Barış Anneleri
Başak Can*

Savaşta evlatlarını kaybetmiş Kürt kadınları, 1999 ateşkes sürecinde Barış Anneleri İnisiyatifi’ni kurarlar. O zamandan beri beyaz tülbentleriyle sembolleşen Barış Anneleri’nin barış mücadelesi deneyimi; 1990’ları, bugünü ve kadınların Kürt hareketindeki yerini anlamak açısından oldukça önemlidir. Savaşın şiddetiyle kesintiye uğrayan yaşamlarını yeni yerlerde, yeni toplumsal ve siyasal ilişkiler içinde kuran Barış Anneleri; bunu yaparken sadece kendilerini değil, Kürt hareketini de dönüştürürler. Barış Anneleri İnisiyatifi, Kürt kadın hareketinin kamusal alanda en görünür veçhelerinden biri olur ve bu yüzden devletin ve milliyetçi egemen kamuoyunun açıktan ya da örtük çeşitli olumsuz tepkilerine de maruz kalır. Barış Anneleri deneyimi, savaşı, devlet şiddetini ve buna karşı gelişen direnişi annelik, kamusal alan ve ataerki üzerinden yeniden düşünmemizi de sağlar.

Kürt kadınları, 19. yüzyıldan itibaren pek çok metinde, özellikle anadilin uluslaşma sürecindeki rolünün ön plana çıkmasıyla, Kürt kültürünün ve geleneklerinin taşıyıcısı, bir yandan da yeni nesilleri yetiştirecek modern anneler olarak hayal edilir (1). Bu ikili imge, 1980’lere kadar çeşitli şekillerde devam eder. 1980’lerden sonra, Kürt kadınına ilişkin semboller Kürt hareketi ve ideolojisi için önem taşımaya devam eder ancak bunlar darbe sonrası köklü siyasi ve sosyo-ekonomik değişimlerden etkilenir. PKK ile yükselen Kürt hareketi, kadınların toplumsal ve siyasal rollerini yeniden şekillendirir. Bununla birlikte kadınların hareketin çeşitli kademelerinde üstlendikleri rollerle birlikte Kürt hareketi de niteliksel olarak değişime uğrar.

1980’lerden itibaren Kürt özgürlük hareketinin halk savaşı stratejisi çerçevesinde feodal yapı, aile ve ataerki yoğun biçimde eleştirilir ve kadının özgürleştirilmesi halk hareketinin yaratılması için olmazsa olmaz bir öncelik olarak görülür. Bu dönemde kadınlar sembolik önemlerinin dışında Kürt hareketinin her kademesinde pratik alanda aktif rol oynamaya başlarlar. Ancak, burada evlatlarını savaşta kaybetmiş Kürt annelerini ya da Kürt kadınlarını homojen gruplar olarak görmemek gerekir. Kürt oldukları, Kürt kimliğine sahip çıktıkları için devlet tarafından zorunlu göçle, yoksullukla, işkenceyle sınanan Kürt kadınları, siyasal ve kamusal alana sadece annelik kimliği üzerinden değil, daha pek çok farklı rol ve politik kimlik üstlenerek çıkmışlardır. Üstelik bu roller kadınların sadece sosyolojik durumları tarafından değil (aile içindeki konum, yaş, ekonomik durum vb.); özgürlük, mücadele etme, ataerkil ailenin baskıcı ortamından uzaklaşma, dayanışma gibi farklı arzular, istekler ve tercihler etrafında da şekillenmiştir.

Kürt kadınları, 1988’den itibaren başlayan kitlesel halk gösterilerine yoğun olarak katılırlar. Kürt hareketine dönük kitlesel destek ve sempati arttıkça, 1990’ların başından itibaren çok sayıda genç kadın PKK’ye katılır. Her ne kadar kadınlar en başından beri hareketin içinde yer almış olsalar da, ancak 1990’larda örgütte cinsiyet kompozisyonunu etkileyecek sayılara ulaşırlar. Bu ilgi, Kürt partilerine de (HEP-DEP-HADEP-DEHAP) yansır. Göçe zorlanan, yakınlarını savaşta kaybeden ya da yakınları hapiste olan kadınlar dayanışmak, mücadele etmek için, çoğu zaman akrabalık ilişkileri üzerinden bu partilere gelirler. Süregelen yoğun savaşın da etkisiyle yasal Kürt partilerinde 2000’lere kadar kadın kollarının özerkliği tanınmaz ve pozitif ayrımcılık ilkesi uygulanmaz. Kısaca, kadın sorunlarına özgül programlar çıkarılamaz. Ancak kadınların dağa katılımının yanında yasal partilere katılımı da giderek artar ve bu durum, Kürt hareketinin bütününde kadının özgürleşme mücadelesinin bir parçası olarak görülür.

Handan Çağlayan (2) adınların yasal Kürt partilerine temel olarak iki kimlikle geldiğinden bahseder. Birincisi çeşitli şekillerde politikleşmiş, genelde evlenmemiş genç kadınlar olarak. İkincisi de evli, çocuklu, orta yaşın üzerinde, yakınları gerillaya katılmış, hayatını kaybetmiş ya da cezaevine düşmüş kadınlar olarak. Bu ikinci gruptaki kadınlar genelde “ana”, tutuklu ya da kayıp yakını statüsüyle ve günlük hayatlarını kesintiye uğratan şiddet, göç ve çeşitli hak ihlâli deneyimleri üzerinden insan hakları derneklerine ya da bu yasal Kürt partilerine gelirler. Geleneksel aile yapısındaki annelik rolü üzerinden görünür olmaya başlayan kadınlar, bu kimlikle yeni toplumsal ve siyasal ilişkiler kurarlar. Hem orta yaşın üstünde olmaları, hem de anne olmaları, onların partideki ataerkil yapıyla büyük bir çelişkiye düşmeden bu kurumlara dâhil olmalarını sağlar. Kısaca, bu kadınlar, anne kimliği üzerinden politikleşirken, bu kimliğin sınırlarını da sorgulayarak yeniden tanımlarlar.

1990’ların ortalarından itibaren anneler kentlerdeki Kürt kurumlarına ve insan hakları örgütlerine gelmeye başlarlar; ancak Barış Anneleri İnisiyatifi’nin kuruluşu 1999 ateşkes süreciyle mümkün olur. Aslan, ilk kuruluş eylemini şu şekilde anlatır:

Barış Anneleri’nin bir araya gelişini sağlayan ilk eylem 1999’da Diyarbakır’dan Ankara’ya yaptıkları yolculuk olmuştur. “Geride kalanlar aşkına” ve “Biz anayız, barıştan yanayız” sloganlarıyla yaptıkları bu eylemin amacını, acının en çok yaşandığı yerden acının kaynağına gitmek olarak tanımlamışlardır. Güneydoğu’dan yola çıkan 40 kadın Ankara’ya gitmiş, kent girişinde karşılaştıkları yetkililere cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanları ziyaret etmek istediklerini söylemişlerdir. Fakat güvenlik gerekçesi ile kente alınmamışlardır (3).

Bu annelerin devlet katında yapmaya çalıştıkları ne ilk ne de son görüşmedir. Anneler, barışın gelmesindeki siyasi sorumluluklarını hatırlatmak, barış taleplerini iletmek için defalarca çeşitli devlet kurumlarının yolunu tutarlar. Fakat Türk devleti katında düzenli olarak tanınmama, görmezden gelme, ilişki kurmama, duyulmama ve umursanmama tutumlarıyla karşılaşırlar. Mesela, 2000 yılında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e barış temennisi ile “barış tülbenti” vermek isteyen Barış Anneleri, tülbenti verecek bir yetkili bulamazlar. 2005 yılında barış talebiyle çeşitli illerden gelen 120 Barış Annesi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’le görüşmek için Başbakanlığın önünde 6 saat beklerler ve buna rağmen randevu alamazlar. İnisiyatifin sözcüsü Müesser Güneş bu görüşmeden taleplerini şöyle ifade eder: “Kürt sorununa terör sorunu olarak bakılmamalı ve Türkiye’de savaş durdurulmalıdır, barış için buradayız”. Anneler, beyaz tülbent, taleplerini kaydettikleri CD ve bir demet beyaz çiçeği Genelkurmay’a bıraktıktan sonra Ankara’dan ayrılırlar. Daha yakın bir tarihte, 2012’de barış talebiyle Başbakan Erdoğan’la görüşme istekleri kabul edilmeyen Barış Anneleri meclisteki Başbakanlık Makam Odası önünde oturma eylemi yaparlar. Grup adına yaptığı açıklamada Raife Özbey, ”yıllardır savaşın bitmesi için Ankara’ya geldiklerini ancak yetkililerle görüşemediklerini” söylemiştir. Bu olaydan sonra Barış Anneleri’ne meclise giriş yasağı da gelir.

