,

21. Yüzyılda Kapitalizmden Çıkış Mümkün mü? – Toplum ve Kuram Dergisi Söyleşileri

Binghamton Üniversitesi öğretim üyesi Denis O’Hearn ile kapitalizmden çıkmayı seçen veya kapitalizmden sürgün edilen “sürgün” toplumları (Rusya Kazakları, Meksika’daki Zapatistalar, Kuzey İrlanda ve ABD’deki mahkûmlar vb.) tartışıyoruz.

Tarih boyunca insanlar, kapitalizmin dışında gündelik hayatlar örgütlemeyi amaçlayan kolektif gruplar ve pratikler oluşturdular. Rekabet ve kapitalist birikim ilkelerinden ziyade, karşılıklı yardım ve dayanışma ilkelerine göre yaşamayı denediler. Karşılıklı Yardımlaşma: Evrimde Bir Öğe, adlı kitabında Peter Kropotkin; insanlık tarihinin, proto-devletler, devletler ve kapitalistlerin bireysel rekabetçi yapıları inşa girişimleri ile aşağıdan karşı-hareketlerin karşılıklı yardımlaşmacı pratik ve yapıları yeniden inşası arasında bir dizi çatışmadan müteşekkil olduğunu ileri sürer. Bu karşı-hareketler geç kapitalizmde daha fazla güçlükle karşılaşsa da; Denis O’Hearn’ün Andrej Grubacic ile birlikte kaleme aldığı yakın zamanda yayımlanacak olan kitabı, dayanışma ve karşılıklı yardımlaşmaya dönük güçlü itkilerin varlığını koruduğunu  gösteriyor. Üstelik bu sadece Zapatista veya mahkûm topluluklarında değil, aynı zamanda sıradan insanların gündelik hayatta birbirleriyle yardımlaşma biçimlerinde de gözlemlenebilir. Öte yandan bu tarz pratikler ve kurumlara dönük tehditler de varlığını korumaktadır. Bu tehditlerden biri hapishanelerde dayanışmayı (hapishanenin “yalın yaşamı”) zedeleyecek özel koşullar belirdiğinde, modern pratikleri ve tüketimci teknolojileri yeniden tesis etmek için süregiden baskıdır. Bir diğeri ise, sürgün toplulukların, hareketlerini ve topluluklarını hayatta tutabilmek için ya devletlerle ya da destekçileriyle yapmak zorunda kaldıkları kaçınılmaz  pazarlıklardır.

24 Ağustos Pazar günü saat 13:00’de Denis O’Hearn ile yukarıda çizilen çerçevede kapitalizme alternatif yaşam alanlarını, dayanışma pratiklerini ve karşılaşılan sorunları tartışacağız. Kapitalizm dışında alternatif yaşam pratikleri üzerine düşünen herkesi panelimize bekliyoruz.

Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî

Not: Panelde İngilizceden Türkçeye ardıl çeviri yapılacaktır.

Yer: Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî

Tarih ve Saat: 24 Ağustos Pazar- 13.00
Adres: İstiklal Caddesi No: 116, Danışman Geçidi Han Çıkmazı Sokak No:1, Beyoğlu İstanbul (Galatasaray Meydanındaki Hazzo Pulo Pasajı içinde)

Zimanek Çima Tê Qedexekirin? – Cuma Çiçek

Ev pirtûk, li ser dîroka dilsoj a zimanê kurdî ji vê pirsa bingehîn re bersivekê digere. Polîtîkayên dewletê yên der barê zimanê kurdî de û têkoşîna kurdan a siyasî û hiqûqî ya li dij wan polîtikayan di pirtûkê de cihekî berfireh digire. Di van rojên ku mijara nîqaşa statûya perwerdehiya bi zimanê zikmakî di rojevê de ye, ev pirtûk xwedî çawaniyekê ye ku dikare asoyeke firehtir li ber me veke. Pirtûk ne tenê têkoşîn û serpêhatiya zimanê kurdî ya li Tirkiyeyê, ji welat û erdnîgariyên ku qedexeyên li ser zimanan û têkoşîna azadiya zimanan lê tê meşandin jî gelek mînakan dide û hewl dide ku ji bo gihiştina statûyekê ya zimanê kurdî, modelekê deyne meydanê. Ev xebata ku di warê xwe de berhemeke tekane û hêja ye, tiştekî din jî nîşanî me dide ku têkoşîna li hemberî windakirina zimanan têkoşîneke zor û zehmet e û jê re ked û xebateke bêhempa divê…’

,

Êzidî Kürtler için Destek Kampanyası

Zan Enstitü/Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî Dergisi olarak

Şengal’de İŞİD saldırılarına hedef olan Êzidî Kürtler’e katkıda bulunmak üzere;

Dergimizin son 5 sayısını 20 Ağustos-10 Eylül 2014 tarihleri arasında 100 TL’ye satılacak. Bu dayanışma kampanyası satışından elde edilen tüm gelir Şengal’den gelen ihtiyaç sahiplerine gönderilecektir.

Dayanışma kampanyasına destek vermek amacıyla dergimizden almak için Zan Enstitü/Toplum ve Kuram Lêkolîn û Xebatên Kurdî Dergisi ofisine uğrayabilirsiniz. Ya da aşağıdaki hesap numarasına 100 TL yatırdıktan sonra toplumvekuram@gmail.com adresine ödemenin dekontunu ve adresinizi bildirebilirsiniz. Dergileriniz en kısa zamanda size ulaştırılacaktır.

Türkiye ­İş­ Bankası­   Harun Ercan

TL Hesap­ No :­ 1042­0713656

IBAN : ­TR480006400000110420713656

Adres: İstiklal Caddesi, No:116, Danışman Geçidi Han Çıkmazı Sokak (Galatasaray Meydanındaki Hazzo Pulo Pasajı içinde), Beyoğlu/İstanbul

Web: www.zanenstitu.org

Twitter: @zanenstitu

İletişim numaraları: 0535 624 49 51 ve 0533 092 14 30

2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve Kürt Siyaseti Üzerine: Başarının Kapsamı, Mekanı ve Kaynağı
Cuma Çiçek

Giriş

Uzun bir tartışma sürecinden sonra Cumhurbaşkanlığı seçimlerini geride bıraktık. Seçim sonuçları farklı boyutlarıyla tartışılmaya devam ediyor. Mevcut sonuçlar tartışmaların bir süre daha devam edeceğini gösteriyor.

2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminin galibi ilk turda %50 oy oranından fazla oy olarak halk tarafından doğrudan seçilen ilk Cumhurbaşkanı vasfını kazanan Recep Tayip Erdoğan olmuştur. Öte yandan, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Milliyetçi Hareket Partisinin (MHP) aday gösterdiği ve daha sonra ondan fazla küçük partinin de desteklediği Ekmelettin İhsanoğlu’nun kaybeden taraf olduğu aşikar. Bu konuda genel bir konsensüsün olduğu söylenebilir. Zira dört ay önce gerçekleşen yerel seçimde CHP ve MHP’nin toplamda aldığı oy oranına bile erişememiştir. Bu anlamda seçimin ana kazananı Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ve adayı Erdoğan ise, seçimin ana kaybedeni de CHP, MHP ve adayları İhsanoğlu’dur.

Öte yandan, AK Partinin adayı Erdoğan’ın seçimi kazanması, her iki adayın da kaybettiği anlamına gelmiyor kuşkusuz. Aksine, en az Erdoğan kadar Halkların Demokratik Partisinin (HDP) adayı Selahattin Demirtaş da seçimi kazanmıştır. Zira, bugün Barış ve Demokrasi Partisinin (BDP) ardılı Demokrat Bölgeler Partisi (DBP) tarafından temsil edilen ana akım Kürt Hareketi 1991 yılından bu yana yapılan seçimlerde %4-6 bandında yer almasına rağmen, ana akım Kürt Hareketinin ana bileşeni olan HDP’nin adayı Demirtaş %9,76 oy almıştır. Elde edilen başarıyla, AK Parti ve MHP tarafından temsil edilen milliyetçi muhafazakar ve İslamcı Türk sağcılığı ile CHP tarafından temsil edilen milliyetçi, muhafazakar ve seküler Türk sağcılığı karşısında, Demirtaş’ın temsil ettiği HDP önemli bir alternatif haline gelmiştir.

Bu çalışmada, Erdoğan’dan sonra seçimin en önemli kazananı olan HDP adayı S. Demirtaş’ın başarısı üzerinden Kürt siyaseti ve ana gövdesini oluşturduğu HDP analiz ediliyor. Sonraki bölümlerde detaylı olarak yapılan tartışmaların ana sonucu, Demirtaş’ın başarısının ana kaynağının hem Kürt bölgesinde hem de batı metropollerinde artan Kürt oyları olduğudur. Özellikle Irak Kürdistan Bölgesi ve Suriye Kürdistan Bölgesinde son yıllarda meydana gelen radikal değişimler Kürt meselesinin jeopolitiğinin ana parametrelerini değiştirmiş ve hem bölge genelinde hem de Türkiye’de Kürt siyasetinin yükselişini sağlamıştır.

Bununla birlikte, elde edilen başarıda HDP projesinin kısmi de olsa bir katkısının olduğu görülüyor. Özellikle, CHP’nin İslamcı ve sağcı bir aday göstermesi, başta Kürt Alevileri olmak üzere, daha önce CHP’ye oy veren Alevilerin önemli bir kısmının Demirtaş’a yönelmesine neden olmuştur. Ayrıca, Türkiyelileşme siyaseti batı illerinde sınırlı da olsa Kürt olmayan seçmenlerde karşılık bulmuştur. Özetle, Demirtaş’ın başarısının ana kaynağını yeni sol söylemle ikna edilen Kürt olmayan ezilmişlerden ziyade, büyük oranda daha önce tercihini AK Partiden yana yapan sağcı Kürt seçmenlerle, CHP’den yana yapan Kürt Aleviler oluşturmuştur.

Çalışma üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde, Demirtaş ve temsil ettiği HDP’nin seçim kampanyasında kitlelere seslenirken kullandığı siyasi söylem ve kurucu bileşenleri ele alınıyor. İkinci bölümde, Demirtaş’ın başarısının kapsamı ve mekanı irdeleniyor. Türkiye’nin dört alt bölge bazında ele alındığı bu bölümde, hangi bölge ve illerde, ne düzeyde oy artışının sağlandığı 2014 yerel seçimleriyle karşılaştırmalı olarak ele alınıyor. Son bölümde ise, ikinci bölümdeki veriler analiz edilerek başarının kaynağını oluşturan temel dinamikler tartışılıyor.

Yazının devamı için tıklayınız: Cumhurbaskanligi-Secimleri-Kurt-Siyaseti-Final

Folklor û Roman – Remezan Alan

Payebilindkirina çand û zimanê gelêrî ya ji aliyê mêleke neteweperwer ve, tiştekî nû nîne; di wê dewrê de ew, wek cewherê milet, warê hundurîn ê saf hat qodkirin. Tiştê nû ev e ku di van 15-20 salên dawîn de vê mêlê, di nav edebiyata kurdî de bi awayekî lezgîn forma romanê ji xwe re kiriye rêyek. Rêjeya hebûna romanên folklorîk delîla herî berbiçav a vê rewşê ye. Rastiyeke peyva “serdema romanê” heye, belê, daxwaza romannûsîneke (fantazmaya romanê) ku nayê zeptûreptkirin jî heye; û nivîskarê kurd dixwaze bibe parçeyekî vê pêvajoyê. Lêbelê heman daxwaz, techîzad û cinekî afirandinê jî şert nake? Çima nivîskarê kurd gelek caran xwe wek rewşenbîrek, rewşenbîrekî çanda berxwedanê dibîne û li ser vê yekê hem dixwaze li ser navê gel xeber bide û hem jî wî perwerde bike? Pênûsa ku li ser telafîkirina kêmasiyên dîrokî ji xwe re mebestek tayîn kiribe dê rastî anakronîzmên zimanî û dîrokî û her wiha hin xisarên edebî neyê? Bêeyariya mesafeya vegotinê û otorîteya hazir û nazir ya nivîskariyê dê hin kêşeyên vegotinê neynin? Di ber de, romanên ber dest jî dema xwe li tengala kêmasiyên civakî te’rîf dikin, lingên wan ji zemînekî hunerî naşemite û nakeve ser erdeke civakî? An dema ev roman jî li dor temayên wek hafizeya civakî, nasnameya netewî, leheng û mîtên dîrokeke resen a milet, dersên dîrokî, bawerî û olên heterodoks ên mezlûm çerx bidin, hinek ne pêwîst e ku xebata derbarê wan de jî bi têgehên zanistên beşerî xeber bide?..
Belkî jî ji ber vê yekê Folklor û Roman, hem xwendineke ku pala xwe dide vegotinnasiyê û hem jî sosyolojiya edebiyatê dike û bi vê rêbazê di rexneya edebiyata kurdî de dibe mînakeke girîng û kemilî.

Kûnye

Remezan Alan.

