, ,

Harun Ercan & Alp Kanzık : Bir Kan Tutması Vakası: Aliza Marcus’un ‘Kan ve inanç’ Kitabına Dair Eleştirel Bir Değerlendirme

Harun Ercan & Alp Kanzık : Bir Kan Tutması Vakası: Aliza Marcus’un ‘Kan ve inanç’ Kitabına Dair Eleştirel Bir Değerlendirme

Liberal Göze Ne Görünür?
İmge Oranlı

Bundan bir kaç sene önce basın emekçilerine, Kürt belediyecilere, BDP’nin yerel örgütlerinde faaliyet gösterenlere, mitinglere katılan Kürt gençlerine, üniversite öğrencilerine, akademisyenlere ve hükümetin politikalarına karşı örgütlü muhalefet yürüten sosyalistlere Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yapılan operasyonların akabinde, tutuklu yargılamaların devam ettiği bir dönemde, Türkiyeli entelektüellerin bu “siyasi davalar”la ilişkilenme biçimini sorgulayan önemli bir yazı kaleme alındı. Serra Hakyemez ve Önder Çelik tarafından öncelikle “Siyasal davalar ve muhalif entelektüeller” başlığı ile Özgür Gündem’de (1), daha sonra daha kapsamlı bir içerikle 13 Şubat 2012’de başka bir internet platformunda “Siyasal Davaların ‘Liberal’ Temsili” başlığı ile yayımlandı.(2) Yazarların yazıyı yazmaktaki amacı: devlet şiddetine maruz kalanlar arasında sanki bir ayrım yokmuşçasına, “Türk yargısının sınıf, ırk, cins, etnisite ayrımı yapmadan hukuksuzluğu adil bir şekilde dağıttığını” varsayan liberal bakış açısını ve pratiğini ifşa etmek ve eleştirmekti.(3) Yazarlar “liberal entelektüeller”in bu davalara, “bu operasyonlara maruz kalanları kendileriyle özdeşleştirebildikleri ölçüde” tepki vermelerini eleştiriyordu.(4) Bu bağlamda sordukları soru önemliydi: “Öğrencileriniz, akademisyen arkadaşlarınız, birinci dereceden tanıdıklarınız ve kendiniz dışındakileri politik projenizin neresinde tutuyorsunuz?”(5) Eleştirdikleri durum, liberallerin siyasete müdahil olmalarının ve siyasi eylemlilik yürütmelerinin ancak ve ancak ‘kendileri’ devletin şiddetine maruz kaldıkları takdirde olması ve bunun üzerinden devletin başkalarına uyguladığı şiddeti fark edebilmeleri olgusuydu.

Hakyemez ve Önder’in makalesinde betimlenen devletin şiddetini ancak bu şiddet kendilerine, kendi gibi olanlara ya da yakınlarına yöneldiğinde bu şiddeti görebilen, sorgulayan liberal-entelektüel tavır “başka olan”ı, “benden-olmayan”ı indirgemeci bir biçimde  anlıyor. Bu noktada liberal tavır ile totaliter tavır arasında bir kesişme olduğunu fark edebiliriz. Çünkü her ne kadar liberal tavır farklı olanın varlığını teslim ediyormuş gibi görünse de aslında temel işlevi egemen kimlikler temelinde kurulan toplumsal alanın çerçevesini tayin etmek; yani o alanın içinde hangi kimliklerin ne şekilde bulunacağını, hangi toplumsal sorunların ne şekilde görünür kılınacağını belirleyen bir iktidar alanı kurmak. Dolayısıyla da tek kimlik, tek dil, tek bayrak, tek mezhep, tek din diyen tekçi totaliter siyasetlerden aslında mahiyet bakımından ayrılmıyor.

24 Ekim 2013’de Tütün Deposu’nda açılan Bir Daha Asla! Geçmişle Yüzleşme Ve Özür sergisinin  aynı isimle İletişim Yayınları tarafından yayımlanan kitabının sunuş yazısı yukarıda betimlenen liberal tavra bir örnek oluşturuyor. “Ermeni tehciri”nin 100. yıldönümü olan 24 Nisan 2015’in yaklaşmakta olduğunu hatırlatan yazıda, devletin tutumu “freni boşalmış duvara çarpmak üzere olan bir kamyon”a benzetiliyor ve “ağır bir diplomasi ve itibar krizi”nin Türkiye’yi beklediği ifade ediliyor. Yazıda, bir taraftan “iyi-niyetli bir tavır” olarak yüzleşme ve toplumsal barış isteği, diğer taraftan toplumsal barışa mani olan şeyi (soykırımı) devletin sırtında bir yük olarak tanımlayan, maalesef oldukça devletçi bir dil kullanılıyor. Bu noktada sormak lazım: biz bu topraklarda yapılan soykırımla Türkiye Cumhuriyeti devleti bir yükten kurtulsun, itibarı zedelenmesin, diplomasi krizi yaşanmasın diye mi yüzleşeceğiz? Yoksa, bu topraklarda katledilmiş Ermeni halkının katledilişini inkâr eden Türkiye Cumhuriyeti devletinin inkârını hazmedemediğimiz için mi? Devletin yarattığı adaletsizliği devletin altında ezildiği bir yük olarak tanımlayan, adaletsizliği ikinci plana atan, temel derdi devletin bekası olan bir tavır ile karşı karşıyayız.

