,

Asım Akansoy: “Neoliberal aklı ve buna bağlı hegemonyanın yarattığı baskıya karşı ortak mücadele çerçevesini unutmamak, bunu bir imkân olarak değerlendirmek gerekiyor”
Bahar Şimşek & Betül Yarar

Dünyada sol-sosyalist ve diğer özgürlükçü hareketlerin genel durumunu değerlendirir misiniz?

21. yüzyılda sosyalist ve özgürlükçü hareketler, kendi siyasi söylem ve mücadele biçimlerini küresel bağlamda yeniden üreterek, günün koşullarına uygun olarak kendilerini var edip geliştirmektedirler. Arkasına 20 yüzyıl gibi çok önemli teori ve pratik birikimin, muazzam kapasitesi olan sosyalist hareket, ağır bir ikilem ile karşı karşıya. Bu ikilem bir yandan taşıdığı tarihsel birikim ve değerlere bağlılık, diğer yandan ise alternatif mücadele şekilleri ile birlikte bu değerlerle bütünleşmiş geleneği aşma zorunluluğudur. Çünkü gelenek ne yazık ki bugüne dair etkin siyaset olanağını sınırlandırıyor.

Bu noktada elbette, temel hak ve özgürlüklere dair mücadele sürerken, ezen ezilen çelişkisini farklı yöntem ve söylemle ileri taşıma cesaretini gösterme becerisi bu anlamda dikkate değerdir. İletişim teknolojileri bu dönemde özel bir önem taşımakla birlikte, yatay ve özerk örgütlenmelerle, hiyerarşik kalıbın dışında etkin insiyatif gösteren hareketler, gruplar ve bireyler artık hayatın farklı alanlarında belirleyici ve özne olabilmektedir. Dolayısıyla parti – örgüt yapılanmasının kendini var edebilmesi ve canlılığını koruyabilmesi için bireyi önemsemesi, hem de esnek mücadele ve yaratıcılık eğilimlerini gözeterek sahip çıkması, desteklemesi gerekir.

Partimiz, “Sosyalist Enternasyonal” yanında “PES yani Avrupa Sol Partisi” üyesidir. Bunun yanında henüz yeni şekillenmekte olan “İlerici İttifak” oluşumunun da kurucu üyesiyiz. Ulus ötesi ya da küresel ilişki ve ortak mücadele eksenin, sonuç alıcı ve etkin özgürlük mücadelesi için bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Ancak şunu da not etmekte yarar var ki bu oluşumlar istenilen dinamizmi tam olarak yaratabilmiş, küresel organizasyona bağlı olarak, gündemi belirleyebilmiş değildir. Yeterli olmayan küresel organizasyon ya da koordinasyon sıkıntıları ve bürokratik yönetimler, hareketin önüne geçmektedir.

En genelde her bölgenin-ülkenin kendi özgün koşullarına bağlı mücadelesi sürerken özellikle ezilenler için küresel bir kâbus haline gelen Neoliberal aklı ve buna bağlı hegemonyanın yarattığı baskıya karşı ortak mücadele çerçevesini unutmamak, bunu bir imkân olarak değerlendirmek gerekiyor. Aslında neoliberalizm küresel tek tipleştirme düzeni yaratırken küresel sola mücadelenin de birlikteliğini, bütünlüğünü ve sosyo ekonomik zeminini de hazırlamaktadır. Aynen manifestoda Marks ve Engels’in burjuvazinin kendi mezar kazıcılarını yarattığı yönündeki ifadesi gibi. Dolayısıyla bugün, bu süreci süratlendirmek ve sosyalistlerin geniş bir düşünsel perspektifle, yani tüm muhalif güçleri kucaklayacak bir yaklaşımla, küresel bağlamda bir araya gelmelerini sağlayacak iradeyi ortaya koymak gerekir. Son bir not da şu, Neoliberal akla karşı verilecek mücadelenin kapsamı yanında solun küresel ekonomik politikalar ve bunun ülkeler bağlamı konusunda kendi ev ödevini yapması, alternatifini yaratması gerekir. Süreçlere sadece muhalif bir noktadan bakmak yanıltıcı olmaktadır. Kurucu bir söylemle öngörülmesi gereken ekonomi politik programın ayrıntısı üzerinde çalışmak yerine bugün sosyalistler,  salt tepkisel reflekslerle siyaset yapıyorlar.

Bulunduğunuz bölge ve ülkenin özgün koşullarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu koşulları dikkate alan bir yerden siyaset yapmak nasıl mümkün?

Kuzey Kıbrıs, Türkiye’nin hem askeri hem de sivil vesayeti altında bulunan ve siyaset yapılması son derece zor olan bir bölge. Kıbrıslı Türk Solu olarak öncelikli hedefimiz, adanın Federal bir model çerçevesinde birleştirilmesidir. Bu durumda her iki toplumun da önemli bir tarihsel sıçrama yapacağı ve Kıbrıslı toplumların kendi kendilerini yönetebilecek sosyal ve ekonomik zemine ulaşacakları, kendi iradelerini kullanabilecekleri açıktır. Belki de o zemin sıfır noktasıdır ve biz tarihin, siyaseten sıfır noktası diyebileceğimiz yerine ulaşma mücadelesi içerisindeyiz.  Dolayısıyla Federal çözüm bizim temel konumuzdur. Bunun yanında biz bu tarihsel kopuşu, Kıbrıs Türk toplumu ve Rum toplumunun daha adil ve uluslararası hukuk sistemi içerisinde kendi kimliklerini var edeceklerini düşündüğümüz, Avrupa Birliği üyeliği bağlamına da oturtuyoruz. Ve elbette bunu savunuyoruz.

Parti olarak uzun bir dönem sürdürdüğümüz çözüm indirgemeci siyaset anlayışını kontrollü bir şekilde dönüştürerek, iç koşulların yani ekonomik, hukuksal ve siyasal bağlamda ülke koşullarının iyileştirilmesi ve vesayet ilişkilerini geriletmek adına program geliştirmeye yöneldik. Ülke gerçeğini göz ardı etmeden ve hiçbir sorunun çözümünü ötelemeden kararlılıkla ele almanın kaçınılmaz olduğu açıktı. Böylece hem günlük hayata dair konuşan ve çözüm üreten bir siyasi söylem geliştirdik,  hem de Kıbrıs Sorunu’nu sürekli önde tutarak somut durumu tüm açıklığı ile topluma sunduk. Bu durumla salt çözüm siyaseti ile günlük sorunları ertelemenin yarattığı gerilemenin mücadele bütünlüğüne zarar vermesini engelledik.

Dolayısıyla hayatın her alanındaki sorunlara dair siyaset üretmeden, toplumsal meşruluğu yaratamayacağımızdan hareketle, dar alanda değil, geniş ittifak modelleri ile tüm topluma dönük siyaseti benimsedik. Elbette partimizin temel ilkelerinden ödün vermeden.

Sosyolojik olarak partiniz kimleri temsil ediyor? Sizin hedeflediğiniz farklı kesimler var mı?

Küçük bir adada yaşıyoruz. Nüfusumuzun azlığından dolayı sosyal kesimler arasında belirgin ve büyük farklılıklar çok fazla değil. Bu nedenle en temelde, bugünün koşullarında toplumsal varlık sorunu yaşadığını düşündüğümüz Kıbrıs Türk toplumu ve her türlü mağdur, ezilen kesim, emekçiler yanında Federal çözümü hedefleyenler bizim temsil alanımızdadır.

CTP-BG’nin ortaya çıktığı tarihsel bağlamı aktarabilir misiniz?

CTP, 1970 yılında kuruldu. Kıbrıslı Türklerin ilk siyasi partisidir. Cumhuriyet ve Türk kelimeleri, 1960 rejimi içerisinde, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni savunan ve aynı zamanda etnik kökeni belirten kesime yönelik yapılmış birer göndermedir. Muhalif aydınların kurduğu ve “BEY rejimi” dediğimiz, Bayraktar, Elçilik Yönetimine karşı, kendi toplumunun haklarını ve iradesini savunan, emekten yana bir parti olarak kuruldu.

CTP-Birleşik Güçler ise, CTP’ye bağlı çözüm ve demokrasi yanlısı, farklı sınıfsal temel ve temsiliyet kapasitesi olan bireylerden oluşan bir ittifak politikası ile şekillenerek 2005 yılında geliştirildi.

Partinizin nasıl bir örgütsel yapısı ve nasıl bir politik çizgisi var?

Partimiz, özgürlükçü sosyalist bir partidir. CTP, farklı dönemlerden geçmiş, soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği etkisinde kalmış, güney Kıbrıs’taki Komünist AKEL partisi ile her zaman ilkeli ilişkiler içerisinde olmuş, ama en temelde Kıbrıs Türk toplumunun hak ve çıkarları üzerine bir mücadele şekillendirmiş bir parti olagelmiştir. 1989’dan sonra çok dikkatli bir yönetim anlayışı ile sol içi bölünme ve parçalanma süreçlerini üst boyutta yaşamamıştır. Bu dönemde, Kıbrıs Sorunu’nun varlığı parti içi farklılıkların bütünleşmesinde bir tutkal görevi yapmış ve erozyonu önlemiştir. Bugün, dünyadaki gelişmeleri çok iyi takip etmek yanında,  sol düşüncenin temel değerlerini sarsmadan, özgürlükçü bir siyaset anlayışı üretmeye çalışmaktadır.

Parti içi demokrasiyi nasıl ve hangi yeni veya alternatif mekanizmalarla işletiyorsunuz?

Parti içi demokrasi olmazsa olmazımızdır. Bu çerçevede alınan kararların tabandan tavana doğru çalışması yanında örgütlerin kendi inisiyatiflerinde alternatif çalışma yapmalarını sağlamak için yapısal düzenleme geliştiriyoruz. Parti ve Gençlik Meclisimiz yanında, katılımcı alternatif modeller üretmek için çalışmalarımız sürmektedir. Örneğin bu bağlamda Gençlik ve Kadın hareketimiz yanında yayın kuruluşlarımız (Gazete, radyo, tv, internet gazetesi…) da çalışmalarını tamamen özerk olarak sürdürmektedir. Bu noktada parti ilkelerinin dışına çıkmadan yapılan bu çalışmalardaki yaratıcılık ve verimin gelişiminden bahsedebiliriz.

Koalisyon partilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüz koşullarında sosyal şartlara bağlı olarak önemsediğimi belirtmek isterim. Ancak çok iyi tanımlanmış bir siyasi program üzerinden hareket etmek koşulu ile. Burada önemli olan farklı görüşlerin parti içerisinde ayrı gruplar şeklinde blok davranmaması, siyasi program ve tüzüğün esas alınmasıdır. Eğer bu kültür yaratılabilirse oldukça verimli olacağı kanaatindeyim. Ancak gruplara bağlı çok başlılığa yol açacak bir düzenleme ortaya çıkarsa zemin ve verim kaybına sebebiyet verir.

Sandık siyasetinin veya seçimlere katılmanın yürüttüğünüz mücadele açısından anlamı nedir? Bir başka deyişle sol radikalizmi tarafından uzunca bir süre sorunlu görülen ve hatta reddedilen parlamenter sistem içinde siyaset yapmak, devlet üzerine ve iktidar için mücadele vermek fikrini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önemli olan sosyalistlerin, hayatın her alanında siyaset yapmasıdır. Parlamento bizim için önemli bir mevzi, önemli bir siyaset üretme alanıdır. Bugün mecliste çok önemli yasalar hazırlamaktayız. Demokratikleşme, sivilleşme ve insan hak ve özgürlükleri bağlamında… İki gün önce Ceza Yasası’nda değişiklik yaparak ölüm cezasını kaldırdık, cinsel yönelimi ne olursa olsun, her bir bireyin insan haklarına uygun yaşaması için yasal düzenlemeler yaptık… Bunlar çok önemlidir… Biz, toplumun hayatını iyileştirecek adımları atmak için bu tür bir alanı kullanmaktayız. Kullanmak durumundayız. Dolayısıyla parlamenter mücadeleyi kutsamadan ancak siyasetin bu önemli alanını da sermaye veya milliyetçi kesime terk etmeden, amaç ve hedef berraklığı içerisinde hareket etmek çok önemlidir. Yasamanın, hukukun üstünlüğünü ve demokratikleşmeyi üretme gücü toplumların yaşama düzeylerine doğrudan yansıyan konulardır. Keza ekonomik konularda, halkın sorunlarını düzenleme bakımından…

Siyaset artık her yerdedir ve siz orda ya varsınız ya yoksunuz. Varsanız, bütün bu alanlarda etkin olmalısınız.