Folklor Û Roman: Li Dor Texeyyulên Berê Rêçên Îroyîn
Çap. 1. Stenbol: Weşanên Peywend, 2013

Milliyetçi eğilimler tarafından halk dili ve kültürünün yüceltilmesi, yeni bir şey değil, milliyetçi dönemlerde bu dil ve kültür, milletin özü, saf iç alan olarak kodlandı. Yeni olan, bu son 15-20 yıl içinde bu eğilimin Kürt edebiyatı içinde süratle roman formu içine yerleşmesidir. Folklorik romanların bolluğu, bunun en somut delili. Evet, “roman çağı” sözünün bir gerçekliği var, zaptürapt edilemeyen bir roman yazma arzusu (roman fantazması) da var ve Kürt yazarı bu sürecin bir parçası olmak istiyor. Ancak aynı arzu, bir teçhizat ve yaratma cinini de şart koşmaz mı? Neden Kürt yazarı çoğu zaman kendini bir aydın, bir direniş kültürü aydını olarak görüyor ve bu minval üzere halkıyla konuşmaya ve onu eğitmeye çalışıyor? Tarihsel eksikliklerin telafisine kendini adayan bir kalem, dilsel ve tarihsel anakronizmler ile edebi kayıplarla karşılaşmayacak mı? Anlatı mesafesinin ayarlanmaması, hazır nazır bir yazarlık otoritesi, bazı anlatı sorunlarına yol açmayacak mı? Üstelik eldeki romanlar da habire kendilerini toplumsal eksikliklerin yanı başında tarif ettikçe, ayakları edebi bir zeminden kayıp, toplumsal bir zemine yerleşmeyecek mi? Ya da toplumsal hafıza, ulusal kimlik, otantik bir tarihin mit ve kahramanları, tarihsel dersler, gadre uğramış heterodoks din ve inançların etrafında dolandıkça bu romanlar, onları analiz etmeye soyunan bir çalışmanın da beşeri bilimler terimleriyle konuşması bir ihtiyaca dönüşmeyecek mi?..
Belki de bunlardan ötürü Folklor ve Roman, hem anlatıbilime hem de edebiyat sosyolojisine dayanan bir okuma yapıyor ve bu yolla Kürt edebiyat eleştirisinde önemli ve olgun bir örneğe dönüşüyor.

Kitabın Künyesi

Folklor û Roman,
Remezan Alan,
Peywend yayınları,
İlk Basım: İstanbul, 2013

 

Tanıklık: 93 Digor Katliamı*
Mahmut Alınak

14 Ağustos 1993 günü Digor’dan yükselen feryatlar Ankara’yı sarsınca hemen Kars valisini aradım. Vali telefonda köylülerin Varlı (Zibini) köyü yönünden ilçe merkezine doğru yürüyüşe geçtiklerini, PKK’lilerin ateş açması üzerine güvenlik güçlerinin karşılık verdiğini ve bu çatışmalar sırasında bir kişinin öldüğünü, sekiz on kişinin de yaralandığını söyledi. Oysa Digor’dan gelen haberler valinin söylediklerinin tamamen tersiydi. Digor’lular karşılıklı bir çatışma olmadığını, özel timlerin keyfi bir şekilde kalabalığın üstüne ateş açarak onlarca kişiyi öldürdüklerini ve yüzlercesini de silahla yaraladıklarını bildiriyorlardı. Bu durumda Digor’a gidip geniş bir araştırma yapmak gerekiyordu.

Hemen bir heyet oluşturduk. Heyette Selim Sadak, Ali Yiğit ve ben görev aldık. Digor’dan bir gün sonra Malazgirt’te de olaylar oldu. Malazgirt olaylarının da incelenmesi gerekiyordu. Bize Sırrı Sakık da katılınca önce Digor’a sonra da Malazgirt’e gitmek üzere Ankara’dan yola çıktık. Milliyet gazetesinden Rezzak Oral, Hürriyet gazetesinden Mehmet Güler, Zaman gazetesinden Nihat Kılıç, İPS’ den Nadire Mater ve Finlandiya televizyonundan üç kişilik bir ekiple, uçakla Erzurum’a, oradan da karayolu ile Kars’a hareket ettik. Gece karanlığında Kars’a girdik. Erzurum’dan telefonla randevu aldığımız Kars valisi yanında emniyet müdürüyle bizi makamında bekliyordu. Tedirgin ve telaşlıydı vali. Olup bitenler hakkında doğru dürüst bilgilendirilmemiş ve her şey kendisinden saklanmıştı. Açıkça söylemese de kurduğu cümlelerden cinayetin özel timler tarafından işlendiğini anlamak mümkündü.

Emniyet Müdürü’nün sorularımıza verdiği cevaplar çelişkilerle doluydu. Saldırıyı PKK’ye yıkıyordu. “PKK ateş etti, güvenlik güçleri de karşılık verdi.” diyerek devlet güçlerine toz kondurmuyordu. Vali ve emniyet müdürüyle görüşmemiz yaklaşık iki saat sürdü. Valinin odasından cevaplanmamış pek çok soruyla çıktık.

O gece Kars’ta kaldık. Sabah Kars Devlet Hastanesi’nde yatan yaralıları ziyaret ettik. Hastane tıklım tıklım hasta doluydu. Hastaların hepsi kurşunla yaralanmıştı. Polis hastanede bize adeta nefes aldırmıyordu. Her adımımızı, her saniyemizi kameraya alıyorlardı. Ağır yaralı hastalar polis kameraları altında bizimle çekingence konuşuyorlardı. Güvenlik gerekçesiyle yapıldığı söylenen bu çekimlerin insanları korkutma ve gözdağı verme amacı taşıdığı açıktı.

Hastaneden çıktıktan sonra polisin nefesini yine ensemizde hissederek Digor’a gittik. Digor ölüm sessizliği içindeydi. İnsanlar dükkânların camekânlarından korku dolu gözlerle bize bakıyorlardı. Ben Şırnak milletvekiliydim, ama Digor’luydum. Digor’luların yanımıza gelmek istediklerini biliyordum, ama gelmeye çekiniyorlardı. Bir dehşet havası çöreklenmişti şehrin üstüne.

Polis kameraları Digor kaymakamının makam odasında da çalıştı. Kaymakamın odasını işgal eden polisler kaymakama bile güvenmiyor ve onunla yaptığımız görüşmeyi de kameraya kaydediyorlardı. Biz şiddetle buna karşı çıktık. Polislerle gergin tartışmalarımız oldu. Kaymakam çaresizlik içindeydi, göz göre göre polislerden korkuyordu. Kaybolmuş bir hali vardı, polisleri odasından dışarı çıkaramıyordu. Kaymakamdan ümidimizi kesince valiyi aradık. Kamera çekimleri ancak valinin müdahalesi ile durdurulabildi. Polisler çekimi durdurdular ama yine de dışarı çıkmadılar.

Kaymakamla görüşmemiz bittikten sonra katliamın yapıldığı yere ve köylere gittik. Emniyet müdürü PKK’nin ölümlerin olduğu yerin arkasındaki yüksek bir tepeden ateş ettiğini söylüyordu. Bu durumda PKK’nin devlet güçlerinin içinden ateş açmış olması gerekirdi. Çünkü tanıklar tepenin devlet güçlerince kuşatıldığını ve o bölgede kuş dahi uçurtulmadığını söylüyorlardı.  PKK’nin devlet güçleri içinden ateş açması mümkün olmadığına göre, fail belliydi. Ayrıca emniyet müdürünün iddia ettiği şekilde PKK’nin ateş açması ve devlet güçleri ile PKK arasında silahlı bir çatışmanın patlak vermesi halinde, devlet güçlerinden ve PKK’den ölen ya da yaralananların olması gerekirdi. Oysaki ne PKK’den, ne de devlet güçlerinden ölü ya da yaralı vardı. Bu çelişkiyi sorduğumuz Kars valisi ve emniyet müdürü, herhangi bir açıklamada bulunamamışlardı. Gazetecilerin önünde görüştüğümüz yüzlerce görgü tanığı ve mağdurlar, gerek topluluğun içinden ve gerekse devlet güçlerinin kontrol ettikleri alanın dışındaki başka bir yerden kesinlikle ateş edilmediğini söylüyorlardı. Herkes, özel timlerin mevzilendikleri yerden önce silahla bir el ateş edildiğini, arkasından da özel timlerin topluluğa hedef gözeterek ateş ettiklerini söylüyordu. Devlet güçleri ile PKK arasında herhangi bir çatışmanın olmadığı ısrarla vurgulanıyordu. Suçun failleri ortadaydı. Bu toplu katliamı gerçekleştirenler devlet güçleriydi. Digor’dan köylere hareket edeceğimiz sırada, bir özel tim, “Daha çok fatiha okuyacaksınız’ diyerek bize ve halka meydan okumuştu. “Şırnak’ta emniyet müdürlüğünü basarız. O da olmazsa, Meclis’i basar, Meclis’ten kelle alırız” diyen bir özel timin sözleri sürüp giden barbarlığı çok iyi anlatıyordu. Bazı yaralılar, özel timlerin olaydan sonra dipçiklerle kendilerini öldürmeye kalkıştıklarını, ancak askerlerin müdahalesiyle öldürülmekten kurtulduklarını söylüyorlardı. Tanıklar, yürüyüş sırasında topluluk içinden tek bir slogan dahi atılmadığını söylüyorlardı.

Halkın önyargılı olduğu, bu nedenle devlet güçlerine iftira ettiği söylenebilir. Böyle olsaydı, askerlerin de ateş açtıklarını ileri sürerlerdi. Bütün görgü tanıkları Digor kaymakamının Yemençayır ve Ekrek köyü yönünden gelen yürüyüşçüleri ikna ederek geri döndürdüğünü ve böylece daha da büyük bir katliamı engellediğini belirtiyorlardı. Halk ve görgü tanıkları, katiller kimse onları işaret ediyorlardı.

Ölü ve yaralılar Zibini, Zixçî, Mewreg, Nexwşan, Kızılkule, Püfik, Başköy ve Baceli köylerindendi. Bazı yaralılar cezaevine atılma endişesi nedeniyle hastanelere başvurmamış, evlerinde tedavi olmaya çalışmışlardı. Birçok ölü ve yaralı ibret olsun diye ayaklarından panzere bağlanarak şehre getirilmişlerdi. Digor halkı duygularını, “Bizim yaşadıklarımız ne Bosna-Hersek’te, ne de dünyanın başka bir yerinde yaşanmamıştır” sözleri ile dile getiriyordu. Yürüyüşe katılan ve katliamı sıcağı sıcağına yaşayanlar, ‘Dört bine yakın insanın toplanmasına bilinçli olarak göz yumuldu. İstenseydi bazı yol kavşaklarında önlem alınarak, bu kadar insanın bir araya gelmesi engellenebilirdi. Üstelik bir ikaz ya da uyarı ateşi yapılmış olsaydı geri dönerdik’ diyerek, plânlı bir katliam ile karşı karşıya kaldıklarına dikkat çekiyorlardı.

Digor’daki incelemelerimizi tamamladıktan sonra Malazgirt’e geçtik. Katliam yıllarıydı, Malazgirt’te de katliam yapılmıştı. Ankara’ya döndükten sonra hazırladığımız 23 Ağustos 1993 tarihli ayrıntılı bir raporu Meclis Başkanlığına, Başbakanlığa, Adalet Bakanlığına ve birçok kuruluşa gönderdik. Çabalarımız işe yaradı, özel timler hakkında Kars Ağır Ceza Mahkemesi’ne dava açıldı. Yargılama yıllarca sürdü, beklendiği gibi katil özel timler bir tek gün bile ceza almadan dava dosyası kapatıldı. AİHM Türkiye’yi mahkûm etti, tazminat ödenmesine karar verdi. Hangi para ölenleri geri getirir ki…

* Bu yazısı Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî Dergisi 9. sayısının dosya konusu olan 90larda Savaş sayısında, Tanıklıklar bölümü altında yayınllanmıştır.

“Aynı gökyüzü, aynı keder”: Êzîdi Katliamları
Rûken Alp

aynı gökyüzü aynı keder

değişen bir şey yok ki

gidip

yağmurlara durayım

Güney Kürdistan’da idari olarak Musul eyaletine bağlı olan Şengal Dağlarında yaşayan Êzîdi halkının uğradığı katliam, katliamlarla büyümüş olsak da kanımızı donduruyor. Yaşananlar, umutlarımızı, insan soyunun bin yıllardır gelmesini beklediği güzel günlere olan inancını alıp götürüyor. Ortadoğu’da değişen güç dengelerinin yeniden biçimlenmesine ve egemen güçlerin sınırların kendi çıkarlarına uygun bir biçimde çizilmesi için katiller bulup/yaratıp yoksul halkları canavarca, şuursuzca katletmesine tanık oluyoruz. Bu tanıklıklar daha sonra muhtemelen akademik çalışmaların, filmlerin, çeşitli aktivitelerin konusu olacak ve o günleri görebilecek olanlar bu katliamları gözyaşları eşliğinde lanetleyecek. Tabii kırılan, katledilen halkların egemenler arasındaki konumu, hâlâ yoksul olup olmadıkları da gözyaşlarının yoğunluğunda belirleyici olacak.

