale Mahallesi belediye caddesi üzerinde bulunan AKP Cizre İlçe Örgütü binasına saldırı düzenlenmesi üzerine Özel Hareket Timleri gruba silahla karşılık verdi.

cizre3

Diğer yandan, Cudi mahallesi ara sokaklarına bir maskeli grup Güneş Oteli ve İpekyolu Cami mevkiinde barikatlar kurup ateşler yaktı, eylemlerin gerçekleştiği yere halk çok sayıda polis ekibine taş ve molotof kokteyli ile karşılık verdi. Polisler de gaz bombaları ile saldırıda bulundu. Yoğun direniş nedeniyle Hükümet Konağı binası başta olmak üzere bütün kamu binalarının etrafı polis ekipleri tarafından çevrildi. Nusaybin, Yefes, İdil, Orhan Doğan Caddelerinde de halk barikat kurup ateşler yakarak yolu trafiğe kapatmaya devam etti. Halka saldırmakta zorluk çeken polis ve Özel Harekât Timleri havaya ateş açıp geri çekilmek zorunda kaldı.

IŞİD saldırılarının yoğunlaştığı, Öcalan’ın Suriye’den çıkarılışının 16. yıldönümü olan 9 Ekim’deki protestolarda ise birçok kişi yaralandı. Nusaybin Caddesi başta olmak üzere bütün cadde ve sokaklara polisin girişi engellenmeye çalışıldı. Birçok işyerine ait güvenlik kameraları kırılıp mobese direkleri devrildi.

Polis ekipleri ise tazyikli su ve yoğun gaz bombalarıyla karşılık verdi. Olay sonucu birçok kişi yaralanırken aynı gün Nur Mahallesinde evinden çıkan Orhan Aşkın(26) adlı genç, polis tarafından silahlı saldırıya uğradı ve Cizre Devlet Hastanesine kaldırıldı. Durumunun iyi olduğu bilgisi verildi. Yaşanan bu olayların şiddetlenmesi ile beraber; İçişleri Bakanı Efkan Ala ile görüşen HDP heyeti çözüm sürecinin hızlanması gerektiğini söyledi. Devam eden olaylarda süratle giden bir polis panzeri yolda oynamakta olan 5 yaşındaki Elif Udal isimli kız çocuğuna çarptı. Panzer olay yerinden hızla uzaklaşırken küçük çocuk Cizre Devlet Hastanesine kaldırıldı. Nur Mahallesinde ise yine evinin önünde oynayan 8 yaşındaki Harun Benzer isimli çocuk, polisin kullandığı av tüfeği saçmasıyla yaralandı. Çocuğu yerinde ziyaret eden Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız polislerin yasadışı av tüfeği kullandığını belirtti.  Artan olaylarla beraber; DBP Cizre İlçe Binası önünde DBP İlçe Örgüt Üyeleri ve STK’ların da katılımıyla binlerce kişi “Biji Berxwadane Kobanê” ve “Kobanê Direnişinin Ruhuyla Uluslararası Komployu Boşa Çıkaracağız” yazılı pankartlarla yürüyüşe geçti. Polis toma ve akrep tipi araçlarla kitlenin önünü kesti. Yapılan açıklamaların ardından oturma eylemi gerçekleştirildi.

Kobanê direnişine katılan Cizre esnafı, eczane ve fırınlar haricinde kepenk kapatmaya devam etti. Gündüzleri az da olsa sakinleşen Cizre,  geceleri tencere tava eylemleriyle hareketlendi. Şiddetlenen ortamda polis birçok yerde geri çekilmek zorunda kalırken, birçok yerde de evlerin içine tazyikli su ve biber gazı sıkarak halkı tahrik etti. Ayrıca; halkın göstermiş olduğu direniş karşısında polis süren eylemler boyunca Nusaybin Caddesine 5 gün boyunca giremedi. Batman ve Diyarbakır gibi yerlerde etkili olan HÜDA-PAR ise halkın yoğun direnişi karşısında Cizre’nin hiçbir yerinde etkisini gösteremedi.

 

Kaynakça

–        http://www.cizrepostasi.com/cizre-halki-kobani-sinirina-dogru-yola-cikti-23028h.htm

–        http://www.cizrepostasi.com/

–        http://www.aljazeera.com.tr/

–        https://twitter.com/AJANSAMED

–        https://twitter.com/cuma_cihan

–        http://www.firatnews.com/

–        http://www.diclehaber.com/tr

–        http://www.bestanuce1.com/

–        http://zanenstitu.org/wp-content/uploads/2014/08/Zan-Enstitu-Secim-Analizi1.pdf

–        http://tr.wikipedia.org/wiki/Cizre

 

–        Not : Fotoğraflar  Cizre Postası imtiyaz sahibi Mesut Güleş ile irtibata geçilerek alındı

,

Amed Ekim Serhildanı
Mustafa Polat

IŞİD çetelerinin Kobanê işgaline karşı, 6 Ekimde Kobanê’den gelen ‘IŞİD’in şehir merkezine girmeye çalıştığı ve bir katliam yaşanılabileceği’ haberi ve HDP’nin acil eylem çağrılarına cevaben zaten meydanlarda olan halk, kitlesel yürüyüşler yapmak, IŞİD ve destekçilerini protesto etmek üzere Amed meydanlarına ve caddelerine çıktı.

Kolluk kuvvetlerinin saldırısıyla ortaya çıkan birkaç küçük çatışmadan başka büyük çapta olay görülmeyen şehirde, 7 Ekim günü devletin paramiliter güçleri tarafından şehrin geneline yayılmış eylemlere saldırılar düzenlendi. Silahlı saldırıyla ilgili gelen ilk haber, şehrin en yoksul mahallesinden biri olan Hançepek’te, Mahfuz Enez’in öldürülmesi oldu. İkinci haber, yine paramiliter saldırıların yoğun olduğu merkez ilçe Bağlar’da Süleyman Kale oldu. Paramiliter güçlerin kolluk kuvvetleriyle birlikte saldırılarını artırması ve buna protestocuların da silahla cevap vermesi on üç kişinin hayatını kaybetmesine ve içinde ATM, okul, PTT, banka binalarının da olduğu yüzden fazla araç ve mekânın kullanılamaz hale gelmesine neden oldu. Olaylar hız kesmeden büyüdü ve de şiddetlendi. Paramiliter grupların da ciddi kayıplarının olduğu ortaya çıktı.

Gelişen bu serhildanın önüne geçmek için devletin güvenlik refleksi aynı gün içinde devreye girdi ve Diyarbakır Valiliği ‘sokağa çıkma yasağı’ ilan etti. 1980 Askeri darbesinden bu yana ilk kez Amed’de sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Buna rağmen protestolar sokaklarda, meydanlarda, caddelerde ve evlerde gece boyu sürdü. Gün içinde uçak seferleri iptal edildi ve bu uçaklarla başka şehirlerden kente asker sevk edildiği sonradan sosyal medyada haber oldu. Aynı gece asker zırhlı araçlar eşiğinde şehre girip kentin stratejik noktalarını ve de valilik, kaymakamlık, adliye gibi devlet kurumlarının etrafında konuşlandı.  Gece boyu protestoların sürmesi üzerine Valilik 7 Ekim günü sokağa çıkma yasağının uygulandığı altı ilçeye (Bağlar, Yenişehir, Kayapınar, Sur, Bismil ve Silvan) sekiz yeni ilçe daha ekleyip (Çınar, Eğil, Ergani, Dicle, Hani, Hazro, Kulp, Kocaköy) sokağa çıkma yasağını Perşembe günü saat 06.00’ya uzatarak uygulamaya soktu.

amed1

Sekiz Ekim günü protestolar önceki güne göre yoğunluğu düşmüş olmasına rağmen neredeyse tüm ilçelere yayılıp gün boyu devam etti. KCK ve Kürdistan Halk İnisiyatifi, devletin Kürdistan’da ilan ettiği sokağa çıkma yasağına uymamalarını ve ‘Kobanê’deki saldırılara karşı Rojava ile dayanışma içerisinde olmaları, halkın sokaktan ve mücadele alanlarından çekilmeyip serhildanları sürdürmesini istedi. Aynı gün içinde Diyarbakır Barosu, Valilik kararıyla alınan sokağa çıkma yasağının Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle nöbetçi idari mahkemesine başvurdu.

Polis şehirde mahalleleri ablukaya alıp, evlere baskınlar düzenleyip onlarca insanı gözaltına almaya başladı. Gerginliğin devam ettiği şehirde dokuz ekim günü sabah saatlerinde HDP Grup Başkanvelleri Pervin Buldan ve İdris Baluken ile İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile görüştü. Hemen ardından HDP, DTK ve DBP Amed’de ortak basın açıklaması yaptı. Yapılan açıklamada, genel olarak iktidarın çözüm sürecine dönük yaklaşımının ve Kobanê’deki olası katliama karşı duruşunun halkta bir kırılmaya neden olduğu ve kendilerinin Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile kısa bir iletişim kurabildiklerini belirtip ‘olası katliama karşı diyalogu geliştirmek gerektiğini’ belirttiler. İlerleyen saatlerde Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker de sokağa çıkma yasağının kaldırıldığını açıkladı. Protestolar şehirde gün içinde de yer yer devam etti.

10 Ekim günü polis şehrin birçok mahallesinde operasyonlar düzenleyip insanları gözaltına almaya devam etti. HDP, DTK VE DBP ortak bir açıklama yaparak karşılıklı şiddete başvurulmadan eylemlerin devam edilmesini istedi. 11 Ekim asker ‘olayların durması üzerine’ kışlaya çekildi. Amed’de on 6, 7, 8 Ekim ve sonraki günlerde devam eden serhildanda 13 kişi yaşamını yitirdi. Gözaltına alınan 189 kişiden 45’i tutuklandı, 18 kişinin adli kontrolle tutuksuz yargılanmasına karar verildi.

Kaynakça

–      http://www.ajansafirat.net/

–      http://www.diclehaber.com/tr

–      http://www.ihd.org.tr/

–      http://azadiyawelat.biz/

–      https://twitter.com

Kobanê’nin Anlamı
Henri J. Barkey

 Çeviri: Zeynep Uğur

Kobanê düşse de dirense de Suriye ve Türkiye Kürtleri için

milliyet ve kimlik açısından bir dönüm noktasına dönüştü.

Suriye’nin Kürt şehri Kobanê geçtiğimiz birkaç hafta boyunca İslam Devleti’nin (IŞİD) acımasız kuşatması altındaydı. Şaşırtıcı bir şekilde şehri savunanlar bütün koşulların aleyhlerine olmasına rağmen direndi. Düşse de dirense de Kobanê Suriye ve Türkiye Kürtleri için, Halepçe 1988’de Irak Kürtleri için neye dönüştüyse ona dönüşmesi muhtemel: milliyet ve kimlik açısından bir dönüm noktası.

Halepçe, şimdi Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) denilen Kuzey Irak’taki özerk bölgenin şekillenmesine ve devamına yardımcı oldu. 1988’de, Irak Kürtleri’ne karşı bir soykırım niteliği taşıyan Enfal kampanyasının ortasında, Saddam Hüseyin İran sınırı yakınında, uykudaki Iraklı Kürt şehri üzerinde kimyasal silah kullandı ve çoğunluğu sivil olan yaklaşık 5000 kişinin ölümüne sebep oldu. O dönemde fark edilmese de Halepçe Kürtler’e karşı daha büyük bir kitlesel imha kampanyasının sembolü, aynı zamanda da  insanlığa karşı suçun en bariz örneklerinden biri haline geldi.

Bu, Kürtler için bir kez daha dünyanın susup sessizce izlediği bir olay, zor bir açmaz, daha büyük stratejik amaçlar için sunağa yatırılan bir kurbandı. Saddam Hüseyin özellikle Batı’nın desteğini kazandı; çünkü Saddam o zaman daha büyük bir tehdit olan İran’la düelloya kilitlenmişti.