Barış Anneleri devletin gözünde zaman zaman kendi eylemlerinin bile öznesi olarak görülmez. 23 Şubat 2006 “Operasyonların durdurulması” eyleminin ardından gözaltına alınan Barış Anneleri, Türkçe bilmedikleri ve okuryazar olmadıkları için mahkeme heyeti tarafından “burada ne işin var” sorusuna maruz kalırlar ve “cahil” olarak nitelendirilirler (4). Burada kadınlar kendi eylemlerinin öznesi olarak görülmedikleri gibi, Kürtçe konuştukları için hareketin en önemli taleplerinden olan anadil üzerinden değersizleştirilmeye çalışılırlar. Kısaca Kürt anneleri 1999’dan önce Kürt yasal siyasi partilerinin içinde, 1999’dan beri de Barış Anneleri İnisiyatifi olarak barışın gelmesi, ölümlerin durması için sayısız konuda, sayısız türde eyleme imza atmışlar ve dilekçe eylemlerinden basın açıklamalarına, barış için canlı kalkan eylemlerinden tülbent eylemlerine (5) pek çok eylemle barış sözünü pratiğe dökmüşlerdir.

Barış Anneleri’nin eylemsellikleri Kürt hareketi ve Türkiye kamuoyu için farklı anlamlar taşır. Eylemleri, yukarıdaki örneklerdeki gibi sadece devlet katında değil, Türkiye’nin hâkim kamuoyunda da çok güçlü bir karşı tepki ve rahatsızlık yaratır. Olaylara egemenin gözüyle bakan gazetelerde, bloglarda, sosyal medya araçlarında, sözlüklerde, köşe yazılarında ve gündelik konuşmalarda Kürt kadınlarının anneliğini aşağılayan, yok sayan, bunu bir iddiaya ve hatta uydurmacaya indirgeyen bir dil hâkimdir. Bu tepkiselliği, sadece Kürt hareketini ve taleplerini yok sayan egemen devlet geleneğinin bir yansıması olarak görmek yeterli olmaz. Bu, aynı zamanda, Barış Anneleri’nin devletin kurucu annelik ideolojisine, dolayısıyla ideal vatandaş kurgusuna yönelik bir tehdit olarak görülmesiyle ilgilidir. Kürt kadınlarının özneleşmesinin ve politik aktörlüğünün, milliyetçi ve devletçi anlam dünyasında özel bir yer tutan annelik rolü üzerinden gerçekleşmesiyle ilgidir. Makbul annelik üzerinden üretilen söylem ve pratiklerin Türkiye devletinin ideal vatandaş kurgusunun üretimi için elzem olduğu bir ortamda (6), Kürt anneler, anneliklerini politikleştirdikleri, kamusal alanda görünür oldukları, inatla Kürtçe konuştukları oranda bu ideal kurguya sığmaz, tam tersine onu bozarlar. Barış Anneleri bu süreçte yerleşik annelik ve siyaset algılarının altını oymakla kalmaz, aynı zamanda kendi alternatif annelik siyasetinin pratiğini de ortaya koyarlar.

Annelik kimliği üzerinden politikleşmenin hem özgürleştirici hem de geleneksel kadınlık rollerini yeniden üreten ve kadınları cinsiyetsizleştiren yanları olduğu literatürde çokça vurgulanır. Kürt kadınlarının Barış Anneleri deneyimi üzerinden politikleşme süreçlerini anlamak için Türk şehit anneleriyle Barış Anneleri’nin kayıp sonrası deneyimlerini karşılaştıran çalışmalar oldukça faydalıdır. Mesela Serpil Sancar (7), Barış Anneleri’yle yaptıkları görüşmelerde onların Türk şehit annelerine göre çocuklarının biricikliğini daha az vurguladıklarını, onun yerine çocuklarının dağa çıkmadan önce maruz kaldıkları ya da tanıklık ettikleri şiddet ve baskı hikâyelerini anlattıklarından bahseder. Savaşın somut deneyiminin bilgisine sahip olan Kürt anneler, çocuklarının Kürt kimliğine sahip çıkma mücadelesi için dağa çıktıklarını ya da öldüklerini ifade ederler. Gündelik hayatlarında savaşa tanıklık etmek, bunu hareketin kimlik mücadelesiyle ilişkilendirmek anneler için zengin bir “anlam haritası” sunar. Onlar için, ne savaşın kendisi, ne de barış talebi soyut kavramlar olarak kalır. Dolayısıyla evlatlarını kaybetmiş Türk ve Kürt annelerinin deneyimlerini ortak bir düzlemde düşünmek mümkün değildir. Her iki acının eklemlendiği söylemler ve tarihsel deneyimler birbirinden çok farklıdır. Barış Anneleri yıllar içinde Kürt sorununa değen her konuya barış talebi ve evlat acısı deneyimini harmanlayarak müdahale etmiş ve bunu yaşamın tüm siyasal ve gündelik alanlarında örmüştür. Bu anlamda annelik sabit ve değişmez bir rol; evlat acısı da evrensel bir deneyim olmaktan çıkmıştır.

Barış Anneleri alternatif bir kamusallık içinde hareket etmiş, bu kamusallık üzerinden Kürt hareketine eklemlenerek seslerini duyurmuşlardır. Aslan, bu kamusal alanları ve araçları şu şekilde özetler:

8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve Newroz için yapılan gösteri ve mitingler Barış Anneleri’nin görünürlük kazandıkları (…) alanlardır. Barış Anneleri’nin ve taleplerinin Türkiye’de kamusal alandaki tartışmalarda görünürlüğü ise Özgür Gündem, Evrensel, Atılım, Savaş Karşıtları, Bianet gibi muhalif yayınlar üzerinden gerçekleşmektedir. Eylemlerin kamu ile paylaşıldığı bir diğer alan ise İnisiyatifin kendi yayını olan Barış dergisidir. Artık yayımlanmayan bu dergi eylemlerin tarihe not düşüldüğü bir hatıra defteri niteliğini taşır (8).

Barış Anneleri’nin savaşla ilgili üzerine söz söylemediği, müdahale etmediği neredeyse tek bir konu bile yoktur. Roboski katliamından KCK tutuklamalarına, barış sürecinde inşa edilmekte olan yeni karakollardan Nusaybin sınırına yapılmak istenen duvara, gerilla mezarlarına yapılan saldırılara hemen her konuda söz, duruş ve eylem üretmeye aralıksız devam ederler. Bu eylemler nedeniyle haklarında pek çok dava açılır ve hatta hapis cezasına çarptırılırlar.

