1990‘lar Kronolojisi

20 Mart 1990:

Nusaybin Serhildan’ı (Başkaldırı) gerçekleşti. 13 Mart’ta Savur bölgesinde öldürülen 13 gerilladan biri olan Mesut Dündar’ın Nusaybin’deki cenazesinde halk ayaklandı. Kolluk kuvvetlerinin kitle üzerine ateş açması sonucu 2 kişi yaşamını yitirdi. Kitlesel eylemlilik manasında kıvılcımın çakıldığı ortaya çıkacaktı, akabinde Cizre’de de Serhildan gerçekleştirildi, böylece 1994 yılına kadar süren serhildanlar dönemi başladı. Kürt İntifadası olarak bilinen Serhildan gerilla mücadelesinin Türkiye’de ve dünya kamuoyu nezdinde meşruluğu ve hareketin kitleselliği açısından çok önemli bir rol oynadı. Kürt hareketi şehirlerde ve kasabalarda açık kitlesel gösterileri 1980’ler boyunca düzenle(ye)mezken bu tarih sonrasında Kürt bölgesi 20 yıldır aralıksız sürmekte olan bir toplumsal hareketlilik sürecine şahit olacaktı.

Nisan 1990:
Türkiye Devleti “Sansür ve Sürgün (SS) Kararnamesi” olarak bilinen 424 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyi çıkardı. Yapılan değişiklilerle Aralık 1990’da 430 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname olarak yasalaştı. Bu kararnamelerle rejime muhalif kişi ve örgütler ile muhalif basın üzerinde büyük bir baskı oluşturuldu.

7 Haziran 1990:
Halkın Emek Partisi (HEP) kuruldu. Kürt Konferansına katılan milletvekillerinin SHP’den ihraç edilmesi ve bazı milletvekillerinin de bunu protesto ederek istifa etmesi üzerine yeni bir parti kurulması çalışmaları başlamıştı. SHP’den ayrılan milletvekillerinin etrafında örgütlenen bu harekete, büyüyen gerilla ve halk eylemlerinden etkilenen Kürt aydınları da aktif bir şekilde katıldı ve HEP’in kurulmasında önemli bir rol oynadı. Başlangıçta parti içerisinde yer alan Türk aydınlarının zamanla ayrılmaları üzerine, legal parti oluşumu Kürdi rengi ağır basan bir nitelik kazandı. Temmuz 1993 tarihinde kapatılacak olan HEP, bir geleneğin ilki oldu ve ardılları bunu değişik isimlerle devam ettirdi.

20 Ekim 1990:
Türkiye’de haftalık çıkan Yeni Ülke gazetesi yayın hayatına başladı. Kürt hareketinin 12 Eylül sonrası yasal alanda ilk gazetesi haftalık olarak çıkan Halk Gerçeği gazetesi oldu. 22 Nisan 1990–24 Haziran 1990 tarihleri arasında faaliyette bulunan gazetenin kapatılmasının ardından kısa bir süre yayınına Yeni Halk Gerçeği adıyla devam etti, 3. sayıdan sonra yönetimi tarafından kapatıldı. Ardından yayın hayatına başlayan Yeni Ülke gazetesi ciddi bir etki yarattı ve tiraj oranı yükseldi.

Aralık 1990-Ocak 1991:
PKK Dördüncü Kongresi’ni gerçekleştirdi. Halk ayaklanmalarının arttığı bir dönemde toplanan PKK kongresi, kuruluş kongresinden sonra Kürdistan topraklarında yapılan ilk kongre oldu. Kongre’de halk ayaklanmasının sürekliliği, kurtarılmış bölge, savaşın yaygınlaştırılması, halkın topyekün örgütlenmesi ve ordulaşması, savaş hükümeti, Kürdistan genelinde ulusal cephe ve ulusal kongre gibi kararlar alındı.

Ocak 1991:
Körfez Savaşı başladı. Kuveyt’in işgaline karşı çıkan ABD, Irak’a saldırdı. Saldırı nedeniyle Irak’ın Güney Kürdistan üzerindeki denetimi oldukça zayıfladı. Oluşan otorite boşluğunda KDP ve YNK, ABD Başkanı George Bush’un teşvikiyle ayaklanma başlattılar. Otorite boşluğundan en karlı çıkan güçlerden biri de PKK oldu. Irak ordusunun silahlarına el koyan PKK, bölgede çok güçlü bir konuma geldi. Savaşta Irak ordusu yenilgiye uğratılmış olsa da ABD’nin Saddam Hüseyin’i yerinde bırakması, Güneyli Kürtler açısından büyük bir tehlike doğurmuş, Saddam’ın Kürtlere saldırısı üzerine yaklaşık 1,5 milyon Güneyli Kürt, Türkiye ve İran sınırına dayandı. Kürt mülteciler için Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında bir kurtarma harekatı başlatıldı. Bu çerçevede 36. paralelin kuzeyinin Irak uçuşlarına yasaklanması, Çekiç Güç adındaki uluslararası bir askeri gücün bölgeye yerleştirilmesi sonucunda Güney Kürdistan’da defakto bir Kürt yönetimi oluştu.

Nisan 1991:
“Anti-terör Yasası” çıkarıldı. Bu yasa ile sadece örgüt üyeleri değil, onları destekleyen herkes terörist ilan ediliyor, bütün topluma gözdağı verilmek isteniyordu. Bu yasa ile birlikte açlık grevi ve yürüyüşlere katılanlar, kepenk kapatanlar, çatışmalarda hayatını kaybedenlerin mezarını ziyaret edenler, Kürdistan’daki olayları dile getirenler, rapor haline getiren insan hakları kuruluşlarının temsilcileri, sendikacılar ve mecliste dile getiren HEP’liler hedef haline getirildi. PKK ile ilişkili olduğu gerekçesiyle tutuklanan insanların sayısı kayda değer bir biçimde artmaya başladı.

19 Mayıs 1991:
Güney Kürdistan’da federe Kürt Yönetimi kuruldu.

7 Temmuz 1991:
Kürt politikacı ve insan hakları savunucusu, HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın kontrgerilla tarafından kaçırılarak katledildi. Nusaybin, Midyat ve Kızıltepe’de başlayan kontrgerilla faaliyetleri ’90 yılı itibariyle Batman, Silvan, Cizre, Diyarbakır, Ergani ve Bingöl’e yayılmaya başlamıştı. PKK kadrosu veya PKK ile ilişkili olduğu düşünülen kişiler Türkiye devletinin JİTEM gibi paramiliter yapılanmaları tarafından infaz edilmeye başlanmıştı.

10 Temmuz 1991:
Amed Serhildanı gerçekleşti. Diyarbakır’da Vedat Aydın’ın cenaze törenine on binlerce kişinin katılması üzerine dönemin en kitlesel serhildanı gerçekleşti. Özel timlerin halkın üzerine ateş açması sonucunda 10 kişi hayatını kaybetti.

20 Ekim 1991:
Türkiye’de genel seçimler yapıldı. Seçimlere girmesi engellenmek için seçim tarihinin öne alınması üzerine HEP, SHP ile ittifak yaparak bölgeden seçilen 22 milletvekili ile parlamentoya girdi. Genel seçimler sonucunda DYP-SHP koalisyon hükümeti kuruldu.

6 Kasım 1991:
TBMM açıldı. Yemin töreni sırasında gerginlik yaşandı. Hatip Dicle’nin, “bu metni anayasanın baskısı altında okuyorum” tarzındaki çıkışının ardından Leyle Zana’nın yemin metninin sonunda bir cümle Kürtçe konuşması mecliste ciddi tartışmalara neden oldu. SHP kimliğiyle parlamentoya giren iki milletvekili partileri tarafından dışlandı. Daha sonra SHP’nin DYP ile ittifak yaparak hükümet kurması ve DYP-SHP koalisyonu döneminde insan hakları ihlallerinin bölgede yükselişe geçmesi üzerine Kürt vekillerin SHP’den ayrılması gündeme geldi.

24-25 Aralık 1991:
Lice ve Kulp’ta cenaze törenine katılan kitlenin üzerine ateş açılması sonucu 10 kişi hayatını kaybetti.

3 Aralık 1991:
İdil’de Asuri asıllı Mikail Bayru, daha sonra halk arasında Hizbi-kontra olarak tanımlanacak olan Hizbullah tarafından öldürüldü. Elemanları polis ve özel tim karargahlarında eğitilen ve dini maske giydirilen bu örgütle cinayetler kamuoyuna PKK-Hizbullah çatışmasının ürünü şeklinde yansıtılarak devletin cinayetlerdeki rolü gizleniyordu. 1991-1995 döneminde yüzlerce Kürt aydını ve yurtseveri Hizbullah militanlarınca katledildi. Hedef seçilenlerin tümüde kurum temsilcileri veya yerel halk önderi konumundaydı.

