Devletin Şiddet Rejiminde Yeni Bir Safha: “Serê Sipî” Olayı ve Pasûr (Kulp) Katliamı
Adnan Çelik

1990′lı yıllar, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürdlere karşı yürütülen bütün özel savaş yöntemlerinin yeniden denenerek adeta bir süreklilik hafızası Kurduğu yıllar oldu. Yükselen Kürd hareketine karşı geliştirilen şiddet rejimi bu defa silahlarını sivillere döndürdü ve PKK’ye yönelik büyüyen sempatiyi zor eşiğini artırarak engellemeye çalıştı. Doksanların başından itibaren Kürdistan’ın her yerini saran bu şiddet sarmalı Şırnak ve Lice’den sonra kendisini bu defa da Pasûr’da (Kulp) gösterdi.


PKK ile devlet arasında gün geçtikçe büyüyen silahlı mücadele sürecinde ölen gerilla cenazelerine sahip çıkan halk, cenaze törenlerini büyük serhildan gösterilerine dönüştürüyordu. Kürdistan’ın her yerinde gelişen bu cenazeleri sahiplenme ve görkemli uğurlama olayları karşısında devlet ilk defa Pasûr’ta kanlı bir bastırma girişiminde bulundu. 19 Aralık 1991′de Pasûr ve Solhan kırsalındaki Serê Sipî bölgesinde gerillaya ait bir askeri kampın bombalanması sonucu öldürülen 16 gerillanın cenazelerini 22 Aralık’ta halk sahiplendi. Bölgede yükselen silahlı mücadelede ilk defa bu kadar ciddi bir gerilla kaybı yaşanmıştı ve halk büyük bir öfke ile yollara dökülmüştü. Sadece Pasûr merkez ve köylerinden değil, Lice ve Silvan’dan da yüzlerce kişi gerilla cenazelerini almak ve büyük bir cenaze töreni eşliğinde defnetmek için toplanmıştı.

O dönemde on yaşında bir çocuk olarak cenazeleri almaya giden kitlenin içinde yer alan bir genç cenazelerin alınması ve Kulp Çayı köprüsü üzerinde askeri yetkililerce kitlenin engellenmesini şöyle anlatıyor:

“Her yerden yüzlerce insan toplanmıştı. Bizim köyden traktöre binerek o soğuk havada Kulp Çayı köprüsüne geldik. Orada yüzlerce araç birikmişti. Muş yolundan Gelîyê Bilûr’a kadar gittik. Orda konvoy cenazelerin getirilmesini bekledi. Serê Sipî’de acayip kar yağmıştı. Cenazeleri getirmeye gidenler içinde bazıları donma tehlikesi yaşamıştı. Saatler süren bir bekleyişten sonra cenazeler getirildi ve Kulp’a doğru yol almaya başladık. Akşam karanlığı çökmek üzereyken Kulp çayı köprüsüne vardık. Büyük bir asker kalabalığı elinde silahlarla köprünün üzerinden bekliyordu. O gün ilk defa tank gördüm, sanırım Kulp’a ilk defa bu olayda tanklar getirildi. Askerler cenazelerin köprüden geçirilip ilçe merkezine götürülmesine kesinlikle müsade etmeyeceklerini söylediler. Uzun bir bekleyişten sonra o gece kitlenin büyük bir kısmı dışarda ateşler yakarak bekledi. Cenazeler Sirnas köyüne götürülüp yıkandı. Sabahleyin yine köprü başında ilçeye girmek için kitle ilerlemeye başladı.” (Kişisel Görüşme, 16.09.2013, Kulp).

Bu arada Lice’den Pasûr’a doğru yola çıkan sekiz bin kişilik konvoy Sarum Çayı köprüsünde bekletiliyordu. Pasûr ve Solhan kırsalındaki cenazeleri almaktan dönen 150 araçlık konvoy ise Kulp Çayı köprüsü üzerindeki askeri arama noktasında durduruldu. Bunun üzerine ilçe merkezinden yaklaşık üç bin kişilik bir kitle köprüye doğru yürüyüşe geçti. Askeri yetkililer ile yapılan bütün görüşmelere rağmen cenazelerin geçişine kesinlikle izin verilmeyeceği belirtildi. Kulp Çayı üzerindeki köprü başında bulunan halkın engellenmesi üzerine gerçekleşen olayları Mustafa Doğan kitabında şöyle anlatır.

“DYP Diyarbakır Milletvekili Salim Ensarioğlu Başbakan Süleyman Demirel’e çıkarak, cenaze konvoyuna izin verilmesini istedi. Aynı gün yine SHP milletvekili Hatip Dicle ve 8 Kürt kökenli milletvekili de İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’le görüşerek olayların çıkmaması için girişimde bulunmasını istedi. İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, Kulp Tabur Komutanlığı’nda olan Albay İsmet Yediyıldız’ı aradı, ancak telefon yüzüne kapatıldı. Bunun üzerine Bakan Sezgin, Diyarbakır Valisi Muzaffer Ecemiş’i Kulp’a göndererek onunla görüşmesini istedi. Vali Ecemiş, Kulp ilçe merkezinde binlerce kişinin Sarım Çayı üzerindeki köprüde engellenmesini protesto eden kalabalığa hitap ederek sakin olmalarını istedi ve cenazelerin verileceğini söyledi. Ardından Kulp Tabur Komutanlığı’nda Albay Yediyıldız ile görüştü. Valiyi dikkate almayan Albay Yediyıldız’ın cevabı kesindi: “Bu olay ne sizi, ne de bakanı ilgilendiriyor. Ben üstlerinden emir alırım. 24 Aralık tarihinde gerilla cenazelerin getiren kitlenin Kulp’a girişine yine izin verilmedi. Öğlen saatlerinde HEP İl Başkanı Hüseyin Turhallı barikatın yanındaki Üsteğmen’in yanına gelerek kitlenin girişine izin verilmesini istedi. Ancak Üsteğmen, silah kullanmak için emir aldığını belirterek, “Bir tek kişiyi köprüyü geçerse öldürürüm. (Araçlardaki gerilla cenazelerini kastederek) Bakın 3 cenaze var, az sonra 30 cenaze olacak. Burada adam öldüreceğim” dedi. Öğleden sonra Kulp Taburu’na karargah kuran Albay İsmet Yediyıldız, korumaları ile birlikte köprünün başına gelerek barikatın arkasındaki kitlenin de duyabileceği şekilde askerlere, “Köprüden tek kişi geçirtmeyeceksiniz. Geçen olursa öldürün. Tohumuna para mı verdim” diyerek oradan ayrıldı[1] ”

Bütün bu gelişmelerden sonra kitle cenazelerle birlikte köprüyü geçerek sloganlar eşliğinde harekete geçti  ve tam bu esnada askerler tarafından sivillerin üzerine ateş açıldı. Bu anın tanığı otuz iki yaşındaki görüşmeci olayların devamını şöyle anlatıyor:

“Askerlerden biri silah patlattı ve sonrasında kurşun yağmuru başladı. Kitlenin tarandığı yerin daha yukarısında bekleyen özel birlikler bizi taramaya başladılar. Hiç unutamıyorum bir adam kaçmaya başladı, kurşunlar da sanki onu takip ediyordu. Sonra köprünün üzerinden soğuk suya atladı. Tam onu izlerken birden yanımdaki adam “ah!” diye bağırdı ve yana düştü. Yanımdaki başka bir adam onu çevirdi, baktık kurşun kulağından girmiş içeri. Korkunç bir andı! Hayatımda ilk defa bir ölü görüyordum. Sonra saatlerce yüzüstü o ıslak yerin üstünde yüzüstü yatarak bekletildik. Kafasını kaldıranı vururuz diyorlardı.” (Kişisel Görüşme, 16.09.2013, Kulp).

Olay sonrasında yedi sivil yaşamını yitirdi ve onlarca kişi yaralandı. Aynı muamele Lice’den gelen kalabalığa yönelik de gerçekleşti ve burada da 3 sivil yaşamını yitirdi[2]. Olaydan sonra bir televizyon programında dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ile tartışan RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan, “Kulp ve Lice’de üç bin kişi kar üzerine yatırılarak saatlerce bekletildi” diyordu. Yine olay günü Pasûr’da olan HEP Diyarbakır il başkanı Hüseyin Turhallı olaya ilişkin şunları söylüyordu:

“24 Aralık günü saat 09:45 sıralarında Kulp-Muş karayoluna çıkmak isteyen halka ateş açıldı. SHP milletvekili Mahmut Uyanık ile birlikteydik. Daha sonra 59 yurttaş gözaltına alındı. Geri kalan vatandaşların paltoları soyduruldu. Buzla kaplı zemin üzerine elleri başlarının üzerinde yüzüstü yatırılıp yaklaşık 6 saat bekletildiler. Yerlere yatırılanlar içinde bulunan genç kızlara cinsel tacizde bulunuldu.[3]

Turhallı’yı doğrulayan cümleleri bu defa olay günü orada bulunan 40 yasındaki bir kadın anlatıyor:

“Saatlerce bizi yüzüstü yatırdılar. Bir komutan iki defa ayağındaki o kocaman botlarla kafamı ezdi, çok pis küfürler etti bana. Oradaki kalabalığın belki üçte biri kadınlardan oluşuyordu. Bizleri erkeklerden ayrı bir yerde yüzüstü yatırdılar ve etrafımızda dolanan komutan sürekli küfürler ediyordu, tekmeliyordu.” (Kişisel Görüşme, 18.09.2013, Kulp).

Serê Sipî Olayı’nın ardından gerçekleşen bu devlet şiddeti Pasûr’da gün geçtikçe büyüyen serhildanlar dönemi için sonun başlangıcı oldu. Bu olaya tanıklık eden birçok kişiyle yaptığım derinlemesine görüşmelerde ortaya çıkan temel fikir bu yöndeydi. PKK’nin yükselen silahlı direnişi ile paralel büyüyen serhildanlar devletin yedi sivilin ölümü ve birçok kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan korkunç şiddeti ile tamamen bitmese de ciddi oranda azalmış, halk sindirilmişti. Yetmiş yaşındaki olay tanığı bir görüşmeci Kulp Çayı köprüsündeki sivil katliamın etkilerini şöyle sıralıyor:

İnsanlar bu olaydan sonra çok korktu. Biz hepimiz diyorduk PKK Kulp’u kurtaracak devletin elinden, Kürdistan kurulacak. Bu olaya kadarki yürüyüşlerde devlet silah patlatmamıştı. Siviller kendinden emin bir şekilde yürüyüşlere geliyordu ama ne zamanki devlet bu zalim yüzünü gösterdi, insanlar korktular, evlerine çekildiler. (Kişisel Görüşme, 08.09.2013, Kulp).

Otuz iki yaşındaki bir diğer tanık ise katliamın etkilerini şöyle anlatıyor :

“Kulp halkı devlete karşı kırılmayı ilk bu olayda yaşadı. Bu olaydan sonra da gerilla cenazeleri geldi ama artık eskisi gibi görkemli değildi yürüyüşler. Zaten kısa bir süre sonra da Recep astsubay geldi ve artık gerilla cenazeleri belediyenin çöp traktörü ile taşınıp bir iki metrelik çukurlara toplu olarak gömülüyorlardı. Halk adeta sindirildi.” (Kişisel Görüşme, 16.09.2013, Kulp).

Tanıkların da belirttiği gibi Pasûr katliamı, ilçenin siyasal yöneliminin yönünü uzun süre geri döndürülemez bir yöne çevirdi. Bu katliamın ardından bu defa 2 Ekim 1992′de çıkan çatışmada üç askerin öldürülmesi üzerine ilçe merkezi ablukaya alındı. Akşam karanlığı basmak üzereyken Pasûr ilçesi taranmaya, evler, dükkanlar top ve roketlerle dövülmeye başlandı. Dükkanlar yakılıp yıkılırken, sokağa çıkma yasağ̆ı ilan edildi. İ̇lçenin dünya ile bağ̆lantısı telefon hatlarıyla birlikte kesildi. Pasûr’a tüm giriş ve çıkışlar yasaklandı. Evler tek tek arandı, çok sayıda insan gözaltına alındı. Saldırı dört gün boyunca sürdü. Dördüncü günün sonunda, öğle vakti, üç saatliğine sokağa çıkma yasağını kaldırıldı. 3, 4 ve 5 Ekim tarihlerinde ilçe merkezinin yakılması ve Vahit Narin’in öldürülmesinin[4] ardından ilçeye giden altı kişilik Alman avukat heyeti ilçede iş yeri ve araçların büyük oranda tahrip edildiğini, halkın yiyecek sıkıntısı çektiğini söylüyordu[5]. Ergün Gürsoy imzalı bir haberde ise halkın büyük bir kısmının ilçeyi terk ettiği, halk ile yapılan görüşmelerde otelde yanarak can veren Narin Otel sahibi Vahit Narin’in kızı PKK militanı olduğu için güvenlik güçlerince otele kapatılıp diri diri yakıldığı belirtiliyordu[6].

Sonuç olarak, 1990-93 arası dönem halkın siyasal düzeyde yoğun bir şekilde mobilize olduğu önemli bir zaman aralığıydı. PKK bu dönemi “serhildan” yani “isyan, ayaklanma” olarak tarif ediyor ve bir sonraki aşamanın halk savaşı olacağını öngörüyordu. PKK’nin hem silahlı mücadelede orduyu ciddi düzeyde zorladığı, hem de siyasal taban desteğini kitlesel eylemselliklerle pekiştirdiği bu dönemde, devlet de Kulp katliaminda olduğu gibi sivil insanları öldürerek, vatandaşlara bu tür eylemlere katılmamaları yönünde baskı uygulayarak ve özel savaş yöntemlerini devreye sokarak PKK’nin tabana yayılmasına engel olmaya çalıştı. Özellikle koruculuk sistemini yaygınlaştırması ve buna direnenleri köy yakmaları ve zorla yerinden etme yöntemleriyle pasifleştirmekle yetinmeyen devlet, hem askeri alandaki “topyekûn savaş” stratejisinden “düşük yoğunluklu” savaş stratejisine geçerek, hem de JİTEM gibi “derin devlet” yapılarını harekete geçirerek bu yükselen kitlesel mobilizasyonun önüne geçmeyi başardı. Nitekim bu tür kitlesel eylemler 1993′ten sonra neredeyse durdu.

Devletin bu “başarısının” ilk sembolik göstergesi 10 Aralık 1993′te Pasûr’da, halkın cuma namazı çıkışında PKK’yı protesto yürüyüşü yapması/yapmaya zorlanması oldu. Büyük bir kısmı zorla yerinden edilmiş olan Kulp’ta, geriye kalanlar da ya korucu olmuş, ya da büyük baskı ortamında siyasal kimliğini tamamen saklayan bir pozisyona mecbur kalmışlardı. Pasûr’un bu deneyimi, PKK ile mücadelede devlet şiddetinin yerellerde yarattığı korku ve kapanma durumunu çok açık bir şekilde gözler önüne seriyor.