Barış talebinin, gerçekçi bir imkân olarak Türkiye toplumunun genelinde kısmen de olsa karşılık bulmaya başlaması ancak 2009’dan sonra devlet ve PKK arasında kesintilerle de süren müzakere ve barış süreçleriyle mümkün olur. Hükümet, 2012’nin Aralık ayında başlayan son müzakere ve barış sürecini iki tarafın annelerinin acısını bitirecek bir süreç olarak duyurur. Ancak bu söylem, Türk ve Kürt annelerini aynı düzleme yerleştirerek, annelerin yaşadıkları kayıplar üzerinden içine girdikleri farklı kolektifleşme ve politikleşme süreçlerini dikkate almaz. Tam tersine, kadınların annelikten doğan deneyimlerini evrensel, genelgeçer bir duygudaşlıkla tanımlar. Hâlbuki yukarıda da bahsettiğimiz üzere, Barış Anneleri Kürt hareketinin siyasal talepleriyle kendi deneyimini birleştiren tutarlı bir barış söylemi geliştirmiş, bedeller ödemek pahasına bu duruşunda ısrarcı olmuştur. Demokratik Özgür Kadın Hareketi’nin çağrısıyla çözüm sürecindeki çekilmelerde gözlemci olmak ve yeni karakol yapımlarına karşı çıkmak için yapılan eylemlerin biri de 19 Mayıs 2013 tarihinde Dersim’de gerçekleşir. Bu eyleme İstanbul’dan katılan Barış Annesi Cemile Akgün’ün konuşması, Barış Anneleri’nin en son barış sürecinde ve genel olarak barış için aldıkları tutumu özetler nitelikte:

Uzun zaman tıkanan bir süreç vardı, Sayın Öcalan bu tıkanan sürecin önünü açmak için bir çağrı yaptı. Çağrıyla beraber başlayan ve gerillanın sınır dışına çekilmesiyle devam eden bu süreci Barış Anneleri olarak sonuna kadar destekliyoruz. Sayın Öcalan’ın çağrısı bizleri umutlandırdı, her ne kadar karşıdaki güç güvenilmez olsa da biz Sayın Öcalan’a, gerillaya inanıyoruz, güveniyoruz. Başbakan kendi söyledi anneler artık ağlamasın ama maalesef halen anneler ağlıyor, evet uzun zamandır cenazeler gelmiyor doğru ama askeri hareketlilik artmış durumda. Yeni karakolların yapımı sürüyor, bunlar bizi ağlatıyor, tedirgin ediyor. 1938 Dersim soykırımından sonra görüyoruz ki soykırım halen devam ediyor. Dersim küçük bir yer olmasına rağmen barajlarla, karakollarla, yok edilmeye çalışılıyor, halk nefes alamaz duruma getiriliyor. Bunlardan vazgeçilsin artık, zaten yoksul bir halk, üstüne onursuzluk dayatılıyor. Dersim halkı, Kürtler buna pirim vermemeli, geçmişte nasıl direndiysek bu süreçle beraber daha da yükseltmeliyiz mücadelemizi. Biz barış anneleri olarak çocuklarımız için, doğamız için canımızı feda etmeye hazırız. Biz asla savaştan yana olmadık, maalesef bize dayatıldı, annelerin gözyaşının rengi, dini, ırkı, olmaz. Tüm annelerin gözyaşı aynıdır. 30 yıldan fazla bir süredir devam eden her türlü silahın denendiği kirli savaş bile bu halka diz çöktüremedi, yenilmedik asla da yenilmeyiz. Çünkü haklı bir dava, haklı olan mazlum olan bu halk asla vazgeçmeyecektir mücadelesinden. Uzun süredir Dersim’deyiz, Dersim insanı vicdanlıdır, mazlumdur. Burada sorun halkta değil bizim. Eksiklerimizden kaynaklı boşluklar olmuş, bu boşlukları farklı kesimler doldurmaya çalışmış. Burada kadınların daha fazla mücadele etmesi, mücadeleye katılması lazım son olarak yeni sürecin barışa evirilmesi için tüm ötekileştirilen, ezilen mazlum halkların inançların el ele vererek, birbirlerinin hassasiyetlerine saygı duyarak, mücadeleyi zafere ulaştırmasından başka yol olmadığını bilmemiz lazım (9).

Bu alıntı aslında Barış Anneleri’nin pek çok söylemiyle tematik benzerlikler içerir. Evrensel bir değer ve deneyim olarak annelik ve evlat acısı yaşamak, bu söylemin ayrılmaz bir parçası olsa da, her zaman başka siyasi talepler, duruşlar ve tespitlere eklemlenerek ya da bunlarla yan yana durarak dile gelirler. Tam da bu durum, Barış Anneleri’nin evrensel annelik söylemini esnek ve yaratıcı bir şekilde kullanmalarını mümkün kılar. Annelik bu kadınları geleneksel rollere hapsetmek yerine, kamusal alanda söz söyledikleri, alternatif dayanışmalarını güçlendirip çözüm ürettikleri bir deneyim olur.

1990’ların birinci elden tanıkları olan Barış Anneleri’nin kayıpları için barış talebiyle verdikleri mücadeleden öğrenecek çok şeyimiz var. Şu an içinden geçtiğimiz tedirgin çatışmasızlık süreci ne savaşın kesin olarak bittiği, ne de 1990’lardaki sivil halka yönelik yoğun saldırının izlerinin silindiği anlamına geliyor. Pek çok Kürt ve kadın kuruluşu, bu süreci barışın toplumsal ayaklarını örmek için bir fırsat olarak görüyor. Kürt halkının maruz kaldığı haksızlıkları ve eşitsizlikleri tanıyan; verilen mücadeleye, kayıplara, ölümlere, açılan yaralara yer açan; sorumluları açığa çıkaran bir barış süreci nasıl kurulur? Bunun toplumsal, yasal kurumları, mekanizmaları nedir? Hangi hikâyeler, hangi diller nerelerde dolaşıma girmelidir? Devlet pratikleri nasıl değişmeli, devletsiz müzakere ve mücadele alanlarını nasıl hayal etmeli? Geçiş adaleti ve savaş/çatışma sonrası toplum literatürünün ve pratiğinin, bu sorulara işaret eden Hakikat ve Yüzleşme Telafi Komisyonları gibi araçları, ancak yerel deneyimlerin bilgisiyle güçlenirse somut gündelik barış pratiklerinin önünü açar. Barış Anneleri barış ve adaletin imkânı, affetme, kayıp ve acı üzerine hem pratikleri hem de söylemleriyle büyük bir deneyim biriktirmiştir. Bu deneyim yalnızca kişisel olanla politik olana, özel alanla kamusal alana aynı anda konuştuğu için değil, siyasetin sınırlarını genişlettiği, legal/illegal, sivil/askeri fark etmeksizin siyasetin üretildiği tüm mecralarda onurlu bir barış için mücadele verdikleri için de çok önemlidir.

Geçenlerde izlediğim bir belgeselin bir yerinde Barış Anneleri’yle İstanbul’daki şubelerinde görüşmeler yapılıyordu. Bir Barış Annesi, çocuğunun dağa çıkışını, köylerine yapılan baskını, şehir şehir zorunlu göçlerini, şehirde karşılaştıkları baskıları bedenine sinmiş bir alışkanlıkla anlatıyordu. Gözleri kameradan ziyade, mülakatı yapandaydı. Bir noktada biraz da ani bir şekilde hikâyesini toparlayarak, başındaki beyaz tülbendini hızlı bir hareketle tekrar düzelttikten sonra, “yeter artık, biz yıllardır anlatıyoruz, siz ağlıyorsunuz, hiçbir şey de değişmiyor” deyip odadan çıktı. Ekran karardı. Bu an, bence bir yandan Barış Anneleri’nin yıllardır seslerini vicdanlara, insanlığa, Türklere, devlete duyurmak için, hikâyelerini seslerinin yankılanmadığı bir boşlukta defalarca anlatmanın sınırlarına işaret ediyor. Öte yandan, şiddet deneyimini ve tanıklığını anlatarak geçmişle hesaplaşılabileceğine dair kuramların ve mekanizmaların yetersizliklerini bizlere gösteriyor. Her ne kadar söylemlerinde annelik ve kayıp acısının evrenselliği sık sık vurgulansa da, Barış Anneleri kendi bedenlerini açlık grevine yatırmaktan Genelkurmay Başkanı’ndan randevu istemeye; dağlarda canlı kalkan olmaktan Başbakanlık makam odasının önünde oturma eylemi yapmaya, bedenlerini ve tüm mekânları zorlayarak siyaset yapıyorlar. Bu nedenle onların deneyimi sadece annelikten ne anladığımızı yeniden tanımlamıyor, farklı siyaset yapma biçimlerini kararlı bir barış söylemiyle keserek kendine mal ediyor. O yüzden annelerin sadece hikâyelerinin içeriğinden değil; o hikâyelerle ne yaptıklarından, bunları nasıl, ne şekillerde, kimlerle dolaşıma soktuklarından, yani siyasal pratiklerinden de barışı kurmak için öğrenecek çok şeyimiz var.

