,

Kürtler 1915 için hangi ifadeleri kullanıyor?
Namık K. Dinç & Adnan Çelik

Zan Enstitüsü kurucu üyeleri ve Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî dergisi yayın kurulu üyeleri Namık K. Dinç ve Adnan Çelik bir süredir 1915 Ermeni Soykırımı’nın Kürtlerin hafızasındaki yeri hakkında İsmail Beşikçi Vakfı’nda bir araştırma yürütmektedir. Araştırma ile ilgili Namık K. Dinç ve Adnan Çelik ile  T24 tarafından yapılan röportajı buradan okuyabilirsiniz:

İsmail Beşikçi Vakfı Kürtlerin 1915’ini araştırıyor

İsmail Beşikçi Vakfı, 1915’in yüzüncü yıldönümü yaklaşırken Diyarbakır özelinde bir araştırma başlattı. Yaklaşık 8 aydır devam eden proje kapsamında bölgede yaşayan, farklı yaş ve sınıflara mensup Kürtler ile Kürt aydın ve siyasilerle konuşuldu.

Namık Kemal Dinç, Adnan Çelik, Kadir Kaçan, Tülin Dağ veSerdar Öztürk tarafından yürütülen “1915 – Diyarbakır ve Kürtler” isimli sözlü tarih çalışmasıyla yaşananların nasıl aktarıldığı, hangi kelimelerin kullanıldığı ortaya çıkarılırken Kürtlerin 1915 olaylarındaki rolü de sorgulanıyor.

Çalışmanın detaylarını öğrenmek için projenin yürütücülerinden Namık Kemal Dinç ve Adnan Çelik ile konuştuk.

Çalışmanın neden Diyarbakır sınırları içinde yapıldığını, kullandıkları yöntemi ve elde ettikleri bazı sonuçları paylaşan Dinç ve Çelik, o dönem Diyarbekir ismiyle anılan vilayetin siyasi yapısını da anlattılar.

“Kürtlerin nasıl bir rol oynadıklarını kendilerinin anlatımıyla dile getirmek istedik” diyen Dinç ve Çelik, görüşmelerde dile getirilen hikayelerin büyük bir kısmının katliama iştirak eden aktörlerin, sonrasında başlarına gelen musibetlerle ilgili olduğunu söyledi. Dinç ve Çelik, “Ermeni kadın ve çocukları öldüren yerel milislerin bulaşıcı hastalıkla korkunç bir şekilde ölmesi” gibi anlatımları, somut bir yüzleşmeye evrilebilecek “sembolik yüzleşme” olarak adlandırıyor. Kürtler arasında ilk kez 1915’e dair sözlü tarih çalışması yapıldığını vurgulayan Dinç ve Çelik’in sorulara verdiği yanıtlar şöyle:

‘Kürtler Ermenilerle empati yapma ihtiyacında’

– Bu projeyi yapma fikri nasıl oluştu?

Namık Kemal Dinç: Bu araştırmanın ortaya çıkış fikri, temel olarak 1915’te Ermeni halkının yaşadığı facianın Kürtler arasında daha fazla konuşulmaya başlanmış olmasından doğmuştur. Türkiye’de genelde aydınlar ve daha dar bir zümre içerisinde konuşulan Ermeni meselesi, Kürtler arasında çok geniş kitleler tarafından konuşulmakta ve tartışılmakta. Belki de bugün yaşadıkları mağduriyetin bir sonucu olarak geçmişi hatırlamakta ve Ermeni halkıyla bir nevi empati yapma ihtiyacı duymaktadır. Bugününü ve geleceğini kurmak konusunda oldukça büyük bir irade sergileyen Kürtler, diğer yandan kendi geçmişleriyle yüzleşerek daha güçlü adımlar atmak istemekte. Biz de bu çabalara bir nebze katkı sunmak istedik.

Bu çalışmayı kimler destekledi? Projeyi kimler yürütüyor?

Dinç: İsmail Beşikçi Vakfı bünyesinde yürüttüğümüz “1915-Diyarbakır ve Kürtler” isimli projemize Ekim 2013 tarihinde başladık. Bu yılın sonunda bitirmeyi planladığımız proje Anadolu Kültür, Açık Toplum Vakfı ve Global Dialogue gibi kurumlar tarafından destekleniyor. Projemiz beş kişilik bir ekiple yürütülüyor. Bizim dışımızda Kadir Kaçan, Tülin Dağ ve Serdar Öztürk arkadaşlarımız da proje için çok ciddi bir emek veriyorlar. Ekip temelli bir çalışma olmasaydı böylesi kısa bir sürede bu kadar yol alamazdık.

‘Görüşmeler anadilde yapıldı’

– Bu çalışmada hedef kitleniz kimlerdi? Görüşmeleri yaparken kriterleriniz nelerdi?

Dinç: Projenin hedefi, Diyarbakır özgülünde 1915’in hatırlanma, anlatılma ve aktarılma hallerine odaklanmak, bu konuda oluşan hafızayı gün yüzüne çıkarmak. Dolayısıyla bunu ortaya çıkarabilmek için Diyarbakır’ın il merkezinden ilçelerine her bölgesinden insanlarla görüştük. Yine değişik sınıf, tabaka ve siyasal düşünceden insanlar olmasına gayret ettik. Yaşlı, genç, kadın, erkek, köylü, işçi, memur, meslek erbabı, işsiz, burjuva, dini bütün, seküler, milliyetçi, demokrat, sosyalist toplumun birçok farklı kesimiyle görüşmeler yaptık.

İlke olarak, insanların kendilerini en iyi ifade ettikleri dilde konuşmasını istedik. Bunun için de özellikle anadilde konuşmalarına imkan sağladık. Diyarbakır’da Kürtçe’nin Kurmanci ve Zazaki lehçeleri konuşuluyor. Her iki lehçede de insanların anadillerinde görüşmeler yapıLması belki de proje için en önemli artılardan biri oldu.

‘Kürtlerin soykırımdaki rolü’

– 2015’e bir yıl kala birçok çalışma yapılıyor. Diyarbakır özelinde yaptığınız bu çalışmanın diğer çalışmalardan farkı ne?

Dinç: Son yıllarda Ermeni soykırımına dair tartışmalar ve araştırmaların yoğunlaşması söz konusu. Bunun iki nedeni var: Birincisi, 2000’lerden itibaren Ermeni meselesinin artarak gündeme gelmesidir. İkincisi ise, soykırımın yüzüncü yılının yaklaşmasıdır. Özellikle yüzüncü yılında soykırımın önemli bir gündem oluşturacağı düşünülerek hem devlet cenahı, hem de Ermeniler cephesinden ciddi bir hazırlık var. Devlet bir yandan klasik inkarcı refleksini sürdürürken, diğer yandan Başbakan Tayyip Erdoğan’ın son “taziye” açıklamasında olduğu gibi farklı manevralar yapma arayışında. Bu yoğun tartışma içerisinde gündeme gelen unsurlardan biri de Kürtlerin soykırımdaki rolü. Kürtler sözlü kültür ve geleneği, hafızası çok güçlü olan bir toplum. 1915’e dair bugüne kadar özellikle Ermeni toplumu nezdinde sözlü tarih çalışmaları yapılmış olsa da Kürtler arasında böyle bir araştırma yapılmamıştı. Bir devlet sahibi de olmadıkları için Kürtlerin yazılı arşivleri yok. Biz de buna istinaden Kürtlerin 1915’e dair toplumsal hafızasını deşmek, hem hadisenin kendisini nasıl hatırladıklarını, nasıl ifade ettiklerini anlamak, kuşaklar arasında bu aktarımı takip etmek, hem de kendilerini bunun neresine koyduklarını, nasıl bir rol oynadıklarını kendilerinin anlatımıyla dile getirmek istedik.

‘Diyarbakır merkez, valisi soykırım organizatörü’

– Neden özel olarak Diyarbakır’ı çalışma alanı olarak seçtiniz?

Dinç: Saha olarak Diyarbakır’ı belirlememizin birkaç nedeni var. Diyarbakır, öncesini bir kenara bırakırsak, Osmanlı devletinin hakimiyetine girdiği günden bugüne kadar bölge açısından hep bir idari merkez konumundadır. 1847 tarihinde kurulan Kürdistan Eyaleti’nin merkezi Diyarbekir’dir, ki çok geniş bir alanda yönetsel merkezdir. Yine 1915’te de oldukça önemli ve merkezi bir konumdadır. Bu konumu yaratan faktörler, Diyarbekir Valisi Dr. Reşit’in soykırımda oynadığı organizatörlük ve kan dökücülükte sınır tanımaması kadar, Diyarbekir’in kuzeyden gelen Ermeni kafileler için bir geçiş güzergahı olmasıdır. Suriye’de Deyr-i Zor bölgesine gönderilen Ermeni kafileler Diyarbekir’den geçmek zorunda kalmışlar ve bu esnada saldırılara, katliamlara uğramışlardır.

1915’ten farklı olarak bugünün Diyarbakır’ı, Kürtler tarafından payitaht, yani başkent olarak kabul edilip, Amed olarak yeni bir hafızanın, geleneğin merkezi konumundadır. 1990’larla birlikte Amed (Diyarbakır) şehri Kürt hareketinin en önemli ve güçlü olduğu merkezlerin başında gelmektedir. Diyarbakır’ın eski büyükşehir belediye başkanı Osman Baydemir, 2009 yerel seçimi öncesinde “Diyarbakır bir kaledir” derken, Kürt siyasi hareketinin sağlam bir destekçisi olduğunu dile getirmekteydi. Politizasyonun Türkiye ortalamasının çok üstünde olduğu Diyarbakır şehrinde, halkın 1915 ve Ermeniler hakkında giderek daha gür bir ses ve cesaretle konuşmaya başlaması da önemlidir. Kürt siyasi hareketinin şehrin yaşamına, insanlarına, ilişkilerine, kültürüne damgasını vurduğu Diyarbakır, belki de bugünü ve geleceği inşa ederken geçmişle yüzleşme, hesaplaşmanın gereği olarak 1915’i hatırlıyor ve konuşma ihtiyacı duyuyor.

‘Diyarbakır’da Osmanlı hakim, Kürtler silahlı, Ermeniler örgütsüz’

– Diyarbakır’da aldığınız sonuçlar, bölgedeki diğer iller ile benzerlik ya da farklılıklar oluşturuyor mu?

Dinç: Aslında oldukça kritik bir soru bu. Biraz da “Kürtlerin Ermeni soykırımında rolü nedir” gibi bir soruyla bağlantıları var. Sanki bunun devamında bu soru gelecekmiş gibi bir hissiyat da yaratıyor. Bunları akılda tutarak sizin sorunuza cevap verecek olursam, öncelikle kesin bir sonuç ve yanıtımızın olmadığını belirtmek isterim. Elbette bazı düşüncelerimiz ve öngörülerimiz var ama genelleme ve karşılaştırma yapabilmek için Diyarbakır dışında diğer lokalleri de incelemek gerekir. Bizim çalışmamızın Diyarbakır’la sınırlı olması karşılaştırma yapmamıza ve genellemelere ulaşmamıza imkan tanımıyor. Fakat daha önce yapılmış farklı çalışmalardan da biliyoruz ki, Kürtlerin yaşadığı birçok yerde 1915’in hikayesi Diyarbakır’a hem benziyor, hem de benzemiyor. Benzerlikler ve benzemezlikler hem yerel aktörlerin, hem de yerelin dışından gelip sürece dahil olan aktörlerin örgütlülüğü, ilişkileri, konumlanışı ve bu ilişki ve çatışmadaki durumla ilgili.

Unutulmamalı ki, soykırım savaş koşullarında gerçekleşiyor. Daha önemlisi, savaşın bir sonucu olarak Ermeni ve Kürtlerin ortak yaşadığı toprakların bir kısmı yabancı bir işgal gücü (Rusya Ordusu) tarafından ele geçirilmiş. Osmanlı devleti, bütün bölgelerde nizami teşkilatlarını kurmuş egemen bir devlet konumunda. Kürtler bütün parçalılığına ve örgütsüzlüğüne rağmen, modern öncesi dönemlerden kalan, -belki Hamidiyelerin bir nevi devamı gibi görülebilecek- silah ve güç sahibi yerel bir unsur. Ermenilerin örgütlülüğü ise Van, Sason, Zeytun gibi lokal bazı bölgelerle sınırlı.

Buradan bakacak olursak, Diyarbakır savaş sırasında işgale uğramış bir bölge değil. Burası çok önemli çünkü Osmanlı devleti bütün örgütlülüğü ile burada egemen konumunu sürdürüyor. Keza Kürtler de hem aşiret yapısı, hem geçmişten kalan, eski güç ve takati olmasa da ileri gelen beyleri, hem de Diyarbakır şehir merkezinde yeni gelişen ve önemli oranda İttihat ve Terakki ile eklemlenmiş eşraf tabakası ile bölgede hayli önemli bir güç. Ermeniler ise Diyarbakır’da nicelik olarak kalabalık olsa da nitel olarak zayıf ve örgütsüz, genellikle kendi halinde, günlük yaşam gailesi ile uğraşan bir insan topluluğu. Diyarbakır’da Ermenilerin Kürtlere yönelik saldırısına dair anlatı neredeyse yok gibidir. Bir tek Kulp bölgesinde sınırlı bazı anlatılar var ki, bu da aslında Kulp’la sınır olan Sason bölgesinde örgütlü Ermenilerin uzantısı niteliğindedir.

Tekrar başa dönecek olursak, bütün bu güçlerin konumlanışını bilmeden ve diğer bölgelerin özgünlüğünde bunları takip edip, oralardaki hikayeleri dinlemeden karşılaştırma yapmak ve yanıt vermek sağlıklı olmaz.

Kürtler 1915 için hangi kelimeleri kullanıyor?

– Diyarbakırlılar 1915’i hatırlıyor mu ve nasıl adlandırıyor?