Partinizin taban örgütlülüğünü nasıl kurdunuz? Bunun için alternatif örgütlenme modelleri geliştirdiniz mi? Size göre farklı toplumsal hareketlerle organik ilişkiler kurmak nasıl mümkün? Sizin geçmişten bugüne bu hareketler arasında aşmak zorunda olduğunuz gerilimler oldu mu?

Geçmiş yıllarda sivil toplum örgütleri ile organik ilişkimiz olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu durumun ciddi anlamda sorun yaratması, ilgili örgütte bütünlüğü ve mücadele azmini azaltması bizim için uyarıcı oldu. Bugün üyelerimizi sendika, ekonomik örgütler ve diğer toplum örgütlerinde yer almaları konusunda uyarıyor, cesaretlendiriyoruz. Ancak o örgüte girdikten sonra, örgüt içi birliktelikler veya mücadele biçimleri açısından yönetimi tamamen kendi insiyatiflerine bırakıyoruz. Parti ile üyelik bağlarını sürdürdükleri sürece, zaten hem doğal bir paralellik ortaya çıkıyor hem de ilgili örgütün özgün sorunlarına yerinden çözüm ve mücadele şekilleri oluşuyor.

Farklı toplumsal hareketler arasında gerilime neden olma potansiyeline sahip noktalar nelerdir?  Ya da siz gerek parti içinde gerekse genel politik hayatta bunlar arasında gerilimsiz, uyumlu bir birlikteliğin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?   

Amaç ve hedef birlikteliği sağlandığı ölçüde, oluşabilecek gerilimi aşma konusunda çözüm üretilebilir düşüncesindeyim. Güven tesis edilmesi, örgütlerin siyasi çizgilerindeki tutarlılık, örgütler arası ilişkinin başarı ile harekete dönüşmesine neden olabiliyor. Bu noktada her türlü birliktelik değil, güven veren bir birliktelik ve tutarlılık öne çıkmalı… Bunun ötesinde farklılık, tartışma ve siyasi gerilim her zaman mevcuttur. Farklılık içinde amaçta birlik mottosu ile hareket etmek, dar alanda değil, geniş cepheyi hedeflemek küresel neoliberal akıl karşısında kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Partinizin etnik, dini, cinsiyete dayalı, sınıfsal ve benzeri farklılıklara karşı tutumu ve yaklaşımı nedir?

Etnik, dini ve cinsiyet ayrımcılığına, ötekileştirmeye ve dışlamaya kesinlikle karşıyız. İnsan hakları merkezli bir siyaset için çalışıyoruz. Bireylerin yönelim ve tercihlerine saygılı bir duruşumuz var. Onların hukukunu oluşturmak için çalışıyoruz. Ancak sosyal mühendislik projeleri ile toplumun sosyal yapı ve karakterini dönüştürmeye dönük her türlü siyasetin, uygulamanın karşısındayız.

,

Die Linke Eş Sözcüsü Bernd Riexinger: “Önceliğimiz oldukça net: diğer partilerin görmezden geldiği insanların sesi olmak”
Bahar Şimşek & Betül Yarar

Dünyada sol-sosyalist ve diğer özgürlükçü hareketlerin genel durumunu değerlendirir misiniz?

Bu soruyu küresel düzeyde cevaplayabilmek neredeyse mümkün değil. Almanya’da ve Avrupa’da son on yılda ise neoliberal güçler etkiliydi, kısaca söylersek bu güçler tabandan tavana kadar şiddetli bir bölüşümün yolunu derinden sarstılar. Ama aynı zamanda sol partiler de başarı kazandılar. Almanya’da DİE LİNKE, Alman parlamentosu Bundestag’da muhalefetin öncüsü oldu. Avrupa genelinde gittikçe çok sayıda insan, toplumun daha fazla kutuplaşmasını istemiyor. Bu, sol partiler için büyük bir şanstır.

Bulunduğunuz bölge ve ülkenin özgün koşullarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu koşulları dikkate alan bir yerden siyaset yapmak nasıl mümkün?

Almanya’da gittikçe daha çok insan maaşıyla yaşayamaz duruma gelmiştir. Çocuk yoksulluğu önemsiz bir fenomen olmaktan çıktı artık, pek çok emekli elindeki bir kuruşu harcarken bile on defa düşünmektedir. Bu koşulları gözetirsek -ki bizim dışımızda kimse bunu teşhir etmek ya da bitirmek istemiyor- gelecekte de parmağımızı yaraya basmaya devam edeceğiz. Bu nedenle bizim için oldukça net, önceliğimiz diğer partilerin görmezden geldiği insanların sesi olmaktır.

Sosyolojik olarak partiniz kimleri temsil ediyor? Sizin hedeflediğiniz farklı kesimler var mı?

Biz daha fazla toplumsal adalet istiyoruz. İnsanların yaşamını sürdürebileceği ücretler, yoksulluğa itmeyen emeklilik. İnsanların gelir düzeyine göre sağlık hizmetlerinden faydalanmasını istemiyoruz. Aynı zamanda barışçıl bir dış politika için mücadele ediyoruz. Pek çok Avrupa ülkesinde şu günlerde Avrupa’yı kurtarma adına kanlı sonuçlara yol açan şiddetli kemer sıkma politikalarının sonlandırılmasını istiyoruz. Bu duruşlara sahip herkes bizimle aynı yerdedir.

Partinizin nasıl bir örgütsel yapısı ve nasıl bir politik çizgisi var? Parti içi demokrasiyi nasıl ve hangi yeni veya alternatif mekanizmalarla işletiyorsunuz? Koalisyon partilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu yıl iki defa parti kongresi yaptık. Şubat ayında Hamburg’taki kongrede delegelerimiz Avrupa Parlamentosu seçimleri için programımızı belirledi ve parlamento için adaylarımızı seçti. Haziran’da ise üyelerimiz yeni parti yönetimini seçecekler. Ancak gündelik yaşam da partinin temelini oluşturan omurgadır. Yereldeki, işletmelerdeki, vakıf ve derneklerdeki partili üyelerimiz olmasa başarı şansımız olmaz. Partimizin hangi bileşeni olursa olsun bu öncelik herkes için nettir.

Sandık siyasetinin veya seçimlere katılmanın yürüttüğünüz mücadele açısından anlamı nedir? Bir başka deyişle sol radikalizmi tarafından uzunca bir süre sorunlu görülen ve hatta reddedilen parlamenter sistem içinde siyaset yapmak, devlet üzerine ve iktidar için mücadele vermek fikrini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biz radikal sol bir parti değiliz. Die Linke, parlamenter sistemin bir parçası ve parlamenter başarı bizim için önemli. Parlamentoda temsil edilmeyen bir partinin alternatifleri tartışmak için şansı büyük değil, tersine daha küçüktür. Aynı zamanda parlamentonun parçası olmaya yoğunlaşmış ve toplumsal bağlardan vazgeçmişlerse sol partiler yine bir başarı elde edemez. Sonuç olarak politik bir dönüşüm her zaman, toplumda bunu isteyen çoğunluk varsa mümkündür.

Partinizin taban örgütlülüğünü nasıl kurdunuz? Bunun için alternatif örgütlenme modelleri geliştirdiniz mi?

Katja Kipping ve ben, partimizi gelecekte dinç tutacak bir belge ortaya koyduk. Şimdi partide ve parti yönetiminde çeşitli tematik alanları –parti içi örgütlenme, kampanyalar geliştirme ve yürütme, üye kazanma ve üyelerle ilgilenme, eğitim, yeni kadrolar yetiştirme, parlamento dışı çalışmalar, finans ve yapılar- elden geçiriyoruz. Bunun yanı sıra geçmişte de döneme uygun formatlar uygulamaya soktuk. Geçen yılki Bundestag seçim programında üyelerimizin katılımı için online bir platform yaptık, şimdi ise herkes konusuna göre partinin gelişimi için kendi deneyimlerini aktarabiliyor.

Size göre farklı toplumsal hareketlerle organik ilişkiler kurmak nasıl mümkün? Sizin geçmişten bugüne bu hareketler arasında aşmak zorunda olduğunuz gerilimler oldu mu? Farklı toplumsal hareketler arasında gerilime neden olma potansiyeline sahip noktalar nelerdir?  Ya da siz gerek parti içinde gerekse genel politik hayatta bunlar arasında gerilimsiz, uyumlu bir birlikteliğin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?   

Ortak ve bağlayıcı projeler önemlidir. Tüm sosyal hareketlerle tüm sorunlarda uyuşmak hiç de gerekli değil, tam tersi. Politik bir projeye ikna olunmuşsa ve başarı da isteniyorsa benim deneyimim, tartışmanın önemli olduğu yönünde, buna bazen kavga da dâhil.

Partinizin etnik, dini, cinsiyete dayalı, sınıfsal ve benzeri farklılıklara karşı tutumu ve yaklaşımı nedir?

Farklı dinsel, etnik, cinsel, sınıfsal geçmişlere ve kimliklere sahip bireylerin yer aldığı çoğulcu bir partiyiz ve dahası bu gibi farklılıklara saygı duyulan bir toplumda yaşamanın mücadelesini veriyoruz. Kimlik temelli ayrımcılığa maruz kalmadan herkesin eşit eğitim, mülkiyet, sağlık haklarına sahip olması gerektiğini düşünüyoruz.

Çev. Çetin Gürer

,

Siyaseteke Nû, Muxalefeteke Nû, Awayên nû yên Birêxistinbûnê
Bahar Şimşek& Betül Yarar

Tê zanîn ku ji bo em wateya salên 1990’an a ji aliyê siyaseta Tirkiyê fam bikin, pêdivî bi fikirandineke piralî heye. Bi vê re têkildar du şikestinên mezin bi veguherînên navxweyî yên  Tevgera Azadiyê ya Kurd û tevgera Îslamî dirûv girt. Û  helbet  tevgerên jinan ku  di van veguherînan de hem cih girtiye hem jî hevalbendiya wan kiriye…. Di salên  1980’an de livdarbûna rêxistinên jinan di salên 1990’an de di nav saziyên sivîl de bisazîbûna wan bi xwe re hêza  diyarkirina rojeva siyasî jî anî. Em qala serdema ku tevgera LGBT’ê dirûv girtiye dikin. Gelek têgihên ku heya wê demê nedihatin niqaşkirin ( di serî de “jin”) bi saya van rêxistinan hatin niqaşkirin. Ji bilî van nîqaşan behskirina qada siyasetê helbet ne mimkun bû. Di vê pêngavê de ÖDP( Partiya Azadiyê û Piştgiriyê) di hevparbûna têkoşîna Sosyalistên Tirk û Tevgera Kurd  de wekî nûnereke pêşî  derket holê.

Îro pêwîst e ku em van xalan hemûyan cardin, lê belê bi zimanekî nû nîqaş bikin. Mirov nikare ji ser salên 1990’an gav bike û  îro cihana em tê de dijîn bi tevgerên civakî yên nû û bi awayên birêxistinbûnên nû dikeve bin serweriya dengên muxalîf.  Di vê xalê de girîngiya bilêvkirina yên nû her berdewam e û xuya ye ku mîrata salên nodî ji bo vê hewildanê konaxa yekem e.  Geşebûnên siyasî ku pêwistiya van nîqaşan derxist holê jî di serdemeke nû de derketin holê.  Piştî  nûnerên Sosyalistên Tirkiyê di bin banê namzetên blokê de  hatin hilbijartin û paşê jî parlementeriya xwe di BDPê de domandin, em bi dilekî rihet dikarin bêjin ku em ketine pêvajoya duyem. Destpêkirina pêvajoya Kongreya Demokratîk a Gelan îro bi avabûna Partiya Demokratîk a Gelan gihiştiye pêvajoyeke nû. Avabûna Partiya Demokratîk a Gelan ji bo siyaseta Tirkiyê pêngaveke nû ye. Di vê pêvajoya ku  têkiliyên Sosyalistên Tirk û Tevgera Kurd xurttir dibe niqaşên siyaseteke nû  jênerevîn e. Rojeva me awayê fikirîn û nêzîkahiyên nû yên melez, piralî, têkildar û hevbandorker e…..

Di vê merhaleyê de li Ewrûpa û li Latin Emrîkayê derketina partiyên nû yên koalîsyonî girîngtir dibin. Asoxî  pêwîst e ku  tevgerdariya ku li Tirkiyê derdikeve hemberî me bi tevgerên civakî yên li çar aliyên cîhanê derdikevin re were fikirandin.  Civana ku dê di 1ê Reşemiya 2014’an de bi serenavê “ Lêgerîna Siyaseteke Nû: Di Têkoşina Demokrasiya Radîkal de Muxalefeta Nû û Awayê Birêxistinbûyînê”  li Enqerê were lidarxistin berhema  pêdivîya  vê fikirandinê ye.  Me di vê pêwendiyê de berî konferansê  ji partiyên beşdar re nêzikahiyên wan ên di derheq pirsgirêkên derdikevin pêşiya me de pirsî.