Hukuki Süreç

Sivil bir halk eylemine yönelik devletçe gündüz ortasında gerçekleştirilen bu korkunç katliamın ardından yapılan suç duyurusu üzerine Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi 1992-11 sayılı kararı ile davada görevsizlik kararı vererek dosyayı Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Kulp Cumhuriyet Savcısı Mustafa Akkuş tarafından soruşturulan dosyada, katliamın baş sorumlusunun Albay İsmet Yediyıldız olduğu ortaya çıktı. Bunun üzerine savcı Akkuş 25 Ağustos 1992 tarihinde, Albay İsmet  Yediyıldız’ın yargılanmasına izin verilmesi için Adalet Bakanlığı’na başvurdu. Savcı Akkuş, başvuru dosyasında, 24 Aralık 1991 tarihinde devlet güvenlik güçlerinin olay anında kalabalığa ateş açması sonucu 7 kişinin olay yerinde öldüğünü, olay tarihinde Asayiş Komutanlığı’na vekil sıfatı ile Jandarma Binbaşı Seyhsuvar Öztoprak’ın baktığını, ancak olay yerinde ve olayın oluşu esnasında Ergani Jandarma Komando Taburu, Hazro Jandarma Komando Bölüğü, Lice Jandarma Komutanlığı, Silvan Jandarma Komutanlığı ve Kulp Jandarma Komutanlığı’na ait personelin götürüldüğünü, olay anında şahısların münferit olarak bütün araştırmalarına rağmen tespit edilemediğini ve bu birliklerin üst komutanı olarak İl Alay Komutanı ve olayda Asayiş Komutanı sıfatı ile Jandarma Kıdemli Albay İsmet Yediyıldız’ın güvenlik güçlerine emir verdiğini belirtti. Ancak savcının albayın yargılanması için Adalet Bakanlığı’na  gönderdiği yazıya  herhangi bir cevap gelmedi. Diyarbakır İl Jandarma Alay Komutanı Albay İsmet Yediyıldız, bir süre sonra Tuğgenaralliğe terfi etti. Jitem itirafçıları İbrahim Babat ve Abdülkadir Aygan’ın başına yansıyan ifadelerinde, Temmuz 1991 tarihinde evinden kaçırılarak öldürülen HEP İl Başkanı Vedat Aydın’ın kaçırılması talimatını Albay İsmet Yediyıldız’ın verdiğini açıkladılar.  Ayrıca yine Albay Yediyıldız’ın ismi, Diyarbakır’da görülen 3 ayrı Jitem dosyasında da geçti. Ne Kulp’ta yaşanan katliam, ne de Vedat Aydın cinayetine ilişkin Albay İsmet Yediyıldız hakkında yargılama izni çıkmadı. Ve İsmet Yediyıldız, Tuğgeneralliğe terfi ettikten sonra emekli oldu. 6 Kasım 1999 tarihinde ise Trabzon’da yaşanan faili meçhul bir trafik kazasında tüm sırlarıyla birlikte öldü.[7]

Katliamdan sonra bunlar yaşanırken, adeta unutulan, sümenaltı ettirilen katliam dosyası 2012 yılında yeniden açıldı. Katliamda ölen iki kişi için avukat Nahit Eren’in “5233 Sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Yasası”ndan faydalanmak için yaptığı başvuru üzerine, Kulp Cumhuriyet Savcılığı yeniden soruşturma açtı. Soruşturmanın açılması ile birlikte dosya zaman aşımından kurtarılırken, “Adam öldürmek ve adam öldürmeye teşebbüs”ten açılan soruşturma kapsamında olayın yaşandığı gün Kulp’ta görevli olan 37 subay ve astsubayın ifadesi alındı. İfadelerin alınmasından sonra Cumhuriyet Savcısı’nın iddianame hazırlayacağı belirtildi. Avukat Nahit Eren’in açıklamaları ANF’ye[8] şu şekilde haber oldu:

Kulp’taki ölüm olayıyla ilgili yakınlarını kaybedenlerden iki kişi başvuru yapmamızı istedi. Biz de valiliğe başvuru yaptık. Sonra bizden olaya ilişkin evraklar istendi ancak bunun için savcılığa müracaat ettiğimizde, böyle bir dosyanın olmadığını, kaydının olduğunu ama dosyanın işleme tabi tutulmadığını fark ettik” dedi. Ardından Adalet Bakanlığı Cezaişleri Başkanlığı ve Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na başvurduklarını ifade eden Eren, ekledi: “Dosya, bu kurumlar arasında gidip geldi. Aileler ve biz ısrarcı olduk ve 7 kişinin ölümüyle ilgili sanıkların, şüphelilerin olduğunu; neden işlem yapılmadığını sorguladık. Bundan bahisle müracaatta bulunduğumuz savcılar ve bakanlık harekete geçti, evraklara ulaşmaya çalıştılar.” Katliamın yaşandığı dönemlerde hazırlanan fezleke ve tutanaklarda, ateş emrini veren kişi olarak, 1999′daki bir trafik kazasında ölen Albay İsmet Yediyıldız’ın şüpheli kabul edildiğini ve Yediyıldız’ın emriyle halkın üzerine ateş edildiğinin anlaşıldığına dikkat çeken Nahit Eren, “Görevini kötüye kullanmak ve adam öldürmek suçlaması ile soruşturma açılmış ama hiçbir işlem yapılmamış.”

Basında çıkan haberler üzerine çok kısa bir süre sonra Cumhuriyet Savcılığı soruşturma kapsamında 37 askerin ifadesinin alınması konusunun medyaya yansıması üzerine gizlilik kararı aldı[9]. O dönemde ana akım medyada da dikkat çeken dava, gizlilik kararı alınmasının ardından büyük bir sessizliğe gömüldü. En azından basından takip edebildiğim kadarı ile davaya dair herhangi bir karara henüz varılmış değil. Yedi sivilin ölümü, birçok kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan Pasûr Katliamı bu acı sonuçlarla sınırlı kalmayan, sonrasında ilçenin doksanlı yıllardaki siyasal angajmanlarını da belirleyen çok önemli bir milat olarak kaldı insanların belleklerinde. Bu katliamın üzerinden daha bir yıl geçmeden bu defa ilçe merkezinin taranması, yakılması ve bir sivilin diri diri yakılarak öldürülmesi ile devam eden devlet şiddeti Pasûr’un uzun bir süre politik olarak sessizleştirilmiş bir pozisyonda kalmasına neden oldu. Ta ki yeni kuşak bireyler bu korkunun duvarlarında çatlaklar yaratana, Pasûr’un doksanların başındaki serhildan ruhunu geri çağırana dek…


[1]     Bu olay ile ilgili ayrıntılı bir yazı için bkz. Mustafa Doğan, « 21 yıl önceki Kulp katliamında 37 askere soruşturma », 26.06.2012, http://www.anf.bz/news/guncel/21-yyl-onceki-kulp-katliamynda-37-askere-soruthturma.htm

[2]     Serxwebûn, Ocak 1992. Ölen kişilerin sayısı hakkında verilen rakamlar tutarlı değildir. Cumhuriyet gazetesine göre olaylarda 8 sivil ve 3 asker öldü. Ölen sivillerin 5′i Kulp’ta, 3′u Lice’den (Cumhuriyet,26.12.1991).

[3]     Cumhuriyet Gazetesi, 30 Aralik 1991

[4]     Milliyet Gazetesi, 6 Ekim 1992

[5]     Cumhuriyet Gazetesi, 8 Ekim 1992

[6]     Cumhuriyet Gazetesi, 9 Ekim 1992

[7]     Mustafa Doğan, « 21 yıl önceki Kulp katliamında 37 askere soruşturma », 26.06.2012,http://www.anf.bz/news/guncel/21-yyl-onceki-kulp-katliamynda-37-askere-soruthturma.htm

[8]     Ali Barış Kurt, « Kulp katliamı dosyası yeniden nasıl açıldı? », 28.06.2012,http://www.ajansafirat.net/news/guncel/kulp-katliamy-dosyasy-yeniden-nasyl-acyldy.htm

[9]     ANF, « Kulp katliamı soruşturmasında gizlilik kararı », 15.07.2012,http://www.ajansafirat.net/news/guncel/kulp-katliamy-soruthturmasynda-gizlilik-karary.htm

Duvar Değil, Duvarın Ardı!
Harun Ercan

Ortada saf bir hakikat duruyor sanki: Ayşe Gökkan hakkında konuşmak, her hâlükârda, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı üzerine konuşmaktır. (1) Artık bu aşamada, “Neden duvar?” diye sormak çok anlamlı olmayabilir. Fiziki olarak duvar olsun ya da olmasın, dikenli teller, mayınlar, devriyeler ve hatta İHA’lar, diğer bir deyişle devletin sınır üzerindeki izleme, denetleme ve kontrol arzusu neredeyse yüzyıllık bir değişmezlik. O yüzden soruyu yeniden soralım: “Neden şimdi duvar?”

Çünkü on yıllardır şiddet ve gözetleme pratikleriyle tutulan sınır, herkesin gözleri önünde aşınmaya başladı. Türk devletinin sınırlara duvar örme girişimi, gücünün değil bilakis zayıflığının nişanesi olarak görülmeli, ya da siyaseten eriyen sınırların yeniden diriltilebileceğine ilişkin geleceği meçhul bir beklentinin de simgesi olarak. Hatırlatmakta fayda var, Suriye sınırı Kürtlerin kontrolü altında değilken Türk devleti sınıra duvar örmeyi hiçbir zaman gerekli görmedi. Çünkü Rojava’daki Kürt dinamiğini, son seneye kadar siyaseten kontrol edilebilir potansiyel bir “tehdit” olarak görmekteydi. Türk devletinin bu tehdit algısı, Orta Doğu’da değişecek makro siyasi dinamikler sonucu Kürtlerin bağımsız bir devlet kurma olasılığı ile bu aşamada doğrudan ilişkili değil. Çünkü Türk devletinin tüm komşuları ile güncel ilişkilerine bakıldığında, Orta Doğu’da en iyi anlaştığı siyasi otoritenin Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) olduğu görülecektir. Özünde, Türk devletinin şimdi duvar örmek istemesinin tek nedeni, verili koşullar altında yapabileceği, gücünün yetebileceği başka hiçbir şey olmamasıdır. Türk devleti, Rojava’da Kürt hareketinin başarılı olmaması adına elinden gelen her şeyi yapmış olmasına rağmen, zemin hiç olmadığı kadar PYD’den yana kayıyor. Rojava’da, uluslararası devletler sistemi tarafından tanınan bir statü elde edilmesi demek, Türkiye’deki Kürtlerin “demokratik özerklik” projesine olan inançlarının kat be kat artması demek. Duvar örme girişimi, örtülemeyen bu siyasi gerçeklik karşısında Türkiye’deki Kürtlere gözdağı verebilme girişiminden başka bir şey değil.

Aslına bakılacak olursa, sınıra duvar örmek, Türk devletinin tarz-ı siyaseti değil. Türk devleti varlığına tehdit olarak algıladığı devlet-dışı aktörleri ve “şeyleri” doğrudan tanımak ve bunu cümle âleme açık etmek gibi bir huya sahip değildi. Muhtemelen İsrail gibi bir devletten uzun yıllar boyunca en temel farkı da buydu. Duvarın kendisi, Türk devletinin şimdiye kadar hiçbir zaman hissetmediği derinlikte, ulus-devlet sınırları içerisinde Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme olasılığından duyulan korkunun kayda geçirilmesidir. Nitekim duvar örme eylemi, siyaseten doğrucu hattın dışına taşmak, bir anlamıyla da yüz yıllık bir örtünün kalktığını kabul etmek demek. Peki, nedir bu örtü? Ve ortaya çıktığı zaman ile bugün arasında nasıl bir ilişki var?

Kürtler ve Kendi Kaderini Tayin Hakkı

Kürtlerin, kendi kimliğini keşfetme olanağının ve aslında ne olabileceklerini öğrenmek için özgür olma fırsatlarının ellerinden alınması 1 günde olmadı. Her şey belirli bir “süreç” içinde oldu. Kürtler nasıl bir toplum olmak istediklerini seçme hakkından mahrum bırakıldı. Uzun yıllar boyunca ve neredeyse imkânsız koşullar altında sadece Kürt olmanın ve Kürt kalabilmenin mücadelesini vermeye mahkûm oldular. Diğer bir deyişle, “sadece Kürt olmaktan öte bir şey olma” seçenekleri çalındı. Kürtlerin ortaya koydukları tüm özgürlük taleplerinin tarihsel ve güncel meşruiyeti özünde buraya yaslansa da, bu soruna kabaca devletsizlik demek mümkün değil, bu kolaycılık olur. Nitekim I. Dünya Savaşı sonrasında Balkanlar’da, Orta Doğu’da ve Kafkaslar’da birçok halkın başına gelen Kürtlerin de başına geldi. Kürtler, kendisinden daha büyük hesapların görmezden gelinebilir küsuratları olan ve kendi kaderlerini tayin etme hakkı ellerinden alınan diğer halklarınkine benzer bir yükü omuzladı. Yaklaşık 100 yıl önce başlayan Cihan Harbi süreci, ardında, en temel insan haklarından yoksun, siyasi dalgalanmalar karşısında korumasız, bir dizi halkların içinde hapsedildiği hiyerarşik bir ulus-devlet sistemi bıraktı. Kürtler, bir yanıyla, bu makro sürecin akametine uğrayan halklardan biriydi. Diğer yanıyla da, Kürtlerin bölünme biçimi, yani nevi şahsına münhasır durumu, sarsıcı bir tarihsellik doğurdu.

Kürtler, dört farklı ulus-devlete, birbirlerine mayınlarla, dikenli tellerle veya uçsuz bucaksız dağlarla “komşu” olacak şekilde bölündüler. Bu sadece niceliksel bir bölünme değildi. “Süreç” öncesinde pre-modern bir hayat sürmekte olan Kürtler, farklı politik rejimlerde, farklı devlet kapasitesine sahip, farklı modernleşme süreçleri yaşayan ulus-devletler içinde zorla dönüştürülerek yıl be yıl birbirinden daha fazla uzaklaşmaya başladılar. Bu niteliksel bölünmenin sonucu olarak, ayrı parçalarda birbirinden tamamen farklı iki ayrı karaktere sahip Kürt siyasi hareketi ortaya çıktı. Velhasıl, Kürtleri diğer birçok muadil dünya halklarından ayrıştıran bir durum hâsıl oldu: Kürtler, sadece dışsal nedenlerden ötürü değil, Kürt hareketlerinin ve toplumlarının kendi iradi sınırları sebebiyle de aynı siyasi çatı altında buluşması en zor dünya halkları arasında yer almakta. Kürtler, Soğuk Savaş döneminde (1945-1991) de mücadele etmeye devam etmesine rağmen, ulus-devlet veya özerklik elde etmeyi bırakalım, hiçbir düzeyde kalıcı kolektif haklar elde edemeyen az sayıdaki halklardan birisi oldu. Barışçıl gösterilerden silahlı mücadeleye mümkün olan her mücadele yöntemini denediler. Lakin olmadı. Soğuk Savaş bittikten sonra değişen reel politik şartlar doğrultusunda Kürtler ilk kez, Irak’ta önce de fakto, sonra da anayasal tanınma elde ederek dünya sistemi içinde özerk bir statü elde etti. Bu durum, yüz yıldır süren bir mukadderat hikâyesi için bir son değil, yeni bir başlangıçtı.

Bir Kadın ve Yeni bir Hikâye?

Kürt çocukları, “Kürdistan” kelimesini duyup gerçekte olmadığını fark ettikleri anda büyüklerine bir soru sorarlardı: “Neden Kürdistan yok?” Hemen hepsine farklı cümlelerle de olsa benzer bir hikâye anlatılırdı. Hz. Muhammed, İslamiyet’i yaymak adına farklı farklı toplulukların temsilcilerinin davet edildiği bir toplantı yapmış, haliyle Kürtleri de çağırmıştır. Hz. Muhammed’in bu buluşmaya giden Kürt temsilciden neden nem kaptığı, hikâye anlatıcısına göre değişkenlik gösterir. Kimine göre Kürt temsilcinin fiziki çirkinliğinden, kimine göre temsilcinin buluşmaya geç kalmasından, kimine göre de baştan itibaren saygısız tavırlarından ötürü Hz. Muhammed’in kara listesine alınmıştır. Bu bölüm genelde değişir, ama hikâye hep aynı sonla biter. Hz. Muhammed, Kürt temsilcinin nezdinde tüm Kürtler için “Hiçbir zaman birliğiniz ve dirliğiniz olmasın, Allah size nasip eylemesin” diye beddua etmiştir. Hikâyeyi duyan çocuklar hem şaşırır hem de hayal kırıklığına uğrar. Kıssadan hisse bellidir: Kürdistan yoktur. Sebebi de mukadderattır. Bu hikâye, hala Kürt çocuklarına anlatılıyor mudur? Pek olası değil. Lakin bildiğimiz bir şey var. Bir hikâye biterken tam aksi istikamette seyreden başka anlatının taslağı, bir Kürt kadını tarafından yazılmaya başlandı.