Adnan Çelik: Diyarbakır’da 1915’e dair canlı ama parçalı bir hafızanın varlığından bahsetmiştik. Sahadaki görüşmelerin çoğunda 1915’te yaşananları Kurmancî ve Zazakî lehçelerinde tanımlayan birçok değişik ifade kullanıldı. Bu ifadeler bize hem yaşananların gerçekliğine dair, hem de Kürt toplumunda bu yaşananların ne şekilde anlamlandırıldığına dair de son derece ilginç veriler sunuyor. Aslında 1915’te tam olarak ne olduğuna dair en objektif bakışı da bu ifadeler oluşturuyor. Örneğin görüşmelerin neredeyse tamamında 1915’te yaşananları anlatan“Fermana fillehan”, “qetilkirina fillehan”, “firxûna fillehan”, “kuştina fillehan” ve “dema birrînê” gibi Kürtçe ifadeler kullanıldı. Bunlar Türkçeye “katletmek”, “yok etmek”, “kökünü kurutmak”, “kesme dönemi” olarak çevirebilir. Bu da sanırım bize Diyarbakırlıların 1915’i nasıl adlandırdıklarına dair net bir fikir veriyor ve az önceki soruda bahsettiğimiz çıplak şiddeti gösteriyor.

– Diyarbakır özelinde yaptığınız bu çalışmayla Kürtlerin rolüne dair bir genelleme yapabilecek misiniz?

Dinç: Bu araştırma özgülünde Kürtlerin rolüne dair genelleme yapmanın iki temel zorluğu var. Bunların ilki araştırmanın yöntemiyle, ikincisi ise araştırmanın sınırları ile ilgilidir. Araştırmayı sözlü tarih yöntemine dayalı olarak gerçekleştirdik. Sözlü tarih yöntemi son yıllarda Türkiye’de yaygınlık kazanan bir tarih araştırması yöntemi. Genelde resmi tarihte yer bulamayan kesimler üzerinden yürüyen, bu anlamda tarihin demokratikleşmesine katkı sunan önemli bir yöntem. Ancak, sizin sorduğunuz gibi çok kritik, tarihi bir soruya sadece sözlü tarih yöntemine dayanarak, diğer araştırma tekniklerini devreye sokmadan, örneğin belge ve arşiv taraması yapmadan, başka araştırmalarla karşılaştırmaya gitmeden yanıt vermek doğru olmaz.

İkincisi ise araştırma alanının sınırlarıyla alakalı. Başlangıçta da söylemiştim, bu araştırma Diyarbakır’la sınırlı. Diyarbakır üzerinden Kürtlerin yaşadığı her yerde aynı hikayeyi genellemek bizi yanlışa götürebilir. En basitinden Diyarbakır, 1915’te işgale uğramamış, Rus Ordusu’nun işgaline mücavir vilayet konumunda.

Kürt aydınlar 1915’i nasıl okuyor?

– Proje kapsamında aydınlar ile de görüşmeler yaptınız, bu kapsamda neler söyleyebilirsiniz?

Çelik: Daha önce de belirttiğimiz gibi proje kapsamında yaptığımız görüşmelerde her kategoriden insanlara ulaşmayı hedefledik. Bu kapsamda Kürt aydın, yazar ve siyasetçilerinden de bazıları ile görüşmeler yaptık. Diğer görüşmecilerden farklı olarak dikkat çekici yanların başında bu kategoriden görüşmecilerin 1915’e dair analizlerini sadece Kürt sözlü hafızası üzerinden değil, ayni zamanda bu konuya dair yaptıkları okumalarla harmanlayarak kendi ideolojik konumları doğrultusunda dile getirmeleriydi. Özellikle Kürtlerin 1915’teki rolünü tartışırken daha “politik” bir yerden konuşan aydınların şaşırtıcı bir şekilde 1915’i analiz ederken meselenin tarihselliğini oturtmada ve 1915’e giden yolda Kürt-Ermeni ilişkilerinin dönüşümünü neden-sonuç ilişkileri içerisinde kurmada zorlandığını fark ettik. Kanımca bu zorlanmanın esas nedeni, aslında 1915’i Kürtlerin tarihsel mecrasında tali bir zaman-olay olarak görmeleri. Örneğin Kürtlerin binlerce yıllık tarihine dair oldukça detaylı bilgiler sunan bazı görüşmecilerin 1915’e son derece genel geçer bilgilerle yaklaşması bunu açıkça gösteriyor. Bu durumun temel nedenlerinden birisi de özellikle 20. yüzyıl Kürt tarihini Türkiye Cumhuriyeti tarihiyle birlikte okumanın yarattığı tahribattır. Cumhuriyetin kurucu tarih anlatısında neredeyse hiç yer bulamayan, bulsa bile inkar temelinde işleyen 1915 meselesinin bu görünmezliği ve talileştirilmesi boyutunun bazı Kürt aydınlarının da tarihle kurdukları ilişkiyi etkilediğini söylemek mümkün.

“Kürtlerin 1915’e katılması tercihti; ‘kullanıldık’ söylemi doğru değil”

– “Kullanıldık” ifadesini sık duyuyor musunuz? Tarihçi olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Çelik: Aslında bu “kullanıldık” söylemi Türkiye’de sadece 1915’e dair değil, hayatın birçok alanında sıklıkla duyduğumuz bir klişeye dönüştü. Bu söylemin diğer alanlardaki kullanımını tartışmayı başka zamana bırakarak, Kürtlerin 1915’teki rollerine dair yapılan değerlendirmelere dönersek birkaç temel noktaya işaret etmek istiyorum.

Bunlardan ilki Kürtler arasında 1915’te yaşananlar bağlamında dile gelen “kullanıldık” söyleminin birçok açıdan son derece anakronik olduğu gerçeğidir. Aradan geçen yüzyıllık zaman içindeki toplumsal dönüşümler ve ulusal bilincin gelişimi gibi değişkenleri göz önünde bulundurmadan şimdinin bakış açısıyla o dönemde soykırıma iştirak etmiş bazı Kürt aktörlerinin kullanıldığını söylemek aslında“Kürtler hiçbir zaman bilinçli olarak böylesi bir pratiğe katılmazlar, eğer katılmışlarsa kandırılmışlardır, kullanılmışlardır” demenin farklı bir versiyonudur. Bu söylem doksanlarda koruculuk sistemine dahil olan Kürtler için de kullanıldı ve hatta yaptığımız saha görüşmelerinde de özellikle bu “kullanıldık” söylemini dile getirenler, o dönemde soykırıma katılan Kürtler ile doksanlardan beri PKK’ye karşı devlet safında yer alan korucular arasındaki benzerlik ve sürekliliklere vurgu yaptılar. Bu, Kürt toplumunun son derece homojen, yekpare, toplumsal çatışma ve güç ilişkilerinden arınmış olduğunu varsayan bir idealleştirmenin sonucudur. Oysaki iktidar ve çıkar ilişkilerinden bağımsız bir toplumsal alandan bahsetmek mümkün olmadığına göre, Kürtler de bundan azade düşünülemez, o yüzden de hem 1915’te soykırıma katılan, hem de doksanlarda koruculuğu kabul eden Kürtlerin bu tercihlerini onların kişisel tercih yapma iradelerini sıfırlayan “kullanıldılar” söylemine hapsetmek mümkün değil.

‘Sembolik yüzleşme var’

– Görüştüğünüz Diyarbakırlılar yüzleşmeye hazır mı? Anlatılarda yüzleşmeye dair neler anlatılıyor?

Çelik: Tabii burada her şeyden önce geçmişle yüzleşmeden tam olarak neyi kastettiğimizi netleştirmemiz gerekiyor. 1915’te yapılanların soykırım olup olmadığı mı? Kürtlerin de soykırıma iştirak ettiklerini kabul etmeleri mi? Ermeni halkından özür dilenmesi mi? El konulan Ermeni mallarının iadesi ya da tazminatının ödenmesi mi?

Görüşmelerde dile getirilen hikayelerin büyük bir kısmı soykırıma iştirak eden aktörlerin, sonrasında başlarına gelen musibetlerle ilgiliydi. Örneğin Ermeni kadın ve çocukları öldüren yerel milislerin bulaşıcı hastalıkla korkunç bir şekilde ölmesi, Ermeni kirvesini öldürdüğü yerde bir yıl sonra kendi komşusu tarafından öldürülen köylü, yaşlılığında geceleri gördüğü kâbuslar yüzünden uyuyamayan “cellatlar”, el koyduğu Ermeni mallarından dolayı çocuğu olmayan yani “ocağı kör olan” ağaların hikayelerini dinledik.

Bütün bu hikayelerde hakkın yerini bulmadığı, adaletin gerçekleşmediği bir yüzleşme zemini var aslında. Bizim bu proje kapsamında geçmişe dair sembolik yüzleşme olarak tariflediğimiz bu anlatıların Kürt toplumunda 1915 ile gerçek anlamda yüzleşmeye dair çok önemli bir imkan sunduğunu düşünüyorum. Somut yaşantıların soyut düzeyde bir adalet talebine ya da adaletin gerçekleşmesi durumuna dönüştüğü bu anlatılar aslında günümüzde sıklıkla dile getirilmeye başlananonarıcı adalet yaklaşımının doğal bir örneğidir.  Bu açıdan Kürtlerin 1915’e dair bir yüzleşmeyi soyut ve gömülü bir şekilde gerçekleştirmelerinin, somut bir yüzleşmeye de kapı araladığını, bu imkânı büyütecek politik çerçevelerin Kürt hareketi aracılığıyla geliştirilebileceğini düşünüyorum.

– Dinlediğiniz hikayeleri nasıl işlemeyi düşünüyorsunuz?

Çelik: Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Geçmişi anlamaya, hatırlamaya yönelik sözlü tarih çalışmalarının en zorlayıcı yanlarından birisi de dile gelen hafızanın, hatırlama biçimlerinin bölük pörçük ve parçalı yapısı. Bu yüzden sahada gerçekleştirdiğimiz sözlü tarih görüşmelerinin de en büyük özelliği 1915’e dair hikâyelerin bütünlüklü olmayışı, çeşitli olay eskizleri şeklinde dile geliyor olması. Hem aradan oldukça uzun bir süre geçmesi ve buna bağlı olarak ilk ağızdan dinleme olanağımızın olmayışı, hem kuşaklararası aktarım sürecinde unutulan, yeniden eklenen boyutların olması da bir başka gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin 1915’e dair bütün hikayelerin yegane ortaklığı çıplak bir şiddet anlatısıyla hatırlanıyor olmaları. Bazen bu şiddetin yoğunluğu hikayenin bağlamının ve aktörleri üzerine düşünmenin de önüne geçebiliyor. Bu yüzden yaptığımız görüşmelerin başlangıcında görüşmeciler tarafından dile gelen bu çıplak şiddet hikayelerinin toplumsal, mekânsal ve faillik bağlamını da ortaya çıkaracak detay sorularla hikayeleri bütünlüklü bir çerçeveye kavuşturmaya çalıştık. Bunun için ikinci görüşmelerle, aynı aile ya da köyden başka bireylerle görüşmeler yapıp adeta bir puzzle’ın parçalarını birleştirir gibi anlatıları bütünlüklü bir çerçeveye kavuşturmaya gayret ettik. Ancak bundan sonra tüm saha görüşmeleri boyunca ortaya çıkan verileri, hem meselenin tarihselliğini oturtma, hem de anlatılarda öne çıkan esas temalar seklinde başlıklandırarak 1915 kontekstini Diyarbekir örneğinde bütüncül bir şekilde sunmaya çalışıyoruz.

– Bu çalışma barış sürecine ya da Türkiye’nin demokratikleşmesine ne gibi katkılar sunacak?

Dinç: Biz bu çalışmada, sözlü tarih yöntemiyle Türkiye’nin yakın geçmişindeki en önemli hadiselerden birine eğiliyoruz. Bir anlamda bir tarihçilik yapıyoruz. İnsanların tarihe ilgisi geçmişe duyduğu ilgiden kaynaklanmaz. Genel olarak bilinenin aksine, insanların tarihe ilgisi bugününe ve geleceklerine dair planlarıyla ilgilidir. Bugün ve geleceğe dair kurgularımız bağlamında tarihe yöneliriz, hatta bazen tarihten yardım isteriz. Tabii bir de tarihin kapanmayan yaraları vardır ki, doğru bir yüzleşme ve hesaplaşma yapılmazsa hep peşiniz sıra gelir, kanamaya devam eder. Hakikat ortaya çıkarılmadığı, adalet teslim edilmediği sürece adeta lanetli bir hayalet gibi etrafınızda dolaşır. 1915’in laneti Türkiye’de hiç bitmeyen sınırsız bir şiddet ve kötülük olarak devam ediyor. 1915 sonrası yüzyıllık hikayemize bakılırsa, şiddetin, öldürmenin, acımasızlığın, hunharlığın yaşanmadığı bir tek an bulamayız. Yüzyıldır, şiddetin, ölümün ve kötülüğün bin bir çeşidini yaşamış bir toplumuz ve yaşamaya devam ediyoruz. Şiddetin topluma sirayeti ve acımasızlığın (bunu vicdansızlık olarak da okumak mümkün) bir etik haline geldiği dönem 1915’tir. Savunmasız ve masum olduğu bilinen insanların göz göre göre öldürülmesi toplumsal vicdanı çok derinlerde zedelemiştir. Bugün toplumun hala kendine gelememesinin ve acılarında ortaklaşamamasının en önemli nedenlerinden biri budur.

Bu perspektifle biz bu proje ile hakikatlerin ortaya çıkarılmasına bir katkı sunmaya gayret ediyoruz. Hakikatlerin ortaya çıkarılması adaletin tesisi için elzem bir adımdır. Ve Türkiye’nin demokratikleşmesi, ancak hakikatler ışığında bir yüzleşme ve hesaplaşma ile mümkündür.

– Bu çalışma güncel tartışmalara katkı sunacak mı?

