Cezaevleri Hakkında Muhtaç Kaynakça
Gülsünay Uysal

Hapishanenin Doğuşu
Michel Foucault (Çev. Mehmet Ali Kılıçbay)
İmge Yayınevi, 1992, 445 sayfa

Türkçe baskısı ilk kez 1992 yılında yapılan Hapishanenin Doğuşu, okuyucuya kapalı yapıları sorgulatıyor. Foucault’nun dönemi önemli ölçüde etkileyen bu eseri, modern iktidarın çocuğu okulla, hastayı hastaneyle, deliyi tımarhaneyle, askeri orduyla, suçluyu hapishaneyle kuşatarak bireyselleştirişini, kaydedişini, sayısal hale getirişini ve ne şekilde egemen olduğunu gözler önüne seriyor. Kitabın temel önermesi, modern iktidarın herkesi bireyselleştirmeyi istediğini savunmaktadır. Çünkü bireyselleştirmek, gözetim altında tutmak ve cezalandırmak, yani egemen olmak demektir. Her kişi bir yerde kayıtlı hale gelince, herkes denetim altında olacak ve böylece gözetim altında tutulacaktır. Modern iktidar büyük gözaltıdır. Sadece hapishaneler ile ilgili değil, günümüz ilişkilerinin bütünü ile ilgili yeni eleştirel bir perspektif sunan kitap, uzunca bir süre daha bu alanda önemli bir kaynak olma niteliğini taşıyacağa benziyor.

Hapishane Defterleri
Antonio Gramsci (Çev. Adnan Cemgil)
Belge Yayınları, 2011, 336 sayfa

İlk çalışmalarında daha çok gündelik politika yorumlarını ve tartışmalarını konu alan Gramsci, kendisine üst yapılar teorisyeni sıfatını kazandıran Hapishane Defterleri’ni yaklaşık on iki yıl süren ve Mussolini’nin hapishanelerinde geçen döneminde yazdı. Gramsci, Hapishane Defterleri’nde “Hegemonya” kavramının açılımlarını göstermeye, bu açılımlarla beraber iktidar ve tahakküm ilişkilerinin kendini nasıl yeniden ürettiğini açıklamaya koyulmaktadır. Üzerine birçok düşünürün çalıştığı ve tanımlamalar yaptığı “hegemonya” kavramıyla, Gramsci özellikle egemen grup ya da sınıfın, öteki grupların rızasıyla elde ettiği iktidardan bahsediyor. Burada “rıza” kavramının ve iktidarın yeniden nasıl üretildiğinin üzerinde duruyor. Gramsci, bu rızanın alınabilmesi için kullanılan, kendisinin “hegemonik aygıtlar” dediği, bir takım araçları açıklıyor.

Hapishaneden Şiirler
Aytekin Yılmaz & Sezai Sarıoğlu (Der.)
Metis Yayınları, 2005, 208 sayfa

1994-2004 yılları arasında hapishanelerde yazılan şiirlerden oluşan seçki, özgün bir sese sahip. Ayrıca şiirler ileriye dönük bir potansiyel barındırmaları itibariyle de dikkat çekiyor. Bu seçkinin, döneminin sosyal ve politik çerçevesini çizen, poetik bir belge olma iddiasını da taşıdığı rahatlıkla söylenebilir.

Hapishaneden Çıkış: Dünyadaki Cezaevi Sistemlerinde Reform Mücadelesi
Ahmed Othmani (Çev. Işık Ergüden),
Metis Yayınları, 2003, 122 sayfa

Ahmed Othmani uzun yıllarını siyasi mahkûm olarak Tunus cezaevlerinde geçirdi. Othmani, bu kitapta kişisel hapishane deneyimlerini okurla paylaşırken aynı zamanda başkanı olduğu Uluslararası Ceza Sistemi Reformu Örgütü’nün etkinlikleri çerçevesinde hapishane gerçeğine değiniyor. Adalet sisteminin cinsiyetçi, sınıfsal ve ırkçı niteliğini, af yasalarının mantığını, hapishanelerdeki insan hakları ihlallerinin boyutlarını, liberalizmin kâr ilkesi doğrultusunda cezaevlerinden rant sağlamayı amaçlayan “suç ekonomileri”ni, cezaevi lobilerini gözler önüne seriyor.

Diyarbakır Cezaevi”nde İşkence Çeşitleri
Zülfikar Tak
Tevn Yayınevi, 2003

Temmuz 1980’de henüz on yedi yaşında olan Zülfikar Tak, aklımızın almadığı, vicdanımızın bir türlü sindiremediği işkencelerin yapıldığı yerdeydi, Diyarbakır Cezaevi’ndeydi. Üç yıl Diyarbakır Cezaevi’nde kaldı. Toplam on dokuz yıllık cezaevi hayatının sekiz yılını hücrede geçirdi. Tak, kendi yaşadıklarını ve o dönemde cezaevinde kalanların yaşadıklarını pek de gülünç olmayan karikatürlerine yansıttı. Diyarbakır Cezaevi’nde İşkence Çeşitleri adını verdiği karikatür kitabı için Tak: “Duyguları tahrik eden, kışkırtan bir çalışma. Ama ben artık bu tür çalışmaların yayımlanmamasını, orada yaşananların unutulmasını istiyorum” diyor. Tak, cezaevindeki tüm işkenceleri tasvir ediyor. 1989’da çizimlere başlayan Tak, cezaevine ilk girişte başlayan “Hoş geldin karşılama töreni”nden, makata cop, sigara sokmaya, tutuklulara yiyecek niyetine çöp yedirmeye, falakaya, mahkeme salonlarına ve idam provalarına kadar yaşanan acıları, adaletsizlikler ve cezaevi yaşamını çizgileriyle paylaşıyor. Kitap, ilkin Avrupa’da Almanca ve İngilizce yayımlandı. Daha sonra Tevn Yayınları tarafından Türkçe baskısı yapılan kitap, yasaklandı ve yayınevi hakkında dava açıldı.

Diyarbakır 5 No’lu
Mehdi Zana
Avesta Yayınları, 1983, 214 sayfa

12 Eylül darbesinden önce Diyarbakır belediye başkanı olan ve darbe sırasında tutuklanan Mehdi Zana’nın Diyarbakır Cezaevi’nde bizzat yaşadığı, gördüğü veya birinci ağızdan duyduğu işkenceleri anlattığı çok önemli bir kitap. Kürt tarihi için bir dönüm noktasına tanıklık eden kitap, Kürt meselesinin son otuz yılda aldığı şeklin anlaşılmasına ışık tutuyor. Mehdi Zana, Mazlum Doğan’nın Diyarbakır Cezaevi’nde bedenini ateş vermesine tanıklık ettikten sonra bu tarihi dönüm ile ilgili şunları yazıyor: “Bir halkın evlatları amaçları uğruna hayatlarına son verme eylemine girebiliyorsa bu halkın mücadelesini hiçbir gücün durduramayacağı açıktır. Ama bugün bizler tutsağız, elimiz kolumuz bağlı, yapabileceğimiz fazla bir şey yok. Sizler bizleri öldürebilirsiniz. Fiziki olarak yok edebilirsiniz. Ama unutmamak gerekir ki bizim ölümümüzle bu dava bitmeyecektir. Bizden sonrakiler daha güçlü bir şekilde mücadeleyi sürdüreceklerdir. Bizler inançlarımızdan ödün vermemek, düşüncelerimizin kutsallığını dosta-düşmana göstererek hayattayken sergileme kararındayız. Bize yapılanları her zaman, her yerde anlatmak çocuklarımıza, torunlarımıza söylemek, insanlık var oldukça 5 No’lu Cezaevi’nde yapılanları unutmamalarını sağlamak için, yapılanları romanlaştırmak, filme almak gibi bütün teşhir araç ve imkânlarını kullanmaktır. Bu insanlık dışı uygulamaların, cinayetlerin yakın gelecekte hesabı mutlaka sorulacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü tarihin ileriye dönük çarkını hiçbir kuvvet geriye döndüremez.”

Ölüm Koridoru: Diyarbakır Cezaevinden Notlar
Fırat Aydınkaya
Avesta Yayınları, 2011, 208 sayfa

Kitap, Diyarbakır Cezaevi’nde kalmış siyasi mahkûmlardan biri olan Hamit Kankılıç ile yapılan söyleşiye dayanmaktadır. 20 yıl çeşitli cezaevlerinde yatan Hamit Kankılıç’ın bir dönem tutulduğu Diyarbakır Cezaevi söyleşinin merkezinde. Söyleşiyi yapan Fırat Aydınkaya, bu çalışmanın Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan acıların unutulmaması, ifşa edilmesi amacıyla yapıldığını söylüyor. Kitap, zamanla önemsizleştirilen bu cezaevinde yaşananları, yani bir anlamda unutulmaya terkedilenleri yeniden gün yüzüne çıkarıyor.

Xalê Min Ferîd
Paşa Uzun
Vate Yayınları, 2006, 131 sayfa

Bu kitapta yazar Paşa Uzun, 1970’li yıllarda Kürt devrimci hareketinin önderlerinden ve aynı zamanda dayısı olan Ferid Uzun’un hikâyesini, katledilişini yazıyor. Siverekli bir Zaza olan Ferid Uzun, akrabası olan Mehmed Uzun ile beraber Diyarbakır Cezaevi’nde de kalmıştır. Kürtçe yazılmış olan kitap, Ferid Uzun’un cezaevi anılarını kapsamasının dışında dönemin Siverekinin ve bir nebze de olsa Kürdistan’ın sosyal ve siyasal fotoğrafı olma özelliği de taşıyor.

Hapishane Çağı: Kapatılan İnsan
Işık Ergüden
Versus Yayınevi, 2007, 140 sayfa

Işık Ergüden, Hapishane Çağı: Kapatılan İnsan’da okuru öznesiz bırakıyor. Öznesiz kalan eylem, bu eyleme maruz kalanı da özne olmaktan çıkarıyor. Ergüden hapishanedeki şiddetin, şiddete maruz kalan kadar şiddeti uygulayan açısından da toplumun ve sistemin bütünündeki şiddetin bir parçası olduğunu belirtiyor. Şiddet, dışarıda da şiddet, içeride de şiddettir. Fark şu, dışarıda şiddetin bir türünden kaçıp diğerine yakalanmak yani sürekli kaçmak; içeride ise yalıtılmış insan, yoğunlaştırılmış bir şiddetle karşı karşıya. Üstelik bu şiddet, dili olmayan bir şiddettir. Suç, iktidar hiyerarşisinin tepesinden aşağıya doğru örgütlenirken insanın kapatılışını; yalnızca hapishaneye değil, toplumsallığın her alanına kapatılışını ve kapatılmanın gözle görülmeyen, muğlâk sürecinin başladığını anlatan Ergüden’in kitabı zihinlerde kilitli olan hatta daha önce varlığı bile fark edilmemiş kapıların kilitlerini açıyor.

Notlar: 1950 Öncesi Cezaevi Notları
Kemal Tahir
Bağlam Yayınları, 1991

13 yıl cezaevinde kaldı Kemal Tahir. 1950 Öncesi başlıklı yazılarının ikinci ve son bölümünü oluşturan Notlar: 1950 Öncesi Cezaevi Notları, bu yıllardaki gözlemlerini kapsıyor. Yazar, özellikle Çankırı ve Malatya cezaevlerinde Anadolu’nun sayısız insan tipinden bahsediyor. Bir cezaevine kapatılmışken toplumu bütün boyutlarıyla anlamanın en çok yakışacağı kalemlerden biri de Kemal Tahir değil mi? Nazım Hikmet’in yolladığı ilginç bir mektubun da arasında olduğu Notlar: 1950 Öncesi Cezaevi Notları, Kemal Tahir’in 1938-1950 yıllarında yeni bir Türkiye ve dünya arayışlarında gözlem, düşünce ve değerlendirmelerini içeriyor.

Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar
Nazım Hikmet
Adam Yayınları, 1995, 136 sayfa

Nazım Hikmet’in özen gösterilmeden basılmış olan yapıtları, bu işe gönül vermiş eleştirmenlerin çabalarıyla yıllardır derlenip toparlanmaya çalışılmış ama çeşitli nedenlerden ötürü bu karışıklıkların ve tutarsızlıkların bir türlü önü alınamamıştı. Adam Yayınları, Nazım Hikmet’in yeni bir toplu yapıtlar derlemesini sunuyor. Bu çalışmayla, Nazım Hikmet’in kitapları büyük bir özen ve duyarlıkla yeniden gözden geçirilerek karışıklıklar ve tutarsızlıklar ortadan kaldırılıyor.

Sorgu Yargılama Cezaevi Ceza Hukukuna Eleştirel Bir Yaklaşım
Hüsnü Yazgan
Ekin Yayınevi, 2002

Hüsnü Yazgan’ın, Sorgu Yargılama Cezaevi Ceza Hukukuna Eleştirel Bir Yaklaşım kitabının arka kapağında şöyle yazıyor: “Hakkın, hukukun, adaletin egemen olması, insanca yaşam koşullarının sağlanması için toplumsal değişim ve dönüşüm zorunludur. Toplumsal değişim ve dönüşümün sağlanması içinde inançlarının şahitliğini yapan, ağır bedellere rağmen onurlu tavırlarını sürdüren vasıflı insanlar gereklidir.” Kitap, ceza hukukuna farklı eleştirel bir perspektif getiriyor.

Punishing the Poor: the Neoliberal Government of Social Insecurity
[Yoksulu Cezalandırmak: Sosyal Güvencesizliğin Neoliberal Düzenlenişi]
Loïc Wacquant
Duke Üniversitesi Yayınları, 2009, 408 sayfa

Wacquant, Punishing the Poor: The Neoliberal Government of Social Insecurity (Yoksulu Cezalandırmak: Sosyal Güvencesizliğin Neoliberal Düzenlenişi) kitabında iki kollu dönüşümden bahsediyor. Sosyal yardım altyapısının zayıflatılarak zoraki çalışma rejimine dönüştürülmesi ile yoksulları etkisizleştirici ve muhafaza edici cezaevi rejiminin genişletilmesi. Kitap, Türkiye ceza infaz sisteminin anlaşılabilmesi açısından da önemli araçlar sunuyor.

Kadınlar, Irk ve Sınıf
Angela Davis (Çev. İnci Çeliker)
Sosyalist Yayınları, 1994, 263 sayfa

Angela Davis, Kadınlar, Irk ve Sınıf kitabında, kapitalist toplumsal sistemin insanın insan üzerindeki baskı ve sömürüsünü, sosyolojinin “toplumsal düzen” olarak tanımlayamayacağı bu kaosun, oluşum ve sürekliliği için temel dayanak edindiği ayrımcılık yaratma hünerlerinden ikisini, ırk ve cinsiyet ayrımcılığını inceliyor.

Cezaevi A. Ş.: Bir Cezaevi Doktorunun Anıları
Levent Burak Yıldız
Alfa Basım Yayın Dağıtım, 2005, 324 sayfa

Cezaevi A.Ş., tecrübesiz bir doktorun 1983 yılında Antakya E Tipi Cezaevi´nde başlayıp 1987 yılını Mart ayında Samsun Vezirköprü Cezaevi´nde sona eren, Türkiye´nin gerçekleri ile tanışma serüvenini anlatıyor. Kitap, 1980 sonrasında çarpıklaşmaya başlayan cezaevi sistemine ayna tutuyor.

Karafatmanın Sarayı
Daniel Koplowitz (Çev. Füsun Özlen)
Kanat Kitap, 2005, 401 sayfa

Daniel Koplowitz, 1975’te esrar kaçakçılığı suçundan Suriye sınırında tutuklandı. Antakya, Sağmalcılar, Burhaniye ve Buca gibi Türkiye’nin çeşitli cezaevlerinde 12 yıl hapis yattı ve yaşadıklarını kaleme aldı. Karafatmanın Sarayı’nda Koplowitz, 1970’li ve 80’li yılların hapishane ortamını, tarafsız bir gözle, yargılamadan sunuyor: Cezaevlerindeki isyanlar, kabadayılar, devrimciler, turist ve sübyan koğuşları, Yılmaz Güney, Filistinliler, Bülent Ersoy, 12 Eylül, askerler, karafatmalar…

Hapishane Kitabı
Emine Gürsoy Naskali & Hilal Oytun
Altun Kitabevi, 2010

Editörlüğünü Naskali ve Altun’un yaptığı kitap, kolektif bir ürün. Kitap F tipi cezaevleri çerçevesinde gündeme gelen suç ve ceza konusunu ele alıyor. Kitapta makaleleri yer alan yazarlar, dünyada ve Türkiye’de hapishanelerin tarihsel gelişimini, toplumlardan toplumlara değişen ceza anlayışları ve uygulamalarını, tutuklu ve hükümlülerin gündelik hayatlarını, hapishanelerde karşılaşılan sorunları ve çözüm yollarını, hapishane olgusunun kültürün değişik alanlara yansımasını, ünlü yazar ve sanatçıların hapishane yaşamlarını ve pek çok konuyu tartışıyor. Çalışma, özellikle devletin ve akademinin hapishanelere yaklaşımının anlaşılması açısından önemli bir kaynak olma niteliğini taşımaktadır.

Türkiye Solunun Hapishane Tarihi I & II
Şaban Öztürk
Yar Yayınları, 2004 & 2011

Öztürk’ün üç cilt olarak düşündüğü ve şimdiye kadar sırasıyla 2004 ve 2011 yıllarında iki cildinin basıldığı bu kitaplarda adından da rahatlıkla anlaşılacağı gibi ağırlıklı olarak Türkiye solunun hapishaneler tarihi anlatılıyor. Öztürk, hapishaneler tarihini, Türkiye tarihinden koparmadan, dönemin olayları ile bağlantısı içerisinde anlatmaya özen göstermiş. Kitabın ilk cildi kısmen Cumhuriyet öncesi tarihi de içermekle birlikte 1960’lara kadar olan dönemi anlatıyor. İkinci cilt ise 1946-1974 arası Türkiye tarihi ağırlıklı olmak üzere hapishaneleri ele alıyor.

İnfaz Hukuku
Timur Demirbaş
Seçkin Yayıncılık, 2003, 510 sayfa

İkinci ve gözden geçirilmiş baskısı 2008’de yapılan kitapta “cezaevlerinin tarihçesi”, “uluslararası belgelerle karşılaştırmalı olarak hürriyeti bağlayıcı cezaların infazı” ve “ceza infaz kurumlarının idaresi” anlatılıyor. Demirbaş’ın kitabı, hem ayrıntılı hapishane tarihi anlatımıyla hem de infaz hukuku konusundaki akademik yaklaşımları özetlemesi anlamında önemli bir kitap.

Kara Arşiv: 12 Eylül Cezaevleri
Ali Yılmaz
Metis Yayınevi, 2013, 264 sayfa

Kara Arşiv 12 Eylül 1980 Darbesi’ni takip eden yıllarda, başta Mamak, Metris, Diyarbakır olmak üzere tüm Türkiye’de, askeri iktidarın cezaevlerinde ürettiği ve uyguladığı “kapatma, yıldırma ve yeniden şekillendirme” politikalarını ele alıyor. Cezaevi idarelerinin “keyfi ve münferit” gibi görünen uygulamalarının aslında ne denli organize, sistematik ve bilinçli olduğunu ortaya koyan araştırmacı Ali Yılmaz, geniş bir arşiv taraması ile bizzat birinci ağızdan tanıklıklara yer veriyor.

,

Masis Kürkçügil ile Soykırım ve Ermeni-Kürt İlişkileri Üzerine
Harun Ercan & Mehmet Polatel

II. Abdülhamid dönemine gelmeden önce Ermeni toplumu içerisinde  ne gibi toplumsal, siyasal ve kültürel dönüşümler yaşanıyordu?

Eğer “Ermenilerin siyasallaşmasından” bahsedeceksek II. Abdülhamid döneminden çok önce Ermenilerin “modern” anlamıyla, o günlerde gelişen sınıfların, burjuvalarının bulunduğu alanlar ne ise oralardan başlamak gerekir. Ermeni entelijansiyası, –tabii Batı Ermenistan’daki çünkü Doğu Ermenistan farklıdır; buluştukları kanal var ama önemli ölçüde ayrıdırlar– büyük oranda 1840’lı yıllarda Avrupa’da yetişmiştir. Bunlardan bazıları amiraların, bazıları amira olmayan zenginlerin, sarrafların, ticaretle uğraşanların çocuklarıdır. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi bunlar ister istemez o ülkelerdeki siyasal hareketliklerle ilişkilenirler. Fransa’daki 1848 İhtilali, Şubat İhtilali bu açıdan önemlidir. Burada 1860’ta yazılan ve 1863’te padişah tarafından kabul edilen Ermeni nizamnamesinin, “anayasasının”, yazarı olan ve aynı zamanda Mithat Paşa’nın yanında Osmanlı Anayasası’nı yazmış olan Kirkor Odyan gibi adını sanını bildiğimiz insanlar var. Bu insanlar ünlü Fransız tarihçisi Jules Michelet’nin öğrencisi olmuşlardır. Bu insanlar sosyal sorunlarla nasıl ilişkileneceklerini Victor Hugo’nun Sefiller’inden öğrenmişlerdir. Oradan bu etkilenmeyle demokratik siyasal haklar açısından bir takım liberal aydınlar oluşmuştur. Ve bu liberal aydınların oluşmasına paralel diyebilecğimiz bir şekilde Ermenilerin kendi toplumsal-iç mücadelesine bakarsak, proletarya ile burjuvazi arasında değil ama bir tür sınıf mücadelesi modern anlamıyla Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler içerisinde cereyan etmiştir. Ermenilerde patrikhane önemli bir unsurdur, milleti temsil eder zaten. Burada nüfuz sahibi olan amiralar vardır. Yani padişahtan torpilli, padişahla ilişkili zengin insanlar. Bunlar hem milletin hayrına bazı işler yaparlar –işte kilise, okul yapar veyahut yoksullara yardım eder– ama bir yandan da buradan milleti bloke ederler. Buna karşın zanaatkâr dediğimiz veyahut esnaf diyebileceğimiz ama zanaatkâr emekçi diyemeyeceğimiz insanlar da millet temsilinde pay sahibi olmak istemişlerdir. Ve bu ciddi bir mücadeledir. Ermeni nizamnamesi dediğimiz hikaye Ermeniler için geçerli olan bir nizamnamedir ve işte bu hukuku açıklar. “Cemaat yönetiminin” veya “millet yönetiminin” daha demokratik işlemesi için konmuş olan bir sistemdir. Bu bir tür karşılıklı olarak kurumlarla yani cemaatin kurumlarıyla bireyleri arasındaki hukuku belirler; bu açıdan anayasal bir değeri vardır. Tabii bu da önemli bir husustur. Amiralar daha izayede Eğin, Divriği vbg. Kökenli olmasına rağmen, İstanbul’da yaşarlar ve taşradakilerle pek bir bağları yoktur.