Me duh gotûbêja ku me bi koordînatora  SYRİZA(Koalîsyona Çep a Radîkal) ya Siyaseta Derveyîn û Sekreteryaya Parastinê  Sotiris Roussos re kiribû weşand. Em niha bi gotûbêja ku me bi Hevberdevka Partiya Yekitiya Demokrat Asya Abdullah re kiriye didomînin.

Wer. Tahir Baykuşak & Vural Erişmiş

Hevseroka PYD ASYA ABDULLAH: Rengê şoreşa Rojava rengê jinê ye.

Birêz Asya Abdullah destpêkê, hûn rewşa tevgerên çepgir, sosyalîst û azadîxwaz ên cîhanê çawa dinirxînin? Hûn dikarin fikr û ramanên xwe bi me re parve bikin?

Yanî taybetî em bêjin meselan sedsala 21’an de gelekî guhertinên pêş de diçin di aliyê sîstemê ne, yê ku herî rola xwe bilîze wê sedsalê da ye. Ew guhertinên dawî jî em taybetî bibêjîn rojhelata navîn de ku naha berdewam dikin. Yanî yên ku alîkar biban, pişgirî kiriban heta pêşengî kiriban lazim e hêzên demokratîk ban, hêzên sosyalîst ban, hêzên ku alîgirên azadî, aşîtî û demokrasiyeke gelan ban. Lê hemberî wan rewş û pêşketinên naha bi taybetî em nîf dikin, li giranî rojhilata navîn de her çiqas hindek hevildan hebin jî, lê rola ku tê xwastin li aliyê wan hêzan we dernakeve pêş. Tiştekî din a wan hêzan jî ew e ku di bin bandora sîstemê da ne. Yanî sîstemên ku em bêjin sermaye destê wan de, yên ku xwedî taktîkî, teknîkî û pratîkî ne. Tiştê ku civak dixwaze bi destê wê sîstemê tê pelçiqandin. Ji ber wan sedeman, xuya ye ku ew tiştên civak dixwaze heya naha tevgerên em dibêjin nikarin rola xwe bilîzin.

Hûn şert û mercên taybet ên herêma xwe û dewletê çawa dibînîn? Hûn van şert û mercan çawa ber çava digirin û siyasetê dikin?

Bi rastî tewahiya Suriyê li hemberî hereketên çete serhildanên gel hatin destpêkirin. Serhildanên aşitî hatin destpêkirin. Bi saya wan serhildanan, desthilatdariya li ser civakê hêdî hêdî bêbandor bû. Lê tevahiya Suriyê, heremên me bi dest xistine  bi gel re li hemberî çeteyan bersivên xurt hatin dayîn. Bi hêza xwe ya demokratîk bi hêza xwe ya azadîxwaz em ê sîyaseta xwe bidin meşandin. Em ê vê sîyasetê berdevam bikin. Neqebûlkirina îradeya Kurda heye, neqebûlkirina îradeya gel heye. Pirsgirêkên îro li tevahiya Suriyê hene. Em ê bi rengekî aşîtî û demokratîk çareser bikin. Em sîstemekî nû ava dikin.

PYD di pêvajoyeke çawa de derket holê? Hûn dikarin behsa vê serpêhatiya xwe bikin?

Yanî serkeftina PYD’ê bi tekoşîna PYD’ê ye. Ji ber ku damezirandina partiyê, em bêjin despêkê heya roja me, îro hem li Suriyê hem li hemû Kurdistanê partîciyên xwe re têdikoşe. Li hemberî hemû bêedaletiyê û hemû zextên desthilatdariya rejîma Baasê li ser gelê Suriyê, taybetî li ser gelê Kurd dihat meşandin. PYD wek partiyekî siyasî ji bo parastina mafên gelê Suriyê û gelê Kurd xwedî têkoşîn bû. Bi hezaran endamê me hatin girtin, heta rêveberên partiya me di zindanan de bi îşkencê şehît ketin. Îro PYD destpêka şoreşê heta naha wek partiyekî pêşeng û xeta siyasetê dimeşîne. Bi pêşengiya civakê serkeftina xwe kiriye. Ji ber vê sedemê, PYD partiya gel e. Partiyekî ku gel dora wê kom bibe, wê herdem serkeftî be.

Partîya we polîtîkayeke çawa dimeşîne? Hûn dikarin behsa vê bikin?

Yanî em bêjin aliyê siyasî, dîplomasî û hemû xebatên me yên hatine meşandin ji bo berjevendiyên gelê Suriyê bi kar tên, ji bo berjevendiyên gelê Kurd pêk tên. Heya naha çiqas êrîş li ser me çêbûn, hem aliyê hêzên derve hem di aliyê hêzên hindir de. Dixwazin pêşiya partiya me teng bikin, lê ew polîtîkaya me derxist holê, em ê ser wê israr bikin. Taybetî em dibêjin ji bo çareseriyekî aşkera û demokrasî, ji bo pirsgrêkên gelê Suriyê û gelê Kurd, wek partî, em ê polîtîkayên xwe ser wê esasê ser bixin. Em dikarin bêjin 2013’an de bi taybetî me hamleyên pir berfireh, diyalog û hevdîtin pêş xistin, hem li heremê hem li derveyî heremê. Ji bo avakirina welatekî nû em xwedî proje ne û xwedî siyaset in. Ser vê esasê em tevdigerin.

Demokrasiya di nava partî û rêxistinê hûn çawa û bi kîjan mekanîzmayên alternatîf pêk tînin?

Em modela serokatiyê ji bo xwe bingeh dibînin.

Hûn partiyên koalîsyonê çawa dinirxînin?

Wek partî bi rastî me nava xwe de gelek nîqaş kir. Modelekî çareseriyê em çawa pêş bixin? Em gelek fikirîn. Hem heremê, em bêjin îro hemû Kurd û hemû pêkhatiyên heremê bi hevre ne. Li hemberî alozî, şer û şîddeta li Suriyê holê rabe, wek partî em gehiştin qonaxekî pir baş, projeya xweseriya demokratîk. Ji bo vê, wek partî me proje amade kirin, me ser vê kar kir. Despêkê de me projeyê xwe pêşkêşî hemû aliyan kir, aliyên siyasî ên Kurd, gelek sazî û rêxistinên civakî, rêxistinên siyasî ên Ereb, Sûryanî, Asûrî û hemû partiyên din. Em bi hevre pir xebitîn û me bingehekî baş ava kir. Di wê projeyê de me dixwast hemû sazî û rêxistin û hemû partiyên siyasî nêrînên xwe, pêşniyarên xwe û nêzîkbûna xwe bînin ziman û me dixwast ew proje bibe projeya tevahiya hêzên siyasî. Di encamên xebatên hatine meşandin meclîsek hate avakirin û 22 heyetên xwe ava kirin. Di nava rêxistînê de gelek partiyên siyasî, rêxistinên civaka medenî û saziyên cuda hene. Meclîsa hatî avakirin naha dest bi xebatên xwe dike.

We bingeha rêxistina partiya xwe çawa ava kir? We modelên çawa pêk anîn?

Yanî wek partî jî em dibêjin xebatên me wek partiyekî siyasî dimeşin. Ji bo pêşxistina xeta siyaseta demokratîk nava heremên xwe û nava heremên Suriyê de, me têkoşîna xwe maşandiye. Wekî din esasên siyaseta me e we ku em xwe bigehijînin hemû hêzan, hemû hêzên derve, hemû hêzên heremî. Em dibêjin gelek sazî hene ku temsîla civakê dikin, em bigehijin wan jî. Wekî partî, em tenê beşên siyasî û dîplomatîk nagrin, wekî din em girîngiyê didin ser cîvakê jî. Ji ber ku civak îro hemû qadan de xwe rêxistiye. Ji ber vê yekê, beşekî xebata me ya derveyî siyaset û dîplomasiyê, em îradeya civakê, hêza civakê û tecrûba civakê em esas digrin. Her wekî din me hemû navçeyan kongrên partiyê çêdikin.

Nêrîn û helwesta partiya we ya derheqê cudahiyên olî, zimanî, çandî û çînî, yanî polî de çi ye? Hûn dixwazin derheqê vê de çi bêjin?

Yanî wek partî, em dikarin nêrînê xwe bêjin, ol, çand, hûner, ziman û pol ji bo ew projeya me pêş bikeve ne astengî ye. Em dikarin bêjin îro hemû ol, çand, ziman û pol cihê xwe digrin nav van kantonên em ava dikin. Ji bo me divê hemû çand hemû ol û ziman di nava sîstemekî demokratîk de xwe îfade bikin û xwe pêş bixin.

Dibêjin şoreşa Rojava şoreşa jinê ye. Hûn wê gotinê çawa dibînin? Şoreşa jinê tê çi maneyê?

Naha em dikarin bibêjin dema ku ew şoreş dest pê kir, hemû jinên Kurd bi hêza xwe tevlî bûn, yanî em bêjin berî ku şoreş li Rojava dest pê bike, jina Kurd xwedî tekoşînekî serbilind bû û hemû qadan de xwe rêxistibû. Yanî em dikarin bibêjin ku dema şoreş dest pê kir jina Kurd bi hazirî tevlî bû. Em dikarin bibêjin jina Kurd pêşengiya şoreşa Rojava kiriye. Biryarên ku Rojava tên dayîn hemûyan de jin tê de heye. Rengê şoreşa Rojava rengê jinê ye.

Dema ku hûn rewşa heremê û têkiliyên navnetewî bînin ber çava, hûn pêşketinên konferansa Cenevreya Duyem çawa dinirxînin?

Wekî em bêjin konferansa Cenevre, ev jî yek projeya me ye ku ji destpêka şoreşê heya îro, em alîgirên çareseriyê bûn. Ji ber ku projeya me ev e. Lê mixabin ev konferans ketiye nava destên hêzên ku bi berjevendiyên xwe tev digerin û amadekariyên wê tam nehatin çêkirin û bi hemû hêzan re pêkhatin nehat çêkirin. Ji ber vê yekê ev biryarên tên girtin nayê qebûlkirin û ne îradeya gelê Suriyê, ne jî îradeya gelê Kurd nîşan nade.

Demekî nêz de avakirina Kantona Cîzîrê pêk hat. Hûn ê derheqê vê de çi bêjin?

Em dikarin bibêjin Kantona Herema Cîzîrê pengaveke dîrokî ye. Hem ji bo hemû gelê Kurd, ne tenê Rojava, ji bo tevahiya gelê Kurd û taybetî jî ji bo hemû gelê Suriyê wekî gavekî dîrokî dinirxînim û modelekî herî serkeftî ye ji bo çareserkirina pirsgirêkên heremê. Ew tişt ji bo gelek kesan tîştekî nû ye û hemû çand, hemû nasname esas tên girtin. Gel bi îradeya xwe, xwe dide pêş. Nava wê kantonê de tişta herî girîng, pêwist e têkiliyên siyasî û dîplomatîk xort bên meşandin. Ew proje pêşiya şerî olî digre, ew proje gengeşiyên nava cîvakê de ji holê radike.

 

 

,

Yeni Siyaset, Yeni Muhalefet, Yeni Örgütlenme Biçimleri
Bahar Şimşek & Betül Yarar

1990’lı yılların Türkiye siyaseti açısından taşıdığı anlama ulaşmaya çalışan her çabanın çok değişkenli bir düşünme biçimini gerektirdiği hepimizin malumu. Bu anlamda karşımıza çıkan iki önemli kırılma ise sırasıyla Kürt Özgürlük Hareketi ve İslamcı hareket içerisinde yaşanan dönüşümler ekseninde şekillendi. Ve tabii bu dönüşümlerin hepsini kat eden, hepsine eşlik eden kadın hareket(ler)i… 1980’lerde hareketlenen kadın örgütlerinin 1990’larda sivil toplum içinde kurumsallık kazanırken, beri yandan siyasal gündemleri belirlemesi kaçınılmazdı. LGBT hareketinin şekillendiği bir dönemden bahsediyoruz. O zaman kadar verili kabul edilen pek çok kavramın (başta “kadın” olmak üzere) sorgulanmasına sebep olan tüm bu gelişmelerden bağımsız bir siyasal alandan söz etmek mümkün olamazdı. ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi) tam da bu kavşakta, Türkiye sosyalistleri ile Kürt hareketinin mücadelede ortaklaşma deneyimlerinin ilk temsilcisi olarak ortaya çıktı.