Dinç: Elbette katkı sunacaktır. 1915’in yüzüncü yılı yaklaşırken Ermeni meselesi çok daha yoğun tartışılmaktadır. Ancak gerek Ermeni meselesi, gerekse 1915’e dair bilgilerimiz hala oldukça sınırlı ve yetersizdir. Genellikle tartışmanın “soykırım ve soykırım değil” ikiliğinde sıkışması meseleyi öncesi ve sonrasıyla bütünlüklü görmemizi engellemekte. Tartışmayı bu ikilikten çıkarıp, tarihsel bir zeminde yeni bir okumaya tabi tutmak, 1915’i ve sonrasını bunun üzerinden getirmek çok daha sağlıklı sonuçlara bizi götürecektir. Diyarbakır özgülünde 1915’in toplumsal hafızasını açığa çıkarmaya dönük yaptığımız bu çalışma, bize çok önemli veriler sunmaktadır. Az çok Diyarbakır’ın 1915’teki tablosunu çizmemize katkı sunan bu araştırma, yapılan ve yapılacak olan diğer çalışmalarla birlikte büyük fotoğrafı görmemize katkı sunacaktır düşüncesindeyim.

http://t24.com.tr/haber/ismail-besikci-vakfi-kurtlerin-1915ini-arastiriyor,259795

,

Toplum ve Kuram-Lêkolîn û Xebatên Kurdî 10. Sayı İçin Yazarlara Çağrı

Bangewazî bo Gotaran ji bo Hejmara 10’ê ya Toplum ve Kuram-Lêkolîn û Xebatên Kurdî

Hejmara 9’emîn a Kovara Toplum ve Kuram-Lêkolîn û Xebatên Kurdî li ber destê we ye bi serenava “Hakikat ve Adaletin İzinde Doksanları Hatırlamak” [Bibîranîna Salên Nodî Li Ser Şopa Rastî û Dadê]”. Em di wê baweriyê de ne ku divê em nîqaşên derheqê salên 90’î de berdewan bikin da ku em vê rastiyê dest nîşan bikin ku kêşeya Kurd, a îro nav zikê rojevê de rûniştiye bi nîqaşên çareseriyê, nayê fehmkirin û çareserkirin beyî ku mirov rûyê xwe bide pêkhateyên salên 90’î de rû dane. Her wiha em dixwazin piştgirî bidin pêkanîna lîteratûrekê derheqê salên 90’î ku heta niha hatiye piştguhkirin, nayê dîtin û gelek cara maye nav bêdengiyê di xebat û lêkolînên zanistên civakî û akademîk da.

Bi vê baweriyê em hejmara xwe ya 10’emîn de jî berê xwe bidin kurd û Kurdistanê di salên 90’î de. Em dixwazin zêdetir cih bidin nivîsar û lêkolînên hûr dibe ser mijarên veguherîna civakî, siyasî û aborî; dewlet, dîroka kedê, koçberiya bi dara zorê û bajarbûnî, Tevgera Kurd. tevgerên jin û ciwanan, pratîkên têkoşîn û çalakvaniyê û jiyana rojane dinirxîne.

Ji xeynî van, em dixwazin cih bidin gotarên ser qada çand û hûnerî yên ku nîşaneyên rojeva siyasî û qeyranên salên 90’î di jiyana rojane da didin ber çavê me. Wexta mirov pêwendiya çandê bi hêz û bîrdozan ra li ber çava bigire, eşkere dibe ku gelek girîng e ji sînemayê bigirin heta wêjeyê, ji pratîkên jiyana rojane ta tecrûbeyên bajarî mirov lêkolînan çêke.

Kovara me, her wiha, vekirî ye ji bo gotarên derveyê mijara dosyayê beyî ku sînora mijarekê hebe, bes em dixwazin gotar hevaheng bin bi taybetiyên xebatên rexneyî-analîtîk. Lewma divê gotarên ku werin şandin resen bin û berê di kovar an jî pirtûkekê da nehatibin weşandin.

Roja dawî ji bo şandina gotara: 1 Tebax 2014

Navnîşan ji bo şandina gotara: toplumvekuram@gmail.com

Ji bo danîşana çavkaniya: http://zanenstitu.org/kaynak-gosterme/

Toplum ve Kuram-Lêkolîn û Xebatên Kurdî 10. Sayı İçin Yazarlara Çağrı

Toplum ve KuramLêkolîn û Xebatên Kurdî dergisi olarak “Hakikat ve Adaletin İzinde Doksanları Hatırlamak” dosya başlıklı 9. sayımızı yayımladık. Sosyal bilimlerde ve akademik çalışmalarda sıklıkla sessizliğe mahkûm edilen, görmezden gelinen, teğet geçilen 90’lı yıllar üzerine bir literatür oluşmasına katkı sunmak ve son yıllarda “çözüm süreci” bağlamında gündemleşen Kürt meselesinin, 90’larda yaşananlarla yüzleşmeden anlaşılamayacağı ve çözülemeyeceği hakikatine işaret etmek amacıyla 90’lı yılları tartışmaya devam etmenin elzem olduğunu düşünüyoruz.

Bu düşünceyle, gelecek sayımızda da 90’lı yılları Kürtler ve Kürdistan’ı mercek altına alıyoruz. 10. sayıdaki dosyamızda dönemin sosyal, siyasal, ekonomik dönüşümüne odaklanan; devlet, emek tarihi, zorunlu göç ve kentleşme, Kürt hareketi, kadın ve gençlik hareketleri, mücadele ve mobilizasyon pratikleri ile gündelik hayatı temel alan çalışmalara yer vermeyi planlıyoruz.

Yukarıda dile getirilenlere ek olarak, 90’ların özgül siyasal gündeminin ve krizlerinin gündelik hayattaki izlerini sürebileceğimiz kültür ve sanat alanındaki tartışmaları içeren makalelere de yer vermek istiyoruz. Kültürün, iktidar ve ideolojilerle ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda, sinemadan edebiyata, gündelik hayat pratiklerinden kentsel deneyimlere, pek çok alanın araştırılma önemini koruduğunu düşünüyoruz.

Dergimiz dosya dışı makalelere de yer vermektedir. Yayımlanacak yazıların eleştirel-analitik niteliklere uygun olması hedeflenmektedir. Bu bağlamda gönderilecek makalelerin özgün olması ve daha önce başka bir dergi veya kitapta yayımlanmamış olması gerekir.

10 Sayı için yazıların son teslim tarihi: 1 Ağustos 2014

Yazıların iletileceği e-mail adresi: toplumvekuram@gmail.com

Kaynakça Gösterme Kuralları ile ilgili: http://zanenstitu.org/kaynak-gosterme/

İş Cinayetleri ve Ölümün Normalleşmesi*
Tuzla Araştırma Grubu

İş Cinayetleri ve Ölümün Normalleşmesi

İş kazalarının, direkt olarak kapitalist üretim ilişkilerine içkin olan, sermayedarların elde ettikleri kârı maksimize etmek suretiyle zeminini hazırladıkları taşeronluk sisteminin sonucu oluşan güvenliksiz çalışma koşullarıyla olan ilişkisi Taşeronlaşma başlıklı yazıda detaylı bir şekilde incelenmiştir. Eksik kalan nokta ise, sebepleri ortaya konan iş cinayetleri fenomeninin işçiler üzerindeki etkilerin ve işçi dayanışması ekseninde yarattığı sonuçların henüz tartışılmamış olmasıdır. Bu bölümde yanıtlanmak üzere birkaç kilit soru yönelterek başlamak zihin açıcı olacaktır: İş cinayetlerinin sebepleri işçiler tarafından nasıl kavranmaktadır? Şahit oldukları veya duydukları iş cinayetlerine ve iş kazalarına karşı geliştirilen tavırlar hakkında ne söylenebilir? Ölüm olgusu Tuzla Tersanelerinde ne kadar normalleşmiştir?

Hatırlıyorum, Türkter tersanesinde bir kaza oldu, arkadaşımızın cesedi yanı başımızda, beş metre kadar yanımızda çalışıyorlardı… Ölümüne sebebiyet veren onun amcasıydı. Ama bu ciddi anlamda tersanenin altyapısından kaynaklı bir şeydi, vincin fren sistemi bozuktu, durduğun halde vinç üç metre daha yürüyor, orada duruyor. Bu aya”rlanmamış olduğu için, vinç durmuyor üç metre ötedeki kişinin üstüne düştü sac. Yetiştiğimizde bitmişti zaten… Şunu gördük ama, ciddi anlamda insanlarda yozlaşma var. Yani düşünebiliyor musun, bir hayvan bile can çekişirse, yani orada iş arkadaşın ve sen yanı başında çalışabiliyorsun. Böyle bir baskı olabilir mi, nedir sana o baskıyı yapan, o çekici orada hâlâ sallattıran? Ekmek korkusu, bu kadar mı korku, en basitinden işinden olursun, canın cehenneme, işinden olmasan yarın senin başına gelecek aynı şey. (V. Görüşme)

İş cinayetleri konusunda işçilerin bu konuya duyarsızlaştıklarının yanısıra, kazaların ortaya çıkmasının sebeplerinden biri olarak yapısal eksiklerin işçiler tarafından da görülebildiğini bu örnek üzerinden anlamak mümkündür. Ayrıca, genellemek mümkün olmasa da, bize aktarılan deneyimlere yaslanılacak olursa, Tuzla’da iş cinayetlerine şahit olan işçilerin genelinde “sinik” bir halet-i ruhiyenin söz konusu olduğu söylenebilir. İşçilerin ölümler gerçekleştikten sonra sessiz kalabilmeleri veya işlerine devam edebilmeleri ancak Tuzla’da adaletsiz çalışma koşulların işçiler tarafından da doğallaştırıldığı yolunda bir iddia ile anlaşılır olabilmektedir. Genellikle, gerekli iş güvenliği tedbirleri için yatırım yapılmamasından kaynaklanan bu iş kazalarından bir diğerini, yakın arkadaşının yaralanmasıyla deneyimleyen başka bir işçiye kulak kabartmak, işçilerin iş kazasını algılama biçimleri hakkında fikir verici olabilir.

Geçen sene zaten özel tekne yapılıyordu. RMK’da büyük bi tekne yapıyorlardı herhalde. Çelik bir tekne yapılıyordu. Orda elektriğe çarpıldı. Ordaydı zaten. Adamı ben görmeye gitmedim hiç bir zaman zaten.. Gördüğüm zaman fenalık geçiriyorum. Bu yüzden hiç bakmadım ama çok etkiledi. Baya etkiledi beni. Arkadaş gene iskeleden düştü. Ama Allahtan bir şey olmadı yani. Bir kaburgaları kırıldı. (III. Görüşme)

Tuzla Tersanelerinde iş kazalarıyla oluşan kaburga kırıkları, sıyrıklar, çizikler, işçiler için olağan dışı vaka kategorisine girmemektedir. Kaburgaların kırılmasının ölüme yeğlendiği bir iş güvensizliği ortamında, arkadaşının ölümü sonrasında olay yerinden ayrıldığını söyleyen bu işçi, bu ölüm karşısında işçilerin üzerindeki sinik ve umursamaz ruh halini şu şekilde dile getirmiştir:

Başka hiç bir insan işten ne çekilir ne iş durdurulur. İş devam eder. (III. Görüşme)

Tam da bu noktada, insan hayatının değerini sıfıra indirebilen bir üretim ilişkisine dâhil olan sermayedar ve taşeronların bu ölümler karşısında takındığı tavrı da kesinlikle tartmak gerekiyor. Bu tavır, ölümler üzerinden gerçekleşebilecek cezai tedbirlerin veya olası protestoların önüne geçmek için ölen kişi üzerinde yapılan değişiklerden, iş cinayetlerini saklamak için bulunan türlü tekniklere kadar uzanan bir yelpazede değişkenlik arzetmektedir. Sermayedarların işledikleri cinayetlerin üstünü örtmek için kullandıkları yöntemlerden bir tanesini Tuzla emekçilerinin dilinden ortaya koymak gerekirse:

Birini elektrik çarptı, yani elektrik çarptı öldürdü. Gittiğimde üstünü değiştiriyordular. Tulum, ayakkabı, baret, emniyet şeyi.. cesede giydiriyorlardı. İşte olay yeri inceleme polis geldi. Böyle yazıyor, dedim “abi” dedim. Dedi “ne var, ne oldu hemşehrim” dedi. Dedim “sen neyi yazıyon”. Dedi “bunları yazıyorum” dedi. Ölünün şeyini yazıyor ya oraya. Dedim “sana hiç inandırıcı geliyor mu”. “Yani bu kablo hiç yere sürülmüş mü, o barket hiç yere sürülmüş mü” dedim. “Bana ne gösteriyorlarsa onu yazıyorum” dedi. (XIV. Görüşme)

Bu olay özelinde ayyuka çıktığı gibi, tersanecilik işletmesinin iş cinayetlerinde herhangi bir rolü olmadığını kayda geçirmek amacıyla ölen emekçilerin cesetleri üzerinde dahi değişiklik yapmaları, zaten kayıt dışılığın hüküm sürdüğü Tuzla coğrafyasına yasa dışılığı da katık etmektedir. Aslında, bu ve benzeri olaylar ortaya çıktıktan hemen sonra kapitalist devlet, tabiiyeti altında olan polisleri aracılığıyla tersanede her daim vardır. Lakin devletin bu varlığı, iş cinayetlerinin üstünün örtülmesi için görmezden gelmekle eşdeğerdir. Ek olarak, iş cinayetlerinin sınıf mücadelesi ve medya gibi alanlarda yankı bulmasından sonra geliştirilen bir diğer sermaye tekniğini de anlatan işçilerin dile getirdikleri varılan noktayı gözler önüne sermektedir:

[iş cinayetlerini] Saklıyorlardı abi genelde. Kimse duymasın, medya falan duymasın diye. Hemen anında haber almıyorduk. Mesela medyaya karşı herhangi bir cevabı olsun diye. İşin ilginç tarafı, kazalar falan yoğunlaştığında, ambulanslar mesela kaza geçiren işçiyi almaya geldiğinde siren çalmıyorlar. Bunu fark ettik yani. (VII. Görüşme)

Ambulansların sessizliği ile sermayenin vicdani sessizliğinin eşzamanlı vuku bulduğu Tuzla Tersaneler Bölgesi’ndeki iş cinayetleri hakkında Tuzla sermayesinin bir yandan savunma bir yandan da saldırı pozisyonu aldığını söylemek mümkündür. Sermaye cenahlarında iş cinayetlerine dair kurulan söyleme bakıldığında ilk karşılaşılan zemin işçilerin eğitimsiz-cahil olduklarına üzerinden biçimlenmektedir. Eğitimsizlik vurgusu Tuzla’da yapılan işin niteliği konusunda eğitim almamış olmaya denk düşerken, aynı çizgide ifade edilen bir başka vurgu ise “cahillik” sarmalında bina edilmiştir. İkinci söylem ise kapitalist ağızlardan duyulmasına fazlasıyla alışık olunan ve Tuzla meselesinde bir savunma refleksi olarak kendisini gösteren “ekonomik kalkınma ve istihdam etme/yaratma” söylemidir. Tuzla burjuvazisi, bu iki zemin üzerinden bir yandan işçilerin eğitimsizliğine vurgu yaparak iş cinayetlerinin ve kazaların sorumluluğundan kendisini azade kılarken diğer yandan da zımni bir tehdit biçimiyle Tuzla’da istihdam edilen kişi sayısının altını çizmektedirler.