Devletin şiddetini bu şiddet var olan dengeleri tehdit ettiğinde sorunsallaştıran tavır, dile gelmeyen ve ifade bulmayan şiddet biçimleri karşısında ses çıkarır mı? İşte tam da bu sessizlik liberalizmin düzen-koruyucu işlevi ile örtüşüyor. Üstüne üstlük kendini tanımı itibariyle “özgürlükçü” ve “demokrasi yanlısı” olarak sunması liberalizme eşlik eden ekonomik modelin sömürgeci yapısını da saklamayı hedefliyor. Sendikal hakların devlet eliyle yok sayıldığı bir düzende liberalizmin özgürlüğü bir deterjanın çam kokulusu ve lavanta kokulusu arasında seçim yapma özgürlüğü kadar.

Karşımızda duran sorun iki katmanlı; bir yanda liberalizmin fikriyat dünyasının nasıl yerelleşerek orta ve üst orta sınıfın içine işlediği, diğer yanda ise sosyal olarak liberalleşemeyen Türk devleti. Aslında Avrupa’da ortaya çıkışı üzerinden ele aldığımızda, liberalizm, tarihsel olarak devlet ile çatışan bir siyasal söylem ve eylemliliktir ve iktidarları dönüştürmüştür.(6) Liberalizmin devlet ile girdiği hesaplaşma, ekonomik ve siyasi çıkarlar zemininde temellenmiş ve devleti de bu çıkarların koruyuculuğunu üstlenmeye zorlamıştır. Tam de bu nedenledir ki liberalizm açısından devlet şiddeti kendiliğinde bir kötülük barındırmaz. Zira iş güvenliği, grev hakları, çalışma koşulları, sosyal güvence gibi meselelerde devletin şiddeti meşru olan tek erk statüsünde olması liberal sermayenin güvencesini oluşturur. Böylece düzenin adil olmayan gidişatına müdahale etmek isteyenler “terörist” ya da “bozguncu” gibi yaftalamalarla itibarsızlaştırılır. Bu itibarsızlaştırma sermayedarların haksız kazançlarının sürekliliği açısından da elzemdir. Siyasi bir taktik olarak itibarsızlaştırmanın nasıl iş gördüğünü Türkiye üzerinden bir çok örnekle ele alabiliriz. ABD ile paralel olarak, 1950’lerden itibaren “komünist” kavramının “terörist” ile eşanlamlı kullanılması, 80’lerden itibaren devletin işine geldikçe Kürtleri ‘terörist’ olarak nitelendirmesi, Hrant Dink’in “Türklüğe hakaret”ten ceza alması gibi bir çok örnek düşünülebilir.

Liberal tavır ve devlet şiddetinin görünmezliği meselesi bir madalyonun iki yüzü gibi. Fakat devlet şiddetinin daha görünür olduğu şu günlerden geçerken tartışmayı liberallerin benimsedikleri tavırdan öte, bu tavrı mümkün kılan devlet geleneği, hükmetme pratiği ve özneleştirme politikası ekseninde yürütmek gerekiyor. 1980’den bugüne gelen sürece baktığımızda, 2013 yazına, yani Gezi direnişi döneminde devlet şiddetinin görünürlüğünün doruk noktasına çıkmasına dek, Türkiye’de devlet şiddetine maruz kalanlara dair genel bir görünmezlik hâkimdi. Bu görünürlük tabii ki Gezi’de bu şiddete maruz kalanların kim oldukları ile doğrudan ilgili. Tam da kendini bu ülkenin egemeni olarak kuran kimliklerin de şiddete maruz kalması sonucu devlet şiddeti Türkiye’de kamusal alanda bu denli görünür oldu.

Tarihsel olarak devlet şiddetinin meşru şiddet olarak kodlanmış olması, vatandaşların düşünce ve duygu dünyalarını belirleme gücüne sahip ve bu belirlenme doğrultusunda da bu meşruiyet sorgulanmaz hâle gelebiliyor. Bu şiddeti sorgulamaya yeltenenler marjinallikle, komünistlikle ya da teröristlikle suçlanıyor ve devlet tarafından yargı yoluyla etkisizleştirilmeye çalışılıyor. Devlet şiddetinin meşruluğu paradigması, özneleri düşünce ve eyleme bakımından belirlediği ölçüde şiddetin üretim ve dağılım ekonomisini de belirlemiş oluyor. Odaklanmamız gereken mesele Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayanlar olarak devletin hükmetme pratiklerinin nasıl içselleştirildiği ve devletçi tavırların nasıl özümsendiği olmalı. Nasıl oldu da devletin şiddet tekelini elinde bulunduran güç olma konumu Türkiye’de  bu kadar benimsendi?