21 Mart 1992:
Newroz günü başta Şırnak ve Cizre olmak üzere bir çok Kürt şehrinde yapılan gösterilerde özel tim ve askerlerin ateş açması sonucu onlarca Kürt hayatını kaybetti. 1992 Newrozu Kürt meselesinin kamuoyunda ve uluslararası arenada gündeme oturmasında büyük etki yarattı. Cizre’deki gösterilerde bir Türk basın mensubunun (İzzet Kezer) özel timler tarafından öldürülmesi objektiflerce kaydedildi.

15 Mayıs 1992:
Nerveh (Taşdelen) Karakolu baskını gerçekleşti. Hakkari’nin Uludere ilçesine bağlı aynı isimli köyde bulunan Türk askeri bölüğüne 200’den fazla gerillanın saldırısı ile gerçekleşen baskın yaklaşık 18 saat sürdü ve karakolun imhası ile sonuçlanan saldırı dönemin en büyük gerilla eylemi olarak tarihe geçti. Hareketli savaş taktiğini denemeye başlayan PKK hedeflerine ciddi kayıplar verdirirken yeni katılımlı birçok gerillanın özellikle kış aylarında öldürülmesi vuku buldu. Ayrıca, ’90 ve ’91 yıllarında eylem sayısını ve siyasi-toplumsal etkinliğini artıran PKK için 1992 yılı ile TSK arasında taktiksel güç savaşımı manasında bir denge yılı olacaktı.

31 Mayıs 1992:
Özgür Gündem Gazetesi yayın hayatına başladı. Kürdistan’da devam eden savaşa ilişkin tüm haberlerin OHAL valiliği üzerinden tek taraflı ve çarpıtma temelinde yapılması, Kürt hareketi açısından alternatif basın organı yaratılması ihtiyacını doğurdu. Kürtlerin süreklilik kazanan ilk günlük gazetesi Özgür Gündem ve ardılları bu konuda yeni bir geleneğin yaratıcısı oldular. Yaptığı yayınlarla önemli etki yaratan bu basın hattına karşı birçok gazete çalışanı öldürüldü; sadece gazetenin kapatılmasıyla değil, bombalı saldırılar ve çalışanlarının kontrgerilla tarafından öldürülmeleri de gündeme geldi. 14 Nisan 1994’de kapatılan Özgür Gündem’in ardından Özgür Ülke (27 Nisan 1994 3 Şubat 1995), Yeni Politika (13 Nisan 1995 17 Ağustos 1995), Demokrasi (12 Aralık 1995 – 3 Mayıs 1997), Ülkede Gündem (7 Temmuz 1997 – 23 Ekim 1998), Özgür Bakış (18 Nisan 1999 …), ….

25 Haziran 1992:
Özgürlük ve Eşitlik Partisi (ÖZEP) kuruldu. Partinin kurucuları arasında SHP’den istifa eden HEP kökenli 18 milletvekili bulunuyordu. Parti aynı yıl HEP’e katılarak kendini feshetti.

1 Ağustos 1992:
Almanya’nın Bochum şehrinde yapılan Birinci Kürdistan Uluslararası Kültür Festivalinde yüz bine yakın insan bir araya geldi. Avrupa’da Kürtlerin gerçekleştirdiği bu en kitlesel etkinlik sonraki yıllarda da devam etti.

16-17 Ağustos 1992:
Şırnak şehir merkezi askerler ve özel tim tarafından iki gün boyunca bombalandı ve ateş altında tutuldu. Ondan fazla kişi hayatını kaybetti.

17 Eylül 1992:
İ-KDP Genel Sekreteri Dr. Sadık Şerefkendi ve 3 Merkez Komite üyesi Berlin’de İranlı ajanlar tarafından düzenlenen saldırıda hayatlarını kaybetti.

20 Eylül 1992:
Musa Anter katledildi. İlerleyen yaşına rağmen kalemi ve siyasal çalışmalarıyla Kürtlerin özgürlük talebini her platformda dile getiren ve bu açıdan sembol bir kişilik olan Musa Anter, Diyarbakır’da kontrgerilla tarafından katledildi. Kürt ve Türk birlikteliğini savunan Anter’in katledilmesi, sonrasında devlet tarafından hazırlatılan Susurluk Raporunda da yanlış bir eylem olarak değerlendirildi. Aynı zamanda bir basın mensubu olan Musa Anter, basın şehitlerinin de sembol isimlerinden biri oldu.

30 Eylül-6 Kasım 1992:
Türk askeri güçleri ilk kapsamlı sınır ötesi operasyonu gerçekleştirdi. Kürt cephesinde Ekim Savaşı, Türk yetkililer tarafından Sandviç Operasyonu olarak adlandırılan bu saldırıda Güney Kürdistanlı iki örgüt de (PDK, YNK) Türk ordusuyla birlikte, eşgüdüm içinde bu saldırılara katıldı. Gerilla güçlerinin yeterli hazırlık içinde olmaması, sınır bölgesinde bulunan kamplarda genellikle yeni ve hasta gerillaların bulunması ve temel olarak da alan savunmasına dayalı yanlış bir savaş taktiğinin benimsenmesi sonucu gerillalar önemli sayıda kayıp verdi. Gerilla kaybına yakın düzeyde peşmergenin de hayatını kaybettiği bu savaş Kürt hareketleri arasındaki birliğe önemli bir darbe vurdu. Savaştan sonra Türk devleti PDK’ye sınır hattında PKK’nin konumlanmasını ve geçişini engellemek için 70 karakol oluşturttu. Silah ve peşmerge maaşları Türk devleti tarafından karşılanan bu karakollarda 70 ile 100 arası peşmerge yerleştirildi.

19 Ekim 1992:
ÖZDEP (Özgürlük ve Demokrasi Partisi) kuruldu. HEP’in kapatılma ihtimaline karşı kurulan partinin ömrü uzun olmadı. 30 Nisan 1993 de parti fesih kararı almış olmasına rağmen Anayasa Mahkeme ÖZDEP’i kapatma kararı verdi.

Mart-Haziran 1993:
Kürdistan Ulusal Meclisi (KUM) çalışmaları yoğunlaştı. PKK’nin 4. Kongresinde oluşturulma kararı alınan Savaş Hükümeti’nin en önemli organı olarak düşünülen KUM tasarlandığı gibi hayata geçirilemeyen bir proje olarak kaldı. Türk devletinin, KUM üyesi olarak tespit ettiği kişiler kontrgerilla tarafından faili meçhul cinayetlerle öldürüldü.

17 Şubat 1993:
Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis uçak kazasında öldü. Kürt meselesinde farklı çözüm arayışlarıyla Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a yakın olduğu söylenen Eşref Bitlis’in uçağının bir sabotaj sonucu düştüğü ileri sürüldü.

17 Mart 1993:
PKK lideri Abdullah Öcalan Lübnan’da yaptığı basın açıklamasında ateşkes ilan ettiğini açıkladı. PKK’nin ilan ettiği bu ilk ateşkesin, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’la sürdürülen dolaylı görüşmeler sonucu gerçekleştiği sonradan ortaya çıktı. PKK tek taraflı ateşkes ilan ettiğini açıklasa da Türk ordusunun saldırıları devam etti.

16 Nisan 1993:
PKK ateşkesi bir ay süreyle uzattığını ilan etti.

17 Nisan 1993:
Cumhurbaşkanı Turgut Özal öldü. Resmi açıklamaya göre kalp krizi sonucu öldüğü ilan edilen Turgut Özal’ın ölümü üzerindeki şaibe ve tartışmalar halen devam etmektedir. Özal’ın ölümünün ardından Süleyman Demirel cumhurbaşkanı, Tansu Çiller başbakanlığa getirildi. Yönetime gelen yeni ekiple birlikte Kürdistan’da özel savaş uygulamalarında tırmanma ve yoğun bir şiddet politikası devreye sokuldu.

7 Mayıs 1993:
Demokrasi Partisi (DEP) kuruldu.

24 Mayıs 1993:
33 asker olayı yaşandı, ateşkes sona erdi. Bingöl yakınlarında birliklerine teslim olmaya giden silahsız 33 askerin PKK tarafından öldürülmesi ateşkesin ve barış umutlarının sonunu getirdi. 83 gün devam eden ateşkes sürecinde 33 asker haricinde az sayıda asker ölürken, 112 gerilla ve 32 sivil hayatını kaybetti, ayrıca 32 köy de boşaltıldı. Türk ordusunun yaptığı operasyonlarla ateşkese karşı olduğu görülürken, 33 asker olayının bir komplo olduğu konusunda tartışmalar bugün de devam etmektedir.

2 Temmuz 1993:
Sivas katliamı gerçekleşti. Sivas kent merkezinde yapılması planlanan Pir Sultan Abdal Etkinlikleri için gelen konukların Madımak Otelinde saldırıya uğraması ve otelin yakılması sonucunda 33 aydın hayatını kaybetti. Güvenlik güçlerinin seyirci kaldığı katliam, görünürde şeriat istekli gericilerin bir saldırısı olarak yansıtılırken, devletin Alevilere gözdağı vermek istediği şeklinde yorumlandı.