“Eğitimsizlik” söylemine odaklanmak amacıyla, hem hükümet hem de sermaye adına konuştuğu varsayılabilecek tersane sahibi AKP İstanbul Milletvekili Hasan Kemal Yardımcı’nın dile getirdiklerine bakılabilir. Bir televizyon programında sarfettiği sözlerde eğitimsiz işçilerin tersanelere sokulmaması gerektiğini söylerken, bu konuşma ile alakalı yapılan haber şudur:

“Milli Savunma Komisyonu Başkanı ve AKP İstanbul Milletvekili Hasan Kemal Yardımcı tersanelerde meydana gelen ölümlü kazaların en büyük sebebinin okuma-yazma bilmeyen eğitimsiz kişilerin çalıştırılması olduğunu söyledi” (Deniz Haber, 13.02.2008).

Bu açıklamanın ikna edicilik açısından cılızlığına cevaben Aslı Odman’ın değerlendirmesi göz önünde tutulabilir.

Mesele “baret takmaya üşenen eğitimsiz işçiler” meselesi değil: Gemi inşa sektöründe ağırlıklar tonla değil, grosston ile verilir. İşçilerin üzerine düşen saç parçaları 3, 5 tonluk parçalardır. Bu parçalar, “koştura koştura” büyüyen bu “başarılı” sektörde, olması gerektiği gibi vinç yerine, forkliftlerle, daracık tersane mekanında, acele acele bir yerden bir yere taşınırsa, forkliftten işçinin üstüne düşüp işçiyi, teknikeri, mühendisi ikiye bölebilirler (Bianet, 2008).

Diğer bir yandan, bir dönem AKP milletvekili de olan Desan Tersanesi sahibi Cengiz Kaptanoğlu, ekonomik kalkınma söyleminin en bariz örneklerinden birini gözler önüne sermiştir: “Tersanelerde işçilerin ölmesini tabii ki istemeyiz, ama altın yumurtlayan tavuk da kesilmemeli. Gemi inşa gibi Türkiye’nin parlayan bir yıldızını söndürmek isteyenler var” (Milliyet Gazetesi, 27.02.2008). Bu söylemin en belirginleşip, eğitimsizlik meselesi ile iç içe geçtiği başka bir örnek ise, Denizcilik Ticaret Odası Başkanı, aynı zamanda birçok tersanenin sahibi Metin Kalkavan tarafından dile getirilmiştir:

“Bu olaylar gündeme gelene kadar, sektörün Güneydoğu Anadol’dan bu kadar insan çalıştırdığını bilmiyordum.Şu anda gemi inşa sektörü GAP’ın en büyük istihdam deposu ve destekleyicisi. GAP bölgesine en büyük para bizden gidiyor. Son yıllarda çok yoğun istihdam aldık. İstihda alırken gemi sektörünü bilmeyen bir dünya insan alındı. Bu kişilerin sektöre girmesi ölüm oranlarını arttırdı. Bundan sonra yapılması gereken bu sektöre sertiŞkasız insan girmemesi.Dünyada yüzde 90 büyüyen sektör Türkiye`de yüzde 360 büyüdü. Böyle bir hızda meslek adamı yetiştiremedik” (Akdemir ve Odman, 2008).

Bu tür açıklamaların temel amacı ortalama Tuzla işçisinin hâlen köylü Kürt ve Arap işçi olduğu, iş kazalarına maruz kalan Tuzla işçisini karikatürize etmek, sahadaki işçilik vasfını küçümsemek, “kendi ölümünden sorumlu olan eğitimsiz köylü işçi” ve hatta “sorunlu Kürt işçi” imajını doğurma sonucunu taşıyacak şekilde ideolojik olarak çarpıtmaktır (Akdemir ve Odman, 2008). Hem iş eğitimi hem de cehalet düzleminde kurulan sermaye söylemine niceliksel yöntemler üzerinden bir cevap geliştirmenin imkânsızlığını da akılda tutarak, bir kişi hariç 6 kişinin lise mezunu olduğu Hakkârililerin yaşadığı bekâr evinde mülakat yaptığımız Anadolu Lisesi mezunu Hakkârili bir işçinin dile getirdiği ile yetinmeyi kâfi buluyoruz.

“İlk başta o niyetle [bir dershaneye gitmek ve ÖSS’yi kazanma niyetiyle] gelmiştim buraya. Burada İstanbul Üniversitesi’nde arkadaşım vardı. Yer ayarlayacaktı. Oradan yola çıktım geldim buraya. Dershanenin kontenjanı doldu dedi. Ben de dershane yerine tersaneye gittim.” (II. Görüşme)

İş cinayetlerinin ve kazalarının sonucu olan güvenliksizliğin olağanlaşması konusu ile iş cinayetlerinin sebeplerine dair geliştirilmiş devlet ve sermaye söyleminin bir arada ele alınmasının temel sebebi, sermayenin sustuğu ve konuştuğu iki farklı anın fotoğrafını gözler önünde sermektedir. Ölümün gerçekleştiği anlarda susan lakin sonrasında üretim ilişkilerinin çelişkilerinden doğan nedenler bütününün zeminini eğitimsizlik-cehalet söylemi ile kaydıran Tuzla burjuvazisinin yaslandığı farklı bir zemin olan “ekonomik büyüme ve istihdam sağlama” söyleminin hegemonik despotizm için yerinde bir örnek teşkil ettiğinin altı çizilmelidir.

*Bu yazı, Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî dergisinin Kürt Toplumunda Değişim Dinamikleri ve Sınıflar temalı 1. sayısının Tuzla Araştırma Grubu: Türkiye’de Neoliberalizm, Kürt Meselesi ve Tuzla Tersaneler Bölgesi başlıklı araştırma raporundan alınmıştır. Tuzla çalışmasını gerçekleştiren ekip şu isimlerden oluşmaktadır: Serap Altun, Harun Ercan, Ayhan Işık, Onur Öztürk ve Mehmet Polatel. Yazının editörlüğünü Harun Ercan yapmıştır.

Not: Yazının görseli, www.demokrathaber.net sitesinden alınmıştır.

Taşeronlaşma*
Tuzla Araştırma Grubu

Neoliberal tahakküm ile birlikte üretim ilişkilerinin organizasyonunda meydana gelen dönüşümlerden en önemlisi, taşeronluk sistemi olarak bilinen ve iş bölüşümünü azami düzeye çıkaran, David Harvey’in kavramsallaştırdığı üzere katılık’tan esneklik’e geçiştir. Tuzla bağlamında taşeronluğun oturduğu zemin oldukça yaygın ve çeşitlidir: “Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde taşeronlar, işçilerin vasıf, ücret ve güvence açısından da farklılaştıran montaj taşeronu, kaynak taşeronu, boru taşeronu, boya/raspa taşeronu, temizlikçi taşeronu, elektrik taşeronu, taşlama taşeronu vb. iş tanımlarıyla/ alt-dallarıyla anılırlar” (Akdemir ve Odman, 2008). Herhangi bir kurumda asıl olan işi taşeronlara yaptırmak hukuki manada bir suç iken oldukça dallanıp budaklanmış olan Tuzla Tersaneler Bölgesi’ndeki taşeronluk sistemi için bu kanun uygulanma manasında bir geçerlik taşımamaktadır. İş Kanunu, alt işveren ilişkisini tanımlarken, ikinci maddede şunu dile getirmektedir:

“Bir işverenden, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerinde veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan ve bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu işyerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren ile iş aldığı işveren arasında kurulan ilişkiye asıl işveren-altişveren ilişkisi denir” (Akdemir, 2008: 92, vurgular yazara aittir).

Bu yasaya bağlı kalarak ve bu yasanın uygulanmadığının altını çizerek, Tuzla Tersaneler Bölgesi meselesini anlamak neredeyse imkânsız olduğundan, Tuzla özelinde yapacağımız “taşeronluk” tartışmasını, ilki sermayenin taşeronluk sisteminden nasıl faydalandığı bakımından, ikincisi de taşeronluk olgusunun sınıf mücadelesine olan etkileri bağlamında iki veçhe üzerinden şekillendirmek faydalı olacaktır. Birincisi, işçi ücretlerinin düşürülmesinin sağlanması ve diğer bir deyişle sermayedarların artı değer üretimini maksimize etmek için taşeronluk sisteminin “fonksiyonel” olarak kullanmasıdır. Örnekleyecek olursak, Tuzla’da taşeronluk sisteminin ihale usulü işlemesi sayesinde taşeronlar arasında yaratılan rekabet üzerinden sermaye sahipleri emek maliyetlerini ciddi oranda düşürmektedir. Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde 1000 ila 1500 arasında, 3 ila 300 işçi çalıştıran taşeron firmaların varlığını düşündüğümüzde sermayenin maliyetleri düşürmek konusunda ne kadar başarılı olduğu düşünülebilir (Akdemir ve Odman, 2008). Bu rekabette avantajlı konuma geçmenin temel şartı, net bir şekilde, işçilerin omuzları üzerinde yükselerek daha kısa sürede daha düşük maliyetlerde gemi inşa etmek olarak tanımlanabilir. Taşeronluk sisteminin, işçi maliyetlerinin düşürülmesine ek olarak iş güvenliğine yatırım yapmama lüksünü de sermayedarlara vermesi dolayısıyla ve bu şekilde iş güvenliği maliyetlerini de düşürmesinden ötürü tercih sebebi olduğu söylenebilir.

İkincisi ise, taşeronluğun emek tabanlı örgütlenmeyi yani işçi sınıfı mücadelesini rekabet unsuruyla aşındırması; hemşehrilik, etnisite ve ailevi bağlar üzerinden bir iş örgütlenmesi kurarak, işçi sınıfını dikey bir şekilde bölmesidir. Örneklemek gerekirse, Karadenizli veya Kürt bir taşeron, hemşerilik bağları üzerinden kendi ekibini kurarak hem istihdam edilme biçimini hem de işte süreklilik kazanma koşullarını belirleyerek patron-işçi ilişkisini ters düz edip hemşerilik veya ailevi bağlar üzerinden emeğin örgütlenmesinin zeminini kaydırmaktadır. Bu şekilde, üretim ilişkileri üzerinden tanımlanan “sınıf” kavramını, toplumun geleneksel bağlarını yeniden üreterek emek örgütlenmesinin zeminini değiştirmesi olarak düşünülebilir. Ek olarak, rekabet olgusunun yalnızca sermayedarlar ve taşeronlar arasında değil, taşeronluk sistemi aracılığıyla işçilerin de içine düştüğü bir durum olarak ele alınması gerekmektedir.

Mesela ben dikkat ediyorum, adam taş çalıyor. Taşeron işçi. Mesela o da işçi. Ama yanındaki işçinin taşını çalıp, götürüyor, o diğer taşeronun gözüne girmek için. Bu, taş motoruna takılan taş. Böylesi şeyler de oluyor, dikkat ediyorum. Yani taşeronundan taş istememek için, ya işte ben falan yerden taş getirdim gibi. Yani patronun gözüne girmek için, ya falankes çalışmıyor, ya bu iyi çalışıyor [manasında].. (III. Görüşme)

Görüldüğü üzere, taşeronluk sisteminin emeğin örgütlenmesine olan etkisi, bir yandan rekabet olgusunu işçilerin günlük çalışma pratiklerine sirayet ettirmiş olması bağlamında, diğer yandan da hemşerilik gibi geleneksel toplumsal ağlara yaslanan ilişkilerin “bağımlılık” dolayımında yeniden üretilmesinde yatar.

Bu noktada, şu soruyu sormak faydalı olacaktır: Taşeronluk sistemini Tuzla özelinde bu kadar yakıcı hale getiren nedir? Sorunun cevabı taşeronlarla Tuzla sermayesi arasındaki bağımlılık ilişkisinde yatmakla beraber, taşeronların tersane sahiplerinden aldıkları işlerin net bir son teslim tarihinin olması yüzünden zaman sıkışmasının ortaya çıkmasıdır. Siparişin bir gün bile gecikmesi büyük maliyetlere neden olduğu için, tersane sahibiyle yapılan sözleşmede süre konusunda anlaşılması en önemli maddelerden biridir. Bağımlılık kavramı kapsamlı bir şekilde ifade edilecek olursa, tersanenin aldığı siparişin yetiştirilme hızına, işin kalitesine, ayrıca işi bizatihi elde etmeye (ihaleyi almaya) dair bir ilişkiyi ifade etmektedir (Akdemir ve Odman, 2008). Bu bağımlılık ilişkisine dayalı olarak dış taşeronluk, yerleşik taşeronluk ve çözüm ortaklığı olarak sınışandırılabilen taşeronluk sistemi içerisinde bu adlandırmalar tersaneye olan bağımlılık derecesini belirlemektedir.

 Net bir son tarihle ve kısa süre içinde bitirilmesi gereken işleri tanımlamak için kullandığımız “parça başı” kavramını netleştirmek için, bu üretim şeklinin işçiler üzerinde yaratmış olduğu etkiyi iş cinayetlerine yol açması bakımından incelemeyi önemli buluyoruz.