Bugün gelinen noktada tüm bunları yeniden ama yeni bir dil içinde tartışmayı gerekli kılacak bir durumda olduğumuz aşikâr. 90’lar olanca yoğunluğuyla geride kalamazken, dünya yeni toplumsal hareketler ve örgütlenme biçimleri ile yükselen muhalif seslerin hâkimiyetine girmek üzere. Bu bağlamda, bir yandan yeni olanın dile dökülmesi önemini korurken bu çabanın başlıca uğrağının 90’ların mirası olması kaçınılmaz görünüyor. Tüm bu tartışmaları gerekli kılan siyasal gelişmeler ise yakın dönemde karşımıza çıktı. Türkiye sosyalistlerinin temsilcilerinin blok adayları olarak girdikleri 2011 Genel Seçimleri ardından Barış ve Demokrasi Partisi’nin milletvekilleri olmaları ardından ikinci bir sürecin başladığını gönül rahatlığıyla söyleyebiliyoruz. Halkların Demokratik Kongresi’nin başlattığı süreç bugün Halkların Demokratik Partisi’nin kurulması ile Türkiye siyaseti açısında yeni bir eşik oldu. Türkiye sosyalistleri ile Kürt özgürlük hareketi arasındaki ilişkinin derinleşmeye başladığı bu yeni süreçte, yeni siyaseti tartışmayı ise kaçınılmaz. Gündemimiz, daha melez, daha çoklu, daha ilişkisel, daha etkileşimsel yeni düşünme biçimleri ve yaklaşımlar…

Tam da bu aşamada Avrupa’da, Latin Amerika’da siyaseti güçlendiren yeni koalisyon partileri önem kazanıyor. Nihayetinde Türkiye’de karşımıza çıkan siyasal hareketliliğin dünyanın dört bir yanında ortaya çıkan toplumsal hareketlerle bir arada düşünülmesi gerekiyor. 1 Şubat 2014 Cumartesi günü Ankara’da gerçekleşecek “Yeni Siyaset Arayışları: Radikal Demokrasi Mücadelesinde Yeni Muhalefet ve Örgütlenme Biçimleri” başlıklı toplantı bu ihtiyaca yanıt olma çabası olarak gelişmiş bir fikrin ürünü. Konferans öncesinde katılımcı partilere, bu bağlamda önümüze çıkan temel sorunlara yaklaşımlarını anlayabileceğimiz soruları yönelttik. SYRIZA (Synaspismós Rizospastikís Aristerás/Radikal Sol Koalisyon) Syriza Dış Politika ve Savunma Sekreteryası Koordinatörü Sotiris Roussos ile yapılan söyleşiyle başlıyoruz.

SOTİRİS ROUSSOS: “Parlamentoda ve hükümette çoğunluğu kazanmak toplumda radikal değişikler yapmak için yeterli olmayacaktır.”

Çeviren: Firuze Simay Sezgin

Dünyada sol-sosyalist ve diğer özgürlükçü hareketlerin genel durumunu değerlendirir misiniz?

Son on yılda dünya genelinde toplumlarda temel toplumsal ve siyasal haklar küresel spekülatif finansal kapitalizmin eşi görülmemiş doğrudan saldırısıyla karşı karşıyalar. Kapitalizm sadece toplumların gelirlerine veya refah devletin önemli unsurlarına saldırmakla kalmıyor; yok olmaya yüz tutmuş temel demokratik hakları tehdit ediyor, çevreyi tahrip ediyor ve günlük hayatlarımıza el uzatıyor. Bu neoliberal belaya karşı tepki gösteren çoğul sol ve özgürlükçü hareketler toplumları harekete geçiriyorlar ve “Başka Bir Alternatif Olmadığı” ((Sotiris Roussos burada Margeret Thacther yönetimiyle özdeşleşen “TINA (There is No Alternative/Başka Alternatif Yok)” sloganına göndermede bulunuyor (ç.n.) )) yönündeki anlayışı reddederek toplumsal adalet ve saygınlık içeren alternatifler için gayret ediyorlar.

Bulunduğunuz bölge ve ülkenin özgün koşullarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu koşulları dikkate alan bir yerden siyaset yapmak nasıl mümkün?

Hem Yunanistan’da ve bölgede tarihsel bir dönüm noktasında olduğumuz şüphesiz. Akdeniz’deki sosyal mücadelelerdeki yükseliş bizim neoliberalizmin gaddarlığına karşı yalnız olmadığımızı gösteriyor. Sadece Akdeniz toplumlarında değil, Batı Avrupa’da da güçlü müteffiklerimizin olduğu ortaya çıkıyor; özellikle Avrupalı işçi sınıfları Güney’deki kemer sıkmann ve sosyal refahın çökertilmesinin kendilerine kazanç getirmediğini fark ettiklerinden beri. Bu politikaların tam tersine daha çok gerileme, işsizlik ve sefalet anlamına geldiğini fark ettiler. SYRIZA Avrupa’ya ve Akdeniz’e karşı klostrofobik, içe dönük bir politika önermiyor. Kemer sıkmaya, işsizliğe ve barbarlığa karşı mücadelemizin Avrupa’daki ve Akdeniz’deki bütün insanları içerebileceğini ve içermesi gerektiğini açıkça belirttik.

Sosyolojik olarak partiniz kimleri temsil ediyor? Sizin hedeflediğiniz farklı kesimler var mı?

İşçi sınıfları kemer sıkma politikaları ve ekonomik daralma yüzünden çok acı çekiyor. İşsizlik sadece geleneksel işçi sınıflarında değil, entellektüeller, orta sınıf girişimciler ve bilim insanları arasında da yaygın. Özellikle genç kesim toplum ve ekonomi hakkında bakış açısı geliştirme imkânından yoksun bırakılmış durumda. Daha da önemlisi, güvencesiz çalışan işçilerin; istikrarsız sosyal durumlarda yaşayanların; kayıtdışı ekonomide ve işgücü kara borsasında olanların; sıfır saat kontratlı, haftada yedi gün sınırsız saat ve sürekli daha ucuza çalışanların sayısı sürekli artıyor

Partinizin nasıl bir örgütsel yapısı ve nasıl bir politik çizgisi var? Parti içi demokrasiyi nasıl ve hangi yeni veya alternatif mekanizmalarla işletiyorsunuz? Koalisyon partilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Geçen Temmuz’daki son konferansımızdan beri koalisyonun parçası olmasak da, siyasal görüşlerin çeşitliliğine ve siyasal stratejilerimizin aşağıdan yukarıya bir sekilde belirlenmesine hala değer veriyoruz. Çoğulculuğun zengin geleneğinin ve tabandan demokrasinin günümüz sosyal mücadellerininin karmaşıklığını anlamak için temel olduklarına ve bizim sosyal haraketlerden kaynaklanan haraketimize esin verdiklerine inanıyoruz.

Sandık siyasetinin veya seçimlere katılmanın yürüttüğünüz mücadele açısından anlamı nedir? Bir başka deyişle sol radikalizmi tarafından uzunca bir süre sorunlu görülen ve hatta reddedilen parlamenter sistem içinde siyaset yapmak, devlet üzerine ve iktidar için mücadele vermek fikrini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şüphesiz ki parlamenter sistem bizim politik mücadelemizin merkezinde. Ancak, sosyal hareketlerin siyasal hayatta oynadığı başat role de değer veriyoruz. Parlamentoda ve hükümette çoğunluğu kazanmak toplumda radikal değişikler yapmak için yeterli olmayacaktır. Bu büyük uğraşının başarılı olması için güçlü bir kitle hareketinin katılımı gereklidir. İnsanlar daha iyi bir toplum elde etmek için hareketlenmediği müddetçe ne SYRIZA ne Tsipras insanları kurtarabilir.

Partinizin taban örgütlülüğünü nasıl kurdunuz? Bunun için alternatif örgütlenme modelleri geliştirdiniz mi?

Cevap aşağıdan yukarıya demokrasi, her mahallede taban örgütler, kuvvetli kadın katılımı ve katılıma açık komiteler. Örneğin, dış ilişkilerin her zaman elitlerin ve uzmanların ayrıcalıklı işi olduğu düşünülmüştür. Biz partimizin uluslararası politikalar ve ilişkiler komisyonunu kurarken, her parti üyesine ve ilgisi olan arkadaşlara sürece katılmaları için açık bir çağrı yaptık. Bundan beri düzinelerce insan komiteye ve alt komisyonlara dâhil oldu.

Size göre farklı toplumsal hareketlerle organik ilişkiler kurmak nasıl mümkün? Sizin geçmişten bugüne bu hareketler arasında aşmak zorunda olduğunuz gerilimler oldu mu? Farklı toplumsal hareketler arasında gerilime neden olma potansiyeline sahip noktalar nelerdir? Ya da siz gerek parti içinde gerekse genel politik hayatta bunlar arasında gerilimsiz, uyumlu bir birlikteliğin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?

Sosyal hareketlerin çokluğuna ve bağımsızlığına olan saygı bizim onlarla olan ilişkimizin temel taşıdır. Sosyal hareketlerin parti politikalarının sözcüleri olarak algılayan eski teoriler güncelliklerini yitirmekle kalmadilar; aynı zamanda bu haraketleri bürokratikleştirme ve zayıflatma riskini barındırıyorlar.

Partinizin etnik, dini, cinsiyete dayalı, sınıfsal ve benzeri farklılıklara karşı tutumu ve yaklaşımı nedir?

İş gücünün toplumsal kuvveti, ekoloji ve feminizm partimizin itici kuvvetleridir. Gerçekten solcu olan bir partinin dört bacaklı bir masa gibi görülmesi gerektiğine inanıyoruz: bu ayaklar sosyalism, vatanseverlik, evrenselcilik ve hümanizmdir. Bizce böyle bir masanın üzerinde tarihten gelen birçok farklılıkları çözebiliriz.

Dersim Raporu
Ayhan Işık

“Eğer Yavuz’un garazı Dersim’in yalçın dağları içine girebilmiş olsaydı, herhalde Dersim’i de bugün maddi ve manevi başka bir yol üzerinde görürdük”(51) İletişim yayınlarından çıkan Dersim Raporu isimli kitabın Dersim’in Irki Vaziyeti bölümünden yaptığımız bu kısa alıntı, devletin 1930’larda Dersim hakkında hala nasıl da hayıflandığını göstermektedir. Üç yüz sayfalık bu uzun raporun büyük kısmı tanıtıma dönük Dersim’in coğrafyasına ve antropolojik durumuna ayrılmış. Dersim kıyımından birkaç yıl önce bu derece ayrıntılı bir raporun yazılmasındaki maksat öyle görünüyor ki Yavuz’un garazının torunlarında bile hala sönmemiş olmasındandır. Raporda, Mutasarrıf Mardinli Arif Bey’in raporundan yapacağımız kısa bir alıntı, devletin temel kaygısını göstermesi açısından oldukça önemlidir: “Dersim ekseriyetle Türk’tür. Fakat Kürtleşiyor. Dersim silahlı ve cahil olduğundan mütecavizdir. Islahı için evvela silahsız bir vaziyete getirmek ve badehu [ondan sonra] imar ve temdin [medenileşme] işlerine girişmek lazımdır” (227).

Rapor, (farklı yayınevlerinden) dördüncü baskı olarak yayınlandı. İlk baskı, raporu yayına hazırlayan İzzeddin Çalışlar’ın ifadesiyle 1933 yılının son çeyreği veya 1934’ün ilk aylarındadır. Kitap, T.C. Dahiliye Vekaleti Jandarma Umum Kumandanlığı sayı-55058, gizli ve zata mahsustur, kayıt altında yüz tane basılmıştır ibareleriyle yayınlanır. İkinci ve üçüncü baskıları 1998 ve 2000 yıllarında Kaynak Yayınları tarafından, son baskısı da 2010 yılının başlarında dedesi Org. İzzettin Çalışlar’ın kitaplığından raporu alıp askeri harekat krokileriyle birlikte İzzeddin Çalışlar tarafından yayına hazırlanmıştır. İletişim Yayınları tarafından basılan ve orjinal haline pek dokunulmadan (sadeleştirmenin az olmasından dolayı kimi yerlerde okumada akıcılık zorlaşabilir) yayınlanan bu çalışma Dersim kıyımının çokça tartışıldığı bir döneme denk gelmesi itibariyle büyük önem taşımaktadır.