14 Temmuz 1993:

HEP kapatıldı.

4 Eylül 1993:
Mardin milletvekili Mehmet Sincar Batman’da kontrgerilla tarafından öldürüldü. Failleri resmi makamlarca bulunamayan bu cinayetin, cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in mecliste DEP milletvekillerini hedef gösteren konuşmasının ardından gelişmesi dikkat çekti.

22 Ekim 1993:
Lice’de, TSK içerisinde general olan Bahtiyar Aydın öldürüldü. PKK saldırıyı üstlenmedi. Türk ordusu bu olayı gerekçe göstererek Lice’yi yerle bir etti. Bahtiyar Aydın’ın ordunun iç tartışmaları sonucu öldürüldüğü iddiaları bugün de sürmektedir.

4 Kasım 1993:
Başbakan Tansu Çiller İstanbul’da “PKK’nin haraç aldığı işadamı ve sanatçıların isimlerini biliyoruz. Hesap soracağız” açıklamasını yaptı. Bu açıklamanın ardından İstanbul ve Ankara’da bir çok Kürt işadamı ve yurtseveri katledildi. Cinayetlerin birçoğu Düzce-Sapanca-Bolu üçgeninde işlendi. Behçet Cantürk’ün işkence edilmiş cesedi 14 Ocak 1994’de Sapanca yakınlarında bulundu. Savaş Buldan ve Hacı Karay’ın cesetleri 4 Haziran 1994’de Bolu yakınlarında bulundu. Aynı yöntemle, kaçırılıp işkence edilerek bir çok Kürt işadamı ve yurtseveri öldürüldü.

5 Kasım 1993:
JİTEM kurucularında Ahmet Cem Ersever Ankara yakınlarında kafasından kurşunlanmış halde ölü bulundu. Kürtlere dönük yürütülen kirli savaşın en önemli aygıtlarından biri olan JİTEM (Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele) teşkilatı özellikle insan kaçırıp işkence ile öldürme, kaybetme pratikleriyle nam salmıştı.

26 Kasım 1993:
Almanya PKK’yi yasakladı. Tansu Çiller’in Almanya gezisinin ardından gelen bu yasaklama kararı ile Almanya, PKK ile bağlantılı gördüğü Kürt derneklerini kapattı.

28 Ocak 1994:
Türk savaş uçakları Güney Kürdistan’ın Zele bölgesini bombaladı.

12 Şubat 1994:
PKK’lilerin Tuzla tren istasyonuna koydukları bomba sonucunda Tuzla Piyade Okulu yedek subay öğrencilerinden beşi hayatını kaybetti. DEP milletvekili Hatip Dicle yapılan eylemin askeri hedeflere yönelik olduğu ve savaş hukukuna uygun olduğu açıklaması tepkilere yol açtı.

2 Mart 1994:
Parlamentoda bulunan DEP’li milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı. Aynı gün DEP milletvekilleri Orhan Doğan, Hatip Dicle, Leyla Zana, Sırrı Sakık ve Ahmet Türk mecliste polisler tarafından zorla gözaltına alındı.

12-13 Mart 1994:
Uluslararası Kürdistan Konferansı Brüksel’de toplandı. PKK lideri Öcalan sunduğu çözüm paketinde ayrılma taleplerinin olmadığını, şiddetten vazgeçilmesi ve Kürt halkının ulusal ve demokratik taleplerinin kabulü için siyasal görüşme yollarının açılmasını istedi.

27 Mart 1994:
Yerel seçimler yapıldı. Türk devletinin bölgede ağır şiddet ve baskısı altında yapılan seçimleri PKK boykot etti. Seçim günü Şırnak ve Uludere köylerinin savaş uçaklarınca bombalanması sonucu 50 köylü hayatını kaybetti.

14 Nisan 1994:
Özgür Gündem gazetesi kapatıldı.

Nisan 1994:
YNK ve PDK arasında silahlı çatışmalar başladı. Gümrük vergilerinin paylaşımı sorunundan çıkan çatışma Ağustos ayına kadar sürdü. Çatışmayı sona erdirmek için arabuluculuk rolüne soyunan Türk devletinin girişimiyle Mayıs 1994’de Silopi Tank taburunda Türk askeri ve istihbarat yetkilileri ile Talabani ve Barzani görüştü. Kürt liderlere Irak’ın toprak bütünlüğünden yana oldukları ve PKK’nin bölgede rahat hareket etmesini engellemeleri istendi.

27 Nisan 1994:
Özgür Ülke gazetesi yayın hayatına başladı. 30 Kasım 1994’de başbakan Tansu Çiller’in verdiği talimat üzerine Özgür Ülke gazetesinin İstanbul’daki merkezi ve Ankara bürosu bombalandı. İstanbul’daki merkez binanın tamamen tahrip olduğu saldırıda Ersin Yıldız hayatını kaybederken, bir çok gazeteci de çeşitli yerlerinden yaralandı.

Nisan ve Mayıs 1994:
Yürütülen operasyonlar sonucunda Hakkari, Şemdinli, Çukurca ve ağırlıklı olarak Uludere bölgelerinden kaçan 20 binden fazla köylü Güney Kürdistan’a göç etti. Bu toplu göç devletin yıllardır uyguladığı zoraki göç politikasını uluslararası kurum ve kuruluşların gündemine getirdi. Türk ordusunun 1990’ların başında uygulamaya koyduğu yeni savaş konseptinin en önemli ayağını gerillanın kitle tabanını, beslendiği ve dayandığı temel güçü ortadan kaldırmak oldu. “Denizi kurut, balığı yakala” taktiğinin sonucu olarak binlerce köy ve mezra boşaltıldı, milyonlarca insan yerini yurdunu terk ederek göç etmek zorunda kaldı.

11 Mayıs 1994:
Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) kuruldu. 1995 yılındaki milletvekili genel seçimlerinde 1 milyon 171 bin 623, 1999 yılındaki milletvekili genel seçimlerinde 1 milyon 482 bin 196 oy aldı. 1999 yılındaki yerel seçimlerinde 37 belediye başkanlığı kazandı. 13 Mart 2003 tarihinde parti kapatıldı.

16 Haziran 1994:
DEP kapatıldı. Tutuklanan milletvekillerinden Hatip Dicle (15 yıl), Leyla Zana (15 yıl), Ahmet Türk (15 yıl), Orhan Doğan (15 yıl), Selim Sadak (15 yıl), Sedat Yurttaş (7 yıl 6ay), Sırrı Sakık (3 yıl 6 ay), Mahmut Alınak (bağımsız milletvekili 3 yıl 6 ay) ceza aldılar. Ceza alan diğer milletvekilleri Batı Avrupa ülkelerine giderek cezaevine girmekten kurtuldular. Tutuklanan milletvekillerinden Sedat Yurttaş, Ahmet Türk ve Sırrı Sakık’ın cezaları 1995 yılında Yargıtay tarafından bozulup serbest kalırlarken, diğerlerinin cezaları onaylandı.

8-28 Ocak 1995:
PKK 5. Kongresini Güney Kürdistan’da yaptı. Ordulaşma ve savaşı geliştirme yönünde kararların alındığı kongre de Karadeniz ve Akdeniz bölgelerinde gerilla faaliyeti kapsamına alındı. Kongre de PKK, bayrağındaki orak çekici çıkardı.Parti program ve tüzüğünde değişiklikler yapıldı. Reel sosyalizmin çözülüşü üzerine tespitlerin yapıldığı kongrede özellikle devlet sosyalizmi eleştirisi üzerinden hareketin kendi ideolojik hattı olarak tanımladığı Marksizm-Leninizm revize edilmeye çalışıldı. Yine bu kongre ile birlikte, “parti önderliği” konumunda bulunan Öcalan’ın PKK içerisindeki yeni konumu “parti başkanlığı” oldu.

12 Mart 1995:
İstanbul Gazi mahallesinde Alevilere ait bir kahvehane tarandı. Bir alevi dedesi ve birkaç vatandaşın hayatını kaybettiği saldırının ardından olaylar büyüdü ve devlete karşı bir ayaklanma halini aldı. Günlerce süren ayaklanmada bir çok kişi hayatını kaybetti.

21 Mart 1995:
Türk ordusu “Çelik Operasyonu” adını verdiği kapsamlı bir sınır ötesi askeri harekat düzenledi. Sınırı geçen Türk ordusunun sayısı resmi rakamlara göre 35 bin olarak açıklandı. Türk devletinin bu askeri operasyonu aynı zamanda bir işgal girişimi olarak tasarladığı da söylendi. Fakat askeri olarak beklenen başarının gösterememesi ve uluslararası tepki üzerine bu plan suya düştü. Yine bu kapsamda sınırda bir tampon bölge oluşturulmak istendi, fakat hayat bulması söz konusu olmadı.