Êzîdi halkının maruz kaldığı soykırım ve bu soykırımın bu denli yok sayılmasının elbette birçok nedeni var. Egemenlerin tavrı bu kadar açıkken muhalif kesimlerin suskunluğu ve kayıtsızlığı ürkütücü. Kendisini “muhalif” olarak konumlandıran, anti-demokratik uygulamalara(!) örneğin İsrail’e yönelik haklı tepkilerini ortaya koyan kesimler yaşanan soykırımı gayet soğukkanlılıkla karşılıyor. TC’de hakim güçlerin gölgesinde muhalefet edenlerin  Kürt ve Müslüman olmayan bir halkın uğradığı soykırımı dikkate almaması aslında sağcısından solcusuna, “laik”inden dindarına kadar Türkiye’deki çoğunluğun olup bitenleri aynı perspektifle ele aldığını gösteriyor. Hem “gerçek” Müslümanların hem de laik “dindar”ların aynı suskunluğu paylaşması da görünenin, yüzeydekinin bir adım ama sadece bir adım ötesinde çoğunluğun ayrımcı bakış açısına sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Êzîdi halkının uğradığı katliam karşısındaki tepkisizliği bu coğrafyanın katliamlara alışkın olması gibi talihsiz bir gerçekle açıklayabiliriz. Êzîdi halkı da sürekli kırımlarla, katliamlarla karşı karşıya kalmış, hep suskun kalmak, gizlenmek zorunda bırakılmış, kendini gizlemeyi, gizlenmeyi var olmanın ilk koşulu olarak görmüş bir halk. Kurtuluşu dağlardan beklerken ne yazık ki her defasında yine dağlarda katledilmiş. Bu yazıda günümüzdekinden tamamen farklı tarihsel ve sosyal koşullar içinde olsa da din temelli bir “ötekileştirme” nedeniyle katledilen Êzîdi halkını anlatacağım. Tüm farklara ve yine dağlara kurtuluş umuduyla kaçmalarına rağmen yakılarak, susuz bırakılarak öldürülmelerinden, esaretten kurtulmak için kendilerini uçurumlardan atmalarından söz edeceğim.

Şu an içinde bulunduğumuz koşullar ve Êzîdi halkının uğradığı katliam Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde “ötekileştirmenin” din üzerinden nasıl konumlandırıldığına dair yaptığım bir çalışmayı getirdi aklıma. Evliya Çelebi on ciltlik eseri Seyahatname’nin yedinci cildinde 1664 yılında Avusturya ile yapılan Raab Savaşı’nı (St. Goothard Savaşı), dördüncü cildinde ise Melek Ahmet Paşa’nın Sincâr Dağı Êzîdileri üzerine yaptığı “sefer”i anlatır. Raab Savaşı ve Êzîdiler üzerine yapılan “sefer”in ortak noktası, Osmanlı ordusunun savaştığı tarafların Müslüman olmamasıdır. Evliya Çelebi’nin her iki olayda da karşı tarafta savaşanları “küffâr” [kafir, hak dinini inkar edenler], Osmanlı ordusundaki askerleri “asâkir-i İslâm” (İslam askerleri) olarak tanımlaması Sünni-Müslüman inancına sahip olmayanları karşı taraf; “öteki” olarak algıladığını ve “öteki”ni konumlandırmasında Doğu ve Batı karşıtlığından ziyade “din”in belirleyici olduğunu gösterir. Sözünü ettiğim yazıda bu iki olayı derinlemesine ele alarak, karşılaştırmalı olarak incelemiştim. Şimdi bu yazıda sadece Êzîdilere uygulanan soykırımın anlatıldığı bölümlere yer vereceğim ve ne yazık ki dört yüz yıl önceki soykırım geleneğinin el değiştirerek devam ettiğini göreceğiz.

Evliya Çelebi Êzîdilere yapılan seferi 1665 senesinde Firari Mustafa Paşa’ya anlatır. Öylesine canlı anlatır ki anlatımına bakarak olaylara birinci elden tanık olduğu düşünülür. Ancak Êzîdilere yapılan sefer Melek Ahmed Paşa Diyarbakır Valisi olduğu zaman yani on beş sene önce, 1650 senesinde olmuştur. Anlatımında gayrimüslimlere yapılan kırımı anlatıyor olması dolayısıyla şehvet-i kelama kapılmış olsa da Evliya Çelebi’nin kırımda hiçbir rolünün olmadığı, dolayısıyla bu olaya katılmadığı açıktır.

Êzîdilere yapılan bu soykırım din ile ilişkilendirilse de zenginliklerini ele geçirmek amacını da taşır. Kırk bir yıllık seyahati boyunca onların bağlarında bulunan üzüm türlerini başka hiç bir yerde görmediğini belirten Evliya Çelebi, Êzîdilerin, bağlarını, tüm mahsullerini ve hububatlarını bırakıp canlarını kurtarma derdine düştüklerini ve mağaralara sığındıklarını şöyle anlatır: “Ammâ bâğlarında olan engûr-i gûnâ-gûnları Hudâ-yı [215a] Müte‘âl âlimdir kim bu kırk bir sene seyâhatimde bu abd-i hakîr Evliyâ-yı fakîr görmemişdir. Bu kadar bin bâğların cümle mahsûlâtların vâsi‘ sahrâda olan hubûbâtların bırağup cân başlarına düşüp cümlesi ka‘r-ı zemînde mağârâlara girüp cây-ı menâs edindiler kim her bir gâr-ı yetîmân biner ikişer bin bî-îmân Ekrâd-ı Yezîdân alur”.

Evliya Çelebi, Êzîdilerin Sincar Dağındaki mağaralara kaçtıklarını, İslam askerlerinin de aldıkları emirlerle hububatların saplarını dağ kazma ustalarının delikler açtığı bu mağaraların önüne yığdıklarını ifade eder. İslam askerleri, darı saplarından oluşan yüz binlerce demedi mağaraların üzerine koyup ateşe vermiş, üzerlerine tulum tulum keskin sirke döküp, açtıkları deliklerden atarak mağaraların içindeki Êzîdileri yakmışlardır: “Ve cümle asâkir-i İslâm’a tenbîh olup sahrâda olan hubûbâtların demet sapların mağârâlar önlerine dağlar gibi püşte püşte yığup siper eylediler. Ve niçe kerre yüz bin demet darı sapların mağârâlar üzre koyup âteş edüp üzerlerine tulum tulum sarp sirkeler döküp pâre pâre kayalar döğülüp üstad-ı kûhkenler Ferhâdî külünkler ile kayaları kırup niçe yerden delikler zâhir olup ol deliklerden içeri niçe bin darı demetlerine âteş edüp gârların içine ilkâ etdikçe derûn-ı gârda olan mel‘ûnların sağîr ü kebîr sıbyânları feryâd u fiğânlar etmeğe âheng etdiler.” Alevlerin içerde kalan Êzîdileri “kebâb-ı büryân” ettiğini ve “şîşe el kumbara”larının her birini “pâre pâre” ettiğini dile getirir.

Êzîdilere yapılan seferi anlatırken mescitleri olmadığına ve Sünni-Müslüman inancının gereklerini yerine getirmediklerine değinmesi, Êzîdilerin bu inanca sahip olmadıklarını öne çıkarması açısından önemlidir: “Köylerinde aslâ mesâcidleri yokdur ve savm [u] salâtdan ve hacc [u] zekâtdan ve kelime-i şehâdetden berîlerdir” (50). Osmanlı ordusundaki askerlerin “Muhammedin namusunun” ne demek olduğunu bildiğini ancak “öteki” olarak konumlandırılan Êzîdilerin bilmediğini dile getiren Evliya Çelebi’nin bu vurgusu da dinsel inancın “öteki”ni alımlamadaki işlevine işaret eder:

Şöyle ma‘lûm-ı sa‘âdet ola kim ol asırda paşa pederinizin kâmil yetmiş bayrak sekbân u sarıcaları ve on bin sâ’ir ağavât u huddâmları var idi. Cümlesi Abaza ve Çerkes ve Gürcî şehbâzları idi. Birbirlerinden hicâb edüp cengde aslâ zimâm-keşîdelik etmezler idi. Ve nâmûs-ı Muhammedî ne idüğin bilirler idi. (49)

Evliya Çelebi aktarımı boyunca sıklıkla Sünni-Müslüman inancına atıfta bulunur ve Kur’an’da yer alan ayet ve surelere göndermeler yapar. Şemsî Paşa’nın komutan olarak tayin ettiği oğlu Mehemmed Emîn Paşa’nın kulağına “yürü Allah yardımcın ve destekçin olsun” sözlerini söyleyerek “Fatiha” okuduğunu, Mehemmed Emîn Paşa’nın da Diyarbakır tarafına gittiğini söyler. “Bî-îmân” yani imansız olarak nitelendirdiği Êzîdilere yapılan seferi de bu çerçevede anlatır:

Şemsî Paşa oğlu Mehemmed Emîn Paşa’yı serdâr edüp gûşuna mengûş olmak içün Mehemmed Emîn Paşa’nın kulağına yemîn billâh ile birkaç kelâmlar söyleyüp ‘Yürü Allâh mu‘în ü zahîrin ola!’, deyü bir Fâtiha-i seb‘u’l-mesânî kırâ’at edüp Mehemmed Emîn Paşa yine Şatt-ı Diyârbekir cânibine ubûr edüp gâ’ib oldular. (48)

Bu duaların okunması, savaşta İslamî kurallara uyulması “öteki”nin nasıl konumlandırıldığının, diğer bir deyişle Sünni-Müslüman inancını benimsemeyenlerin “öteki” olarak görüldüğünün anlaşılması açısından önemlidir. Evliya Çelebi “Müslüman gaziler”in Saçlı Dağının bir çok bölgesinden “ufuklara kement ile yükseliyormuş gibi dağın tepesine” akın ederek savaşmaya başladığını, yedi saat boyunca “şeytan kavmi” ile Melek Ahmet Paşa’nın kavminin savaştığını anlatır. “Gökteki melekler[in] yerdeki ‘Melek’ Paşa’nın savaşı” karşısında [şaşkınlıktan] parmaklarını ısırdığını aktarır. Yedi yüz yiğidin [İslam askerinin] toprağa düşüp ölüm “şerbetini” içtiğini, üç bin altmış “Saçlı Yezidisi”nin ölüp “telef” olduğunu ifade eder. Êzîdiler’i “şeytanın kavmi” olarak nitelendirir ve ölen Êzîdilerin “geberdiği” söyler:

Ale’s-sabâh Saçlı dağının yetmiş seksen aded yerlerinden eflâke kemend ile urûc eder gibi guzât-ı müslimîn her tarafdan kûh-ı bî-sütûnun zirve-i a‘lâsına çıkup taraf taraf cenge âhengler edüp kâmil yedi sâ‘at kavm-i şeyâtîn ile kavm-i Melek Ahmed Paşa bir savaş-ı perhâş etdiler kim semâdaki kerrûbiyânlar bu zemîn Melek Paşasının cengine engüşt ber-dehen etdiler. Ol arbede içre yedi yüz yiğit hâke düşüp câm-ı memâtı nûş edüp üç bin altmış aded Saçlı Yezîdisi mürd olup bî-mezîd oldular.

Êzîdilere yapılan seferin, onların Kerbela Katliamı’nın [Hazret-i Ali’nin Oğlu Hüseyin’in, Muaviye’nin oğlu Yezid’i halife olarak tanımaması nedeniyle Kerbelâ’da aç ve susuz bırakılarak öldürülmesi] sorumlusu olmasına bağlanması önemlidir. Bu “sefer”in başarılı olmasıyla [İslam askerlerinin Evliya Çelebi’nin deyişiyle “melâ‘înleri […] kır”masıyla] Kerbelâ Katliamı’nın öcünün alınacağının öne sürülmesi, dinin “öteki”ne bakışı belirlemedeki rolüne işaret eder: “Bu hâli asker-i İslâm görüp anlar dahi var makdûrların sarf edüp anlara bir tîğ urdular kim ol Yezîdîlerin kanı kayalardan revân olup inşâallâh be-dest-i Melek Ahmed Paşa şehîdân-ı Deşt-i Kerbelâ’nın hûnlarının intikâmı alınmışdır” (50). Evliya Çelebi’nin Êzîdilere yapılan seferin haklılığının dayanağı olarak Kerbelâ Katliamı’na işaret etmesi de referans noktasının Sünni-islam olduğunu gösterir. Büyük bir hevesle Saçlı Dağının nasıl kuşatıldığını anlatan Evliya Çelebi, İslam askerlerinin, burada saklanan Êzîdiler öldürüldüğünde Kerbela çölünün şehitlerinin ve hazreti Hüseyin’in öcünün alınmış olacağına inandıklarını, bu inançla saldırdıklarını belirtir. Evliya Çelebi’nin aktarımında dikkati çeken bir diğer nokta da ganimet olarak “temiz kızların, cariyelerin ve seçkin oğlanların” alıkonulması ve köleleştirilmesidir:

Cümlesi derûn-ı dilden ve cân-ı gönülden cebel-i Saçlı’ya sarılup ‘İnşâallâh bu Yezîdî mel‘ûnlarından şehîdân-ı Deşt-i Kerbelâ’nın ve Hazret-i Hüseyn’in kanın alırız ve inşâallâh cümle Yezîdîlerin ser-i nâ-tırâşların seyf-i miczem ile tırâş edüp mâl-ı ganâyimler ve duhter-i pâkîze-ahterler ve gulâm-ı mümtâzlar alırız’, deyü cidd ü cehd edüp ol kûh-ı bî-emâna sarıldılar. (49)

Êzîdileri keskin kılıçlarla “traş “etme” ve onların mallarına el koyma isteğinin Kerbela Katliamı’nın öcünün alınmasıyla ilişkilendirilmesi de aynı referans noktasına işaret eder.