Doğu’da yani literatürde Batı Ermenistan deniler yerde (bu sonradan uydurma bir laf olmayıp Roma’dan beri Batı ve Doğu, veya Bizans ve İran Ermenistanı –19, yüzyıl ilk çeyreğinden sonra Rus Ermenistanı– bütün haritalarda ve hatıratlarda , gezi kitaplarında zikredilir) başka bir hayat vardır. Bu kabaca çift vergiyle somutlayabileceğimiz yani hem devlete hem Kürt aşiret reislerine vergi vermek zorunda olan yoksul bir köylü kesimini işaret eder. Tabii ki zanaatkârı, tüccarı, tefecisi de var. Tabii ki Kürt aşiret reisine vergi veren Kürt yoksulu, köylüsü de var. Bütün Ermeniler, bütün Kürtler diye ayrıca belirtmeye gerek yok. Ama şöyle diyebiliriz: Ermeni meselesinin doğudaki oluşumu tamamıyla bir köylü meselesidir. Zaten 1890’da kurulan Ermeni Devrimci Federasyonu, (Taşnaksutyun) programı itibarıyla popülist bir partidir. Yani köylü sosyalizmini benimser. Zaten programı Rus partisininkinin tercümesidir. Orada ilişkiler can ve mal güvenliğinin olmadığı bir ortamı gösteriyor. Bu genellikle gözden ırak tutulur. Bazılarında orada halklar iç içe yaşıyordu, Osmanlı onları eziyordu ve bu ikisi arasındaki ilişki nötr bir ilişkiydi gibisine bir kanaat var. Sonradan ya Ermeni devrimci militanları veyahut, milliyetçileri, ayrılıkçıları çıktı veya emperyalizmin bir oyunu olduğu için sorunlar çıktı sanılıyor. Tabii ki ortada bir oyun olması için bir gerçeklik olması lazım. Ortada bir gerçeklik yoksa, sizin oynayacağınız bir alan yoksa istediğiniz kadar tepinin. Yoksa muhakkak ki bütün büyük güçler tarih boyunca kendilerine göre, kendi çıkarları doğrultusunda bütün dünyayı şekillendirmeye çalıştılar. Zaten “sermayenin bir kanunu da budur” der şefimiz manifestodan beri. Dolayısıyla bunun bir kötülükle değil sermayenin kanunuyla ilgisi vardır.

Şimdi burada oluşan meseleye baktığınız zaman II. Abdülhamid’e gelmezden evvel 19. yüzyılın ortasında çok kesin bir şekilde bir güvenlik sorunu vardır. Burada yaşayan Ermenilerin önce Kürtlerden ve 1860’dan sonra, zamanla yaklaşık 20 yıl içinde sayıları iki milyonu bulan Kafkasyadan göç ettirilen Çerkeslerden kaynaklanan güvenlik sorunu vardır. Tabii o da başka bir trajedi bir açıdan. Ama o trajediyle gelen insanların nerelere yerleştirildiklerinin bir haritasını çıkarmak mümkündür. Devlet tarafından tamamıyla bu mesele (Ermeni meselesi) gözetilecek şekilde konuşlandırılıyorlar. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan (93 Harbi) sonra dikkat ederseniz zaten hem Ayastefanos Antlaşması’nda hem Berlin Antlaşması’nda bu husus yer alır. Detaylarına girmeyelim ama Osmanlı Rusya’ya karşı savaşı kaybettikten sonra Ayastefanos Antlaşması yapıldı. Bunun üzerine Bismarck ilk defa uluslararası siyasete girdi ve antlaşmanın muhteviyatını yumuşatarak kendisi müdahil oldu. Dolayısıyla Rus emperyalizmine karşı mücadeleye yeni başlayan Alman emperyalizmi dahil oldu. Buradaki sorun neydi, taleplere baktığınız takdirde bu tamamıyla buradaki Kürt ve Çerkes yağmacılığına karşı ırz, can aklınıza gelebilecek her türlü melanete karşı güvenlik meselesini görürsünüz. Bu tarihlerde dikkat ederseniz daha sonra sözü edilecek olan veyahut da günah keçisi haline getirilecek olan herhangi bir “ayrılıkçı” veya “devrimci” vs. bir örgüt yoktur. Ve bu söylediklerimizin aksini söyleyecek kimse de yoktur. “Palu Harput 1878” ((“Palu Harput 1878” kitabını yayınlayan Arsen Yarman ile Toplum ve Kuram Dergisi’nin üçüncü sayısında yer verdiğimiz röportajı okumak için bkz: http://zanenstitu.org/roportaj-arsen-yarman-ile-19-yuzyilda-ermeniler-ve-bozulan-iliskiler-uzerine/ )) diye üç papazın 93 Harbi’nden sonra bölgeye gidip gördüklerini bir rapor olarak yazmaları bizim için çok büyük bir zenginliktir Hem bölgeyi açıklamak açısından hem bölgedeki insanların halet-i ruhiyesini anlamak için gelenek görenek vs. gündelik yaşam açısından inanılmaz bir zenginlik. Orda da bunu görüyorsunuz. Yani hem bu baskıları görüyorsunuz hem genel olarak bölgedeki yoksulluğu görüyorsunuz ama bu tarihlerde bile az önce dediğimiz gibi daha sonra iddia edilecek herhangi bir mevzu söz konusu değildir. Bu sorun siyasal olarak özellikle Doğu Ermenistan kökenli olarak başlamış olan ve Muş (Daron) başta olmak üzere bir takım bölgelere fedai gönderen Taşnakların sorunu oldu. Köylü popülist bir örgüt olması hasebiyle bölgeye gidiyorlar. Hınçaklar Cenevre’de kurulurken, Taşnaklar Tiflis’te. Tiflis de Ermeni merkezli bir yerdir, belediye başkanlığını bir ermeniler kazanmış. İnsanlar oraya göç ettikleri için yoksa Tiflis hiçbir zaman Ermenistan’a ait değildir ama Tiflis Doğu Ermenilerin merkezi yeriydi, matbaasıyla vs. siyasi, kültürel merkeziydi. O bakımından Tiflis’te yetiştiler.

Hınçaklar, bu coğrafyada Marksist olmak iddiasıyla kurulmuş ilk örgüttür. 1887’de Cenevre’de, Georgi Plekhanov’un dizi dibinde kurulur. Hınçakları İkinci Enternasyonal’de Plekhanov temsil eder. Kurucusu Bakü asıllı bir Ermeni ama yabancı öğrenciler içinde tanınmış bir insan olduğu için, örneğin, 1 Mayıs’ta yabancı öğrenciler adına konuşacak çapta da çevresinde meşruiyeti olan birisidir. Burada daha sonra Ukrayna Halk Komiserliği Konseyliği başkanlığı veyahut Sovyet devriminin önemli simalarından biri olacak olan ve dışişlerinde çalışacak olan Balkan Marksizm’inin kurucusu Christian Rakovsky ile tanışır. Ve Rakovsky, Ermeni meselesi üzerine çok önemli bilgilere sahip olan bir insan ve sanıyorum Rosa Luxemburg’u da bu konuda yönlendiren veyahut bilgilendiren kişidir. Dolayısıyla 1900’lü yıllara geldiğimiz zaman Avrupa sosyalist hareketinde Ermeni meselesi bilinen bir meseledir. 1894-96 Abdülhamid katliamlarından sonra Jan Jaurès’in mecliste konuşması vardır. Bir anlamda siyasallaşma 1890’lara geldiğimizde şekillenmeye başlamıştır. İyi kötü Ramgavar gibi anayasacı demokrat dediğimiz örgütler de var.

1894-96 katliamlarından önce Ermeni örgütleri siyasi anlamda ne derece etkindi?

Başlı başına bir sorunla karşı karşıyayız, o da şu: diyelim ki 1908 Meclis-i Mebusan’a Ermeni mebusları da girmiştir. Hınçaklar, o zaman 1908 sonrası Hürriyet ve İtilaf diyebileceğimiz o kanatla, Taşnaklar ise İttihat Terakki ile işbirliği yapmışlardır. İttihat Terakki ve Taşnaklar zaten başkaları tarafından, yabancı-yerli gözlemciler tarafından kardeş parti olarak görülürlerdi. Bunların toplumsal ağırlığına baktığınız takdirde Ermeni toplumunun o zaman ne kadarını temsil eder diye elimizde bir veri yok çünkü seçim sistemi buna müsait değil zaten. Bir tür listeden giriyorsunuz. Sonra bu seçim sistemi bugünkünden çok farklı. Temsil kabiliyeti çok sınırlı, o nedenle pazarlıklara bağlıdır. Memleket yüz milyon, siz yirmi milyonsunuz beşte bir size ait diye bir kural yok. Bir nisbî temsil söz konusu değil. Ermeni örgütlerinin kıymet-i harbiyesine değin elimizde rakamsal bir veri yok. Lakin bir siyasi aktivite içinde olduğunuz takdirde çarpan etkisi uyandırıyor bu, ama bunun toplumsal karşılığına baktığınız zaman her zaman aynı sonuç çıkmaz.

Taşnaklar da, Hınçaklar da, –bu bir kanaattir elimde rakam olmadığı için– toplumu böylesine yönlendirme veyahut büyük bir kısmını temsil etme kabiliyetine sahip değillerdi. Zaten o günkü örgütlenme faaliyetlerini düşündüğünüz takdirde dağınık bir şekilde olan gariban köylüyü örgütlemeniz için günümüzdeki teknik olanakların olması lazımdı. Böyle bir şey zaten söz konusu değil ve bunlar da içeride fedai hareketi vs. dışında yoklar ama mesela en önemli yerleşim yeri İstanbul. İstanbul herkes için büyük payitaht. Ermeniler için de kültürel, siyasi merkez. Abdülhamid sansüründen İstanbul’da nefes alamazsınız. Taşnaklara yakın olan ama Taşnakların örgütsel yapısı içinde olmayan insanlar vardı tabii ki. Taşnakların merkezi buraya yakındır: Sakız Ağacı şimdiki Atıf Yılmaz sokakta, 50 küsur numara. Sonuç olarak, mecliste olan, legal bir örgüttür, illegal değildir. 31 Mart olduğu zaman bizim kahraman İttihatçılar kaçarken Taşnaklara sığınırlar.

Değinmemiz gereken bir husus da Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi bekasını sağlamak için Tanzimat ile başladığı idari düzenlemelerdir. Bu düzenlemeler bildiğiniz gibi merkezileştirme yönündeydi. İltizam meselesini bir türlü çözemediler. Bir, iki yıl iltizama verilmedi ama sonra olmadı çünkü vergi meselesi önemli. Devlet dediğin vergi toplayacak. Vergiyi toplayamıyorlardı. Mültezim sistemi yerine, yerinden bu işi halledelim yani yerel  idarecilerle bu işi yapalım dediler, yapamadılar. Burada başka bir şey daha vardı. Bir anlamda Kürt emirliklerinin de merkeze bağlanmasını gerektirecekti, tabii ki bu da emirlerin gücünü zayıflatacaktı. Osmanlı İmparatorluğu’nun küçük ortakları olan Kürt emirliklerinin, veyahut yerel iktidarların nisbî özerkliğini ortadan kaldıracaktı. Bu merkezileştirme politikası, Kürt emirliklerini rahatsız etmiştir. Bir de Tanzimat’ın bir özelliği de şudur: “gavura bundan sonra gavur denmeyecek”. Bu Kürt emirlikleri için sorun olur. Yani Süryani’nin, Ermeni’nin eğer malına, mülküne, kızına, karısına el koyma hakkınız varken artık bunu yapmanız hukuksuz, kanunsuz addedilirse, bu sizin iktidarınızı zayıflatır. İktidar neye yarar ki? iktidar dediğiniz gasptır! Velhasıl kelam bu bir sorun yarattı. Bu sorun imparatorluk tarafından uzun süre bir türlü çözülemedi.