Dersim’in Tanıtılması

Rapor, Dersimi Tanıtmak ve Dersim’in Asayiş Vaziyeti başlıklarıyla iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısımda dersim’in coğrafi durumundan nüfusa, ırki vaziyetinden, mali durumuna ve ayrıntılı bir aşiret listesine kadar geniş çerçevede bir tanımlama uğraşına girişilmiş. Kitap okunduğunda ilk dikkati çeken şey; tüm bu tanımlamalar, geçmişte yapılıp da başarısız olan askeri harekatların ve yeniden yapılacak olan bir harekata geçmiş deneyimlerin ve tecrübelerin bir hazırlığı ve aktarımı olduğudur. Yollar, dağlar ve suların anlatıldığı bölüm okunduğunda görülecektir ki arka planda buraların bir askeri harekata ne kadar müsait olup olmadığı, geçit verip vermediği üzerinden bir anlatım vardır. Tanıtımda bile öne çıkan harekata uygunluk kıstasıdır.

Dersim (coğrafi olarak) ve Dersimlilerin Türklüklerinin ıspatıyla kitaba giriş yapılıyor. Adlandırma, Yeni Sey taraflarından Türk boylarının totemi olan som balığının Dersime gelene kadar bozulduğu üzerinden yapılmaktadır: “… Dersim’in sonunu teşkil eden “sim” adının aslen bir totem adı olan ve Dersim sularında yaşayan balığa nisbetle “som” iken Acem bozmacılığı yüzünden “sim” olma varidi hatırdır (akla gelmektedir)”(18). Ardından uzun uzun bu iddia-Dersim’in Türklüğü- ıspatlanmaya çalışılmaktadır.

Dersim’in ırki vaziyetinin anlatıldığı bölümde, buradaki aşirtlerin (Hörmek, Beritanlı, Kureyşan vb) Türk olduğu, genelinin Harzemli oldukları ve Horasandan geldiklerinin ıspatı yapılmaya çalışılmaktadır. Dersimlilerin konuştukları dilin Kürtçe değil Zazaca olduğu ve bu konuda tahkikat yapan tarihşinasların bura ahalisinin yarısının Türkçe, yarısının da Farisçe bir lisan konuştukları dile getirilmektedir. Zazaca ismi de Türk ve Türkçeue göndermeler yapılarak ispatlanmak istenmektedir; “… Sultan Sencer zamanında Horasan’ı istila eden ve Oğuzlar diye anılan Türkmenler arasında, Zazik adını alan ve Türk neslinden olduğu kaydolunan boylara tesadüf ediyoruz”(48). Zaza kadınının Türkmen kadınına benzer özelliklere sahip olduğu anlatılırken, “Kürt diye anılan bazı kadınlar gibi erkekleşmediğinden” bahsedilmektedir. Raporda birbiriyle çelişik çok fazla nokta mevcut. Bunlardan en önemlisi Kürtlüğün inkarıdır. Yuarıdaki alıntıda Dersim ahalisinin Kürtleşmesi kaygısı dile getirilirken, Zazaların “… Kürtler’le çok fazla temas neticesinde, dillerindeki Türk kelimeleri de ya İranileştirdikleri veya unuttukları anlaşılmaktadır” denilerek, Kürtlerle yakın temas içinde olmanın Kürtleştirmekten ziyade İranileştirdiği gibi trajikomik vurgular da fazlasıyla mevcuttur. Yine bu bölümde Zazaların teasaüfen Asur soyundan olabilecekleri ihtimali- tehlikesini bertaraf etmek için Asur tarihi bile reddedilmektedir: “…Asur diye aslı ve nesli belli, müstakil tarihi bir soy da yoktur.” Desimlilere sadece Türk olabilecekleri seçeneği bırakılmaktadır!

Diğer bölümlerde dersim’in mali, zirai, idari, nafıa(bayındırlık), maarif, sıhhi ve askeri vaziyetleri ve ayrıntılı olarak Dersim aşiretleri anlatılmaktadır. İktisadi ve zirai durumun anlatıldığı bölümde Dersimliler’in çoban hayatına sahip oldukları ve bunun Dersimlileri silahlandırdığı vurgusundan sonra çözüm ve niyet temennnisinde bulunulmaktadır: “Desimli, malının kendisine servet ve refah getirdiğini anladığı ve gözüyle gördüğü gün, şekavetten [haydutluk, eşkiyalık] kendiliğinden sıkılarak, medeni bir insan gibi yaşamaya layık kabiliyetini gösterecek bir Türk evladıdır”(68). Buradan Dersim’in mali durumu anlatılırken aşiretlerin mal varlıkları ayrıntılı bir biçimde işlenmekte ve devlete vermeleri gereken ile verdikleri vergilerin karşılaştırmaları yapılmaktadır. Vergilerin düzenli alınamaması, Dersim’e yapılan harekatların meselenin sadece siyasi değil aynı zamanda ekonomik gerekçelerini de bizlere göstemerktedir. Çünkü Dersim’den alınan vergilerin ayrıntılı dökümlerinden de anlaşıldığı kadarıyla gerek Osmanlı gerekse de erken cumhuriyet döneminde vergi tahsilinin düşük olduğu görülmektedir. Dersime yapılacak yeni harekatın ekonomik zemini de böylelikle oluşturulmaktadır. Dersim’in Mali Vaziyeti bölümünün son paragrafında yapılan vurgu bu açıdan önemlidir: “Asırlardan beri devlete karşı kan ve milli vergisini tamamen edadan daima uzak kalan bu mıntıka halkının memleket için faydalı bir vaziyete getirilerek, devlet iradını kemirici vaziyetten kurtarılmaları mali ve iktisadi istikbalimizi tanzim ve tayine çalıştığımız bu seneler içinde pek zaruri bir hal almıştır”(90).

1880 yılında vilayet yapılan Dersim’in idari yapısının anlatıldığı bölümde tüm ilçelerin nüfusu, Dersim içindeki önemleri, isimlerinin etimolojik olarak (genelde Türkçeye uayarlayarak) tespiti, yer isimleri üzerinden ora halkının hangi ırktan olduğuna yönelik çabalar fazlasıyla göze çarpmaktadır. Ermeni toplumunun ilçelerdeki nüfusa oranları da tespit edilmektedir. Çemişkezek ilçesinde “ Ermenilerin en çok serbest bulundukları ve mütemadiyen evlat yetiştirdikleri günlerde bile, nüfusları kasabanın Türk ve Kürt diye anılan Türk halkının %10’unu tecavüz edememiştir”(80) denilerek, Ermenilerin nüfuslarının azlığından ve baskın bir kültür olmadıkalrından dem vurulurken, hatta baskın kültür olmalarından korkulurken, Kürtler yine Türk Kürtleri olmakta ve ilçedeki nüfusları açıkça belirtilmemektedir. Yine Dersim’in nafıa [bayındırlık] vaziyeti anlatılırken özelikle yollardan sıkça bahsedilemsi ve hatta yolların Dersim ahalisine yaptırılarak bunun karşılığında on yıllık vergiden muaf tutulmaları, devletin Dersim’e girmek için farklı zamanlarda sonuç vermeyen çok farklı yöntemler uyguladığını da göstermektedir. Dersim aşietlerinin oldukça ayrıntılı bilgilerle bu raporda yer almaları, karakteristik özelliklerinin analiz edilmesi, sahip oldukları mal varlıkları, nerelerde ikamet ettikleri, hükümete hizmet veya itaat edip etmedikleri ve bundan sonraki bir harekatta kimlerin devletin yanında yer alabilecekleri bu bölümde dile getirilmektedir. Servetleri, aşiret veya kabile liderlerinin adlarının da listelendiği ve bu aşiretlerin aralarında çatışmaların, akrabalık ilikilerinin ve yine devlete karşı muti (itaat eden) olup olmadıkları, yerleşik mi göcebe mi oldukları aşiretlere dair bilgilerin dökümünde dikkattle tasnif edilip ele alınan konulardır. Bu bölümün sonunda dikkat çekici bir analiz yer almaktadır; dersimdeki aşiretlerin kuvvetleri, ya da aşiretlerin birliğinin alivilik veya herhangi bir manevi temel üzerinden yükselmediği aksine tamamen maddi olduğu (çeteciliğe vurgu yapılarak) anlatılmaktadır. Diğer bir ifadeyle rapor, Dersimlilerin aşiretçiliği çetecilikleri için koruyup sürdürdüklerini vurgulamaktadır.

Harekatlar ve Dersim’in Islahı

Kitabın ikinci kısmı Dersimde daha önce yapılan harekatlara, bu harekatların sonuçlarına ve bunlardan dersler çıkarılarak daha sonra yapılacak (ki bu rapor Dersim 38 Kıyımının temel hazırlayıcı belgesi gibidir. Çünkü 38’de yaşanan bir çok olayın planını bu raporda bulabiliriz) harekatın veya harekatların temel hatlarını ortaya koymaktadır. Raporun bu kısmı Dersim’in Asayişsizlik Tarihçesi başlığıyla 19. Yüzyıldan itibaren bölgenin Osmanlı devletiyle olan karışık ilişkilerini ele almaktadır. Harekatlarla birlikte uzun süre Erzurum merkezli devam eden barış görüşmeleri olsa da bunlar sonuç vermemiştir ve Dersim’e yeni harekatlar yapılmaya başlanmıştır. Çünkü rapora göre, “ Dersim kıtası ahalisi, menaatı [sarp] mevkiiyeleri hasebiyle alelekser [çoklukla] yaptıkları yanlarına kâr kaldığından, bundan cüret alarak, evamiri hükümete inkiyat [boyun eğme] etmiyor, vergi ve asker vermiyor”(159). Yine raporun başka bir yerinde, “Eski devirlerde Dersimlilerin ordu hizmetine girdikleri vaki değildir. Onlar daima kendi reislerinin idaresi altında, kısa hedefler için ve kısa zaman için yerlerinden ayrılabilmişlerdir”(99). Bu durum -devletin otoritesinin, nüfuzunun zayıf düşürmesi- kabullenilmeyeceğinden Dersim hakkında sürekli raporlar hazırlatılılmış ve bunu takiben harekatlar düzenlenmiştir. Raporda 1907, 1908, 1909, 1916,1926,1930 da tedip (terbiye verme, haddini bildirme) harekatları yapılmıştır. Bu harekatların tüm ayrıntıları, harekat bilgileri, arazinin kulanımı sonuçları tüm ayrıntılarıyla raporda yer almaktadır. Raporun son kısmında da bu harekatların krokileri de yer almakatadır. Her sonuçsuz tedip sonrasında harekata son verilmekte ve yeni bir tedip hazırlığı içine girilmektedir. Yine Türk devletinin Kürtlere karşı oluşturduğu dilin ve mantığın günümüze kadar pek değişmediğini de görebilmekteyiz: 1930 Plümer harekatı kastedilerek “bu müsademede şakilerden 200 maktul tahmin edilmiştir. Müfrezeden 1 şehit, 3 yaralı vardır”(214).

Raporun son bölümlerinde, mülkiye müfettişi, vali, birinci umumi müfettiş, büyük erkanı harbiye reisi, Halis Paşa, Dahiliye Vekili tarafından Dersim hakında raporlar hazırlanmıştır. Hem daha önce yapılan harekatların hem de hazırlanan raporların verdiği tecrübeyle elimizdeki ayrıntılı rapor kaleme alınmış ve Dersim’de yapılacak büyük bir harekat sonrası birinci, ikinci, üçüncü ve müteakip senelere yayılacak uzun bır ıslahat çalışması planlanmıştır. Islahatta öncelikli konu silahların toplanmasıdır. Ardından Rüesa’nın Tebid’i [bir yerden bir yere sürme], mücrim [cürüm işlemiş olan] ve mahkumların yakalanması, Şimali Dersim’in garba nakli gibi iskan politikaları öne çıkarken, ikinci sene yeni bir silah yoklamasının ardından devletin dersimde kurumlaşması, dersimlilerin sıhhi ve ticari teşkilatlanmasını sağlamak, mekteplerin açılması planlanmaktadır. Üçüncü sene ise ilk iki yıl uygulanan politikaların-yaptırımların oturtulmasına yönelik faaliyetler planlanmıştır. Ayrıca yapılacak harekata dair ödenek de öngörülmüştür; “600.000 lira askeri nakliyat için, 600.000 lira da Dersimlilerin garba nakilleri için tahsisat konmalıdır”(275). Bu planlamayla birlikte askeri ve idari tedbirler ve hazırlıkların yapılması için çalışmalar başlatılır.

Raporun sonundaki Lâhika’da [ek] tedib sonrası aşiretlerin garbta hangi il ve ilçelere gönderilecekleri ayrıntılı olarak hazırlanmış. Buna birkaç örnek vermek gerekirse; Laçin aşireti rüesası (6 aile) Kırklareli kazasına, Ferhat Uşağı (14 aile) Manisa kazasına, Koçgiri aşireti (8 aile) Tekirdağ merkez kazasına, Koç uşağı (10) Balyan kazasına, Kureşanlı aşireti (19 aile) Saray kazasına… Liste böyle uzayıp gidiyor. Listenin sonunda 347 ailenin garba nakledileceği yazılmıştır. Nakil masrafları, iki aylık iaşe, çift hayvanı ve tohumluk gibi ödenekler de listede yer almaktadır.