Êzîdilerin Osmanlı askerlerinin eline düşmemek için kendilerini öldürdüklerini de aktaran Evliya Çelebi kimisinin de çocuklarıyla birlikte kendilerini uçurumdan attığını anlatır. “Niçe Yezîdîler ehl [ü] iyâllerinin esîr oldukların görüp kendü kendinin gözlerin çıkarırdı, ve niçe yüzü kendüyi kayalardan aşağı atup pâre pâre olurdu, ve niçe bini avretlerini ve kızları ve evlâdlarını katl ederdi, ve niçe bini kendüyi hançer ile ururdu, ve niçesi kılıç üzre düşüp mürd olurdu, ve niçe bini dahi dalkılıç olup hasmına karşu gelüp yâ urup yâ urulurdu, ve niçesi evlâdlarıyla sarılup kayalardan aşağı atılup pâre pâre olurdu”. Ele geçirilen kadın ve erkek Êzîdiler’in de esir olarak tutulduğunu aktarır.

Evliya Çelebi’nin aktardıklarından Êzîdi halkının katledildiği ve bunun “din” referansıyla meşrulaştırıldığı anlaşılıyor. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinin bir tarih belgesi olarak görülemeyeceği açık. Üstelik anlattığı bu Êzîdi katliamı kendi tanıklığına dayanmıyor. Fakat kurgusallığı ve abartıyı göz ardı ederek okuduğumuzda da Êzîdiler’in dört yüz yıl önce Osmanlı’da nasıl alımlandığını görmemiz mümkün. Dönem, koşullar ve motivasyon farklı da olsa dört yüz yıl önce Kerbela’nın  öcünü almak için yakılan Êzîdi çocukları bugün de susuzluktan öldürülüyor, esaret ve ölüm de aynı. Aynı gökyüzü, aynı keder…

 Kaynaklar

Dankoff, Robert. “Evliya Çelebi ve Seyahâtnamesi Işığında Osmanlı Toplum Hayatı”. Türkler Ansiklopedisi 10. ( Ankara, 2002): 268-91
——. An Ottoman Mentality: The World of Evliya Çelebi . Leiden: Brill, 2004.

Evliya Çelebi. Evliya Çelebi Seyâhatnamesi. Haz.Yücel Dağlıve Seyit Ali Kahraman. İstanbul:Yapı Kredi Yayınları, 1996. 4. cilt. (49-51)

——. Evliya Çelebi Seyâhatnamesi. Haz.Yücel Dağlı vd., İstanbul:Yapı Kredi Yayınları, 1996. 7. cilt. (31-39)

Geçmişin İşlenmesi Ne Demektir?: Hakikat ve Adaletin İzinde Doksanları Hatırlamak

Geçmişin İşlenmesi Ne Demektir?: Hakikat ve Adaletin İzinde Doksanları Hatırlamak*

Klee’nin ‘Angelus Novus’ adlı bir tablosu var. Bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir meleği tasvir ediyor: Gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. Tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir, yüzü geçmişe çevrilmiş. Bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Biraz daha kalmak isterdi melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek… Ama Cennet’ten kopup gelen bir fırtına kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştır ki, bir daha kapayamaz onları. Yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. İşte ilerleme dediğimiz şey, bu fırtınadır.

Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine

1959 yılında yazdığı “Geçmişin İşlenmesi Ne Demektir?” isimli makalesinde Theodor W. Adorno, Almanya’nın geçmişiyle ve nasyonal sosyalizmle ne kadar yüzleşebildiğini tartışır. Adorno’ya göre nasyonel sosyalizm hâlâ yaşamaktadır; ancak onunla ilgili sorulması gereken şudur: “Fazla canavarca olduğu için kendi ölümünden sonra da sürüp giden bir şeyin hayaleti midir, yoksa zaten ölmemiş midir, ağıza alınmayacak olanı yapma eğilimi hem insanlarda hem de onları kuşatıp sınırlayan koşullarda yaşamaya devam etmekte midir?” (1999: 122). Savaştan ve soykırımdan onlarca yıl sonra, geçmişin suçlarını mümkün kılan toplumsal koşullar hâlâ yerli yerinde durmaktadır. Suç ve zorbalıkla dolu geçmişten kurtulma gerekliliği toplumsal bir kabul hâline gelmiştir; ancak bunun yolu sorumluluk almaksızın geçmişin üstüne bir çizgi çekerek konunun kapatılması olmuştur. Arzulanan, geçmişin mümkünse bellekten silinmesidir. Adorno’ya göre İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’sında “faşizmin hâlâ yaşıyor olması, o çok sözü edilen geçmişin işlenmesinin bugüne kadar başarılamamış ve kendi karikatürüne, boş ve soğuk unutuşa dönüşerek yozlaşmış olması, faşizmi olgunlaştıran nesnel toplumsal önkoşulların hâlâ geçerli olmasından ileri gelmektedir” (133).

Son yıllarda “geçmiş” ve “tarih” olguları Türkiye ve Kürdistan tarihinde belki de hiç olmadığı kadar gündemleştirilmiş, geçmiş suçlar teker teker dile getirilmeye başlanmış ve fısıltıyla konuşulan tarihsel hakikatler kamusal alanda yüksek sesle dillendirilmeye başlanmıştır. Kürt meselesinde “barış süreci”ne girilmesiyle beraber özellikle 1990’lı yılların, yaygın medya tarafından sıkça gündeme getirildiğini ve bu dönem devlet eliyle işlenmiş suçların bir kısmının medya ve kamusal alanda görünür hâle geldiğini eklemekte fayda var. Her ne kadar bu durum iktidara yakın kalemler tarafından mevcut hükümetin başarısı olarak gösterilmeye çalışılsa da, iddiaların aksine bu durumun 1990’lardan itibaren ciddi bir şekilde güçlenen Kürt hareketinin, toplumsal mücadelelerin ve bu sayede gelişen muhalif kamusal alanın ve eleştirel düşüncenin doğal bir sonucu olduğu öncelikle vurgulanması gereken önemli bir hakikattir. Ancak büyük ölçüde iktidar tarafından kamunun gündemine getirilen tarihsel hadiselerin ne derece bir yüzleşme içerdiği, ortaya atılan hakikat iddialarının tarihsel gerçeklikle ne kadar örtüştüğü ve geçmişin ne kadar işlendiği bir hayli tartışmalıdır. Kuşkusuz tarihle her yüzleşme çabası yeni bir iktidar rejiminin habercisidir, geçmişin ne kadar işlendiğiyse söz konusu tarihsel bağlam içerisinde suç işlenmesini mümkün kılan toplumsal koşullarla ne kadar yüzleşildiğiyle ilgilidir.

Birçok modern ulus-devlet gibi, Türkiye Cumhuriyeti tarihini de bir şiddet ve barbarlık tarihi olarak okumak mümkündür. Ülkenin ve devletin inşası 1915’teki Ermeni Soykırımı ile başlar; ancak, alanlarında uzman tarihçiler tarafından ilk modern soykırımlardan biri olarak kabul edilen 1915, ülke tarihinde daha sonra yaşanacak birçok katliam gibi inkâr edilecek ve toplumsal bellekten silinmesi için büyük çaba harcanacaktır. Müslüman olmayan nüfusun Cumhuriyet kurulmadan önce maruz kaldığı şiddetten, Cumhuriyet’in inşasında yer almış Kürtler de çok geçmeden nasiplenmiştir. Kürtlerin, Cumhuriyet’in kuruluşunda verilen sözlerin tutulmamasıyla yöneldikleri özgürlük mücadeleleri türlü katliamlarla bastırılmaya çalışılmış, savaş aygıtlarıyla devletin şiddet tekeli güçlendirilmiştir. Şeyh Said İsyanı kanlı bir şekilde bastırılmış, Ağrı İsyanı katliamla bastırılmış, Dersim’de ise devlet soykırım ve ”iskân” derslerini ne kadar iyi çalıştığını bir kez daha göstermiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında devlet şiddeti, Türk ve Müslüman kimliği dışındaki etnik ve dinsel farklılıkları ve kurucu Kemalist ideolojiden farklılaşmaya yönelenleri hedef almıştır. Bu durum, devlet terörünün aynılaştıramadığı toplumsal grupları hedef alışının örneği olarak değerlendirilebilir. Ulus devlet tek bir potada eritemediği etnik, dinsel, düşünsel ve siyasi farklılıkları ya imha etme yoluna gitmiş ya da kendi kimliğine ve ideolojisine asimile etmeye çalışmıştır.

Ancak Adorno’nun nasyonel sosyalizm tahlilinden ödünç alarak ifade edersek, tek parti rejiminin, korku ve ıstıraptan başka anlamlar da taşıdığının belirtilmesi gerekmektedir. “Sayısız insan faşizm altında hiç de öyle kötü yaşamamıştır. Terörün sivri ucu, yalnız azınlıktaki ve görece iyi tanımlanmış gruplara yöneltilmişti(r)” (129). Bu dönem Cumhuriyet elitlerinin bir taraftan barbarlıkla üzerine kondukları Ermeni mallarıyla zenginleştiği (Polatel, 2009), öte taraftan da siyasi güçlerini sağlamlaştırdıkları ve bu minvalde iktidar ilişkilerinin de yeniden tarif edildiği yıllardır. Ulus-devletin şiddetine ortaklık ya da sessizlikle verilen örtülü destek, egemenliğin nasıl paylaşıldığına ve bu doğrultuda çıkar paylaşımına işaret etmektedir. Türklüğün bir ayrıcalık hâline geldiği yıllar bu döneme rastlar.

Söz konusu kanlı tarihe rağmen, Türk ulus-devletinin tarihinde hiçbir zaman ne toplumsal düzeyde ne de entelektüel düzeyde geçmiş işlenmemiş, geçmişle yüzleşmenin olanakları yaratılmamıştır. Adorno, yukarıda bahsi geçen yazısında nasyonel sosyalizmin hayaletleriyle/ardıllarıyla uğraşırken geçmişin şimdiki zaman üzerindeki etkisini şöyle açıklar: “Geçmiş, ancak geçmiş olanın nedenleri ortadan kaldırılırsa işlenmiş olabilecektir. Ama nedenler hâlâ süregittiği için, onun büyüsü de bugüne dek kırılamamıştır” (1999: 137). Türkiye’deki şiddet ve barbarlık tarihinin en önemli ayaklarından birisi de buraya yaslanır. Devlet, tekeline aldığı şiddet ve ideoloji aygıtlarının diyalektik işleyişi sayesinde kendi şiddetini meşrulaştırmanın araçlarını ve bilgisini yaratmıştır. Bu bilgi ve bilme biçimleri de çeşitli kurumlar ve metotlarla toplumsal yapıya nüfuz etmiştir. Bahsi geçen bilme biçimleri içerisinde ötekiler, katledilenler ya da direnenler “terörist, barbar ya da düşman” olarak adlandırılmakta, devlet de kendi barbarlığını ve şiddetini söylemsel düzeyde ötekine yansıtmaktadır. (1)

Peki, bugün ne olmuştur da özellikle kanlı bir savaşın yaşandığı 1990’lı yıllar ve devletin işlediği tarihsel suçların bir kısmı artık sadece Kürtler, ezilenler ve muhalifler tarafından değil, hükümet yetkilileri ve iktidara yakın kalemler tarafından da gündeme getirilmeye başlanmıştır? Özellikle “barış süreci” boyunca görünürlük kazanan bu tartışmalar, iddia edildiği gibi iktidarın demokratikleşme hamlelerinin gösterenleri olarak mı ele alınmalıdır? Neden ülkenin geçmişindeki katliamların sadece bir kısmı gündeme getirilmektedir de topyekûn bir hesaplaşma gündeme gelmemektedir? Herhangi bir yüzleşme ya da hesaplaşma yaşanmaksızın bugün gündeme geldiği biçimiyle geçmiş bize ne söyler ve geçmişle yüzleşme söylemi AKP hükümeti için nasıl bir iktidar alanı açar? Bu soruları cevaplamaya geçmeden önce 1990’lı yıllara giden sürece bakmamız elzemdir. Bu yazının nihai amacı doksanlarda devletin yaşadığı meşruiyet krizine odaklanarak, neoliberal dönemde dönüşen devlet örgütlenmesine yakından bakmaktır.

Doksanlara Gelirken

“90’ları nasıl anlamalı?” sorusuna gelmeden önce, Kürt/Kürdistan meselesinin tarihsel ve siyasal gerçekliğini hatırlamakta fayda var. Bir ulusun kendi kaderini tayin etme/edememe meselesi olarak tarih sahnesine çıkan bir meseleden söz ediyoruz. Bugün de egemenlik paylaşımı meselesi olarak varlığını yakıcı bir şekilde sürdürüyor. 1920’lerde ne olmak istediğine karar verebilecek örgütlülük düzeyinden ve siyasi koşullardan yoksun olan Kürtler, Orta Doğu’da dört farklı ulus-devlet sınırına bölünen bir coğrafyada birbirlerine “komşu” olarak var olabilme mücadelesine girişti. 90’larda on binlerce insanın yaşamını yitirdiği savaşın bu tarihsel kırılmadan bağımsız okunamayacağı açıktır.