Abdülhamit’le birlikte ama özellikle 93 Harbi’nden sonra, yani ama 93 Harbi’nin de etkisi var, yani Abdülhamit bir gün sabah kalktı ve başına bir taş düştü, dedi ki; ben şu Kürt meselesine şöyle bakayım demedi. Osmanlı orduları içinde Kürtler zaten ayrı bir birlik olarak Ruslara karşı savaşmışlardır. Bir iki yıl sonra isyan edecek olan Şeyh Ubeydullah, Osmanlı ordusunda komutandır. Dolayısıyla Osmanlı-Rus Harbi’nden sonra II. Abdülhamit, kesinlikle önceki politikayı bırakmaya ve hem Ruslara karşı Kürtleri yanında tutmaya hem bölgedeki olası Ermeni kıpırdanmalarına karşı onları denetlemeye çalıştı. Bir taraftan da aslında bütün sistemi Kürtlerle birlikte kurmak, Kürtlerin olası bağımsızlaşmaları ve ulusal bağımsızlık fikrinin gelişmesini engellemeye yönelik bir politika oluşturdu. Böyle bir şeyi tartışmak abes bir şeydir ama Osmanlı, Kürtler olmadan Rus İmparatorluğu’na karşı mücadele edebilir miydi? Rus devletine baktığın takdirde –devlet yapılanması, gücü vesaire– Büyük Petro Petersburg kentini kurarken daha doğrusu devleti yeniden kurarken, inşa ettiği bakanlıklara, bürokrasiya baktığın takdirde bambaşka bir devlet mekanizması kurmuş. Bizim Bab-ı Ali gibi bir şey kurmamış.

Kürtlerde gerçekten yerel iktidarlarının ötesinde bir bağımsızlaşma emaresi var mıydı, gözüküyor muydu?  Elimizde bu konuda herhangi bir veri yok. Bu minvalde her zaman fikirler vardır, bazı bireyler ortaya çıkabilir. Tarih bazen sıçramalarla ilerleyebilir. Ama sıçrama da ne kadar gerilediğinize de bağlı bir şey. Hiç gerilemeden sıçramazsınız, bir sınırı vardır. Ortada bir fikir olacaktır da oradan bir sıçrama olacaktır. Dolayısıyla bütün ihtimaller elbette düşünülmüştür. Bütün bu üç şık –kabaca– düşünülmüştür. Ama sonuç olarak Hamidiye Alayları kendi bölgesinde, kendi halkı üzerinde bir baskı aracı olarak, bir yağma aracı olarak kalmıştır. Ama esas olarak da oradaki Ermeniler, Süryaniler üzerinde bir felaket olmuştur.

Bu bağlamda Sasun ve Ermeni siyasi örgütleri hakkında ne söylenebilir?

Hampartsum Boyacıyan (Dr. Murad), Kilikya milletvekilidir.  Çok uzun yıllar hapiste kalmıştır. Hapishaneden gelip milletvekili olmuştur. Bu bahsettiğimiz insanların bazıları Abdülhamit zindanlarından çıkıp gelirler. Onlar hürriyet mücahidi yani. Bu tür Sasun İsyanları hep öz savunma isyanlarıdır. Aklı başında birinin, zorda kalmadıkça kendi durumuna bakıp –sınırda olursanız sırtınızı bir yere verirsiniz– Sasun gibi Allah’ın defettiği bir yerde devlete kafa tutması için artık nefes alamaz duruma gelmiş olması lazımdır.

Bu isyanlar meselesi teker ele alındığı zaman, resmi tarih açısından garabet bir hikâyedir. Koskoca Osmanlı ordusu, Sasun’da, küçücük bir yerde isyan çıkıyor, herkes Guevara gibi olsa ne yazar yani. Dolayısıyla bu isyanları, bir öz savunmadan başka bir şey olarak telakki etmek mümkün değildir. Herkesin çoluk çocuğu var; çocuğu olan insanlar harekete en geç geçen insanlardır haklı olarak. Yaşlısı var vesaire. Fedailer öyle değildir. Taşnak Fedaileri, Sergey Neçayev’in “Devrimcinin Kateşizmi”nde olduğu gibi isimleri önemli değildir, sevdaları yoktur, ana-baba isimleri önemli değildir, her şeyiyle gider kendini vakfeder. Ama normal insanın gündelik hayatından, çoluk çocuğundan, sorumluluklarından vazgeçip de ölümü göze alıp karısının, anasının, babasının, çocuklarının yok olmasını da göze alarak silah alması için bir nedeninin olması gerektiğini her insan düşünebilir. Yerel halk direnmezse siz bir şey yapamazsınız. Dünyanın hiçbir yerinde hiç kimse dışarıdan gidip de grev çıkartmamıştır. Grevi insanlar çıkarır. Siz gider katılırsınız. İhtilaller de böyledir, Fransız İhtilali, Ekim Devrimi, Paris Komünü de böyledir, kimsenin karar vermesiyle olmamıştır. Kitleler sokağa dökülmüştür, ondan sonra siyasi örgütlenmeler bu işe nasıl dâhil olabileceklerine, nasıl yönlendirebileceklerine, zamanı nasıl kısaltabileceklerine bakmışlardır.

Bir yandan, 19. yüzyıl boyunca İstanbul’daki çevrelerde yapılan tartışmalar var. Onları nereye koyabiliriz?

Şöyle diyebiliriz. 1840’lı yıllarda başlayan 1848’den etkilenen “Ermeni aydınlanması” dediğimiz dil başta olmak üzere, halkın kullandığı gündelik dili, kültür dili haline getirme mücadelesi oldu. Okulların açılması, yurtdışına gitme, teknik eğitim Ermenilerin de kullandıkları tabirle bir kültürel Rönesans yarattı. Bu dönem zarfında Ermenilerin kendi geçmişlerine bakarak 19. yüzyılın ortasında bir kültürel dönüşüm başladı. Bu kültürel dönüşüm bir nizamnameyle taçlandı. Arkasından Osmanlı Anayasası yapıldı. Osmanlı Anayasası’na Ermeniler çok önem verdiler. Ondan sonra Doğu’daki baskılar, İstanbul’daki Ermeni çevrelerini, patrikhaneyi de sıkıştırmaya başladı. Çünkü şikâyetler geliyor, bizim başımıza bu belalar geliyor, bunlar için ne yapılması gerekir deniyor. Bu baskılar karşısında birtakım siyasi arayışlara girildi. Bu siyasi arayışlar, Ayastefanos ve Berlin Antlaşması’nda da ortaya çıkan sorunlardır ve bunların gerçekleşmesi için mücadele edildi. Bu sorun 1908’e kadar artarak devam etti.

1894-96, Abdülhamit katliamı resmi dilde “pogrom” veyahut “kısmî soykırım” diye geçer. Verilen rakamlar büyük rakamlar olduğu için telaffuz etmeyeyim. En küçüğü 100 bindir; 300 bine kadar uzanan rakamlar vardır. Bahsettiğimiz tarih ortada. Buradan da kaçkınlar oldu; yani topraklarını bırakıp evlerini bırakıp gidenler oldu. Bu can-mal güvenliği meselesi dehşetli bir şekilde devam etti. Hatta İttihatçılarla Taşnaklar arasındaki ilişkinin bu kadar yakın olmasında çeşitli nedenler vardır. Bunlardan birincisi her ikisi de Abdülhamit düşmanıdır, ona karşı muhalefet etmişlerdir. O güne kadar Ermeniler için katliam dediğiniz zaman Abdülhamit katliamı akla gelirdi. Bunun tekrarı bir problem olarak gözükürdü. Bu ihtimalin yeniden zuhur etmesi onlar için hayati bir sorun oldu. Taşnaklar da Hürriyet ve İhtilaf’ı daha padişahçı ya da saltanatçı gördükleri için bu ilişki devam etti. Altı yıl boyunca süren tartışma Ermenilere vaat edilen can güvenliğinin sağlanması ve geri dönenlerin mallarına mülklerine kavuşmaları meselesidir; yani topraklarına kavuşmaları meselesi. Nihayetinde Kürtlerin gasp ettiği topraklara kavuşması meselesi. 1914’e gelindiği zaman, savaş başlayınca, İttihat-Terakki rejimi de bu işi gargara etmiştir. Kelimenin amiyane tabiriyle sallamıştır. Halledeceğiz demişlerdir. Ermeni milletinin -Osmanlı tabiriyle- bir eyleme kalkışmayla tabiri caizse hır çıkardığı yönündeki görüşlerin bir temeli yoktur. Tabii ki her yerde militan bulursunuz. Bahsettiğiniz nüfusun ne olduğuna bakın. Yüzdeyle, bindeyle ölçerseniz o oldukça düşük bir rakamdır. 1915’te İstanbul’da tevkifat başladığı, Ermeni aydınları tevkif edildiği zaman bu adamlar teröristse siz hayatınızda böyle terörist gördünüz mü? Evinde oturuyor ve akşam Talat Paşa’yla kağıt oynuyor. Sonuna kadar bekliyor bu bir hata ve düzeltilecek diye. Kaçan kaçtı zaten. Durumu gören, fark eden insanlar, vahametin farkına varan çok az insan kaçtı tabii.

Resmi tarihin Ermeni örgütlerinin şiddet eylemlerine odaklanan bir tarih okuması var. Bunun örneklerinden biri de Abdülhamid’e yönelik suikast girişimi. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasına Saraybosna’da Arşidük Ferdinand’e yapılan suikast neden oldu derseniz zaten bu tür olaylar çok keyfi olur. Velev ki Taşnak Merkez Komitesi bu suikastı hazırladı. İki kişi arada gitti. Bunun milletle ne ilgisi var? Her yerde iki kişi bulabilirsiniz. Aynı şeyi diğer kurumlara da uygularsanız bunun anlamı vardır. Politik şiddet dersiniz. 1894-96 pogromu bir kenara atılacak. Birkaç kişi Abdülhamit’e suikast hazırlayınca bu politik şiddet olacak. Öteki saray teşrifatı öyle mi! Abdülhamit, Batı’nın gözünde de, Ermenilerin gözünde de katliam yapmış bir sultandır. Politik şiddetten bahsediyor, çaresiz denebilecek yaşlı bir insandan bahsetmiyorsunuz. Diyeceksin ki senin için bir çözüm müdür, tabii ki değildir. Tarihi kitleler yapar. Ama bu politik şiddet, “bana aittir, başkası kullanırsa problem çıkarır” diye tahlil yaparsak buna tarihte “zevzeklik” denir.