Ayşe Gökkan, Nusaybin-Kamışlo arasına Türk devletinin geçen ay örmeye başladığı duvara kadın iradesiyle itiraz ettiğinde ve neden diye sorduğunda, kayda değer bir cevap alamadı. İradesi devlet nezdinde gerçekten tanınmış olsaydı ya da sorduğu soruya meşru bir cevap almış olsaydı, Ayşe Gökkan sınırın sıfır noktasında oturma eylemine başlamaz, ardından da açlık grevinde olduğunu duyurmazdı. Dahası, şov yapmakla itham edilmeseydi, açlık grevini ölüm orucuna çevirmezdi. Aslına bakılacak olursa, geç de olsa, devlet erkânı hafta başında Ayşe Gökkan’a cevap verdi. Duvarın “güvenlik gerekçesiyle” örüldüğünü iddia etti. Neredeyse tamamı mayınlarla örülü Türkiye-Suriye sınırının kayda değer bir bölümünü koridor eyleyen El-Kaide uzantılı İslamcı militanlar yerine, devletin sadece Nusaybinlilerin güvenliğini düşündüğüne inanmak pek akıl kârı değil. Gökkan’ın tek başına bir kadın olarak başlattığı bu eylemin, hem Nusaybin içinden hem de sınırın öte tarafından ciddi bir destek gördüğü de ortada. Nusaybin’de kendisi ile dayanışma eylemi yapan halk, polis şiddeti ve biber gazıyla hemen her gün püskürtüldü. Sınır tellerinin diğer tarafından, Kamışlo köylerinden Gökkan’ın eylemini desteklemek için sınıra akın eden Kürtler de var kuşkusuz. Sırf bu bağlantıyı koparmak adına, kolluk kuvvetleri sınır telleri boyunca yeşil bir branda çekti. Askerlerin havaya ateş etmesine rağmen, 4 Kasım Pazartesi günü Rojavalı Kürtler bu brandayı kesip attılar. Salı günü ise yeni bir ilk yaşandı. Ayşe Gökkan’ı sınırın öte tarafından desteklemeye gelenlere askeriyeye ait itfaiye aracıyla su sıktı. 7 Kasım Perşembe günü, sınırın her iki yanından on binlerce insanın katıldığı “Utanç Duvarına Hayır!” eylemi yapılırken Türk devletinin duvarın yapımının durdurulmasını kabul etmesiyle Ayşe Gökkan ölüm orucu eylemini sonlandırdı. Bu duruma rağmen, eylem için Nusaybin’e akın eden insanları hedef alan polis şiddeti yine hız kesmedi, nitekim devletin şiddet uygulamaktan başka yapabileceği bir şey yoktu. Devletin duvar meselesine görece “sulh arayışı” ile yaklaşması, Kürt meselesinin çözüm sürecine ilişkin kısa vadede Kürtleri tam da bu hatta mobilize edecek bir eylemsellik dalgası istememesi ile yakından alakalı. Ama olan oldu. AKP’nin diyalog/müzakere yöntemleriyle çatışma yönetme stratejisinde Rojava ile açılan oyuk, Türkiye Kürtlerinin temel gündemi haline geldi. Diğer bir deyişle, Türkiye cephesinde özünde politik şiddetten arındırma meselesi olarak gündemde tutulan Kürt meselesinin tarihsel hakikatine dair yüzyıllık örtü kalktı. Ayşe Gökkan’ın eylemi, Kürtler inkâr, asimilasyon ve ölüm çemberinden siyasi seçimler yapma sürecine doğru hızla ilerlerken, bu geçişin tam ortasında bir durak addedilmeli. Ya da ezilen halkların mücadelesinde, milliyetçiliğin yeryüzüne indiği andan itibaren yeniden ürettiği erkek-egemen dili dönüştüren bir durak ya da sıçrama noktası. Mukadderat örtüsü kalkarken Ayşe Gökkan’ın işaretlediği yerden tartışmaya başlayabiliriz.

Mukadderat ve İki Farklı Kürtlük

Kürtlerin özgürlük için yaslanacağı yollardan, Orta Doğu’da yaşanan makro siyasi değişimlerle ortaya çıkacak siyasi fırsatları mücadele ederek cari siyasi kazanımlara çevirmek ise, büyük ihtimalle, önümüzdeki on yıllar boyunca bu sürecin devam ettiğine tanıklık edeceğiz. Ama Kürtlerin yüzleştikleri siyasi gerçeklik bu kadar basit değil. Bugün artık iki farklı Kürtlük tahayyülü var.

Birincisi, kapitalist dünya sistemine entegre olmayı arzulayan, ziyadesiyle pragmatist, erkek iktidarına yaslanan, evrensel bir iddiası bulunmayan paternalist milliyetçi bir proje: Kürdistan Bölgesel Yönetimi örneğinde görüldüğü üzere, sadece Kürt kalmak, yüzyıllık bir arayışın yorgunluğu ve yıkıntıları sonrasında sadece “normalleşmek” isteyen bir Kürtlük kavrayışı. İkincisi ise ulus-devleti fetişleştirmeyen, soldan yeni bir dünyanın imkânlarını arayan, sistem-karşıtı, eşitlikçi bir kaynak paylaşımını savunan, kadınların iktidara ortak olmasını önceleyen ve arayışları hala süren ulusal olduğu kadar enternasyonal karaktere de sahip bir proje. Özetle, sadece Kürt olmayı reddeden, kendisinden büyük bir şey olmaya çabalayan bir siyasi hat. Türkiye’de ve Suriye’de hâkim olan Kürt hareketinin, ikinci projenin siyasi temsilcisi olduğu da açık. Bir kadın olarak Ayşe Gökkan’ı Nusaybin’deki duvarın yıkılması için ölüm orucuna başlamaya sevk eden de bu projeye duyduğu inançtan başka bir şey olmasa gerek.

İkinci proje, ilk defa kendisine Rojava gibi geniş bir iktidar sahasında kendisini test etme ve gerçekleştirme imkânı buluyor. Bu anlamda Nusaybin’deki duvar, Türkiye’den bağımsız ve Türk devletinin kontrol sahası dışında ve kendi öz gücüne yaslanan bir harekete karşı örüldü. Bu yüzden, Ayşe Gökkan’ın duvarı durdurma mücadelesi, bir hükümet değil ulus-devlet politikasına tek başına meydan okumuş durumda. Güçlü bir ulus-devlet olarak Türkiye’nin esas sorun ettiği, yeni-Osmanlıcı bir çerçevede kendi kontrolü altında tutabileceği birinci hat değil. AKP hükümeti, sistem-içi kalacak ve kendi siyasi kodlarıyla çatışmayan muhafazakâr bir Kürtlük projesini, Türk ulus-devletinin merkeziyetçi yapısına halel getirmeden kazan-kazan stratejisi temelinde Türk kamuoyuna kabul ettirme gücüne sahip. Ama ikinci proje, Türkiye’de siyasi yapıların âdemi-merkeziyetçi bir biçimde değişmesini, geçmişle gerçekten hesaplaşılarak ulusal kimliğin yeniden tanımlanmasını, Türkleri ve diğer tüm Türkiye halklarını da ceberut polis devletinden birlikte kurtarmayı ve en temelde de siyasi rejimin demokratikleşmesini gerektiriyor. Daha da önemlisi, sürdürülebilir bir barış projesinin gerçekleşmesi için mücadele edecek olan Türkiye’deki halkların Kürt meselesine ilişkin tartışmada liberal cendereden çıkmalarını gerektiriyor. Diğer bir deyişle, Türkiye’deki demokratik kamuoyunun Kürt meselesinin tarihsel hakikatine yaklaşmasını, meseleyi bir halkın kendi kaderini dilediği şekilde belirleme meselesi olarak görmesini gerektiriyor. Yoksa bazen naif bir iyimserlikten ötürü bazen de yaygın liberal kanaat teknisyenliği sebebiyle, siyasi konjonktürün belirlediği çatışmasızlık dönemlerini gerçekten de barış zannedenlerin sayısı hiç de az değil. Edward Said, Filistin meselesi için “kendisinden büyük bir şeydir” derken, Ayşe Gökkan’ın da bizlere bir benzerini Kürtlerin meselesi için söylediğini görmek artık çok zor olmasa gerek.

1. Ya da bu direnişle erkekliğin bir kez daha yerle yeksan edilmesi üzerine konuşmaktır. Bu aynı zamanda Ayşe Gökkan’ın erkek-devlet şiddetine karşı verilen mücadelenin taşıyıcısı olması ve tam da bu yüzden çifte yok sayılmaya, görmezden gelmeye maruz kalması üzerine konuşmaktır. Ama bunlar apayrı bir yazının konusu. Bu yazıda Duvar’ın Kürt meselesinin/hareketinin tarihselliği içinde nelere işaret ettiğine bakılacaktır.

Geç Dönem Osmanlı’da Kürt-Ermeni İlişkileri
Ayhan Işık

 

“Kürtlerle Ermeni vatandaşlar arasında kardeşliği kuvvetlendirmekten, var olan yapıyı sağlamlaştırmaktan bahsedildikçe hatırıma -bilmem neden- daima o zamanlardan beri üzerinde anlaşmazlık olan bir mesele olarak kalmış, her iki tarafça senelerden beri şikâyet sebebi olmuş arazi meselesi gelir. Bu işin halledilmesi için maddi ve tabii çıkarlara dayanan bir uzlaşma meydana getirilmezse, bu iki unsurun birbirinin elini sıktıkça daima, önlerindeki eski anlaşmazlık çukuruna istemeyerek bakmalarından ve böylece bu ölü meselenin ruhsuz cesedinden, anlaşmazlığının zehrinden her iki tarafın manevi bir gıda bulmasından endişe ederim”.[1]

Hüseyin Şükrü’nün 1913 yılında Roj-i Kurd dergisinin 4. sayısında yazdığı makaleden bir alıntı olan yukarıdaki pasaj, aslında Kürt-Ermeni meselesinin yüz yıl öncesinden günümüze pek değişmediğini, hala maddi ve tabii çıkarlara dayalı bir çözüm beklediğini ve temelinin toprak olduğunu çok iyi bir biçimde sıralayarak özetlemiş. Her iki toplum arasında hakkaniyetli bir yüzleşme gerçekleşmedikçe yüz yıl önce ifade edildiği gibi, birbirlerinin elini her sıktıklarında çözümsüzlüğün çukurundan çıkamayacaklardır. 2015 yaklaşırken, 1915 Ermeni Soykırımı’nda kimlerin asıl olarak rol aldığı, hesap verip vermedikleri tartışmaları da bu minvalde hız kazanıyor. Devletin bir siyaseti olarak soykırımı inkâr, sürekli kullanılagelen bir yöntemken, devletin farklı kurumları ve benzer fikirde olan yazarlar son yıllarda 1915 felaketinin müsebbibinin Kürtler olduğunu farklı mecralarda gündeme getiriyor. Oysa bunun bir Osmanlı devlet siyaseti olduğu ve uygulamada birçok farklı etkeni hesaba kattığı farklı kaynaklardan biliniyor. Kürdistan’da dönemin Aşiret alaylarının rolü ve eşrafın etkisini de devlet siyasetiyle birlikte ele almak gerekir, fakat bu yaklaşım hiçbir şekilde Kürtlerin, özellikle aşiret liderleri ve eşrafının 1915 Soykırımı’ndaki rollerini gerekçelendirip yok saymamıza neden olamaz. Kürtler büyük felakette rol aldılar. Bir kısmı Hamidiye Alaylarının devamı olan Aşiret alaylarıyla bu katliamlara katıldı. Kürdistan’daki bir kısım eşraf, Osmanlı devletinin bürokratlarıyla anlaşarak bu felakettin uygulayıcılarından oldu ve Ermeni mallarına el koydu. Kimi Kürtler de dini inançlarının Ermenilere karşı oluşturduğu ön yargıyla en yakın komşularına bu gaddarca zulmü yapmakta bir çekince görmediler. Dinleri, Ermenileri öteki olarak kodladığından, dönemin Osmanlıcı ve panislamist ideolojisinin de tesiriyle onları sürmeye, öldürmeye, yok etmeye sebebiyet verebiliyordu. Kürtlerin bir kesimi de Ermeni komşularını saklayıp korudular, ama trajik bir şekilde yaşadıkları yerleri terk edip istemeyerek de olsa daha güvenli yerlere gitmelerin sağladılar.

Oldukça karmaşık ve hâlen yüzleşilmemiş, etkisi her yönüyle varlığını sürdüren bir konu eğer çözülmezse, yazarın ifadesiyle meselenin zehrinden kimileri ‘gıda’ üretmeye devam edecektir. Fakat bu kısa yazı hem günümüzü hem de 1915’i değil öncesini, 1915’in hemen öncesindeki dönemde Kürt-Ermeni ilişkilerinin ve Osmanlı devletine karşı konumlanmalarının kısa bir analizini yapmayı amaçlamaktadır. İki toplumun ilişkilerinin bozulma sebepleri nelerdi, iç ve dış siyasetin buna etkisi neydi? Her iki toplumun fertlerinin, yine entelektüellerinin bunu engellemeye dönük tavırları nelerdi, Kürtlerin Ermenilerle ilişkilerinde farklı kutuplara ayrılmasının sebebi neydi? Yazı, bu sorular çerçevesinde yaklaşık yüz yıldır hem 1915 öncesi hem de soykırım süreciyle neden yüzleşilmediğinin kökenlerini elden geldiğince tartışmayı amaçlamaktadır.

I-)

Kürtler ve Ermeniler çok uzun bir zaman boyunca farklı dinlere mensup iki toplum olarak aynı topraklarda birlikte yaşadılar. Her iki toplumun birbirleriyle ilişkileri, hangi toplumun siyasal olarak egemen olduğu ve egemen olana yakın olduğuyla bağlantılı olarak hem uzlaşmacı hem de çatışmalı bir şekilde cereyan etti. İktidara yakınlık o toplumun diğerini sindirmesine ve baskı kurmasına sebebiyet verdi.  Aynı durum baskı altındaki toplumun diğer gruba karşı direnmesini de beraberinde getirdi.  Osmanlı İmparatorluğunun egemenliği altında bu toplumlar arasında Kürtler Müslüman olmalarından dolayı genel itibariyle daha avantajlı ve güçlüydüler. Ermeniler büyük oranda Kürt emirliklerinin koruması altında Kürdistan’da/Batı Ermenistan’da yaşamlarını sürdürdüler. Etnik anlamda iş bölümünün varlığını da hesaba kattığımızda her iki toplumun birbirlerini tamamlayan bir pozisyonda olduğu ifade edilebilir. 19. yüzyıla kadar bu ilişki biçimi büyük değişiklikler göstermeden bu haliyle devam etti.