Taşeron işi acele iş. Götürü alıyor. Götürü aldığı için işi hızlandırıyor. İş güvenliği kalmıyor. Baskı işçilere oluyor. Diyecek bir hafta içinde bu geminin boyasını bitir. Adam mecburen bitirecek. Burada da iyi para kazanacak. Olan işçiye olacak (XIII. Görüşme).

Hakkârili Kürt emekçinin açık bir şekilde belirttiği gibi, iş yetiştirmek adına işçilerin omuzlarına yük bindirildiği söylenebilir. Bu yükün, önceki bölümlerde iş cinayetlerine ve iş kazalarına sebep olan yapısal faktörler arasında kayda değer bir yer tuttuğunun altı çizilmelidir.

Etnik, ailevi ve hemşehrilik bağlarının iş alanına taşınarak sosyo-ekonomik temelde yeniden üretilmesinin esas sebeplerinden biri de, kesin bir son teslim tarihi olan “parça başı” siparişleri yetiştirmek için verimliliğin arttırılması noktasında geleneksel toplumsal bağların araçsallaştırılmasıdır. Örneğin, Kürt işçi, Karadenizli bir taşeronla çalışırken istenen verimi yakalamakta zorlanmaktadır. Görüşme yaptığımız işçilerden biri, Kürt taşeronların ortaya çıkışını ve bunun tersane sahiplerinin tarafından nasıl değerlendirildiğini ve iş bulma sürecinde etnik dayanışmanın rolünü şöyle dile getirmiştir:

“Kolaylık sağlanıyor tabi, bunun üzerine bağlar kurulmuş. Bir ihtiyaç varsa, muhtemelen orada sohbet edersen birbirinizi tanıma şansı olsa imkân olur, yönlendirir. Yabancıysan zaten bitti, ihtiyaç yok. Ama işte Doğuluysa devreye girer yani. Yardımcı olmak ister. Çünkü yaşamıştır kendisi o süreci, az çok destek çıkmak istiyor. Dedik ya o göçün olması, orda bir Kürt potansiyel oluşması, şimdi patronlar da bunu fark etti. Şimdi bir Kürt grubunun tepesine bir Karadenizli koysa hiç olmaz, haliyle onun içinden birini koyması gerekti. Baktı ki işi yapıyor, hani kar kazanacak ya, ondan sonra götürü başladı, şu işi sana veriyorum grubunla bitir. Patronun da istediği bir şey. Ve taşeronlaşma bu şekilde oluştu. Zaten şöyle başladı, direkt taşeronlaşma değil, götürücü olarak başladı. Sen tersanede iş almışsın, bana vermişsin, ben de diğerine veriyorum, götürücüye veriyorum, dördüncü el taşerona kadar çıkmıştı.” (VII. Görüşme).

Buradan çıkaracağımız sonuç, kapitalizmin neoliberal çağında yaygınlaşan taşeronluk olgusu aracılığıyla hâlihazırdaki toplumsal dayanışma ağlarına yaslanarak iş verimini ve dolayısıyla da işten elde ettiği kârı artırmaya yöneldiğidir. Bu durumun emeğin örgütlenme şekline yansıması ise hem taşeronların hem de işçilerin, iş bulma ve bulunan işte süreklilik kazanma noktasında geleneksel toplumsal ilişkilerin dolayımında kalma zorunluluğunu ortaya çıkarmasıdır.

Toparlamak gerekirse, bu bölüm içerisinde iki temel nokta üzerinde durulduğunu not düşebiliriz. Birinci nokta, Tuzla Tersaneleri’nde esnek üretimin vücuda gelmiş hallerinden biri olan taşeronlaşmanın, işçi ücretlerini düşürmek ve iş güvenliği masraflarını taşeronların üzerine yıkmak üzerinden kârlarını maksimize ederek taşeronluk sistemini fonksiyonel olarak kullandıklarına ilişkindir. İkinci nokta ise emeğin örgütlenmesini dikey olarak hemşehrilik gibi geleneksel toplumsal ağlar aracılığıyla kesen ve bunları sosyo-ekonomik zeminde yeniden kuran hattır. Bu iki önemli faktörün üretim ilişkilerini şekillendirdiği Tuzla Tersaneleri’nde, net bir son tarih usulü çalışan tersanelerde emeğin son raddeye kadar sömürülmesi, iş kazalarının ve cinayetlerinin oluştuğu bağlamın bahsi edilen bu iki hat içinden şekillendiğini göstermektedir.

Tam da bu noktada, taşeronluk sisteminin etnik/ulusal kimlik ile kurmuş olduğu ilişkiye dair bir soru yönelterek meselenin yalnızca neoliberal dönüşümün etkisinden ibaret olmadığını ortaya koymak gerekmektedir. Neden Kürt işçiler ile Türk taşeronlar arasında iş verimsizliğiyle somutlanabilen bir uyumsuzluk söz konusudur? Bu soruya verilecek cevap iki veçhe üzerinden şekillenebilir. İlkini yerli yerine oturtmak için Tuzla Tersaneler Bölgesi’ndeki işçilerin Tuzla’ya geldiklerinde beraberinde getirdikleri ve Tuzla’da yeniden şekillenen etnik/ulusal kimlik algılamalarını göz önünde tutmak gerekmektedir. Nitekim neoliberalizmin Türkiye’yi kasıp kavurduğu tarihsel aralıkta, Kürt hareketi ve zorunlu göç gibi mekanizmalarla ilişkili bir şekilde belirli bir etnik kimlik ile donanmış olarak Tuzla’ya gelen, kültürel ve dil farklılıklarını beraberinde getiren Kürt işçi yığınlarından bahsedilebilir. Diğer taraftan, Kürt hareketini bastırmak için üretilen Kürt karşıtı söyleme devletin ideolojik aygıtları üzerinden maruz kalmış ve kalmakta olan Türk işçilerinden söz etmek gerekmektedir. Bu yüzden, iş alanındaki uyumsuzluğu temelsiz ve sadece sermayenin faydalandığı bir olgu olarak görmektense, Kürt hareketinin karşı-hegemonya mücadelesi ve Türkiye Devleti’nin bu hareketi bastırma sarmalında oluşan sosyo-politik bağlamda ele alınması gerektiği akıllarda tutulmalıdır.

*Bu yazı, Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî dergisinin Kürt Toplumunda Değişim Dinamikleri ve Sınıflar temalı 1. sayısının Tuzla Araştırma Grubu: Türkiye’de Neoliberalizm, Kürt Meselesi ve Tuzla Tersaneler Bölgesi başlıklı araştırma raporundan alınmıştır. Tuzla çalışmasını gerçekleştiren ekip şu isimlerden oluşmaktadır: Serap Altun, Harun Ercan, Ayhan Işık, Onur Öztürk ve Mehmet Polatel. Yazının editörlüğünü Harun Ercan yapmıştır.

Not: Yazının görseli, http://www.emek.org.tr/taseron-sistemi-ve-taserona-karsi-mucadele.html adresinden alınmıştır.

90 Kuşağı: Saçakaltında Buluşanlar
Sibel Öz

90’lar kuşağı deyimini biz bugüne dek, mücadeleye 90’lı yıllarda katılmış kendi kuşağımızı tanımlamak için kullandık. Şimdilerde muhteşem Gezi çocukları ismimizi çaldılar. İyi de yaptılar, kuşağımızın bayrağı gençlere devrettiğini anlatıyor sanki bu isim aktarımı. Yine de bu metin boyunca 90 kuşağı tanımını “eski” anlamıyla kullanmak isterim.

90’lı yıllar, daha doğru bir ifadeyle 80’li yılların sonları, Türkiye’de 1980 askeri darbesinin sindirdiği toplumun işçiler, gençlik ve kadınlar başta olmak üzere pek çok kesimin silkelenerek kıpırdanmaya başladığı yıllardı. 89’da bahar eylemleri ve 90 yılında Zonguldak maden işçilerinin büyük Ankara yürüyüşü, lise ve üniversite gençliğinin hızla ve kitlesel olarak örgütlenişi, korsan gösteriler, çoğu silahlı mücadeleyi savunan sol örgütle rin sürece dönük ses getiren eylemlerle toplumu sarsması, Kürt özgürlük mücadelesinin kitlesel boyutlara ulaşarak Serhildanlara yönelmesi… Dünyada ise başka rüzgarlar esiyordu. Sovyetler çözülmeye başlamıştı. Kuşağımızın içine doğmuş olduğu soğuk savaş yılları yumuşamaya başlamış, diplomatik araçlar devreye girmişti. Glasnost, Perestroyka sözcüklerini duymaya başlamıştık. Bir sabah kalktığımızda Berlin duvarı yıkılmıştı… Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum, Ve Çeliğe Su Verildi, Moskova Önlerinde, Lenin’in Fedaisi Kamo… Gençlik rüyalarımıza giren bütün bu kitaplar, kahramanlarıyla birlikte tarihe gömülüyorlar ve bizler yeni bir zamanın kapısından içeri adımımızı atıyorduk.

Kuşkusuz yaşarken, hele de yirmili yaşların henüz başındayken, bunları fark etmek imkânsıza yakındı. Diğer kuşaklar nasıl etkilendi bilmem ama biz pek etkilenmedik. Liseli hâlimizle umurumuzda bile olmadı. Bizi ilgilendiren tek şey, ülkedeki olaylardı. Coğrafyamızın doğusundan coşkulu rüzgârlar eserken, batıda hemen her gün hücre evi baskınları oluyor, işkenceli gözaltılar, gözaltında kayıplar yaşanıyor, polis yüklendikçe yükleniyordu. Yanımızda yöremizdeki arkadaşları çok genç yaşlarımızda kaybetmeye başlamıştık. Kazanmayı, zaferi düşlerken kaybetmeyi öğreniyorduk. Ki bu, solun yazgısı gibiydi bu topraklarda.

Ölüme Koşan Kuşak

Aydınlanmanın, teorinin arkadan geldiği, öncel olanın eylem olduğu zamanlardan bahsediyoruz. Eylem, pratik belirleyici ise, okumanın, teorinin, ideolojinin arkadan geleceği, ikincil planda olacağı kesindir. Kendi kuşağımızı tanımlarken düşünen değil, ‘eyleyen’ bir kuşak olduğunu rahatlıkla belirtebiliriz. Öyle ki çok azımız gerçek anlamda okurduk; okumak, yazmak pek de tercih edilen, olumlanan davranışlar değildi. Hatta liseli, üniversiteli halimizle fazla okuyana, -yazmaktan hiç bahsetmeyelim bile‘oportünist’ muamelesi yaptığımızı hatırlıyorum. Birisi “Ben biraz araştırma yapmak istiyorum” dediğinde, o kesin mücadele dışına çıkmak istemekteydi. Hayat da bizi ne yazık ki yanlışlamıyordu. Biz zamanı değil, zaman bizi belirliyordu. Kuşkusuz bu durumun sebepleri de var. O kadar çıplak bir zulüm altındaydık ve ölüm o kadar burnumuzun dibine sokulmuştu ki, yazı ancak gerçeklerin üzerini örtmeye, yumuşatmaya, izah etmeye yarayabilirdi. Arkadaşlarımız ölüyordu, polis saldırıyordu. Bizim izaha, açıklamaya ihtiyacımız yoktu. Bunu ortadan kaldırmak için harekete geçmeye, savaşmaya ihtiyacımız vardı. Bu anlamda okuma-yazma işlerine tepkili olduğumuz bile söylenilebilir. İdeolojik okumalar yapıyorduk. Hatta örgütsel okumalar yapıyorduk. Yani genelimiz Marks, Engels, Lenin bile okumaya gerek duymadan, İbrahim Kaypakkaya, Mahir Çayan, Dr. Hikmet Kıvılcımlı veya diğerlerini okumuş, hatta bu sonuncu isimleri de okumamış, örgütsel dergisinde ‘abi’lerinin yazdıklarından sosyalizmi öğrenmeye, ülkeyi ve dünyayı kavramaya çalışmıştır. Suyunun suyunun suyu olunca da, donanımı yetersiz, ufku dar bir kadro profili yaygınca görülür olmuştur.

Devletin stratejik olarak ezmek için yöneldiği kuşaklardan –yani 68 ve kısmen 78 kuşağındanfarklı olarak 90 kuşağı, mücadelesine aydınlanmanın en az eşlik ettiği kuşak oldu kanımca. Aydınlanma, bilgi, kültür; ‘yaşam’ dediğimiz ömürlerimizi algılayışımızı ve onlara biçtiğimiz anlamı değiştirir. Edebiyat, sanat, tarih yaşamı önemser, önemsenmesini sağlar. Kolay ölmemek için insanlığın hepsine ihtiyacı vardır. Kolay ölebilmiş, ölmeyi önemsememiş bir kuşaktı 90 kuşağı. “Kolay ölebilmiş” derken, ölmeyi dert etmemiş olmaktan bahsediyorum. 68 kuşağı, devletin saldırısı, işkenceleri, hayata kastetme tutumu karşısında şaşkınlığa düştü. Dünyaları hayat üzerine kuruluydu çünkü. Haklı olarak devletin resmi ideolojisinden tam olarak kopmamış olmalarının bu şaşkınlıkta payı olduğunu iddia edenler çıkabilir. Ama bu şaşkınlığın altında, ufuklarında yaşam olması, ölümle henüz hasbihal etmemiş olmaları da yatmaz mı? Yine 78 kuşağı, korkunç ezici ve yok edici kodlarla gelen 80 darbesini o kadar da ön görmüş değildir. Zulüm makinesine karşı ölümü göze alan ve ölebilen bir kuşaktır 78’liler. Ama ilk sözleri “öleceğiz” değildir, son sözleri bu olmuştur. 90 kuşağının bu anlamda ilk sözü “öleceğiz” olmuştur. Ve on yedi yaşında örgütlenen bir çocuğa sanırım ilk söylenen, “gerekirse öleceğiz, bedel ödeyeceğiz” olur.