30 Mart 1995:
MED TV yayın hayatına başladı. Kürtlerin ilk televizyonu olan MED TV, Kürt toplumunda devrimsel bir etki yarattı. Bu televizyon aracılığıyla seslerini dünyaya duyuran Kürtler, gerek iç kamuoyunda gerekse uluslararası camiada haklılığını dile getirmenin yanında özellikle kendi içinde ulusal bilincin gelişmesi yönünde önemli bir rol oynadı. Aynı şekilde toplumsal yapının değişimi ve demokratikleşmesi açısından da Kürdistan’daki farklılıkları yansıtan programlarıyla benzer bir etkileşime neden oldu. MED TV Türkiye devletinin baskıları sonucunda kapandı ve 1999 yılında MEDYA TV yayın hayatına başladı. 2004 yılında MEDYA TV’nin kapanması sonrasında ROJ TV faaliyete geçti.

12 Nisan 1995:
Sürgünde Kürdistan Parlamentosu (Parlamenta Kürdistane Li Devreye Welat –PKDW-) Hollanda’nın Den Haag şehrinde kuruldu. Türkiye’de legal alanın Kürtlere kapatılması, kurdukları partilerin peş peşe kapatılması, artan baskılardan dolayı birçok aydının Türkiye ve Kürdistan’ı terk etmesi sonucu Avrupa’da kurulan Sürgünde Kürt Parlamentosu, Türkiye devletinin yasal alanı Kürt hareketine kapatmasına bir cevap niteliği taşıyordu.

15 Aralık 1995:
PKK, ikinci kez ateşkes ilan ettiğini açıkladı. Türkiye başbakanı Tansu Çiller’in aracılar vasıtasıyla talep ettiği ateşkes MED TV’de yapılan basın toplantısı ile ilan edildi. Ancak Türk ordusu ateşkese hiçbir zaman uymadı. Provakatif saldırılar ve katliamlar devam etti.

25 Aralık 1995:
Türkiye’de genel seçimler yapıldı. Seçimlerde % 5 oranında oy alan HADEP bölgedeki gücünü gösterdi. Seçimlerin birinci partisi Refah Partisi (RP) oldu. Mart 1996’da kurulan ve birkaç ay süren ANAP-DYP hükümetinin ardından 28 Haziran 1996’da RPDYP hükümeti kuruldu.

16 Ocak 1996:
Güçlükonak Katliamı gerçekleşti. Güçlükonak’ta bir minibüsün önce taranıp sonra yakılması sonucu 11 kişi hayatını kaybetti. PKK ile ilişkilendirilmek istenen katliamın askerler tarafından gerçekleştirildiği bölgeye giden insan hakları savunucularının yaptığı araştırmalarla açığa çıktı.

Mayıs 1996:
PDK-YNK güçleri arasında yeni ve çok daha şiddetli bir çatışma dönemi başladı. Bölgesel ve uluslararası güçlerinde devreye girmesi Kürtlerin kan kaybetmesine yol açtı. Çatışmalar sonucu Güney Kürdistan iki parçaya bölündü. Kasım 1996’da PDK, Ocak 1997’de YNK kendi hükümetlerini kurduklarını ilan ettiler. İki gücün bir araya getirilmesi için ABD’nin devreye girerek yaptığı görüşmeler sonucunda 17 Eylül 1998’de Barzani ve Talabani Waşington Antlaşmasını imzaladılar.

6 Mayıs 1996:
Suriye’de bulunan PKK eğitim kampına, PKK liderini hedefleyen bombalı saldırı düzenlendi.

23 Haziran 1996:
HADEP’in Ankara’da yapılan kongresinde Türk bayrağının indirilmesi üzerine “bayrak krizi” olarak bilinen olay yaşandı. Bu olay üzerine Türkiye’de şovenist bir medya kampanyası başlatıldı. HADEP hakkında kapatma davası açıldı, bir çok yöneticisi tutuklandı.

30 Haziran 1996:
PKK ilk kez bir intihar saldırısı düzenledi. Zilan kod isimli Zeynep Kınacı Tunceli il merkezinde resmi tören yapan askeri birliği hedef aldı. Eylem sonucunda 5 asker öldürüldü ve 29 asker yaralandı.

24 Eylül 1996:
Diyarbakır cezaevinde 10 PKK’li tutsak demir çubuklarla kafaları parçalanarak katledildi. Aileleriyle görüşmek için koğuşlarından çıkan 32 PKK’li tutsağın üzerine gerekçesizce saldırılması sonucunda 10 tutsak hayatını kaybederken, 22’si de ağır bir şekilde yaralandı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye devletini bu olay üzerine iki kez mahkum etmesine rağmen failler cezalandırılmadı.

3 Kasım 1996:
Susurluk kazası oldu. İçerisinde DYP milletvekili ve korucubaşı Sedat Bucak, emniyet müdürü Hüseyin Kocadağ ve eski ülkücü, kontrgerilla elemanı Abdullah Çatlı’nın bulunduğu otomobil Susurluk yakınlarında bir kamyona çarpınca devlet içindeki kirli ilişkiler açığa çıktı. Kamuoyunun tüm çabalarına rağmen devlet yetkilileri olayın kapatılması yönünde tutum takındı.

21 Ocak 1997:
Birleşmiş Milletler gözetiminde kurulan Atruş Kampı resmen kapatıldı. Göçmenler daha güneye başka bir kampa yerleştirildi. 1992-1993 yıllarında Türkiye devletinin köyleri yakması sonucu Güney Kürdistan’a göç eden köylülerin oluşturduğu Atruş Kampının kapanmasından sonra büyük zorluk ve sıkıntılar çeken göçmenler 1999 yılında Mahmur Kampına yerleşti.

28 Şubat 1997:
Türkiye darbeler tarihine post-modern darbe olarak geçen 28 Şubat darbesi gerçekleşti. Aynı gün yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı 9 saat sürmüş, toplantıda asker kanadının dayatması sonucu altına RP-DYP hükümetinin de imza attığı bildiri yayınlandı. Bu bildiriyle askerler irticaya karşı olduklarını ve bazı tedbirlerin alınması gerektiğini hükümete dayattı.

14 Mayıs 1997:
Türk ordusu “Balyoz Operasyonu” adını verdiği yeni bir sınır ötesi operasyon daha yaptı. 100 bini aşkın askerle yapıldığı açıklanan operasyonda PDK güçlerinden destek alan Türk ordusunun hedefi Zap vadisi oldu. Saldırı öncesi hazırlıklı olan PKK yer değiştirmiş ve güçlü bir savunma oluşturmuştu. Bu arada PDK güçleri 16 Mayıs’ta Erbil’de yaralı gerillaların tedavi gördüğü bir hastaneyi basarak bir çok gerillayı öldürdü. 4 Haziran tarihinde gerillalar Skorsky tipi bir helikopteri düşürdü, komuta kademesinde yer alan bazı Türk askerleri öldü.

1 Eylül 1997:
Musa Anter Barış Treni Diyarbakır’a sokulmadı. Diyarbakır’da yüzlerce kişinin gözaltına alınması ile devlet barış istemediğini bir kez daha gösterdi.

24 Ekim 1997:
Demokratik Halk Partisi (DEHAP) kuruldu. 2002’de Anayasa Mahkemesi’nde, “örgütlenmesini tamamlamadan seçimlere girdiği” iddiasıyla hakkında kapatma davası açıldı. DEHAP, 19 Kasım 2005’de kendini feshetti.

13 Nisan 1998:
Şemdin Sakık Türkiye’ye getirildi. Daha önce Güney Kürdistan’da PKK’den ayrılıp PDK’ye sığınan Sakık, Türk askerleri tarafından Güney Kürdistan’dan alınıp Türkiye’ye getirildi. PKK hakkında Türk devletine önemli bilgiler sunan Şemdin Sakık’ın sorgudaki ifadelerine yapılan ekler neticesinde Türkiye’de siyaset ve basın dünyasından birçok kişi hedef haline getirildi.

12 Mayıs 1998:
İHD Genel Başkanı Akın Birdal Ankara’da silahlı saldırıya uğradı. Saldırıda 5 kurşun yarası alan Birdal yaralı kurtuldu.

1 Eylül 1998:
PKK üçüncü kez tek taraflı ateşkes ilan etti. Ateşkes talebinin Türkiye’de kimi devlet yetkililerinden dolaylı ve direkt mesajlar vasıtasıyla geldiği sonradan kamuoyuna yansıdı. Fakat ateşkes tek taraflı olmaktan öteye gitmedi, askeri operasyonlar devam etti. Ekim ayı başında Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş Suriye sınırına gelerek PKK lideri Abdullah Öcalan’ın orada bulunmasından dolayı Suriye’yi tehdit etti, savaş olasılığının gündemde olduğunu söyledi. Bu sıralarda Akdeniz civarında askeri hareketliliğin arttığı gözlenmekteydi.