19. yüzyıl Osmanlı devletinin merkezileşme siyasetinin hız kazandığı bir süreçtir. Yüzyılın başından itibaren başta askeri alan olmak üzere çok yönlü bir reformlar sürecine girildi. Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla birlikte imparatorluktaki gayri-Müslimler açısından Batılı güçlerin baskısıyla kimi düzenlemeler yapıldı. Yerellerdeki güçlerin etkin olduğu Ayanlar Dönemi sona ererken devlet, modern bir kimlikle yapısal olarak dönüştürülerek yeniden organize edilmeye başlandı. Ekonomik açıdan da Kapitalist dünyanın kurallarına dahil olmaya başladı. İmparatorluk, hem Doğuda (Mısır da buna dâhil) hem de Batı’da merkezileşme adımlarını attığı vakit ciddi sorunlarla karşılaştı.[2] Sırplar ayaklanıp Yunanlılar Balkanlarda Osmanlı’dan ayrılırken, Kürt emirlikleri de devletin merkezileşme uygulamalarına ve 16. yüzyıldan beri süregelen yerel imtiyazlarının yok sayılmasına karşı isyan ettiler.[3] Bu durum yaklaşık elli yıl devam etti. 1847’de Cizîra Botan emirliğinin ortadan kaldırılması ve Emir Bedirhan isyanının bastırılması en etkin Kürt siyasal organizasyonunun ortadan kalkması anlamına da geliyordu.[4]

Bu merkezileşme siyasetiyle birlikte, Kürdistan’ın büyük emirliklerle yönetilmesi süreci son buldu ve bölgenin gayrimüslim toplumlarının bu emirlikler altında sürdürdükleri yaşamlarının ciddi bir şekilde değişmesine sebebiyet verdi. Devlet merkezileşmeyle daha düzenli ve daha fazla vergi talep edip aynı zamanda orduyu da bu eksende yeniden organize ederken, Kürt emirlikleri devlete karşı yüzyıllardır çatışmalı da olsa bir biçimde sürdürdükleri statülerini yitirdiler. Emirliklerin ortadan kalkmasının ardından devlet, yerele kendi bürokratlarını konumlandırsa da, Kürtlerin Kürdistan, Ermenilerin Batı Ermenistan olarak adlandırdıkları bu geniş coğrafya, ciddi çatışma ve karmaşalara sahne oldu. Devlet merkezileşmeyi isterken tersi bir biçimde bölgenin hiç de kontrolüne girmediğini fark etti. Şöyle ki emirlikler birçok aşireti aynı çatı altında toplayarak bir konfederasyon oluşturuyordu. Fakat emirliklerin, devletin merkezileşme siyasetiyle ortadan kaldırılması, bu çatı örgütlerinin dağılmasına neden oldu. Dolayısıyla Kürtler ve Ermeniler siyasi otoritenin pek olmadığı görece serbest bir ortamda kaldılar. Belli başlı Kürt emirliklerinin yıkılması sonrası doğan boşluğu sayısız Kürt aşireti ve hemen ardından şeyhi doldurmaya başladı. Ermeniler daha önce emirlere vergi veriyorken, bu sürecin sonunda Kürt aşiretlerinin baskısıyla karşılaşıp ayrıca vergi vermeye zorlandılar ve ekonomik olarak giderek zayıflamaya başladılar. Yine aynı dönemde çoğunluğu göçebe olan Kürt aşiretleri, Osmanlı’nın merkezileşme siyaseti çerçevesinde devletin baskısı ve/veya diplomasisiyle iskâna zorlandılar.[5] Devlet bu uygulamasıyla üç temel sonuç elde etmek istiyordu, birincisi toprağın değerlenmesi nedeniyle ekonomik kaynağın kontrolü, diğeri iskân ile birlikte nüfusun kontrolü ve son olarak da verginin kontrolü… Dolayısıyla hayvancılıkla geçinen aşiretler iskâna zorlandıklarında, siyasal alanın boşluğundan da faydalanarak yerleşik olan ailelerin, Ermenilerin ve Kürt köylülerin topraklarını gasp etmeye başladı. Osmanlı’nın ekonomik dönüşümü, devletin merkezileşmesi ve tarımın kapitalist pazara açılması nedeniyle devlet, aşiretlerin bu toprak gaspını hem kontrolü sağlayacağından, hem daha fazla ürün ve vergi almayı hesapladığından görmezden geldi. Yaşananlar doğal olarak Ermenileri bir seçim yapmaya zorladı. Her an karşılaştıkları ve topraklarına el koyan aşiretlere karşı Ermeniler, merkezileşmeye çalışan Osmanlı devletinin yerel memurlarına daha fazla yaklaştılar ve dilekçelerle Kürt aşiretlerini saraya şikâyet ettiler. Bu durum devlet için bulunmaz bir fırsattı; şöyle ki devlet Kürdistan’da otoritesini ikame ederken iki toplumun bu çelişkilerinden olabildiğince faydalandı. Devlet, Ermenilerin şikâyetlerini takip ederek bir yandan iskâna zorladığı Kürt aşiretlere baskı kurmaya ve savaş açmaya başladığında Kürtler bunun sebebinin devletin otoritesini kurmak istemesinin yanında Ermeni şikâyetleri olduğunu da biliyordu. Ama aynı devlet diğer yandan şikâyetlerini Düvel-i Muazzama’ya ulaştırıp Osmanlı üzerinde baskı kurmasına neden olan Ermenilerin bu biçimiyle cezalandırılmasını da destekliyordu. Dolayısıyla Ermeni toplumuna dönük baskılar daha fazla artıyordu. Aynı şekilde devlet, imparatorluk içindeki gayri-Müslimlerin milliyetçi fikirleri nedeniyle ayrılmalarının Ermenileri de etkileyeceğini düşündüğünden,  Kürt aşiretlerin Ermenilere yönelik şiddetinin sürmesini hem teşvik ediyor hem de destekliyordu. Ki bunu büyük oranda yereldeki bürokratları aracılığıyla planlayıp gerçekleştiriyordu.

Bu durum ‘93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşı sonrası yapılan 1878 Berlin kongresine kadar devam etti. Bu kongrede 1864 sürgünüyle Osmanlıya gelen ve Ermenilerle benzer yerlerde ikamet eden Çerkezlerin de Ermenilere saldırmaları Kürtlerle birlikte ele alınarak 61. madde olarak bilinen bir karar alındı ve Düvel-i Muazzama’nın baskısıyla Osmanlı devletinin Ermenileri bu iki toplumun baskısından koruması ve Vilayet-i Sitte’de[6] reform yapması istendi. Osmanlının kurnaz diplomasisi burada da kendini gösterdi. Ermeni katliamlarının bizzat planlayıcısı ve destekçisi olan devlet, Batılı devletlerin yanında, hakemlik pozisyonuyla Ermenileri koruyan bir konumda yer aldı. Fakat özellikle Balkanlar’da toprak kaybetmekten kurtulamadı. Neredeyse yarıya yakını gayri Müslim bir nüfusun olduğu imparatorluk artık büyük oranda Müslüman bir imparatorluğa dönüşmüştü. Nüfustaki bu değişim doğal olarak Osmanlı’nın iç ve dış siyasetine de yansıyacaktı. Osmanlıcılık fikriyatıyla dış ve iç siyasetini belirleyen devlet, bu kongre sonrası Balkanların büyük kısmının kontrolünü yitirdiğinden siyasetini daha çok sınırları içinde kalan Müslümanların birliği (İttihad-ı İslam) üzerinden yapmaya başladı.

Dolayısıyla Osmanlı sultanı II. Abdulhamid, Berlin kongresinde alınan kararları uygulamak konusunda pek gönüllü olmadı. Balkanlardaki topraklar gibi, imparatorluğun doğusunun da Ermeniler aracılığıyla ve büyük devletlerin desteğiyle koparılacağını düşünüyordu. Bunun üzerine sultan, İslam birliği üzerinden neredeyse bir asırdır devlet ile çatışma içinde olan Kürtlere yaklaşırken, Ermenileri devlet için bir iç tehlike kategorisine yerleştirdi. Devlet siyasetindeki bu değişim, Ermenileri sadece payitahttaki patriklik eliyle saraya sunulan şikâyet dilekçelerinin beklentisine hapsetti. François Georgeon,  Abdulhamid’in bu tercihinin sebebini, kaybedilen ve elde kalan toprakların bir muhasebesi sonucu tercihini İttihad-ı İslam anlayışından yana koymasına bağlar.[7] Abdulhamid ile Kürtler arasındaki bu ittifak sadece devletin istediği bir iç siyaset değildi. Kürtler de bu ittifakı istediler çünkü Berlin kongresi sonrası Batılı devletlerin, Özellikle Rusların Ermenilere “ilgisinin” Kürtlerde, yaşadıkları toprakların ellerinden alınacağı kaygısına neden olmuştu. Abdulhamid’in Kürtlerle ittifakı da içeride hem Kürtleri kontrol etmenin bir aracı, hem Ermenilere karşı çelişkileri sürekli gündemde tutarak onları istediği zaman harekete geçirebileceği bir güç olarak düşünmesi sebebiyleydi. Dış siyaset açısından da Kafkaslardan ve Balkanlar’dan imparatorluğu zorlayan Rus tehlikesine ve aynı zamanda doğu sınırındaki İran’a karşı Kürtlerden bir “tampon” güç oluşturmak içindi. Birçok tarafı olan bu ittifakın Abdulhamid’e cazip geldiği ve Kürtleri Ermenilere tercih ettiği aşikâr. Yoksa Osmanlı devleti yüz yıla yakındır savaştığı Kürtleri neden devlet için milleti-sadıka olarak bilinen Ermenilere tercih etsin?

II-)

Berlin Kongresi sonrası Osmanlı devletinin verdiği sözleri yerine getirmemesi, Ermenileri kendilerini koruyabilecekleri kimi araçları oluşturmaya yöneltti. Ermeni örgütleri (Armenekan, Taşnak ve Hınçak), 1885-1890 tarihleri arasında milliyetçilik ve sosyalizm ideolojileri çerçevesinde kurulmaya başlandı. Örgütler, Ermenileri Osmanlı ve kimi Kürt aşiretlerinin zulmüne karşı korumak için çeşitli direnişler organize etti. Abdulhamid’in buna cevabı ise 1891’de, 4. Ordu Müşiri Zeki Paşa eliyle temelde Ermenilere karşı oluşturulan Hamidiye Hafif Süvari Alayları’nı kurmak oldu. Alaylar, Abdulhamid’in Kızıl Sultan olarak da anılmasına sebebiyet veren 1894-96 yılları arasında, tek elden planlanıp uygulanan Ermeni pogromlarında (kaynaklar 100.000 ile 300.000 arasında Ermeni’nin öldürüldüğünü söylüyor)[8]  da rol aldılar ve bu dönem sonrası Kürt Ermeni ilişkileri de onarılması zor bir kırılmaya uğradı. Aynı dönem Ermeni ve Kürt toplumunun sahip olduğu toprakların Kürt ağalar ve emirliklerin yıkılmasından sonra otorite boşluğundan faydalanıp öne çıkan diğer bir grup olan şeyhler lehine ve zorla el değiştiği bir sürecin hızlanmasına da sebep oldu. Bu durum II. Meşrutiyete kadar böyle devam etti. 1889 yılında kurulan ve ilk süreçlerde sadece gazetelerde Abulhamid’in istibdat rejimini eleştiren İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde ise 1900’lerden sonra askeri kanadın etkinliği artmış ve cemiyet, 1908’e gelindiğinde sultanı, Kanun-i Esasi’yi yeniden yürürlüğe koyması yönünde zorlamış ve kabul ettirmişti.

İki toplum arasındaki bu sıkıntılar özellikle İstanbul’daki Kürt entelektüellerinin de gündemindeydi. Onlardan biri olan Abdurrahman Bedrihan’ın hem 1900 yılında yayımladığı Kürdistan Kıyâmı[9] broşüründe, hem de Kürdistan gazetesindeki yazıları onun Osmanlı’nın parçalanmasına dair faaliyetleri eleştirse de Ermeni meselesine oldukça hakkaniyetli yaklaştığını göstermektedir. Özellikle Hamidiye alaylarına dair eleştirilerini, ailesinin hüküm sürdüğü Cizîra Botan’ın kontrolünü de eline alan Miran Aşireti lideri Mustafa Paşa ve 4. Ordu Müşiri ve tüm Hamidiye Alaylarının bağlı olduğu Zeki Paşa üzerinden yapıyordu.[10] II. Meşrutiyetin hemen ardından oluşan olumlu havada 1908’in sonbaharında kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluş beyannamesi aynı isimle çıkan gazetenin ilk sayısında, Kürt-Ermeni ilişkilerinin düzeltilmesi için çalışılacağına yönelik açık bir vurgu vardı.[11] Yine 1913’te çıkan Roj-i Kurd dergisinin yazarları olan Lütfü Fikri ve Hüseyin Şükrü Baban[12] da Abdurrahman Bedirhan ve KTTC’nin beyannamesi gibi, büyük oranda Ermenilerle Kürtler arasındaki sorunların devlet eliyle bilinçli olarak körüklendiği, Kürt aşiretlerinin Ermenilere saldırmalarının bu şekilde gerçekleştirildiği ve Osmanlı’nın oyununa gelinmemesi için Ermenilerle ilişkilerin düzeltilmesi gerektiği yönündeydi. Diğer bir görüş de M. Salih Bedirhan ve Diyarbekirî Fikrî Necdet’in ve farklı bazı Kürt entelektüellerin de benimsediği bir yaklaşımdı. İki yazar; 1913 yılında çıkan Roj-î Kurd’un 3.sayısındaki yazılarında, Kürtlerle Ermenilerin birlikte yaşadıklarını, ancak Ermenilerin Batılı devletlerle birleşerek Kürdistan toprakları üzerinde bir Ermenistan kurmak ve hâliyle imparatorluğu yıkmak istedikleri şeklindeydi.[13] Bu fikri savunan ve görece daha zayıf olan bu entelektüeller, Ermenilere karşı katliamları kabul etmese de Ermenilerin Kürtler aleyhine gizli planları olduğunu düşünüyorlardı. Diğer yandan İstanbul’da yaşayan iki topluma mensup entelektüeller Ermenilere yönelik katliamları engellemek ve toprak meselesi dâhil tüm bu sorunların halline yönelik özelikle II. Meşrutiyet’in hemen akabinde ortak çalışma komisyonları kurdu ve devlete raporlar sunuldu, dilekçeler gönderildi. Fakat Kürdistan’daki bir kesim eşraf ve çoğunluğu Aşiret Alaylarına[14] mensup aşiret liderleri, İstanbul’daki Kürt entelektüelleri gibi düşünmüyordu. 1850’lerden itibaren, özellikle de 1890’lardan sonra Hamidiye Alaylarının sunduğu güç vasıtasıyla Ermenilerden ve yoksul Kürt köylülerinden zorla el koydukları toprakları kaybetmek istemiyorlardı ve doğal olarak farklı düşünüyorlardı. Ermeniler ise Kızıl Sultan olarak da adlandırılan II. Abdulhamid’in kanlı rejiminin ardından belki de imparatorluk içinde II. Meşrutiyete en fazla sevinen etnik grup oldu. Fakat Meclis-i Mebusan’ın açılışında üyelerinin birçoğunun Türk olması, birkaç yıl sonrası Türkçü ideolojinin belirtilerinin Meşrutiyet’in başlarında da güçlü bir biçimde hissedilmesine neden oldu. Yine basın özgürlüğünün bir sonucu olarak çıkan birçok yeni gazetede gayri-Müslimlerin, Müslümanlarla eşitliğini kabullenmeyen fikirler fazlasıyla görünür olmaya başladı. Bu süreci takiben gerçekleşen 31 Mart Vakası sonrası II. Abdulhamid tahttan indirildi ve ittihatçılar iktidarlarını iyice pekiştirdiler.