90’lar kuşağının yani bizlerin kendine özgü bir terbiye ve edep anlayışı vardır. Örneğin kan revan içinde şubeden gelirsiniz, koğuşta arkadaşlarınız sorar, “bana şu işkenceyi yaptılar” demekten imtina eder, “herkese yaptıklarını yaptılar” deyip geçiştirirsiniz. Çünkü ayıptır “bana bunu yaptılar” demek, kendinizi öne çıkartmış olursunuz. 90’lar kuşağı kendisinden önceki kuşaklardan farklı olarak o kadar hazırda ki işkencelere, ölümlere, hep “göze aldık ve hazırız” diye yürüdü. O nedenle ölüm hep kapıdaydı ve işkencelerden bahsetmek ölenlerimize karşı saygısızlık olurdu. Ölmemiş olmanın suçluluk duygusu hep boynumuzda asılıydı. Sanki yolun sonunda hep ölüm vardı da biz ölememiştik. Gezi eylemleri sırasında kan grubunu ve varsa hastalığını koluna yazan genç arkadaşları görünce “Biz neden bunu yapmadık ki?” diye düşünmedim değil, ama galiba anlattığım şekillenme nedeniyle biz zaten ölmeye koşulluyduk. Gezi eylemcisi çocukların kollarına kan gruplarını yazmaları ya da çatışma alanlarında revir kurabilmeleri yaşama isteğinin göstergesiydi. Ve bunlar bizim ufkumuzun, bilgimizin dışındaydı. Şimdilerde “hasta tutsaklar” olarak ismi geçen arkadaşlar da böyle bir kuşağın üyeleri ve sırf kendini öne çıkartmamak için yıllarca sakladılar kendilerini. Koğuş ya da hücre arkadaşlarının moralini bozmamak için dişlerini sıkıp başka bir direnme örneği sergilediler. Kürt arkadaşların deyimiyle “şoreş e heval” dediler. Yani “devrimdir, her şey olur…” Bizim 90 kuşağı özgürlük için gerekirse ölebilmeyi öğretti ve öldü. Gezi çocukları ise özgürlük için ölmenin değil yaşamanın destanını yazıyor ve öğretiyor. Ancak ölüm de yaşam gibi sorgulanamaz değil, sorgulanmalı da.

“Ölüme yazgılı olmak”, 90 kuşağını ölüm oruçlarına kadar götürdü. Dünyada bu kitlesellikte ve yüzlerce insanın ölebildiği bir ölüm orucu geleneği görülmüş değil. Ölmek zorunda olmak… Bizim bunun içine doğduğumuzu düşünüyorum. Hayatlarımızın çoğu anında elimizdeki tek silah olan yaşamlarımızı ortaya koymuş olabilmemiz, politikasızlık ya da devletin daha üst politikalara yöneldiği zamanlarda bu silahın bize karşı doğrulmasına yol açtı. Bir tek hayatın bile kıymetli olduğu zamanlardan, artık ölenlerin isimlerini hatırımızda tutamayacağımız zamanlara doğru yol aldık. “Hoş geldin ölüm, buyur otur” misafirperverliği önce bir zorunluluktu, sonra güzellemeye dönüştü. Ölüm başköşeye oturunca, hayat arka kapıdan kaçtı. Sol yapıların hayattan kopukluğunun bir başka adıydı belki de yaşadıklarımız…

“Abi”ler Devrinin Sonu

90’lı yıllar, ezici anlamda Kürt halk mücadelesinin de etkisiyle kimlik edinme yılları olmuştur. Devletin, gömdüğünü düşündüğü ne kadar kesim varsa –Kürtler, Aleviler, Ermeniler vb.adeta tarih kazısı yaparak, yeni bir toplumsal hafıza yaratma yolunda mücadeleye girişmişlerdir. Belki de en sessiz ve fark edilmesi zor kimlik edinme süreci kadınlar cephesinde yaşanmıştır. Çekirdek ailede yaşanan hızlı çözülme, 90’lı yıllarda boşanma oranlarının artmasına yol açmış, feminist teori Türkiye topraklarına girmiştir. Kuşkusuz bütün bunlar durduk yerde olmamıştır; kadının ekonomik yaşama çok daha yaygınca girmesi, bir yandan ucuz emek adı altında emek sömürüsünü daha yoğun yaşamasına neden olurken, diğer yanıyla göreli de olsa ekonomik bağımsızlığını elde etmesine yol açmıştır. Kadın olma bilinci, her alanda yaşanılan sömürünün kadın tarafından fark edilmesiyle gelişmeye başlamış, giderek bu alandaki ‘özgün’ sorunlar görünür olmuş, cılız da olsa bu sorunlar etrafında örgütlenme arayışları gelişmiştir.

Leninist, Stalinist sol yapıların, feminizmin cılız gelişimini çok da hoş karşıladıkları söylenemez. Feminizm daha baştan “devrim karşıtı” ya da “karşı-devrimci” ilan edilmiş, teorik olarak çürütülmeye çalışılmıştır. Sanki devrim kapıdaymış ve feminizm buna engelmişçesine katı ve radikal tavır koymuş, sosyalizmi tekeline almış olanlarca, sosyalist olarak bile görülmemişlerdir. Bugünden bakıldığında başka türlü olması da düşünülemezdi. Sol yapıların çoğunda kadın vardı, direnen, örgütleyen, savaşan kadın… Ama karar alma mekanizmalarında henüz kadının adı yoktu. Etrafımızda pek çok ‘abi’ olmasına rağmen, bir tane bile abla olmaması başka neyle açıklanabilir ki? Kaldı ki, bu kavramlar bile patriarkal bir düzenin, aileciliğin, hiyerarşinin dilimizdeki yansımasıydı. “Abi” denildiğinde, zaten bir hukuk yaratılıyor ve otoritenin meşruiyeti kabul edilmiş oluyordu. “Hayır, ablalar da vardı” denilebilir. Kişisel gözlemim, sayısı çok az olan “abla”lar, genellikle “merkezi falancanın eşi” olurdu. Merkezi adamların bir adım arkasında, onlara hizmeti Türkiye devrimine hizmet sayan bir zihniyetle “kadın yaratma” uğraşının “genel” çıkarlara kurban edilmesine göz yumarlar, gölgede kalırlardı. Kadın yoktu, hepimiz devrimciydik, ama erkek bal gibi vardı. Devrimciliğimizin dili, tarzı, yöntemleri, bakış açısı erkeksiydi. Örgütlenme yöntemimiz, yönetme tarzımız egemen erkek sisteminin yeniden üretilmesine hizmet ediyordu. Nitekim neredeyse her örgütün iktidar meselesinde bir “anti-tez” olarak doğduğu bu topraklarda, sayısız küçük iktidar-cık birbirini taklit etmekten ve birbirinin devamı olmaktan kurtulamamıştır. Bunun niyet meselesi olmadığını da belirtmek gerekiyor. Son derece iyi niyetle girişilen çabalar, demokratik merkeziyetçi denilen, dikey, yani tepeden aşağıya yürütülen örgütlenme deneyimlerinde, kıyıcı iktidarlara dönüşmüştür. Kendinden farklı, muhalif ya da kopmuş olanı yok etmeyi çözüm olarak gören tipik iktidar yaklaşımları, hızla egemene benzeşmeyi getirmiştir.

90 kuşağı biraz da kadın meselesindeki bu yarılmanın adıdır. Tuhaftır, 2004 yılı sonunda, on yıl sonra hapishaneden çıktığımda kendi kuşağımdan arkadaşların ezici çoğunluğunun evlenmiş, boşanmış olduğunu gördüğümde şaşırmıştım. Vakti zamanında evlenmiş arkadaşlardan boşanmayan yok gibiydi. Bu bir olumsuzluk da değildi. Kadının kimlik mücadelesi bizim kuşağımızı bütünüyle etkilemişti. Mücadeleyle tanışmış kadın, “bir ömür” meselesine çok da kanmamış, bedeli ağır da olsa tercih yapma hakkını kullanabilmişti.

Örgütsel yapılar içinde ilk yılların mutlak “abi” kültürü, 90’lı yılların sonlarına doğru, yani kadın özgürlük mücadelesinin gelişmesiyle birlikte aşınmaya başlamış, kadın görünür hale gelmiştir. Ancak “iktidar” meselesinin bizim tarafımızdan çok da sorgulanabildiği söylenemez. Daha çok Kürt cephesindeki kadın çözümlemeleri ve kadın özgürlük arayışlarının etkisiyle bir yönelim gelişmiştir. Kadın döven “abi”lerimizin olduğunu utanarak öğreniyor, maçoluğu, “delikanlılığı”, mahalle kültürünü devrimcilik olarak sunan tiplemelerin ayırdına da belki bu sürecin sonlarına doğru varıyorduk. “Abla”ların yaratılmamış olması, bizim kuşağın bir başarısıdır. Ablalar yerine, Sebahat, Zeynep, Hatice, Nurhayat, Serpil, Elif, Sakine ve daha niceleri, yani kişisellikler yaratılmıştır. Daha da öz bir ifadeyle kadının adı konmuştur.

Örgütsel yapıların eski, gelenekçi, tutucu yüzüyle, özgürlük arayışçısı yüzü, belki de bir kuşak çatışmasının adıydı. 80’lerde kalmış, değişmeye, hayatla uyum sağlamaya, yeniyi görmeye direnen kuşak hâlâ örgütsel süreçleri yönetiyordu, 90 kuşağından beklenen bu süreçlerin militanlığını yapmasıydı, yaptık da. Ne yazık ki, 90 kuşağının militanlığı bu kuşağın tutuculuğunu aşamadı. 90 kuşağı bu kuşakla hesaplaşmasını da henüz yapmadı, yapamadı. Süreçleri merkezi kararlarla başlatanlar ve bitirenler, hâlâ aynı tarzlarla “politika” yapma rahatlığını kendilerinde görüyorlarsa, bu hesaplaşmama gerçeğinin sonucudur. “Abi”lerimiz bize bir açıklama borçludur, biz henüz ölürken, direnirken bitirmeye karar verdikleri yapıların tuğlalarında ellerimizin kanlı izleri durur hâlâ…

Ölememiş Olanlarımızın Mekânı Hapishaneler

Hapishaneler, insanın kendini tanıdığı, geçmişini anlamaya çalıştığı ve yoğun olarak iç muhasebe yaptığı yerlerdir. Başka hiçbir yerde insan bu denli kendisiyle baş başa kalamaz çünkü. Hayattan ve dolayısıyla bugünden, şimdiden koparılmış olduğunuz için, adeta geçmişle yaşarsınız. Geçmiş sürekli başucunuzdadır, hem de olanca canlılığı ve diriliğiyle. İçeride zaman durur, ya da farklı bir saatin tik takları duyulur. Kendinizi insani ve siyasi olarak üretmeye çalışırken, yine geçmişten referans almak, geçmişle hesaplaşmak zorunda kalırsınız. Çoğumuz bunu bolca yaptık sanırım. Yirmili yaşlarımızın henüz başındayken girdiğimiz hapishane bir yandan hep çocuk kalmamıza, bir yandan da erkenden büyümemize yol açtı. Ama hapishanede oluştuk çoğunlukla; birlikte, olduğumuz şeye dönüştük. Yoğun ve kitlesel tutuklamaların olduğu 90’lı yıllardan bahsederken, bu kuşağın şekillenmesinde azımsanamayacak bir payı bulunan hapishanelerden sözetmeden geçmek olmaz.

Yıldırım Türker’in Cihangir Kedileri isimli kitabında ki “Saçakaltı” şiirini anımsarım nedense hapishaneler deyince; o şiir bizi, şairin kendisinin de mensup olduğu 90 kuşağını ne güzel anlatır:

Saçakaltında buluştuk / yakalarımızı kaldırdık / üstümüzde bildik bir gravür asılıydı / bakmadık / bunu ortak suçumuz gibi taşıdık / yollar… yoldan geçenler… / evler… evlerde geçenler… / hepsini sırtlandık….. / bir insanın… bir kedinin… bir hayatın… bir sokağın / sonu gibiydik / her sonu sırtlandık / o saçakaltında yangınlardan… baskınlardan… kırımlardan geçtik / azaldık… / inceldik….

Hapishane bizim saçakaltımızdı, orada buluştuk. Hapishane sevilir mi? Saçakaltı olunca sevdik çoğumuz. Şairin dediği gibi yaralıydık ve birbirimizin yaralarını tükürüğümüzle iyileştirmeye çalıştık. Yakalarımızı kaldırdık, ama bakınca birbirimizin içini görüyorduk, o yüzden ısırarak kanattık da birbirimizi en acıdığımız zamanlarda. Hayat fırtınalı bir sağanaktı dışarıda, üşüten, sırılsıklam ıslatan; orada birbirimize sokulup ısındık. Hücreler henüz keşfedilmemişti devlet tarafından, şimdiki gibi soğuk değildi hapishaneler. Dışarıda yaşananları, yaşanan insan kıyımını anımsatıp, “Siz burada olduğunuz için şanslısınız” diyenler bile oluyordu görüşe gelen yoldaşlardan. Şans değildi belki, ama sıcak bir yere çevirebildik orayı. Koğuşlarda koca bir toplumsal yaşam sürüp gidiyordu ve bizimdi. Bizim kadar eksik, bizim kadar güzel, bizim kadar…

Bütün hapishanelerde genç koğuşlardık. Yapının ezici çoğunluğu genç olduğu için, 90’lı yılların hapishane yaşamları coşkulu, telaşlı, askeri disipline dayalı ve renkliydi. Bazen bütün bunların bizi bile yorduğu olurdu. Toplu sporlar, Kürt arkadaşların koğuşlarında sabah içtimaları, yine bazı sol yapıların koğuşlarında topluca atılan sabah sloganları, toplu eğitimler, hazırlıkları haftaları bulan kültürel etkinlikler ve daha bir sürü uğraş… Yirmi dört saat yetmezdi kendi kurduğumuz yaşamın gereklerini yerine getirmeye. Mektup yazmaya vakit kalmazdı örneğin. Toplu yaşam sosyal, siyasal, kültürel olarak insanı doyuran ve boş vakit tanımayan bir yaşamdı. Belki de boş vakit bırakmamak üzere öyle kurgulamıştık, onu da gözetmek gerekir. Yapılar arası voleybol karşılaşmaları, ortak etkinlikler, yapıların birbirine misafirliği, kalabalık ziyaret günleri şu bu derken, o kadar çok ‘toplumsal’ etkinliğe katılırdınız ki, kendi içinize kapanmaya, kendinizi dinlemeye zaman bulamazdınız. Her şey ama her şey gençliğin enerjisini yansıtırdı. Şubeden ya da başka hapishaneden gelenlere yaptığımız, günlerce sürdürdüğümüz o korkunç şakalar insanın kanını dondurur ya da gülmekten yere yıkardı. Taşkın bir yanı vardı eğlendiğimiz şeylerin. Gençlik her zaman böyle değil midir, evet. Biz dışarıda yaşayamadığımız ve yaşayamayacağımız genç yıllarımızı o daracık mekânlar ne kadar izin verirse, belki de hınçla böyle yaşıyorduk. Örneğin benim hapishane yaşamımda aldığım ilk eleştiri yaşça bizden büyük bir arkadaşın, “Arkadaş yürümüyor, koşuyor, merdivenlerde bize çarpıyor” şeklindeki eleştirisiydi. Gerçekten de içinizde koşma enerjisi varsa, nerede olursanız olun koşuyordunuz.