Daha detaylı bakılacak olursa, 90’larda yaşanan savaşın da bir tarihselliği var. Kürtlerin tanınma ve kolektif hak talebiyle 1950’lerin sonunda tekrar yöneldikleri mücadelelerinin yirmi beş yıllık bir şiddetsizlik dönemi var. Devletin baskı, asimilasyon ve inkâr politikalarına rağmen ağırlıklı olarak yasal zeminde mücadele veren bir Kürt hareketi 1960’ların sonuna kadar varlığını korudu. Bu yasal zemini kullanma fikri, 1971 darbesi ile ciddi bir yara aldı lakin 70’ler boyunca hâlâ bir seçenek olmaya devam etti. 1970’lerde önce ideolojik çerçevesi ve sonra da benimsediği mücadele yöntemi itibariyle radikalleşen bu hareket, ilk kitlesel mobilizasyon dalgasını 1970’lerin ikinci yarısında yaşadı. Üniversitelerde okuyan sosyalist gençlerin lokomotifi olduğu, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etmesi için başlatılan mücadele, 1970’li yıllarda kentsel alanlarda örgütlenme faaliyeti ile sürdürülürken 1980 darbesi ile sekteye uğradı. Verilen mücadelenin bedeli de ağır oldu. Öyle ki, sonraki on yılını cezaevlerinde, sürgünlerde veya dağlarda, tavizsiz bir baskı rejiminde geçiren bir halk gerçekliği ortaya çıktı. Açıkça söylemekte herhangi bir beis yok; 1984’e kadar Türk devletinin Kürt gençlerinin yürüttüğü mücadeleyi tasfiye edebileceğine olan inancı tamdı. Yasaklama, hapsetme ve mücadelenin maliyetini yükseltme gibi yollarla Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkından muaf tutulabileceğine inanıyordu.

1980’lerin ilk yarısında Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde olanlar, en yerinde tabir ile Kürt hareketi ile Türk devleti arasında yürütülen bir “ontolojik savaş” idi. “Kaybetmek” veya “kazanmak” gibi kavramlarla basite indirgenerek açıklanamayacak bu savaşın temel sonucu, yok olurken yok olmama umudunu sürdürebilme olarak tarif edilebilir. Askeri Cunta henüz hukuksal olarak da Türkiye’yi idare ederken başlatılması planlanan gerilla mücadelesi, Kürdistan İşçi Partisi’nin (Partiya Karkerên Kurdîstan) inisiyatifinde 1984 yılında gidişatı değiştirmeye başladı. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmişti. 1970’lerden gelen siyasi kadrolar ya politik şiddet üzerinden varlıklarını ve mücadelelerini sürdürebilecek ya da siyaseten yok olacaklardı. 1985 yılında bu tehlikeyi atlatan gerilla mücadelesi, 1990’ların başına kadar, kolay kolay tasfiye edilemeyeceğini gösterdi. Kürtlerin on yıllardır kolektif bir biçimde biriktirdikleri yenilmişlik hafızasını tersi istikamete doğru yönlendirebilen bir mücadele süreci başladı. 1990’ların nevi şahsına münhasır bir dönem olarak ele alınmasını gerektiren tarihsel gelişim ise, Kürt hareketinin siyasi pratikler üzerinden yeniden kentlere yönelmesiyle başladı. Gerilla cenazelerinin sahiplenilmesiyle başlayan Serhildanlar aracılığıyla, artık tüm Kürtlerin yaşamını derinden dönüştürecek çok katmanlı yeni bir siyasi mücadelenin temelleri atılacaktı.

Doksanlar ve Devletin Meşruiyet Krizi

Doksanlı yıllar bir yandan şiddet, savaş, zorunlu göç, köy yakmalar ve boşaltmalar, Hizbullah, JİTEM, derin devlet, korucular, kayıplar, faili meçhul cinayetler, cezaevleri, PKK, açlık grevleri ve toplumsal mücadeleler ile anılırken; öte yandan, yükselen siyasal İslam ve kimlik mücadeleleri, hızlı kentleşme ve gecekondulaşma, göç edilen yerlerde dil ve kültür alanlarında yeni mücadele alanlarının açılması, yeniden yapılanan piyasalar ve emek ilişkilerinin dönüşmesini içeriyordu. Kürdistan’da olağanüstü hâl yasalarının ve uygulamalarının sıradanlaştığı bu dönem boyunca devlet ile Kürtler arasındaki en belirleyici ilişki zor ve şiddet oldu. Etnik kimlik temelinde Kürtler ve mezhep çatışması ekseninde Aleviler başta olmak üzere, “öteki”nin maruz kaldığı şiddetin artarak normalleşmesi ve meşrulaştırılması, sadece Kürdistan’da değil Türkiye’nin genelindeki devlet örgütlenmesini ve toplumsal ilişkileri de etkiledi.

Öte yandan doksanlar Kürtler için özgürlük arayışının ve direnişinin kitleselleştiği yıllardır. Bugün Kürtlere ya da 90’lara baktığında salt mağduriyet, yoksulluk ve acı görmek isteyen iktidar yanlısı kalemlerin ve liberal entelektüellerin gör(e)medikleri ya da görmek istemedikleri tarihsel hakikat, bu dönemin başlarında “Kürt hareketinin Türk devletine karşı silahlı mücadele yürüterek milyonlarca Kürdü mobilize etmiş olduğu gerçeğidir” (Toplum ve Kuram, 2011: 17). Kürt hareketinin kullandığı politik şiddet teknikleri ve örgütlenme stratejileri devletin baskı ve şiddet metotları karşısında Kürtleri mobilize etmiş ve serhildanlar aracılığıyla hareket kitleselleşmiştir. (2)2 Ancak bugün 90’ların sadece mağduriyet ekseni üzerinden ele alınması ve hatırlanması, Kürtlerin faili olduğu toplumsal mücadeleyi ve direnişi görünmez kılma amacına hizmet etmektedir. Kaba milliyetçi yaklaşımların seyreltildiği bu liberal hatırlama biçimi Kürtlerin siyasal iradesini görmezden gelmektedir. Mücadele içinde direnen Kürt özne, mağdur, acı çeken ve ezilen Kürdün gölgesindedir.

Öte yandan, Türk ulus-devlet yapısında 2000’li yılların başında tanık olduğumuz dönüşüm ve yeniden yapılanmayı 90’lı yıllarda yaşanan meşruiyet krizine bir cevap olarak ele almak, dönüşen devlet yapısının sürekliliklerini ve farklılıklarını anlayabilmek için bizlere önemli fırsatlar sunmaktadır. Bu bağlamda Türk ordusu ve PKK arasında süren savaşın dinamiklerini ve yarattığı toplumsal tahribatı iyi anlamak gerekir. 90’lar savaşın en kanlı yıllarıdır, Kürdistan’da gündelik hayat çatışmalar ve yoğun devlet şiddetinin tahakkümü altındadır. Özellikle doksanlı yılların ilk yarısında Türk ordusu ve paramiliter güçler kontrgerilla faaliyetleriyle sivillere karşı sayısız insan hakları ihlâline imza atmışlardır. Yine bu dönemde savaş hukuku defalarca ihlâl edilmiş, uluslararası literatüre de geçtiği üzere devlet kirli savaş yürütmüştür. Binlerce köy koruculuğa zorlanmış, kabul etmeyenlerse yerlerinden yurtlarından edilmiş, işkenceye uğramış ya da öldürülmüşlerdir. “Terörün toplumsal zeminini bitirmek için” binlerce köy ve mezra boşaltılmış, milyonlarca insan yaşadıkları topraklardan zorla koparılmıştır. Zorunlu göç, Kürt hareketinin bölgesel bir iktidar kurma ihtimalini ortadan kaldırmayı hedeflemiş, çatışmanın zeminini kırsaldan kente kaydırmış ve sadece Kürdistan ile ilgili bir mevzu olmaktan çıkarıp Türkiye metropollerine taşımıştır.

90’ların başında Kürdistan’da artan siyasal mobilizasyona cevaben Türk ordusu büyük bütçelerle yeniden yapılandırılmış ve tam anlamıyla bir savaş aygıtına dönüştürülmüştür. OHAL’in ağır bir şekilde uygulanması, koruculuğun dayatılması, köylerin boşaltılması, jandarma içerisinde JİTEM’in, polis içinde de özel timin kurulmasıyla yeni savaş taktikleri geliştirilmiştir. Askeri dilde ‘alan konsepti’ olarak adlandırılan bu strateji ile bataklığın kurutulması yani Kürt hareketinin her türlü insani ve iktisadi kaynaktan uzaklaştırılması ve izole edilmesi hedeflenmiştir (Akça, 2012: 94). Kürt meselesinin sadece bir “askeri asayiş meselesi” olarak anlamlandırıldığı ve ordunun hegemonyasında geçen bu dönemin insani sonuçları çok ağır olmuştur. Kanlı 92-96 döneminden sonra 90’ların sonuna doğru tarafların yenişemeyeceği ortaya çıkmış ve “Kürt hareketi 1990’lar boyunca kitleselleşirken PKK’nin bağımsız bir Kürdistan kurmaya muktedir olamayacağı da Türk devletinin PKK’yi tasfiye edemeyeceği de 1990’ların sonuna doğru netlik kazanmıştı” (Toplum ve Kuram, 2011: 18).

Devletin savaş stratejileri sonucu kentlere göç etmek zorunda bırakılan milyonlarca Kürt, metropollerdeki kentleşme ve emek süreçlerinin parçası olmuş ve buradaki toplumsal yapıyı ciddi ölçüde etkilemişlerdi. Aynı zamanda Kürdistan’da uygulanan kirli savaş politikaları devlet yapısının örgütlenmesini değiştirmiş, ortaya çıkan mafya ve çete örgütlenmeleri sadece Kürdistan’da faaliyet göstermemiş, Türkiye’nin batı tarafında da bir hayli etkili olarak, Özal’la beraber dönüşmeye başlayan ekonomik sisteme kolaylıkla entegre olmuşlardı. Türkiye gündemine Kürdistan’daki savaşla değil de Susurluk’taki kazayla giren derin devlet örgütlenmesi, aslında 90’larda Kürdistan’da yaşanan savaşın, bazı güç odaklarının olağanüstü yetkilerle donatılmasının, dönüşen siyasi ve ekonomik yapının doğal bir sonucuydu.

Zorunlu göçle beraber metropollere yerleşen Kürtler, Kürt hareketine ve Kürt meselesine kentlerde de görünürlük kazandırmış, hareketin metropollerde ve Türkiye genelinde oluşturduğu karşıt-kamusallığın zeminini hazırlamışlardır. Mülksüzleştirilen ve yerlerinden yurtlarından edilen Kürtler, arkalarındaki şiddet dolu tarihleriyle şehirlerde Türk ulus-devletinin şiddet ve barbarlıkla dolu tarihinin görünmeyen parçalarını da hatırlatan cemaatler hâline gelmişlerdir: 1915 Ermeni Soykırımı, 6-7 Eylül Olayları, Rum Tehciri gibi Anadolu’lu Hristiyan grupların katliamları ve zorla göç ettirilmeleri bu dönemde hatırlanmaya başlanmıştır (Üstündağ, 2005).

1990’lar bir taraftan baskı rejiminin güçlendiği ve Kürtler için korku imparatorluğunun yaratıldığı bir dönem olmakla birlikte, öte yandan yasal alanda faaliyet gösteren Kürt partilerinin yükseldiği ve Türkiye’de o güne kadar bastırılmış ve ezilmiş diğer grupların maruz kaldıkları devlet şiddetini ifade edebilecek siyasi dilleri bulmaya başladıkları yıllardır. Feministlerin, Kürtlerin, LGBTİ birey ve toplulukların, Ermeni ve Rumların, solcular ve siyasal İslamcı grupların 1990’larda yükselen politik mücadeleleri ve örgütlülükleri Cumhuriyet dönemi boyunca baskılananın geri dönüşünü ve 1980 Darbesi sonrası yaşanan sessizliğin kırıldığını ifade etmektedir.

Doksanlar boyunca devletin Kürdistan’da giriştiği katliamlar ve köy boşaltmaları, Mehmet Ağar ve Sedat Bucak gibi bazı milletvekillerinin mafya liderleri ve paramiliter örgütlenmelerle olan yakın ilişkilerinin açığa çıkması, paramiliter örgütlenmelerin iktidar sahasını arttırması ve derin devletin görünür hâle gelmesi, Sivas katliamı, “Hayata Dönüş” katliamı, uzun süren ekonomik durgunluk ve savaş ekonomisinden ötürü artan borçlar Türk ulus-devleti için bir meşruiyet krizi yaratmıştır. Kemalist devletin meşruiyet krizi ve hegemonik yapıların güç kaybı muhalif politik örgütlerin eylem, pratik ve söylemlerini güçlendirmiştir. Bunun dışında Avrupa Birliği’yle uyum süreci boyunca, Türkiye üzerine hazırlanan raporlar insan hakları ihlâlleri, ordunun sivil siyasete etkisi konusunda sert eleştiriler getirmiş, “azınlıkların” ve “etnik grupların” haklarını gündeme taşımıştır. Yaşanan meşruiyet krizi, “derin devlet” adı altında Türk ulus-devletinin ontolojik yapısı ve tarihine ilişkin siyasi, etik ve ahlâki sorunları gündeme getirmiştir.