Bugüne gelindiğinde, Amerikan Hava Kuvvetleri Kobanê civarındaki IŞİD yerleşmelerine karşı sistematik bombalama kampanyasına başlayana kadar şehir büyük ölçüde kendi kendini savunmaya terk edildi. Türkiye’nin Suriye Kürtleri’ni destekleme konusundaki tepkisine karşı temkinli ve endişeli bir şekilde yaklaşan Obama yönetimi önce tereddüt etti; ancak daha sonra IŞİD’in şehrin dış savunmasını aşmasının ve şehri kuşatmasının ardından IŞİD güçlerini bombaladı.

Kobanê’nin bölge üzerinde iki farklı etkisi olacaktır. Her şeyden önce, Kürt ulusunun inşası ve konsolidasyonu için önemli bir işaret teşkil edecektir. Kobanê’yi savunanların kahramanlığı Kürt mücadelesinin kahramanlığına eklenecektir. Unutulmamalıdır ki Irak Kürt güçleri, Irak ordusunu telaffuz etmeye bile gerek yok, sadece birkaç ay önce IŞİD’in kararlı hücumu karşısında ezildi. Şehir ne kadar uzun bir süre boyunca direnirse, itibarı da o kadar büyük olacaktır (ki direniş hâlihazırda efsanevi boyutlar üstlenmekte).

Direnişin efsanevi karakteri üzerine eklenen özel bir tarafı daha var: kadınların savaştaki rolü. IŞİD’in kadınları köleleştiren veya baştan ayağa örten varlığı ile Suriye Kürt Demokratik Birlik Partisi (PYD) cephesinde erkeklerle birlikte savaşan ve ölen çok sayıda kadının varlığı arasındaki çelişki gerçekten çarpıcı. Sosyal medya ve diğer medya organları bu kadınların kahramanlığı ve fedakârlıklarıyla çalkalandı. Kobanê’deki mücadele ve özellikle kadın savaşçıların varlığı Kürt bilgi ve imgeleminde yerini aldı.

Kobanê’deki direniş dünyanın farklı yerlerindeki Kürtler’i ama özellikle de – Türkiye’de hükümetin daha önce cesur bir hamleyle kendi içindeki isyancı Kürt hareketiyle beraber başlattığı barış sürecine rağmen Kürdistan İşçi Partisi’ni (PKK) harekete geçirdi. Türk hükümeti bir ikilemle karşı karşıya kaldı: Müttefiki olan PYD’nin zaferi PKK’nin pazarlık konumunu güçlendirmekle kalmayacak; potansiyel olarak da Suriye Kürtleri’nin kendi sınırları içinde Kürdistan Bölgesel Yönetimi gibi bir özerk bölge kurmasını da mümkün kılacak. Ki bu Ankara’nın gözünde stratejik bir felaket; çünkü doğal olarak Türkiye Kürtleri’ni de aynı şeyi istemeye teşvik edecek. Sadece Türkiye’de şimdiden 36 kişi Kobanê’yle alâkalı eylemlerde hayatını kaybetti.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun söylemlerinden de anlaşıldığı üzere, Türkiye orta vadede kendi sınırları içine bir göçmen akınına neden olabilecek olmasına rağmen Kobanê’de yenilmiş bir PYD’yi tercih ediyor. Türkiye için bu Faustvari bir seçimdi. Kaybettiler. Üstelik Washington’la zor, hatta imkânsız bir pazarlık yürüterek ve IŞİD’in hedeflendiği kadar Suriye Cumhurbaşkanı Beşer el-Esad’ın da hedeflenmesini isteyerek, Türkler her şeyden önce Obama yönetimini yabancılaştırdı. Bu durum Beyaz Saray’ın en sonunda Ankara’nın tercihlerini göz ardı etmesini ve PYD’yle, Türkiye’nin küçük gördüğü ve düşman kabul ettiği bir örgütle, işbirliği yapmasını (en azından bombalamaları yönetmek için) mümkün kıldı.

CENTCOM komutanı Lloyd Austin Suriye’deki Kürtler’den övgüyle bahsediyor: “Kürt savaşçıları daha önce kaybedilen toprağı geri almayı başardılar ve hür insanlar gibi kendi topraklarını korudular.” Amerika’nın Türkiye’nin itirazlarına rağmen Suriye Kürtleri’ne yardım etmesinin, liderlerinin bu zamana kadar Türkiye’yle yakın ilişkide bulunduğu Irak Kürdistanı’nda da ciddi yankıları oldu. Ankara şimdiden hasar kontrolüne başladı: bir başbakan yardımcısı samimiyetsiz bir şekilde Türkiye’nin ABD’yi Kobanê’de PYD’ye yardım etmeye ikna ettiğini iddia etti.

Düşse de dirense de Kobanê pek de öngörülemeyecek bir tarihsel önem üstlendi: Suriye ve Türkiye Kürtleri için, Irak’taki kardeşleri için Halepçe’nin ifade ettiği gibi bir toplanma çağrısı oldu. Dahası Kobanê’nin içinde bulunduğu vaziyet, bir kez daha bütün uluslararası toplumun dikkatini bölgedeki Kürt sorununa çekti.

Henri J. Barkey Lehigh Universitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörüdür.

Bu yazı, 18 Ekim 2014’te The American Interest’te İngilizce olarak yayınlanmıştır 

 

,

Bitlis Serhildanı
Derya Aydın

Kobanê Direnişine Bitlis Günlerce Süren Sehildanlarla Destek Verdi

Türkiye ve dünyanın, Irak Şam İslam Devleti  (IŞİD)’in Kobanê kuşatmasına ve saldırılarına sessiz kalması ve Türkiye’nin IŞİD yanlısı politikalar izlemesi karşısında Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da Kobanê’ye destek eylemleri düzenlendi. Eylemler, Kobanê’ye sınır olan Suruç’taki ‘direniş nöbetindekilere yönelik devletin kullandığı şiddetin durması ve Kobanê’ye koridor açılması talebi etrafında şekillendi.

6 Ekim’den itibaren başlayan gösteriler birçok il ve ilçede serhildanlara dönüşürken, özellikle ilk dört gün yapılan protestolara, başta polis olmak üzere, Türkiye metropollerinde ırkçı guruplar ve Kürdistan’da Hizbulkontra, Hüda-Par ve IŞİD yanlısı çok sayıda gurup saldırı düzenledi. Protestoların büyümesiyle beraber birçok ilde sokağa çıkma yasağı ilan edilirken, Kürdistan’ın bir çok iline ise tanklarla askerler indi. Günlerce süren serhildanların bilançosu ise İHD raporuna “46 ölü, 682 yaralı ve 323 tutuklu” olarak yansıdı. Kısa sürede Türkiye’de birçok ile ve Kuzey Kürdistan’ın bütün kentlerine yayılan eylemler, Kürdistan tarihinin en büyük serhildanı olma özelliğini taşırken, Kobanê için başlatılan bu serhildanın Bitlis’teki ayağında ilk dört günde yaşananlar şöyleydi:

Bitlis

Son yıllarda Bitlis Merkez olmak üzere Tatvan, Hizan ve Ahlat gibi ilçelerde Kürt Hareketi’nin önemli bir yükselişe geçtiği görülmekte; bu yükseliş ise özellikle son yerel seçimlerdeki kazanımlarla kendini belli etmektedir.  IŞİD’in Kobanê’ye saldırması sonrası Bitlis’te birçok destek eylemleri yapıldı. 3 Ekim günü Bitlis ve Siirt illeri ile ilçelerinde farklı tarihlerde çıkan çatışmalarda yaşamını yitiren ve toplu mezarlarda bulunan 44 PKK’linin cenazesi, Bitlis’e bağlı Olek köyünde bulunan “Xerzan Şehitliği”ne düzenlenen törenle defnedildi. Törene yüzlerce yurttaş katıldı. Tören Kobanê’ye destek eylemine dönüştü. Yapılan bu törenlerde sık sık, “Şehîd namirin”, “Bijî berxwedana Kobanê” sloganları atıldı.

7 Ekim günü ise Kobanê’de YPG/YPJ güçleri ile IŞİD çeteleri arasında yaşanan çatışmalarda yaralanarak Mürşitpınar Sınır Kapısı’ndan Suruç Devlet Hastanesi’ne getirilen ve burada yaşamını yitiren Kanî Xerzan kod adlı YPG’li Behzat Yıldırım (22), Bitlis’e bağlı Yukarı Olek köyünde bulunan ‘Xerzan Şehitliği’nde düzenlenen kitlesel törenle defnedildi. Kobanê’de IŞİD’in saldırıları şiddetlenince de, “Türkiye devletinin izlediği IŞİD yanlısı politikalardan bir an önce vazgeçmesi” ve “Kobanê’ye acilen koridor açılması” talebiyle kentin merkezi ve bütün ilçelerinde halk serhildanlar gerçekleştirdi. Ayrıca bu dört gün Bitlis için eşi görülmemiş bir serhildandı. 1990’lardan sonra Kürt hareketiyle tanışmış bir coğrafya olan Bitlis’in Hizan, Mutki ve Ahlat gibi neredeyse bütün ilçeleri dini muhafazakarlığın derin etkisinde olan yerlerdi-r-. Yakın zamana kadar Norşên (Göroymak) ve Tatvan dışında siyasi parti başkanlıkları dahi yoktu. Ancak özellikle 2009’da Tatvan Belediyesi’nin DTP’nin alması il için dönüm noktasıydı. 2011 genel seçimlerinde Kürt hareketinin Bitlis’ten bağımsız milletvekili çıkarması ile Bitlis’te AKP iktidarı sarsıldı. Ancak son yerel seçimlerde Tatvan’da belediye tekrar AKP’nin eline geçti. 7 Ekim’de başlayan protestoların ilk hedefi AKP Tatvan belediye başkanlığı binasının olması bu nedenle önemlidir. Yurttaşlar belediye binasına molotoflar atarak yaktılar. Öte taraftan korucuların en yoğun olduğu ilçe olan Mutki’de de daha önce görülmemiş protestolar gerçekleşti. Yine yıllarca belediyesi iki ailenin elinde olan ve bunların sürekli Refah partisi, Anap ve son seçimlerden önce Saadet partisinin-sonra AKP’ye geçen- kazandığı yer olan Hizan’da ilk defa belediyeyi DBP aldı. Eşbaşkanlık sistemi de özelde Hizan, genel olarak Bitlis için hayati bir önem taşımaktadır. Çünkü Bitlis yıllarca dini “değerler” üzerinden yönetilen -sömürülen- bir yerdi. Merkezden ilçelere kadar yıllarca Adalet parti, ANAP, son olarak CHP’de yer alan neredeyse tek otorite olan bir siyasi geleneğe (Nakişibendi tarikatının Halidî kolunun Doğu Anadolu’daki en büyük temsilcilerinden sayılan Xews-i Hizanî namıyla tanınan Sıbgetullah Arvasî’nin ailesinden -Şêx- Selehattin İnan, Kamuran İnan Zeynel Abidin Gaydalı, Edip Safter Gaydalı) mahkûmdu. Son yıllarda Kürt Siyasi hareketi Bitlis’te hızlı bir yükselişe geçti. Ayrıca Hizan korucu köylerinin de yoğun olduğu bir yerdir. Ancak son yerel seçimlerde büyük bir farkla belediyeyi DBP aldı. Bölgede geçen sene Xerzan Şehitliği’nin inşa edilmesi ile önemli bir sembolik değer olarak halkı etkileyen diğer bir faktör olduğu belirtilebilir.

7 Ekim

Tatvan

Yurttaşlar, IŞİD’in Kobanê’ye saldırısını protesto etmek amacıyla saat 17:00’da Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) ilçe örgütünün önünde toplandı. Toplanan kitle daha sonra Cumhuriyet Caddesi’nde yürüyüşe geçerek Tatvan Yaşam AVM önünde basın açıklaması yaptı. Yapılan açıklamanın ardından halk oturma eylemi gerçekleştirdi. Burada polis, tayzikli su ve gaz bombası ile protestoculara saldırdı. Bu yaşananların ardından ise protestolar kentin her yerine sıçradı. Çöp konteynırları yakılarak yol ortalarına bırakıldı, yollar trafiğe kapatıldı. Göstericiler ateşler yakarak sloganlar attı. Polis saldırıları sonucu ise çok sayıda kişi yaralandı.