9 Ekim 1998:
PKK lideri Abdullah Öcalan Suriye’den çıktı. PKK’nin uluslararası komplo olarak tanımladığı bu olayı protesto etmek için cezaevlerinde ve dışarıda birçok kişi kendini yaktı. PKK liderinin Avrupa ülkelerinde kalma çabası ABD’nin baskıları sonucunda mümkün olmadı. Yunanistan, İtalya, Rusya ve tekrar Yunanistan’a gelen Öcalan, Güney Afrika’ya gitmek üzere Yunanistan’ın Nairobi büyükelçiliğine gitti.

Şubat 1999:
PKK 6. Kongresi Güney Kürdistan’da gerçekleştirdi.

15 Şubat 1999:
PKK lideri Abdullah Öcalan Kenya’nın başkenti Nairobi’den uluslararası bir operasyonla kaçırılarak Türkiye’ye getirildi. Kaçırma olayının arkasında ABD ve İsrail istihbarat örgütlerinin olduğu sonradan yapılan açıklamalarla gün yüzüne çıktı. PKK liderinin kaçırılarak Türkiye’ye teslim edilmesi ABD tarafından Türk yetkililere teklif edilmiş, onlarda kabul etmişti. Hatta dönemin Türk başbakanı Bülent Ecevit sonradan basına yansıdığı demecinde “ABD, Öcalan’ı niye bize teslim etti anlayamadım” dedi. Türkiye’ye getirilen Öcalan, İmralı adasında yüksek güvenlikli bir sistem içerisinde, bütün dünyadan tecrit edildiği, tek kişilik bir hapishaneye konuldu.

Mehmet Ağar: Devlete Doğmak ve Devletten Olmak

Türk ulus-devleti, kitlelerin, Kürt hareketinin yürüttüğü silahlı mücadeleyle mobilize olduğu 1990’ların başında, hareketin ilerleyişini durdurmak adına bir “savaş aygıtı” oluşturdu. TSK’nın yeniden yapılandırıldığı bu süreçte; JİTEM ve Hizbullah’ın yanı sıra, Emniyet Teşkilatı da bu yeni yapılanma içerisindeki önemli unsurlar arasında yer aldı. Mehmet Ağar’ı Türk ulus-devleti bağlamında önemli kılan olgu, hukuksal bağlayıcılığın rafa kaldırıldığı 1990’lar sürecinde, savaş aygıtını oluşturan ve işlemesini sağlayan figürlerin başında geliyor olmasıdır. Diğer bir deyişle, Türk devletinin bekasının tehdit altında olduğu iddia edilen 1990’larda, Tansu Çiller ve Doğan Güreş ile birlikte hukuk dışılığın örgütlenmesi ve icra edilmesi bakımından, Ağar, bir döneme şekil vermenin ötesinde, icraatlarıyla 1990’ların Türk devletinin neredeyse ta kendisini temsil etmektedir.

Mehmet Ağar, 1951 yılında Çankaya köşkünde doğdu. Annesi göbek bağını ilerde Cumhurbaşkanı olması umuduyla Çankaya Köşkü’nün bahçesine gömmüştü. Amiyane tabirle, Ağar devlete göbekten bağlı olarak dünyaya gözlerini açmıştı. Babası Zülfü Ağar, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın koruma müdürüydü. Mehmet Ağar da ömrü boyunca babasının mesleğini, yani devlete korumalık görevini ifa etti. Babası Zülfü Ağar, Adnan Menderes’e yakınlığı nedeniyle görevden uzaklaştırılıncaya kadar, aralarında Diyarbakır’ın da bulunduğu çeşitli illerde ilk ve orta öğrenimini sürdürdü. 1968 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde Maliye Bölümü’ne girdikten sonra kazandığı polis bursuyla devletin sağladığı imkânlardan yararlanmaya başladı. SBF’yi bitirince, tıpkı babası gibi komiser yardımcısı rütbesiyle Cumhurbaşkanlığı Koruma Müdürlüğü’ndeki görevine başladı. Daha sonra 1976 yılı itibariyle 1980 Ocak ayına kadar İznik, Selçuk, Torul ve Delice ilçelerinde kaymakamlık yaptı. 1980 yılında, 12 Eylül darbesinden birkaç ay önce darbecilerin terörle mücadele komiseri olarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde Siyasi Şube’ye atandı ve darbe dönemi işkencecileri arasındaki yerini aldı.

Ağar, nadir görülen bir hızla devlet kademelerine yükseldi. Nisan 1981’de İstanbul Emniyet Müdürlüğü Personel Şube Müdürlüğüne getirildi. 1981 Mayıs ayında Asayiş Şubesi Müdürü, 1984’te İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı oldu. Artık İstanbul’un asayişinden ve “terör’’ olaylarından o sorumluydu. Ağar, 1988’de Ankara Emniyet Müdürü, 1990 yılında ise İstanbul Emniyet Müdürü oldu. Ankara Emniyet Müdürü olduğunda 37, İstanbul Emniyet Müdürü olduğunda ise 39 yaşındaydı. Emniyet tarihinin en genç müdürlerinden biriydi. Emniyet Müdürü olarak görev yaptığı yıllarda İstanbul ve Ankara’da sayısız faili meçhul cinayet işlendi; kendisine karşı binlerce hak ihlali davası açılmasına rağmen bu davalardan her defasında aklandı. 1992’de, 41 yaşında Erzurum Valisi olduğu sırada Bahçelievler katliamının aranan faillerinden Haluk Kırcı’nın nikâh şahitliğini yapacak kadar devletliydi. İzleyen süreçte, 1993 Temmuzunda Emniyet Genel Müdürü olarak Ankara’ya geldi.

Bu görevindeyken 1995 seçimlerinde Tansu Çiller’in “A Takımı” içinde Elazığ milletvekili seçildi. 1996 yılında kurulan 53. Hükümet’te, yani ANAP-DYP koalisyonunda, Adalet Bakanı olarak görev aldı. Aynı yıl kurulan 54. Hükümet bünyesinde de (Refah-Yol Koalisyonu) İçişleri Bakanlığı görevinde bulundu. Susurluk Kazası’ndan sonra, 8 Kasım 1996 yılında görevini bırakmak zorunda kaldı. 1999 ve 2002 Genel Seçimleri’nde meclise Elazığ Bağımsız Milletvekili olarak girdi. 2007 Genel Seçimleri’nde 2002 yılından beri başında olduğu DYP’nin seçim barajını geçememesini siyasi başarısızlık olarak gördüğünü belirterek parti başkanlığından istifa ettiğini açıkladı.

Özel Harekâttan A Takımına: Mehmet Ağar’ın Faaliyet Yılları

Mehmet Ağar, Emniyet Genel Müdürü olduğu dönemde Özel Harekât Dairesi’nin kurulmasını ve (şimdilerde tekrar hayata geçirilen bir yöntem olan) PKK’ye karşı polisin de kırsal alanda jandarma ile birlikte operasyonlara katılmasını sağladığı için, “polisin genelkurmay başkanı” olarak anılan Ağar’ın devletlû yılları, hukuksal sınırların ötesine geçmek adına oluşturulan suç şebekelerinin organize edilmesi ve yönlendirilmesiyle geçti. Ağar, devletin karanlık odalarının gardiyanı olarak yıllarca gözümüzün içine bakarak kırık omuzları, simsiyah gözlükleriyle devlet koridorlarında yürüyecek ve devletin cinayetlerini sahiplenerek, ilgili sorular karşısında şu cevapları sarf edecektir: ‘‘Devlet adına 1000 operasyon yaptık’’, ‘‘Her şey devletin bekası içindi’’, ‘‘Hizbullah devlet aleyhine eylemlerden kaçınmaktadır. Örgüt üyelerini yakalamak fayda sağlamaz”.