Buna benzer Ermeni hareketlerine ve Ermenilerin o dönemki varlığına dair ters taraftan ve yanlı tarih yazmaya çalışanların başvurduğu ikinci bir şey de emperyalizm söylemidir. Ermenilerin sermayeyle veya emperyal güçlerle bir şekilde birlikte hareket ettiğine dair tarih okuması kastı var. Buna nasıl sahih bir cevap vermek lazım?

Christian Rakovsky’ye döneceğiz, Balkan Marksizmi’nin babası dedik. Türkçe dâhil bütün Balkan dillerini konuşur. Osmanlı İnkılabı olduğu zaman Sosyalizm dergisine bu konuda bir yazı yazar. Osmanlı İnkılâbı’nın önündeki sorunları dile getirir. Bunlardan biri “milli mesele”dir. O kadın meselesini de dahil eder ve sosyal mesele diye devam eder.

Troçki, Balkan Harbi sırasında yazdığı bir makalede iki unsurun altını çizer. Birincisi, Jön Türkler-devlet Ermenileri kesecek, ikincisi; Batı Osmanlı’yı parçalamak istiyor. Tabii ki böyle bir sorun var Osmanlı İmparatorluğu’nun çeşitli nüfuz alanlarına bölünmesi, parçalanması için daha sonra 1916’da Fransa ve İngiltere arasında kesin olarak anlaşma olduğu gibi öncesinde de görüşme var. Herkesin kendine göre çeşitli planları vardır. Osmanlıların da Orta Asya’ya gitme planları var. Herkes plan yapıyor. İttihatçılar da mazlum değil burada Sarıkamış’a giderken. Dolayısıyla bu tür sorunlar var. Bir toplumun içinde iç sorunlar varsa diğer güçler de bu iç sorunları kullanarak kendi nüfuz alanlarını genişletmeyi düşünürler. Rusya bu açıdan çok önemli çünkü Rusya 19. yüzyılın başında Kafkasya’ya inerekten klasik olarak İran Ermenistan’ının önemli bir kısmını ele geçirir. Ve ondan sonra o coğrafyada bir nüfuz alanı oluşturmaya çalışır. Halklar hapishanesidir, burada yeriniz yok. Taşnaklar, Çar’ın naibine suikast hazırlamıştır. Hapishaneler Taşnak doluydu çünkü Taşnakların esas menşei, kalabalık olduğu yer İran ile birlikte orasıdır. İran Anayasal Devrimi’nin önemli savaşçılarından biri Ermeni’dir. Ermeniler için bu bahsettiğimiz süre zarfında bu gelgitler, geçişler devam etti. Öbür tarafta can, mal güvenliğiniz var. Irzınıza, namusunuza  saldırı yok. Ama bir halk olarak taleplerinize karşılık yok. Çerkesler için aynı şey değil 1860’tan başlayarak Rusların Kafkasya’ya girmesi onlar için bir kıyımdır.

93 harbinden sonra Kars vs. Rusların eline geçiyor, sonrasında aşiretlerin bir kısmı burada, bir kısmı orada diye benzer bir durum oluyor. Bu mesela bir cazibe merkezi haline geliyor, ama bunun karşılığı ne? Eğer bunun karşılığı toplu bir şekilde 1914’te Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman Ermeni askerler toptan Rusya tarafına geçse dedikleri doğru olurdu. Öte yandan, bakalım rakamlara…

Nasıl bir durum var?

Anadolu asker kaçağı dolu. Zaten Birinci Dünya Savaşı sonucunda şöyle bir şey var:  “Ermeniler kaçtı”. Türkler ne yaptı? O zaman onlar da hepten kaçtı. Dolayısıyla böyle bir mantık oldu. Böyle bir hikaye yok. Zaten Ermenilerin kaçanı kaçmıştı. Kaçmayan amele taburlarına alındı. Amele taburlarında katledildiler. Geri kalan, katliamda öldürülenlerin ağırlıklı kısmı kadın ve çocuktur. Göç yollarındaki fotoğraflara bakın 20 yaşında birini bulamazsınız. O amele taburlarında ölmüştür zaten. Kürtler çapulculuk yaptılar, öldürdüler, saldırdılar kestiler ya. Çoluk çocuğu, kadın ihtiyarı kestiler. Emperyalistlerden bahsederken birisi birisiyle görüşmüştür falan. Zaten Osmanlı da savaşa böyle girdi. Enver Paşa buradaki Alman elçisini ziyaret ediyor. Rusya’dan bir şey olmaz, bizimle savaşa girin diyor. Adam ikna oluyor. Savaş kısa sürer biz de masaya oturur malı götürürüz. Dolayısıyla doğru ama mesela diyelim ki bir Hınçak’ı İngiliz istihbarat servisiyle oturmuşlar vs. böyle şey yok. Bunu yapan Enver Paşa Almanlarla yapıyor. Kendi milletini kırdırıyor. Esas hikaye şu: Bu Taşnaklar günah keçisi oldu. Daha sonraki siyasi çizgileri bakımından daha sağcılaşmış milliyetçileşmişlerdir bu doğru.

Bu dediğiniz olayın olduğu süreç tam olarak ne zamana tekabül ediyor ?

Bu dediğimiz hikayeden sonra. Taşnaklar Sosyalist Enternasyonal üyesi, seksiyon, daha sonra olmayan Osmanlı seksiyonunun alt seksiyonu. Yani sosyalistseniz Troçki ile Luxemburg ile Lenin’le Kautsski’yle aynı masada oturan insanlar bunlar. Hiç kimse o zamana kadar, 1914 yılına kadar bu insanlara “emperyalizmin ajanı” dememiştir. İttihatçılar da demedi zaten. Taşnaklar son kongrelerini 1914’te savaşın arifesinde Erzurum’da yaparlar. İttihatçılar da gider derler ki “siz bizden yana Rusya’da isyan çıkartın, size özerklik verelim”. Vereceksen neden o güne kadar durdun, hakkı mı değil mi? Yalan, sahtekarlık yani. O zaman Taşnaklar bu teklifi kabul etselerdi şimdiki Erzurum, Kars vs. Ermeni özerk bölgesi mi olacaktı? Enver Paşa ya da  İttihatçıların teklif ettiğini biz söylesek bize “vatan haini” derler. Herkes vatan haini oldu ya neyse. Hiçbir şekilde Taşnaklar, 1914’e kadar ayrılmak istememişlerdir. Osmanlı içinde haklarını savunmak durumunda kalmışlardır.

Bu aslında isteseler de yapamayacaklarıyla alakalı.

Bu da tartışmalı bir konu ama şunu söyleyeyim şimdi Ermenistan dediğiniz coğrafya belirsizliğinin ötesinde tüm Ermenileri kapsamıyor. Tabii coğrafya değişen bir şeydir. Şimdi kalkıp kimlerden beri babamın nesiydi demek saçma sapan şeylerdir. Şimdi İstanbul genel bir merkez, kültürel merkez burası. Trabzon’da, İzmir’de ciddi nüfuslardan bahsediyoruz; matbaaları vs. var. Dolaysıyla böyle bir talepte bulunduğunuz takdirde belli bir coğrafyanın özerkliğini isteyebilirsiniz. Ama eğer geniş bir alandaysanız, toprağa ilişkin bir talebiniz olmaz. Toprak dışı talebiniz, özerklik talebiniz vs. olur. Bu bir güvenlik ve toprak meselesidir, bunun çözülmesi lazım. Olur muydu, olmaz mıydı? Ben tekrar ediyorum Taşnaklar son ana kadar böyle bir ayrılık peşinde olmadılar. Krikor Zohrab’ın adadaki evinde eski Ermeni mebusları “katliam olur mu, olmaz mı?” diye anket yapıyorlar. Olur diyorlar ama bekledikleri Abdülhamid katliamları kadar, pogrom kadar bir hikaye. Bekliyorlar.

Ne zaman oluyor bu?

1914 yazı işte ondan sonra kış geliyor.

1915’e gelindiğinde Ermeniler nasıl bu kadar hazırlıksızlar? Neden direniş yok? Nasıl yok?

1908-14 döneminde Patrikhane’de bir dönem Taşnaklar’ın, ondan sonra Bab-ı Ali baskınından önce Hınçaklar’ın etkisi artar. Siyaset geri çekilince ruhbanın etkisi öne çıkar. Bu entelijansiyanın hayat tarzı, kırsal kesimdeki insanlardan uzak, orada beraber yiyip içiyorlar. Tabii ki başka sorunlarla da ilgileniyorlar. 1908 meclis zabıtları Türkçe basılmıştır. Onlara baktığınızda mesela Zohrab’ın sadece Ermeni meselesinden bahsetmediğini görürsünüz. Onunla beraber bir işçi bloku var, sol blok var mecliste. 65’te TİP grubu kurulmadan önce tek işçi bloğu odur. Bunlar milliyetçi! Külahıma yuttur, TİP daha milliyetçi. İttihatçılardan bir farkı yoktur zaten Ermeni meselesini açıklamakta.

Taşnaklar bu meselenin çözülebileceğine inanmışlardı, benzer insanlardı, yakın ilişkileri vardı. Hınçaklar mesafeli davranmışlardı.  Selanik Sosyalist Federasyonu gibi Hınçaklar da 1912 seçimlerine Hürriyet ve İtilaf ile girerler. Bu konuda ikilem vardır. Bu meseleyi İttihat Terakki’nin çözmesi konusunda beklentileri olanlar varken diğer taraftan bunlar sorunu çözmez aksine daha beter yaparlar diyenler vardır. Bir iddiaya göre 1910 son Selanik Kongresi’nden sonra İttihatçılar milliyetçi bir proje peşindedir.

Ermeni siyasi örgütleri için halkı örgütlemek tarihsel olarak çok da kolay bir hikaye değildir. Büyük miktarda kırsal bir kesim ve bir toplumun yaklaşık %15 civarı kadarsınız. Katliam önlenemeyecekti ama hiç olmazsa bir özsavunma geliştirilmeye çalışılabilirdi. Bunu örgütleme kapasitesine sahip değillerdi, öyle bir ufukları da yoktu. Benzer bir sorun Yahudi soykırımı için de vardır. Birinci Dünya Savaşı olmasaydı bu mesele bu şekilde olmayabilirdi. Birinci Dünya Savaşı, Rosa Luxemburg’un “ya sosyalizm ya barbarlık” dediği bir ikilemle karşı karşıya bıraktı insanlığı. Sosyalizm belki Ekim Devrimi’yle başkalarının ihtimal alanına girdi ama barbarlık da büyük miktarda Ermenilerin başına geldi. Dolayısıyla o güne kadar o kadar kapsamlı bir felaketle insanlık yüz yüze gelmemişti. Ne kadar tasarlarsanız tasarlayın bu kadar feci bir şeyi tahayyül etmeniz mümkün değil.

Çünkü daha öncesinde insanlık tarihinde böyle korkunç bir şey yaşanmamış, böyle bir gerçeklik de var.

Biraz önce dediğim gibi onların da düşündükleri bir tür pogrom yani 1894-96 gibi bir şey. Yani İstanbul sokaklarında sopalarla Ermenilerin kafalarının ezilmesi gibi bir şey. Tamam olabilir, 100 bin ya da 200 bin insan öldürülebilir ama soykırıma varacak bir şeyi beklemiyorlardı. Soykırım, birileri dese de demese de çıplak gerçek şu: bir halk yaşadığı topraklardan resmen kazınıyor. Yani yarattığı tüm birikimle, kanlı canlı bir halk kazınıyor. Böyle bir şey kimsenin aklından bile geçmez çünkü o zamana kadar vaki olan bir şey değil. Sonuna kadar da tabii insan fecaati yakıştırmıyor, yoksa 1914’de Ağustos ayında Erzurum’da konferans yapılırken (Taşnak) alınan  karar şu: Herkes bulunduğu ülkenin ordusuna katılacak yani Rus olan Rus ordusuna, Osmanlı olan Osmanlı ordusuna katılacak.