Hizan

Bitlis’in Hizan ilçesinde bir araya gelen yüzlerce kişiye polis gaz bombası ve tazyikli suyla saldırdı. Bunun üzerine göstericiler taş ve molotof kokteylini ‘özsavunma’ amacıyla kullandı. Gece boyunca devam eden gösterilerde PTT gibi kamu binaları ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Hizan İlçe Başkanlığı kullanılamaz hale geldi.

Norşên

Norşên ilçesinde akşam saatlerinde basın açıklaması yapmak isteyen yurttaşlara polisin saldırısı sonucu olaylar çıktı. İlçe merkezinde bulunan banka ATM’leri, Öğretmen Evi, A101 ve BİM marketleri tahrip edildi. Gece geç saatlere kadar süren olaylarda Bitlis-Muş yolu yakılan ateşlerle trafiğe kapatıldı.

8 Ekim

Bitlis Merkez

Bitlis Merkez’de DBP ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) öncülüğünde Kobanê’de yaşananları protesto etmek için kent merkezinde 2 kilometrelik yürüyüş yapıldı. Bini aşkın kişilik kitle kent merkezinde oturma eylemi yaptı. Akşam saatlerinde ise kent merkezinde bir çok noktada ateşler yakılarak yollar trafiğe kapatıldı.  Polis, yurttaşlara gaz bombaları ile saldırdı. Polisin attığı gaz bombaları okul bahçesinde yapılan bir düğünün ortasına düştü. Polisin attığı gazdan birçok kişi olumsuz etkilendi.

Tatvan

Bitlis’in Tatvan ilçesinde DBP Tatvan İlçe binası önünde akşam saatlerinde toplanan yurttaşlar IŞİD çetelerinin Kobanê’ye yönelik saldırılarını yürüyüşle protesto etti. İlçe binası önünde toplanan yurttaşlar Cumhuriyet Caddesi’ne doğru “Biji berxwedana YPG” sloganları ile yürüdü. Yurttaşlar Cumhuriyet Caddesi’ne geldiği esnada polisin tazyikli su ve gaz bombalı saldırısına maruz kaldı. Yurttaşlar polisin saldırısına taşla karşılık verirken, yaşanan çatışma kısa sürede ilçenin birçok mahallesine yayıldı. Polisin attığı gaz bombaları ve plastik mermiler nedeniyle 1’i ağır 3 kişi yaralandı. Gösterilerde 2 kişi de gözaltına alındı. Yurttaşlar Tatvan Belediyesinin camlarını kırarak molotof kokteylleri ile belediye binası ateşe verildi. Çıkan küçük çaplı yangın itfaiyenin müdahalesiyle söndürüldü. Öte yandan ilçede, Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan bankaların camları ve ATM’leri kırılırken, bazı bankalarda yangın çıktı. Cadde üzerindeki MOBESE kameraları da göstericiler tarafından tahrip edildi.

Hizan

Bitlis’in Hizan ilçesinde, Kobanê saldırıları ile AKP’nin tutumunu protesto eden halk ile polis arasında gün boyu yaşanan çatışmalar yaşandı. İlçede sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Valilik tarafından ilan edilen yasağa aldırış etmeyen göstericiler ile polisler arasında çatışmalar sürerken, gün içinde birçok noktada yaşanan çatışmalar nedeniyle ilçe adeta ‘yangın yerine’ döndü. Polisin biber gazı ve plastik mermili saldırısına molotof ve taşlar ile karşılık veren göstericiler, AKP ilçe binasını işgal ederek saatlerce bina çevresinde polis ile çatıştı. Zaman zaman mahallelerde de sıçrayan çatışmalar, akşam saatlerinde ilan edilen yasağa rağmen devam etti.

bitlis2

Norşên (Göroymak)

Bitlis’in Norşên ilçesinde sabah esnafların kepenk kapatması ile başlayan protesto gösterileri akşam saatlerinde yerini polisle çatışmaya bıraktı. Polis, Kobanê’ye yönelik saldırıları presto etmek amacıyla sokaklara çıkarak yollara barikat kuran yurttaşlara gaz bombası ve tazyikli su ile saldırdı. Polisin saldırısına yurttaşlar taşlarla karşılık verdi.

Ahlat

Bitlis’in Ahlat ilçesinde DBP ilçe binası önünde bir araya gelen yüzlerce kişi, “Biji Berxwedana Kobanê” sloganları ve “Çerxa şoreşê” marşı eşliğinde ilçe meydanına doğru yürümek istedi. İlçe meydanına gelindiği esnada polis halka tazyikli su, biber gazı ve gaz bombaları ile saldırdı. Polisin saldırısına taş ve Molotof kokteylleriyle karşılık veren yurttaşlar Ahlat-Adilcevaz-Erciş Karayolunu trafiği kapattı. Çatışmaların şiddetlenmesi üzerine İlçe Jandarma Komutanlığı’ndan getirilen yüzlerce asker de yurttaşlara saldırdı. Çok sayıda kişi polis saldırısında yaralanırken, 4 kişi de gösteriler nedeniyle gözaltına alındı. Dışarıda gösteriler sürerken, Bitlis E Tipi Kapalı Cezaevi’ne tutulan 12 siyasi tutsak ise Kobanê saldırılarını protesto etmek için açlık grevine başladı.

Aynı gün, merkezi Bitlis’in Tatvan ilçesinde bulunan Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Bitlis Toptancılar Derneği (GİMTAT) tarafından Kobanê için yardım kampanyası başlatıldı.

9 Ekim

Bitlis Merkez

Bitlis Merkez’de DBP öncülüğünde yapılan basın açıklaması ve oturma eylemi olaysız geçerken akşam saatlerinde ara sokaklarda polisler ve eylemciler arasında çatışmalar yaşandı. Eylemlerde, ateş yakılarak Bitlis-Mutki yolu trafiğe kapatıldı. Gece geç saatlere kadar devam eden olaylarda polis tazyikli su ve gaz bombalarıyla göstericilere saldırdı. Çıkan olaylardan sonra çok sayıda kişi gözaltına alındı.

Tatvan

Tatvan’da 9 Ekim komplosunu protesto etmek için yapılmak istenen açıklamaya polisin saldırısı ile çatışmalar yaşandı. DBP ve HDP’nin öncülüğünde yüzlerce yurttaş DBP Tatvan İlçe Örgütü önünde bir araya geldi. İlçe binası önünde toplanan yurttaşlara polis tazyikli su ve gaz bombalarıyla saldırırken, halkın da saldırıya taşlarla karşılık vermesi sonucu olaylar kısa sürede ilçenin tüm mahallerine yayıldı. Hizan Durağı, Kireç Ocağı, Dumlupınar, Esentepe, Aydınlar ve Tuğ mahallelerinde polisle göstericiler arasında uzun süreli çatışmalar yaşandı. Olaylar esnasında çok sayıda işyerinin camları kırıldı. Polisin mahallelerde gaz bombası kullanmasına mahalle sakinleri de tepki gösterdi. Mahalle sakinlerinin tencere çalıp gürültü çıkararak gösterdiği tepkiye polis gaz bombasıyla karşılık verdi. Olaylarda çok sayıda kişi yaralanırken 10’un üzerinde kişi gözaltına alındı. Olaylar gece boyunca ara sokaklarda devam etti.

Mutki

Bitlis’in Mutki ilçesinde Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) bileşenleri öncülüğünde ilçe merkezinde basın açıklaması yapıldı. Açıklamanın ardından kitle ‘Bijî Berxwedana Kobanê’ sloganları eşliğinde dağıldı.

bitlis3

Hizan

Bitlis’in Hizan ilçesinde DBP ve HDP öncülüğünde yapılan basın açıklaması ve oturma eylemi polisin eylem yerine gelmemesi üzerine olaysız son buldu.

Ahlat

Ahlat’ta DBP ve HDP öncülüğünde bir araya gelen yüzlerce yurttaş DBP Ahlat İlçe Binası önünden Selçuklu Meydanı’na kadar ‘Bijî Berxwedana Kobanê’, ‘Bê Serok Jiyan Nabe’ sloganları eşliğinde yürüyerek Selçuklu Meydanı’nda basın açıklaması yaptı. Açıklamanın ardından kitle oturma eylemi yaptı.

Norşên

DBP ve HDP öncülüğünde Norşên ilçe merkezinde Kobanê’de yaşanan olaylar ve 9 Ekim komplosunu protesto etmek için basın açıklaması ve oturma eylemi yapıldı. Norşên merkezde bulunan Roboskî Meydanı’nda bir araya gelen yüzlerce yurttaş, IŞİD’in ve uluslararası komplonun protesto edildiği basın açıklamasının ardından ‘Bijî berxwedana Kobanê’, ‘Bê Serok Jiyan Nabe’ sloganları eşliğinde oturma eylemi yaptı. 20 dakikalık oturma eyleminin ardından kitle sloganlar eşliğinde dağıldı.

10 EKİM 

Zeydan Mahallesi’nde toplanan ve polisin saldırısının ardından dağılan göstericiler, tekrar Bitlis-Mutki karayolu üzerindeki Eski Sanayi Sitesi önünde bir araya geldi. Burada ateş yakan göstericiler, barikat kurarak karayolunu trafiğe kapattı. Gece geç saatlere kadar devam eden olaylarda polis tazyikli su ve gaz bombalarıyla göstericilere saldırdı. Göstericiler saatlerce polisle çatıştı.

Daha sonra Bitlis’te, Kobanê’de IŞİD saldırılarına AKP hükümetinin verdiği desteği protesto eden göstericiler gece boyunca sokaklarda protesto gösterilerinde bulundu. Sapkor Mahallesi’nde bir araya gelen göstericiler, yollarda barikat kurarak gösteri yaptı. Polisin saldırısı sonucu çatışmalar yaşanırken, polis gaz bombası ve TOMA’larla halka saldırdı. Göstericilerin de polisin bu saldırısına taş, havai fişek ve molotof kokteyli ile karşılık vermesi sonucunda çatışmalar çıktı. Yer yer silah seslerinin de duyulduğu çatışmalar saatlerce sürdü. Polis, olayları izleyenlere dahi gaz bombalarıyla saldırdı.

Tatvan

Bitlis DBP ve HDP İl Örgütleri’nin çağrısı ile BDP Bitlis İl Binası önünde bir araya gelen yüzlerce kişi IŞİD çetelerinin Kobanê saldırılarını protesto etti. “Biji Serok Apo”, “Biji berxwedana YPG”, “Biji berxwedana Kobanê” ve “Katil IŞİD işbirlikçi AKP” sloganlarının atıldığı açıklamaya HDP Bitlis milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu da katıldı. Burada yapılan açıklamanın ardından eylem sloganlar ve alkışlar eşliğinde son buldu. Öte taraftan Bitlis’in Norşên ilçesine bağlı Kavunlu (Bizatun) ve Kekliktepe (Misurî) köyleri arasında bulunan alanda ise askeri operasyon başlatıldığı kaydedildi. Alanda çok sayıda askerin zırhlı araçlarla konumlandırıldığı bildirildi.