Not: Bu yazı, Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî dergisinin Hakikat ve Adaletin İzinde Doksanları Aramak temalı 9. sayısının Portre dosyasında yayınlanmıştır.

* Pensilvanya Üniversitesi, Antropoloji doktora

1. Çağlayan, Handan. 2007. Analar, Yoldaşlar, Tanrıçalar: Kürt Hareketinde Kadınlar ve

Kadın Kimliğinin Oluşumu. İstanbul: İletişim.

2. A.g.e.

3.Aslan, Özlem. 2007. Politics of Motherhood and the Experience of the Mothers of Peace in Turkey. Yayımlanmamış Master tezi, Boğaziçi Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü.

4. Çağlayan, Handan 2013. Kürt Kadınların Penceresinden: Resmi Kimlik Politikaları, Milliyetçilik, Barış Mücadelesi, İstanbul: İletişim.

5. Tülbent atma’yı Handan Çağlayan (2007) kitabında şöyle tanımlar: “Bugün Türkiye’deki Kürtler arasında da hâlâ rastlanmakta olan bir gelenektir. Erkekler arasındaki kavga ne kadar şiddetli olsa da, bir kadının araya girip tülbentini orta yere atmasıyla kavga kesilir. Düşman aşiretten bile olsa kadınlar öldürülmezler. Kadınların zaman zaman büyük aşiret kavgalarında barışı sağladıklarına ilişkin örnekler de bulunmaktadır”. Barış Anneleri çeşitli defalar operasyon bölgelerinde ya da devlet kurumlarının önünde barış için tülbent atma eylemi gerçekleştirmişlerdir.

6. Bayraktar, Sevi. 2011. Makbul Anneler Müstakbel Vatandaşlar: Neoliberal Beden Politikalarında Annelik. İstanbul: Ayizi Yayınları.

7. Sancar, Serpil. 2001. “Savaşta Çocuklarını Kaybetmiş Türk ve Kürt Anneler”, Toplum ve Bilim, Sayı 90, Güz.

8. Aslan, Özlem 2008. “Kaçınılmaz Ölüm”ün Girdabında Annelik: Türkiye’de Annelik Politikası ve Barış Anneleri Deneyimi”. Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar. Sayı 05.

9. “Kadınlar Barış İçin İnisiyatif Aldı”. 15 Kasım 2013. http://dersimgazetesi.net/index. php/politika/item/964-kadinlar-baris-icin-inisiyatif-aldi

1990’lı Yılların Olağanüstü Hal Rejimi ve Savaş: Kürdistan Yerellerinde Şiddet ve Direniş
Adnan Çelik

Bu yazı Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî Dergisi 9. sayısında yayınlanmıştır. Dün (7 Haziran 2014) Lice’de gerçekleşen ve Ramazan Baran ile Baki Akdemir’in öldürülmesiyle ve Abdullah Akkulun’un ağır yaralanmasıyla sonuçlanan devlet saldırısı, ilçenin katliam, köy yakmalar ve büyük direnişlere sahne olan tarihine eklenmiş oldu. Adnan Çelik’in yazdığı yazı, Lice’nin bu tarihini ele alan önemli bir analiz.

1990’lı Yılların Olağanüstü Hal Rejimi ve Savaş: Kürdistan Yerellerinde Şiddet ve Direniş

Şeyh Said İsyanı’ndan PKK’ye Lice’nin Direniş Jeneolojisi ve Unutulan “bağzı şeyler”
Adnan Çelik

26 Haziran 2013 tarihinde Lice’de, tam da barış sürecinde yapımları hızlandırılan kalekollara yönelik sivil protesto eyleminde gerçekleşen ve askerin sivil kitleyi taramasıyla 20 yaşındaki Medeni Yıldırım’ın ölümü ve en az on kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan vahşetin ardından, sosyal medyada hızlıca dolaşıma giren “Lice’yle ilgili gerçekler” başlıklı bir bilgi notunda şunlar yazılıyordu :

Lice’ye yapılan karakol değil kalekol, yani yüksek güvenlikli TSK denetiminde sınır karakolu. Lice halkı neden kalekol istemiyor? Çünkü o kalekollar halka işkencenin aracı oldu senelerdir de ondan. 1993’te Lice devlet tarafından tamamen yakıldı, 1994’de TSK’nın gözaltına aldığı 8 genç kayboldu, cesetleri 2003’de toplu mezardan çıktı. 2009’da koyunlarını otlatmaya çıkan Ceylan Önkol kalekoldan ateşlenen havan mermisiyle parçalanıp oldu, annesi parçalarını eteğinde topladı, takipsizlik kararı verildi – en son bugün gösteri yapan köylülerin üstüne ateş açıldı, 1 kişi öldü 10 kişi yaralandı, kaymakam ‘sadece havaya ateş açıldı, onlar birbirlerini vurmuşlardır dedi. Sonuç: Devlet hep katil. Lice’ye kalekol değil, barış ve adalet lazım.

​Bu paylaşımların verdiği ilham ile ben de doktora projem için son iki aydır arşivler dehlizinde, acının parmak uçlarında yürüyüp derlediğim Lice, Kulp ve Silvan’a dair notlarıma yeniden baktım ve bu bilgi notunun kurduğu neden-sonuç ilişkisini daha berrak bir şekilde anlatmaya karar verdim. Tam da bu neden-sonuç ilişkisini tarihsel bağlamına oturtmak için Cumhuriyet’e karşı Kürdistan’da ortaya çıkan ve en önemli merkezlerinden birisi de Lice olan ilk Kürd isyanı niteliğini taşıyan Şeyh Said İsyanı’nından başlamam gerekiyor diye düşünürken, tesadüf bu ya, bugünün Şeyh Said ve dava arkadaşlarının İstiklal Mahkemesi’nce asıldıkları günün yıldönümü olduğunu fakettim. Ben de bu tesadüfün verdiği hüzünle dün Lice’deki halkın sivil direnişine « karakol yapımına neden karşı çıkıyorlar ki ? » diye şaşıranlara Lice’nin son doksan yıllık direnişinin jeneolojisini özet bir şekilde anlatmaya karar verdim. Evet bundan tam seksen sekiz yıl önce yani 29 Nisan 1925’in şafak vaktinde aralarında Lice beyleri Hakkı ve İsmail Beylerin de olduğu 47 kişi idam edilmislerdi. (1)