Sonuç

Dersim Raporu bir fetih harekatının programı gibidir, ki 38 Dersim kıyımında bu rapora bağlı kalındığı ya da bundan ciddi anlamda feyz alındığı açıkça görülmektedir. Yüzyıllarca özerk denilebilecek bir hayatı benimsemiş, devletin otoritesinin pek sirayet etmediği Dersim ahalisini muti ve medeni kılmak için her yol planlanıp denenmiştir. Ciddi bir toplum mühendisliği çalışması yapılmış ve Dersim’e dair tüm istatistiki bilgiler derlenerek raporlaştırılmıştır. Raporda, daha önce yapılan askeri operasyonlar, Dersim aşiretleriyle yapılan diplomatik faaliyetler, yaptırımlar tek tek ele alınarak Dersim’in geniş bir analizi ve tanımı yapılmıştır. Daha önceki harekatların krokilerinin raporda yer alması yeni operasyonların veya nihayi operasyonun ipuçlarını da vermektedir. Lakin bu raporda analizler Desim’in Türklüğü üzerinden yapılmakta ve giderek Kürtleşen Dersime müdahalede bulunma gerekliliğinden bahsedilmektedir.

Dersim’in ıslahı, yapılacak bu harekattan sonraya bırakılırken, ıslah iki temel ayak üzerinde planlanmaktadır; ilki sürgün olurken, diğeri Dersim’in yeniden yapılandırılması bağlamında okullar açılarak onların eğitilip medenileştirilmesidir;“…Dersimlileri bugünkünden daha medeni, yumuşak hale getirmek ve Türklük ile yaklaştırmak ve kendilerinin aslen Türk olduklarını öğretmek lazımdır”(274). Çözüm hala inkar, sürgün ve asimilasyon esas alınarak düşünülmektedir. Dersimlilerin buna karşı gösterdikleri refleks yeni operasyonlarla karşılaşmaktadır. Günümüzdeki devlet aklının, uyguladığı politikaların temellerini görmek açısından bu rapor oldukça önemli bir belge niteliğindedir. Belki de rapordaki en açık durum, bir meselenin ele alınışı ve çözüm yöntemi konusunda Türk devletinin 1930’lardan günümüze fazla yol katetmediğini, pek değişmediğini göstermesidir.

Ayhan Işık, Bilgi Üniversitesi, Tarih Bölümü MA öğrencisi

Kürtler Gezi’nin İrlandalısı mı?
Tuncay Şur

 

“Onları yalnızca nehrin başka bir kıyısında, başka bir dağda ve başka bir bölgede bekliyor olacağız. Şimdi onları bir gün bizi çıkardıkları nehrin kıyısında bulmak için geri döneceğiz, bizi kaçarak çıkmak zorunda bıraktıkları dağa onları bulmak için geri döneceğiz, bir gün bizi kovdukları bölgeye onları bulmak için geri döneceğiz…”
FARC-EP Komutanlarından Manuel Marulanda Vélez, Kolombiya Dağları, Eylül 2008.

Giriş

Türkiye toplumu, iktidarlara verdiği ya da iktidarlar tarafından onlardan zorla alınan her ne varsa tekrar almak için 27 Mayıs gününü, bahane olarak da Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesini seçmişti. Tarih boyunca iktidarların halklardan zorla aldıklarının yanında, rıza yöntemiyle ya da halklara saldıkları sahte korkudan kaynaklı olarak gelişen bir pasifleştirmeyle var olan konumlarını korumuşlardır. Yaklaşık 500 yıl önce Fransız düşünür Etienne de La Boetie toplumu ezen tiranlar için şu çarpıcı ifadeleri kullanır:

“..size böylesine hakim olan kişinin iki gözü ,iki eli, bir bedeni var…Yalnız sizden fazla bir şeyi var: O da sizi ezmek için ona sağlamış olduğunuz üstünlük. Eğer siz vermediyseniz, sizi gözetlediği bu kadar gözü nereden buldu? Sizden almadıysa, nasıl oluyor da sizleri dövdüğü bu kadar çok eli olabiliyor? Kentlerinizi çiğnediği ayaklar sizin değilse bunları nereden almıştır?” [1]

500 yılda şüphesiz çok fazla şey değişti fakat değişmeyen tek şey iktidarların bir şekilde varlıklarını sürdürmeleri oldu. Tam da bu yüzdendir ki var olan iktidarlar, biçim değiştirmiş olabilir, kullandıkları araçlar farklılaşmış olabilir, fakat modern tiranlar olarak halkları ezmeye ve sindirmeye devam ediyorlar. İktidar, güç ilişkilerinin içinde yer aldığı stratejilerdir. Bu stratejilerin kurumsal olarak cisimleşmesi ise, devlet aygıtında, yasada ya da çeşitli toplumsal hegemonya biçimlerinde ortaya çıkar. [2] Uzun yıllar Tek Parti döneminde Kemalizm sultası altında eziyet gören Türkiye halkları, sonrasında da Kemalizm ve resmi devlet ideolojisinden kurtulamadı. [3] 1980’lerden sonra sürekli merkez-sağ iktidarlarca yönetilen Türkiye, neo-liberal politikalar ve giderek artan muhafazakar eğilimlerle iktidarını toplumsalın hemen her alanına nüfuz ettirdi. Olağanüstü hak ihlalleri ve anti demokratik uygulamalarla geçen 90’lı yıllar, Türkiye’ye darbe dönemlerinden daha karanlık bir geçmiş bıraktı.

2002 yılında %34 oranında bir oy olarak tek başına iktidara gelen AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi), eşitlik, adalet, demokrasi, insan hakları gibi sürekli olarak ihlal edilen temel hak ve hürriyetler konusunda çok büyük vaatlerle gelmesine rağmen, özellikle 2007 genel seçimlerinden sonra vaat ettiklerinden giderek uzaklaşan bir iktidar profili çizdi. 2011 seçimlerinden de zaferle çıkan AKP, giderek otoriterleşen bir tek adam partisine doğru gidiyordu. Seçmenlerin oylarının yarısını alan AKP iktidarı, bir yandan Türkiye’nin en temel sorunlarından biri olan Kürt Sorunu’nun demokratik yollardan çözümü için sözler verirken diğer yandan farklı toplumsal kesimler üzerindeki gelenekselleşmiş devlet baskısını sürdürdü. Kürtler, Aleviler, kadınlar, Gayrimüslimler, farklı cinsel yönelimler başta olmak üzere iktidarın baskı ve denetleme pratiği giderek toplumsal yaşamın her alanına nüfuz etti. Alkol düzenlemesi, kadınların bedenleri üzerinde tasarruf elde etme gayretleri ve “kız-erkek” öğrencilerin yaşam alanlarına müdahalelerle birlikte farklı sosyal gruplardan gelen insanlar uygulanan fiili ve baskılara karşı, Gezi Parkı’nın ve ağaçların sembol olduğu bir sokak direnişiyle, Gezi Parkı Direnişi’yle, iktidara “bu kadar yeter” dediler.

Sınıfsal bir başkaldırı, [4] bir orta sınıf hareketi ya da sivil itaatsizlik eylemi olarak değerlendirilen Gezi Direnişi’ni şu sözler sanırım benden daha iyi özetleyecektir: “Gözlerimiz görmeye başlamazdan önce bizler zaten kör olmuştuk, korku bizi kör etmişti, aynı korku yüzünden körlüğümüz sürüp gidecek” diyordu Jose Saramago. [5] Toplumu kör eden korku Gezi Direnişi’yle yok edildi. Sokaklara, kente ve kamuya ait olan her şeyde kamunun direkt olarak söz sahibi olduğu ve demokrasinin sadece belirli aralıklarla sandık başına gitmekten ibaret olmadığı pratik olarak gösterildi. Hiç şüphesiz toplumu kör eden korkunun tümüyle ortadan kalktığından bahsetmek için belki de henüz çok erken, fakat tüm eksiklerine rağmen, kısa süreli de olsa, Kürt Özgürlük Hareketi’nin dışında Türkiye toplumunda kitlelerin sokağı deneyimlemesi önemli bir dönemeçti.

Gezi Direnişi’ne Bir İsim Koymak

Sosyal bilimcilerin Gezi Direnişi’ni, anlamak, çözümlemek, ayrıntılı tahlilini yapmak adına bir kategoriye sokmak gibi çabaları olabilir, oluyor, daha da olacak gibi. Bu çalışmadaki amaç Gezi direnişine köşeli bir isim koyma gayreti değildir. Gezi’yi hangi kategoriye koyarsak koyalım, ortadaki gerçeklik; gittikçe totaliterleşen bir iktidar ve lider karşısında farklı toplumsal gruplardan gelen insanların açıkça tepki koyarak varlıklarını hissettirme girişimiydi Gezi. Türkiye’de her ne kadar totaliter bir rejimden resmi olarak bahsedemiyor olsak bile, pratikleriyle tüm gücü elinde toplayarak toplumu panoptikonvari bir hapishaneye çevirme ve tepeden herkesi görecek şekilde izlemeye heves eden bir iktidar ve politik liderle karşı karşıyayız. AKP ve lideri Erdoğan’ın giderek totaliterleşen eğilimlerini aslında klasik anlamda totaliter rejimlerde görmek mümkündür.

Hannah Arendt’e göre totaliter rejimler kendilerini yer ve zamanla sınırlamazlar; ilkelerinin dünyanın her tarafında ve ebediyete kadar geçerli, mutlak doğrular olduğunu ifade ederler. Ancak bu evrensel yasalar/mutlak doğrular, liderlerin ya da partilerin kararlarına göre sık sık değişir. Bugün beyaz olan yarın siyah, bugün kahraman olan yarın hain olabilir. [6] Totaliter rejimleri karakterize den başka bir unsur ise, devletin halk üzerinde topyekûn bir egemenlik kurabilmiş olmasıdır. Farklı eğilimlerin, azınlık haklarının sözü edilemez. Hedeflenen yüce bir davanın peşinde kaynaşmış bir kitle vardır. Çeşitlilik, çoğulculuk yasadışıdır. Birey omlet yapılması için kırılması gereken yumurtadır. [7] AKP’nin ve Erdoğan’ın bu belirlemelere çok uzak olduğunu söyleyemeyiz, fakat bu tanımlamalardan uzaklaşması gerektiğini Gezi bir kez daha hatırlattı. Benim bu yazıda Gezi Direnişi’ne koyacağım isim; omlette kırılmak istemeyen her renkten, boyuttan yumurtanın başkaldırısıdır Gezi.

Heterojen Bir Başkaldırı Olarak Gezi Direnişi

90 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca iktidarların baskıcı politikalarına karşı sayısız başkaldırı gerçekleştirildi. Bu başkaldırıların bir kısmı fiili olarak devletin zor aygıtlarına karşı kendi zor aygıtlarını devreye sokarak, bir kısmı ise sivil itaatsizlik ve pasif direniş yöntemleri uygulanarak gerçekleştirildi. Fakat bugüne kadar siyasal iktidarların baskılarına ve hukuk dışı pratiklerine karşı koyanlar, ülkenin itilmiş, inkâr edilmiş, baskı altına alınmış, yok edilmiş kimlik, sınıf, cinsiyet ve inançlarına mensup çevrelerdi. Fakat Gezi Direnişi boyunca siyasal iktidarın karşısında duranlar, tarihsel olarak alışılagelenlerin de içinde bulunduğu fakat salt onlardan oluşmayan bir toplamdı. Bu yanıyla Gezi Direnişi, Türkiye tarihinde gerçekleşen en kapsamlı, plansız ve heterojen başkaldırıydı.