Haber Kaynakları

http://www.imctv.com.tr/2014/10/15/ihdden-kobani-raporu-46-olu-682-yarali-323-tutuklama/

http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/423752?page=1&key=aef1de8910b8490eb8b6fd6a36043e48

http://www.firatnews.com/news/guncel/bitlis-ve-dogubayazit-ta-kobane-eylemleri.htm

http://hizanhaber13.com/hizan-da-bdp-ve-akp-binalari-zarar-gordu–66.html

http://www.bitlishaber13.com/tatvan-da-koban–gerginligi-olaylar-cikti-4235.html

http://www.bitlisnews.com/bitlis/bitlis-ve-ilceleri-ayakta-h8859.html

http://www.bestanuce1.com/haber/139742/mersin-bitlis-ve-antalyada-kobane-eylemleri

http://www.bestanuce1.com/haber/138761/bitliste-protesto-eylemleri-suruyor

Algıdan Gerçeğe: Özgürlük Arayışında Kürtler
Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî

Kürt meselesi Türkiye’de en temel siyasi-toplumsal sorun olarak çözümünü ararken; Kürtler, tarihleri ve mücadeleleri hakkında imal edilmiş verili “bilgi” ve buna istinaden “çoğunluğun” düşün evreninde Kürtlere dair oluşan algılar, önemle üzerinde durulmayı hak etmektedir. Kökeni daha eskilere uzanmakla birlikte temel olarak Kemalist modernleşme sürecinde Kürtlere dair imal edilen algı; vahşi, medeniyet dışı, kültürsüz, herhangi bir tarihten yoksun, bir halk ya da ulus olma vasfına sahip olmayan, zorla yola getirilip uygarlık alemine kazandırılacak varlıklar biçimindedir. Böyle kodlanıp aşağılanan, nesneleştirilen Kürtler için selamete kavuşmanın yegane çaresi uygarlığın yoluna girmek yani Türkleşmek olarak gösterilmiştir. Bu amaçla yıllarca Kürt kelimesinin dahi yasaklandığı Türkiye’de, ismini zikretmeden Kürtlerin aşağılandığı, zavallı, cahil, ne yaptığının farkında olmayan, bazen komik ama genellikle taassup ve gericiliğe saplanıp kalmış olarak temsil edildiği filmler yapılmış, romanlar ve yazılar yazılmıştır. “Çoğunluğun” Kürt algısının yıllarca bu ideolojik bagajdan beslendiğini göz ardı etmeksizin 1980’lerde gelişen silahlı mücadele ile birlikte Kürt hareketine ve mensuplarına yönelik geliştirilen karşı-propaganda ve söylemin, ifadede değişiklikler olsa da muhteviyatının ve dayanaklarının değişmediği görülmektedir. Anadolu’dan Görünüm ve Perde Arkası gibi programlara çıkarılan itirafçı ve korucular vasıtasıyla imal edilen yeni dönemin algısında Kürtler ve Kürt hareketi mensupları, bozuk Türkçeleri, nedamet getirmiş, yalvaran tavırlarıyla eskinin zavallı ve cahil Kürt’ünden farklı bir tablo çizmemektedir. Türk medyasında Kürtlerin temsili hiçbirşekilde özneleşen, kişilik ve kimlik sahibi bireyler olarak yer bulamamakta, hatta son zamanlarda birçok televizyon kanalında gösterime giren dizilerde Kürt hareketi ve mensuplarına yönelik çok daha aşağılayıcı, karalamaya yönelik bir dil ve üslup geliştirilmektedir. 1990’ların başından beri Kürt realitesine dair tartışma ortamı nispeten imkan bulmuş olsa da Kürtler ve Kürt hareketine dair hakkaniyetli, vicdan sahibi, nitelikli çalışmalara pek de rastlanılmaması bilgi üretimi açısından büyük bir handikap olduğu gibi, “çoğunluğun” algı dünyasının değişmeden devamını sağlaması açısından dikkat çekicidir. Böyle olduğu içinde bugün Türkiye’de yaygın bir insan kitlesinin Kürt hareketine dair algısını bütün kötülüklerin kaynağı, ilkel, cahil, medeniyetten bihaber, kan dökmekten haz alan, kandırılan, yabancı güçlerin oyuncağı olan, aslında kendi iradesi ve düşüncesi olmayan, kendi insanına dahi değer vermeyen, aşağılayan, işkence yapan, hatta sebepsiz yere öldüren, psikopat kişilerin yönlendirmesindeşer odağı haline gelmiş bir örgüt imgesi oluşturmaktadır. Bir taraftan Kürt hareketi bütün kötülüklerin kaynağı, bir korku nesnesi olarak yansıtılırken diğer taraftan sürekli “belinin kırılacağı”, varlığına son verileceği söylemi ile muhayyel bir galibiyet beklentisine koşullanan kitleler motive edilmek istenmiştir. Bu psikolojik savaş söylemine göre, zaten kendi iradesi olmayan, dış destekle ayakta kalan birkaç başıbozuğun haddini bildirmek imparatorluk bakıyesi koca bir devlet için zor bir iş olmayacaktır.

Son günlerde Türk medyasında bu algının sorunlarına işaret eden, bu algıyı çözümün önünde bir engel olarak gören ve “Kürt realitesinden PKK realitesine” (1) geçmek gerektiğini söyleyen cılız bazı sesler duyulsa da hakim medya ve düşün dünyasında ciddi bir değişiklik görünmemektedir. Bu nedenle bir korku kaynağı haline getirilen Kürt hareketi üzerinden Türkiye’de yeni nesiller yetişirken, yalanın yeniden üretimi üzerine kurulu bu mekanizmanın devamı, meselenin çözümü ve gelecek üzerindeki negatif etkisini sürdürmektedir. Çünkü savaş ve barış arasında gidip-gelen 17 yıllık tek taraflı ateşkesler denkleminde Türkiye egemen güçlerinin çözümsüzlük politikalarının önemli bir dayanağını bu algının oluşturduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bugün Türkiye egemen güçleri arasındaki kıyasıya mücadeleye rağmen bu algıısrarla korunmak istenmektedir. Bu konuda sergilenen ittifak, çatışan güçlerin Kürt meselesindeki fikri ortaklığını dışa vurduğu gibi günlük politik çıkarlar uğruna en temel meseleleri bile kurban eden basiretsizliklerine de işaret etmektedir. Modernleşmeci Kemalist zihniyetin değişim karşısında söyleyecek sözü tükenirken, beliren yeni elitlerin sisteme dair düşündükleri eskinin restorasyonunu dini renklerle süslemekten öteye gidememekte, bu da Kürt meselesinin inkar ve savaş geriliminden çıkmasını engellemektedir.

Bu şekilde onlarca yıldır süren Türkiye egemen güçlerinin baskı, susturma ve reddiye siyaseti karşısında, Kürt meselesine dair gün geçtikçe artan tartışmaların niteliği, gerçekçi bir çözüm üretme dinamiği yaratmaktan uzak kalmaktadır. Bu nitelikten yoksun tartışma ortamını belirleyenlerin, egemenlerin kısa vadeli siyasi manevraları ve hâlâ yürürlükte olan psikolojik savaş dolayısıyla meselenin muhataplarını konuşturmama siyaseti olduğu su götürmez bir gerçektir. Ayrıca, sığ bir zeminde gerçekleşen bu tartışmaların Kürt meselesinin yakın (1970-2000) ve erken dönem (20. Yüzyılın ilk çeyreği) tarihselliğinin hala akademik ve entelektüel çevrelerde kayda değer birşekilde ortaya konmamış olması ile yakından ilişkili olduğunun altını çizmek gerekir. Nitekim, bu akademik-entelektüel alandaki nitelikli ve vicdani çalışma boşluğu, yılların baskı-engelleme ve yok sayma pratikleri ile kavrularak günümüze kadar gelmiştir.

Kürt meselesinde, devletin ürettiği ve onu pek sorgulamadan destekleyen akademinin de sürekli dillendirdiği terörizm söylemi ile muhatap alınırlığı engellenmeye çalışılan ve tehlikeli bir biçimde kötülük kaynağı olarak lanse ettirilen bir Kürt hareketi portresinin altında Kürtlerin siyasi, ekonomik ve kültürel hakları görünmez kılınmaya çalışılmaktadır. Silahlı mücadele yöntemini kullanan siyasi hareketleri tecrit etmeye ayarlı ve kolektif politikşiddetin ortaya çıkma sebeplerini tarihsel bağlamından kopararak patolojik bir olguya indirgeyen ulus-devletlerinşiddet tekelini kutsayan terörizm söylemi ciddi anlamda sorgulamayı gerekli kılmaktadır. Yürüttüğü mücadelede milyonları harekete geçiren ve onlarca yıl bu biçimde varlığını sürdüren bir hareketi terörizm söylemiyle marjinalize edip yok saymak, inkar siyasetindeısrar ederek çözümü ötelemekten başka bir anlam taşımamaktadır.

Buna rağmen sistemin sahipleri konumundaki eski/yeni elitler, var olan- oluşturulan statünün (Kürtler açısından statüsüzlüğün) devamını kardeşlik ve birlik kavramları üzerinden çözümsüzlüğe sürüklerken, buna manevi bir anlam atfederek varolan durumu sürdürmekte ve yeniden üretmektedir. Bu söylem son zamanlardaki “açılım” politikalarında da sıkça vurgulanmaktadır. Öyle ki çözüm iradesi babında siyasi bir proje olarak ortaya atılan Kürt Açılımı’nın Milli Birlik Projesi’ne nasıl dönüştüğünü kardeşlik, birlik ve terör gibi kavramları yan yana getirip kullanma başarısınışimdiki hükümetin temsilcilerinden daha iyi gösteren olamazdı: “Hedef milli birlik ve kardeşlik projesidir. Süreç demokratik açılım sürecidir. Burada tabi ki öncelikli sorun terörle, terör sorunuyla mücadeledir.”(2) Çözüm ve kontrol etme aracı olarak görülen ise yine terörle mücadele kavramının yadsınamaz kudretidir. Bu kesimlerşimdilerde hakikati gizlemenin bir aracı olarak nostaljik bir geri dönüşle imparatorluk döneminde çokça kullanılan dini referanslı ve hukuki bir önemi olmayan ümmet gibi kavram ve algılayışları günümüze uyarlamaya çalışarak, Kürt meselesi gibi ulusal ve teritoryal bir konuyu -Kürt toplumdaki dini duyarlılığın da hesabını yaparak- İslami bir vurguyla yumuşak bir biçimde geçiştirerek çözmeyi istemektedir.

Oysa Kürt hareketinin ortaya çıkardığı toplumsal mücadele, hem nevişahsına münhasır mücadele repertuarına sahip olması -özellikle doksanların başından itibaren silahlı ve silahsız/yasal mücadele veriyor olması- hem de mobilize ettiği milyonlarca insan bakımından, dünyanın neoliberal döneminde benzerine pek rastlanmayan bir siyaset pratiği ortaya koymuş olmasına rağmen, hala akademik-entelektüel çevrelerde nitelikli ve sistematik birşekilde ele alınmamıştır. Daha da önemlisi, 1990’larda yaşanan sürecin neden ve nasıl geliştiğine dair yol gösterici bir çalışmanın yokluğunda hem siyasi söylemlerinin hem de akademik-entelektüel çalışmaların ciddi bir analitik boşlukla cebelleşmeleri söz konusudur. Bu boşluğun ana akım veya liberal araştırmacılar-siyasetçiler tarafından doldurulma biçiminin ağırlıklı olarak Kürt hareketinin mücadele sürecine yön verme iradesini görünmez kılarak ve bu mücadelenin bir toplumsal- siyasi hareket olduğu hakikatine sırt çevirerek gerçekleşiyor olması da gerçekçi çözüm önerilerinin ortaya çıkmasına ciddi bir engel teşkil etmektedir. Ayrıca bu durumun devam etmesinde Kürt entelektüel cenahının da oldukça yetersiz, yüzeysel ve meselenin dile getirilişinde ajitatif ve/veya mağdur bir dile sahip olmasının yarattığı olumsuz ve pasif etkide gözardı edilmemelidir. Görünmez kılınan, bir korku nesnesi olarak yansıtılan ve hakkında çok söz söylenmesine rağmen hakikati dile getiremeyen bir çok araştırmayı-çalışmayı Kürt aydınlarının afişe edip alternatifini üretmesi beklenirken, ortaya çıkan tablo, inkara dönük bu çok yönlü ideolojik saldırı karşısında sadece vicdanlara seslenen mağdur bir dilin üretimidir.