Buna rağmen Ermeniler’in bu dönemde Osmanlı İmparatorluğunun yeni muktedirleri olan İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ilişkileri Kürtlere nazaran daha iyiydi. Bu arada EDF’nin (Ermeni Devrimci Federasyonu, Taşnaksutyun) imparatorluğun toprak bütünlüğünü tanıdığını beyan etmesi ilişkinin ne derece düzeldiğini de gösteriyordu.[15] Fakat meşrutiyet sonrası ilk büyük katliam da Adana’da Ermenilere karşı yapıldı. 31 Mart vakası nedeniyle tahttan indirilen II. Abdulhamid’in organize ettiği iddia edilen bu katliamın,[16] Abdulhamid’in gitmesiyle bir nevi üstü örtüldü. Bu pogrom kısa süren “kardeşlik” ve “eşitlik” havasından sonra, iktidar el değiştirse de, Ermenilerin hiç de güvende olmadıklarını gösterecekti. Tüm bunlar olsa da 1908-1914 arası dönem Ermeniler açısından bir “Reform” zamanı olarak algılandı. Ermeni cemaati ve örgütleri ve devlet arasında Batılı büyükelçilerin de içinde olduğu diplomatik bir savaş süreciydi bu dönem. Fakat aynı zamanda bu yıllar bahsi geçen örgütlerle İttihatçıların ittifak içinde olduğu yıllardır. Özellikle Kürt aşiret alaylarıyla el konulan toprakların iadesi meselesi Ermeni cemaatini ve siyasetçilerini konunun gündeme alınıp çözülmesi için İttihatçılara yakın durmaya yöneltiyordu. Buna paralel olarak iktidarı ele geçiren İttihatçıların, siyaseten Abdülhamid’ten pek de farklı olmadığı kısa zaman içinde anlaşılmıştı. Takip eden yıllarda cemiyet Osmanlıcılık fikrini terk ederek Pan-Türkist bir ideolojiye yöneldi ve 1913 yılındaki kongresinde Türkçü-İslamcı bir ideoloji çerçevesinde yeniden örgütlenerek, cemiyetin ilk dönemlerde Osmanlı hanedanına karşı olan fikri muhalefetinin yerine siyasi ve askeri açıdan da devletin tek hâkimi oldu.[17]

III-)

Nihayetinde, 1914 yılına gelindiğinde Babıâli ile Ermeni cemaati anlaşmaya varabildiler. Buna göre imparatorluk içindeki Ermenilerin yaşadıkları yerler ikiye ayrılacak ve bu iki bölge Avrupalı iki müfettiş tarafından idare edilecekti. Bu müfettişlerin yetkileri oldukça fazlaydı ve anlaşma Şubat 1914’te yapıldı. Fakat Ermeni cemaati bir yıl sonra başlayacak olan katliamdan bihaber birkaç yıldır devletle sürdürdükleri diplomasinin sonuç verdiğini düşünüyordu. Oysa İttihatçıların başındaki troyka bir yıl sonrasını planlamış ve bunun hazırlıklarını yapmaya başlamıştı bile.[18] 1915 Ermeni soykırımının arka planında devletin yaklaşık otuz yıllık bu Panislâmcı ve ona göre daha yeni olan Pantürkist ideoloji ve siyasi tavır yatmaktadır. Kürtlerin durumunda ise pek bir değişiklik olmadı. Hamidiye Alayları’nın isimleri değiştirilerek Aşiret Alayları olarak yeniden organize edildi. Daha önce elde ettikleri birçok imtiyazları ellerinden alındı. Fakat ne Ermenilere ne de Kürt köylüsüne bir hesap vermediler. İttihatçılar bu konuda gelen şikâyet ve dilekçeleri zamana yayarak bir nevi sürüncemede bıraktılar. Fakat aşiret alayları, ihtiyaç duyulur diyerek lağvedilmedi ve düzenli ordunun bir parçası yapılmaya çalışıldı. Akabinde başlayan Birinci Dünya savaşında Osmanlı ordusunda yer alarak Abdulhamid döneminde başlattıkları ittifakı bir biçimde devam ettirdiler. Bir kısım Kürt eşraf ile beraber 1915 Ermeni Soykırımı’nda yer aldıkları, Ermeni mallarına el koydukları ve hem hukuki hem de vicdani anlamda hiçbir şekilde yargılanmadıkları, hesap vermedikleri bilinmektedir.

Kürt Ermeni ilişkileri daha sonraları 1920’lerde, Ağrı isyanı sırasında Hoybun örgütü üzerinden ittifak denemeleriyle düzeltilmeye çalışılmışsa da,[19] geç Osmanlı döneminde yaşanan olayların hâlen ciddi bir biçimde analizinin yapılmaması ve bahsi geçen dönemle yüzleşmenin gerçekleşmemesi nedeniyle hep askıda kaldı. Osmanlı devleti iki toplumu karşı karşıya getirmek için hem ciddi çelişkiler üretti hem de bundan fazlasıyla faydalandı. Kürtler içindeki belli bir kesimin de Osmanlı’nın bu siyasetine dâhil olduğu ve ittifak kurduğu anlaşılıyor. Cumhuriyet ise bu Osmanlı siyaseti ve mirasının bir devamıdır. Dolayısıyla Kürtler, günümüzde devletin 1915 felaketine dair nasıl tavır alıp almadığına göre pozisyon belirlemekten ziyade, kendi sorumluluğunun bilincinde olup doğru tutum sahibi olmalı ki geçmişleriyle yüzleşebilmeli. Türk devleti veya küçük bir grup dışında Türkler, Ermeni Soykırımında hala maddi ve manevi açıdan yüzleşmekten kaçıp inkâr siyasetinde ısrar etmekteler. Türk devletinin konuya yaklaşımı Kürt meselesine yaklaşımı gibi hatta daha derinlerde kalmış bir yok sayıştır. Ontolojik bir durumdur, çünkü devlet ve toplum maddi ve manevi oluşunu bu iki toplumun yokluğu üzerine kurmuştur. Tüm bunlara karşın son yıllarda parçalı ve korkakça da olsa bir yüzleşme teşebbüsünden bahsedebiliriz, ya da bunun emareleri görünmekte. Dolayısıyla süreci iyi değerlendirmek, hakkaniyetli bir yüzleşmeyi sağlamak geleceğin, toplumlar arasında daha eşitlikçi bir temelde ortaya çıkmasını sağlayacaktır.


[1] Kürdoloji Çalışmaları Grubu, Roj-î Kurd 1913, İstanbul: İstanbul Kürt Enstitüsü Yayınları, 2013.s. 301

[2] Sina Akşin, Türkiye Tarihi 3 Osmanlı Devleti 1600-1908, c 2 (İstanbul: Cem Yayınları, 2000) s.73-170.

[3] Janet Klein, Hamidiye Alayları – İmparatorluğun Sınır Boyları ve Kürt Aşiretleri. İstanbul: İletişim Yayınları,  2013.

[4] Ahmet Kardam, Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan: Direniş ve İsyan yılları, 2. baskı, Dipnot Yayınları 106 (Ankara: Dipnot Yayınları, 2011).

[5]Janet Klein, Hamidiye Alayları – İmparatorluğun Sınır Boyları ve Kürt Aşiretleri (Istanbul: İletişim yayınları, 2013). s. 237-240

[6] Altı vilayet: Erzurum, Van, Mamüretü’l Aziz, Diyarbekir, Sivas ve Bitlis

[7] François Georgeon, Sultan Abdülhamid (İstanbul: Homer, 2006)., s. 309-311

[8] Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış Barış: Doğu Vilayetleri’nde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet 1839-1938 = Verpasste friede: mission, ethnie und staat in den ostprovinzen der Türkei 1839-1938, 2. baskı, iletişim yayınları 1075 (İstanbul: İletişim, 2005).

[9] Malmisanij, İlk Kürt Gazetesi Kürdıstan’ı Yayımlayan Abdurrahman Bedirhan, 1868-1936, (Beyoğlu, İstanbul: Vate Yayınevi, 2009), s.163

[10] Janet Klein, Hamidiye Alayları – İmparatorluğun Sınır Boyları ve Kürt Aşiretleri (İstanbul: İletişim yayınları, 2013).s.141, 164-169

M. Emîn Bozarslan, Kurdistan: rojnama Kurdı̂ ya pêşı̂n = ilk Kürd gazetesi, 1898-1902 (Uppsala, Sweden: Weşanxana Deng, 1991). s.448,449

[11] M. Emîn Bozarslan, Kürd Teavün ve Terakkî Gazetesi: Kovara Kurdî-Tirkî, Kürdçe-Türkçe dergi: 1908-1909 (Uppsala: Deng, 1998).

[12] Kürdoloji Çalışmaları Grubu, Roj-î Kurd 1913,  İstanbul: İstanbul Kürt Enstitüsü Yayınları 2013.

[13]  Ibid.

[14] Hamidiye Alayları’nın ismi, 2. Meşrutiyet sonrası Aşiret Alayları olarak değiştirildi.

[15]Raymond H. Kevorkian, Ermeniler (İstanbul: Aras Yayıncılık, 2012). s.28

[16] Ibid. s.30

[17] Dündar, Fuat Dündar, Modern Türkiye’nin Şifresi: İttihat ve Terakki’nin Etnisite Mühendisliği, 1913-1918, 3. baskı, İletişim yayınları ; Araştırma-inceleme dizisi 1322. 225 (Cağaloğlu, İstanbul: İletişim, 2008).

[18] Ibid.

[19] Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. Yüzyıldan Günümüze Ermeni Kürt İlişkileri (İstanbul: Med Yayınları, 1991).

 

Li Ser Nêrîna Kevneşopî
Yusuf Uygar

Di gerdûna mirovan de obje cîhekî girîng digire. Ev objeyên ku paşerojê tîne bîra mirov bi alîyeke din ve şewqa mirov bi xwe ye. Jiyana ku ji objeyan pêk te û mirov bi xwe jî di nav wê de dijî. Her çiqas di dema niha de be jî, ev yek di nava xwe de rêzedemekî dihewîne. Ev rêzedem wek şerîteke fîlmekî bûyer ango bîranînên cur be cur tîne bîra mirov (Assmann,2001:25). Kevneşopî rêç û “şopek’’ e. Ev şop carna çanda devkî ye ku ew jî fikrandineke ango xwe îfadekirineke cûda ye. “Şop” li ber serê me, cîhê ku em lê dinihêrin, di bedena me de, di nav tiştên ku em dest didin ser de, li derve, li hûndir û li her derê gerdûna mirov dagir kiriye. Ew şopên pirhêjmar yen paşerojê…

“Tevahî kiryarên mirovan yên ku di paşerojê de pêk hatine bi tenê bi riya şopên ku dû xwe hiştine tê zanîn. Ev şop car dibe hestiyên ku hatine veşartin li eniyên ro maye, carna dibe nêrîngeheke normana ku bi tenê dîwareke ji we maye, carna jî dibe peyveke nû hatiye kifşkirine di nivîsên yewnanî ku ev peyv bikaranîna xwe ve fikrekî ango nêrîneke zelal dike. Ev mînakên me anîn ziman, nîşanên ango hêmanên kirûyekî bi lebaten hissî ve tên fehmkirine ne. Lê bi alîyeke din ve derfeta ku mirov rasterast bigihêje wê kirûyê jî nemaye” (Connerton,1999:25).

Di salen 1980’an de gelek zarokên kurd li gund û bajarên di qada pêşketine de nebaş ango zedetir di jîyaneke xwazîye de mezin bûn. Zarokên ve nifşê hîn jî şahidên çîrok, wêne û figûrên yên ji demên berê dibûn. Ev tiştên ku şahid dibûn hêmanen çanda devkî ne. Bi rastî ev hêman bi saya serê pevajoya modernîzma Tirkiye ya bi lez dihatin ji bîrkirin an jî ji bîrvekirinê bûn. Ev nifşa ku ez bi xwe jî di nav de mezin bûm, bi şêweyên fikrandine ya di çanda devkî ve hatiye hûnandin de û bi şert û mercên an jî bi têşe û awayên ne-modern de jîyana xwe derbas kirin. Li bajarên ku em bi zorê an jî bi dilê xwe koç kirin de, me dît ku çawa kal û pîrên me xwe bi kevneşopiyan girtin û bernedan. Ber bi dawiya sedsala 20’an de, ew nifşên di nav bombedumanên modernîzma teknolojik ya bilez de dîtin. Bi taybetî salên 1980’an de kurdên ji gundên xwe koçê gettoyên bajarên mezin bûne zêdetir xwe bi kevneşopiyên xwe girtin. Ev helwesta wan li hember veguherinên bilez ya modernizmê, nêrîna kapitalizmê ya bi awayekî hundirê wî vala û homojen de me dihesibîne û dîsa li dijî bi awayekî hovane li her tiştî metakirina kapitalizmê bû. Li ber van hemû êrîşan koçberan xwe avêtin ber bextê bîra xwe ango bi bîra xwe himbêz kirin. Ji ber ku bîr çiqas dem derbas dibe winda dibû. Bajarên modern û mezin “di çarçoveya aboriya perê de gerdûn veguhastine problemeke matematik pedandine ’’(Simmel, 2006: 89). Bandora van tiştên me vegot tevahî bi awayeki tenêkirin û serêxwekirine li ser kurdan bû. Ev tesîr nav kurdan de di serî de bû sedema xwestina vegera jiyana devkî. Ew tiştê ku dixwestin ango çanda wan a berê ya xwezayî û komelayî ji bo wan stargeheke germ bû.

‘‘Bir beri her tişti li hember bi alikariya meta ve tiştbûyina kapitalizme re wek panzehireke hez û jiyani berxwe dide. Bi wi re bir gaveke giringe ji bo girankirina pevajoyen kiran agahiyan; berx- wedana li diji xelandina deme ya di nav senkronizma arşivan de û ji nû ve bi destxistina şeweyeki fkrandine ya be cihana ku ji şibandin, herikandina bilez ya agahiyan û toren qabloyan pek te. Paşe bir di nav gerdûneke bi piroleti agahi le hatiye barkirin, heterojeneke ku gelek caran gefxwur û mirovan gej dike û be hemdemiye de weki deriyeke din rola xwe dilize” (Huyssen, 1999: 19)

Di nav me de ew kesen ku behtir modernist bûn ji van kevneşopiyan nefret kirin. Li gori wan hewce bû ku civak were ‘‘ ronikirin’’ û şeweyen tekiliyen ‘‘paşverû’’ di nav gel de bihata paqijkirine. Ew kesen ku pişta xwe dabûn hipotezen teoriyen modernizma klasik tişten kevneşopi wek hoviti û dema wan bori dipejirandin. Bi vi awayi van mirovan demen peşiye kevneşopiyan wek regezeke dema feodalizme û şeweyen jiyana kevneperest ditin.(Özbek, 2003: 33) Di navbera kevneşopi û van kesen ku me qala wan kir de hin ji nakoki û pevçun didomin.

Le bele yen behtir kevneşopgeren me, kevneşopiyan wek hesreteke romantik mezinkirin. Li ber çaven wan kevneşopi ew tişte ku em ji ji pek ten ‘‘puxt’’ bi xwe bû. Lewra ji bo ku ‘‘puxt’’ ji desten me neçe ango neye windakirin, hewce bû ku kevneşopi were jiyandin û parastin. Di nav pevajoya netewibûna Kurdan de bi tay- beti salen 1990’an de ew kesen ku me li jore behsa wan kir ango her du aliyen ku kevneşopiye bi nerinen cuda diniherin kevneşopi birin kirin navenda plansaziya netewibûna Kurdan. Kevneşopi ji vi deme pe ve li gori plansazi netewbûna Kurdan hate hilberin û hin ji hilberina we didome.

Gelo em kevneşopiye çawa bihesibinin ango çawa bifikirin? Em kevneşopiye wek forma civakibûneki ideal û beqisur bibinin? An ji bi reyeke direj û zehmet ve em kevneşopiye gerdûneke nû ve -utopyaya şoreşgeri- (Löwy, 1999: 219) girebidin? Be gûman hewceye ku em kevneşopiye ji desten tiştebûyinkirina (metakirin) kapitalizme, kategorizekirina hişk ya modernizme, kevneperestiye û neteweperestiya bi hov rizgar bikin. Jin û mer, xizan û dewlemend hwd ji her çini ew gele nexwendi û nenivisandi, çanda devki û kevneşopiyan heya iro bi xwe re anin. Di nava tişte ku anin de xwesteken wek maf, edalet, wekhevi ji bili van disa xwazi û hesreten cur be cur yen civaki hene. Xwasteken civaki mina hesteki, gotineki û dengeki hevpar cihe xwe di nav kevneşopiyen devki de digirin. Ev deng û gotinen ku gihiştine roja me dive wek peyameki wek mizginiyeki hez bide utopya şoreşgeri ya peşeroje, disa berawestand dive xwe biaveje nav xewnen civakeki beçin yen guhdarvanen ber qirin û gaziyen çirokbejan. Ev peyama ku ji tinebûne filitiye xwe avetiye ber bexte me lazim e ku bibe wek stargeheki ango nişana berxwedane li diji tinekirina kapitalizme. Di derbare ve mijare de ka werin em bere xwe bidin gotinen Walter Benjamin;

‘‘Hebûna kevneşopi bi xwe û ew kesen ku kevneşopiye didomi- nin ango wergirtine di bin talukeye de ne. Ew tişte ku her duyan re ji gef dixwe yek e. Ev gef beguman listokbûna ango amûrbû- na çina serdest e. Li hember konformizme ku ew dixwaze kev- neşopiye bigire û teke deste xwe xebat dive. Ev xebat ji tekoşine- ke ku xwe herdem ji nû ve dike ye’’( Benjamin, 2006: 41,42).