Bu zaten aslına belirleyen temel şeylerden bir tanesi değil midir?

Zaten bunu dediği anda, mesele İttihatçılar “bunu böyle yapın” derken “yapmazsanız” ne olacağıdır; “bizden taraf savaşa girin, öbür tarafta Ruslara karşı isyan çıkartın” dediğiniz takdirde yapmazsanız “biz bir şey yapacağız” demektir.

Bir de Meşrutiyet’in ilanı ile başlayan siyasi karmaşa ortamı ve Adana Katliamı mevzusu var. İttihat ve Terakki’nin bu konudaki tutumu hakkında neler söylenebilir?

Henüz daha 31 Mart olmuş, İttihat Terakki 1908’den sonra her şeyi kontrol etmiş durumda değil. Daha sonra kontrol edecek. Bahanesi var. Ermeni katliamının Talat Paşa’nın telgrafında planlanan bir hikaye olmadığını biliyoruz. Toplum buna meyyal, toplumun geçmişinde var bu hikaye. Dolayısıyla geçmişe dönüp baktığımız takdirde “eskiden biz halklar kardeş gibi yaşıyorduk” durumu yok. Her halk zaten kendi içinde, kardeş gibi yaşamıyorduk ki. Halklar neden kardeş gibi yaşasınlar? O ileride belli bir tasavvur etrafında verilecek mücadelenin ürünü olabilecek bir hikâye. Sanki Türkler kendi içinde eşit, adil bir şekilde yaşıyorlardı. Kendi içinde eşit, adil, özgür bir şekilde kardeş gibi yaşamadan başka bir halkla nasıl kardeşçe yaşasın.

Tam bu değinmenizde aslında 1915 ekseninde durduğumuzda Kürtlerin soykırım sürecindeki rolünü nasıl tanımlayabiliriz ?

Tabii dediğimiz süreçte şunu görüyoruz merkezden bağımsız olarak, Kürt emirliklerinden başlayarak yerel iktidarda zorba aşiretler var. Tabiî ki her ilkel toplum çok barbardır anlamında bir şey söylemiyorum. Ama bu aşiret sistemi kendi içinde çok hiyerarşik bir yapılanma barındırıyor. Dolayısıyla Osmanlı merkezinden bağımsız olan Kürt aşiret reislerinin –dini itikatları da sağlamdır bunların, sonuçta Hristiyan bir kavimle karşı karşıya kalıyorsun ve bu açıdan ideolojik tahkimatı da sağlamdır– bir oyuna geldiklerini söylemek abes bir şeydir. Ne 19. yüzyıl boyunca ne II. Abdülhamid döneminde ne de İttihat Terakki döneminde aldatıldık ve terk edildik.

O zaman Kürtlerin yaptığı işbirlikçilik midir ?

İşbirlikçilik değil daha da kötü bir şey diyorum. Merkezden bağımsız bir şekilde Ermeni meselesinden ziyade çünkü Süryani katliamında bu çok açıktır. Süryaniler için dediğim şeylerin hiçbiri baki değildir; ne ayrılıkçı örgüt vardır ne emperyalizme dair bir şey vardır. Sonradan Ermeniler için uygun görülen argümanlar Süryaniler için geçerli değil. Süryanilere ne oldu? Süryanileri “fisebilillah, pir aşkına” Kürtler temizlemiştir. Bunun aksini söyleyecek hiç kimse olmamalıdır. Dolayısıyla işbirlikçilikten daha ziyade bir şeydir. Çünkü bu kısmi egemenlik alanına sahip bir ortaktan sözediyoruz. Kendisini öyle görüyor.

Tehlikeli olan bu zihniyetin bugüne kadar devamı da olabilir çünkü biz Türk, Kürt, Ermeni derken sonunda tarihi somut insanların tarihi olmaktan çıkarıp kimliklerle ifade etmeye başlıyoruz. Bizler tarihi anlatmaya Malazgirt’ten başlıyoruz. Malazgirt’te Ermeniler de var, herkes var. Birincisi, Malazgirt Ermeni ismi. İkincisi bu binli yıllarda Anadolu’da Araplar var ondan önce haçlılar gitmiş ondan sonra kimin kimle nasıl ittifaklar kurduğunu anlatmak eğelenceli olabilir. Tarih üstü bir ittifak yok, ben size Selçukluların haçlılarla ittifakını anlatırım sonra ne yaparsınız? Herkes birbiriyle ittifak kuruyor yoksa böyle Kuran ayetiymiş gibisine şu kavimle şu kavim neden ittifak yapsın. Bir kavim kendi içinde ittifak yapmıyor zaten. Kendi içinde çatışmalar var. Köylü isyanları var, Bizans’ta da var. Vergi isyanları oluyor. Neden bir Kürt ile Türk, Türklerin kendi içindeki savaşlarında taraf tutsun? Şah İsmail Türk müydü değil miydi? Yavuz Selim, Türk müydü değil miydi? O öyleydi, bu böyleydi. Biz bunu tarihsel olarak açıklayacaksak bir egemenlik ilişkisi olarak açıklayacaksak, iki iktidar arasındaki savaşı açıklayacaksak ne ala, ama “biz Türklerle beraberdik” hikayesiyle masal bile anlıtalamaz. Türk, Türk ile beraber değildi. Böyle bir şey başka nerede var? Yakın tarihe geldiğimizde, “Çanakkale’de Kürtler de vardı” diyorlar. Çanakkale’de Ermeniler de vardı. Kürtler ve Ermeniler Çanakkale’ye Kürt ve Ermeni olarak mı gittiler? Osmanlı olarak gittiler. Bilmiyorum böyle bir Kürt var mı; “ben Çanakkale’de savaşırsam Kürt halkının geleceğini kurtarırım” diyen.

Bu günden baktığımızda Kürtler, Kürt hareketi soykırımla nasıl yüzleşmeli? Soykırımı tanımak soykırımla yüzleşmek için yeterli midir ?

Soru güzel ben de bunu bu yakınlarda yeniden düşünüyorum.  Provokatif bir soru sorabilir miyim ?

Tabii ki.

Şu anda Kürt hareketi, Ermeni soykırımını reddederekten “bana soykırım yapıldı” diyebilir mi? Kaldı ki, Kürtlere soykırım yapılmamıştır. Olmayan bir soykırımı, soykırım olarak gösterip de Ermeni soykırımını kabul etmediğiniz zaman dünyada dolaşamazsınız.

Öcalan şöyle bir şey kuruyor; Ermenilere gerçekten bir soykırım yapıldı; Kürtlere de kültürel, siyasi ve toplumsal bir soykırım yapıldı.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda, dünyada en cefakar halkın Kürt olduğunu söyler. Halbuki Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeniler, İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudiler ve Çingenelerdir. Şimdi, birincisi, bu mağduriyet skalasını kurup da başına kendi milletini koyduğun taktirde bu işin içinden çıkamazsın. İkincisi, soykırım meselesini tanımak demek resmi görmek değildir. Filmi göreceksiniz. Şunu söylüyorsanız soykırımı tanımanızın hiçbir anlamı yoktur: “Ermeni katliamının baş müsebbibi, esas nedeni Ermeni milliyetçi harekettir” dediğiniz zaman sizin bir ezilen ulus olaraktan bütün halk taleplerinizi hâk ile yeksan edersiniz. Bu hakikaten demek ki “müstahaktılar”. Baş sebebi Ermeni milliyetçi hareketiyse ki söylediğim tarihte Ermeni milliyetçi hareketi diye adı anılan iki örgüt, şu andaki var olan Kürt ulusal hareketinden daha solcudur. Lafzı olarak değil yani. Olmazsa bana değil Lenin’e sorsunlar. Çok meraklılarsa orada duruyor, Lenin’in eserlerinde “Ermeni Devrimci Hareketi” diye geçen Taşnak örgütüdür. Şimdi soykırımı tanımak demek ağlamak demek değildir. Onu liberaller de yapıyor. Onu Ermeni milliyetçileri de yapıyor. Şimdi tarihe herkes kendi tasavvur ettiği gelecek ile bağlantılı olarak bakar. Eğer gerçekten biz insanlığın bu tür felaketlerden uzak, adil, eşit ve özgür bir şekilde yaşamasını tasavvur ediyorsak; bu sebepler vaka kadar önemlidir. “Ermeni milliyetçileri” diyorsanız soykırım demeseniz de olur çünkü senin gerekçen İttihatçıların gerekçesidir. Bir tutarlılık var. Abdullah Öcalan, Avrupa İnsan Mahkemesi’ne verdiği savunmasının kitaplaştırılan beşinci cildinde 1919-1922 dönemi için bir tür cennet tarifi yapar. İşte Kürtlerin varlığı kabul ediliyordu, demokratikti, bize özerklik verilecekti, antiemperyalistti  vs. ibarelere baktığınız takdirde, ben bunlardan hiçbirinin doğru olduğu kanısında değilim. Anti emperyalist değildi, demokrat değildi. Bütün bunlar ciddi şeylerdir. O toplumsal ve tarihsel zemin oradaki halkların katliamı üzerine oturmuştur. Her bakımından yanlış bir hikaye. Ama eğer bugün kalkıp Türkiye’yi büyüteceğiz –eğer özne Türkiye ise– bizim bahsettiğimiz tahayyül ile bir ilişkisi olmaz zaten. Bu hikayeyi başka bağlamlarda tartışıyoruz demektir bu. Şimdi soykırım, herhangi bir soykırım, ve hatta insanlığın soykırım ile sınırlı olmayan, başına gelen belli başlı felaketler, içlerinde irili ufaklı başka felaketleri de barındırdığı için önemlidir. Bunları anlar ve bunlara karşı nasıl mücadele edeceğimizi bilirsek o zaman dediğimiz türden bir gelecek inşa etme şansımız olabilir. Onun için çok önemlidir. Enzo Traverso’nun Marksistler ve Yahudi Meselesi kitabının alt başlığı aslında bir anlaşmazlık tarihidir, yanlış anlama tarihidir. Marksistler de Yahudi meselesini uzun süre anlamamışlardır çünkü Marksizm de sosyalizm de mücadele için kendisini geliştiren bir düşüncedir. O ilk evrede, 19’un ikinci yarısında, o sorunu kavrayamamışlardır. Kabaca bizim anlayışımızda sosyalizm bu işi çözer, önce birlikte olalım vs. Bizdekinden farklı olarak unutmayalım, Yiddiş dili Rusça’dan önce Marks’ın yazılarının çevrildiği dildir.  Yahudi işçi örgütü Bund’un kuruluş tarihi, Rus İşçi Partisi’nden öncedir. Proleter bir halktan bahsediyoruz. Benzer bir durum Ermeniler için de geçerlidir. Kafkaslardaki Ermeni Spesifistler, proleter millett diye görürler Ermenileri. Bir avucu hariç geri kalanı yoksuldur. Tarumar olmuş bir halk. Şimdi, bu tartışma Kürtler açısından tarihsiz bir tartışmadır. Ama şart da değildir. Ne istediklerine bağlı. Gerçekten Türkiye ile birlikte Kürtler ve Türkler olarak daha büyük olmak istiyorlarsa böyle bir tartışmaya ihtiyaçları yok zaten. Müzakere süreci için elzem bir tartışma da değil bu. Başka bir şey için elzem. Onun da öznesi yok zaten.