Elimize geçen en küçük imkân, renkli hayal dünyamızı gerçek kılan bir araca dönüşüyordu. Ayakkabı boyasıyla duvarları boyuyorduk, çay ve yemek artıklarından toprak yapıyor, yetiştirdiğimiz kahkaha çiçeklerinin yapraklarından dolma sarıyor, onlarca bölüm süren dizi şeklinde tiyatro oyunları sahneye koyuyorduk. “Sahne” dediysem, sahne yoktu, ama İtalyan tipi sahne üzerine okumalar yapıyorduk. O küçücük alanı daha başka nasıl kullanabileceğimizi, başka hangi biçimlere sokabileceğimizi araştırıp duruyorduk. Bir parantez açıp bu konuda kişisel bir tespitimi paylaşmak isterim. Bana kalırsa 90’lı yıllar tiyatronun halklaştığı yıllardı da. Başka hangi zaman diliminde gençler o derece yoğun tiyatro çalışmalarına yöneldiler, bilmem. Ama 90’lı yıllarda örgütlenmiş olup da, örneğin İstanbul’da liseli yıllarında tiyatro çalışmalarına katılmamış çok az kişi vardır. Nedense o yıllar sol, tiyatro “aracı” ile gençliğin örgütlenebileceğine inanıyor, bu aracı yaygın olarak da kullanıyordu. Oturup tiyatro tarihini topluca okuyorduk. Stanislavski’nin “Bir aktör hazırlanıyor” kitabı el kitabımız olmuştu. Tiyatro, ergenlik çağlarımızla at başı giden çiçeği burnunda siyasi hayatımıza özgüven, yaratıcılık ve insan sevgisi katıyordu. Tiyatronun neden 90’lı yıllarda halklaştığını ve sonra ne olduğunu tiyatrocu arkadaşlara bırakarak geçmek isterim.

Kuşkusuz yukarıda belirttiklerim bu ülkede yolu hapishanelerden geçmiş devrimci kuşakların tümünün ortak yaşam özellikleri ve bizden öncekilerin yarattıkları o güzel mirasa dayanıyor. Onlar bize bir ‘hapishanede yaşam sanatı’ kılavuzu bırakmışlardı. Hapishanelerde bizden önce büyük bedeller ödenerek bize ait bir düzen kurulmuştu ve meşrulaşmıştı. 92’de Bayrampaşa’ya ilk gittiğimde koğuşa adımımı attığım anda, bir hapishane koğuşuna değil de bir akademiye adım attığımı iliklerime kadar hissetmiştim. Onca insanın yaşadığı yerde müthiş bir sessizlik, düzen ve ağırlık vardı. Farklı bir kültürel iklim yaratılmıştı. İki kere ziyaret ettiğim Bayrampaşa hapishanesinden bir okuldan ayrılıyormuşçasına ağlayarak çıkmıştım. Çok özel bir ortak dünya yaratılmıştı ve hepimizin üstündeydi. Bayrampaşa’nın son yıllarından bahsetmiyorum burada. İleride değineceğim, yarattığımız iktidar kültürünün olumsuzlukları Bayrampaşa’dan da çok şey götürdü.

90 kuşağının hapishane deneyiminin farkı, kitlesel ve genç tutuklamaların yoğunluğundan ileri geliyor. Devletin 90’lı yıllarda uyguladığı özel harp uygulamaları dar anlamda “kadro” tanımlamasının dışındaki insanların da hapishaneleri doldurmalarına neden olmuştu. Bu durum sonradan hapishane yaşamını olumlu olumsuz anlamda etkileyecek pek çok duruma neden oldu. Aslında dışarıdaki yaşamında “kadro” olmayan pek çok insan içeride yapılar tarafından kadro muamelesi gördü. İnsanlar ciddi olarak zorlandı. Hiçbir şey anlamadan saatlerce toplu eğitimde oturan insanın eziyetini düşünün. Pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da esneklik gösteremedik. İnsanları kabaca eşitleyen yaklaşımımız, doğal olarak insan gerçeğinde zorlanmalara, çatırdamalara neden oldu. “Hepimiz yoldaşız” cümlesindeki eşitlik vurgusunu, yaşamda kaba bir aynılaştırmaya dönüştürünce, sorunların doğması kaçınılmaz oldu. Hapishaneler sayısal olarak bu kadar yoğun bir hal ile ilk defa 90’larda karşılaştılar kanımca. 80 darbesi sırasında da yaygın kitselsel gözaltılar oldu denilebilir. Ancak yoğun işkenceli olmasına rağmen bu gözaltılar içinde tutukluluklar on yılları bulmadı. 90 tutuklamalarında DGM’ler önüne gelene en az on yıl hapis cezası verince hapishaneler halklaştı. Ancak içeride oluşturduğumuz yönetimler halklaşmadığı için, halkımıza epey çektirmiş olduk.

Hapishane yaşamımız konusuna, yeterince bilindiğini varsayarak uzun uzadıya girmek istemiyorum. Minimal düzeyde de olsa, yarattığımız toplumsal yaşam ve iktidar deneyimini irdelemek gelecek açısından önem taşıyor. Baştan belirtmek gerekiyor, şimdi ne söylersek söyleyelim, olduğumuz şeyden başkası olabilir miydik? Bu, sanırım mümkün değildi. Bazen, zamanı gelmemişse, istediğiniz kadar çırpının ya da farkında olun, başka bir şeyi yaratmak mümkün olmuyor.

Devrimciliğin, 90’lara gelinceye değin ciddi bir daralma, vasatlaşma ve entelektüel kültürel birikim açısından yoksullaşma yaşadığını düşünüyorum. Hayattan ve üretimden kopuk, devrimciliği bir memurlukmuş gibi gören yaklaşımlar çoğumuz tarafından sorgulanmış değildi. Devrimciliği, sosyalistliği yaşamın olduğu her yerde olarak ve emek vererek hayata geçirmek yerine, kendini halktan üstün gören ama giderek tüketici bir hâl aldığının farkına varamayan bireyler çoğunluktaydı. Kaldı ki, 90’ların sonlarına doğru sol örgütlerin çoğunun aslında enkaza dönüşmesi, namus belasına sürdürülen on kişilik örgütler vs. derken, aslında bu yapılar halka veren değil sürekli halktan isteyen, halkın sırtında bir yük konumuna gelmişlerdi. Sol yapıların örgütlü olduğu mahallelerde halkın daha bıkkın, daha umutsuz olmasının nedeni de buydu. Bu halimizle de hapishanelere geldik.

Kendi gerçeğinden uzak, yüzeysel, hayat tecrübesi az ve gençtik. Ancak yaşadığımız örgütsel şekillenme de, hayata gerçeği sürekli kıran bir prizmadan bakmamıza yol açıyordu. Ne kadar eleştirsek de, Sovyetik bir bakış açısının kalıntılarını taşıyorduk. Birey tehlikeliydi. Birey güvenilmezdi, örgüt güven ve huzur demekti. “Bireysel özellikler” diye bir eleştiri vardı mesela. “Bireysel özellikleri yansıyor” denirdi. Mümkün olduğunca aynılaşmaya, ileri olanları geriye, geridekileri ileriye çekmeye, Ayşe’yi Fatma’ya benzetmeye, sonra ikisini de hepimize benzetmeye çalışıyorduk. Bir ara kıyafetlerde, dış görünüşte dahi bir benzeşme yaşandı. 90’lı yılların toplu koğuş fotoğraflarında bu görülebilir. Fotoğraflarda bile “Hepimiz aynıyız” demek istiyor, kendimizi siliyorduk. “Bireysel üslup”larımızı yıllar içinde yok edip, sadece bizim anladığımız kapalı bir dil edindik. “Bireysel ilişkiler” de aynı şekilde tehlikeli ve eleştiri konusuydu. Bireysel ilişkiler güvenilmezdi ve toplu ortamlar en sağlıklı ilişki zeminiydi. Bütün bunlar aslında belirttiğim bireye güvenmeyen, kişiyi sisteme kurban eden, “düzenci-nizamcı” kafanın, yaşamı tepeden aşağıya merkezi planlamayla ören zihniyetin ürünüydü. Her saniyemizi planlamaya çalışıyorduk, çünkü boşluklar da tehlikeliydi. Boşluklar, çürütücü olabilirdi. Oysa boşluklarda balık tutulurdu, resim yapılırdı, hayal kurulurdu. Şimdi düşünüyorum da, içeride yağlıboya bir tablo çizmiştim, eski ahşap bir evin önünde laflaşan iki yaşlı kadın, arkada ipte çamaşırlar asılı… Biz o kadar kasardık ki kendimizi, o kadar eleştiri kılıcının altındaydı ki ince boyunlarımız, doğru dürüst laflaşamadık bile. Her sabah tekmil alırdık ve yıllar boyunca tekmile otururken kalbimizin küt küt atmasını engelleyemezdik. Ellerimizle yarattığımız kurallardan ve kendimizden korkar hale gelmiştik. Aynılaştırmak, yönetimi kolaylaştıran bir işlev görüyordu. Yaşadığımız, küçük bir devlet, küçük bir cemaat ya da küçük bir köydü; ya da hepsiydi.

Kuşkusuz bunlar dışarıdaki mücadele ortamında yıllarca oluşmuş şekillenmelerden ve dönemin koşullarından kopuk değildi. Her dönem kendi şekillenmesini, kişiliklerini, mücadele tarzlarını yaratır. 1980 askeri darbesinin yarattığı korku, baskı ve sindirilmişlik ortamının aşılmasında 90 kuşağının ortaya koyduğu mücadelenin ve ödediği ağır bedellerin önemli bir payı var. Ancak devrimci, kendini yenileyebildiği ve özgürleştirebildiği oranda devrimcidir, ilericidir. 90 kuşağı olarak bizler de şimdi ve gelecekte aynı gerçeklikle karşı karşıyayız. Yüzümüz, hayatın ve toplumsal mücadelenin gerçeklerini karşılamaktan uzak düşmüş bakış açılarımızı, şekillenmelerimizi ve algılama biçimlerimizi değiştirebildiğimiz oranda ileriye, değiştiremediğimiz oranda da geriye dönük kalacaktır. Geçmişi eleştirirken, yarattığımız değerleri artılarımız ve gelecek teminatımız olarak ortaklaştırırken, bugünü karşılamaktan uzak yanlarımızı da çıplak bir şekilde ortaya koymamız gerektiğini düşünüyorum. Sanırım öğrenmenin de başka bir yolu yok.

Kadının Mikro Düzeyde Öz Örgütlenme Ve İktidar Mekânı Örneği: “Koğuş”

Bazen en dezavantajlı koşullar, avantaja ve kazanıma dönüşebilir. Karar mahkemesinde hapishanede on yıl kalacağımı öğrendiğimde, bu kadar sayıda kadınla on yıl nasıl kalacağımı düşündüğümü hatırlıyorum. Kadınlar zordu, hepimiz ayrı ayrı zorduk. En güçlümüzden en zayıfımıza kadar… Hepimizin ayrı ayrı hikayeleri vardı. Dokunulmazlıkları, yaraları, kırılganlıkları, sırları, kaçışları… Her birimiz ayrı bir dünyaydık. Bu dünyalar nasıl ortaklaşacaktı? Yaralarımızı, zayıflıklarımızı korkmadan nasıl birbirimize gösterecektik? Korkularımızı nasıl fısıldayacaktık birbirimizin kulaklarına? Birbirimize nasıl dokunacaktık? Hepimizi sarıp sarmalayacak bir güveni nasıl inşa edecektik? Birbirimizi sevebilecek miydik? Birbirinden kaçan onlarca kadından biz çıkar mıydı ki ortaya?