Ağar, ilk olarak İstanbul Emniyeti’nde Siyasi Şube’deki görevindeyken, darbe döneminde yapılan polis işkencelerinden sorumlu tutuldu. Daha sonra, dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı ile uyuşturucu kaçakçılığına karıştığı iddiasıyla adı gündeme geldi. Bu dönemde mafya ile olan ilişkileriyle tanınan, Komünist düşmanlığıyla bilinen, sık sık Amerika seyahatleri yapan, hatta orada ölen İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı ile birlikte çalışan Ağar’ın, Balcı’nın yeraltı dünyasındaki gizli kapaklı işlerinden ne kadar uzak durabildiği tartışmalı bir konudur. Uyuşturucu kaçakçısı Hüseyin Baybaşin, Hollanda’da mahkemeye yaptığı itiraflarda 1980’den itibaren Şükrü Balcı ve Mehmet Ağar’ın kendisine verdiğini iddia ettiği polis kimlikleriyle, polise ait silahlarla ve yeşil pasaportlarla nasıl rahatça dolaştığını anlatıyordu. Hollandalı dava yargıcı Rolf Schwalbe, bütün bu olan bitenin Tansu Çiller’in bilgisi dâhilinde olduğunu ifade etti. Ağar, 1992 yılında İstanbul Emniyet Müdürü iken, burada yakalanan Bahçelievler Katliamı sanıklarından Haluk Kırcı’yı serbest bıraktırdı. Daha sonra olayın “yanlışlıkla olduğu” ileri sürüldü. Uyuşturucu kaçakçılığı ve mafya örgütü kurma suçundan aranan Yaşar Öz de, aynı şekilde Mehmet Ağar kontenjanından yararlanan isimlerdendi. Ömer Lütfü Topal cinayeti sonrası İstanbul’da gözaltına alınan özel harekâtçı polisler de benzer bir şekilde, önce Ankara emniyetine getirtilecek, daha sonra Ağar’ın talimatıyla salıverileceklerdi. Ayrıca, 53. Hükümet’te Adalet Bakanı olduğu dönemde cezaevlerine getirmeye çalıştığı yeni düzenlemelere karşı ölüm orucuna giren 12 tutsak hayatını kaybetti. Onun kontrolündeki özel harekât polisleri tarafından DHKP/C içindeki Bedri Yağan grubuna yönelik operasyonlar yoğunlaştırıldı. 6 Mart 1993’te İstanbul’un Kartal ilçesinde bir eve düzenlenen baskın başta olmak üzere birçok yargısız infaz gerçekleştirildi.

Ağar, Emniyet Genel Müdürü olur olmaz Milli Güvenlik Kurulu’na Özel Tim’in güçlendirilmesi ve PKK’nin büyük şehirlerdeki finans kaynaklarının kurutulması gibi önlemleri içeren “terörü 1 yılda yok edecek” bir plan hazırlayıp sundu. Günümüz emniyetçilerinin de şimdilerde dile getirdiği gibi, Özel Harekât Timi’nin PKK’yi bir yılda sileceğini ileri sürmekteydi. Söz konusu planın hayata geçirildiği süreçte binlerce Kürt, faili “meçhul” olarak öldürüldü. PKK’nin finans kaynaklarından kastedilen şey, belli bir süre sonra birçok Kürt iş adamının öldürülmesiyle netlik kazanacaktı. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, cebindeki ölüm listelerinden bahsediyordu ve bu listedeki isimlerin belirlenmesinde Ağar’ın büyük rolü olduğu sır değildi. Zaten listeden adını sildirmek isteyenlerin, Ağar ve devletin diğer tetikçi çetelerine milyonlarca dolar verdiğini; dönemin tetiği çeken özel harekât polislerinden Ayhan Çarkın yıllar sonra itiraf etti. Ağar’a bu cinayetler sorulduğunda babasına güvenen çocuk edasıyla böbürlenerek “devlet adına 1000 operasyon yaptık” diyecekti. Kamuoyunda ”kayıp silahlar olayı” olarak bilinen, devlete ait silahların akıbeti ile ilgili açılan davada, savcıya silahların nerede olduğunu bildiğini ama devlet sırrı olduğu için açıklayamayacağını söyleyecekti. 1993 yılında İsrail’e giden Ağar, MOSSAD yetkilileriyle bir dizi görüşme gerçekleştirdi. Görüşmenin konusu Abdullah Öcalan’a yönelik ortak bir suikasttı. Bu dönemde Öcalan’a yönelik suikastlar başarısızlıkla sonuçlandı.

3 Kasım 1996 tarihinde meydana gelen ve bütün bu şebekenin önemli kısmını ortaya çıkaran Susurluk kazasında ölen Abdullah Çatlı’ya ait silah ruhsatının üzerindeki ekspertiz raporuyla kanıtlanan imza, Ağar’a aitti. Aynı şekilde Çatlı’ya, “Mehmet Özbay” sahte kimliğiyle Maliye Bakanlığı’nda 1. derecede Maliye Müfettişi olarak gösterilmesi üzerinden yeşil pasaport sağlanması talimatının da yine Ağar tarafından verildiği bizzat mahkemelerce belirtildi. Bu dönemde Mülkiye müfettişlerinin incelemesi sonucunda ortaya çıkan bir skandalda da, kimi sabıkalı mafya üyelerine, yasalara aykırı bir biçimde silah ruhsatı verildiği ve ruhsat dosyalarında eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun imzasının bulunduğu anlaşıldı. Ağar, kayıp dosya olmadığını söylerken, müfettişler 400 silahın dosyasının kaybolduğunu ortaya koydu ve mafya üyelerine verilen ruhsat sayısının 2 binden fazla olduğu belirlendi. Ayrıca Ağar’ın İçişleri Bakanı veya Emniyet Müdürü olarak emniyet teşkilatından sorumlu olduğu yıllarda, 1993’te Newroz olayları ve Sivas’taki Madımak vahşeti yaşandı; failleri hâlâ aydınlatıl[a]mayan, isimleri kamuoyunca bilinen Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Cem Ersever ve Mehmet Sincar cinayetleri işlendi. Gazi Olayları olarak bilinen katliam meydana geldi. Diğer bir deyişle, toplumsal ve siyasi hafızamızda devletin “kendi bekasını korumak” adına işlediği ihlaller olarak kurgulanan olayların çoğunluğunda Ağar’ın adı vardı. Türk yargı sistemi 15 yıl süren Susurluk davası sonucunda Ağar’a, örgüt yöneticiliğiyle suçlamasına rağmen sadece 5 yıl ceza verdi ve bu dosya hâlâ Yargıtay’da onanmayı beklemektedir.

Mehmet Ağar, hukuk-dışılığın temel kaide olabildiği bir ulus-devletin hiçbir zaman hukuk dâhilinde kalmak zorunda hissetmeyeni olarak yakın tarihe adını kazıttı. Daha da önemlisi, hukuksuzluğun başat yürütücülerindendi. Ağar’ın yürütücülerinden olduğu kontrgerilla savaş aygıtı üzerinden, kurulduğu günden bu yana demokratik dönüşüm taleplerini kabullenmek yerine, değişmeden kalabilmek adına güvenlik stratejilerini tarihsel olarak önceleyen bir ulus-devletin ulaşabileceği despotizmin sınırlarını görmek mümkündür. Hâlâ ciddi bir yargılama sürecinden münezzeh olan Ağar’ın gerçekten yargılandığı gün, Türkiye’de bir şeylerin hakikaten değişmekte olduğuna inanmaya başlayabiliriz.

Not:  Bu yazı, Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî dergisinin Bir Halkı Yargılamak: Türkiye’de Ulus-Devlet ve Kürt Meselesi temalı 6-7. sayısında yayınlanmıştır.

 

İsrail İşgalciliği ve Cezaevi Sistemi: Filistin Zindanının İçindeki Zindan
Şerif Derince

İsrail’in dünya devletleri içerisinde en büyük işgalci olduğu göz önünde bulundurulduğunda, hukuksuzlukla ve zorbalıkla zapturapt altına aldığı Filistin topraklarının dünyanın en kapsamlı cezaevi sisteminin mağduru olduğu söylenebilir… Bir yekûn olarak işgalcilik bundan ibaret değil elbet: Bütün Filistin’i bir cezaevine dönüştürürcesine ambargolar uygulamak, Filistin’deki gayri-meşru varlığını sürdürebilmek adına sürekli şiddet kullanmak, egemen olmak ve egemen kalmak adına (başta gözaltına alma ve tutuklamalar olmak üzere) Filistin halkına gayri insani her türlü iktidar tekniğini kullanmak, İsrail işgalciliğinin sacayaklarıdır. 1948 yılından bu yana, yani Nakbha olarak adlandırılan katliam, işgal ve zorunlu göç ettirme sürecinin başlangıcından bugüne kadar, emperyalist ABD’nin desteğiyle hareket eden İsrail Siyonizmi’nin Filistinlilere tanıdığı seçenekler hep sınırlı oldu: Mülteci olmak, özgürlük için mücadele etmek ve/veya ölmek… Ya da aynı yaşamda hepsini birden tecrübe etmek.