Kaldı ki, bilgi üretimi ve yayımı-propagandası açısından yukarıda zikredilen olumsuzluklara rağmen, 30 yıldır süren savaş ikliminde bütün riskleri göze alan önemli sayıda bir Kürt kitlesinin (kadını, genci, yaşlısıyla) Kürt hareketine gösterdiği teveccühün artarak devam ettiği görülmektedir. Hareketi ve liderini sahiplenmedeki bu kararlılık batı cephesindeki mevcut algıyla bağlantılı olarak anlaşılamadığı, anlaşılmasının mümkün olmadığı gibi giderek bütün Kürtleri hedefleyen bir tepkiye dönüşmektedir. Batı cephesi ve doğu cephesi arasındaki bu büyük zihni uçurum gün geçtikce derinleşirken Kürt meselesinin çözümüne dair söylem ve çağrılarda karşı yakaya ulaşmadan uçurumun derinliklerinde kaybolup gitmektedir. Batı cephesinde yeni nesiller yetiştirilirken umacı olarak belletilen Kürt hareketi, doğu cephesinin yeni nesillerinin büyük bir kısmının gözünde özgürlük için savaşan kahramanlar olarak yad edilmektedir. Savaşın yarattığı tahribatı bizzat yaşamlarında, aile bireylerinin ve kendilerinin bedenlerinde ve bilinç dünyasında deneyimleyen yeni nesillerin yaşadığı “duygusal kopuş”tan bahsediledursun, sistemin bunun için öngördüğü tedbir bütün Kürtler için hamasi açılım söylemlerinin yanında yeni zindanlar inşa etmekten öteye gitmemektedir.

Özcesi on yıllardır imal edilen algı ile hakkında oluşturulan algıya zıt düşen bir Kürt ve Kürt hareketi gerçekliği karşımızda durmaktadır. Sistemin verili kodlarında bir türlü iradeleşen, kişilik sahibi özneler olarak kendisine yer bulamayan Kürtler, politik duruş ve tavırlarıyla ve haklarını almakta gösterdikleri kararlılıklarıyla gerçekliğin hiç de yansıtıldığı gibi olmadığını göstermektedirler. Bugünün Türkiye’sinde değişimi dayatan, en örgütlü demokrasi gücünün Kürt muhalefeti olduğu orta yerde dururken, terörizm söylemine yaslanarak buna yüz çevirmek ve hatta yok saymak hiçbir hakkaniyete sığmadığı gibi etik de değildir. Kürt hareketi toplumsal düzeyde yarattığı büyük dönüşümün etkisiyle, demokratik ve özgürlükçü değerlerin önde gelen bir savunucusu ve değişim dinamiği konumundadır. Son dönemde Türkiye’de statükonun yaşadığı büyük zelzelenin ve yeniden yapılanma çabalarının derininde Kürt meselesindeki çözümsüzlük hali ve Kürt hareketinin istenmesine rağmen bir türlü tasfiye edilememesinin yattığı bilinmesine rağmen itiraf edilemeyen bir hakikattir. Kürtler kendileriyle birlikte bütün Türkiye’yi etkilemekte ve değiştirmektedirler. Demokratik ve sosyalist hareketlerin varlık gösteremediği son 30 yılın neo- liberal döneminde, Ortadoğu gibi bir coğrafyada binlerce kadını mücadele içerisine çekerek, etkili bir kadın hareketinin ortaya çıktığı başka bir örneğe rastlamak mümkün değildir. On yıllara yayılan bir savaşı NATO’nun ikinci büyük ordusuna karşı sürdüren ve bunu yaparken “kontrolü” elden bırakmayan bir hareket ve milyonlara varan kitle desteğini kolayından terörizm yaftasıyla hiçleştirmek pek de mantıklı görünmemektedir.

Sonuç olarak; özgürlük arayışındaki bir halkı ve onun mücadelesini hakkaniyetle ele almanın, tanımlamanın elzemliği tespiti üzerinden, çözüm tartışmalarının yürütüldüğü süreçte Kürtlere dair imal edilen algı ve terörizm söyleminin gerçekliği görünmez kılmakla birlikte olası çözümler karşısında bir engel olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Yine akademik- entelektüel alanlar bağlamında düşünülerek, bu alanda faaliyet gösteren bireysel ve kolektif çabaların kapsamlı bir sorgulama ve sorgulatma gayesi ortaya koymaları gerekmektedir. Aksi halde, savaşın kendisine odaklanmayan, Kürt hareketinin iradi eylemlerini görmezden gelen veya meselenin gelişme bağlamını es geçerek meseleden türeyen kopuk temalara odaklanan akademik-entelektüel çalışmalar ortaya çıkmaktadır. Önemli bir analitik boşluk ortada dururken sakat doğmaya mahkum çalışmalar üretmek yerine, ilgili kişi ve kurumların kolektif birşekilde savaş ve Kürt hareketi gerçekliğini ortaya çıkarması ile ‘Bu günlere nasıl gelindi?’ sorusuna cevap aranarak olası çözüm modellerine gerçekçi bir ajanda ile yaklaşmak gerekmektedir. Medyada üretilen yalanlar ya da 30 yıldır psikolojik savaş merkezlerinden yayılan terörizm söylemi üzerinden değil, akademik- entelektüel alanın gerektirdiği kriterler bağlamında yapılacak bilimsel çalışmalarla nitelikli bir tartışma ortamının oluşmasına ve çözüme katkı sunulabilir.

Not: Bu yazı, Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî dergisinin Toplumsal Mücadelede ve Politik Şiddet Hattında Kürt Hareketi temalı 4. sayısının giriş yazıdır. Yazı, 2010 yılında yayınlamıştır.

1.Hasan Cemal, Milliyet Gazetesi, 17.10.2010

2. Dönemin başbakanı R. Tayyip Erdoğan’ın 13 Kasım 2009’da TBMM’de açılım politikasını anlatırken yaptığı konuşmadan alınmıştır.

“90’ları nasıl anlamalı?”
Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî

Başlıktaki soruyu siyasi ve tarihsel bağlamı içinde cevaplayabilmek için, Kürt/Kürdistan meselesinin tarihsel ve siyasal gerçekliğini hatırlamakta fayda var. Bir ulusun kendi kaderini tayin etme/edememe meselesi olarak tarih sahnesine çıkan bir meseleden söz ediyoruz. Bugün de egemenlik paylaşımı meselesi olarak varlığını yakıcı bir şekilde sürdürüyor. 1920’lerde ne olmak istediğine karar verebilecek örgütlülük düzeyinden ve siyasi koşullardan yoksun olan Kürtler, Orta Doğu’da dört farklı ulus-devlet sınırına bölünen bir coğrafyada birbirlerine “komşu” olarak var olabilme mücadelesine girişti. 90’larda on binlerce insanın yaşamını yitirdiği savaşın bu tarihsel kırılmadan bağımsız okunamayacağı açıktır.

Daha detaylı bakılacak olursa, 90’larda yaşanan savaşın da bir tarihselliği var. Kürtlerin tanınma ve kolektif hak talebiyle 1950’lerin sonunda tekrar yöneldikleri mücadelelerinin yirmi beş yıllık bir şiddetsizlik dönemi var. Devletin baskı, asimilasyon ve inkâr politikalarına rağmen ağırlıklı olarak yasal zeminde mücadele veren bir Kürt hareketi 1960’ların sonuna kadar varlığını korudu. Bu yasal zemini kullanma fikri, 1971 darbesi ile ciddi bir yara aldı lakin 70’ler boyunca hâlâ bir seçenek olmaya devam etti. 1970’lerde önce ideolojik çerçevesi ve sonra da benimsediği mücadele yöntemi itibariyle radikalleşen bu hareket, ilk kitlesel mobilizasyon dalgasını 1970’lerin ikinci yarısında yaşadı. Üniversitelerde okuyan sosyalist gençlerin lokomotifi olduğu, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etmesi için başlatılan mücadele, 1970’li yıllarda kentsel alanlarda örgütlenme faaliyeti ile sürdürülürken 1980 darbesi ile sekteye uğradı. Verilen mücadelenin bedeli de ağır oldu. Öyle ki, sonraki on yılını cezaevlerinde, sürgünlerde veya dağlarda, tavizsiz bir baskı rejiminde geçiren bir halk gerçekliği ortaya çıktı. Açıkça söylemekte herhangi bir beis yok; 1984’e kadar Türk devletinin Kürt gençlerinin yürüttüğü mücadeleyi tasfiye edebileceğine olan inancı tamdı. Yasaklama, hapsetme ve mücadelenin maliyetini yükseltme gibi yollarla Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkından muaf tutulabileceğine inanıyordu.

1980’lerin ilk yarısında Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde olanlar, en yerinde tabir ile Kürt hareketi ile Türk devleti arasında yürütülen bir “ontolojik savaş” idi. “Kaybetmek” veya “kazanmak” gibi kavramlarla basite indirgenerek açıklanamayacak bu savaşın temel sonucu, yok olurken yok olmama umudunu sürdürebilme olarak tarif edilebilir. Askeri Cunta henüz hukuksal olarak da Türkiye’yi idare ederken başlatılması planlanan gerilla mücadelesi, Kürdistan İşçi Partisi’nin (Partiya Karkerên Kurdîstan) inisiyatifinde 1984 yılında gidişatı değiştirmeye başladı. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmişti. 1970’lerden gelen siyasi kadrolar ya politik şiddet üzerinden varlıklarını ve mücadelelerini sürdürebilecek ya da siyaseten yok olacaklardı. 1985 yılında bu tehlikeyi atlatan gerilla mücadelesi, 1990’ların başına kadar, kolay kolay tasfiye edilemeyeceğini gösterdi. Kürtlerin on yıllardır kolektif bir biçimde biriktirdikleri yenilmişlik hafızasını tersi istikamete doğru yönlendirebilen bir mücadele süreci başladı. 1990’ların nevi şahsına münhasır bir dönem olarak ele alınmasını gerektiren tarihsel gelişim ise, Kürt hareketinin siyasi pratikler üzerinden yeniden kentlere yönelmesiyle başladı. Gerilla cenazelerinin sahiplenilmesiyle başlayan Serhildanlar aracılığıyla, artık tüm Kürtlerin yaşamını derinden dönüştürecek çok katmanlı yeni bir siyasi mücadelenin temelleri atılacaktı.

Doksanlar ve Devletin Meşruiyet Krizi

Doksanlı yıllar bir yandan şiddet, savaş, zorunlu göç, köy yakmalar ve boşaltmalar, Hizbullah, JİTEM, derin devlet, korucular, kayıplar, faili meçhul cinayetler, cezaevleri, PKK, açlık grevleri ve toplumsal mücadeleler ile anılırken; öte yandan, yükselen siyasal İslam ve kimlik mücadeleleri, hızlı kentleşme ve gecekondulaşma, göç edilen yerlerde dil ve kültür alanlarında yeni mücadele alanlarının açılması, yeniden yapılanan piyasalar ve emek ilişkilerinin dönüşmesini içeriyordu. Kürdistan’da olağanüstü hâl yasalarının ve uygulamalarının sıradanlaştığı bu dönem boyunca devlet ile Kürtler arasındaki en belirleyici ilişki zor ve şiddet oldu. Etnik kimlik temelinde Kürtler ve mezhep çatışması ekseninde Aleviler başta olmak üzere, “öteki”nin maruz kaldığı şiddetin artarak normalleşmesi ve meşrulaştırılması, sadece Kürdistan’da değil Türkiye’nin genelindeki devlet örgütlenmesini ve toplumsal ilişkileri de etkiledi.