​Şeyh Said İsyanı kapsamında Piran (Dicle) ele geçirildikten hemen sonra halk ayaklanıp Lice’yi de ele geçirir ertesi günün sabahı Şey Said Lice’ye girer. Yanında Lice Müftüsü Abdülhamit Bey, Lice’li Mele Mustafa ve Lice Mirleri Hakkı ve Hüseyin beyler vardır (2). O günden sonra isyanın merkezine dönüşen ve Diyarbakır’ın ele geçirimesi için kilit önem taşıyan Lice halkının tümü isyana katılır. Diyarbakır kuşatması başarılı olamayınca isyan kuvvetleri dağılmaya başlar ve 1 Nisan 1925’te Lice’deki isyan da kanlı bir şekilde bastırılır ve Lice tekrar devletin eline geçer. Lice için isyandan geriye kalan ise ölen 6.419 kişi yakılan 30 köy ve 1.284 evdir (3). İsyandan geriye kalan küçük ölçekli direniş gruplarını tamamen « temizlemek » amacı ile 24 Ekim 1927’de Genelkurmay Başkanlığı’nca Biçar Tenkil Harekatı ismiyle başlatılan geniş çaplı operasyonlarda Lice, Kulp, Hazro ve Silvan bölgesinde 280 köy yerle bir edilir ve 2.000’den fazla sivil insan katledilir. Bu isyandan en fazla etkilenen ilçe konumundaki Lice halkı uzun süre isyanın yaralarını sarmaya, yaşadıkları acıların gerçeği ile barışmaya çalışır. İsyanda yarattıkları algı ile Lice artık devletin gözünde « düşman »dır ! İlçeye yönelik yatırımlar devletin askeri ve bürokratik egemenliğini tesis etmeye dönük hamlelerin ötesine geçmez. Şeyh Said isyanının bedelini sadece ölenler değil onların çocukları da üstlenmiş gibidir adeta.
​Yaşanan dehşetin bütün detayları yaşlıların uzun kış gecelerindeki anlatımlarıyla köklü bir tarihsel hafızaya ve Lice’lilerin kimliğini kuran bir direniş ivmesine dönüşür. Bu hafızayı besleyen diğer bir boyut ise kaçakçılık yapan Lice’li grupların İran, Irak ve Suriye Kürdistanı’ndaki gelişmelerden haberdar olması, Mahabad Cumhuriyeti’nden Barzani hareketine kadar tüm siyasal gelişmeleri ilçenin gündemine taşıyor olmalarıdır. Nitekim bu tarihsel hafızanın siyasal bedene büründüğü ilk görünümler 1959’daki ilk Kurd siyasal kıpırdanışı olarak görülen 49’lar Davası’dır. Davada yargılananlar içerisinde iki Lice’li üniversite öğrencisi de vardır. O dönemin bütün gündemi bu davada yargılanan gençler ve dava ile geçmişte ilçede gerçekleşen arasında kurulan süreklilik ile ilgildir. 1965 yılında kurulan ve Xoybûn’dan sonraki ilk Kürd teşkilatı olma özelliğini taşıyan Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin o dönemdeki kalesi de Lice olur.

​Daha sonra Kürdistan genelinde gerçekleşen Doğu Mitingleri’nin ikinci dalgası 24 Ağustos 1969’da Lice’deki büyük bir miting ile başlar. İlçede Şeyh Said isyanında oluşan siyasal ruh günden güne daha örgütlü bir boyuta ulaşırken, 6 Eylül 1975’te meydana gelen Lice Depremi, ilçe için ikinci büyük felaket olur. Üç binden fazla kişinin öldüğü depremde ilçe merkezi kelimenin gerçek anlamında yok olur. Devlet Lice’ye yönelik şefkatli kollarını açmaktan imtina etmeyi sürdürmeye devam eder. Depremin ardından devlet tarafından gönderilmeyen yardımlar, açlık ve sefalet içinde kalmış olan Lice halkının öfkesini artırır ve halk 17 Kasım 1975’te devlet dairelerini işgal ederek tavrını ortaya koyar. Ekim ayında yetiştirileceği sözü verilen prefabrik evler yapılmadığı için Lice halkı 21 Kasım 1975 tarihinde Diyarbakır merkeze doğru üç günlük protesto yürüyüşü başlatır (4).

​Depremin bütün korkunçluğuna rağmen Lice 1970’lerin ortalarında yükselen Kurd hareketlerine kayıtsız kalmaz yine de. Bütün Kürd örgütleri hızlıca örgütlenme imkanı bulur Lice’de. Nitekim 12 Eylül darbesinin ardında ayakta kalmayı başaran yegane Kürd örgütü durumundaki PKK de 1978’de Lice’nin Fis Ovası’nda kuruluş toplantısını gerçekleştirir ve o günden sonra Lice halkı örgütü desteklemekten geri durmaz. 1990’larda savaşın en yoğun gerçekleştiği merkezlerin başında gelen Lice’de halk bu defa korucu olmayı redettiği için göçe zorlandı, şiddete maruz kaldı, öldürüldü. Onlarca köy boşaltıldı ve 1990’dan 1995’e gelindiğinde ilçe nüfusu 47 binden 24 bine düştü. 1999’a gelindiğinde Lice’ye bağlı 54 köy içerisinde 34 köyün nüfusunun yarıdan fazlası göç etmek zorunda kalmıştı.

​Tarihsel direniş hafızasının verdiği dirençle korucu olmayı ısrarla rededen Lice halkının başına neler getirilmedi ki ! Sadece iki örnek vermekle yetinelim : Birincisi 13 Aralık 1990’da Dibek ve çevre köylerinde halk korucu olmaya zorlandığı için ilçe merkezine doğru yürüyüş gerçekleştirdi, askerlerin ateş açması sonucu bir kadın ve bir çocuk yaşamını yitirdi (5). Yine 20 Aralık 1996’da ilçe merkezinde yaşları 15-70 arası yaklaşık 2.500 kişi zorla toplatıldı ve korucu olmaları dayatıldı. Bu teklife yanaşmayan halka küfür, baskı, şiddet uygulandı ve kitle içerisinden 100 kişi seçilerek ellerine zorla silah verildi. Öfkesini gemleyemeyen devletin özel timleri işyerlerini taradı (6).

​Bütün bunlar devletin Lice’ye yönelik nefretini azaltmamış olacak ki 22 Ekim 1993’te Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın suikast sonucu yaşamını yitirmesi gerekçe gösterilerek ilçe adeta yok edildi. Üç gün boyunca ilçeye tüm giriş-çıkışlar yasaklandı. Sonrasında ortaya çıkan manzara dışardan bakanlar için tüyler ürpertici, Lice halkı için oldukça tanıdıktı! 30’dan fazla kişi öldü, 60’tan fazla kişi yaralandı, 401 konut ve 241 işyeri tamamen yakıldı. Devlet bu vahşetle de yetinmedi ve daha aradan bir yıl geçmeden 24 Ağustos 1994’te Lice merkez tekrar yerle bir edildi. Bir kişi öldü, 20 kişi yaralandı ve 108 ev yakıldı. Savaş süresince devlet güçlerince öldürülen onlarca sivilin yanı sıra 1990-1999 arası dönemde, 61 sivil JİTEM tarafından kaçırılarak zorla kaybettirildi. Örneğin, 1994 yılında devlet güçlerince gözaltına alınan 8 kişinin kemikleri 2003 yılında Kulp’ta açılan bir toplu mezarda bulundu.

​Lice özelinde aktardığımız bu kısa tarihsel özet Şeyh Said’den günümüze değişen ve değişmeyenlerin ne olduğunu apaçık gösteriyor sanırım ve bütün bu yaşananların sadece Lice’ye özgü olduğunu söylemek de naiflik olacaktır elbette. Kürdistan bölgesinde herhangi bir yerin tarihsel hafızasına hakikatle bakmak aşağı yukarı benzer bir devlet geleneğinin ve bu ceberrut geleneğe karşı direnen bir halk olduğunu rahatlıkla ortaya çıkartacaktır. Ama yine de Lice’nin en ayırt edici özelliği bu direnişi doksan yıl öncesinden bugüne kesintisiz bir şekilde devam ettirmesi ve hiçbir zaman devletin hizaya çekemediği bir karşıt duruş geliştirmesinin devlette yarattığı intikamcı ızdırap olsa gerek. Bu bağlamda Lice, devletin bütün intikamcı şiddet mangalarını doğrulttuğu ilk hedef olmasına rağmen direniş geleneğinden asla geri adım atmamış bir kent olarak devletin Kurdistan gerçegine çarptigi keder duvarıdır ve olmaya devam edecektir.