Bu noktada, cevaplanması gereken önemli bir soru var: Bu zulmü, hatırı sayılır uluslararası tepkilere rağmen yarım asırdır devam ettirebilmek için neye inanmak gerekiyor? Bu sualin cevabı oldukça basit: Siyonizme! Yani İsraillilerin seçilmiş halk olduğuna, başta Araplar olmak üzere Yahudilerin tüm toplumlardan üstün olduğuna, bu seçilmiş olma sanrısının ancak be ancak vaat edilmiş toprakların tamamen ele geçirilmesiyle gerçek karşılığını bulacağına, bu yolda yapılan her şeyin mubah olduğuna inanmak gerekiyor. Anayasal vatandaşlık politikasının ırkçı olduğunu açıkça yazan yegâne modern ulus-devlet olan İsrail’in gözlerindeki zalimliği tüm çıplaklığıyla görmek adına, İsrail’in zindan içinde kurduğu zindana bakmak gerek. İsrail, toprak işgallerine durmaksızın devam ederken, işgal ettiği topraklar etrafına ördüğü duvarların mantığını anlayabilmek için duvarların içindeki duvarları, İsrail cezaevi sistemini kavramamız gerekiyor. Zira İsrail, yalnızca hem “İsrail sınırları”nda kalan hem de Filistin bölgesinden olan, çeşitli legal veya illegal örgütlerle keyfi bir şekilde ilişkilendirdiği on binlerce kişiyi, sürekli cezaevine hapsedip tutsak ettiği Filistinlileri değil, tüm Filistin halkını kontrol etmeyi ve bu yolla Filistin özgürlük mücadelesini tasfiye etmeyi hedeflemektedir.

Solgun Bir Halk Çocukları Ayaklanmasıyla “Başlayan” İsrail Zindan Politikası

Filistin topraklarındaki İsrail işgalciliğinden kaynaklanan İsrail-Filistin çatışmalarının paralelinde, İsrail cezaevi politikalarının esas sahneye çıkması, birincisi 1987’de başlayan ve altı yıl süren, ikincisi de 2000’de başlayıp be yıl süren İntifadalar Dönemi’nde olmuştur. Birinci İntifada Dönemi’nde, İsrail devletinin kitlelere ateş açarak, keyfi tutuklamalar yaparak, evleri sürekli harap ederek ve halkı zorla göç ettirerek sürdürdüğü politikalara karşı, neredeyse tüm bir Filistin halkı çok güçlü bir direniş sergilemiş ve bu sayede Filistin meselesi yeniden bütün dünyanın gündemine oturmuştur. Bu muazzam halk ayaklanması karşısında İsrail askerlerinin cevabı başlangıçta istisnasız şiddet ve katliam, akabinde de toplu tutuklamalar oldu. Bu çatışmalarda 1000’in üzerinde Filistinli öldürülürken, 120.000’den fazla Filistinli de gözaltına alındı.(1) İsrail’in uyguladığı politikalar o kadar vahşiydi ki, İsrail karşıtları kadar İsrail dostları da şaşkınlıklarını gizleyemediler. (2) Bu vahşet karşısında Birleşmiş Milletler İsrail’i kınadı ve İsrail’in yaptıkları savaş suçları kapsamında değerlendirildi. (3) Birinci İntifada, 1993 yılında El Fetih ile İsrail devleti arasında başlayan Oslo görüşmelerine kadar devam etti. Görüşmelerin erken safhalarında karşılıklı güven adımlarının bir parçası olarak Filistinli tutsakların önemli bir kısmı serbest bırakıldı. Sonraki aşamada ise bir Filistin Yönetimi (FY) kurulmasına ve Batı Şeria’nın bir kısmı ile Gazze’nin büyük bir kısmının yönetiminin FY’ye bırakılmasına karar verildi.

Oslo görüşmelerinden sonra çatışmalar bir süre için dinse de, özellikle ABD’den açık destek alan İsrail devletinin tüm zorbalığı sürdü. Üstelik Gazze ve Batı Şeria’daki bölgelerin anlaşma gereği Filistin Yönetimi’ne bırakılacağı sözü verilmesine rağmen, İsrail bu bölgelere ambargo uyguladı ve mücavir alanlar hiçbir zaman tam olarak Filistinlilere bırakılmadı. Ayrıca, 1990’ların başlarından itibaren Hamas’ın da güçlü bir Filistin örgütü olarak ortaya çıkması ve El Fetih’e göre politik şiddeti temel bir mücadele aracı olarak benimsemesinin yanısıra, İsrail devletinin uyguladığı eşi benzeri görülmemiş şiddet, çatışmaların ölçeğini yeniden savaş boyutuna yükseltti. Bu dönemde, daha önce kapatılan birçok cezaevi yeniden kuruldu ve sayısız Filistinli tutuklandı.

Daha da önemlisi, İsrail’in de sonrasında kabul ettiği üzere, 1990’lı yıllarda Filistinli mahkûmların organları (özellikle korneaları ve böbrekleri) ailelerinden izinsiz bir şekilde, kimi durumlarda da mahkûmlar ölmeden önce, İsrailli cezaevi yöneticileri tarafından alınıp kullanılmıştır. (4) Cezaevinde yatan Filistinlilerin tanıklıkları, bu uygulamanın Birinci İntifada sürecinden itibaren sistematik olarak yapıldığını belirtmektedir. (5)

İçerisi veya Dışarısı: Shabak veya Shabak

1990’lı yıllara gelindiğinde, İsrail’de kullanımda olan cezaevlerinin büyük bir çoğunluğu 1930’larda İngilizler tarafından kullanılan, bir kısmı da Osmanlı döneminden kalma zindanlardı. 2003 yılında, İsrail cezaevi sisteminde birtakım köklü değişikliklere gidildi. Cezaevlerine ayrılan bütçe azaltıldı ve hücreleri gözetleme teknikleri daha etkin şekilde kullanılmaya başlandı. Bununla beraber, özellikle Filistinli siyasi tutsakların tutulduğu cezaevleri, Shabak olarak bilinen özel yetkili, yarı-askeri Genel Güvenlik Hizmetleri’ne bırakıldı. Türkiye’deki JİTEM’in muadili sayılabilecek Shabak yapılanması bir nevi gizli servis özelliği taşımakta ve kanunlarla belirtilmiş açık bir yetki ve sorumluluk alanı bulunmamaktadır. Oldukça geniş bir idare sahası olan ve birçok faili meçhulden sorumlu olan Shabak’ın diğer görevleri arasında Filistinliler tarafından örgütlenmeye çalışılan direniş eylemleri hakkında bilgi toplamak ve polisler tarafından tutuklanmış olan Filistinlilerin sorgulanarak itirafçı olmalarını sağlamak da vardır. Ayrıca Arap muhbirlerin kullanılması da yine bu gizli örgütün görevidir.

2003 yılındaki yapısal değişiklikten beri Shabak’ın kontrolünde olan önemli cezaevlerinde, Filistinli tutsakların tutulduğu Ofer, Ktziot ve Hadarim gibi hapishanelerde, yeni hücreler dışarıya değil içeriye bakacak şekilde düzenlenmiş, odalara televizyon konularak önceleri okuma, siyasi eğitim ve kültürel aktiviteler için ayrılan zamanın televizyon başında geçirilmesi hedeflenmiştir. Ayrıca Hamas, El Fetih, İslami Cihad ve diğer örgütlerden olan tutsaklar birbirlerinden izole edilerek siyasi tutuklular arasında iletişim ve örgütlenme olanakları ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.

Cezaevi sistemindeki bu yeni düzenlemeler aracılığıyla ve teknolojinin bir yöntem olarak devreye girmesiyle dışarıdaki hayat ile içerideki hayat arasındaki geçişlilik her zamankinden daha fazla geçerli olmaya başladı. (6) Zira bu dönemde İsrail’de yürürlükte olan cezaevi sistemi, sadece herhangi bir suç isnat edilen tutukluları değil, aynı zamanda tüm Filistin nüfusunu kontrol eden bir mekanizma olarak çalışmıştır. Bu sayede gözaltına alınan kişiler hakkında detaylı bilgiler toplanmakta ve tutuklu bulundukları süre içinde yapılan gizli gözetlemeler sayesinde ilişki içinde oldukları kişi veya kurumlar hakkında da birçok bilgiye ulaşılabilmektedir.

2007 yılına ait bir veriye göre, İsrail’deki tutukluların %47’si güvenlik suçları işlemekle itham edilmişti. Üstelik burada suçtan kasıt, şiddet içeren herhangi bir eyleme katılmak değil yasal olmayan bir Filistin örgütüne üye olmaktır ki, İsrail devletinin yasal olarak kabul ettiği Filistinli örgüt sayısı yok denecek kadar azdır. Bu nedenle, sivil toplum kuruluşuna üye olmak dahi tutuklanma sebebi olabilmektedir. Bu grupta olan tutsakların cezaevi koşulları adli tutuklulara göre oldukça kötüdür ve çoğu zaman avukatlarıyla görüşmeleri bile engellenmektedir. Üstelik çatışmaların görece daha şiddetli olduğu veya siyasi gerilimin tırmandığı dönemlerde siyasi tutsaklar için cezaevi koşulları çok daha ağırlaşabilmektedir. İsrail cezaevlerindeki tutukluların sayısı açısından da ciddi dalgalanmaların yaşandığı söylenebilir. Aşağıdaki tabloda son yirmi beş yıl içinde İsrail cezaevlerinde bulunan siyasi ve adli toplam tutuklu sayısı verilmektedir.