Biraz açar mısınız bunu?

Benim öznesi yok dediğim, başka bir türlü dünyayı inşa edecek güçler Türkiye’de yeterli değil. Beğendiğimiz, beğenmediğimiz bütün sosyalistleri toplasan yüzde bir civarında. Demek ki bunun öznesi yok. Eğer kültürel özerklik, muhtariyet, eski köy isimlerinin verilmesi ya da polis teşkilatının belediyelere bağlanması vs. hatta vergilerin yerelde toplanması gibi kısmen Almanya eyalet sistemi kısmen Amerika’daki eyalet sisteminde varolan maddelerse mesele… Toplum ve Kuram dergisinde Gültan Kışanak’la yapılan bir görüşmede, Demokratik Özerklik’in karşılığı olarak gösterilen Almanya’daki eyalet sistemi gibi bir şeydi. Bunlar için, hatta asgari ücreti arttırmak için veyahut Kürdistan’ın gelirini arttırmak için de soykırım meselesini tanımaya gerek yok. Fransa da hâlâ Cezayir’de yediği haltları kabul etmiyor. Ama sosyalistler hâlâ Cezayir’deki sorunlarla cebelleşiyorlar. Günah çıkarmak için değil. Çünkü her an benzer bir şey olabilir; tarih geçmişte kalan bir şey değildir. Mesela Fransa Orta Afrika’ya girdi. Dolayısıyla hâlâ sıcak bir mesele. Bunlar canlı tartışmalar. Bu sınırda bir talebiniz varsa bu pazarlık için, “birlikte olursak”, “biz zaten eskiden Malazgirt’te beraberdik” demek için soykırım meselesini tartışmak lükstür. Lobiler meselesi de buna bağlı bir şeydir. Bu lobi meselesiyle en acı bir şekilde mücadele eden Hrant Dink’tir. Hrant Dink gibi burada Ermeni olmaktan dolayı katledilen birinin bu topraklardan giden Ermenilere  yaptıklarının yanlış olduğunu söylemesi herhalde kolay bir şey değildi. Ama başka bir şey vardı.  Hrant Dink, hiçbir zaman bu lobilerinin dertlerini eleştirmedi. Yöntemlerini eleştirdi.

Mesela bir anket yaparsan, yüzdeye vursan Türk sanat müziğini Ermeniler, Türklerden daha iyi bilir.  David Barsamian diye Tarık Ali’li Chomsky’li kitapları olan, Türkçe’ye de çevrilen bir arkadaşımız var. Türkiye’ye de gelmişliği vardır. Onun bir makalesinde ilginç bir şey var. Bu lobiciler ne yapıyorlar? Amerika Birleşik Devletleri’nde başkan adaylarının veya devlet başkanının yemeğine katılıyorlar, bilmem kaç bin dolar para veriyorlar. O acaba 24 Nisan’da bu kelimeyi kullanacak mı diye. Barsamian, o yazısında, “burada bu kadar Afrikalı var, Afro-Amerikan, Latin, yerli, göçmen var; gidin derdinizi onlara anlatın” diyor. Yani aslında o da bir lobi faaliyetidir. Kürtler lobi faaliyeti yapıyor mu yapmıyor mu? Tabii Kürt ulusal hareketi de lobi faaliyeti yürütüyor. Yapmalı mı? Bize uygun düşer mi?  Biz Barsamian’ın dediğinden yanayız tabii ki. Bir sorunun varsa, benzer ezilmişliklere veyahut benzer formda olan insanlara, onu hakikaten anlayabilecek olan, kendi tarihinde kendi geçmişinde de bu tür acılar yaşayanlara ve onu anlamlandırabilecek olanlara anlat. Amerikan devlet başkanına ne diye anlatıyorsun? Anlatsan ne olur, anlatmasan ne olur. Zaten anlayamaz. Her seferinde pazarlık konusu haline getirirler çünkü onun çıkarı da neyi gerektiriyorsa onu yapacak sonunda.  Ötekinin hayatıyla örtüşecek bir tarzın olmalı. Yani bir yerli ile otursan bunu  konuşsan,  derdini giderebilirsin, sözünü çoğaltabilirsin. Dolayısıyla bu lobi meselesi de ucuz, komplo teorilerini besleyen bir şey aslında. Uluslararası güç ilişkileri, kamplar vs. üzerinden düşünüyoruz. Aşağıdan tarih daha farklı bir şeydir. Bütün bu yukarıdaki olup bitenlere uluslararası pazarlıklara, güç ilişkilerine, çatışmalara da verdiği pay, aşağıdakinin hayatından çok çok daha azdır çünkü tarihi insanlar yapıyor. Kitleler yapıyor.

Buradaki literatür tartışmasına baktığın taktirde, Kürt hareketi bu konuya çok sonra girmiştir.  Elimde bir döküm yok, kronolojik bir şey yapacak halim yok ama izleyebildiğim kadarıyla büyük miktarda anlatılara dayanan bir tarih vardı. Folklorik hikaye vardı. Kürt ulusal hareketi siyasal olarak bir yere varmış durumda yani reel bir gücü var. Ama bununla kıyaslayıp baktığında bu tarih anlayışı çok çelişkili. Ondan önce Türkçe’de yazılmış olan bu meseleye dair bir dizi husus var. Yoksa tabii ki bazı belediyelerde de olsa vs. Ermenice dersler verilmesi, bazı kiliselerin restorasyonunun yapılması önemli. Daha fazla şeye ihtiyaç var ama başka bir şey daha var burada. Neden belki daha tepkisel olmak durumunda kalıyoruz? Sen ezilen konumundaysan ve hak talep ediyorsan tarihte kaybolmuş olsa da –gördüğünüz gibi hiçbir şey kaybolmuyor aslında çünkü tarih devam ediyor– başka bir hak talebinde bulunmuş olana başka bir hassasiyetle yaklaşman lazım. O hassasiyeti göstermiyorsan senin inandırıcılığın olmaz. “Ben ötekinden daha fazla şey yapıyorum”. Öyle bir hakkın yok bir defa. Daha radikal olmak durumundasın. Yoksa tabii ki birçok insan, sadece Kürt ulusal hareketinden değil, bir kısım Türk sosyalisti de artık bu sorunu yazıyor, çiziyor. Biz de Türkler derken herhalde onları kastetmiyoruz zaten. Burada her zamanki gibi parantez açmak gerekir. Muhakkak ki resmi ideolojiyi savunanları kastediyoruz.

 

 

Birlikte Yaşayamama Meselesi Üzerine Birkaç Söz
Toplum ve Kuram

En basit tanımıyla birlikte ya da bir arada yaşamak, ortak bir zaman ve mekȃn paylaşımını gerektirir. Farklı toplumların aynı ulus-devlet sınırları içerisinde yaşıyor olmaları demek, aynı zamanı ve mekȃnı paylaştıkları, aynı siyaset ve hukuk rejimine tȃbi oldukları anlamına gelmemektedir. Birlikte yaşayamama meselesini belirli bir ulus-devletin sınırları dahilinde teşhis etmek demek, en basit çıkarsama yöntemine göre toplumlar arasındaki farklılıkların siyasi-toplumsal bir çatışma ürettiği gerçeğine işaret etmektedir. Bu yüzden, etnik-ulusal mahiyete sahip olan Kürt meselesinin siyasi-toplumsal-territoryal damarını reddetmek amacıyla onyıllardır ikame edilen ve sadece ahlȃki kalıplar üzerinden şekillenerek siyaset üretemiyor olmanın bir ifadesi haline gelen sığ kardeşlik söylemlerinin birlikte yaşayamama meselesine yalnız başına bir çözüm umudu olmayacağı hakikatinin idrak edilmesi gerekmektedir. ((Egemenler tarafından benzer bir kardeşlik söyleminin milyonlarca Ermeni’nin Anadolu topraklarından elemine edilmesi öncesi süreç için nostaljik olarak kullandığına da bu noktaya paralel bir düzlemde dikkat çekmek elzemdir.))  Meseleyi oluşturan esas damarları görünmez kılabilmek amacıyla kardeşlik söylemlerini laik veya İslami bir çizgiye referansla kullanan egemen elitlerin, örgütsüzleştirilen ve hizaya çekilen toplumlara bir yandan terörizm söylemine içkin ırkçı nutuklar çekerken diğer yandan da kardeşlik diskuruna yaslanarak söz söylüyor olmaları arasındaki çelişkiyi gözden kaçırmamak gerekmektedir. Ayrıca, egemen elitlerin ağzında sakızlanan kardeşlik söylemi, elitlerin siyasetin akışını belirlemesine karşı duran ve  toplumsal adalet istemiyle, hakikatlerle kurulacak bir kardeşlik siyasetine toplumları davet eden güçlerin emeklerini de boşa çıkarma işlevi görmektedir. Bu hali ile meseleyi ebedi bir çözümsüzlüğe terk eden ve sorunların durmaksızın yeniden üretilmesinin önünü açan egemen siyasi hattın külliyen reddedilmediği bir siyasi iklimde, birlikte yaşama projeleri üzerine tartışmanın gerçekçi bir tarafı yoktur.

Başta Kürtlük olmak üzere, Türklük dışındaki diğer etnik-ulusal kimliklerin tarihsel olarak yok sayılmışlığının kemikleştiği Türkiye’de; redderek ve tahakküm altına alarak asimile etme siyasetinin Kemalist modernizasyon projesine içkin bir şekilde vücuda gelmesi yüzünden, toplumların ulus-devlet kurulduğundan bu yana kendi rızalarıyla kurmadıkları bir zorunlu birliktelik rejimine maruz bırakıldıklarını söylemek yanlış olmaz. Bu hegemonik birliktelik zorlamaları, Kürtlerin karşı-hegemonya mücadelesinin varlığından ötürü meselenin yakıcılığını soğuramıyor olsa da, Türkiye’deki tüm siyasi-ekonomik ve toplumsal yapılara zerk edilmiş etnik-ulusal hiyerarşiyi dinamik bir biçimde yeniden üretmektedir. Kȗrdi olanın ulusal-sınıfsal-cinsiyetçi hiyerarşide diplere mahkum edildiği hakikatini görünmez kılmayı şiar edinmiş liberal hegemonik projelere yedeklenmek yerine, en öncelikli olarak meselenin hakiki mahiyetinin kabulü gereklidir. Ancak be ancak, bu minval izlenirse, Türk devletinin Kȗrdi karşı-hegemonya ile savaşımında çekirdekte duran ve toplumsal hareketlerin meşru taleplerini görünmez kılmaya ayarlı terörizm söylemlerinin terk olunmasıyla birlikte sıhhatli bir tartışma olasılığı doğurmak mümkün olacaktır. Aksi halde, liberal çevrelerde giderek popülerlik kazanmakta olan, meselenin tarihselliğini ve çok boyutlu yakıcılığını dar milliyetçilik tartışmalarına sıkıştıran ve çözüm olasılığını Kürt hareketinin iradi eylemlerinden ödün vermesine endeksleyen naif ve ham projelerin zımni şekilde kabulü söz konusu olacaktır.