Bir siyasal sistem iki şekilde hukukun dışında olur. Birincisinde, iktidarı hukuk dışı yollardan ele geçirmiş ve hukuk dışı yönetimini sürdüren bir siyasal güç söz konusudur; ikincisinde ise yasal olarak iktidarı ele geçiren ve zamanla hukukun dışına çıkmış siyasal bir güç vardır. [8] Türkiye’de her iki tanıma uyacak şekilde siyasal sistemlerin hukuk dışına çıktıklarına bolca rastlanabilir. Askeri darbelerle kuşatılmış uzunca bir tarihsel ara ve sonrasında 90’lı yıllar boyunca yaşanan kirli savaş döneminde, Türkiye’deki siyasal iktidarların hukuk kavramıyla aynı cümlede pek bulunduklarını söyleyemeyiz. Siyasal iktidarın “yasal” yollarla iktidara gelmiş hallerinde de geçerli hukuk normlarına riayet etmediği en açık biçimde Gezi’de gözlemlenebilir. Hukuk dışına çıkmış bir siyasal iktidara karşı direnmek de yurttaşların meşru hakkı olarak okunmalıdır. 11 yıldır “yasal” yollarla iktidarını sürdüren AKP ve Erdoğan, yasal-anayasal yollarla geldiği iktidarda her geçen gün biraz daha fazla müdahaleci ve otoriter tavırlarıyla temel insani hak ve hürriyetlerini kısıtlayan bir konuma geldi. AKP’nin neredeyse tüm toplumsal katmanlar üzerinde dolaylı ya da doğrudan kurduğu hegemonya Gezi’yi doğuran başat nedenlerdendi. AKP’nin baskı aygıtlarını farklı toplumsal mekanizmalar üzerinde aynı anda uyguluyor olması da söz konusu başkaldırının heterojenleşmesini beraberinde getirdi. Gezi başkaldırısının heterojenliğinden bahsederken, 1980 sonrasında Türkiye’deki en örgütlü ve sürekli muhalefet dinamiklerinden olan Kürt Hareketi’ni bu heterojenliğin neresine yerleştirmek gerekiyor? 1980’den sonra Türkiye’de iktidarlara karşı kesintisiz bir biçimde örgütlü ve çok kapsamlı muhalefet eden tek güç neredeyse Kürt Özgürlük Hareketi olmasına karşın, Kürt Hareketi’nin Gezi başkaldırısının dışında kaldığına yönelik iddialar hangi maddi temellere dayandırılıyor?

Kürtler Gezi’nin İrlandalıları mı?

Gezi Direnişi boyunca ve sonrasında Kürtlerin, Kürt Hareketi’nin eylemliliklerin dışında kaldığı ve Gezi’ye yeterince destek vermediği noktasında sol, sosyalist, Kemalist, ulusalcı ya da ulusalcı tandanslı çevreler eleştirilerde bulundular. Adı anılan tüm çevrelerin ortak dili, Kürt Hareketi’nin halihazırda devam etmekte olan Barış Süreci’ne yönelik çekincelerinden kaynaklı Gezi başkaldırısından uzak durdukları etrafında şekillendi. Kanımca bu eleştirilerin temel dayanak noktasını BDP adına Selahattin Demirtaş’ın “Hükümeti devirecek, darbeye doğru götürecek bir halk hareketini çıkarabilir miyiz anlayışı vardı. Bu kısmına şiddetle karşı çıktık. Gezi’ye mesafe koyduk” [9] ifadelerini içeren açıklaması oldu. Eleştirilerin bir diğer dayanak noktası ise, PKK ile hükümet arasında Abdullah Öcalan aracılığıyla bir süredir yürütülmekte olan müzakerelerin hasar görmemesi için Kürt Hareketi’nin Gezi Direnişi’nden uzak kaldığı yönündeydi. Kapsamlı bir analizden azade bir biçimde bakacak olursak bu iki veriye gerçekten de Kürt Hareketi’nin Gezi’nin dışında kaldığından bahsetmemiz gayet mümkün olur. Fakat Kürt Hareketi’nin, daha da kapsamlı bir ifadeyle Kürtlerin Gezi’de var olup olmadıklarını ya da ne oranda var olduklarını bu veriler üzerinden çıkarmamız mümkün değil. BDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in direniş sembolü olduğu Gezi’de henüz 31 Mayıs tarihinde BDP’li Av. Meral Danış polis müdahalesini eleştiriyor ve Gezi Direnişi’ne destek çağrısı yapıyordu. [10] 1 Haziran 2013 tarihinde BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “Başbakan Halktan Özür Dilemeli” başlıklı bir açıklama yapmıştı. [11] Ancak her şeye rağmen, Kürt Hareketi’nin sonradan açıklayacağı üzere, Öcalan’ın İmralı’dan Gezi’yi selamlaması [12] öncesine kadar Gezi’ye yönelik tavrı çok net değildi, bunu söylemek mümkün. Ancak 6 Haziran’da KCK’den “Gezi Direnişi Yeni Bir Türkiye Mesajıdır” [13] açıklamasının ve Öcalan’ın Gezi selamının Kürt Hareketi’nin direnişe yaklaşımını etkilediği açık. Fakat, Öcalan’ın açıklamasından önce de Kürt Hareketi’nin direnişe duyarsız kaldığını söylemek mümkün değil. Öcalan’ın açıklamasından önce de Kürt illerinde direnişe destek eylemleri yapılmıştı. Örneğin, 3 Haziran 2013 tarihinde Dersim, aynı tarihte Diyarbakır, 1 Haziran 2013 tarihinde Van ve diğer Kürt illerinde de Gezi Direnişi’ne destek eylemlerine rastlamak gayet mümkündür.

Bahsedilen tarihten (Öcalan’ın Gezi açıklaması yaptığı tarih) önce Kürt Hareketi’nin ve genel olarak da Kürtlerin Gezi’nin dışında kaldıklarını söylemek mümkün değil. Hangi oranda katılıp katılmadıklarını da tespit etmek mümkün değil, zira Gezi Direnişi daha çok metropollerde ortaya çıkan ve yine dinamizmini metropollerden alan bir başkaldırıydı. Metropollerde, Öcalan’ın açıklamalarından önce Kürt Hareketi ve Kürtlerin ne denli eylemliliklere katıldıklarını sayısal olarak belirlemek mümkün değil. Fakat alanda yapılan gözlemlere dayanarak katılımın olmadığını söylemek çok güç. Bu noktada sadece Öcalan’ın açıklamalarından önce Kürt Hareketi’nde bazı çekincelerden kaynaklı temkinli bir yaklaşımın olduğunu söylemek yerinde olur kanımca. 7 Haziran’dan yani Öcalan’ın Gezi’yi selamlamasından sonra ise Kürtlerin ve Kürt Hareketi’nin Gezi Direnişi’ne yaklaşımları belirgin ölçüde netleşti.

Gezi Direnişi’nde Kürt Medyası

Kürt Hareketi’nin Gezi’ye yaklaşımını çözümleyebilmek için, Gezi boyunca Kürt medyasının takındığı tavrın çözümlemelerimizde bize yardımcı olacağı kanaatindeyim. Bu amaçla, Kürt Hareketi’nin yayın organlarından Ajanse Nüçeyan a Firatê’nin (Fırat Haber Ajansı) 01 Haziran-07 Haziran tarihleri arasında Gezi Direnişi’ne ne kadar yer ayırdıklarını ve ajanstan geçen haber ve yazıların içerik ve söylem analizlerine bakmak yerinde olacaktır.

1 Haziran [14] tarihinde ajansta gün boyu Gezi Direnişi ile ilgili toplam 33 habere rastlanmaktadır. Haberlerin sunuş biçimleri hakkında fikir sahibi olmak için, birkaç başlık paylaşalım:

01.06.2013 19:04:17 “Kızılay Meydanı da Halkın”
01.06.2013 17:09:41 “ Yüzbinler Taksim’de Çatışmalar Sürüyor”

2 Haziran [15] tarihinde ise gün boyunca ajanstan Gezi Direnişi ile ilgili olarak toplam 26 haber bulunmaktadır. Haber başlıklarından bazıları:

02.06.2013 17:22:46 “Taksim’de TGB’li Irkçılar Kürt Yurtseverlere Saldırdı”
02.06.2013 15:48:16 “Taksim’de on binler Direnişi Kutluyor”

03-07 Haziran tarihleri arasında da ajanstan Gezi Direnişi ile ilgili akan haber sayısı 27 ile 35 arasında değişiyor. Bu tarihler arasında haberlerin sunuş şekli ve içerikleriyle ilgili olarak da, sosyalist ve AKP’ye muhalif medya organlarının haber içerikleri kadar eleştirel ve Gezi’yi sahiplenen bir üslup kullanılıyor. Kürt Hareketi’nin ana yayın organı olan ANF’nin Gezi ile ilgili haberleri, Kürt medyasının Gezi Direnişi’ne bakış açısını özetlemektedir. Zira geriye kalan Kürt medyasının önemli bir bölümü ANF’den beslenmektedir.

Kürt Hareketi’nin Gezi’deki Çekinceleri Neydi?

Kürt Hareket 30’u aşkın yıldır Türk Devleti ile fiili çatışma halindedir. Ateşkesler çıkarıldığında 28 yıllık bir çatışma devamlılığından bahsetmek mümkün. On binlerce insanın ölümüne neden olan uzun soluklu bir çatışma döneminden sonra başlatılan ve sekizinci ateşkesin [16] bir sonucu olan ve şu an devam etmekte olan müzakere süreci, Kürt Hareketi’nin Gezi başkaldırısına tavrını belirleyen ana dinamiklerden biriydi. Şüphesiz ki bunun yanında Gezi’nin bileşenlerinin bir kısmının milliyetçi-ulusalcı ve Kemalist çevrelerden oluşması, Kürt Hareketi açısından zihinlerde soru işaretlerine neden olabilecek faktörler arasında sayılabilir. Bir başka faktör ise Gezi başkaldırısının ilk günlerinde çeşitli illerde, özellikle alanlarda, Kürt Hareketi’ne yönelik birtakım saldırıların gerçekleşmesiydi. [17] Kürt Hareketi’nin özellikle tabanında birçok insanda ise şu düşünce vardı (kişisel görüşmelerimin sonucu):

“Biz yıllardır Kürdistan’da bu zulmü yaşıyoruz fakat Batı’dan herhangi biri ya da birileri bizim için kılını bile kıpırdatmadı, bizim ormanlarımız yakılırken kimse sesini çıkarmadı, özetle bu savaş bizim savaşımız değil.”

Şüphesiz bu yaklaşım toplumsal bir harekete katılıp katılmama noktasında tayin edici bir yaklaşım olamaz. Ancak buradan belki şu sonuç çıkarılabilir: Kürtler aslında ruhsal-duygusal aidiyet anlamında Türkiye’den kopmuştur. Bundandır ki Türkiye’nin batısında gerçekleşen bir toplumsal harekete kendini ait hissedemiyor ve hareket içinde yer almıyor.

Yukarıda sıraladıklarımızın çoğu Kürt Hareketi’nin Gezi’ye mesafeli olarak yaklaşmasının nedenleri arasında sayılabilir. Fakat Kürt Hareketi’nin Gezi’ye yaklaşımındaki temel belirleyici unsur, gerek Selahattin Demirtaş’ın, gerek Öcalan’ın ve gerekse KCK’nin açıklamalarında ortak vurgu yaptıkları; “Kemalizm, ulusalcılık ve çözüm karşıtı olan odaklar” endişesi oldu. Her ne kadar sosyalist bir kökenden gelse de Kürt Hareketi içinde olan Ertuğrul Kürkçü’nün açıklaması da bu tezi destekler bir nitelik taşımaktadır. Kürkçü:

“…özgürlük hareketinin merkezi ve örgütlü bir toplumsal davranış sergilememesinin olmasını ‘ulusalcıların’ varlığıyla ilişkilendirmek doyurucu bir açıklama sağlamıyor. Nesnel bir izah BDP önderliğinin dikkatini tümüyle çözüm sürecine vermiş olmasında yatıyor.” [18]

Gezi’nin fitilini ateşleyen ve direnişin sembol isimlerinden biri olan Sırrı Süreyya Önder içinse, Kürtlerin Gezi’de yer almayışları tezi, daha çok alanda olmayanların öne sürdükleri bir tezdi. Önder:

“HDK, BDP ve Sayın Öcalan’ın ekolojik mücadeleyi her fırsatta dile getirdiği bilinmektedir, Gezi’de aslında HDK’nin ruh bulabileceği bir hareket aslında… En kitlesel çadır Kürtlerin çadırıyken; ‘Kürtler gelmedi’ demek, başta Kürt halkının bileşenlerine yapılmış bir haksızlıktır. HDK’nin bunca zamanlık çalışmasına ve Öcalan’ın yıllarca sürdürdüğü siyasete hâkim olmamaktır.” [19]

Ancak Sırrı Süreyya Önder, 2 Haziran günü yapmış olduğu açıklamada DTK (Demokratik Toplum Kongresi) için, “Türkiye yanıyor, DTK’dan tek cümle yok” [20] ifadelerini kullanmıştı.