Yıl

1988

1992

1995

1999

2002

2005

2008

2010

2012

Sayı

7,527

10,144

7,909

9,337

10,922

16,060

21,905

20,191

17.700

Oran(100,000 kişi başına)  

213

145

156

171

238

308

275

 
Tablodaki yıllara dikkat edildiğinde belli dönemlerde yaşanan dalgalanmalar, İntifada dönemleriyle ilişkilidir. 2012 yılına girilirken İsrail Cezaevi Sistemi’nin yayınladığı verilere göre, ülkedeki tüm cezaevlerinde tutulan siyasi ve adli tutsakların sayısı 17.700’dür. Bu dönemde gözaltına alınan çocuk sayısı ise 6.700 civarında olup neredeyse hepsi “taş atmak” gibi eylemlerle suçlanıp gözaltına alınmıştır. Gözaltına alma ve tutuklama yaşı 12 olup, İsrail kanunlarında yetişkin olma yaşı 18 olarak kabul edilse de 14 yaşındaki çocuklar bile yetişkinlerle aynı koşullara tâbi tutulmakta ve cezalar almaktadır. Ayrıca Hamas, El Fetih ve İslami Cihad partilerinin seçimle göreve gelmiş yöneticilerinin de bir kısmı tutuklu bulunmaktadır. Sadece Hamas’ın İsrail cezaevlerinde bulunan tutuklu seçilmişlerinin sayısı 47’dir.

İsrail cezaevi sistemine göre bir kişi gözaltına alındıktan sonra mahkemeye çıkarılmaksızın 6 ay kadar tutuklu kalabilmektedir. Söz konusu kişi Filistinli siyasi bir tutsak ise bu süre tekrar tekrar uzatılabilmektedir. Bunun en iyi örneklerinden birisi, Filistin’in Mandela’sı olarak bilinen Marwan Barghouti’nin tutukluluğudur. El Aksa Şehitleri Tugayı’nın ve El Müstakbel Partisi’nin lideri olan Barghouti, 2002 yılında tutuklandıktan sonra aylarca mahkemeye bile çıkarılmadan gözaltında tutuldu.

Ofer Hapishanesi

Ofer Hapishanesi, İsrail hapishanelerinin en bilinenleri arasında yer alır. Bati Şeria’da yer alan bu cezaevi, genellikle Filistinli siyasi tutsakların hapsedildiği bir yerdir ve Ortadoğu’daki en ağır işkencelerin yapıldığı cezaevlerinin başında gelir. 800 tutsak kapasitesi olan Ofer’de, 2008 yılında verilen son bilgilere göre 1.100 kadar Filistinli tutsak kalmaktadır. İsmini 1968’deki Yahudi-Arap savaşında ölen Albay Zvi Ofer’den alan hapishane, 1995 yılına kadar Filistinli siyasi tutsakların hapsedildiği bir yer oldu. El Fetih ile yapılan Oslo görüşmelerinden sonra çözüm arayışlarının bir parçası olarak boşaltıldı ve tutsakların büyük bir kısmı serbest bırakıldı. Ancak İkinci İntifada ile birlikte 2002 yılında tekrar açıldı. Ofer cezaevinde tutulan Filistinli tutsakların bir kısmı da kadın ve çocuklardan oluşmaktadır. Yapılan incelemeler bu hapishanede insan hakları ve çocuk hakları ihlallerinin yapıldığını, çocukların tecavüzün de dâhil yüzlerce farklı kötü muameleye maruz kaldığı belgelemiştir. Yapılan ağır işkencelerin doğal bir sonucu olarak bu cezaevinde birçok açlık grevi başlatılmış ve İsrail karşıtı birçok eylem yine bu cezaevinin önünde yapılmıştır. Örneğin 2010 yılında, yaklaşık 2000 kadar Filistinli tutsak, kitlesel bir açlık grevi başlatıldı. Benzer şekilde 2012’de siyasi tutuklu Hana Shalabi tarafından bir açlık grevi başlatıldı. Bu açlık grevlerine destek vermek adına her seferinde çok sayıda Filistinli, Ofer cezaevinin önünde eylemler yaptı.

Ktziot Hapishanesi

400.000 metre karelik bir alanı kaplayan Ktziot Hapishanesi, İsrail’in en büyük hapishanesidir. Ofer gibi bu hapishane de kalabalık bir Filistinli tutsak nüfusunu barındırmaktadır. Ktziot, 1953 yılında İsrail Savunma Güçleri tarafından bir tarım kolonisi olarak kullanılacağı iddia edilerek silahlardan arındırılmış bir bölgede kurulmuştur. Ancak buraya yerleşenler, silahlı ve eğitimli askerler olup İsrail sınır muhafızı görevi üstlenmiştir. Sonrasında Mısır ile yapılan savaşlarda Sina Yarımadası’na geçiş için bir üs olarak kullanılmış ve Mısır’ın mağlup olmasında önemli etken teşkil etmiştir. Bir çölü andıran arazisinde, 1988 yılında Filistinli tutsakların kaldığı çadırlardan oluşan devasa bir kampa dönüştürülmüştür. İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch/HRW), 1990 yılında burada yaptığı incelemelerde, hapishanedeki genel şartların “haşin ve insan onuruna yakışmayan” nitelikte olduğunu yazmıştır. Çadırlardan oluşan bir cezaevi kampı olan Ktziot’da yazları hayli sıcak, kışları ise dondurucu ölçüde soğuk olduğunda tutsaklar çok ciddi zararlar görmekte, bazı durumlarda ölümle sonuçlanan vakalar yaşanmaktadır. Ayrıca tutsaklar ile avukatları arasında görüşmelere ciddi kısıtlamalar getirilmekte, aile ziyaretlerine izin verilmemekte, aralarında Yüzüklerin Efendisi, Hamlet gibi klasikleşmiş eserlerin de olduğu birçok kitap keyfi bir şekilde yasaklanmakta, toplu spor yapılması engellenmekte ve dışarıya mektup gönderilmesi çok ciddi şekilde sınırlandırılmaktadır. Tüm bu nedenlerden dolayı, HRW, bu hapishanede 4. Cenevre Konvansiyon Kararları’nın açık bir şekilde ihlal edildiğini duyurmuştur. (7) Ktziot Hapishanesi de tıpkı Ofer gibi Oslo görüşmelerinden sonra kapatılsa da, 2002 yılında, İkinci İntifada’dan sonra tekrar açılmıştır. Ayrıca Ktziot da Shabak’ın kontrolündedir. Çeşitli kaynaklara göre Ktziot Hapishanesi’ndeki önemli hak ihlalleri arasında çok ağır işkenceler ve vahşi tecrit uygulamaları dışında, aile ziyaretlerinin yapılamaması, aşırı kalabalık, kötü yemekler, tutsaklara kıyafet sağlanmaması, keyfi gardiyan şiddeti ve yağma, kitap yasakları, çocuklara özel prosedürlerin olmaması ve kötü hava koşullarına maruz bırakılma sıralanmaktadır.

Yeryüzündeki hiçbir zulüm rakamlarla kavranamaz. Bu gerçeğin bilincinde olmakla beraber, şu istatistik verinin yan yana getirilen yüzlerce kelimeden çok şey anlattığının da farkındayız: Bugünden bakıldığında, mevcut istatistikler İsrail ordusunun Gazze ve Batı Şeria’yı işgal ettiği 1967 yılından beri Filistinlilerin neredeyse yüzde kırkının en az bir kere cezaevi deneyimi yaşadığını göstermektedir. (8)

Not: Bu yazı, Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî dergisinin Duvarlar Çoğalırken: Cezaevi Rejimleri ve Kürtler temalı 8. sayısının Portre dosyasında yayınlanmıştır.

1. Donald Neff, “The Intifada Erupts, Forcing Israel to Recognize Palestinians”. Washing- ton Report on Middle East Affairs. (1997).

2. David McDowall, Palestine and Israel: The Uprising and Beyond. (California: University Press, 1989)

3. Report of the Special Committee to Investigate Israeli Practices Affecting the Human Rights of the Population of the Occupied Territories. 26 Ağustos 1988.

4. “Israel Admits to Organ Thefts”, Al Jazeera International, 21 Aralık 2009, <http:// www.aljazeera.com/news/middleeast/2009/12/2009122161551898444.html>

5. Alison Weir, “The New ‘Blood Libel’?: Israeli Organ Harvesting”, Counter Punch, 28-30 Ağustos 2009 <http://www.counterpunch.org/2009/08/28/israeli-organ-harvesting>

6. A.g.e.

7. Human Rights Watch (HRW) (1991) Prison Conditions in Israel and the Occupied Ter- ritories. A Middle East Watch Report. Human Rights Watch.

8. Stéphanie Latte Abdallah, “Prison as a Means of Control”, Le Monde Diplomatique. (2012).