Ben çok korktuğumu hatırlıyorum. Bu kadar çok sayıda kadından korkuyordum. Sanırım tüm arkadaşlar böyleydi. Korkuyorduk birbirimizden. Görünüşte birlikte kalıyor, bir şeyleri paylaşıyor olmamız yeteri kadar sahicilik taşımıyordu. Önceleri saklandık sanırım. Oysa bu kadar çok kadının gözleri önünde yaşamaktan kaçış yoktu. Geceleri rüyalarında konuşanlar, gizlice ağlayanlar, dikenlerini çıkarıp kimseyi yanına yaklaştırmayanlar, suskunluğa gömülenler, etrafı gözleyenler, kendini dinleyenler… Hepimizin ayrı ayrı kaçış yolları vardı. Yaralarımıza tuz basılacağını, didikleneceğini düşünüyor olmalıydık ki göstermiyorduk birbirimize. Fırsatını bulduğumuzda ısırıp kanatıyorduk da. Birisi başına gelen bir şeyi anlattığında, diğerlerimiz şükrediyordu ve kandırıyordu kendini. Sarıp sarmalayan değil, didikleyen, soyan, üşüten bakışlarla bakıyorduk birbirimize. Ancak zaman çoktu. Muhtemelen gülümseyerek izliyordu halimizi. Zaman geçtikçe, çözülmeye başladık. Dilimiz çözüldü, günlerce konuştuk, ip sallandırıp çocukluk kuyularımıza indik. Ayılıp bayılanlarımız oldu. Kolay değildi yıllarca üzerine toprak atılmış öcüleri uyandırmak. Hep birlikte ağladık birbirimize. Ara verip havalandırmaya attık kendimizi ağırlık dağılsın diye. Ama dağılmadı. Ya çökecekti üzerimize, ya da dağıtacak kurtulacaktık ondan. Günlerce ve yıllarca konuştuk birbirimizi. Giz kalmayana dek, kimse üşümeyene ve yalnız kalmayana dek… Ne kadar çok aynı şeyleri yaşadığımız, aynı ormanın koyu karanlığının gölgesini sürükleyip peşimizden aynı patikalardan kaçmaya çalıştığımızı gördükçe şaşırdık. Kadın olarak “biz” olduğumuz sürece, “ben” olabileceğimize inandık zaman geçtikçe. Yıllar ve yıllar sürdü bu süreç. Bir eşikten geçtik, diğer eşikte takılıp düştük; bir tepeyi aştık, diğer tepenin ardına bakmaya cesaret edemedik. Ama kurtlar yoktu bu yalıtılmış mekânda; ya kurdu olacaktık birbirimizin, kurtlaşacaktık, ya da kuzuluğumuzu sorgulayacaktık. Bazılarımız isteyerek bazılarımız başka çaresi olmadığı için tuttuk birbirimizin elinden. Koca yoktu koğuşta, baba yoktu, devlet yoktu, “erkek sinek bile giremez” diye espri yapıyorduk. Doğruydu; istesek erkek sineği de almazdık. Kendimizle başbaşaydık. İlk kez belki de… Başka nerede kadınlar tamamen kendileriyle olurlar? Yurtta, yatılı okulda… Ama oralarda her zaman pencereden çarşafı sarkıtıp güç bildiklerinize kaçabilir, yardım isteyebilirsiniz. Koğuş öyle bir yerdi ki, bu defa birbirimize mahkûm ve mecburduk. Tüm beyaz atlı prensler, güvenli kollarıyla babalar, kocalar, sevgililer dışarıda kalmıştı. Ya birlikte batacak ve birbirimizi batıracak, ya da birlikte çıkacaktık.

Koğuş, öncelikle bir kapandı. Kıstırılmış kalmıştık. Birbirimizle olmayı biz seçmemiştik. “Ceza” gibiydi birlikte kalmak zorunda olmak. Önce kaçmayı denedik. Kaçış yoktu. Sonra konuşmaya ve yaşamı üretmeye başladık. İlk insanın evrimi gibi, ses çıkardık, kelimeleri bulduk, dil kazandık. Diğer yandan bir yaşam kurduk kendimize. ‘Koğuş’ giderek Virginia Wolf’un “kendine ait bir oda”sına dönüşmeye başladı. Bize aitti, yalnızca bize. Hapiste de olsak, ilk defa kendimize aittik. Başkaları tarafından değil, kendimiz tarafından yönetiliyorduk. Başkalarının kararlarına değil kendi kararlarımıza uygun yaşıyorduk. Yönetim seçiyor, yarattığımız iktidar biçimlerini tartışıyor, kıyasıya eleştiriyor, kurup kurup bozuyorduk. İlk defa kendi kurduğumuz oyunun kahramanlarıydık. İktidar bazen başkalaştırıyordu seçtiklerimizi. Muhalefet ediyorduk kendimize, yargılıyorduk pratiklerimizi. Koğuş sonsuz, sınırsız bir laboratuar oluyordu, inceliyorduk kendimizi. Anaerkil dönemden beri tarih önümüze seriliyor; tamamen dış etkilerden yalıtılmış ve kapatılmış olarak kendi içimizdeki tabakalaşmayı, sınıflaşma olasılıklarını, komünal yaşama imkânlarını büyüteç altına alıyor, kızıyorduk, şaşırıyorduk, seviyorduk kendimizi. İlk kez belki de kapatılmış olmanın keyfini sürüyorduk.

İlk yılların korkuları, kaygıları, acemilikleri geçince koğuş renkli, yaşayan, nefes alıp veren bir kadın mekânı haline gelmeye başladı. Bizim izlerimizi taşıyan, bizim kadar ilginç, bizim kadar renkli, bizim kadar hareketli… Koğuşla, yaşadığımız yerle bağ kurmaya başladık giderek. Temizlik günlerinde bembeyaz köpüklü sularla yıkadık, akıttık gürül gürül deterjanlı suları merdivenlerden yemekhaneye. Kendimizi de koğuşu da temiz tuttuk. Merdiven altında özel konuşmalar yapılırdı mesela. Her köşesine ayrı bir ruh, işlev kazandırmıştık. Yatakhanede ölmeden önce Serpil’in yattığı ranzanın önünden hep sessizce geçildi ve kimse yatmadı orada. O ranza adı konulmamış bir türbeydi, en güzelimiz orada yatardı, en güleç yüzlümüz, hep en genç kalacak olanımız… Koğuş saçakaltımız oldu, sığınağımız… Daima en kolay anlaşılacağımız yer. Birlikte susabileceğimiz, her zaman omzunda ağlayabileceğimiz bir başka kadını bulabileceğimiz, kendimizi artık izah etmek zorunda olmadığımız yer… Bazen düşününce dışarı çıkmaya korkardık. Dışarıda da bir saçakaltı var mıydı ki? Ya da yıllarca sürmüş bir ortak emeğin yarattığı o güvenli “oda”yı, dışarıda yeniden, sil baştan kurmaya mecalimiz, cesaretimiz olacak mıydı? Tahliyeciler “korkuyorum” derdi, teselli ederdik onları. Önceleri koğuştan, birbirimizden korkarken, ‘dışarı’dan korkmak, aslında “tek başıma bunları başarabilecek miyim, hepinizi, verdiğiniz gücü temsil edebilecek miyim?” demekti. Onca zorlu dönem, acı, yıpranma yaşadığımız koğuştan geriye ana şefkati kalmıştı. Koğuş koğuş değil, kadınlar topluluğuydu. Çimen’in bahar kokan saçları, Deniz’in güzelim kadife sesi, Zeynep’in klipleri, Rojbin’in avare mu voltaları, Nahide’nin utangaç gülüşü, Ceylan’ın projeleri, Melek’in şakaları, Fatma’nın yemekleri, Hakime’nin kocaman kahkahası… Koğuş bütün bunlardı… Koğuş denen dört duvarın içinde kendilerine ait bir yaşam kuran tüm o kadınlardı…

90 kuşağından kadınlar hapishaneyi dolu dolu yaşadılar. Birbirlerine kendilerinden öncekilerden daha fazla değerek, dokunarak, kadına daha aç, kadını bulmaya daha kararlı… Kendilerini yönetme konusunda daha bilinçli, daha ısrarcı… Gelinen süreç, erkek koğuşunun gölgesinde ve yedeğinde değil, birebir güç olmaya aday bir aşamaya taşıdı kadınları. Kadın örgütlülüğünü yaratma konusunda, dışarıdaki mücadeleyle at başı giden bir var olma süreci yaşandı hapishanelerde. 90’lı yıllarda hapishanelerdeki kadın nüfusunun artması, kalabalık kadın koğuşlarının açılması, diğer yandan dışarıda yine 90’lı yıllarda belirginleşmeye başlayan kadın özgürlük mücadelesi, kadınların zorlu bir süreç içinde yoğun bir iç mücadeleyle kendi öz örgütlenmelerine kavuşmasını sağladı. Egemen erkek etkisini taşıyan ilk kadın yönetimlerinin ardından kendi tarzını oluşturmaya, kadın bilincinin kolektif örgütlenmesini yaratmaya doğru yol alındı. Hâlâ da bu uzun ve emek gerektiren yolu yürümekteyiz. Ancak şu açık; kadın, kendisi olabildiği sürece güzel, üretken ve özgür. 90’lar, kadının içeride ve dışarıda özgürleşme yılları olarak hafızalarımızda hep özel bir zaman dilimi olarak kalacak, pek çok ilkin coşkusunu ve heyecanını taşımaya devam edecek bugünümüze.

90’ların Birikimi: Oradaydık!

2004 yılı sonlarında dışarıya çıktığımızda hayat bizi tuhaf bir noktaya getirmişti. Geçmişte bırakın dost olmayı, aynı masa etrafında bile oturamayacak farklı siyasi geleneklerden gelen arkadaşlar olarak deneyimlerimizi paylaşma ihtiyacı duyuyor, birbirimizi merak ediyor, hikâyelerimizin ve geçtiğimiz yolların yakınlığına şaşırıyor, geçmişe ve sürece ilişkin hemen hemen aynı tespitleri yapıyorduk. Benzer sosyal kökenlerden geliyorduk, benzer ailelerin çocuklarıydık, adı değişik olsa da benzer mahallelerin çocuklarıydık. A veya B örgütünde benzer maceraları yaşamış, benzer tanımlamaları yapmıştık. Geçmişte kesinlikle çok farklı, hatta karşıt olduğumuzu düşündüğümüz, üniversitelerde, mahallelerde kavgalar ettiğimiz farklı siyasi yapılardan arkadaşlarla aslında aynı hikayeyi yaşamıştık. Değer yargılarımız, eleştirilerimiz, hayattan beklentilerimiz, mücadele inadımız ortaktı. Bir araya geliyor, geceler boyu tartışıyor, birbirimize ne kadar benzediğimizi, tespitlerimizin ortaklığını görüp şaşırıyorduk.

Bu, aslında bireysel değil, toplumsal bir durumdu. 90’lı yıllarda yükselen toplumsal dalga bizi içine almış, o dalganın coşkusu ve dinamizmini kişilik ve yaşamlarımızda taşımış, dalga geri çekilirken de selden geriye kalan çakıl taşları gibi aynı yalnızlığı ve öfkeyi paylaşmıştık. Geçmişimiz, katılımlarımız, mücadele içinde yaşadıklarımız ne kadar benzerse, bugüne ilişkin tespitlerimiz, ihtiyaçlarımız ve beklentilerimiz de o kadar benzerdi. Geçmişte olduğu gibi bugün de ortak bir toplumsal durumu yaşıyorduk. “Bu, toplumsal bir durum” tespitine varanlarımız rahatlıyor, önünü daha rahat görüyor ve kendini geleceğin getireceklerine hazır durumda tutmaya çalışıyorken, diğerlerimiz geçmişi şahıslar nezdinde yargılıyor, bireysel ele alıyor, kendini tüketen bir öfkeyle resmin bütününü ne yazık ki göremiyorlardı. Kuşkusuz bu değerlendirmeleri, toplumsal mücadelenin içinde yer alma azmine ve enerjisine sahip olanlarımız için yapıyorum. Ununu eleyip eleğini asmış olanların böyle bir muhasebe içinde olamayacakları ya da olsalar bile bu muhasebeden yürüme kararı çıkarmadıkları da ayrı bir değerlendirme konusudur.

90’ların birikimi nereye gidecekti, gelecek kuşaklara nasıl aktarılacaktı, aktarılabilecek miydi? 90 kuşağı kendisini içinden geçtiğimiz süreçte nasıl ve nerede ifade edecekti? Kendisini yenileyebilecek, var olan değer ve birikimini mücadeleye taşıyacak araçları yaratma sorumluluğunu alabilecek miydi? Yoksa beklenti içinde kalacak, oturup anılarımızı mı anlatacaktık? Bu sonuncusunu yapmaya, başta belirttiğim edep ve terbiye anlayışımız el vermezdi. Çünkü geçen zaman, ölen arkadaşlarımızın yasını ve verilen sözlerin üzerini örtmüş değildi. Gelinen aşamada değişik geleneklerden onca insan birbirimize yitirdiğimiz insanları anlatıp hâlâ birlikte ağlayabiliyorsak, geleceğe ve şimdiye ilişkin kafa yorabiliyorsak, henüz us’lanmamışsak, gelecekte birlikte iş yapma iradesini göstereceğimiz de açıktı. Ortak, kolektif emeğimiz bir yerde ifadesini bulmalıydı. “Türkiye’nin dinamikleri değişti. İşçi sınıfının durumu ne, köylüler ne durumda, sürece gecekondulardan yükselen bir yoksul hareketi mi öncülük edecek?” derken, şehir patladı. Fabrikadan, tarladan, varoştan değil, İstanbul’un orta yerinde bir parktan, yani bir kamusal alandan en basit insani talepler yükselmeye başladı. Büyüdü, bütün şehri, bütün ülkeyi, bütün mağdurları içine alan yeni bir toplumsal dalgaya dönüştü. Kürt halk hareketinin büyümesine tezat bir şekilde 2000’li yıllara gelindiğinde iyice sönümlenen, eski mevzilerine çekilen, daralan sol yeni bir toplumsal dalganın ön görülememiş yükselişiyle karşı karşıya kaldı.

Gezi hareketi üzerine söylenecek çok şey var. Bu yazı kapsamında söylenecekler ise şunlar; Gezi’de 90 kuşağı vardı. Çarşı da vardı, Red Hack de vardı. Öncülük etme iddiasıyla değil, deniz kokusunu içimize çekmek için derin bir nefes almak gibi, yağmurda iliklerine kadar sırılsıklam ıslanmak gibi, ölenlerimizi, ülkeye hâlâ dönemeyenlerimizi, kaybettiklerimizi o barikatların arkasında ya da bir köşe başında ansızın buluvermek gibi, sadece ve sadece katılmak ve öğrenmek için oradaydık. Yükselen yeni toplumsal dalgaya canımızı, umutlarımızı ve geleceğimizi emanet etmek için, genç arkadaşlarla barikat kurmak için, “Bir taş da benim için…” diyen mahpus yoldaşlarımız için oradaydık. Varılacak yerin değil, yolun güzelliğine inanıyoruz hâlâ ve varılacak yerde değil, o yolu yürürken dönüşüleceğine…

Not: Bu yazı, Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî dergisinin 9. sayısı olan Hakikat ve Adaletin İzinde Doksanları Hatırlamak dosyasında Tanıklıklar bölümü altında yayınlanmıştır.