Hakim ulus ideolojisiyle şekillenmiş dünyadaki çoğu ulus-devlet pratiğinin benzer zorunlu birliktelik rejimleri ürettiği gerçeği bir yana dursun, Türkiye’deki tekleştirme ve aynılaştırma pratiklerinin güncel olarak sabitlenmiş başarısızlığının egemenler cenahında bir asıra yaklaşan katılık halini çatırdattığı bir süreçten geçmekteyiz. Lȃkin artık ayan beyan görünür olan bu çatlağın Türkiye’de siyasetin içinde aktığı zemini esaslı bir değişime sürüklemekten ziyade Türkiye’deki etnik-ulusal hiyerarşiyi yok sayan mütereddit liberal projelerle kapatılmaya çalışılması demek; her ne kadar insani kayıpların önünü alamıyor olsa da, kendi içerisinde işleyiş dinamikleri olan ucu açık politik şiddet sarmalını kontrol edilemez bir noktaya sürüklemesi de olasılıklar dahilindedir. Meselenin ağrılığını taşıyamayacağı yalnızca birkaç içerisinde netleşen, egemenlerin icazetine dayalı kültürel alan açılımı denemesinin başarısızlığından çıkarılacak yegane ders bir meseleye yöne verme kudretinde olan aktörlerle sistematik bir diyalog kurulması gerektiğidir. Bu yüzden, henüz meselenin en azından bir tarafındaki aktör onurlu barış çığlıkları atıyorken, farklı halkların iradi kararları doğrultusunda birlikte yaşamasını mümkün kılacak bir siyasi-toplumsal rejim tesis etmenin yolları üzerine ciddiyetle tartışmak elzem bir hal almaktadır.

Halkların onurlu şekilde yaşayabilecekleri bir rejim kurma fikrinin gerçekleşmesinin birtakım temel belirleyenleri olduğundan hareket edilecek olursa, bu tarihsel belirleyenlerden en önemlisi, Kürt meselesinin varlık sebebinin Kürtlüğün ulus-devletsizliğinden ve Türk kimliğinin ulus-devlet inşası sürecinde içinde kurulduğu sorunlu ilişkiden türediğinin kabulüdür. Diğer önemli belirleyen ise 1990’lı yıllarda onbinlerce insanın ölümü ve 1 milyonu aşan sayıda Kürt’ün zorunlu olarak göç ettirilmesi ile sonuçlanan bir savaş yaşandığı hakikatinin idrakıdır. Bu idrakın barış doğurma olasılığı ise tarafların savaş sürecinde yaşananların sorumluluğundan kaçmak yerine, yaptıklarıyla yüzleşecekleri bir zeminde buluşmaları ile söz konusu olabilir. Lakin daha da önemlisi, Kürt hareketine karşı mücadele edebilmek adına devlet cenahında 90’lar boyunca söylenen ve hala devam ettirilen ideolojik manipülasyonlarla Türk toplumu nezdinde yarattığı mobilizasyonun karakterinde bulunan ırkçı eğilimlerin renginin koyulaşmaması için savaş sürecinde neler olup bittiğinin ivedi olarak açığa çıkarılması gerekmektedir. Türkiye’de halkların birlikte ve etnik-ulusal hiyerarşi olmadan yaşamasını mümkün kılacak güncel belirleyen ise -şiddeti ve sürekliliği zaman zaman değişiyor olsa da- onyıllardır sürmekte olan savaşı yeniden üreten ve yeni çatışma çemberlerini tetikleyen dinamiklerin bertaraf edilmesidir.

Çatışmaların durması ile “çözüm” sürecine girilmesi olasılığı birbirlerine göbekten bağlıyken, asla unutulmaması gereken diğer bir nokta ise savaşın sürmesiyle birlikte geri dönülmesi imkansız zihinsel kopuşların da tetiklenmekte olduğudur. Kendileri doğmadan önce başlamış bir savaşın parçası olan yeni nesillerin birlikte yaşama fikrini kökünden reddettiği bir konjonktüre gebe kalındığı gerçeğini görmezden gelmenin yegane tercümesi, zorunlu göçlerle aynı mekana sıkıştırılan halkların çatışma olasılığına göz yumulduğu gerçeğidir. Bir yandan resmi propandayla beslenen ve terörizm söylemine içkin şekilde vücuda gelen ırkçılık dalgaları sonucu agresifleşen milyonlar dururken diğer yandan da Türkiye’deki etnik-ulusal hiyerarşinin ürettiği dinamiklere karşı gelişen tepkisel milliyetçilikle kavrulmaya başlayan Kürt toplumu bulunmaktadır. Birlikte yaşama tartışmasını külliyen anlamsız kılacak geri dönüşü imkansız bir sürecin önünü almak ise toplumların bir nebze de olsa soluk almasını sağlayacak ilk adım olan silahların susması niyetlerine askeri operasyonsuz karşılıklar bulmakla mümkün olabilir.

Not: Dergimizin “Birlikte Yaşa(yama)mak” dosya konulu üçüncü sayısında yazdığımız giriş yazısından bir bölümdür. Sayının tamamına ulaşmak için: http://zanenstitu.org/birlikte-yasayamamak/

 

,

Dil Öğretiminde Ders Materyali Geliştirme ve Üretme

Zan Enstitüsü 2014 Bahar Seminerleri: 

DİL ÖĞRETİMİNDE DERS MATERYALİ GELİŞTİRME VE ÜRETME

Dersin Moderatörü: M. Şerif Derince

Başlama Tarihi: 14 Mart 2014

Gün ve Saat: Her Cuma, 18:30-20:30 arası

Yer: Zan Enstitüsü/Toplum ve Kuram Dergisi, İstiklal Caddesi No: 116 Danışman Geçidi Han Çıkmazı Sokak No: 1 Beyoğlu / İSTANBUL

Dersin Amacı ve İçeriği

Dil öğretiminin önemli parçalarından bir tanesi ders materyalidir. Türkiye bağlamında Kürtçe, Ermenice ve Lazca gibi, egemen olmayan dillerin öğretimi için egemen dillerle karşılaştırıldığında sınırlı sayıda materyal bulunmakta ve var olan materyallerin genelde farklı öğrenci profilleri düşünülerek hazırlanamadığı veya bu konuda bazı sıkıntılar yaşandığı gözlemlenmektedir. Üniversitelerin dil eğitimi bölümlerinde ders materyalleri geliştirme üzerine var olan çok az ders ise İngilizce öğretimini esas almaktadır. Uzun süre yasaklı kalmış veya görünmez kılınmış Kürtçe, Ermenice ve Lazca gibi dillerin öğretiminde kullanılmak üzere materyal geliştirme bir dizi siyasi, ekonomik ve teknik güçlüklerden dolayı yeterince gelişememiştir. Çalıştaylar şeklinde düzenlenecek bu seminerin amacı böyle bir açığın kapanmasına yönelik bir adım atmaktır. Seminer kapsamında Kürtçe (Kurmanci ve Zazaki), Ermenice ve Lazca gibi egemen olmayan diller esas alınarak dil öğretiminde materyal geliştirme ve üretmeye dair teorik yaklaşımlar tartışılacak, ilgili dillerde var olan öğretim materyalerinin eleştirel değerlendirilmesi yapılacak ve bunlara paralel olarak yeni ders materyallerinin üretimi için uygun zemin hazırlanacaktır.

Katılımcılar

Seminere, Kurmanci ve Zazaki, Ermenice ve Lazca gibi dillerin öğretmenliğini yapan ve/veya bu dillerin birinde ders materyalleri geliştirme ile ilgilenen, bu alanda kendisini geliştirmek ve ileride bu konularda eğitimler vermek isteyen arkadaşların katılması beklenmektedir.

Yöntem

Seminer boyunca her hafta belli okumalar yapılacak, var olan materyallerin o haftaki temaya göre değerlendirilmesi yapılacak ve ilgili temaya göre nasıl materyal hazırlanması gerektiği tartışılacaktır.

Değerkendirme

Mart’ın ikinci haftası başlaması planlanan seminerler, Haziran’ın ilk haftasına kadar devam edecektir. Seminerler sonunda, katılımcılardan materyal geliştirmeyle ilgili kendi seçtikleri bir konu ve sorunsal etrafında bir makale yazmaları beklenmektedir. Bu makalelerden yola çıkarak Haziran ayında bir sempozyum yapılacak, makalelerde ele alınan tartışmalar sunulacaktır.

Program ve Okuma Listesi

Tarih Tema Okuma
14 Mart Eğitim yaklaşımları ve materyal geliştirmeye aktarımlarıEleştirel Pedagoji Eğitim YaklaşımlarıBrian Tomlinson (2012), Materials development for language learning and teaching.Nasser Rashidi (2011). A Model for EFL Materials Development within the Framework of Critical Pedagogy (CP)
21 Mart Dil öğretiminde Kuralcı ve Betimleyici yaklaşımlar ve Dil Öğretim Metotları Wilga M. Rivers, Language Teaching Methods, sayfa 25-62 arası, Teaching Foreign-Language Skills kitabı içinde
28 Mart Materyal geliştirmede yaklaşımlarFarklı ihtiyaçlara göre syllabus geliştirme Jo McDonough, Christopher Shaw ve Hitomi Masuhara (2003), The Framework of Materials and Methods (sayfa 3-17  arası) ve Current Approaches to Materials and Methods (sayfa 17-49 arası)
18 Nisan Materyal türleri, otantik ve otantik olmayan materyaller, alternatif materyallerMateryal geliştirmede görsel kullanım Alex Gilmore (2004). A comparision of textbooks and authentic materials.Pakkan (1997), Language teaching materials in ELT (1-31)Hutchinson ve Waters (1987), the Syllabus (sayfa 80-95 arası)
25 Nisan Dört beceri (konuşma, dinleme, okuma ve yazma) hesaba katılarak materyal geliştirme Jo McDonough, Christopher Shaw ve Hitomi Masuhara (2003), Teaching Language Skills. (sayfa 107-223 arası)
2 Mayıs Dil materyali olarak şarkılar, şarkı sözleri, şiir, video, resim ve fotoğraf kullanımı Marianne Celce-Murcia ve Sharon Hilles (1988) Techniques and resources in teaching grammer (sayfa 73-86 arası ve 116-131 arası ve 149-169 arası)Edie Garvie (1990), The Story Kit (8 sayfa)
9 Mayıs Dil materyali olarak teknoloji kullanımı; internet ve sosyal medya Jo McDonough, Christopher Shaw ve Hitomi Masuhara (2003), Technology in ELT (sayfa 79-105 arası)
16 Mayıs Dil öğretiminde gramer ve çeviri Jim Cummins (2007), Rethinking monolingual instructional strategies in multilingual classrooms. (21 sayfa)
23 Mayıs Materyal Geliştirmede Kültürün  yeri/ Kültürel TemsilToplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretilmesi Cem Alptekin (1993), Target language Culture in Efl materials.Culture in Language Teaching; Eğitim-Sen (2009), Ders kitaplarında toplumsal cinsiyet eşitsizliği
Mayıs Materyal değerlendirme ve kontrol listesi oluşturma (check list)Sunum için materyal belirlenmesi Jo McDonough, Christopher Shaw ve Hitomi Masuhara (2003), Evaluating ELT Materials (sayfa 50-62 arası)Hutchinson ve Waters (1987), the Syllabus (sayfa 96-105 arası)Montasser Mohamed AbdelWahab (2013). Checklist.
6 Haziran Sunumlar & Öneriler