Devletin yaşadığı meşruiyet krizi, ülkenin neoliberal yeniden yapılanış sürecinde devlet gücünün yeniden düzenlenmesine ve yeniden inşasına sebep olmuştur. Bu süreçle birlikte iktidara gelen AKP, liberal ve İslami entelektüeller tarafından sıklıkla kullanılan “devlete karşı hükümet” mitiyle bahsi geçen muhalif hareketlerin siyasi dillerini ve repertuarlarını yeni ve bambaşka bir anlamlandırma sistemi içinde yeniden kullanarak kendine bir meşruiyet alanı açmıştır. Başta Kürt hareketi olmak üzere devrimci/muhalif hareketlerin kullandığı ve tarihsel hakikatler (katliamlar, soykırımlar ve sömürü) üzerinden devlete karşı örgütlenen bu yeni dil, merkez-çevre çerçevesine indirgenmiştir: Buna göre AKP hükümeti Kemalist devlet elitinin “sekülerlik” iddiasıyla yürüttüğü politikanın “mağduru olan” Müslüman kesimi temsil eden bir sivil hükümettir. “Yeni Türkiye” dönemi için kurucu olan bu argüman, bir taraftan devlet karşıtı muhalif siyasi diller ve söylemler üzerinden halka karşı cürümler işlemiş devlet örgütlenmesinin tasfiyesini savunurken öte yandan bu dil ve söylemleri neoliberal yeniden yapılanmanın ve anlamlandırmanın malzemesi yapmaktadır. (3)

“Yeni” Devlet Örgütlenmesi ve Geçmişle Yüzleşme Söylemi

“Neoliberal reform devleti belirli açılardan ortadan kaldırma taahhüdüyle, ancak devlet kurumları üzerinden ‘gelir’”. Ethnograpihes of Neoliberalism (Neoliberalizm Etnografileri, 2009) kitabının girişinde Carol J. Greenhouse, neoliberal devletin en temel çelişkisini sadece kavramsal bir paradoks olarak değil, “gündelik hayatın idaresindeki kişisel ve kolektif irade alanını” (Greenhouse, 2009: 5) karmaşıklaştıran pratik belirsizlikler olarak tanımlamaktadır. Yazara göre, neoliberal yeniden yapılanma ve küreselleşme tek tek devletlerin yoğun çabasıyla mümkün olmaktadır. Türkiye’de geçtiğimiz son on yıllık süreçte, yeni neoliberal devlet, söylemsel olarak sivil hükümet iddiasıyla Kemalist devletten radikal bir kopuş yaşandığına dair bir tezin üstüne inşa edilmiştir. Ancak devlet şiddetinin sürekliliği, materyal, söylemsel ve yönetimsel pratiklerin devamlılığı ve ötekinin “özgürlük alanı” bu iki yönetim biçiminin benzerliklerine ve ortaklıklarına işaret etmektedir. Yeniliğe yapılan vurgu, geçmişle yüzleşmeye dair söylemler ve “devlete karşı hükümet” mitiyse Türkiye’de neoliberal devletin inşasında temel yönetimsel aklın en önemli kurucu özelliklerindendir.

Adalet ve Kalkınma Partisi, 2002 genel seçimlerinde oyların yüzde 34’ünü alarak bir 12 Eylül rejimi ürünü olan yüzde onluk seçim barajının kısıtlayıcılığından da beslenmek suretiyle tek başına iktidara geldi. O günden beri hükümetten ve hükümeti destekleyen entelektüel çevreden duyduğumuz en önemli argüman bunun Türkiye tarihinde yeni bir dönem olduğudur. Bu argümana göre, Türk ulus-devletinin tarihinde ilk defa seküler Kemalist devletin mağdurları güç kazanmış ve iktidara gelmiştir. Kendini seküler cumhuriyetin, ordunun ve askeri darbelerin mağduru kabul eden hükümet, ordunun siyaset üzerindeki vesayetine son vereceğine ve bu sayede Türk ulus-devletini demokratikleştirip sivilleştireceğine dair etkili bir söylem geliştirmiş ve bu sayede ciddi bir destek kazanmıştır. Bu “yeni” dönemde, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından 90’lı yıllara kadar ötekinin ve kültürel/dinî farkın mutlak inkârından vazgeçilip, ötekine kısıtlı bir tanınma verilmiştir.

Ancak bu tanınma, kültürel hakların bireysel haklar etrafında şekillendirildiği ve bunun da sadece dil alanında bazı iyileşmelere indirgendiği bir zeminde ortaya çıktı. Üstelik bu zemin herhangi bir yasal güvenceye kavuşturulmadan, birtakım sınırlı özgürlükler tanınan dillerin isimlerinin dahi zikredilmediği bir bağlamda, önce “Türk vatandaşların gündelik hayatlarında kullandıkları geleneksel dil ve lehçeler” olarak tanımlandığı, sonra da “yaşayan diller” diye dünyada benzeri olmayan bir isimlendirmeyle şekillendi. Bununla beraber, söz konusu adımları Kürt meselesinin “çözülmesi” amacında atılan adımlar olarak gösterilmeye çalışılırken, herhangi bir şekilde Kürtlerle karşılıklı bir diyalog içine girilmedi.

Aksine, tüm bu adımların “terörü bitirmek adına” atıldığı argümanı ön plana çıkarıldı. Çatışmasızlık barış ile eş tutulmaya çalışıldı. Hükümet bu yolla bir yandan kendi meşruiyetini sağlamlaştırmayı, diğer yandan da 2000’lerin başından itibaren Kürt hareketi ve diğer Kürt çevreleri tarafından güçlü bir şekilde mücadelesi verilen kültürel ve dilsel haklar mücadelesinin içini boşaltmayı hedefledi. (4) Oysa, Kürtlerin bu görünürlüğü sağlama mücadelesi ve kültürel-dilsel taleplerini çok daha geniş bir meşruiyete kavuşturabilmesi süreci ciddi bedeller ödenerek gerçekleşmişti. Daha önce de belirtildiği üzere bu tanıma ve liberal haklar iktidar tarafından verilen/bağışlanan haklar değil, Kürt hareketinin mücadelesinin kazanımlarıydı. Hükümetin istihbarat örgütü MİT üzerinden PKK yetkilileriyle, önce gizli daha sonra da açık “barış” görüşmeleri yürütmeye başlaması böyle bir süreçte gerçekleşti. (5) Nihayetinde amaç, barışın siyasal bir kazanım değil iktidarın bir lütfu olduğu savını güçlendirmek ve geçerli kılmaktı.

90’lardaki muhalif yapıların ve örgütlerin söylemsel araçlarını ve dillerini yeni bir anlam evreninde kullanan AKP hükümeti, devletin otoriter geleneğiyle yüzleşeceğini iddia ederek Kürt sorununun sivil araçlar ve yollarla çözüleceğini müjdeledi. Bu sayede, yeni yeni ortaya çıkmakta olan sivil toplumdan da ciddi bir destek kazandı. Yeni resmi tarih yazımına göre, hükümet sivil bir yönetim modeli inşa ederek devlet şiddeti ve baskısına maruz kalan mağdurların haklarını verecekti. Buna göre, milletin seçtiği bu hükümet, derin devlet ve darbe yanlılarıyla mücadele etmeliydi. Buna karşılık olarak da, kendini baskılanmış ya da ezilmiş gören herkes bu hükümeti desteklemeli ve kendi haklarının verilmesini beklemeliydi. Başta Kürtler olmak üzere siyasal aktör olarak siyaset sahnesinde görünürlük talep eden ve bu uğurda mücadele eden kesimleri mağduriyet potasında eriten bu dil, hükümete karşı mücadele eden herkesi derin devletin ekmeğine yağ sürmekle ve merkezde konumlanan Kemalistlerle beraber hareket etmekle itham etmekteydi.

Bu dönemde hiçbir şeyin değişmediğini iddia etmek, geçmişte ve özellikle 1990’larda yaşanan devlet şiddetinin boyutlarını görmezden gelmek olur.

AKP döneminde, devlet ilk defa açık olarak barış görüşmeleri yürüttüğünü söylemiş, Kürtçe televizyon kanalı açmış, Dersim katliamı için özür diler “gibi yapmış” ve Kürdistan gibi kelimeler tabu olmaktan çıkmıştır. En son Diyarbakır mitinginde Ahmet Kaya meselesinin Recep Tayyip Erdoğan tarafından gündeme getirilmesi ve AKP’nin 90’lar konusunda sürekli olarak Kürtlerin hassasiyetlerini siyaset malzemesi olarak kullanması geçmişe ait suçlarla ilgili önemli tartışmalar başlatmıştır. Bu tartışmalar sürekli olarak geçmiş rejimin suçlarıyla yüzleşildiğini iddia eden Yeni Türkiye kavramı ile ortaya çıkmaktadır.

Ancak “Yeni Türkiye” tartışmalarında üç önemli konu sistematik olarak gündem dışı bırakılmaktadır. Bunlardan ilki, bahsi geçen kazanımların hükümetin cömertliğinden kaynaklanmadığı, Kürt hareketinin otuz yıllık mücadelesinin ve karşı-hegemonya kurma çabalarının eseri olduğudur. Mevcut hükümet, Kürtlerin yıllardır uğruna mücadele ettikleri talepleri, “makul” ölçülere getirip, evcilleştirerek piyasaya sunarken, bunları kendi başarıları olarak paketlemektedir. (6) Bu sayede, Kürtleri edilgen ve haklarını almak için beklemesi gereken bir nüfus olarak işaretlemekte, kitlesel mücadele ve ağır bedellerle alınmış hakları AKP demokratlığının emareleri olarak göstermektedir. Bu durum, iktidara yakın basın-yayın organlarının haber örneklerinde de sıklıkla görülmektedir. (7)

İkinci önemli konu ise, Türkiye’de devlet şiddetinin sürekliliği ve geçmişle yüzleşme söylemi aracılığıyla bu sürekliliğin görünmez hâle getirilmesidir. 2002’den sonra iddia edildiğinin aksine, Kürdistan’daki devlet şiddeti sona ermemiş, devletin kolluk güçlerinin bölgedeki insan hakları ve yaşam hakkı ihlâlleri devam etmiştir. İçlerinde Uğur Kaymaz’ın, Ceylan Önkol’un da olduğu onlarca Kürt çocuğu bu dönemde öldürülmüştür. Türk Silahlı Kuvvetleri yine bu dönemde PKK’ye karşı defalarca kimyasal silah kullanarak savaş hukukunu ihlâl etmiştir. Kimyasal silahlarla öldürülen gerillaların cenazelerinin kentlere gelmesi sonucunda Diyarbakır’da 2006 yılının Mart ayında büyük bir serhildan yaşanmış, halk ayaklanmıştır. Yüz binlerce insanın ayaklanmasının ardından başbakanın “çocuk da olsa, kadın da olsa güvenlik görevlileri gereğini yapacaktır” sözünün ardından onlarca insan öldürülmüştür. Yine 2007 yılında paramiliter yapılarla ve devlet güçleriyle ilişkisi olduğu bilinen bir suikastle Hrant Dink öldürülmüştür. Devletin kolluk güçleri ve yasama organları Tuzla’daki iş cinayetlerinde patronlardan yana tavır almış ve ölümler devam etmiştir. 29 Aralık 2011 tarihinde, Roboskî’de 34 Kürt köylüsünün bombalanarak katledilişi devlete karşı sivil hükümet iddiasının sahteliğini ve sınırlarını ifşa etmiştir. Son olarak da 29 Mayıs 2013 gecesinde başlayan Gezi ayaklanması sırasında devlet Kürdistan’da uygulamaya alışkın olduğu şiddeti İstanbul’un göbeğinde ve bütün ülkede uygulamıştır. (8)

Bu sürekliliği vurgularken amacımız doksanlardaki despotik rejimin, iktidar ve şiddet aygıtlarının kaba ve çıplak görüntüsü ile bugünün daha detaylı, incelikli kontrol ve denetim mekanizmalarını eşitlemek değil, aralarındaki benzerliklere ve paralelliklere odaklanmaktır. Doksanlarda yaşanan faili meçhuller ve gözaltında kaybetmelerin yerini siyasi gözaltılar, tutuklamalar ve yargı savaşları almıştır. Ordunun siyaseten etkisizleştirilmesi ülke siyasetinde sivilleşmeye sebep olmamış, yargının siyasal karakterinin daha da belirginleştiği bir polis-devleti inşa edilmiştir. “Devlet ve Kürt hareketi arasındaki çatışmanın niteliği Kürtlerin kentlileşmesiyle ve devletin kentlerde polisi, yargıyı ve cezaevlerini öncelikli kılmasıyla yeni bir form kazanmıştır” (Yarkın, 2013: 141). Devlet yapısında yaşanan bu değişimler bir taraftan ordu ve Cumhuriyet elitleri ile AKP arasındaki kavgayla öteki taraftan da bu iki güç odağının Kürt hareketine karşı ortaklaştığı ve hareketin de verdiği mücadeleyle koşut olarak meydana gelmiştir. Burada belirtilmesi gereken önemli bir husus da devletin ordusunun, bürokrasisinin ve hükümetinin Kürdistan’daki hâkimiyet konusunda tamamen uzlaşmış olmasıdır. Yani Türkiye siyasetini ilgilendiren konularda ordu ve hükümet arasında sekülerizme, burjuvazinin rengine yönelik belli ayrışmalar varken Kürdistan’daki hegemonyaya dair –uygulanan yöntemlerdeki önemli farklılıklara rağmenbir ayrışma ve anlaşmazlıktan söz etmek pek mümkün görünmüyor.