1 – Kahraman, Ahmet. (1992). Kürt İsyanları, Istanbul: Evrensel basim Yayim

2 – Tîgrîs, Amed. (2008). Licê, Istanbul : Apec

3 – Chirguh, Bletch (1930). La Question Kurde, syf. 52, Kahire

4 – Miliyet Gazetesi, 21 Kasim 1975

5 – Cumhuriyet Gazetesi, 13 Aralik 1990

6 – Cumhuriyet Gazetesi, «Lice’de Korucu Teroru», 26 Aralik 1996

Lice’den Gever’e Gezi ve Kürtler
Onur Günay

Önce Gezi

Gezi bir karşı çıkış olduğu kadar bir kendiyle yüzleşme ve oluş hâliydi. 31 Mayıs akşamı bir araya gelen insanlar bir taraftan eski düşmanlıklarından, milliyetçiliklerinden, ötekine, farklı olana duydukları nefretten, tahammülsüzlüklerinden ve öğrenilmiş çaresizliklerden vazgeçiyorlar, bir taraftan da artık başka birşey oluyorlardı. Bu birliktelik ve oluş hâli Gezi’de bütün bir haziran ayına, daha sonra da forumlar aracılığıyla bütün yaza yayılmış, kendi sınırlarımızı test ettiğimiz, bir arada haksızlığa, adaletsizliğe karşı çıkabileceğimiz bir insanlaşma sürecine dönüşmüştü. Gezi, benim için en çok bu insanlaşma süreciydi ve bu yüzden çok kıymetliydi. Katliamların, cinayetlerin, linçlerin ülkesi sandığımız ülkenin göbeğinde bir ânda birşey olmuş ve bir parantez açılmış, zaman askıya alınmıştı. Bir ihtimal, burası bizi öldürmek isteyenlerin değil, bizim ülkemiz olabilirdi.

Tarihte bizler için pek de eşi benzeri olmayan bir birliktelik hâliydi bu. Mezarlığımızı aldınız, parkımızı alamayacaksınız diyen Nor Zartonk ve Türkiyeli Ermeniler aslında çok güzel özetlemişti. Tarihin akışına ve devlet şiddetinin sürekliliğine dur diyebilmekti Gezi. Üzerine çokça yazıldı çizildi, taraftar gruplarıyla feministlerin, Ermeniler ve Kürtlerle Türk milliyetçisi grupların, anti kapitalist müslümanlarla seks işçilerinin, olayların en başından itibaren orada olan LGBT bireyler ve gruplarla sol-sosyalist örgütlerin, yoksullar işçiler ve öğrencilerle beyaz yakalı orta sınıfların bir garip birlikteliğiydi. Bu, sürekli bir birliktelikten çok, artık geri dönüşü olmayan bir oluş hâliydi. Gezi’ye gelen, orada olan hiçkimse eskisi gibi kalmadı, sabitlemek için yoğun çaba harcadığımız görüşlerimiz ve kimliklerimiz kırılmalara uğradı. Gezi’yle beraber hepimiz bayağı bir değiştik. Arada hır gür, kavga gürültü olmadı değil, bu mevzuyu hiç anlamamak için direnenler de az değildi. Kendiliğinden gelişmiş ve hepimizin bambaşka sebeplerle devlete ve iktidara karşı çıktığı bu isyanın bir ruhu vardıysa eğer, benim için Gezi ruhu ülkenin batı yakasında eşi benzeri görülmemiş bir dayanışma, mücadele, şaşkınlıkla takip etmeye çalıştığımız bir mizah ve yeni politik diller; pırıl pırıl bir özgürlük ve adalet talebiydi.

Yukarıdan dayatılmış ve Cumhuriyet’in toplum tahayülündeki farklılıkların silindiği, imha edildiği ve asimile edildiği kaynaştırılmış kitlenin yerine, bu sefer kitleler bütün farklarıyla, farklılıkları ve çokluklarıyla gelmişlerdi. Alternatif bir yaşama tahayülü ve iradesiydi Gezi. Karşısında hiç beklemediği bir çokluk ve birliktelik görse de, devletimizin de yüzlerce yıllık bir zulüm geleneği vardı. Copları, plastik (İstanbul, Ankara, Hatay, Eskişehir) ve gerçek (Lice) kurşunları, gaz bombaları ve lanet okuduğumuz şiddetiyle çıkarıldık Gezi’den ve Taksim’den. Bizim yerimize getirilen insanlık tarihine bir ucube olarak geçeceği kesin olan beton bir Taksim meydanı, polis karakoluna dönüştürülmüş bir kültür merkezi, ve daima gözetim altındaki içi boşaltılmış bir parktı. Eze eze yendiklerini düşündüler, sömürgede uyguladıkları iktidar stratejilerini ve şiddet tekniklerini İstanbul’un göbeğinde uyguladılar. Kalemşörleri her gün Gezi’nin foyasını ortaya çıkarmaya çalıştı, türlü karalama kampanyaları başladı da kalkamadılar Gezi’nin altından. Parkın kılına dokundurtmadık, oraya alışveriş merkezi yaptırmadık ve iktidara ilk yenilgisini tattırdık. O yüzdendir her ağızlarını açtıklarında Gezi’ye küfretmeleri, rövanşa çağırmaları ve kalabalık dağıldıktan sonra meydan okumaları.

Gezi ile Kürtler

Parkın halkın elinde olduğu bir gün, sanırım 3 Haziran akşamıydı, iki kadın ve bir adamın İstiklal Caddesi’nin girişinde tartıştıklarını gördüm. Öyle sert bir tartışma değildi, cadde de çok kalabalık olduğu için bu grubun yanında bir süre kaldım. Anladığım kadarıyla adam Gezi Park’ında Kürtlerin açtığı bayraklar ve Öcalan afişlerinden bir hayli rahatsız olmuş ve Kürtlerin bu güzel eylemi mahvedeceğini düşünüyordu. Gruptaki kadınlardan birisi ise arkadaşına dönüp “ne kadar çok gaz bombası attıklarını gördün, bize ne kadar çok saldırdıklarını gördün, şimdi dönmüş bize çapulcu, terörist diyorlar” dedi. Aradan geçen sessiz bir dakikadan sonra şöyle devam etti, “bak yıllardır bu insanlara terörist diyorlar ve ben hayatımda ilk defa buna inanmak istemiyorum.”

Daha sonra fikrini değiştirdi mi bilmiyorum ama daha önce devletin fiziksel ve epistemik şiddetini bu kadar teninde hissetmemiş insanların Kürtleri ya da bu ülkedeki şiddetin tarihini anlayabilmesi için belki de ilk defa bu kadar önemli bir fırsat doğmuştu. Bir taraftan birbirimize yaklaşmış, diğer taraftan da hep beraber devletin şiddetini bedenlerimizde hissetmiştik. Ortaya çıkan çokluğun oluşturduğu yeni politik diller ve ‘oluş’ hâlindeki yeni kimlikler, geçmişten gelen sabitlenmiş dillerin, birbirimize duyduğumuz öfkenin, önyargının ve nefretin yerini almıştı. Ötekini tamamen anlamak gibi birşey hiçbir zaman mümkün olmasa da deneyimin getirdiği zihinsel bir açıklık oluşmuştu birbirimize karşı.

Kürtler de Gezi’nin ilk günlerinde benzer bir ikilem yaşamıştı. İlk günden itibaren çatışmaların içindeydiler, herkesle beraber mücadele ettiler, ancak bugüne kadar kendilerine sallanmasına alışkın oldukları bayrakların çokluğu, on yıllardır kendilerine “terörist” diyenlerin fazlalığı ürkütmüştü Kürtleri.[1] Kürtler bireysel olarak ya da gruplar hâlinde hep orada olsa da, parktaki yerlerinde hep halay sürse de bu ikilem Gezi sürecinin başlarında kadar BDP’nin söylemlerindeki bir ikilem ve tutarsızlığa dönmüştü. İmralı’dan gelen Gezi selamına kadar da bu böyle sürdü. Kolay değildi yılların ırkçılığının, sömürge politikalarının ve bunun Türk halkı üzerindeki etkilerinin bir anda bitmesi ya da bunun böyle bir anda biteceğine inanmak. Yaşanan bocalamadan sonra BDP ve Kürtler de kararlı bir şekilde Gezi’deydi. Eylemlerin başından sonuna kadar parkın Taksim Meydanı girişindeki sol köşesinde Kürtler durmuş, alanın, isyanın ve mücadelenin en önemli öznelerinden birisi hâline gelmişlerdi. Kolay değildi yıllardır kendilerini terörist sananlarla bir arada durmak ama bir taraftan Kürt hareketinin mücadele deneyimi ve birikimi; diğer taraftan da Gezi’nin kapsayıcılığı, enerjisi, insanları ve siyaseti değiştirici kapasitesi bunu da mümkün kılmıştı.