Şewazeke Çawa

Dive xebaten kevneşopiye nekevin pey lekolineke bingehkolina figureke qerisi û berih ya demen bere. Xebat û lekolinen kevneşopiye di seri de bi her aliye ve tişten niha derdixine ber çavan. Ew dixwaze ku bira aktuel bila be fehmkirin. Ji ber van yekan xebaten kevneşopiye dive şewaza bingehkoline (genealogy) ji xwe re û lekolinen xwe re esas bigire. Ji bo ku ev tekoşin bi serkeve hewce ye ku li hemberi erişa pedandina tişte ku wek ‘‘gotinen yekitiye’’ te binavkirin berxwe bide an ji li diji van gotinan erişeki bide destpe kirin. Di ve tekoşine de ji nû ve keşfkirina zanebûna xweser û lokal heye ku ev zanebûn hatiye perçekirin û bindestkirin. Bingehkoliner ji bo ku bi her aliye ve dema niha derxine ber çavan ango zelal bike dixebite. Bi ve xebata xwe ve deri li firsenden jiyane hin hesantir û dewlemendtir dikin vedike( Mahon, 1992: 100).

Çavkanî

Assmann, Jan,(2001), Kültürel Bellek, Ayrıntı Yayınları, İstanbul Connerton, Paul, (1999), Toplumlar Nasıl Anımsar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul Simmel, Georg, (2006), Modern Kültürde Çatışma, İletişim Yayınevi, İstanbul Huyssen, Andreas, (1999), Alacakaranlık Anıları, Metis Yayınları, İstanbul Özbek, Meral, (2003), Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski, İletişim Yayınevi, İstanbul.

Löwy, Michael, (1999), Dünyayı Değiştirmek Üzerine, Ayrıntı Yayınevi, İstanbul Benjamin, Walter, (2006), Son Bakışta Aşk, Metis Yayınevi, İstanbul Michael, Mahon, (1992), Foucault’s Nietzschean Genealogy – Truth, Power, and the Subject, Albany, State University of New York Press.

photo: Kemal Arslan

Gilî û Gazin: Taktîkek ji bo Bêqawetan
Welat Ay – Nükhet Sirman

Dema me lêkolina xwe kir li Mersinê, em wan malbatên ku zarokên xwe dişînin dibistane re axivin û me dît ku gilî û gazin perçeyeke girîng ya jiyana dibistanê ye. Ji jiyana dibistanê mebest ew e ku li dibistanê çi dibe û li ser wan çawa tê axaftin û çawa tê dîtin. Me dît ku axaftina li ser dibistanê re li ber hin tekiliyên civakî û malbatî ku li serê nayên axaftin vedike. Ji ber vê yekê konteksta perwerdehiyê dibe cihê tekiliya ku li serê bi balkeşî bê xebitîn. Lêkoliner jî dibe perçeyek vê cihî û daneyên ku me berhev kiriye jî tekiliyên me yên ku me bi malbate re ava kiriye û ji hevdîtinên me yên ku me li malê kiriye pêk tên. Hebûna me ya li wir û pirsên me re li ber gilî û gazinên li ser malbatê, dibistanê, mamosteyan, gerînendeyan, hevalên ji polê, jin û mêr û xisman vekir. Daneyên ku li vira niha em peşkeşî we dikin jî analiza yekemîn e piştî çar meh derbas bûn ser lêkolina me ya Mersinê.

Hemu kes di derbare hev û din de gilî û gazinan dikir. Niha em e kî li ser kî û çawa gilî û gazinan dikir ji wî peşniyarek kin bidin.

Esmer bi mere xwe re, bi tiye xwe re û bi xezûre xwe re dijî. Esmer ji ber ku mere we hemû berpisiyariya perwerdehiya zarokan daye ser mile we, ji mere xwe gazinan dikir. Li gora angaşta we ji ber ku meren Kurdan wekî meren Tirkan bi zaroken xwe re eleqeder nabin, zaroken Kurd cahil dimînin. Ew difikire ku jiyana malbata mezin re li ber serkeftina zarokan a dibistane digre.

Mere Esmere, Evdila , ji ber ku bave wî şuna wî bişîne dibistane wî daye şixulandin der haqe bave xwe de gazinan dike û balkeşiya zaroken xwe dikşîne ser dibistane ku di peşeroje de weki wî di tariya sibe de hişyar nebin û neçin kar. Li ber viya Evdila li male gilîkirine wekî ixbare bikartîne. Di male de neh zarok hene û Evdila ji zarokan dixwaze ku kî sparteken xwe çeneke be gilî kirin.

Gökhan ji mamosteye keça xwe gazinan dike ji ber ku zede spartekan dide keça wî. Gökhan difikire ku ev gilîye ji bo avakirina şana xwe dike. Gökhan ji ber ku mamoste poze xwe zede dike nav kare mala wî gazinan dike û gazinan ji bo şan û şerefa xwe dike. Li ber vî Gökhan dibeje ku mamoste tene ji bo pera ledigere û dibistane wekî makineya pera dibine. Ew ji ber ku malbaten Tirk mamaoste çi dixwaze pek tînin, acis dibe.

Li aliye din, jina Gökhan, wekî Esmer e, ji ber ku mere we zede alikariya dibistana keçika wan nake ji mere xwe gazinan dike. Ew ji midaxeleya malbata Gökhan ku ciranen wan in gazinan dike. Mamosteye keçika wan mer e û ji ber ve yeke Xecîce difikire ku mer li ser hinek mijaran bi hev û din re betir rihet diaxivin. Le bele ji ber gazinen mere xwe ew çûye ba müdür û gilî kiriye ku zede spartk ten dan, mixabin tu encam je negirtiye.

Xisna, ji ber ku mere wî ji şeveqe heta nive şeve dişixule bi tena xwe bi dibistina zaroken xwe re mijul dibe. Ew dixwaze ku mamoste gilî bike ji ber ku mamoste di der haqe peşveçunen Kurd û zimane Kurdî de nexweş dipeyive û mijaren siyasî tîne pole. We ev mesele bi ciranen xwe re jî parvekiriye, le bele cîranen we ji tirsa heke mamoste gilî bikin de ji bo serkeftina zaroken wan a dibistane nebaş bibe gilî nekirine.

Ji aliye din, Reşat, ji bo heman mijare ji gerinende re gilîye xwe kiriye. Reşat zaroken xwe ji bo perwerdehekî çetir xwestiye bişîne dibistanekî derveye mehelleya ku zedetir Kurd dijîn. Le bele zarok nexwestine li wir bisekinin û vegeriyane dibistana mahelle.

Mamosteye Mizgîn je dipirse ku çima ew bemad e. Ew jî ji mamosteye xwe re dibeje ku çend hevalen we yen pole dev ji dibistane berdane û çûne sere çiye. Mamoste aciz dibe û ji Mizgîn re dibeje xebatin xwe ye dibistane bidomîne û teroristan wekî hevalan nebîne. Ev yek Mizgîn aciz dike û we ji xebaten we dûr dixe. Ya dawîn, mamoste Mizgîne ji malbata we re gilî dike û balkeşiya malbate dikşîne ser keçika wan ku haye wan je hebe.

Ulku, mamosteye ku dest diaveje ruye keçika we ya çardeh salî gilî dike û ji mamoste re gotiye ku miroven ciwan ji tişte wiha heznakin. Mamoste xwe pe re acis kiriye û gotiye ku keçika we mamosteyek ciwantir dixwaze. Ji ber ve yeke Ulku dibeje ku gilî kirin fede nake.

Berivan jî difikire ku gilî tu guherînek çe nake. Li dibistana we ji ber ku mamosteyekî taciza zayendî li xwendekarekî kiriye du hefte hatiye dûrxistin le bele piştî dûrxistina du hefteyan bi xelata alikare gerînende vegeriyaye.

Wekî ku ji bûyeren li jor jî te dîtin di konteksa dibistane de gilî dibe nîqaşen zayend û zayendîtiye, malbate, zewace, etnîsîteye. Jin û mer di derbare hev û din de de ji lekoliner re gilî û gazinen hev û din dikin. Bi vî hawaye dixwazin hezek zanistî ji lekoliner bigirin. Bi vî hawaye tişten şerm ten qebûl kirin wekî bûken muemeleyen di malbaten mezin de dibînin, , ten ziman. Berivan, keçek şazdeh salî ye, tacizen zayendî yen li dibistane ku qet di nav malbate de nehatiye axaftin anî zimen. Bi vî hawaye kese ku di nava malbate de pir zede nikare biaxive, bi saya lekoliner fikr û ramanen xwe ye heta niha nehatina axaftin tînin zimen. Ji ber ve yeke lekoliner dibe warekî ku gilîyen der haqe kesen herî xurt (piranî mer) were ziman. Bi saya serkeftina zarokan a dibistane di nava malbate de kesen behez dikarin ve newkheviye bînin zimen.

Ne tene zayend, malbat û zewac jî bi saya gilî û gazinan ten axaftin. Cudatîya etnik di konteksta perwerdehiya Tirk de (e din) nayen axaftin di navbera konteksta dibistane de bi hawayekî meşru te nqaş kirin. Ji ber ku etnîsîte li Tirkiye di ware mafe welatîtiye de giring naye dîtin, mirov dikare cûdakariya etnîkî tene di gotina wekhevî û mafe perwerdeyî de bibîne. Ji ber ve yeke dema ku mamoste di derbare cudatîya nasnameya etnîkî de gotinen nexweş dikin, ev yek wekî binpekirina mafan te dîtin. Malbat ji ber cudatîya etnik li hemberî dibistane derdikevin. Li ber ve yeke mamoste jî gilîye ji bor ku zarokan li dibistane di hundire sinore siyaseten nasnameya etnik de bigirin bikartînin. Qelsiya malbatan ew e ku ji bo serkeftina zaroken xwe li dibistane re didin van manewraye mamosteyan.

Zayendîtî zede naye axaftin. Zayend di nav malbate de, etnîsîte li dibistane, zayendîtî li tu dere naye axaftin. Mamoste ji ber gilîyen li ser zayendîtiye pirayî azar didin le bele ew qet behsa vî tiştî nakin. Xwendevan ku bune magdure vî tiştî ji bo ku ji vî tiştî xelas bibin reyen xwe keşf dikin û bikartînin. Piranî dev ji dibistane berdidin û di bin gotinen malbata xwe de dimînin ji ber ku malbat difikirin ku dev ji dibaistane berdan ji ber bekeriya wan e. Lekoliner dibe ware gilî û gazinan dema ku mirov bi hev re diaxivin an jî dema denge televizyone zede dibe û denge kesî naçe kesekî din.

Materyale li jor nîşan dide ku gilî bi piranî ji aliye miroven zede qels ku qala beadaletiye dikin ve te bi kar anîn. Hesten edalete yen ku di civake de hene gilî û gazinan rewa dike. Gotaren modern yen edalete balkeşî nakşine statuya miroven diaxive, le bele konsepten adaleta gerdişî (geleneksel) balkeşî dikşîne ser cudatiyan. Wer te hasibandin ku gilî û gazinen miroven behez wekî bekerbun û cahilbuna wî/we te qebul kirin. Ji ber ve yeke Xisna biryar daye ku gilî tene beqawetbûna we bide nîşandin. Zaroken Reşat jî dev ji gilîkirine berdane, Gokhan û Evdila jî ji bo gilî û gazinan qet neçûne dibistane, ji bo beqawetbuna xwe nebînin jine xwe şandine dibistane ji bo gilî û gazinan. Ji ber ve sedeme axaftina bi mamosteyan re tişkî pîrekî ku li male di bindeste kontrola mer deye te dîtin. Bi vî yekî, gilî dibe tiştekî pîrektî û karek taybet. Gilî kengî wek gazine te bikaranin, maneya wî ya civakî ji hole radibe û dive mijarekî ku di navbera kesan de derbas dibe. Ji aliye din ve çiqas wek îxbare were bikaranîn hewqas dibe mijarek siyasî ku kes nikare pe re serî derxe. Le bele, disa jî gilî wekî taktikekî re li ber pratiken civakî û meseleyen newekhevitîye vedike û derdixe hole. Wekî hemu taktîkan encamen gilîlyan jî demek kin didome û nikare zede li hemberî sîstema polîtîk a ku te deye bisekine.

Xulasa ( Encam), nerina li gilîye nîşan dide ku tişten di jiyana rojana de naye axaftin tîne zimen. Em dikarin bejin ku li nerina kî dikare kî gilî bike, mimkune ku meriv dikaribe xariteyek tekilîyen hezî derxe. Û me dît ku gilî tişten ku di nav dibistane, malbate û civake de naye axaftin tîne ziman. Malbat ji ber ku dixwazin ji zaroken xwe re peşerojkî çetir ava bikin tekilîlyen li dibistane din av malbate de tene axaftin. Le bele her çiqas tişten ku nayên zimên wexta bi saya gilîyan weren axaftin jî kesen ku gilî dikin disa jî wekî pîrekekî ten dîtin.

TÜRKİYE’DE KÜRT ULUSAL HAREKETİ

“Kürt Sorunu” Türkiye’nin güncel siyasi hayatının tartışmasız düğüm noktasını oluşturuyor. Her cenahtan farklı seslerin yarattığı gürültü ortasında meselenin kökenine dair şu soru, kaba cepheleşme yüzünden, gözden kaçırılıyor: Kürt hareketi neden ve nasıl oluştu? Cengiz Güneş’in çalışması, bu hareketin tarihsel gelişimini Kürt kaynaklarına dayanarak, Kürt hareketi ile Türk sosyalist hareketi arasındaki gerilim ve yakınlaşma noktalarını inceleyerek ve sonunda protestodan direnişe dönüşen söylemin ulusal hareket içerisinde nasıl cisimleştiğine odaklanarak sarih şekilde çözümlüyor. Güneş’in, Kürt hareketinin “ulusal kurtuluş” ve “demokratik” diye nitelediği iki temel söyleminin nasıl oluşup şekillendiği ve bugüne ulaştığını tarihsel süreç içerisinde sergilediği elinizdeki çalışma, Türkiye’nin siyasi hayatındaki en yakıcı probleme ilişkin gerçekçi bir tablo sunuyor.
Cengiz Güneş bu kitabında Kürt hareketinin tarihini ve direniş söyleminin
oluşumunu akademik açıdan tartışmakla kalmıyor; aynı zamanda bu söylemin kurulmasında müzik, televizyon, kültürel etkinlikler, Newroz kutlamaları gibi olayların ve iletişim kanallarının nasıl önemli bir paya sahip olduğunu da gözler önüne seriyor.

Yazar: CENGİZ GÜNEŞ
Kitabın Adı: TÜRKİYE’DE KÜRT ULUSAL HAREKETİ:
Alt Başlık DİRENİŞİN SÖYLEMİ
İngilizceden Çeviren: Eflâ-Barış Yıldırım
ISBN: 978-605-4412-86-0
Sayfa: 364
Fiyat: 22 TL
Konu: Araştırma İnceleme

Alevi Gençler Neden Direnişin Ön Saflarında?
Namık K. Dinç

Gezi Direnişi’nden bu yana hayatını kaybeden gençlerin çoğunluğunun Alevi olması tesadüf değil.

Son olarak Antakya’da polis şiddeti sonucu hayatını kaybeden Ahmet Atakan’ın da Alevi olması başlıktaki soruyu daha yüksek sesle tartışma zorunluluğunu doğuruyor.

Öldürülmelerini saniye saniye izlediğimiz Ethem Sarısülük ve Ali İsmail Korkmaz’ın ardından Ahmet Atakan’ında aynı şekilde gözlerimizin önünde katledilmesi, bu güzel, genç insanlara yapılan muamele vicdan sahibi bütün insanların yüreğini yaraladı.

Genç insanların hunharca öldürülmesinin yasının, sevdikleri nezdinde bir ömür boyu sürdüğünü daha önceki akşam 20 yıl önce kardeşi öldürülmüş bir abladan dinlerken tekrar gözlemledim. 20 yıl önce, üç yüz kurşunla bedeni param parça edilmiş bir kardeşin acılı yası hala yüreklerinde, ruhlarında, evlerinin içinde bir hayalet gibi dolaşmakta.