Geçmişteki devlet şiddetiyle herhangi bir yapısal hesaplaşma yaşanmamış ve aslında doksanlarda kural olduğu üzere Kürdistan’da görev yapan valiler ve devlet yetkilileri ödüllendirilip daha da merkezi yerlere kaydırılmıştır. Şırnak’ta Ceylan Önkol katledildiğinde kaymakam olan Hüseyin Avni Mutlu, İstanbul’da binlerce insanın yaralandığı, halkın üzerine atılan gaz bombaları sonucu onlarca insanın gözünü kaybettiği ve Berkin Elvan’ın öldürüldüğü Gezi ayaklanmasının şiddet yoluyla bastırılması esnasında İstanbul valisiydi. Sömürge valilerinin metropollere kaydırılması, sömürge toplumunda yaratılan koşulların metropollere ve merkeze de sirayet etmesini daha da kolaylaştırmaktadır. (9) Unutulmaması gerekir ki, sömürgede kurulan ilişkiler sadece Kürdistan’ı bağlamamış ve Türkiye’nin her tarafındaki devlet örgütlenmesini değiştirmiştir. Bu bağlamda Gezi eylemlerindeki protestocuların sorduğu “Biz otuz yıldır Kürt meselesini bu medyadan mı öğrendik?” sorusunun sadece bir medya eleştirisi olmadığı, Kürdistan’da yaratılan olağanüstü hâl koşullarının metropollerde de uygulanmasının yarattığı bir çeşit geç kalınmış farkındalığa işaret ettiği söylenmelidir. Ancak bu geç kalmış idrak hâlinin sadece bilgi eksikliğinden kaynaklandığını düşünmek savaş koşullarını, tanıklık rejimlerini, toplumsal sırları ve doksanların yarattığı politik öznellikleri anlamak bakımından bir hayli eksik kalacaktır.

Bu geç kalmışlık Kürdistan’da yaşananların bilinmemesiyle ya da duyulmamasıyla ilgili değil, Türkiye tarafında “neyin bilinmemesi gerektiğine dair topluma sirayet etmiş bilgi, davranış ve algılar” (Can, 2014) ile ilişkilidir. “Yeni Bir Tanıklık Rejimi Kurulurken” isimli yazısında Başak Can, tanıklık rejimindeki vurguyu hayatta kalanın, zulüm göreninin tanıklığından çok, seslenilene ve onun bilme sınırlarına çevirir:

Tüm yapısal ve bürokratik engellemelere, sansür ve baskıya rağmen, savaş süresince ve bugüne dek üretilen belge, tanıklık, anlatıların çokluğu bize savaş karşısındaki duyarsızlığın bilginin yokluğu ya da çekilen acıların bilinmeyişi meselesine indirgenemeyeceğinin ipuçlarını veriyor. Ta 1980’lerin ortalarından itibaren savaşın zulmünü gösteren ve kanıtlayan Meclis tutanakları var, yazılı ve sözlü soru önergeleri var, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, ulusal ve uluslararası insan hakları örgütlerinin, üniversitelerin hazırladıkları raporlar, gazetelerde çıkmış yazı dizileri, röportajlar, gazetecilerin ve yaşayanların tanıklıkları var, yazılmış tezler, adli tıp raporları var. Buralara savaşın bilgisi çoktan kaydedilmiş. Bu bilgilerin çoğu herkese açık, kimisi yaygın bir şekilde dolaşıma girmiş, özellikle son 10 yılda sayılar, resimler ve haberlerle katlanarak artıyor, giderek daha fazla kanalla herkesin gözü önüne seriliyor. Ama bu artan bilgiler ne ırkçılığa son veriyor, ne de geçmişten ders aldırtıyor. (10)

Türkiye metropollerinde yaşayan toplumsal kesimlerin kayda değer bir bölümünün doksanlar Kürdistanı’nda yaşanan devlet teröründen haberdar olduğu söylenebilir. Toplumsal hafızada yer bulan, dile gelmeyen “kamusal sırlardan” ve paylaşıldıkları sınırlı alanlardan bahsedebiliriz: Savaşa giden askerlerin tanıklıklarından, dönemin en çok satan gazetelerden biri olan Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan haberler, Kürdistan’da mecburi “doğu hizmeti” yapan ve sonra Türkiye’nin batısına dönen başta öğretmen ve doktorlar olmak üzere memurların deneyimleri, onların ailelerinin deneyimleri, köyleri yakılan Kürt nüfusunun metropollerde formel/enformel iş alanlarındaki gözle görülür artış, işçi sınıfı ve yoksul mahallelerin Kürtleşmesi, İstanbul’un orta yerinde 1994’te bombalanan Özgür Gündem Gazetesi, dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in “elimizde 1000 kişilik liste var” demesinden ardından Bolu-Sapanca-Hendek üçgeninde katledilen Behçet Cantürk, Savaş Buldan, Hacı Karay gibi onlarca Kürt işadamı ve siyasetçisi, faili meçhuller, neredeyse her gün gelen asker cenazeleri ve devlet televizyonlarında pervasızca sergilenen parçalanmış gerilla cenazeleri… Uzayıp giden bu liste, geç kalınmış farkındalıktan ziyade egemen olanın kayıtsızlığını ve suç ortaklığını işaret etmektedir. Dahası, bugün adını koyabildiğimiz geç kalınmış farkındalığın toplumsal zemininin çok cılız olduğu açıktır.

AKP hükümetinin ve devletin geçmişle hesaplaşmak gibi bir derdinin olmadığını yukarıda bazılarına değindiğimiz bugünkü uygulamalarından anlamak mümkündür. AKP hükümetinin, Türk ordusunun 1994 yılında köy bombalamasıyla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülen bir davanın savunmasında sunduğu beyanat, AKP’nin geçmişle kurduğu ilişkiye ışık tutması bakımından oldukça önemlidir:

26 Mart 1994 günü, güneşli bir sabah her iki köyün erkeklerinin tarlada çalıştığı sırada, üstlerinden geçen askeri uçak ve helikopter gürültüsüne alışık olduklarından aldırmayan kadın, çocuk ve yaşlıların, sağ kalanların ifadesiyle, uçaklardan atılan ‘masa büyüklüğündeki’ bombalarla ve açılan yoğun ateşle ya vurularak ya da yıkılan evlerin enkazı altında kalarak ölmüştür. (11)

Ölenlerin yedisi bebek, çoğu kadın, çocuk ve yaşlıdır. Şırnak’ın Koçağılı köyünden 13 kişi, Kuşkonar köyünden ise 25 kişi hayatını kaybetmiştir.

AİHM, yapılan askeri operasyon ve katliamdan ötürü Türkiye’yi 2 milyon 305 bin Euro tazminata mahkûm etmiştir. Hükümet ise, askeri kaynaklar ve korucuların ifadelerine dayandırdığı savunmasında “başvurucuların hava bombardımanı iddiasını tazminat alabilmek için uydurduklarını; saldırıları ise Newroz’u kutlamayı reddettikleri için köylüleri cezalandırmak niyetiyle PKK güçlerinin gerçekleştirdiğini” ileri sürdü (Dinçer, 2013). AKP hükümetinin savunması, toplamda 781 kilo ağırlığındaki bu bombaların yabancı bir devletin yardımıyla ya da “helikopterleri olan” PKK tarafından atıldığını iddia eden Tansu Çiller’in yıllar önceki savunmasından bir adım bile ileriye gidememiştir.

Üçüncü ve son olarak söylenmesi gereken, hükümetin kendi meşrebince geçmişle yüzleşirken sergilediği “seçici” tutumdur. “Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, AKP’nin de seçmen kitlesini oluşturan İslamcı ve ultra-milliyetçi kitlelerin gerçekleştirdiği katliamlar –Maraş, Çorum ve Sivas katliamlarıresmi tarihin yeniden yazımında hiç yer bulamamışlardır”. (12) 90’lardaki devletin artık bittiğini, değiştiğini ve bunun AKP hükümeti sayesinde gerçekleştiğini söyleyen İslami kesimden entelektüeller bu tarz konularda bir hayli sessizdir. Sivas katliamıyla ilgili yargılamaların 2012’de zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle bitirilmesi ya da katliama bizzat katılan isimlerden bazılarının bugün AKP vekili oluşu, AKP’nin geçmişle yüzleşme söyleminin niteliğini gözler önüne sermektedir.

Sonuç olarak, vurgulanması gereken, sadece geçmişle yüzleşme söyleminin yalan olduğu ya da “yeni” devletin dilediği özürlerin sahici olmadığı değildir. AKP hükümeti geçmişle yüzleşme söylemiyle, derin devletle hesaplaşma başlığı altında, sorumluluk almadan dilediği özürlerle devletin 1990’lı yıllarda ciddi bir şekilde kaybettiği meşruiyeti geri kazanmakta ve kendisine bu sayede önemli bir iktidar alanı açmaktadır. Devletin içindeki çeteleri tasfiye etmeye çalıştığını söyleyerek derin devletle mücadelesini ciddi bir meşruiyet ve iktidar aracına çeviren AKP, bizlere bu çetelerin ve derin devlet/kontrgerilla uygulamalarının devlet yapısının dışında, devlet işleyişinin bozukluklarından kaynaklandığını ispat etmeye çalışmaktadır. Bu tarz fonksiyon bozukluklarının ve şiddet döngüsünün devletin işleyişindeki teknik aksaklıklar ya da bozulmalar olmadığı, aksine devlet örgütlenmesine içkin olduğu, devlet üzerine çalışmalar yürüten birçok sosyal bilimcinin dile getirdiği bir hakikattir. AKP iktidarının en ayırt edici yanlarından birisi geçmişin yeniden yazılması ve buna ilişkin yeni bir tarih tezinin ortaya çıkışıdır. Hükümet, geçmişle yüzleşme söylemiyle beraber yeni bir hakikat ve iktidar rejimi kurmaya çalışmaktadır.

AKP hükümeti ve entelektüellikleri kendinden menkul hükümet entelijensiyası, militer ve seküler devlete karşı sivil bir hükümet tanımlarken aslında 1990’lardaki meşruiyet krizine, yine doksanlarda Kürt hareketi ve öteki toplumsal mücadeleler ve örgütlenmelerin dillerini, devlet karşı söylemlerini kullanarak cevap vermektedir. Hâlbuki söz konusu siyasi diller ve söylemler eski anlamlarını kaybedip tamamen yeni bir bağlamda (neoliberal devlet ve çok kültürlü tanıma politikaları) dolaşıma girip yeni anlamlar kazanmaktadır. Hükümetin ve devlet bürokrasisinin bir taraftan öldürmeye devam edip, öteki taraftan adeta yeni bir dönemdeymişiz ve barışın eşiğindeymişiz gibi bir hava oluşturabilmesini mümkün kılan bu durumun kendisidir. “Derin devlet”le mücadele sadece mevcut hükümetin katliamlarının ve siyasi cinayetlerinin temize çekilmesi anlamına gelmez, öte yandan Türkiye’de neoliberal devletin inşasının temellerini de atmaktadır. Ancak bu yeni hakikat rejimi işlenen her yeni cinayetle, yapılan her yeni bombalamayla daha da çatlamakta, devlette sürekliliğin esas olduğunu bizlere hatırlatan her türlü devlet şiddeti yeni iktidarı daha da kırılganlaştırmakta ve bütün hakikat iddialarını yıkmaktadır.

Yüzleşmenin İmkânı: Hakikat ve Adalet

Geçmişin hakikati de imgesi de, yalnızca iktidarlar, devletler ve tarihçiler için değil, adalet ve özgürlük arayışındaki ezilenler için de önemli mücadele alanlarıdır. Çünkü ezilenlerin öfkesi de mücadelesi de “köleleştirilmiş atalarımızın imgesiyle beslenir, torunlarımızın kurtarılması idealiyle değil” (Benjamin, 2008: 46). İktidarların katliam ve felaket tarihlerini unutturma ve temize çekme çabaları bu öfkeyi kontrol altında tutma isteğiyle yakından ilişkilidir. 90’lı yıllar Kürtler için şiddet, devlet terörü, acı, direniş ve mücadeleyle dolu yıllardı. Bir yandan katlanılmaz acıların ve yıkımların yaşandığı karanlık yıllar, öte yandan serhildanların, mücadelenin ve direnişin en üst düzeye çıktığı, özgürlük ve adalet umudunun en güçlü olduğu yıllar. Bugün incelikli iktidar teknikleriyle parçalı ve sorunlu bir hatırlama rejimine tabi tutulan 90’lar bizler için işlenmesi, yüzleşilmesi ve hesaplaşılması gereken bir süreç anlamına geliyor. Bugün adaletin mümkün olabilmesi için geçmişteki tarihsel hakikatlerin ortaya çıkarılması gerekiyor.