Bütün bunların sayesinde Türkiye tarihinde ilk defa Kürdistan’daki bir cinayete ses verilmiş, Lice’de kalekol yapımını protesto etmek için eylem yapan ve bu sırada askerlerin açtığı ateş sonucu öldürülen Medeni Yıldırım için İstanbul kitlesel olarak ses vermişti. Olayın gerçekleştiği 28 Haziran gecesi forumlardan yola çıkan kitleler Beşiktaş[2] ve Kadıköy’de protestolar gerçekleştirdi.

Beşiktaşta üç maymun eylemi

29 Haziran günü Taksim’de toplanan ve İstiklal Caddesine sığmayan onbinlerce insan Medeni Yıldırım’ın askerler tarafından öldürülmesini ve Lice’deki devlet şiddetini lanetlemişti.[3] Hâlbuki Lice sadece son 30 yıllık savaş boyunca defalarca katliamlara tanık olmuş, ilçe merkezi 1993 ve 1994’te iki defa yakılmıştı.[4] Doksanlı yıllarda, öncesinde ve sonrasında gerçekleşen bu katliamların karşılığında sadece sessizlik vardı. Gezi, bu ülkenin tarihinde ilk defa Kürtlere ve ötekilere yönelmiş devlet şiddetine dur demişti. İşte bu yüzden, her türlü iktidar için Gezi çok tekinsiz ve tehlikeliydi.

Gezicilerin çapulcuyla teröristin birbirinden çok uzak olmadığını farketmeleri ve “biz otuz yıldır bu savaşı bu medyadan izledik” demeleriyle, Kürtlerin yıllardır insanlarımız ölüyor, ağaçlarımız ormanlarımız yakılıyor diye ettikleri sitem içiçe geçti. Medeni Yıldırım’ın yasında, bu sefer beraber hissettiğimiz acımızda ve öfkemizde buluştuk. Çokluk büyükdükçe, birbirimize daha çok yaklaştıkça, tam anlamasak da birbirimizi hissetmeye başladık.

Gezi’nin kendisi bitip forumlardaki enerji de yavaş yavaş azalmaya başladığında, ülke siyaseti bilindik mecrasına dönmeye başladı. Siyasi hayatımızın en önemli ayağı şiddettiyse, ki o bölüm eksiksiz yerine getirilmiş, Gezi boyunca ülkenin her tarafında insanlar öldürülmüş (ki ölüm her zamanki gibi bazılarımıza az bazılarımıza daha çok düştü: Gezi’de canların en çok yanan Aleviler oldu), binlerce insan yaralanmış, bazıları sakat kalmıştı. Şiddetten sonra ve şiddetle beraber her zaman yalan gelirdi. Sıra yalandaydı.

İktidar ve yandaşı köşe yazarlarına göre Gezi, ulusalcılar ve darbecilerin iktidara karşı düzenlediği sivil bir darbe girişimiydi, mesela onlar için Gezi’de Kürtler yoktu. Ulusalcılar, ırkçılar ve gerçekten de darbe heveslileri için bu “büyük Türk milletinin dirilişiydi”, içinde bu isyanı sulandırmak için olanlar varsa da önemli değildi, önemli olan bu hükümeti devirmekti. – Ki onlar Gezi’yi, Gezi’de olmalarına rağmen hiçbir zaman anlamadılar.- Onlar için de Kürtler Gezi’nin içinde yoktu, olamazdı. İçlerine devlet kaçmış olduğunu düşündüğüm bazı sol görünümlü gruplar da Kürtlerin eylemlerde olmadığını çünkü hükümetle barış pazarlığında olduğunu söylüyordu. Ancak bedenleriyle, mücadeleleriyle, birikimleriyle, bayrak, poster ve afişleriyle Kürtler Gezi’nin göbeğindeydi. Doksan yıldır devlete varlığını ispat etmeye çalışan Kürtler bu seferde Gezi’de varolduklarını ispata girişmek zorunda kaldı.
Ancak yine de Gezi’yle beraber dünyaları, kendileri ve kimlikleri değişenler ne Gezi’yi unutacaktı ne de onun mümkün kıldığı politik birliktelikleri. Forumlarda daha önce bu ülkede toplumsal olarak tartışılmamış geçmiş katliamlar, Kürtlere, Ermenilere ve öteki azınlıklara yönelik kıyımlar konuşuldu tartışıldı, beraber yaşamak zorunda olan halkarın eşit olabileceği, birbirini ezmeden, sömürmeden de yaşayabilecekleri tekrar tekrar dile getirildi. Belki de barış felsefi bir ideal olmaktan çıkıp ilk defa bu denli toplumsallaştı.

Lice’den Gever’e Gezi Ruhu

Gezi tekrar ne zaman nerede ortaya çıkacağı belli olmayan bir şekilde orada duruyor, hafızası ve bıraktığı mücadele deneyimi ve birikimiyse hâlâ bizlerle beraber. Ülke gündemindeyse köprünün altında çok sular aktı. Nereye gittiği belli olmayan ve iktidarın Kürt hareketini tasfiye etmeye çalıştığı “barış süreci” ve yaklaşan seçimlerle siyasi hava bir hayli değişti. Mesela adına barış süreci dediğimiz bir süreç içerisinde, bir ânda Gever’deki (Yüksekova) gerilla mezarları tahrip edildi. Mezarlıklara yönelik saldırılara tepki gösteren halk eylem düzenledi ve özel harekat timleri halkın üzerine ateş açtı. Sanayi işçileri Mehmet Reşit İşbilir ve Veysel İşbilir 8 kurşunla öldürüldü. Doksanlı yıllarla her fırsatta yüzleştiğini iddia eden bir hükümet döneminde yaşanan bu devlet şiddeti hükümet yanlısı ve onlara karşı olduğunu iddia eden basın organları tarafından aynı şekilde verildi. Teröristler vurulmuş, etkisiz hâle getirilmişti. Mehmet Reşit İşbilir ile Veysel İşbilir için yapılan cenaze töreninin ardından çıkan olaylara da polis müdahale etti ve başına gelen cisimle ağır yaralan Bemal Tokçu da hayatını kaybetti. Tarih yine mezardan başlamıştı.[5]

İşte böyle bir dönemde bağzı arkadaşlarımızın bağzı şeyleri, üzerine çok konuşup, çok düşünüp, çok eylediğimiz şeyleri unutması, Kürtlerin ölümünün bu kadar normal karşılanması acımıza acı, yasımıza yas kattı. Devlet geleneği olan ölümün ardından ‘provakasyon’ iddialarıyla meşrulaştırma çabalarının geleceğini biliyorduk da beraber yürüdüğümüz bağzı arkadaşlarımızın buna sessiz kalacağını düşünmemiştik hiç. Daha önce söylediğim gibi, belki bütün bunlar on yıllardır topluma dayatılan ırkçılığın, sömürgeciliğin normal bir sonucu ancak bu sessizliğin bu kadar can sıkıcı olmasında önemli bir faktör var: Gezi’de bunun böyle olmayabileceğini, Medeni için beraber yürürken kötülüğün bu kadar sıradanlaşmayacağı bir dünyanın mümkün olduğunu görmüştük. Belki en çok bu acıttı canımızı.