Türkiye’de devrimci mücadelede, Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesinde Alevi gençler her daim en ön saflarda oldular. Bunun bedelini çoğunluğu canlarıyla ödedi, uzun yıllar mahpus yatarak ödedi.

Cumhuriyet ve Aleviler

90 yıllık cumhuriyet tarihi boyunca Aleviler kimliklerini özgürce ifade edemediler. Doğuştan, ailelerinden edindikleri inanç kimlikleri onların başına her daim sorun oldu. Türklük ve Sünnilik üzerine kurgulanmış bu rejim içerisinde; ayrımcılığa, ötekileştirmeye, şiddete maruz kaldılar. Alevi kimliklerini gizlemeden, inkar etmeden veyahutta rejimin çirkinliklerine biat etmeden bürokraside, akademide, iş hayatında yükselmelerine imkan tanınmadı.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden Sünni siyasal İslam, Alevilerin her daim en önemli korkusu, çelişkisi oldu. Erken cumhuriyet döneminde; kamusal alanda, eğitimde, siyasette Sünni İslam’ın geriletilmesi doğrultusunda yapılan düzenlemeler, Alevilerin psikolojik olarak kendilerini daha iyi hissetmelerine, rejime yakınlaşmalarına neden oldu. Ama siyaseten çoğunluğu (yani Sünni İslamı) esas alan ve Aleviliği yasal olarak hiçbir zaman tanımayan Cumhuriyet rejiminde de Alevilerin mağduriyeti devam etti.

1960’dan sonra siyasal İslam’ın Türkiye siyasetinde önemli ağırlık merkezlerinden biri haline gelmesi Alevilerin korkularını artırdı. Bu döneminde CHP’nin Bülent Ecevit figürü üzerinden daha demokratik, sol bir söylemle ortaya çıkması, yasal siyasette Alevileri önemli oranda CHP saflarına yöneltti. 1970’lerde CHP ve Milliyetçi Cephe arasındaki saflaşmada Aleviler Ecevit ve CHP’den yana saf tuttular ve bunun bedelini de ağır ödediler.

1980 sonrası darbecilerin açıktan “Türk-İslam Sentezi” olarak formüle ettikleri yeni dönem politikası, zorunlu din dersleri ve imam hatip okullarının etkin kılınması Alevileri yine tedirginliğe sürükledi. Okullarda Sünni İslam akaidini öğrenmeye zorlanmak, o tornadan geçen bütün Alevi gençler için bir travma oldu. Sünni İslam’ın adeta devletin koruma ve kollamasında büyütülmesinin gayesi, Türkiye’deki demokrasi ve sol güçlere karşı bir set olarak görülmesiydi.

Kemalist milliyetçiliğin giderek yıpranması, toplumsal değişime yanıt verememesi, özellikle Kürt Hareketi’nin engellenemeyen yükselişi, muhafazakar devlet elitlerinin İslami söyleme daha yoğun meyletmelerine yol açtı. Devlet içerisinde Kemalist kanatın güçlü temsilcisi konumdaki ordunun Kürtlere karşı savaşında yaşadığı başarısızlık ve güç kaybı, asker-sivil çekişmesinde zaten pusuya yatmış olan siyasal İslamın iktidara kadar yükselmesine imkan tanıdı.

AKP ve Aleviler

Pragmatizmi ve konjonktürü çok iyi okuması ve toplumsal ihtiyacın doğru tespiti üzerinden geliştirilen demokrasi söylemi, AKP’yi iktidara kadar taşıdı. AKP iktidarına Aleviler hep mesafeli oldu; kafalarının bir kenarında sürekli bir soru işareti ile acaba bunlar İslami, Şer’i bir düzen mi kurmak istiyorlar diyerek beklediler. AKP’ye ve politikalarına en başından beri şüphe ve korku ile baktıkları bir gerçek. İktidar olmaktan devlet olmaya rejim içerisindeki yerini sağlamlaştıran AKP, özellikle 12 Eylül Referandumu’nun ardından daha muhafazakar, gerici bir siyasete yönelmeye başladığında Alevilerin kafalarının bir kenarındaki sorular sanki yanıtını buldu.

AKP hükümet-devletinin son bir kaç yılda yaptığı düzenlemeler; özellikle eğitim, kültür ve sosyal alanın her geçen gün daha mütedeyyin ve İslami bir renge büründürülmesi, Alevi kimliğine yönelmiş bir saldırı olarak algılanmakta. Yıllardır zorunlu din derslerinin kaldırılması için mücadele eden Aleviler, kaldırılması bir yana seçmeli-zorunlu yeni dini derslerin eklenmesiyle şaşkına döndüler. Eğitimde 4+4+4 sistemi sonucunda bu yıl ortaokulu bitiren bir çok Alevi genci, İmam Hatip Liselerine kayıt yaptırmak zorunda kaldılar.

Türkiye’nin makro düzeyde yapısal bir değişim sürecinde olduğu bugünlerde; bir çok yerde, AKP düşüncesinin toplum nezdinde rızasını imal etmeye çalışan kalem erbabında temel referans noktası İslam olup, evrensel insan hakları değerleri, inanç, ifade ve vicdan özgürlüğü gibi kavramlar siyasetin, kanaat önderlerinin, hatta akademisyenlerin bile literatüründen silinmiş durumdadır. Kürt sorununa İslami çözüm, evliliğe İslami çözüm, boşanmaya İslami çözüm, hasılı toplumun bütün sorunlarına İslami bir çözüm arayan bu zihniyet, bunu her geçen gün dayatarak sinsi ve örtülü bir faşizm uygulamaktadır.

Gezi Direnişine katılan insanların ortak tepkilerinin başında, yaşam alanlarına müdahale edildiği duygusu olduğu hatırlanacak olursa, içki yasağı, her yere bir cami yapılması gibi uygulamalar ciddi rahatsızlık yaratmaktadır. Devletleşen ve muktedirin dilini kuşanarak, ağzını her açtığında Alevileri ötekileştiren, ayrımcı bir dil kullanan Başbakan Erdoğan’ın beyanatları, Alevi toplumunda çok ciddi tepki doğurmaktadır. Bütün bunlar Alevilerin AKP’ye karşı tutumlarının temel nedenlerini oluşturmaktadır. AKP’nin bunu çok iyi bildiğine şüphe yok. Ama bu rahatsızlıklar bilinmesine rağmen, MİT kaynaklı “Aleviler ayaklanacak” haberlerinin basına servis edilmesi, Aleviler üzerinde çirkin hesapların yapıldığının da göstergesi olarak okunmalıdır.

2000’li yılların ortalarından itibaren yoğun bir şekilde Alevi inancının tartışma konusu yapılması; Aleviliği, Sünni, müteşerri İslam içerisine yerleştirme gayretleridir. “Aleviliği tanımlamanın siyasal dayanılmazlığına” kapılan bir çok kişi kendi meşrebine göre Alevilik tanımı yaparken, özellikle bazı çevreler tamamıyla İslamın içine yerleştirdiği Aleviliği, Sünni İslama şirin göstermek adına hokus pokus yapmaktan geri durmuyorlar. Sistemli bir şekilde sürdürülen bu çalışmaların son halkası, cami ve cemevinin aynı yapı içerisinde bulunması projesidir. Yasal olarak ibadethane statüsü tanınmayan cemevileri, cami ile birlikte yapılarak, cami üzerinden meşrulaştırılmaya çalışıyor.

Son olarak, unutulmamalı Alevi gençler Alevi inancını yeterince öğrenmeden yetişseler ve sol siyasete meyilli olsalar bile, sahip oldukları kimlik nedeniyle hep “öteki” olduklarının bilincindedirler. O, “öteki” bilinci, eşitlik, özgürlük ve demokrasi isteği onları mücadelenin, direnişin ön saflarına yöneltmektedir. AKP’nin her geçen gün artan zulmü, insanların yaşam alanlarına müdahalesi, tek tip bir toplum yaratma, Türkiye toplumuna yeni bir deli gömleği giydirme çabası gençleri sokaklara sürüklemektedir. Kemalizmin deli gömleğine karşı mücadele ettiğini söyleyenlerin kendi biçtikleri, yeşil renkli deli gömleğini topluma giydirmeye çalışması onların ne kadar demokrat olduklarının da nişanesidir.

,

Toplum ve Kuram Dergisi GÜZ 2013 Dersleri: 19. ve 20. YY. KÜRT TARİHİ DERSLERİ

Toplum ve Kuram Dergisi

GÜZ 2013 Dersleri: 19. ve 20. YY. KÜRT TARİHİ DERSLERİ

Dersin Moderatörü: Namık K. Dinç

Başlama Tarihi: 28 Kasım 2013

Her Perşembe 19:00-21:00

Yer: Toplum ve Kuram Dergisi 1. Kat

İstiklal Caddesi No: 116 Danışman Geçidi Han Çıkmazı Sokak No: 1

Beyoğlu / İSTANBUL

Dersin Amacı ve İçeriği

Bu ders temel olarak ulus-devlet, milliyetçilik ve tarih ilişkisine Kürtler açısından odaklanmayı hedeflemektedir. 8 hafta sürecek bu derste Türkiye-Kürdistan örneği üzerinden egemen tarih yazımına eleştirel bir perspektifle ve tarihsel bağlamında bakılacaktır. Modern dönem öncesi Kürt tarihinin ana hatları ele alındıktan sonra, 19. Yüzyıl Osmanlı-Kürt ilişkilerinden 1970’lerin Kürt hareketlerine kadar olan süreyi eleştirel/analitik bir perspektifle tartışılması hedeflenmektedir. Her hafta, önceden belirlenmiş metinlerin okumaları ve bunlar üzerinden yapılacak tartışmalarla ilerleyecektir Bu dersin sonunda, katılımcıların toplum ve tarih ilişkisini, tarihsel olgu ve meseleleri tarih biliminin gerektirdiği yöntemler ile ele alabilmelerine katkı sağlamak ve Kürt toplumu-Kürdistan coğrafyası ile ilgili tarihsel bir çalışma yapmak isteyen katılımcılara uygun zemin hazırlamak amaçlanmaktadır.

Katılımcılar

Bu seminer dersi daha çok lisans ve yüksek lisans programlarında olan veya herhangi bir üniversiteye kayıtlı olmasa da bu seviyede bir altyapıya sahip olan genç katılımcılara yöneliktir. Derse en fazla 35 kişi kabul edilecektir. Katılmak isteyenlerin toplumvekuramdersler@gmail.com adresine email yazmaları ve derse katılma isteklerini bildirmeleri gerekmektedir.

Ders karşılığında katılımcılardan herhangi bir ücret talep edilmemektedir; ancak isteyenler Toplum ve Kuram Dergisine abone olabilir veya bağışta bulunarak destek sunabilirler.

Değerlendirme

Dersin herhangi bir sınavı veya vizesi olmayacaktır, ancak katılımcıların her hafta ile ilgili önceden belirlenmiş metinleri okuyarak derslere gelmeleri ve dersteki tartışmalara katılım sağlamaları beklenmektedir. Bununla beraber dersin sonunda katılımcıların her birinin dersin içeriği ile ilgili dilediği bir konuyu seçerek 6-8 sayfalık makale formatında Kürtçe veya Türkçe bir ödev hazırlamaları beklenmektedir. Hazırlanacak yazılar konu, özgünlük ve yöntemine bağlı olarak Toplum ve Kuram dergisi, web sitesi veya başka platformlarda yayınlanabilecek ve böylece katılımcıların akademik gelişimi ve akademik üretimlerinin paylaşıma girmesi sağlanacaktır.

KÜRT TARİHİ DERS PROGRAMI

1. HAFTA: 19. YÜZYILDA OSMANLI’NIN MERKEZİYETÇİ SİYASETİ VE KÜRTLER (A. AKPINAR-N.K. DİNÇ)
2 18. YÜZYIL, MERKEZ VE KÜRT BEYLİKLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİ
3 II. MAHMUT VE MERKEZİYETÇİLİK SİYASETİ
4 OSMANLI SİSTEMİ VE KÜRTLER

Kaynakça:

– Martin van Bruinessen, Ağa,Şeyh, Devlet, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2003, Sayfa: 228-271.

– Hakan Özoğlu, Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği, Kitap Yayınevi, 2005, Sayfa: 59-90

– Tuncay Öğün, Doğu’nun Mirlerine Son Veda: Cizreli İzzeddin Şir Bey ve İsyanı, Yeditepe Yayınları, 2010, Sayfa: 9-33.

1. HAFTA: BEDİRHAN BEY İSYANI VE KÜRDİSTAN EYALETİNİN KURULMASI (A. AKPINAR-N.K. DİNÇ)
2 TANZİMAT POLİTİKALARI VE KÜRDİSTAN
3 CİZİRA-BOTAN,
4 BEDİRHAN BEY VE İSYANI,
5 KÜRDİSTAN EYALETİ,
6 YEZDAN ŞER İSYANI,
7 TOPLUMSAL YAPIDA DEĞİŞİMLER

Kaynakça:

– Kürdoloji Çalışmaları Grubu, Osmanlı Kürdistan-Kurdistana Osmani, bgst Yayınları, 2011, Sayfa: 93-131, 342-350.

– Ahmet Kardam, Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan, Direniş ve İsyan Yılları, Dipnot Yayınları, 2011.

– Ahmet Kardam, Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan, Sürgün Yılları, Dipnot Yayınları, 2013.

– Martin van Bruinessen, Ağa,Şeyh, Devlet, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2003, Sayfa: 271-284.

– Hakan Özoğlu, Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği, Kitap Yayınevi, 2005, Sayfa: 79-95.

– Tuncay Öğün, Doğu’nun Mirlerine Son Veda: Cizreli İzzeddin Şir Bey ve İsyanı, Yeditepe Yayınları, 2010.

1. HAFTA: İTTİHAT-I İSLAM ÇERÇEVESİNDE II. ABDÜLHAMİT’İN KÜRT SİYASETİ (A. AKPINAR)
2 İTTİHAT-I İSLAM POLİTİKASI
3 ŞEYH UBEYDULLAH VAKASI
4 HAMİDİYE ALAYLARI
5 AŞİRET MEKTEBİ
6 OSMANLI-KÜRT İLİŞKİLERİ
7 KÜRT-ERMENİ İLİŞKİLERİ
8 ALEVİLER

Kaynakça:

– Alişan Akpınar, E. L. Rogan, Aşiret Mektep Devlet, Aram Yayınları, 2002

– Janet Klein, Hamidiye Alayları, İletişim Yayınları, 2013

– Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. Yüzyıldan Günümüze Kürt Ermeni İlişkileri, Med Yayınevi 1992, Sayfa: 169-213.

– Hans-Lukas Kıeser, Ermenilerle Iskalanan Barış: Osmanlı’nın 1915’den Önceki Doğu Vilayetlerine Bir Bakış, Diyarbakır Tebliğleri, Hrant Dink Vakfı Yayınları, 2013, Sayfa: 281-289.

– Sabri Ateş, Şeyh Ubeydullah Nehri İsyanı I-II-III, Kürt Tarihi Dergisi, Sayı 7-8-9.

– Martin van Bruinessen, Ağa,Şeyh, Devlet, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2003, Sayfa: 285-303.

1. HAFTA: MEŞRUTİYET, İTTİHAT TERAKKİ VE KÜRTLER (YENER KOÇ-SERHAT BOZKURT)
2 1908 MEŞRUTİYET
3 KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ
4 KÜRT BASINI
5 KÜRT ÖRGÜTLERİ

Kaynakça:

– Kürdoloji Çalışmaları Grubu, Hinkere Zımane Kurdi, İlk Pratik Kürtçe Öğrenme Kitabı, bgst Yayınları, 2008, Giriş Bölümü.

– Mesud Serfiraz, Osmanlı Dönemi Kürt Basın Tarihine Genel Bir Bakış, Kürt Tarihi Dergisi, Sayı 8-9.

– Hakan Özoğlu, Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği, Kitap Yayınevi, 2005, Sayfa: 101-154.

– Malmisanij, İlk Kürt Gazetesi Kürdistan’ı Yayınlayan Abdurrahman Bedirhan 1868-1936, Vate Yayınları, 2. Baskı, 2011.