“Olayları önemine göre ayırt etmeden sayıp döken vakanüvis, şu doğrudan yola çıkar: Hiçbir olay tarih için kaybolmuş sayılamaz. Oysa, ancak kurtulmuş bir insanlık geçmişine tümüyle sahip çıkabilir. Bu demektir ki, ancak kurtulmuş bir insanlık geçmişini bütün anlarıyla zikredebilir” (2008: 40). Böyle yazıyor Walter Benjamin “Tarih Kavramı Üzerine”de. Bugün topyekûn bir kurtuluş hayal edemeyecek olsak da, önümüzde duran şu soruları hep beraber düşünmeyi öneriyoruz: Geçmişi hatırlamanın imkânları ve açacağı adalet alanları nelerdir? Tarihle yüzleşme ve hesaplaşmadan ne anlıyoruz? Kimler için, nasıl bir yüzleşme hayal ediyoruz? Tarihsel hakikatleri eğip bükmeye çalışan bütün iktidar teknikleri ve stratejileriyle beraber ve bunların karşında geçmişle nasıl yüzleşeceğiz? Tarihin yükünü taşıyanlar için ne tür yüzleşme imkânları mümkündür?

Başından beri ısrarla vurguladığımız üzere, “barış süreci” Türk devletinin ya da AKP hükümetinin lütfu değil onlara rağmen Kürt hareketinin mücadelesinin kazanımıdır. Benzer bir şekilde geçmişle yüzleşmeyi, geçmiş suçların aktörlerini ortaya çıkarmayı ve bu suçların mağdurlarının yaralarını sarmayı iktidardan beklemek fazlasıyla iyimser ve hayalperest bir yaklaşım olacaktır. Bugün geçmişle yüzleşmeyi yasal, kurumsal, belleksel, ekonomik birçok alandaki bir dizi talep üzerinden yürütülen bir müzakere ve mücadele alanı olarak düşünebiliriz. Geçmişle yüzleşmenin imkânlarının toplumsal alanda devlete rağmen örülmesi, tarihsel hakikatlerin ortaya çıkarılması için mekanizmalar oluşturulması ve şimdinin adaletini sağlamak için geçmiş yaraların sağaltılması bu mücadele alanının en önemli unsurlarıdır. Bu yazılanlar zor gibi görülse de Kürt kelimesinin yasak olduğu bir ülkede devletin PKK ve Abdullah Öcalan’la açıktan müzakere ettiğini ve ırkçılar dışında kimsenin buna karşı çıkmadığı düşünülünce, geçmişle yüzleşmenin de imkânsız olmadığı anlaşılacaktır.

Şüphesiz ki bahsettiğimiz geçmişle yüzleşme mücadelesi 90’larla ya da Kürtlerle sınırlı kalamaz. Hakiki bir barıştan söz etmek istiyorsak, hakikat ve adaletin tesisi, 1915 Ermeni Soykırımı’ndan başlayarak Türkiye ve Kürdistan’da yaşanan her türlü katliam ve tarihsel suçu kapsamak zorundadır. Toplum ve Kuram Dergisi olarak, Benjamin’in Mesihçi kurtuluş tezini tersinden –Kürdî bir “süreç” olarakokumayı deniyoruz: Ancak geçmişine tümüyle sahip çıkabilen, geçmişini bütün anlarıyla zikredebilen bir insanlık kurtuluş yolunda demektir.

* Bu yazı, Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî dergisinin Hakikat ve Adaletin İzinde Doksanları Aramak temalı 9. sayısının giriş yazısıdır.

Notlar

1. Epistemik şiddet ve sömürgecilikle ilgili bkz. Taussig 1987. Türk ulus-devlet tarihinde ötekine uygulanan şiddetin epistemik şiddetle olan ilişkisi için bkz. Günay 2013

2. Hem bu kitleselleşme hem de göçle beraber yeni mücadele alanlarının açılması sonucunda özellikle İstanbul merkezli dil ve kültür merkezleri kurulmuş, bu merkezler diyaspora özellikleri taşıyan bir hayat yaşayan on binlerce Kürt için kültürel kimliklerinin siyasi kimliklere dönüştüğü yerler olmuştur. Musa Anter’in de aralarında bulunduğu onlarca Kürt aydını ve siyasetçisinin katılımı ile yapılan Mezopotamya Kültür Merkezi ve İstanbul Kürt Enstitüsü’nün açılışları Kürtlerin kolektif hafızasında canlılığını korumakta. Bu merkezler Kürt mücadelesinin Türkiye nezdinde görünür hâle gelmesine, Kürtler nezdinde ise kitleselleşmeye katkıda bulunmuştur. Buradan çıkan tiyatro, edebiyat, sinema kitap yayıncılığı ve özellikle Kom müzik gelenekleri ile bu faaliyetlere karşı devletin her türlü baskı, kapatma ve cezalandırma pratikleri burada anılması gereken gelişmelerdir.

3. Bu anlatıda Müslüman çevre Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren hep ezilendir, çoğunluk olmasına rağmen hep mağdurdur ve iktidara gelişi her zaman darbelerle engellenen kesimdir. O yüzden de iktidara geldiğinde dahi mağdurdur, her nasılsa, on senelik sağlamlaştırılmış bir iktidar döneminden sonra dahi eski devlet elitleriyle ve “derin devletle” tam anlamıyla baş edemeyecek durumdadır. Doksanların yarattığı meşruiyet krizi ve bunun devlet gücünün yeniden inşasıyla olan ilişkisi, darbe sonrası Özal döneminde yoğun bir şekilde başlayan neoliberal tahakküm süreciyle beraber düşünülmelidir. Neoliberal yeniden yapılanma sürecinde bu iki farklı devlet tahayyülü ve örgütlenmesine devletin şiddet pratikleri ve geçmişle yüzleşme söylemleri eşliğinde bakmak gerekmektedir.

4.  Dil hakları ile ilgili atılan adımların eleştirel bir analizi için bkz. Derince 2013.

5.  Bu görüşmelerin tarihsel arkaplanı ve eleştirel bir okuması için bkz. Ercan 2013. Belirtmek gerekir ki bu görüşmeler esnasında Barış ve Demokrasi Partisi’nin örgütlenme gücü ve kapasitesini bir hukuk savaşı aracılığıyla yok etmeye çalışıyordu. 2009’dan beri yaklaşık 8000 Kürt siyasetçi ve aktivist savaş rehineleri olarak hapse atıldı. Hapistekiler arasında 6 seçilmiş milletvekili, 70 gazeteci, 36 avukat, 30’dan fazla seçilmiş belediye başkanı ya da eski belediye başkanları, BDP yöneticileri, yüzlerce öğrenci, 140 sendikacı, entelektüeller ve akademisyenler vardı. 1990’larda Kürt siyasetçileri, avukatlar, eylemciler ve insan hakları aktivistlerinin devlet tarafından öldürülmesinin ve kaybedilmesinin yerini, 2000’li yıllarda sivil halka yönelik devlet eliyle işleyen cinayetler ve bu tutuklamalar aldı.

6. Sosyolog Bülent Küçük’ün de belirttiği gibi son on yılda devlet şirketleşmiş ve demokratikleşme paketini de bir şiket mantığıyla piyasaya sürmüştür. Bülent Küçük, “Demokratikleşme Maketi Neye Yarar?” Bianet, 13 Ekim 2013. http://www.bianet.org/ bianet/toplum/150617-demokratiklesme-maketi-neye-yarar

7. Burada yeni dönemin Ertuğrul Özkökleri olarak görülebilecek Hilal Kaplan ve Yıldıray Oğur’un çabalarına, Star, Sabah, Akit, Yeni Şafak gibi gazetelere dikkat çekmek gerekmektedir.

8. Buradaki amaç AKP döneminde yaşanan her türlü devlet şiddetinin bütüncül bir kaydını tutmak değil, bu dönemde yaşanmış şiddet olaylarının doksanlar ve öncesindeki devlet şiddetiyle benzerliğine ve sürekliliğine vurgu yapmaktır.

9. 1987 yılında Turgut Özal tarafından ilk OHAL valisi olarak atanan Hayri Kozakçıoğlu dört yıllık görevden sonra, Türk idari sistemindeki en önemli görevlerden birisi olan İstanbul valiliğine atanmış, daha sonra bu görevinden istifa ederek 1995 yılında DYP’den milletvekili olarak meclise girmiştir. Hayri Kozakçıoğlu ve Necati Çetinkaya’dan sonra 1992’de OHAL valiliği görevine getirilen Ünal Erkan da yine 1995 yılında Anavatan Partisi’nden milletvekili seçilmiş, 1996’da kısa süren ANAP-DYP koalisyonunda devlet bakanlığı yapmıştır. (Yüksel, 2014) Kozakçıoğlu ve Erkan döneminde yürütülen kirli savaş, JİTEM ve Hizbullahçıların infazları, faili meçhuller, hak ihlalleri ve hapishanelerde yaşanan sistematik işkenceler bölge halkının hafızasında tazeliğini korumaktadır. Kürdistan’da görev yapan mülki amirlerin, kaymakam ve valilerin daha sonra Türkiye metropollerinde prestijli ve önemli görevlere getirilmesi doksanlardan bu yana süren ve sömürgeyle merkez arasındaki sürekliliği kuran önemli bir devlet pratiğidir.

10. Yazının tamamı için bkz. Başak Can, “Yeni Bir Tanıklık Rejimi Kurulurken”. Zan Enstitüsü Websitesi. http://zanenstitu.org/yeni-bir-taniklik-rejimi-kurulurken-basak-can/

11. Bu olayın devamı, AİHM’in kararı ve Türk hükümetinin bu konudaki metni için Hülya Dinçer’in Bianet’te 27 Kasım 2013 tarihinde yayınlanan “Hakikatin Gücü, Barışmanın İmkânı” isimli yazısından yararlanılmıştır. Yazının tamamı için http://bianet.org/bianet/insan-haklari/151625-hakikatin-gucu-barismanin-imkani

12. Erdoğan’ın Dersim özrüyle ilgili kapsamlı ve eleştirel bir değerlendirme için bkz. Ayata ve Hakeyemez 2013.

Kaynakça

Adorno, Theodor W. 1999. “Geçmişin İşlenmesi Ne Demektir?” Çev. Tarhan Onur; Defter 38: 121-138.

Akça, İsmet. 2012. “İsmet Akça İle Röportaj: 1960’lardan 2012’ye Türkiye’de Devlet: Hegemonya Krizleri, Sol Hareket Ve Kürt Meselesi”. Toplum ve Kuram 6-7: 83-105.

Ayata, Bilgin ve Hakyemez, Serra. 2013. “The AKP’s Engagement with Turkey’s Past Crimes: An Analysis of PM Erdoğan’s ‘Dersim Apology’”. Dialectical Anthropology 37(1): 131-143.

Benjamin, Walter. 2008. “Tarih Kavramı Üzerine”. Son Bakışta Aşk içinde. Çev. Nurdan Gürbilek-Sabir Yücesoy. 5. Basım. İstanbul: Metis Yayınları.

Can, Başak. 2014. “Yeni Bir Tanıklık Rejimi Kurulurken”. Zan Enstitüsü Websitesi (www.zanenstitu.org).

Derince, Mehmet Şerif. 2013. “A Break or Continuity? Turkey’s Politics of Kurdish Language in the New Millennium”. Dialectical Anthropology 37(1): 145-152.

Dinçer, Hülya. 2013. “Hakikatin Gücü, Barışmanın İmkânı”. Bianet (27 Kasım)

Ercan, Harun. 2013. “Talking to the Ontological Other: Armed Struggle and the Negotiations between the Turkish State and the PKK”. Dialectical Anthropology 37(1): 113-122.

Greenhouse, Carol. 2009. Ethnographies of Neoliberalism, Philadelphia: University of Pennsylvania Press.

Günay, Onur. 2013. “Toward a critique of non-violence”. Dialectical Anthropology 37(1): 171-182.

Küçük, Bülent. 2013. “Demokratikleşme Maketi Neye Yarar?” Bianet. (13 Ekim)

Polatel, Mehmet. 2009. Turkish State Formation and the Distribution of the Armenian Abandoned Properties from the Ottoman Empire to the Republic of Turkey (1915–1930). Yayınlanmamış Master Tezi, Koç Üniversitesi.

Taussig, Michael. 1987. Shamanism, Colonialism, and the Wild Man, Chicago: University of Chicago Press.

Toplum ve Kuram. 2011. “Kürt Hareketine Tarihsel Hakikatle Bakmak: Silahlı Mücadele ve Çözümsüzlük Üzerine”. Toplum ve Kuram 5: 11-20.

Üstündağ, Nazan. 2005. Belonging To The Modern: Women’s Suffering And Subjectivities In Urban Turkey. Yayınlanmamış Doktora Tezi. Bloomington: İndiana Üniversitesi.

Üstündağ, Nazan. 2013. Nazan Üstündağ ile “Diyarbakır Cezaevi Gerçeğiyle Yüzleşme” Üzerine. Toplum ve Kuram 8 : 201-218.

Yarkın, Güllistan. 2013. “Cezaevleri ve Anayasal Haklarla Yok Olan Direniş: ABD’de Siyah Hareketi”. Toplum ve Kuram 8 : 137-162.

Yüksel, Ayşe Seda. 2014. Localization of Neoliberalism: State Rescaling, War, and Culture in Southeast Turkey. Yayınlanmamış Doktora Tezi. Budapeşte: Central European University (Orta Avrupa Üniversitesi).