Rivayete göre, Pir Sultan Abdal dar ağacına doğru yürümeye başlar. Hızır Paşa emir verir. Pir Sultan asılırken halkın Pir’i taşlamasını ister. Taşlamayanların ise öldürüleceğini bildirir. Uğruna mücadele ettigi halk Pir Sultan’ı taşlamaya başlar. Pir Sultan Abdal’ın müsahibi Ali Baba da buyruğa uymak zorunda kalır. Ancak taş atmaya kıyamaz ve aldığı bir gülü atar. Pir Sultan atılan taşlardan çok bu gülün kendisini yaraladığını bildiren son deyişini o zaman söyler.[6] Can dostunun bu hareketinden incinen Pir Sultan Abdal’ın dudaklarindan şu nefes dökülür:

şu kanlı zalimin ettiği işler,
garip bülbül gibi zareler beni,
yağmur gibi yağar başıma taşlar,
ille dostun gülü yareler beni

pir sultan abdal’ım can göğe ağmaz,
hakk’tan emrolmayınca rahmet yağmaz,
şu elin attığı taş bana değmez,
ille dostun attığı gül pareler beni

Devlet öldürür. Bizi en çok umutsuzluğa düşürense dostlarımızın, Gezi’de beraber yürüdüğümüz bazı arkadaşlarımızın suskunluğudur. O suskunluk katillere daha çok güç verir. Sivil insanların devletin kolluk güçleri tarafından öldürülmesinin ya da mezarlıklara saldırılmasının sebebi olmaz, ama’sı olmaz. Haksızlık karşısında sessiz durulmaz. Bu yazı sadece Gezi’nin bize yadigârını bir hatırla(t)ma çabasıdır: Kürtler öldüğünde ses çıkarmayarak aslında devleti, onun şiddetini ve çok değil daha birkaç ay önce sizleri öldürenleri onaylarsanız o şiddet yarın öbür gün gelir tekrar sizi bulur. Sömürge dediğiniz sandığınız kadar uzak değildir. Daha da acısı haksızlığa karşı susarken kaybettiğiniz kendi insanlığınız, bizim de arkadaşlığımız, dostluğumuzdur.

Şimdi birçoklarının yaptığı gibi elleri ovuşturup Gezi’nin ruhuna fatiha okuma zamanı değil, o ruhu nasıl yeniden nasıl dirilteceğimizin yollarını düşünme zamanıdır. Gever’deki katliamın sorumlusu en başta iktidardakilerdir. Sessizliğin sebebiyse Gezi’nin hayatımızdaki eksikliğidir.

Dipnotlar:

[1] Meydandaki BDP’liler, 2 Haziran günü sayıları az olan faşist grupların saldırısından korunmak ve bu büyük isyanın daha ilk günlerinde çirkin görüntülere mahal vermemek için alanı sadece o günlüğüne terk ettiler. Gezi boyunca, Kürtlerin köşesine başlarda örgütlü daha sonra bireylerin saldırıları gerçekleşti. Gezi’de neden Kürtlerin olmadığına dair yapılan yorumlarda ve tartışmalarda işin bu kısmı pek tartışılmadı.

[2] Beşiktaş’taki üç maymun eylemi: https://vimeo.com/69359085

[3] Diren Lice, İstanbul Seninle: https://vimeo.com/69406400

[4] Adnan Çelik, “Şeyh Said İsyanı’ndan PKK’ye Lice’nin Direniş Jeneolojisi ve Unutulan «bağzı şeyler »,” Toplum ve Kuram.

http://www.toplumvekuram.org/?guncelyazilar=seyh-said-isyanindan-pkkye-licenin-direnis-jeneolojisi-ve-unutulan-bagzi-seyler

[5] Antropolog Hişyar Özsoy, doksanlar boyunca cenazelerin halktan kaçırılması, cenaze törenlerinin yasaklanması ve öldürülmüş gerilla bedenlerine uygulanan şiddet ve mezarların tahrip edilmesinin rutinleşmiş bir devlet pratiği olduğunu aktarır. Devlet biyolojik ölümü sembolik ölümle sürdürüp, mutlaklaştırmaya çalışır. Özsoy’a göre, “ulus-devletlerin farklı halkların bir arada yaşadıkları toprakları tek bir etnik grubun “milli vatanı” olarak inşa etme süreci, yerin yalnızca üstünün değil, altının da tek bir ulusun egemenlik arzularına göre yeniden düzenlenmesini içerir. Bu sebepledir ki, örneğin, Türk ulus-devletinin inşa sürecinde Anadolu ve Kuzey Mezopotamya topraklarının gayrı Müslim halkları, tarihsel yurtlarında fiziksel olarak yok edilmekle kalmamış; mezarları, anıtları, ibadet yerleri ile diğer kültürel ve tarihsel izleri de tahrip edilip silinerek ulusal tarih ve mekânın dışına atılmışlardır. Dahası, ulus-devletler kendi ölülerini ulusal şahadet çerçevesinde yüceleştirip ölümü ulusal kimliğin inşasının ayrılmaz bir parçası olarak kurarken, kendisine başkaldırıp isyan edenleri sadece biyolojik olarak öldürmekle yetinmez, öldürdükleri bedenlerin bir anlam ve değere dönüşmesini engellemek için onları sembolik ve politik olarak da öldürmek için her türlü yol ve yönteme de başvururlar. Marquis de Sade’nin ifadesi ile, düşman olarak gördüklerini bir defa değil (biyolojik), ikinci bir kez daha (sembolik) öldürmek isterler.

Hisyar Özsoy, “Araf’ta kalmak: Tarih mezarda başlar,” PolitikART, 06 Mayıs 2012.

http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=9088#.UqnYw-xw0gN.twitter

[6] Fuat Bozkurt, Anadolu Aleviliği ve Pir Sultan Abdal, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yayınları
4 Temmuz 1998.

http://www.pirsultan.net/kategori.asp?KID=3&ID=7&aID=17

Soykırımın Cinsiyetçi Tecrübeleri
Choman Hardi

Irak yönetimi, Şubat ve Eylül 1988 tarihleri arasında 2000’den fazla Kürt köyünü yıktı, onbinlerce kişiyi öldürdü ve çok daha fazla sayıda insanı zorla yerinden etti. Bu harekat, “savaş ganimeti” anlamına gelen Enfal kelimesiyle adlandırıldı. Operasyondan kurtulanlara göre Enfal Eylül’de bitmedi: Felaketin sonrasında yaşananlar yani gaz saldırıları, zorla kaybetmeler ve kamplardaki yaşam da Enfal hikâyesinin bir parçasını oluşturuyor.

Bu kitapta, Kürt kadınlarının Enfal sırasında yaşadıkları şiddet, yıkım, sevdiklerinin zorla kaybedilmesi ve kendilerinin hapsedilmesi gibi tecrübeler incelenmektedir. Kitapta, kadınların soykırımdan sonra hayatta kalmak için başvurdukları stratejiler ele alınmaktadır. Choman Hardi, kadınların kendi tanıklıklarını bir araya getirip aydınlatarak aşırı politize edilmiş, basitleştirilmiş ve milliyetçilikle bezenmiş hâlihazırdaki söylemin aksine Enfal söylemini yeniden inşa ediyor. Hardi, cinsel şiddetin kurbanı olmalarına rağmen sorumlu tutuldukları için kadınların ataerkil toplum içindeki cinsel istismar ve tecavüz konularında sessiz kalmaları meselesini de tartışıyor.

Soykırımın Cinsiyetçi Tecrübeleri, Saddam Hüseyin’in Kürtlere karşı yürüttüğü savaşla ilgili değerli ve ikna edici bir kaynak. Dr. Hardi’nin titiz çalışması, az araştırılmış bu meseleyi anlaşılır ve itidalli bir şekilde açıklığa kavuşturuyor. Hardi’nin hadiselere hakim olması ve hayatta kalanların anlatılarını analiz ediş biçimi kitabı ilgi çekici kılıyor. Toplumsal cinsiyet ve soykırımla ilgilenen herkesin okuması gereken bir kitap.

Avesta Yayınları

304 s. — 2. Hamur– Ciltsiz — 14 x 22 cm

Diyarbakır, 2013
ISBN : 9786055279592

Çeviri : Hikmet İlhan