Kürt Hareketi’nin Gezi’ye mesafeli durduğu açık fakat bunun sebeplerinin ne olduğu konusunda bir süre daha tartışmalar yapılmaya devam edilecektir. Ancak bu yazıdaki belirlememiz, Kürt Hareketi tarafından da doğrulanan “sürecin zarar göreceği korkusu” Gezi’yle Kürt Hareketi arasındaki mesafenin başat nedeni konumundadır. Zira Kürt Hareketi’nin önemli isimlerinden biri olan, KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık BBC’ye verdiği bir röportajda; “Demokratik sürecin önünü açan bir eylemdir, dolayısıyla bu çözüm sürecine de hizmet eden bir eylemdir. Ona katılmama, tereddütle yaklaşma yanlıştır.” Bayık mülakatın ilerleyen kısmında ise Kürt Hareketi’nin Gezi’ye tereddütle yaklaşmasını şu cümlelerle özetliyor:

“Neden onu yaşadılar? Birincisi ‘Katılırsak, devlet Türkiye’deki demokrasi güçlerine saldırabilir, eğer katılmazsak saldırı olmayabilir, o zaman bu hareket daha güçlü gelişebilir’ diye düşünüldü. İkincisi, ‘Eğer katılırsak Önder Apo’nun başlattığı süreç zarar görebilir. Bunu kullanan güçler olabilir. Özellikle hükümet bunu kullanabilir. Zaten çözüm yönünde adım atmaya pek niyeti yok, bunu da gerekçe yapıp adım atmayabilir’ anlayışı vardı.” [21]

Kısaca Cemil Bayık, açıklamasının genelinde Gezi’de yanlışların yapıldığını kabulleniyordu ve ekleyerek, artık Türkiye’de hiçbir şeyin Gezi’den öncesi gibi olmayacağına da vurgu yapıyordu. Cemil Bayık’ın bu tavrını, Gezi sürecine yönelik olarak yapılmış bir özeleştiri olarak okumak oldukça mümkündür.

Özetle hareketin resmi ağızlarınca da doğrulandığı üzere Kürt Hareketi’nin Gezi’ye karşı duruşunu şekillendiren ana başlığın “çözüm süreci ve müzakereler” olduğu söylenebilir. Ancak resmi ağızlardan yapılan bu doğrulamaların dışında, Kürt Hareketi’nin Gezi’ye katılmayan tabanının, katılmama gerekçelerinin önemli bir kısmını “olay Kürdistan dışında gelişen bir olay ve bizimle bir ilgisi yok” yaklaşımı oluşturuyor. Bu yaklaşıma kaynaklık eden duygunun da Türkiye’ye olan aidiyet hissinin gittikçe zayıflaması olarak değerlendirilebilir. Bu aidiyet hissindeki zayıflamanın da Kürdistan halkının gözünde meşru ve maddi dayanakları vardır. 30 yıl boyunca Kürt illerinde devletin farklı elleriyle gerçekleştirilen kirli savaş, katledilen on binler, yakılan binlerce hektarlık ormanlar, topraklarından sürülen yüzbinlerce insan…Tüm bunların karşısında Türkiye’nin batısında herhangi bir sesin yükselmemesi, aksine yapılanların onanması Kürtlerin hayal dışında herhangi bir gerçekliği bulunmayan vatan olgusundan giderek koparttı.

Sonuç ve Gezi’den Çıkarılacak Birkaç Ders

Gezi Direnişi boyunca Kürt Hareketi’nin yaklaşımın da bazı çekincelerden kaynaklı tereddütler olduğundan bahsetmek gayet mümkün. Fakat yaşanılan tüm çekincelere rağmen Kürtlerin direnişe katılmadıkları yönünde bir değerlendirme yapmak en hafif tabirle art niyetliliktir.
Kürtlerin Gezi Direnişi’ne katılmadıkları yönünde Kemalist, ulusalcı ve bazı Sol-Kemalist çevrelerce yapılan değerlendirmeler, bu ideolojik yaklaşımların Kürt Hareketi’ne yönelik olarak besledikleri tarihsel red duygusu veya ikircikli tavırlardan kaynaklanıyor önemli ölçüde. Bunların dışında bazı dost çevrelerden yapılan eleştirileri ise yapıcı olarak değerlendirmekte fayda var. Zira Kürt Hareketi’nin kurumsal önderlerinin ve yetkili ağızlarının da yaptıkları bir özeleştiri söz konusu (Gezi’nin iyi okunamadığına dair). Bu özeleştirilerden de hareketle Kürtlerin çeşitli çekincelerden kaynaklı olarak direnişle ilgili tedirginlikler yaşadıklarını söylemek gayet mümkün. Öte yandan Kürtler, alanlarda direniş boyunca Gezi’ye yoğun bir destek sunmuşlardır, bunu kişisel gözlemler sonucunda da belirlemek gayet mümkün. Zaten kişisel gözlem dışında alanlarda Kürtlerin olup olmadığına dair bir tespiti yapmak neredeyse mümkün değildir. Emniyetin Gezi Raporu’ndaki “aşırı bilimsel” tespitleri saymasak.

Gezi direnişine heterojen bir yapı arz etmesine rağmen bu isyanın, rejime muhalefet değil rejimin işleyişine yönelik beliren tepkilerin derlendiği bir öfke patlamasıdır. Bu niteliğiyle istikrar bozucu etkisi devrimci politikanın olanaklarına işaret etmektedir. [22] 90 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nde sisteme muhalefet eden, devletin zor ve baskı aygıtları ile fiili ya da dolaylı olarak savaşan toplumsal kesimler daha çok Kürtler ve Marksist sol cenahı oluşturan kesimlerdi bu güne kadar. 1980 sonrasında toplumsal muhalefet üzerine serpilmiş ölü toprağı (Kürt Özgürlük Hareketi dışında) Gezi Direnişi’yle önemli ölçüde ortadan kalkacak gibi görünüyor. Gezi’ye yönelik olarak çok keskin tespitlerde bulunmak için henüz yeterince erken olduğu kanaatindeyim. Fakat her şeye rağmen, toplumsal mücadele anlamında yeni ufuklar açtığını ve Türkiye’de gelenekselleşen kitlesiz bir devrimci muhalefetin çıkaracağı onlarca ders bıraktığını söylemek olası.

Gezi Direnişi, içinde barındırdığı ulusalcı, Kemalist ve bazı milliyetçi odaklara rağmen, Türkiye’de toplumsal muhalefetin ilk defa olarak farklı toplumsal formasyonların bir araya gelebileceklerini gösteren bir deneyim oldu. Bu anlamıyla 30 yıldır Türkiye’de tek örgütlü muhalefet dinamiği olan Kürt Özgürlük Hareketi için de ilişki kurabileceği ve birlikte hareket edebileceği bir alan ortaya çıktı.

Gezi direnişi devletin manipülasyonlarının Türkiye’nin batısında yaşayan bir Türk’ün gözünden kısmen de olsa algılanmasına olanak sağladı. Gezi’nin topluca görülen bir rüyaya [23] dönüşmemesi için, devrimci ve demokratik güçlerin Gezi sürecini eleştirel bir gözle, hata ve eksikleriyle yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir.

[1] De La Boetie, E. (2011). Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, (Çev. Mehmet Ali Ağaoğulları), Ankara: İmge Yayınları.

[2] Foucault’tan aktaran, Keskin. F. (1996), Foucault’ta Şiddet ve İktidar, Cogito, Sayı: 5-6-Kış-Bahar, İstanbul: Yapı Kredi.

[3] Hegemonya eksikliğini gidermek ya da hegemonya boşluğunu doldurmak amacıyla üretilen ideoloji resmi ideolojidir. Başkaya. F. (2010), Paradigmanın İflası, Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş, (15.Baskı), Ankara: Özgür Üniversite Kitaplığı, s. 36.

[4] Korkut Boratav, Gezi Direnişi’ni, bir orta sınıf hareketi yerine, “olgunlaşmış bir sınıfsal başkaldırı” olarak nitelendiriyor. Bkz: Korkut Boratav, Gezi Direnişi’ni değerlendirdi: “Olgunlaşmış bir sınıfsal başkaldırı…” Erişim Tarihi:28.12.2013.

[5] Aktaran, Göztepe, Ö. (Ed.) (2013), Gezi Direnişi Üzerine Düşünceler, Ankara: Nota Bene Yayınları

[6] Aktaran, Çoşar, Y. (2013), Kamu Vicdanına Çağrı: Sivil İtaatsizlik, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

[7] A.g.y., s. 21.

[8] Aktaran, Taşkın, A. (2004), TBB Dergisi, sayı 52: 37.

[9] Açıkmalar için bkz. Selahattin Demirtaş: ‘Gezi ile Aramıza Mesafe Koyduk’, Erişim Tarihi: 2 Ocak 2014.

[10] Açıklama için bkz. BDP’den ‘Gezi Parkı Direnişi’ne Çağrı, Erişim Tarihi: 31 Aralık 2013.

[11] Açıklama için bkz. Demirtaş: Başbakan Halktan Özür Dilemeli, Erişim Tarihi: 30 Aralık 2013.

[12] Öcalan, Gezi için şu ifadeleri kullanıyordu: “Direnişi anlamlı buluyor ve selamlıyorum. Elbette ki bu duruş yeni bir siyasal kırılma yaratmıştır. Ancak hiç kimse ulusalcı, milliyetçi, darbeci çevrelere de kendini kullandırmamalı. Bu hareketin onların denetimine girmesine Türkiyeli demokrat, devrimci, yurtsever ve ilerici çevreler izin vermemelidir.” Demirtaş: Öcalan Gezi Parkı direnişini selamlıyor, Erişim Tarihi: 24 Aralık 2014

[13] Açıklamada, bir gün sonra Öcalan’ın da üzerinde duracağı darbeci ve çözüm karşıtı odaklar vurgusu da ayrıca yapılıyor. Açıklama için bkz. KCK: Gezi direnişi yeni bir Türkiye mesajıdır, Erişim Tarihi: 24 Aralık 2013.

[14] 01 Haziran ANF arşivi: Erişim Tarihi: 02 Ocak 2014.

[15] 02 Haziran ANF arşivi: Erişim Tarihi: 02 Ocak 2014.

[16] PKK daha önce yedi kez ateşkes ilan etmiştir, fakat bu ateşkesler tek taraflıdır. 8.ateşkes ilk defa çift taraflı olarak sürdürülmekte ve açık bir müzakere süreci yaşanmaktadır. Atalay, A. (2012, 13 Haziran), Ateşkes Girişimlerinin Muhatabı Kandil Değil Ankara, Erişim Tarihi: 30 Aralık 2013.

[17] Örneğin 1 Haziran 2013 tarihinde İzmir BDP İl Binasına yönelik bir saldırı gerçekleşmişti. İzmir BDP İl Binasına Saldırı, Erişim Tarihi: 30 Aralık 2013.Yine Ankara’da Güvenpark’ta toplanana kalabalığın bir kısmı BDP flamaları taşıyan bir gruba saldırdı.

[18] Göztepe, Ö. (Ed.) (2013), Gezi Direnişi Üzerine Düşünceler, Ankara: Nota Bene Yayınları.

[19] A.g.y.

[20] Açıklamanın tamamı için: Sırrı Süreyya Önder: Türkiye Yanıyor, DTK’dan Tek Cümle Yok!, Erişim Tarihi:01 Ocak 2014.

[21] Açıklamanın tamamı için bkz: Cemil Bayık: ‘Gezi’de yanlışlar yaptık’, Erişim Tarihi: 01 Ocak 2014.

[22] Akyazıcı, A. (2014). İsyanın Ardından,
 Teori ve Politika Dergisi, sayı 63: 145-146.

[23] İhsal Eliaçık, Gezi Direnişi ile ilgili şu ifadeleri kullanıyor, “Geldiler… Topluca bir rüya gördüler…19 gün sürdü; tam 19 gün… Sonra gittiler.” Eliaçık, İ. (2013). Gezi: Ütopik Parkta 19 Gün. Ö. Göztepe (Ed.), Gezi Direnişi Üzerine Düşünceler, Ankara: Nota Bene Yayınları.

Dr. Şivan Belgeseli–Çayan Demirel

Yönetmen: Çayan Demirel
Yapımcı: Ayşe Çetinbaş
Yapım Ülkesi: Türkiye – 2013
Orijinal Dili: Türkçe, Kürtçe (Zazaca, Kurmanc)
Kaynak: Surela Film Devamını Oku

Selam’ın Annesi – Elif Ergezen

Selam’ın Annesi
Kamera/Kurgu: Elif Ergezen
Müzik: Nizamettin Arıç (Rojek Te)

Roboski Katliamı’nda hayatını kaybeden bir gencin annesinin mektubu/şiiri:
Devamını Oku

Dersim 38 Belgeseli–Çayan Demirel

Yapımcı ve yönetmen: Çayan Demirel
Yapım ülkesi: Türkiye – 2006 Süre 67′
Özgün Dili: Türkçe, Kırmancki Altyazı: İngilizce

1937-1938 Devamını Oku