Öte yandan doksanlar Kürtler için özgürlük arayışının ve direnişinin kitleselleştiği yıllardır. Bugün Kürtlere ya da 90’lara baktığında salt mağduriyet, yoksulluk ve acı görmek isteyen iktidar yanlısı kalemlerin ve liberal entelektüellerin gör(e)medikleri ya da görmek istemedikleri tarihsel hakikat, bu dönemin başlarında “Kürt hareketinin Türk devletine karşı silahlı mücadele yürüterek milyonlarca Kürdü mobilize etmiş olduğu gerçeğidir” (Toplum ve Kuram, 2011: 17). Kürt hareketinin kullandığı politik şiddet teknikleri ve örgütlenme stratejileri devletin baskı ve şiddet metotları karşısında Kürtleri mobilize etmiş ve serhildanlar aracılığıyla hareket kitleselleşmiştir. (1) 2 Ancak bugün 90’ların sadece mağduriyet ekseni üzerinden ele alınması ve hatırlanması, Kürtlerin faili olduğu toplumsal mücadeleyi ve direnişi görünmez kılma amacına hizmet etmektedir. Kaba milliyetçi yaklaşımların seyreltildiği bu liberal hatırlama biçimi Kürtlerin siyasal iradesini görmezden gelmektedir. Mücadele içinde direnen Kürt özne, mağdur, acı çeken ve ezilen Kürdün gölgesindedir.

Öte yandan, Türk ulus-devlet yapısında 2000’li yılların başında tanık olduğumuz dönüşüm ve yeniden yapılanmayı 90’lı yıllarda yaşanan meşruiyet krizine bir cevap olarak ele almak, dönüşen devlet yapısının sürekliliklerini ve farklılıklarını anlayabilmek için bizlere önemli fırsatlar sunmaktadır. Bu bağlamda Türk ordusu ve PKK arasında süren savaşın dinamiklerini ve yarattığı toplumsal tahribatı iyi anlamak gerekir. 90’lar savaşın en kanlı yıllarıdır, Kürdistan’da gündelik hayat çatışmalar ve yoğun devlet şiddetinin tahakkümü altındadır. Özellikle doksanlı yılların ilk yarısında Türk ordusu ve paramiliter güçler kontrgerilla faaliyetleriyle sivillere karşı sayısız insan hakları ihlâline imza atmışlardır. Yine bu dönemde savaş hukuku defalarca ihlâl edilmiş, uluslararası literatüre de geçtiği üzere devlet kirli savaş yürütmüştür. Binlerce köy koruculuğa zorlanmış, kabul etmeyenlerse yerlerinden yurtlarından edilmiş, işkenceye uğramış ya da öldürülmüşlerdir. “Terörün toplumsal zeminini bitirmek için” binlerce köy ve mezra boşaltılmış, milyonlarca insan yaşadıkları topraklardan zorla koparılmıştır. Zorunlu göç, Kürt hareketinin bölgesel bir iktidar kurma ihtimalini ortadan kaldırmayı hedeflemiş, çatışmanın zeminini kırsaldan kente kaydırmış ve sadece Kürdistan ile ilgili bir mevzu olmaktan çıkarıp Türkiye metropollerine taşımıştır.

90’ların başında Kürdistan’da artan siyasal mobilizasyona cevaben Türk ordusu büyük bütçelerle yeniden yapılandırılmış ve tam anlamıyla bir savaş aygıtına dönüştürülmüştür. OHAL’in ağır bir şekilde uygulanması, koruculuğun dayatılması, köylerin boşaltılması, jandarma içerisinde JİTEM’in, polis içinde de özel timin kurulmasıyla yeni savaş taktikleri geliştirilmiştir. Askeri dilde ‘alan konsepti’ olarak adlandırılan bu strateji ile bataklığın kurutulması yani Kürt hareketinin her türlü insani ve iktisadi kaynaktan uzaklaştırılması ve izole edilmesi hedeflenmiştir (Akça, 2012: 94). Kürt meselesinin sadece bir “askeri asayiş meselesi” olarak anlamlandırıldığı ve ordunun hegemonyasında geçen bu dönemin insani sonuçları çok ağır olmuştur. Kanlı 92-96 döneminden sonra 90’ların sonuna doğru tarafların yenişemeyeceği ortaya çıkmış ve “Kürt hareketi 1990’lar boyunca kitleselleşirken PKK’nin bağımsız bir Kürdistan kurmaya muktedir olamayacağı da Türk devletinin PKK’yi tasfiye edemeyeceği de 1990’ların sonuna doğru netlik kazanmıştı” (Toplum ve Kuram, 2011: 18).

Devletin savaş stratejileri sonucu kentlere göç etmek zorunda bırakılan milyonlarca Kürt, metropollerdeki kentleşme ve emek süreçlerinin parçası olmuş ve buradaki toplumsal yapıyı ciddi ölçüde etkilemişlerdi. Aynı zamanda Kürdistan’da uygulanan kirli savaş politikaları devlet yapısının örgütlenmesini değiştirmiş, ortaya çıkan mafya ve çete örgütlenmeleri sadece Kürdistan’da faaliyet göstermemiş, Türkiye’nin batı tarafında da bir hayli etkili olarak, Özal’la beraber dönüşmeye başlayan ekonomik sisteme kolaylıkla entegre olmuşlardı. Türkiye gündemine Kürdistan’daki savaşla değil de Susurluk’taki kazayla giren derin devlet örgütlenmesi, aslında 90’larda Kürdistan’da yaşanan savaşın, bazı güç odaklarının olağanüstü yetkilerle donatılmasının, dönüşen siyasi ve ekonomik yapının doğal bir sonucuydu.

Zorunlu göçle beraber metropollere yerleşen Kürtler, Kürt hareketine ve Kürt meselesine kentlerde de görünürlük kazandırmış, hareketin metropollerde ve Türkiye genelinde oluşturduğu karşıt-kamusallığın zeminini hazırlamışlardır. Mülksüzleştirilen ve yerlerinden yurtlarından edilen Kürtler, arkalarındaki şiddet dolu tarihleriyle şehirlerde Türk ulus-devletinin şiddet ve barbarlıkla dolu tarihinin görünmeyen parçalarını da hatırlatan cemaatler hâline gelmişlerdir: 1915 Ermeni Soykırımı, 6-7 Eylül Olayları, Rum Tehciri gibi Anadolu’lu Hristiyan grupların katliamları ve zorla göç ettirilmeleri bu dönemde hatırlanmaya başlanmıştır (Üstündağ, 2005).

1990’lar bir taraftan baskı rejiminin güçlendiği ve Kürtler için korku imparatorluğunun yaratıldığı bir dönem olmakla birlikte, öte yandan yasal alanda faaliyet gösteren Kürt partilerinin yükseldiği ve Türkiye’de o güne kadar bastırılmış ve ezilmiş diğer grupların maruz kaldıkları devlet şiddetini ifade edebilecek siyasi dilleri bulmaya başladıkları yıllardır. Feministlerin, Kürtlerin, LGBTİ birey ve toplulukların, Ermeni ve Rumların, solcular ve siyasal İslamcı grupların 1990’larda yükselen politik mücadeleleri ve örgütlülükleri Cumhuriyet dönemi boyunca baskılananın geri dönüşünü ve 1980 Darbesi sonrası yaşanan sessizliğin kırıldığını ifade etmektedir.

Doksanlar boyunca devletin Kürdistan’da giriştiği katliamlar ve köy boşaltmaları, Mehmet Ağar ve Sedat Bucak gibi bazı milletvekillerinin mafya liderleri ve paramiliter örgütlenmelerle olan yakın ilişkilerinin açığa çıkması, paramiliter örgütlenmelerin iktidar sahasını arttırması ve derin devletin görünür hâle gelmesi, Sivas katliamı, “Hayata Dönüş” katliamı, uzun süren ekonomik durgunluk ve savaş ekonomisinden ötürü artan borçlar Türk ulus-devleti için bir meşruiyet krizi yaratmıştır. Kemalist devletin meşruiyet krizi ve hegemonik yapıların güç kaybı muhalif politik örgütlerin eylem, pratik ve söylemlerini güçlendirmiştir. Bunun dışında Avrupa Birliği’yle uyum süreci boyunca, Türkiye üzerine hazırlanan raporlar insan hakları ihlâlleri, ordunun sivil siyasete etkisi konusunda sert eleştiriler getirmiş, “azınlıkların” ve “etnik grupların” haklarını gündeme taşımıştır. Yaşanan meşruiyet krizi, “derin devlet” adı altında Türk ulus-devletinin ontolojik yapısı ve tarihine ilişkin siyasi, etik ve ahlâki sorunları gündeme getirmiştir.

Devletin yaşadığı meşruiyet krizi, ülkenin neoliberal yeniden yapılanış sürecinde devlet gücünün yeniden düzenlenmesine ve yeniden inşasına sebep olmuştur. Bu süreçle birlikte iktidara gelen AKP, liberal ve İslami entelektüeller tarafından sıklıkla kullanılan “devlete karşı hükümet” mitiyle bahsi geçen muhalif hareketlerin siyasi dillerini ve repertuarlarını yeni ve bambaşka bir anlamlandırma sistemi içinde yeniden kullanarak kendine bir meşruiyet alanı açmıştır. Başta Kürt hareketi olmak üzere devrimci/muhalif hareketlerin kullandığı ve tarihsel hakikatler (katliamlar, soykırımlar ve sömürü) üzerinden devlete karşı örgütlenen bu yeni dil, merkez-çevre çerçevesine indirgenmiştir: Buna göre AKP hükümeti Kemalist devlet elitinin “sekülerlik” iddiasıyla yürüttüğü politikanın “mağduru olan” Müslüman kesimi temsil eden bir sivil hükümettir. “Yeni Türkiye” dönemi için kurucu olan bu argüman, bir taraftan devlet karşıtı muhalif siyasi diller ve söylemler üzerinden halka karşı cürümler işlemiş devlet örgütlenmesinin tasfiyesini savunurken öte yandan bu dil ve söylemleri neoliberal yeniden yapılanmanın ve anlamlandırmanın malzemesi yapmaktadır. (2)

* Bu yazı, Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî dergisinin Hakikat ve Adaletin İzinde Doksanları Aramak temalı 9. sayısının giriş yazısından alınmıştır. Yazının tamamı için TIKLAYINIZ.

1. Hem bu kitleselleşme hem de göçle beraber yeni mücadele alanlarının açılması sonucunda özellikle İstanbul merkezli dil ve kültür merkezleri kurulmuş, bu merkezler diyaspora özellikleri taşıyan bir hayat yaşayan on binlerce Kürt için kültürel kimliklerinin siyasi kimliklere dönüştüğü yerler olmuştur. Musa Anter’in de aralarında bulunduğu onlarca Kürt aydını ve siyasetçisinin katılımı ile yapılan Mezopotamya Kültür Merkezi ve İstanbul Kürt Enstitüsü’nün açılışları Kürtlerin kolektif hafızasında canlılığını korumakta. Bu merkezler Kürt mücadelesinin Türkiye nezdinde görünür hâle gelmesine, Kürtler nezdinde ise kitleselleşmeye katkıda bulunmuştur. Buradan çıkan tiyatro, edebiyat, sinema kitap yayıncılığı ve özellikle Kom müzik gelenekleri ile bu faaliyetlere karşı devletin her türlü baskı, kapatma ve cezalandırma pratikleri burada anılması gereken gelişmelerdir.

2. Bu anlatıda Müslüman çevre Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren hep ezilendir, çoğunluk olmasına rağmen hep mağdurdur ve iktidara gelişi her zaman darbelerle engellenen kesimdir. O yüzden de iktidara geldiğinde dahi mağdurdur, her nasılsa, on senelik sağlamlaştırılmış bir iktidar döneminden sonra dahi eski devlet elitleriyle ve “derin devletle” tam anlamıyla baş edemeyecek durumdadır. Doksanların yarattığı meşruiyet krizi ve bunun devlet gücünün yeniden inşasıyla olan ilişkisi, darbe sonrası Özal döneminde yoğun bir şekilde başlayan neoliberal tahakküm süreciyle beraber düşünülmelidir. Neoliberal yeniden yapılanma sürecinde bu iki farklı devlet tahayyülü ve örgütlenmesine devletin şiddet pratikleri ve geçmişle yüzleşme söylemleri eşliğinde bakmak gerekmektedir.