– Malmisanij, Yirminci Yüzyılın Başında Diyarbekir’de Kürt Ulusçuluğu, Vate Yayınları, 2010.

1. HAFTA: DEĞİŞEN AKTÖRLER VE I. DÜNYA SAVAŞI (M. POLATEL-N.K.DİNÇ)
2 I. DÜNYA SAVAŞI
3 ERMENİ SOYKIRIMI
4 KÜRT TEHCİRİ
5 İTTİHATÇILARIN AMACI

Kaynakça:

– Fuat Dündar, Modern Türkiye’nin Şifresi, İttihat ve Terakki’nin Etnisite Mühendisliği (1913-1918), İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2008, Sayfa: 248-340, 399-422.

– N. K. Dinç, 20. Yüzyıl Kürt Göç Hareketlerinde Birinci Dalga: Kürtlerin Yeniden İskanı ve Kürt Mülteciler Meselesi, Toplum ve Kuram Dergisi, Sayı 1, 2009, Sayfa: 211-238.

– Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. Yüzyıldan Günümüze Kürt Ermeni İlişkileri, Med Yayınevi 1992, Sayfa: 237-250.

– Dr. Kemal Mazhar Ahmed, Birinci Dünya Savaşı Yıllarında Kürdistan, Berhem Yayınevi, 1992.

1. HAFTA: 1918-1924 ARASI DÖNEM, OSMANLI DAĞILIRKEN KÜRTLER (N.K. DİNÇ)
2 MONDOROS MÜTAREKESİ SONRASI GELİŞMELER
3 KÜRDİSTAN TEALİ CEMİYETİ
4 SEVR ANTLAŞMASINDA KÜRTLER
5 MUSTAFA KEMAL VE KÜRTLER
6 KÜRT SİYASETİNİN POZİSYON ALIŞLARI
7 TBMM VE KÜRTLER
8 LOZAN VE KÜRTLER

Kaynakça:

– Sinan Hakan, Türkiye Kurulurken Kürtler, İletişim Yayınları, 2013.

– İsmail Göldaş, “Lozan: Biz Kürtler ve Türkler”, Avesta Yayınları, 2000.

– Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. Yüzyıldan Günümüze Kürt Ermeni İlişkileri, Med Yayınevi 1992, Sayfa: 251-266.

– İsmail Göldaş, Kürdistan Teali Cemiyeti, Doz Yayınları, 1991.

1. HAFTA: CUMHURİYETİN KÜRT POLİTİKASI VE KÜRTLER (N.K. DİNÇ)
2 ŞEYH SAİT VAKASI
3 TAKRİR-İ SÜKUN
4 ŞARK ISLAHAT PLANI
5 İSKAN KANUNLARI
6 ASİMİLASYON VE İMHA SİYASETİ

Kaynakça:

– Ahmet Yıldız, “Ne Mutlu Türküm Diyebilene”: Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları, İletişim Yayınları, 4. Baskı, 2010: Sayfa: 227-290.

– İsmail Göldaş, Takrir-i Sükun Görüşmeleri, Belge Yayınları, 1997.

– Mahmut Akyürekli, Şark İstiklal Mahkemesi 1925-1927, Kitap Yayınevi, 2013.

– Joost Jongerden, Türkiye’de İskan Sorunu ve Kürtler, Vate Yayınları, 2008.

– Mehmet Bayrak, Kürtlere Vurulan Kelepçe: Şark Islahat Planı, Özge Yayınları, 2009

– Mesut Yeğen, Devlet Söyleminde Kürt Sorunu, İletişim Yayınları, 2011.

1. HAFTA: 1938 SONRASI TÜRKİYE’DE KÜRT SİYASİ HAREKETİ (H. ERCAN)
2 1940 VE 50’LER
3 49’LAR OLAYI
4 T-KDP VE FAİK BUCAK
5 TİP VE DOĞU MİTİNGLERİ
6 DDKO
7 İKİ SAİTLER OLAYI
8 TKSP, DDKD, RIZGARİ, KAWA…
9 DİYARBAKIR CEZAEVİ
10 PKK, 1984, 1999, …

Kaynakça:

– Hamit Bozarslan, “Kürd Milliyetçiliği ve Kürd Hareketi”, Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce Cilt 4 Milliyetçilik içinde, İletişim, 2002.

– Hamid Bozarslan, “49’lar Anıları Üzerine Tarihsel-Sosyolojik Okuma Notları ve Bazı Hipotezler, Tarih ve Toplum, Sayı 16, 2013.

– Wadie Jwadieh, Kürt Milliyetçiliğinin Kökenleri ve Gelişimi, İletişim Yayınları, 2009.

– “1960-71 Arası Kürt Hareketi”, “1971-80 Arasında Kürt Hareketi”, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi içinde, Cilt 7, İletişim Yayınları, 1988.

– Joost Jongerden-A. Hamdi Akkaya, PKK Üzerine Yazılar, Vate Yayınları, 2012.

– Kürt Hareketi Kronolojisi, Toplum ve Kuram Dergisi, Sayı 4-5

Kürt Hareketi ile Gezi direnişi ilişkisi üzerinden yerel seçimlere bakmak

Roj / Tarih / Date: 07.12.2013 Şemî / Cumartesi / Saturday

Seat / Saat / Time : 17.00

Toplum ve Kuram Dergisi & İsmail Beşikci Vakfı

Gündem Söyleşileri-2

Konu: Kürt Hareketi ile Gezi direnişi ilişkisi üzerinden yerel seçimlere bakmak

Konuklar: Erkan Karabay ( BDP İstanbul Eşbaşkan Yardımcısı),

Ahmet Saymadi (HDK İstanbul İl Yürütmesinden)

******

Kovara Toplum ve Kuram & Weqfa Îsmaîl Beşîkcî

Hevpeyvînên Li Ser Rojevê – 2

Mijar: Di çarçoveya peywendiya tevgera Kurdan û berxwedana Geziyê de nihêrînek li ser hilbijartinên deverî

Mêvan: Erkan Karabay (Alîkarê Hevserokên PADê ya Stenbolê)

Ahmet Saymadi (Rêveberiya Stenbolê ya KDGê

Barış Süreci ve Demokratikleşme Paketi

Barış Süreci ve Demokratikleşme Paketi

Konuşmacılar: Namık Kemal Dinç ve Harun Ercan

Yer: İsmail Beşikçi Vakfı Terası

Tarih: 5 Ekim 2013 Cumartesi

Saat: 17.00

Bülent Küçük ile Çok Kültürlü Irkçılığı ve Roboski Katliamını Tartışıyoruz

Bülent Küçük ile Çok Kültürlü Irkçılığı ve Roboski Katliamını Tartışıyoruz

AKP döneminde sık sık kullanılan değişim, şefkat ve çok kültürlülük gibi kelimeler kimi çevrelerce pozitif anlamda yeni bir söyleme işaret ediyordu. Ancak, KCK operasyonları ile Kürtlerin siyaseten ablukaya alınması, daha önce görülmemiş şiddetli çatışmalar ve Kürt siyasi tutsakların başlattığı kitlesel açlık grevine yol açan süreçler ve bu grev boyunca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ve partisinin takındığı tavır, Kürtlere karşı ırkçılığının devam ettiğini, Kürt meselesi mevzu bahis olduğunda devlet aklında bir değişimin olmadığını gösterdi. Bu aklın en çıplak şekilde ortaya çıktığı an ise Roboski katliamı oldu. Ana akım medyada Türkiye’de olumlu değişimlerin olduğu söylenegelse de Kürtlere karşı ırkçılığın ve özellikle Roboski’de yaşananların neleri ortaya çıkardığını gösteren tartışmalara yeterince yer verildiği söylenemez. Buradan hareketle, ırkçılığı ve Roboski katliamını eleştirel analizlerle irdelemenin önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu minvalde Toplum ve Kuram söyleşilerimize devam ediyoruz. Söyleşide şu sorulara yanıtlar aramaya çalışacağız:

1) Türkiye’de Kürtlere karşı ırkçılığın aldığı son şekilleri nasıl anlamalı?
2) Roboski katliamı ırkçılık konusunda bize neler söylüyor?
3) Irkçılık ve Roboski katliamı ile Kürt meselesinde nereye doğru gidiliyor?

Bu sorular çerçevesinde 29 Aralık Cumartesi akşamı, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Bülent Küçük ile birlikte çok kültürlü ırkçılığı ve Roboski Katliamı’nı tartışıyoruz. Kürt meselesinin geleceğine dair tahayyül sahibi olan herkesi bekliyoruz.

Toplum ve Kuram: Lêkolîn û Xebatên Kurdî

Yer: İsmail Beşikçi Vakfı Terası
Zaman: 29 Aralık, 2012 Cumartesi- 17.00
Adres: Kuloğlu Mah. İstiklal Cd. Ayhan Işık Sok. No: 21/1 Beyoğlu /İstanbul

Merkeziyetçilik Çatırdarken Özerkliği Konuşmak

Merkeziyetçilik Çatırdarken Özerkliği Konuşmak: Çetin Gürür’le Kürt Meselesi ve Özerklik

Kürt meselesi bağlamında sürmekte olan çatışmalı dönem, çözüm umutlarını gün be gün bilinmezliğe erteliyor. Bununla birlikte, egemenlik paylaşımı olgusunun Kürt meselesinin çözümünde nasıl bir rol oynayabileceğine dair tartışmaların akademik ve entelektüel alanlarda azlığı da sır değil. Katı bir merkeziyetçilik anlayışı, tarihsel olarak biriktirdiği tüm askeri, bürokratik ve hukuksal mekanizmalarla sürüyorken aşağıdaki sorulara cevap aramayı elzem görüyoruz:

1) Bir yönetim modeli olarak özerkliği somut olarak nasıl anlamalı? Dünya örnekleri ve Meksika’daki Zapatistalar bizlere neler öğretiyor?
2) Fiili özerklik bağlamında nüfus ve coğrafya faktörlerinin etkisi nasıl anlaşılabilir?
3) Kürt meselesinin çözümünde özerklik modeli nasıl bir rol oynayabilir?
Bu sorulara yanıt aramak adına Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde doktora çalışmalarını sürdürmekte olan Çetin Gürer’le katılımcıların interaktif şekilde müdahil olacağı bir söyleşi düzenliyoruz. Kürt meselesinin geleceğine dair tahayyül sahibi olan herkesi bekliyoruz.

Yer: Toplum ve Kuram Dergisi
Zaman: 16 Aralık 2012, Pazar- 17.00
Adres: Toplum ve Kuram Dergisi, İstiklal Caddesi No: 116 Danışman Geçidi Han Çıkmazı Sokak No: 1 Beyoğlu (Yapı Kredi Yayınları’ nın karşısındaki geçitte, Çaycı Mustafa Abi’ nin Sokağı)

Açlık Grevinden Önce… Açlık Grevinden Sonra

Açlık Grevinden Önce… Açlık Grevinden Sonra: Nazan Üstündağ ile Kürt Meselesi Üzerine

Yer: İsmail Beşikçi Vakfı Terası
Zaman: 9 Ekim, 2012 Cumartesi- 17.00
Adres: Kuloğlu Mah. İstiklal Cd. Ayhan Işık Sok. No: 21/1 Beyoğlu /İstanbul

,

Bu Sayıda

Bu Sayida

,

Kariane Westrheim : Siyasi Eğitim Mekânı Olarak Cezaevi: PKK Üyeleri ve Sempatizanlarının Cezaevlerindeki Eğitim Deneyimleri

Kariane Westrheim : Siyasi Eğitim Mekânı Olarak Cezaevi: PKK Üyeleri ve Sempatizanlarının Cezaevlerindeki Eğitim Deneyimleri

,

Zeynep Gambetti : Uzam/Mekan Politikası: Kürt ve Zapatista Hareketlerinin Uzamsal Dinamikleri

Zeynep Gambetti : Uzam/Mekan Politikası: Kürt ve Zapatista Hareketlerinin Uzamsal Dinamikleri

,

Bahar Şahin Fırat ve Mesut Fırat : Kürt Hareketi’ni Diyarbakır Cezaevi’ne ‘Hapsetmek’: İktidar, Özne ve Siyaset Üzerine Eleştirel Bir Deneme

Bahar Şahin Fırat ve Mesut Fırat : Kürt Hareketi’ni Diyarbakır Cezaevi’ne ‘Hapsetmek’: İktidar, Özne ve Siyaset Üzerine Eleştirel Bir Deneme

,

Güllistan Yarkın : Dünyada Dönüşen Toplumsal Mücadeleler Ekseninde Türkiye’deki Kürt Hareketinin Ekonomi Politiği

Güllistan Yarkın : Dünyada Dönüşen Toplumsal Mücadeleler Ekseninde Türkiye’deki Kürt Hareketinin Ekonomi Politiği

,

Azad Rênas Çelik : Kürdistan’da Hoşnutsuzluğun Toplumsal Örgütlenmesi Olarak PKK ve Dönüşen Algılar

Azad Rênas Çelik : Kürdistan’da Hoşnutsuzluğun Toplumsal Örgütlenmesi Olarak PKK ve Dönüşen Algılar

,

Selin Pelek : Dağın Ardına –Tepeden– Bakmak ya da Kürt Aydınında Özoryantalizm Sorunu

Selin Pelek : Dağın Ardına –Tepeden– Bakmak ya da Kürt Aydınında Özoryantalizm Sorunu

,

Kürt Hareketine Tarihsel Hakikatle Bakmak: Silahlı Mücadele ve Çözümsüzlük Üzerine

Kürt Hareketine Tarihsel Hakikatle Bakmak: Silahlı Mücadele ve Çözümsüzlük Üzerine

,

Clémence Scalbert-Yücel and Marie Le Ray : Bilim, İdeoloji ve İktidar: Kürt Çalışmaları’nın Yapısökümü

Clémence Scalbert-Yücel and Marie Le Ray : Bilim, İdeoloji ve İktidar: Kürt Çalışmaları’nın Yapısökümü

, ,

Erken Cumhuriyet’te Muhalif Bir Yazarın Kaleminden 1930 Ağrı İsyanı ve Kürdistan Meselesi

Namık Kemal Dinç : Erken Cumhuriyet’te Muhalif Bir Yazarın Kaleminden 1930 Ağrı İsyanı ve Kürdistan Meselesi

,

Uğur Bahadır Bayraktar : Tanzimat’ta Devlet ve Aşiretin Ötesinde Diyarbakır’da İktisadi Mücadele ve Aktörlere Bir Bakış

Uğur Bahadır Bayraktar : Tanzimat’ta Devlet ve Aşiretin Ötesinde Diyarbakır’da İktisadi Mücadele ve Aktörlere Bir Bakış

,

Selin Pelek : Bölünemez Vatanın Bölünmüş Ekonomisi: Kürt İllerinde Emek Piyasası

Selin Pelek : Bölünemez Vatanın Bölünmüş Ekonomisi: Kürt İllerinde Emek Piyasası

,

Prangalarla Koşmak: 1990’larda Özgür Basın Deneyimi, Türkiye’de Derin Devlet ve Demokratik Özerklik [Gültan Kışanak]

Prangalarla Koşmak: 1990’larda Özgür Basın Deneyimi, Türkiye’de Derin Devlet ve Demokratik Özerklik [Gültan Kışanak]

,

Iktidara Karşı, Muktedirlere Rağmen: 1990’larda Bugüne Kürt Kadın Hareketi [Emine Ayna]

Iktidara Karşı, Muktedirlere Rağmen: 1990’larda Bugüne Kürt Kadın Hareketi [Emine Ayna]

,

‘Derinden Açılan Yaraya Sökun Etmek’: Türkiyede’de Legal Kürt Hareketinin Ortaya Çıkışı- [Osman Özçelik]

‘Derinden Açılan Yaraya Sökun Etmek’: Türkiyede’de Legal Kürt Hareketinin Ortaya Çıkışı- [Osman Özçelik]

,

Ahmet Hamdi Akkaya & Joost Jongerden : 2000’lerde PKK: Kırılmalara Rağmen Süreklilik?

Ahmet Hamdi Akkaya & Joost Jongerden : 2000’lerde PKK: Kırılmalara Rağmen Süreklilik?