Bir noktadan bakıldığında, liberalizm, yasaya duyulan inanç uğruna devletin temel yasasızlıklarını görmezden gelme geleneğinin adıdır. Bir tavrı liberal yapan, bir eleştiriyi liberal bir düzlemde konumlayan, tam da şiddetin yapısal kökenlerini görmekten kaçınmaktır. Liberaller, şiddetin yapısal, sistematik kökenleri ile bir hesaplaşmaya girmedikleri için liberaldirler. Tıpkı Hannah Arendt’in Frantz Fanon’u ‘”şiddeti kutlamak” ile eleştirmesi örneğindeki gibi liberal tavır, kamusal alanda görünen şiddet ile kamusal alanda görünmez kılınan şiddet arasında bir ayrım yapmadan, kendini iktidar olandan yana konumlar. Fanon’un şiddeti nasıl teorize ettiği Fanon’un Cezayir bağımsızlık mücadelesindeki konumundan ayrı düşünülemez. Bu mücadele de, Cezayir’deki Fransız sömürgeciliğini ortadan kaldırmak anlamına geldiği için şiddetten bağımsız bir biçimde yürütülemezdi. Arendt’in Fanon’u değerlendirmesindeki Avrupa-merkezci “beyaz” tavır, kolonyalizmin ürettiği şiddet kültürü ile hesaplaşmaya girişmeden, şiddeti soyut bir biçimde, kendinde kötü olarak tanımlamış ve Fanon’u mahkûm etmiştir. Tıpkı, daha düne kadar, kimi Türk liberallerin Kürtlerin özgürlük mücadelesini “tarafsız” bir yerden değerlendirme adı altında, devletin şiddeti ile halkın karşı-şiddetini aynı kefeye koyması örneğinde olduğu gibi. Foucault’nun da Biyo-politika derslerinde ortaya koyduğu gibi liberal söylem, ekonomik ve siyasi süreçlerin üretimini “doğallaştırır” ve tarihin tarihselliğini görünmez kılar. Selim Deringil’in ifadesiyle, “herhangi bir toplumsal düzeni meşrulaştıran mekanizmaların en başarılı olanları, resmi ideolojiyi her zaman var olan, doğanın ve evrenin tabii tezahürü olarak” sunanlar olmuştur.(7) Foucault’ya göre işte liberalizmin başarısı, bu yönetimsel beceriden ileri gelir. Varolan ideolojik düzeni doğal durum olarak temellendirmenin entelektüel zeminini kurmak da liberal aydınlara düşer.

Genel olarak bugünkü durumu düşündüğümüzde Türkiye’de devlet şiddetini sorgulamak iktidarın polis, asker ve yargı gücünü sorgulamak anlamına geliyor ve tam da bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti devleti ile tarihsel bir yüzleşmeyi es geçiyor. 12 Eylül döneminde ve sonrasında, 90’larda cereyan eden devlet şiddetinin bugünden daha hafif olduğunu kim iddia edebilir? Bugün şiddetin daha görünür olması o şiddetin kime yöneltildiği ile alakalı. İşte tam da bu nedenle, bugün alınan tavırlar ve siyasi konumlanmalar şu an iktidarda olan hükümetle hesaplaşmak sınırlılığında olmamalı, bu cumhuriyetin üzerine konduğu tarihle yüzleşmek olmalı. Dolayısıyla devlet şiddetini okumaya AKP ile başlamamalı, şu anda cereyan eden şiddetin soy kütüğünü çıkarmalı ve AKP’nin bu devlet pratiğini devralma sürecine bakarken, nasıl bir devlet geleneği ile karşı karşıyayız sorusu sorulmalı. Böylelikle bu devlet geleneğinin tarihsel olarak sermaye ile kurduğu bağın nasıl ayrımcılıklarla, ırkçılıklarla, sömürü ile örülü olduğu gözler önüne serilebilir. Türkiye’de demokratik toplumun inşası süreci açısından liberalizmin kendini model olarak dayatmasını özgürlük taleplerine verilen bir cevap olarak okumak, liberalizmin doğası itibariyle düzen-koruyucu olduğu gerçeğini görmezden gelmek olur.

1. Serra Hakyemez, Önder Çelik “Siyasal davalar ve muhalif entelektüeller”, Özgür Gündem, 02.01.2012.

2.Serra Hakyemez, Önder Çelik, “Siyasal Davaların ‘Liberal’ Temsili” için bkz: http://azadalik.wordpress.com/2012/02/13/siyasi-davalarin-liberal-temsili%E2%88%97/

3. Serra Hakyemez, Önder Çelik “Siyasal davalar ve muhalif entelektüeller”, Özgür Gündem, 02.01.2012.

4. http://azadalik.wordpress.com/2012/02/13/siyasi-davalarin-liberal-temsili%E2%88%97/

5. a.g.e.

6. Bkz. Michel Foucault’nın Biyo-Politikanın Doğuşu, College de France dersleri. Michel Foucault (1978-1979) The Birth of BioPolitcs, Lectures at the College De France, Ed. Michel Senellart,  Trans. Graham Burchell, New York: Picador, 2008.

7. Selim Deringil, Simgeden Millete, II. Abdülhamid’den Mustafa Kemal’e Devlet ve Millet, İletişim Yayınları, İstanbul: 2007, s. 88.