 

Büst Yakmak
Şerif Derince

Büst yakıldığını duyar duymaz ve sosyal medyada yakılan büstün fotoğrafını görür görmez aklıma Mersin’de geçirdiğim ilkokul yıllarımdaki büst karşılaşmalarım geldi. İlk aklıma gelen şey, yaklaşık 21 yıl önce, 1993 yılında çatışmaların yoğun olduğu bir dönemde okulumuzun bahçesindeki Atatürk büstünün yakılması oldu. Haftada iki kere “İstiklal Marşı” ve toplam 10 kere “Andımız” törenleri için yan yana dizilen üç bin kadar Kürt öğrencinin durması gereken yerin tam ortasına yerleştirilmiş olan büst, hafta sonunda üzerine benzin dökülerek yakılmıştı. Okula gittiğimizde, zaten siyaha boyanmış olan büst, yanmanın etkisi ile bu sefer kömür karasına dönmüştü. O sabah, o yanık büst karşısında tam 3 kere “İstiklal Marşı” ve ardından yine 3 kere “Andımız” okutularak haftaya başlatılmıştı. Herkes gibi ben de merak ediyordum büstü kimin yaktığını; benim aklıma ilk gelen kişi o gün okula gelmemiş olan bir sınıf arkadaşımdı. Ertesi gün de okula gelmeyince, meraklanıp evine gittim. Evlerinde çok olmasa da bir kalabalık vardı, arkadaşımı bulup durumu sorunca, abisinin gerillada şehit düştüğünü öğrendim. Evet, doğru tahmin etmiştim; arkadaşım yakmıştı büstü, bir grup arkadaşıyla. Kendince abisinin intikamını almaya çalışmıştı. 

Bilindiği üzere, IŞİD’in 15 Eylül 2014 tarihinde Kobanê’yi işgal etmek üzere başlattığı saldırılar karşısında Türk hükümeti, ordusu, medyası, muhalefeti ve sosyal medyasında dolaşan söylemler ile Türkiye’nin IŞİD’e destek verdiğinin artık gizlenemez olduğu bir noktada başta PYD eşbaşkanları Asya Abdullah ve Salih Müslim ile Kobanê Kantonu eşbaşkanı Enwer Müslim olmak üzere bir bütün olarak Kürt hareketi, Türkiye’nin bu tavrına karşı sessiz kalınamayacağını, herkesin Kobanê’ye sahip çıkmak için bulunduğu yerde elinden gelen tepkiyi vermesi gerektiğini açıkladı. Bunun üzerine, 7 Ekim’de Mardin, Batman, Diyarbekir, Hakkari, Şırnak ve Siirt’te başlayan, hemen akabininde Kürtlerin yaşadığı hemen her yere sirayet eden Kobanê’ye destek eylemleri başladı. İktidarı, muhalefetiyle Türk devletinin eylemlere tepkisi ise çok sert oldu. 8 Ekim’in sabahına kadar tam 10 Kürt genci polis silahı, korucu saldırısı ve Hizbullah (Hüda-Par) yanlıları tarafından katledildi. 11 Ekim sabahına kadar katledilen eylemci sayısı 35’e yükselmişti.

Bu eylemler sırasında, Türk kamuyounun çok büyük bir kısmının üzerinde durduğu tek nokta bazı kamu kuruluşu ve malları ile Atatürk büstünün yakılması oldu. Katledilen gençlerin kim oldukları, neden sokaklarda oldukları ve ne talep ettikleri hakkında tek bir kelime etmeden, onları vandal, terörist, provokatör olarak ilan edip zarar gören malların peşine düştüler. İktidar, “misliyle bedelini ödeyecekler” diye tehdit etti ve gerçekten de onurlu bir mücadelenin evlatlarını katletmekten geri durmadı. Anamuhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu, “değerlerimize saygı göstermeyenlerin bu ülkeden gitmesi gerekir” diyerek zaten sokaklarda Kürt avı başlatmış olan ülkücü faşistlerin yıllardır dillendirdiği “ya sev ya terket” pozisyonunu benimsedi. Türk bayrakları ile sokaklara çıkıp kitle devşirme ve Kürt düşmanlığını yükseltme peşinde olan TGB gibi faşist ulusalcı gruplar da bazı yerlerde Türk bayraklı yürüyüşler yaparak, Kobanê’ye destek eylemlerine karşı eylem yaptı.

Sosyal medyada da muhafazakarlardan tutun ulusalcılara kadar geniş bir yelpazedeki faşistler tarafından atılan tehdit mesajları, Kürt evlerini ve işyerlerini basarak, onları cezalandırarak büst yakılmasının karşılığının “misliyle ödetilmesini“ istiyordu.

KCK yetkilileri büst yakılmasını tasvip etmediklerini dile getirirken HDP yöneticileri de bunun bir provakasyon olduğunu söyledi. Bizzat HDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş da “Bayrak ve Atatürk büstünü yakanları kınıyorum. Bunlar batıdan doğuya destek gelmesin diye yapılan provokasyondur.” diyerek bu tarz eylemleri tasvip etmediğini duyurdu. Öte yandan kendisini herhangi bir siyasi parti veya örgüt üzerinden tanımlamayan, muhtemelen bizzat sokak eylemlerinde bulunan birçok kişi de sosyal medya üzerinden hem HDP’nin ve özellikle de eşbaşkan Selahattin Demirtaş’ın bu konudaki tavrını eleştirerek, katledilen onca insanın yanında büst yakılmasının lafının bile edilmemesi gerektiğini dile getirdi. Bir kısım insan da büst yakılması karşısında duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

Bütün bunlar yaşanırken aklıma çocukluk ve gençlik yıllarımdaki büst karşılaşmaları geldi; ilkokul hayatımız boyunca o büst karşısında bazen yağmur altında, bazen hava hala karanlık iken buz gibi bir havada, bazen de insanı bunaltan bir güneşin altında “Andımız” veya “İstiklal Marşı”nı ikişer veya üçer defa okurduk. Bu seremonileri sapsarı saçlı ve epeyce şişman olan müdür yardımcısının  komutasında yapardık. O bizden nefret ederdi, biz de ondan. Sanırım okulda ondan dayak yemeden mezun olan kimse yoktur. Çoğu zaman, yanlış telaffuz ettiğimizi veya sesimizin yeterince gür çıkmadığını söyleyerek zorla marş okutma seanslarını tekrarlatıyordu. Bizler de, marşı veya andı o gün birden fazla okumuşsak, sınıflarımıza geçerken koridorun başında duran görece küçük, altın renginde yapılmış büste birer tokat patlatarak öcümüzü alırdık. Sonra ortaokul yıllarım geldi aklıma. Marş ve and seremonilerinin yapıldığı yerin tam orta yerinde yine aynı siyah büst karşımızdaydı. Seremoni şefi ise koyu Atatürkçü olan müzik öğretmenimizdi. Atasever olan soyismi ile siyasi görüşünü tencere kapak misali birbirine benzettiğimiz müzik öğretmeni, tıpkı ilkokuldaki müdür yardımcısı gibi bizi cezalandırmak için çoğu zaman seremonileri birkaç kere tekrarlatıyordu. Hayatım boyunca nefret ettiğim tek ders olan müzik derslerinde genelde bir org getirir, bazen bu orgla sınıfta “İstiklal Marşı” okuturdu. Ve neredeyse istisnasız her dersinde “o orgun bile bizden daha akıllı olduğunu” söyleyerek, her defasında bizi aşağılardı. Aşağılaması için birşey yapmış veya yapmamış olmamız gerekmezdi, Kürt olmamız ve onun da para kazanmak için bize katlanmak zorunda olması yeterliydi bu hakaretler için. Bu nedenle org, hakaret, sabah seremonileri ve büst birbiriyle eşanlamlı şeyler hâline gelirdi.

Sonra, elbette hiçbir şekilde hoşlaşmadığımız, ait olmadığımızı bildiğimiz ve kendimizi her zaman aşağılanmış hissettiğimiz neredeyse tüm mekanlarda aynı büstün olduğu aklıma geldi. Şehir merkezleri, hastaneler, karakollar, tüm devlet daireleri vesaire… Bu düşüncelere dalmış gitmişken, kendi kişisel karşılaşmalarım dışında birçok Kürt için büstün neyi çağrıştırdığını düşündüm.

Binlerce köyün yakılması, milyonlarca insanın yerini yurdunu terk etmesi, sayısız insanın en korkunç şekilde aşağılanması, binlerce insanın evlerinden veya sokaktan alınarak katledilmesinde baş rol oynayan askerlerin karakolları ve kışlalarının önünde aynı büst vardı.

Onbinlerce insanın insanlık onuruna sığmayan işkenceler görmesinde, binlercesinin gözaltında katledilmesinde veya kaybedilmesinde baş rol oynayan polis karakollarının da önünde aynı büst vardı.

Sonra da geçtiğimiz 18 Ağustos’da Lice’de Mahsum Korkmaz heykelinin askerler tarafından yıkılıp üzerine basılarak poz verilmesini hatırladım. Büst, benim için yukarıda bahsettiğim birçok şey demekti. Mahsum Korkmaz heykeli ise bunlara karşı mücadele etmenin, dayatmalara karşı direnişin sembolüydü. Onun heykeli ykılıp parçalanabiliyordu, üzerine basılabiliyordu ve bunu yapan güç, yine o büstün temsil ettiği egemenlikten yola çıkıyordu.

Ve yine tüm şehirlerin en merkezi yerinde, bize sürekli kimin egemenliğinde olduğumuzu hatırlatan şey de yine aynı büsttü. Tam da bu noktada, büstün temsil ettiği egemenliğin sadece Kürtlere karşı değil, aynı zamanda dini inancıdan dolayı farklı türden bir ayrımcılığa uğrayan müslümanları, Dersim katliamını, Ermeni soykırımını, Rumların topraklarına, mallarına el konulmasını, koskoca coğrafyanın hafızasının, kültürünün, toplumsallığının yerle bir edilmesini de temsil ettiğini düşündüm otomatik olarak.

Tüm bunları düşünürken, yıllar sonra, Türkiyeli olmayan bir akademisyenin doktora tezinde okuduğum İstanbul’daki büstler ve benzeri anıtlar için kullandığı “colonization of the public space/ kamusal alanın sömürgeleştirilmesi” tanımının ne kadar güçlü bir tespit olduğunu hatırladım. Hatta daha da ileri giderek, büstün neredeyse toprağın,  insanların, kamusal ve özel hayatın sömürgeleştirilmesi olarak da revize edilebileceğini düşündüm.

Gerçekten de büst ve büstün temsil ettiği şey, birçok Kürt için işgal edilmiş topraklar ve işgal edilmiş hayatlardan başka birşey değil. Bu yüzden, 7 Ekim’de başlayan Kobanê’ye destek eylemleri sırasında büst yakılmasının, provokasyondan bağımsız olarak insanların, özellikle de gençlerin, süregiden sömürgeciliğe bir tepki olarak okunması gerekiyor. Söz konusu olayda, büstü yakanlar gerçekten de provokatör olsalar bile yapılan eylemin birçok Kürt gencinin gözünde meşru olduğunun yukarıda anlattığım örneklerden anlaşılması gerekir. Daha önce de benzer çatışma ve eylemlilik dönemlerinde büst yakma olaylarının sıklıkla görüldüğü düşünülürse, bu durum salt provokasyon olarak değerlendirilip geçilemeyecek kadar önemli bir meseledir. Belki de yüzleşme ve adaletten bahsedilecekse, büst yakma eylemi tam da bir çıkış noktası olarak ele alınmalıdır. Bunun için, vandallık, provokasyon veya değerlere saygısızlık olarak algılanmadan önce insanların neden bir büstü yaktıkları sorgulanmalı, bunun eylemi yapanlar açısından nasıl bir hafızayla ilişkili olabileceği tartışılmalıdır. Türkiye’deki sosyolojinin ve siyasi söylemin böyle bir girişimden çok uzakta olduğu aşikâr.

O hâlde, Kürt siyasetine bu noktada düşen görev, bu tür eylemlerde eylemi yapan kişileri provokatör olarak nitelendirmekten ziyade, neden bu tür eylemlerin yapıldığını daha iyi anlatabilmek, büstlerin çoğunluk Türk kamuoyu tarafından düşünüldüğü şekliyle bir “değer” olarak algılanmadığını ve bunun sorumlusunun da o insanlar değil devletin ta kendisi olduğunu vurgulamak, kendi değerleri için bedel ödemeye hazır insanların mücadelelerine böylelikle sahip çıkmaktır. Üstelik iktidarı, muhalefeti, medyası, sosyal medyasının ağızbirliği yaparak aynı kelimeleri kullandığı, aynı şekilde tanımladığı ve suçladığı bir eylemi, tasvip etmese dahi, Kürt siyasetçilerin farklı kelimeler tercih ederek eleştirmesi gerekir. Tıpkı “Ermeni lobisi”, “Yahudi lobisi” gibi tanımlamaların Kürt siyasi söyleminden tamamen atılması gerektiği gibi.

Kobanê’ye Destek Eylemleri Sırasında Öldürülen Direnişçiler

15 Eylül 2014’ten beridir aralıksız sürmekte olan Kobanê direnişinin sadece Kobanê’ ile sınırlı kalamayacağı IŞİD saldırılarının başladığı ilk günden itibaren açıkça belliydi. Bunun en temel sebebi, Türk devletinin Kobanê’ye yaklaşımı ile Türkiye/ Kuzey Kürdistan sahasında yürüyen çatışmasızlık sürecine dair planlarının et ve tırnak derecesinde birbirleriyle ilişkili olmasıdır. IŞİD ile Türk devleti arasında “herkesin bildiği sır” olarak süregiden ittifaka karşı sadece Rojava cephesinde mücadele vermek, Kürt hareketinin bir noktaya kadar tölerans gösterebileceği bir durumdu. O nokta ise IŞİD’in Kobanê’yi ele geçirmesinin yadsınamaz bir ihtimal olacağı noktaydı. Kürt hareketi son ana kadar, Türk devletinin kendi elleriyle zeminini ördüğü bir halk isyanını aslında sonuna kadar, barışçıl çözümün mümkünatına inandığı için, bekletti. Diğer yandan, ileride tarihçiler belki de bugünleri yazarken “varoluşuna geç kalmış bir isyan” diye başlık atabilirler. Bunu henüz yakın geleceği göremediğimiz için bilmiyoruz. Lakin modern zamanlarda gerçekleşen tüm halk isyanlarının sonucundan bağımsız yarattıkları etkiyi bu isyan da halihazırda yapmış durumda: Perde kalktı! Hakikat ayan oldu. İsyan bittiğinde zalimler de karşısında duranlar da karşısında durmaya cesaret edemeyenler de hakikatine kavuşmuş olacak.

Aşağıda bu halk isyanında polis, asker ve/veya devletin palazlandırdığı Hizbullah/Hüda-Par ve Ülkücü çeteler eliyle katledilen direnişçilerin bilgileri yer almaktadır. Bu direnişçilerin sadece birer rakam olarak değil, adı belli onurlu insanlar olarak hatırlanması için tarihe not düşmek niyetiyle kaydediyoruz.
katledilen insanlar

Dünya Suriye’deki Devrimci Kürtleri Neden Görmezden Geliyor?
David Graeber

Çeviri: Onur Günay

Suriye Savaş Alanında demokratik bir deneyim IŞİD tarafından yok ediliyor. Dünya kamuoyunun bundan bihaber hâliyse tam anlamıyla skandal.

Babam, İspanya Cumhuriyeti’ni savunmak için 1937’de Enternasyonel Tugay gönüllüsü oldu. Olası bir faşist darbe anarşistlerin ve sosyalistlerin öncülük ettiği işçi isyanı sayesinde geçici olarak durduruldu. Bunun sonucunda İspanya’nın önemli bir kısmında şehirlerin doğrudan demokratik yönetim altına girdiği, işletmelerin ve üretimin işçilerin kontrolüne geçtiği ve kadınların radikal bir şekilde özgürleşmesini mümkün kılacak hakiki bir toplumsal devrim meydana geldi.

İspanyol devrimciler bütün dünyanın peşinden gitmek isteyeceği bir özgür toplum hayali yaratmayı umut ettiler. Bunun karşısında, dünyadaki büyük güçler ise “müdahalesizlik” politikası ilan ettiler ve cumhuriyet üzerinde katı bir abluka uyguladılar. Mussolini ve Hitler’den sonra dahi, görünürdeki imzacılar faşist tarafı güçlendirmek için silahlar ve askerler yolladılar. Sonuç, devrimin yok edildiği ve yüzyılın en kanlı katliamlarından bazılarının yaşandığı, yıllarca sürecek olan bir iç savaş oldu.

Hiçbir zaman aynı şeyin tekrar yaşanacağını göreceğimi düşünmemiştim. Hiçbir tarihsel olayın bir daha tam olarak tekrarlanmadığını biliyoruz. 1936’da İspanya’da olanlarla şu an Rojava’da –Kuzey Suriye’nin üç büyük Kürt kenti- olanlar arasında binlerce fark var. Ancak bazı benzerlikler o kadar çarpıcı ve sinir bozucu ki, ailesinin siyasetle ilişkisi birçok şekilde İspanya devrimi tarafından tanımlanmış birisi olarak şunu söylemek zorunda hissediyorum: Bu defa da aynı şekilde sona ermesine izin veremeyiz.

Rojava Özerk Bölgesi, bugünkü hâliyle, Suriye Devrimi trajedisinden sonra ortaya çıkan birkaç tane parlak bölgeden bir tanesi –hatta en parlaklarından. Esad rejiminin temsilcilerini 2011’de uzaklaştırdıktan sonra ve neredeyse bütün komşularının düşmanlığına rağmen, Rojava sadece bağımsızlığını koruyan bir bölge olmadı, aynı zamanda tarihe geçecek bir demokratik deneyimi de hayata geçirdi. Halk meclisleri oluşturuldu ve bunlar karar alıcı organlar hâline getirildi; etnik dağılıma özen gösterilen konseyler seçildi (her belediyede en üst düzey üç görevin bir Kürt, bir Arap ve bir Süryani ya da Hıristiyan Ermeniye verildiği ve bu üç görevliden en az birisinin kadın olduğu), kadın ve gençlik konseyleri kuruldu. Ve İspanya’nın silahlı kadın güçleri olan Mujeres Libres (Özgür Kadınları) hatırlatan kayda değer tarihi bir yankıyla, “YJA Star” milislerinden oluşan (“Özgür Kadınlar Birliği”, buradaki “Star” kadim Mezopotamya tanrıçası İştar’a gönderme yapmaktadır) ve İslam Devleti güçlerine karşı yürütülen savaşın önemli bir kısmını üstlenen feminist bir ordu kuruldu.

Nasıl olur da böylesi bir deneyim uluslararası kamuoyunun neredeyse tamamı ve uluslararası solun büyük bir kısmı tarafından ısrarla yok sayılabilir, görmezden gelinebilir? Bunun en önemli sebebi, öyle gözüküyor ki, Rojava’nın devrimci partisi PYD’nin Türkiye’deki Kürdistan İşçi Partisi’yle (PKK) işbirliği içinde olmasıdır. PKK, Türk Devleti’yle kökleri 1970’lere dayanan uzun bir savaş geçmişi olan Marxist bir gerilla hareketidir. NATO, ABD ve AB PKK’yi resmi olarak “terörist” bir örgütlenme olarak sınıflamaktadır. Solcularsa Stalinist olduklarını söylemektedir.

Ancak işin aslı şu ki, PKK artık eskiden olduğu gibi o tepeden aşağı örgütlenen Leninist bir parti değil. Örgüt kendi iç değişiminin ve 1999’dan bu yana Türkiye’de bir ada-cezaevinde tutulan kurucusu Abdullah Öcalan’ın entelektüel müdahaleleri sonucunda amaçlarını ve taktiklerini bütünüyle değiştirmiştir.

PKK, mücadelesinin amacının Kürt devleti olmadığını açıklamıştır. Bunun yerine, kısmen sosyal ekolojist ve anarşist Murray Bookchin’in vizyonundan da etkilenerek, Kürtlere “özgürlükçü belediyecilik”/“demokratik özerklik” temelinde doğrudan demokrasi ilkelerine yaslanan, özgür ve kendini yöneten toplulukların kurulması yönünde çağrılar yapmıştır. Özgür ve kendini yöneten bu demokratik toplulukların bir süre sonra ulusal sınırları aşarak bir araya geleceği gelmesi ve bu sınırları anlamsızlaştıracağı umut edilmektedir. PKK, Kürt mücadelesinin ancak bu sayede hakiki demokrasi, katılımcı ekonomi ve bürokratik ulus-devletin aşamalı çözülmesini hedefleyen bir uluslararası hareketin modeli hâline gelebileceğini savunuyor.

2005’ten bu yana, Chiapas’taki Zapatista isyancılarının stratejisini de göz önünde bulunduran PKK, Türk Devleti’yle tek taraflı ateşkes ilan etti ve hâli hazırda kontrol ettiği bölgelerde demokratik yapılar geliştirmeye başladı. Bazıları bu konudaki ciddiyetlerini sorguladı. Örgüt içindeki bazı otoriter unsurlar varlıklarını açıkça sürdürdü. Ancak Suriye Devrimi’nin Kürt radikallere bu tarz toplumsal deneyleri daha geniş bir komşu bölgede gerçekleştirme şansı verdiği Rojava deneyimi, bu yaşananların bir vitrin süsleme durumu olmadığını çok açık bir şekilde gösterdi.

Konseyler, halk meclisleri ve milisleri oluşturuldu, rejimin mülkleri işçiler tarafından işlenen ve yönetilen kooperatiflere dönüştürüldü –ve bütün bunlar aşırı sağcı IŞİD güçlerinin sürekli saldırılarına rağmen gerçekleştirildi. Sonuçlar toplumsal devrimin bütün şartlarını yerine getiriyor. En azından Orta Doğu’da herkes bu çabaların farkında, özellikle de PKK ve Rojava güçlerinin yereldeki Peşmerge güçlerinin terk ettiği Şengal Dağı’nda mahsur kalan binlerce Êzidi mülteciyi kurtarmak için Irak’taki IŞİD bölgesine müdahale etmesi ve bu bölgede başarılı bir şekilde savaşmasından sonra. Bu çabalar bölgede çok ciddi bir başarı sayılırken, Avrupa ve Kuzey Amerika basınından neredeyse hiç yer bulmadı.

emhatinekobane.jpg

Şimdi IŞİD, Irak ordusundan aldığı Amerikan yapımı tankların ve ağır silahların yardımıyla Kobanê’deki devrimci milislerden intikam almak amacıyla geri döndü. Niyetlerinin bütün sivil halkı katletmek ve köleleştirmek –evet kelimenin tam anlamıyla köleleştirmek- olduğunu açıkladılar. Bu sırada, sınırda bekleyen Türk ordusu cephane ve mühimmatın direnişçilere geçmesini engelliyor. Dünyanın en önemli ve büyük demokratik deneyimlerinden birisini savunanları baskı altında tutanlarla savaşta olduğunu söyleyen Amerika’nın uçaklarıysa görünüşe bakılırsa sadece ilerde bir şeyler yaptıklarını söyleyebilmek için havada vızıldıyor, ara sıra sembolik, sinir bozucu ve önemsiz bombardımanlar yapıyor.

Eğer bugün Franko’nun yüzeysel dindarlığına, katliamcı Falanjistlere benzer birileri varsa o IŞİD değil de kim olacak? Eğer bugün İspanya’nın özgür kadınlarına benzer birileri varsa Kobanê’deki barikatları savunan cesur kadınlar değil de kim olacak? Dünya kamuoyu – ve bu sefer en vahimi de uluslararası sol- gerçekten de tarihin kendini tekrarına izin vererek bu suçun ortağı mı olacak?

Kaynak: The Guardian, 8 Ekim 2014